Sizce okul öncesi çağda bir çocuk yılda kaç kez dayak yer? Ayda bir mi? Haftada bir mi? Cevabı duymaya hazır mısınız? Okul öncesi dönemde bir çocuk yılda 150 kez dayak yer. Yani ortalama 2.4 günde bir. İnanabiliyor musunuz? Şaşırdınız değil mi? Ancak bu rakamlar bize en az iki hane kadar uzakta olan dostlarımız ya da bizzat bizler tarafından oluşuyor. Birçok anne baba ‘’dayak cennetten çıkmadır’’ sözünden hareketle çocuklarını dayak atarak disipline etmeye çalışıyor. Çünkü bildikleri tek yol bu. Yeterince iletişim becerisine sahip olmadıklarından çatışma çözme yolunun dayaktan geçtiğine inanıyorlar. Düşünün ki hiç dilini bilmediğiniz bir ülkedesiniz. Çok yorucu bir günün ardından karnınızın oldukça acıktığını hissediyor ve bir restauranta giriyorsunuz. Cebinizde oldukça yüklü para var ancak tamamı türk lirası şeklinde. Leziz görünen birkaç menüyü tepsinize alıp kasaya geldiğinizde size onların karşılığında ödemeniz gereken para söyleniyor. Siz o dili bilmediğiniz için cebinizdeki paraları çıkarıp ödenecek kadar alması için kasanın önüne seriyorsunuz. Ancak kasiyer el işaretleri ile size ‘’hayır olamaz’’ mesajları veriyor. Siz çok aç olduğunuz için sinirleniyor ve başka bir iletişim diline sahip olmadığınız için adama sert şekilde bakmaya alması için ısrarcı olmaya başlıyorsunuz. Ancak o da sizin dilinizi anlamadığı için bir süre sonra kavga etmeye başlıyorsunuz. Ve sonuç kapının önünde dayak yemiş haldesiniz. Paranızı bulunduğunuz ülkenin para birimine çevirmedğiniz sürece alışveriş yapmanız ya da dilediğiniz şeylere sahip olmanızın mümkün olmadığını anlıyor ve oradan uzaklaşıyorsunuz. Yapacağınız ilk şey ise aynı dili konuşacağınız bir tercüman bulmak oluyor. İşte günlük yaşantımızda da bu böyledir. Problem durumunu çözmek için öncelikle aynı dile ve aynı iletişim becerilerine sahip olmamız gerekir. Yeterince iletişim becerisine sahip olmayan insanlar çocuklarına ve eşlerine şiddet uygularlar. Çünkü başka bildikleri bir yol yoktur. Çocukların bir dili yoktur, gelişim dönemlerine ait birçok dilleri vardır. Herhangi bir problem durumu ile karşılaştığınızda öncelikle onunla aynı göz hizasına gelip göz kontağı kurmalısınız. Bu iletişimde mesajın karşı tarafa daha erken iletilmesini sağlar. Davranışın kabul edilebilir olup olmadığını objektif olarak gözden geçirmelisiniz. Ben dili kullanarak ona bu şekilde davrandığında neler hissettiğinizi belirtmelisiniz. Mola yöntemi uygulayabilirsiniz.Davranış gerçekleştiğinde odasında 15 dakika yalnız bırakarak o davranış üzerine düşünmesini sağlayabilirsiniz. Dayak ile disiplin sağlamak hiçbir işe yaramamaktadır. Aksine dayak çocuğun daha çok sinirlenmesine ve kendi kendine öfkelenmesine neden olmaktadır. Dayak atarak çocuğun o an istemediğiniz davranışına son verebilirsiniz ancak bu tüm davranışlarına ket vuran aynı zamanda zekasını olumsuz yönde etkileyecek bir istismar biçimidir. Dayak atılan çocuk problemlerin bu şekilde çözüleceğine inanır ve ilerleyen yıllarda istismar ,saldırganlık , zorbalık gibi davranışlar sergiler. Sürekli dayak yiyen çocuk bir süre sonra davranış gerçekleştirmeye karşı kaygı oluşturabilir, sosyal ortamlarda antisosyal kişilik özellikleri sergileyebilir. Dayak atılan çocuk duygusal anlamda ailesine karşı bağlanma yaralanması yaşar . İnsanlarla olan ilişkilerinde iletişim bozuklukları ve güven problemleri olur. Dayak atılan çocuk kendisini ifade edemez ,problemlerini konuşarak değil şiddetle çözmeye daha eğilimli olur.
Yazar: C8H
-

Bağışıklığı artırmanın doğal yolları

1-Yuvaya ve okula giden çocuklarda kış aylarında sıkça görülen soğuk algınlığı, nezle, grip gibi enfeksiyonlar niçin meydana gelir? Çocuğun bağışıklık sistemi ile doğrudan bağlantılı mıdır?
Yuva ve okul, çocuklar için toplu yaşanılan yerlerdir. Özellikle soğuk algınlığı, nezle gibi viral enfeksiyonlar kişiden kişiye çok kolay ve hızla bulaşan enfeksiyonlardır. Bu nedenle bu enfeksiyonların diğer zamanlardan daha sık görüldüğü kış aylarında özellikle büyüklerinden bu enfeksiyonu alan bir çocuk bile hızla okul ve yuvada sürekli bir arada olduğu diğer arakadaşlarına hapşırık ve öksürükle bu mikropları bulaştırarak yayar. Genellikle neden budur ve bu durum bağışıklık sistemindeki bir bozukluktan dolayı değildir. Ancak bağışıklık sistemi kuvvetli olan, bağışıklık sistemini çeşitli yollarla kuvvetlendiren çocuklarda bu enfeksiyonların bulaşma riski ve enfeksiyonu ağır geçirme ihtimalleri çok azalır.
2- Çocukları bu tür enfeksiyon ya da hastalıklardan korumak için ne gibi önlemler alınmalıdır? Bitkisel yöntemler ne ölçüde fayda sağlar? Örneğin ekinazya, elderberry (mürver), propolis’in faydaları nelerdir? Bu bitkiler hangi alanda bağışıklık sisteminde nasıl rol üstlenir?
Dünya ekinezya bitkisinin iyileştirici özelliklerini Kuzey Amerika yerli halkından (Kızılderililer) öğrenmiştir. Onlar bitkinin kökünü ve yapraklarını her tür yaranın tedavisinde, enfeksiyon ve iltihaplanmalarda, zehirli böcek ve yılan sokmasına, boğaz ve diş ağrısına, kabakulak, çiçek hastalığı ve kızamığa karşı başarıyla kullanıyorlardı. Bitki Amerika’ ya yerleşen ilk göçmenler tarafından da enfeksiyonlara karşı sık olarak kullanılmıştır. Bu özel tedavi biçimleri bilimsel araştırmalara konu olmuştur ve 1950’den beri yapılan araştırmalara göre, bitkide bakteri, mikrop ve virüslere karşı oldukça etkili olan maddeler bulunmuştur. Bu maddeler en yaygın iki viral hastalık olan soğuk algınlığı ve grip’ in önlenmesinde de büyük bir yardımcıdır.
Mürver (elderberry) ağacı gerçek bir ecza dolabıdır. Mürver çiçeği, soğuk algınlığı ve gribe karşı, terletici olarak çok etkilidir. Ayrıca, üst solunum yolları iltihabına, saman nezlesi ve sinüzit iltihabına karşı önerilmektedir. Mürver çiçeği bağışıklık sistemini güçlendirir. Yani, soğuk algınlığı ve gribe karşı hem tedavi edici, hem de önceden önlem olarak kullanılabilir. Ayrıca mürver çiçeği özü, genellikle üşütme ve nezle nedenli yüksek ateşle birlikle görülen burun tıkanıklığını açmaya yardımcı olan bileşenler içerir.
Propolis işçi bal arılarının ağaç ve çalılarının yaprak tomurcuğu, gövde yaraları gibi büyüyerek yenilenen kısımlarından topladıkları sarı, yeşil ve kahverengi reçinemsi bir maddedir. Kovanda balmumu ile karıştırarak, larva yuvalarının cilalanması ve sterilize edilmesi için bal arıları tarafından kovanda kullanılır. Propolisin antibakteriyel ve antifungal etkileri koloniyi hastalıklara karşı korur. Propolis kovanı iki şekilde korur. Birincisi, kovanı güçlendirir, ikincisi ise kovanı bakteri ve virüs enfeksiyonlarına karşı korur. Bu özelliklerine ek olarak diğer özellikleri sayesinde propolis yüzyıllardır insanoğlu tarafından kullanılmaktadır. Propolisin güçlü antimikrobiyal aktivitesinden dolayı, propolis doğal antibiyotik olarak bilinir. Yapılan birçok sayıda araştırma da propolisn yüksek antimikrobiyal olduğunu göstermiştir. Propolisin 21 tür bakteri üzerinde, 9 tür mantar üzerinde, Giardia’nın da dahil olduğu 3 protozoa türü üzerinde ve Herpes ve Influenza’nın da dahil olduğu geniş yelpazeli virüsler üzerinde baskılayıcı etkisi bulunmuştur.
Bu doğal koruyucuları içeren hazır ve onaylı ürünler ülkemizde de bulunmaktadır.
3-C vitaminin çocuk vücut bağışıklık sistemindeki etkin rölünü açıklar mısınız? Vücudun ihtiyacı olan C vitamini nasıl ve sıklıkla alınmalıdır?
Çocuğun bedeni, hem belirli kimyasal maddeleri oluşturmak hem de başka maddeleri kullanıma sokmak için C vitaminine gereksinim duyar. C vitamini, çocuğun bedeninin demiri emmesine yardımcı olmakta da anahtar bir rol oynar. Diyetleriyle yeterli C vitamini almayan çocuklar kemiklerinde zayıflık, kansızlık ve başka tıbbi durumlar geliştirebilirler. C vitamini vücudu bağışıklık sistemimizi güçlendirerek virüs ve bakterilere karşı korur. Çeşitli gıdalar ve maruz kaldığımız çeşitli zararlı maddeler ve toksinler ile çeşitli mikroplar vücudumuzda hücreleri eskiten ve zarar veren oksidan maddelerin üretimine neden olur. C vitamini vücutta en güçlü anti-oksidanlardan (oksidan maddeleri yok eden maddeler) biridir. C vitamini bağışıklık sistemini oluşturan hücreleri de zarar görmekten koruyarak bağışıklık sistemini güçlendirir ve enfeksiyonlardan korunmayı sağlar.
C vitaminini vücudumuz tarafından üretilemediğinden insanlar bu vitamini tamamen dışardan almak zorundadır. Çocuklar C vitaminini turunçgil cinsi meyvelerden ve çeşitli sebzelerden alabilirler. Turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydonozda, kabakta, soğanda ve domatesde bulunur.
C vitamini suda eriyen vitaminler grubundandır. Yani fazlası vücutta depolanmaz ve idrarla atılarak vücut için toksik etki oluşturmaz. Bu nedenle her gün belli miktarlarda dışarıdan alınmaları gerekir.
4- Çocuk bağışıklık sistemini güçlendirici ilaçlar nasıl ve ne sıkllıkla alınmalıdır? Fazla alındığında zararı var mıdır?
Unutulmamalıdır ki bu maddeler doğal yolla alınmadığında, yani yediğimiz gıdalarla değil de hazır ürünler, ilaçlar şeklinde alındığında sağlığımızı tam ters yönde olumsuz etkilememesi için mutlaka dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Bu ürünler mutlaka sağlık bakanlığı veya tarım bakanlığı tarafından onaylı, klinik ve deneysel çalışmalar ile zararlı etkilerinin olmadığı saptanmış, her yaş için zarar vermeyecek ve etkili dozlarının klinik ve deneysel çalışmalar ile belirlenmiş olduğu güvenilir markalar olmalıdır. Böylece her ürün için doz ve kullanım sıklığı bu şekilde doğru olarak belirlenmiş ürünleri güvenle kullanabiliriz. Ve en önemli nokta bu ilaçların hepsi hastalara zarar vermelerinin önlenmesi için doktor kontrolünde ve doktor önerisi ile kullanılmalıdır.
5- Doğanın insan sağlığı için sunduklarını yeterince, doğru alabiliyor muyuz? Yapılan hatalar nelerdir?
Vitaminler ve bitkisel koruyucular vücudun kendisi tarafından üretilemeyeceği için yiyeceklerle alınmaları gerekmektedir. Ancak iklim, toprak, ürünün ham ya da olgun oluşu, ürün toplama yöntemleri, taşıma ve depolama, evde hazırlanma yöntemleri gibi çok sayıda faktör meyve ve sebzelerde vitamin kaybına yol açabilmektedir. Eğer bu koşullar ideal olarak sağlanamıyorsa sağlığımız için gerekli olan vitaminleri ve bitkisel koruyucuları dışardan yani çeşitli hazır ürün takviyeleri ile almamız gerekmektedir.
6 -Bu tür takviyeler kaç yaşında alınmaya başlanmalıdır ve kaç yaşına kadar kullanılmalıdır?
Bu tür takviyeler güvenilir, onaylı markalar olması ve doktor kontrolünde kullanılması koşuluyla her yaşta kullanılabilir.
-

Çocuğumun Küfür Etmesini Nasıl Engellerim?
Çocuklar küfürü nereden öğrenirler? Aileler sık sık ‘’Biz evde küfür etmiyoruz, nerden öğreniyor bu çocuk anlamıyoruz’’ şeklinde sitemlerde bulunurlar. Aslında aile içi iletişimde ebeveynler arasında öfke duygusu yaşanır iken vurgulu şekilde söylenen bir söz karşı tarafı sinirlendirir ve ortam kızışır. Bunu gören çocuk ise davranış bilgi eşleşmesi ile karşısındaki insanı bu şekilde öfkelendirebilceğini öğrenir. Oysa ki masum çocuk söylediği kelimenin henüz anlamını dahi bilmiyordur. Bunun dışında çok küçük yaşlarda henüz dil gelişimi tamamlanmamış çocuklar birilerinden duydukları küfürleri toplum içinde aniden söyleyebilirler. Aileler çocuğun bunun farkında olmadan söylediğini sanarak gülerek tapki geliştirirler ancak çocuk daha önce o kelimeyi söylediğinde dikkat çektiğini fark etmiştir. Asla hangi yaşta olursa olsun gülerek tepki vermemelisiniz. Ne Yapmalıyım? En çok ergenlik döneminde görülen küfür problemine karşı sizlerle ‘’küfür kavanozu ‘’ etkinliğini paylaşacağım. Cam bir kavanoza ağzına kadar bozuk para doldurun. Çocuğunuzun almayı çok istediği bir eşyanın fiyatı kadar olursa daha etkili olacaktır. Çocuğunuza dört hafta boyunca küfür etmeden durabilirse kavanozdaki tüm bozuk paraların onun olacağını söyleyin. Takvimde o günü işaretleyin. Kavanozuda görünür bir yere koyun. Böylece çocuk ne için çabaladığını da görecektir. Her küfür edişinde kavanozdan bir miktar para eksiltin. Dört hafta sonunda çocuğa kavonozdaki parayı verirken ‘’Gördün mü bozuk bir dil yüzünden ne kadar para kaybettin? Çocuğunuza dilersen bu ay bu oyunu bir kez daha oynayabiliriz bende senin o istediğin oyuncağı almanı çok isterim vb. ifadeler ile bir anlaşma yapabilirsiniz.
-

Çinko

Vücuttaki pek çok fonksiyonda görev alan çinko, vücuttaki her hücrede bulunur. RNA ve DNA oluşumu ve proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için çok önemlidir. Özellikle kalp, beyin ve üreme sistemi çinkoya ihtiyaç duyar. Zihinsel fonksiyonlarda, vücudun kendi kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda, kanın stabilizasyonunda, vücuttaki alkali dengesinin korunmasında önemli roller üstlenir. İnsan bedeninde toplam olarak 2–2.5 mg bulunur. Demirden sonra yoğunluğu en fazla olan ikinci madde olan çinko, büyümenin ve cinsel gelişimin normal olmasını,yaraların iyileşmesini sağlar. Vücudumuzda en çok erkeklerde prostat bezinde bulunur. Her iki cinste de bulunduğu diğer dokular göz retinası, kalp, dalak, deri, beyin ve böbrek üstü bezidir. Dışkı ile atılır. Az miktarda idrar ile de atılabilir. Ter ile doğal olarak kaybolur. Alkol dehidrogenaz enziminin yapısına girerek içki ile alınan ve ayrıca vücuttaki kimyasal olaylarla oluşan alkolü etkisizleştirir. A vitamini fonksiyonlarında etkilidir. Deri sağlığına yararlıdır. Deri hücrelerinin üremesine, yağ bezlerinin çalışmasına ve kollajen dokuya etki eder. Böylelikle hem cildin sağlığının korunmasına hem de yanık gibi nedenlerle oluşan hasarların tamir edilmesine yardımcı olur. Prostat bezi, göz, dalak ve kas dokularına olumlu etkisi vardır. Enerji üretiminde ve fosforun kemiğe tutunmasında etkilidir. Kemik ve dişlerin yapısında rol alır. Antioksidan özelliği ile hem hücreleri serbest radikallerden korur, hem de hücre zarı ve fonksiyonlarına yardım eder.
Bağışıklık sistemine oldukça büyük destek verir. Kış aylarında soğuk algınlığı ve gribe karşı oldukça etkili olan çinko, bakterilere ve virüslere karşı direnci arttırır, dış enfeksiyon etkenlerine karşı antikor üretimine katkıda bulunur. Aşıların etkilerini göstermesinde yardımcıdır. A vitamininin kimyasal bileşimini harekete geçirir ve mikrop öldürücü etkisi vücuttaki aknelerin kaybolmasını sağlar. Hücre yenilenmesinde payı olduğu için cildi güzelleştirerek el tırnaklarınısertleştirir, nörodermitisi ve uçukları hafifletir. Ayrıca saç dökülmesi üzerinde olumlu etkileri vardır. Hücre büyüme ve bölünmesi, seksüel olgunlaşma ve üreme, karanlığa adaptasyon ve gece görme, yara iyileşmesi, vücut bağışıklığı, tat ve muhtemelen koku alma duyumunun tamlığı gibi fizyolojik fonksiyonların gerçekleşebilmesi için vücudumuz çinkoya bağımlıdır.
Yaşa ve gereksinimlere göre çinko kullanma sıklığı ve miktarları belirlenmelidir. Çinko gereksinimi günlük olarak 0-12 aylar arasında 3-5 mg, 1-10 yaşlar arasında 10 mg, 11 yaş üstü çocuklarda 15 mg’dır. Özellikle erişkinler normal bir beslenme ile 10 mg kadar çinko alırlar. Çocuklarda beslenme ile alınan bu miktar daha düşük olmakla birlikte ihtiyaçları da yaşa göre düşük olduğundan iyi ve dengeli beslenen çocuklarda besinlerle alınan miktar genellikle yeterlidir. Ancak çinkonun suda erime özelliği topraktan da kaybolmasını kolayşatırır. Bu nedenle aslında normal bir beslenme ile yeterli çinko alımı pek de mümkün görülmemektedir.
Hangi besinler zengin çinko kaynaklarıdır?: Çinkonun iyi kaynakları et, deniz ürünleri ve karaciğer gibi hayvansal kaynaklı besinlerdir. Yumurta ve süt az miktarda çinko içerir.
Bitkisel kaynaklı besinlerden tam tahıl ürünleri, buğday özü(germ), börülce ve miso da çinko içerir. Fakat bunların vücuttaki kullanılabilirlikleri daha sınırlıdır.
Ancak beslenme problemi olan, iştahsızlık nedeni ile gıdalarla yeteri kadar çinko alamayan çocuklarda ilaç şeklinde takviye yapılmalıdır. Ayrıca çocukların büyüme ve gelişmelerinin desteklenmesinde, bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesinde, akut alt solunum yolu enfeksiyonlarının önlenmesinde, diyare süresinin kısaltılmasında, diyare ve pnömoni sıklığının azaltılmasında yeterli beslenmeye rağmen çinko takviyesi yapılması gerekebilir. Ayrıca çocuklarda çinko takviyesi gustin enzimi üzerindeki etkileri ile tat alma duyusunu arttırmakta ve iştah arttırıcı etkisini göstermektedir.
Bağışıklık sisteminin zayıfladığı, çocuklarda diyare ve iştah kaybı görüldüğü durumlarda, hamilelik ve laktasyon dönemlerinde, yaralanmalarda, yanıklarda, doku hasarlarında, sedef hastalığı, akne gibi cilt sorunlarında, soğuk algınlığı ve ses kısıklığında, kataraktta, şizofreni, anorexia nervosa gibi ruhsal sorunlarda, prostat ve erkeklerin cinsel problemlerinde, kısırlıkta, kemoterapi ve radyoterapi görenlerde, duyma azalmasında, halsizlikte, adale güçsüzlüğünde ve çevre kirliliğinin zararlı etkilerinden korunmada çinko kullanımı özellikle tavsiye edilmektedir.
Yemeklerin pişirilme yöntemleri, stres, diüretiklerin kullanımı, alkol alımı ve diğer faktörlerle vücuttaki çinko oranı azalır. Çinko temel bir eser element olup, insan organizmasının hücresel bölümüne büyüme ve farklılaşma gibi pek çok biyolojik süreçte katkı sağlar. Bağışıklık sisteminin gelişmesinde gerekli bir element olan çinkonun eksikliği durumunda çeşitli multisistem hastalıklarıortaya çıkmaktadır. Çinko eksikliği sonucunda, büyüme ve gelişme geriliği oluşabilir. Ayrıca ergenlik çağında cinsel olgunluğa erişememe, enfeksiyonlara dayanıksızlık, iştahsızlık ve kilo alamama, öğrenme ve dikkat eksikliği, tat alma duyusunda bozukluk, akne, dermatit, saçlarda incelme ve dökülme gibi cilt sorunları yaşanabilir. Şiddetli çinko eksikliğinde ise, bağışıklık sistemi depresyonu, sıklıkla tekrarlayan enfeksiyonlar, büllöz püstüler dermatit, diyare, pnömoni, alopesi gibi daha ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalınabilir. Bunun önlemesi için ek çinko takviyesine ihtiyaç vardır.
Günlük ihtiyacın 10-30 katı alınması durumunda istenmeyen etkiler ortaya çıkabilir. Bağışıklık sisteminin baskılanması, mide tahrişine bağlı olarak bulantı, kusma ve ishal, huzursuzluk, titreme ve adalelerde koordinasyon bozukluğu, terleme artışı, alkole tahammülsüzlük görülebilir.
-

Solak Çocuklarda Yapılması Gerekenler
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; günlük yaşamda insanların yaklaşık yüzde 9O’ı sağ elini yüzde 10‘u ise sol elini kullanıyor. Fosiller üzerinde yapılan araştırmalar bu yüksek oranın ilk insangiller, 2 milyon yıl kadar önce yaşamış Homo habilis için de geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Teoriye göre ise beynimizin sağ lobu, yüz tanıma, duygu ifade etme, müzik, duygu okuma, renk duyarlılığı, görüntü, sezgi, yaratıcılık gibi görevleri yerine getirirken, sol lobu da, mantık, dil ve analitik düşünce gerektiren görevlerin gerçekleştirilmesinde etkindir. Sol elini kullananların beynin sağ lobunu harekete geçirdiğini duymuşsunuzdur. Çok eskilere gidecek olursak eski yunanlar solaklara ‘’aristera’’ yani ‘’yönetmeye uygun kişiler ‘’ derlerdi. Gerçekten de ünlü yönetici kişilere baktığımızda öyle olduğunu görebiliriz. Tiberius, Büyük İskender, Kraliçe Victoria, Amerikan Başkanları Harry Truman, James Garfield ve George Bush seçkin solaklardan sadece birkaçı.Yine dünyaca ünlü Leonardo da Vinci, Beethoven, Mozart, Rafael, Michelangelo, Albert Einstein, Angelina Jolie, Robert De Niro bilinen solaklardan. Londra’daki UCL Üniversitesinden psikolog Chris McManus’a göre, “Sol elini kullananlar bazı bakımlardan daha yetenekli iken bazı alanlarda da dezavantajları olabilir. Solaksanız beyniniz normalden farklı biçimde organizedir ve bu da size başkalarında olmayan yetenekler sunar.” Oxford Üniversitesinden gelişim nöropsikologu Profesör Dorothy Bishop, yıllar boyunca solaklığı disleksi ve otizm gibi rahatsızlıklarla ilişkilendirenler olduğu gibi, mimar ve müzisyenlerin solak olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söyleyerek olumluluklar atfedenlerin de olduğunu söylüyor. Teknolojik aletler yapılırken birçoğu sağlaklara göre yapılıyor. Bazen kullandığımız dil solaklara karşı olabiliyor. Mesela ‘’sağduyu’’ kelimesinde bile solaklara karşı bir adalet yok. Sağ elini kullanan kişilere göre dizayn edilmiş bu ürünleri solaklar kullanınca sakarlık vazgeçilmez olabiliyor. Solak çocuğa sahip olanların sakarlık riski sağlak olan çocuklara göre daha yüksektir. Anne babalar çocuklarının hangi elinin baskın olduğunu 3-4 yaşlarında keşfedebilirler. Çocuklar genelde 2 yaşına kadar her iki elini de kullanabilir. Peki solak olduğunu nasıl anlarız? Tek ayak üstünde durmaya çalıştığında sol ayağını tercih ediyorsa Bir nesne uzatıldığında sol elini uzatıp alıyorsa Yemek yerken sol eliyle kaşığı kavrıyorsa Herhangi bir ey döndürürken saat yönünün tersine döndürüyorsa Dişlerini sol eliyle fırçalıyorsa Kalem, bardak gibi sık kullanılan objeleri yine sol eliyle daha baskın kullanıyorsa solak diyebiliriz. Ne Yapmalıyım? Solak olduğu keşfedilen bir çocuk asla sağ elini kullanmaya zorlanmamalıdır. Bu çocuğun yaratıcılığını engelleyici psikolojik bir zorlama olarak öğrenme güçlüğü yaşatabilir. Okulda sınıf sırası öğretmeni tarafından sıranın sol tarafına oturacak şekilde değiştirilmeli. Herkesin sağ elini kullanarak yemek yediği masada ona uygun bir düzen sağlanmalı. Sol eliyle daha rahat hareket edeceği, kullanması daha uygun ürünler tercih edilmeli.
-
Balık yağı!
Yağ asitleri, yağın doymuşluk derecesini gösteren farklı uzunluktaki karbon zincirinden oluşan trigliseritler olduklarından hem kompleks yağların önemli bir parçası hem de kendisinden kolayca enerji sağlanan bir kaynaktır. Doymuş ve doymamış yağ asitleri olarak iki çeşittir. Doymamış yağ asitleri de tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri (ÇDYA) olarak iki gruba ayrılır. Linoleik ve linolenik asit ÇDYA’dir. Vücutta yapılmadıklarından mutlaka dışardan besinlerle alınmaları gerekir. ÇDYA omega-3 ve omega-6 yağ asitleri olmak üzere iki ana grupta toplanır. Omega-3 yağ asitlerinin çoğunluğu alfa-linoleik asittir. Alfa-linoleik asit vücutta eikosapentaenoik aside (EPA) ve dokosaheksaenoik aside (DHA) dönüşür.
Omega-3 yağ asitleri soğuk su balıklarında bol miktarda bulunmaktadır. Balık yağlarının esasını oluşturan EPA ve DHA besin zinciri yoluyla deniz ürünlerinde birikmektedir. Karada yetişen bitkiler genellikle omega-6 yağ asitleri üretmekle beraber, belirli bazı deniz ve tatlı su bitkileri (özellikle algler ve soğuk su bitkileri) omega-3 yağ asidi üretirler. Beş veya daha fazla çift bağ içeren onega-3 ÇDYA, yüksek doymamış yağ asitleri (YDYA) olarak isimlendirilir ve balıklar temel olarak insanlar tarafından tüketilen YDYA’nin tek kaynağıdır.
Omega-3 yağ asitleri vücutta sentezlenmedikleri için mutlaka besinlerle dışarıdan alınmalıdır. Balıklardaki yağ oranı ile yağ asitlerinin dağılımı türlere, vücut bölgelerine, beslenmeye, avlanma avlanma mevsimine ve cinsiyet gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak değişebilir. Buna göre balıklardaki yağ oranı % 1 ile % 20 arasında olabilir. Kabuklu deniz ürünlerinde ise yağ oranı % 1’den daha az miktarda bulunur. Balık türüne göre omega-3 miktarı da farklılık gösterir. Özellikle derin denizlerde yaşayan ve siyah etli olan balıklarda bu oran daha yüksektir. Somon, sardalya, uskumru, ton balığı gibi balıklar omega-3 yönünden oldukça zenginken, kültür balıklarında omega-3 miktarı biraz daha düşüktür. Ancal omega-3 yönünden zenginleştirilmiş yemlerle beslenen kültür balıklarında doymamış yağ asit miktarı da yüksek bulunmaktadır.
Balık yağı ve ana içeriğini oluşturan omega-3 yağ asitleri sayesinde;
Trigliseritler ve kolesterol düşer, böylece ateroskleroz ve buna bağlı kalp hastalıkları, kalp krizi ve akut inme riski azalır.
Bağışıklık sistemi güçlenir
Kansere karşı koruma sağlanır
Beyin, retina, sperm, cilt hücreleri güçlenir
İnsülin kullanımını artar (diyabet için faydalı)
Kanı inceltir ve akışını kolaylaştırır, kanın pıhtılaşmasını önler
Yangı önleyici etkisiyle romatizmal hastalıklara karşı koruma sağlar
Anne-bebek sağlığında rolü:
Omega-3 yağ asitleri, anne karnındaki bebeğin sağlıklı gelişimine aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:
Bebeğin beyin ve retina gelişiminin desteklenmesi
Erken doğum riskinni azaltılması
Hamilelik süresinin ve bebeğin doğum ağırlığının artırılması
Doğum sonrası depresyonundan korunulması
Omega-3 yağ asitleri ayrıca çocuğun matematik zekasının geliştirilmesine, okuma, telaffuz ve yazma beceresini artırılmasına yardımcı olabilir.
Zihin sağlığında rolü:
Omega-3 yağ asidinin beyin ve sinir sisteminin sağlıklı şekilde çalışmasındaki etkileri yapılan pek çok araştırmada ortaya konmuştur. Omega-3, beyin ve sinir sisteminde başlıca aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:
Depresyon tedavisini desteklemesi
Bunama ve Alzheimer hastalığı riskinin azaltmasına yardımcı olması
Ruh hali, konsantrasyon, bellek, dikkat ve davranış bozukluklarına karşı yardımcı olması
Saldırganlık azaltmaya ve sakinleştirmeye yardımcı olması
Mizaç, tepkisellik ve kişilik üzerinde olumlu etkisi olması
Göz sağlığında rolü:
Yüksek doz omega-3 alımı gözde yaşa bağlı olarak gelişen sarı nokta hasarları riskini önleyebilmektedir. Omega-3 yağ asitleri eksikliğinde, retinada görme fonksiyonunun azaldığı tesbit edilmiştir.
Kemik-eklem sağlığında rolü:
EPA ve DHA’nın antienflamatuar etkisi vardır, ayrıca kas-iskelet sistemi ve bağışıklık sistemi üzerinde faydalı etkileri bulunmaktadır. Omega-3 kemik ve eklem sağlığında başlıca aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:
Kemiklerde kalsiyum toplanmasına destek olarak güçlenmelerinin sağlanması
Eklem iltihabı ve kıkırdağa zarar veren enzim aktivitesinin azaltılması
Eklemlerde hassasiyet ve sabah sertliğinin azaltılması
Romatoid artritli hastada ilaç ihtiyacının azaltılması
Kalp-damar sağlığında rolü:
Yapılan araştırmalarda, omega-3 yağ asitlerinin dengeli alımının özellikle kalp ve damar hastalıkları açısından yararlı olduğu vurgulanmaktadır. Omega-3 tüketenlerde koroner kalp hastalığına bağlı ölümler daha düşük bulunmuştur. Omega-3, kalp ve damar sağlığında başlıca aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:
Kalp damar hastalığı riski olanların ya da bu hastalığa yakalanmış olanların kalp sağlığını korumaya yardımcı olması.
Damar sertliği oluşumunun yavaşlatılması
Trigliseritlerin kan düzeyini düşürülmesi
Kalp hastalıklarında “kötü kolesterol”ün (LDL) düşürülüp, “iyi kolesterol”ün (HDL) artırılması.
Kalp krizi sonrası felç, ikinci bir kalp krizi ya da ölüm riskinin azaltılması
ÇDYA’leri olan omega-3 ve omega-6 yağ asitleri, insan sağlığı için belli bir oran içinde kullanılmalır. Omega-6 yağ asitlerinin çoğunluğu linoleik asittir ve mısır özü, soya fasülyesi, pamuk ve ayçiçeği yağı omega-6’dan zengin besinlerdir. Linoleik asit vücutta serbest radikal oksidasyonuna, yani hücreleri yıpratan, eskiten serbest oksijen radikallerinin oluşumuna eğilimli olduğundan günlük toplam kalorinin % 10’unu geçmemelidir. Omega-6 ve omega-3 yağ asitlerinin hangi oranlarda alınması konusu halen tartışmalı olmakla birlikte mümkün olduğunca omega-3’ü artırıp omega-6’yı azaltmak günümüzde kabul gören görüştür.
Balık yağının temel içeriğini oluşturan EPA ve DHA, omega-3 yağ asitlerinin ana komponenti olan alfa-linoleik asidin vücuttaki metabolitleri yani son ürünleridir. Bu nedenle balık yağı kullanımı pratikte omega-3 yağ asidi kullanımı ile eş anlama gelmektedir ve vücut gelişimindeki rolleri ve sağlığımız üzerine etkleri de balık yağı ile aynıdır. Bunun dışında uzun zincirli ÇDYA (UZÇDYA) içinde en önemlilerinden biri de DHA’dır. Özellikle prematüre bebeklerde hem UZÇDYA depoları azdır hem de yapımları yetersizdir. Bu nedenle bebek mamaları ile beslenen çocuklardaki UZÇDYA düşük saptanmıştır. Anne sütü ile beslenen prematüreler anne karnındaki gereksinimlerini karşılayacak kadar DHA alırlar. Bu nedenle özellikle prematüre bebeklerin beslenmesi kendi annelerinin sütleri ile yapılmalıdır. Son yıllarda UZÇDYA’lı mamalar da üretilmeye başlanmış ve içerikleri anne sütüne yakınlaştırılmaya çalışılmıştır. Anne sütündeki UZÇDYA annenin beslenme şekliyle yakından ilişkilidir. UZÇDYA ile bebeklerin zihinsel fonksiyonları arasında yakın bir ilişki bulunmuştur.
-

Çocuklara Ödev Yapma Alışkanlığı Kazandırmanın Yolları
Ailelerin sık sık şikayetçi olduğu konulardan biri de çocukların ödev yapma alışkanlığına sahip olmaması. Peki çocuklar neden ödev yapmak istemez? Çocuklarda sorumluluk bilinci nasıl oluşturulur? İşte çocuğunuza ödev yapma alışkanlığı kazandırmak için yapmanız gerekenler; Aile toplantıları haftalık ritüeliniz olsun. Bu toplantılar çocuklarda sorumluluk ve farkındalık gerçekleştirecek, ev içi rollerini benimseyecektir. Bu toplantılarda dilerseniz haftalık görev dağılımları ve hafta içi planlarınızdan bahsedebilir evde yaşayan kişileri bu konuda bilgilendirebilirsiniz. Lütfen bunu belli bir saatte ve günde yaparak ‘’haydi toplantı yapıyoruz şeklinde ‘’ eşinizi ya da çocuklarınızı yöneten ve emreden olarak değil de gayet doğal rutin bir şekilde çay sohbeti edasında gerçekleştiriniz. Lütfen çocuğunuzdan ödev yapmasını beklediğiniz saati siz de ev hanesi olarak kitap okuyarak doldurun. Çocukların ödev yapmak istememesinin en büyük nedenlerinin başında ailenin televizyon izlerken çocuklardan odalarına çekilip onlardan ödev yapmalarını beklemesidir. Özellikle 1. Sınıf çocukları için tv, bilgisayar oldukça çekici teknolojik aletler iken siz onların eğlenceye en çok düşkün olduğu dönemde onları bundan mahrum ederek kağıtlardaki belli kelimeleri defalarca yazmasını istiyorsunuz. Çocuğunuz ödevini yaparken onu yargılayıp, yönlendirmeye çalışmayın. Ödev konusunu günlük yaşamla somut örneklerle daha kalıcı ve eğlenceli hale getirin. Öncelikle verilen ödevi gözden geçirin. Ödev konusu itibari ile günlük yaşamda somut olarak daha pratik öğrenilecek bir şey ise çocuğa defalarca bir şeyi yazdırarak işkence etmeyin. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak çocuk eğer matematik dersinde 1 litrenin 500 ml olduğu öğrenimini gerçekleştirecekse mutfakta kek yaparak ölçüleri ona yaptırabilir ya da bir su şişesiyle oyun oynayarak bunu daha zevkli hale getirebilirsiniz. Ödevler belli standart bir öğrenme gerçekleşmesi için herkese eşit oranda verilmiş olabilir çocuğunuz bu konuda erken öğrenme gerçekleştiriyorsa lütfen bu durumu öğretmeni ile özel olarak görüşün. Yaşayarak öğrenme en kalıcı iz bırakan öğrenme biçimidir. Özellikle ilkokul dönemi çocukların hareketli, enerjik olduğu bu dönemde öğretmenlerden etkinlik türü ödevler vermelerini rica edin. Çocuk ödev yaparken kendisini ifade etmesini engellemeyin. Çocuklar genelde ödev yaparken akıllarına okulda yaşadığı bir olay aniden gelebilir. Mesela ‘’Biliyor musun bugün arkadaşım Hasan ‘ı bahçede sıkıştırıp dövdüler ,kolu kanadı.’’ Gibi ders dışı bir şey anlatırken ‘’tamam sonra konuluruz, önce ödevini bitir, şunu da bitirelim sonra anlat onu’’ gibi cümlelerle rahatlamasını engelleyecek biçimde bulunmayın. Çocuğun derse odaklanmasını engelleyen bu olayı konuşup , empati kurarak bir sonuca bağlayın ve derse öyle devam edin. Çocuğunuz okuldan gelir gelmez odasına ödev yapmak için göndermeyin. Çocuğa okuldan gelir gelmez ‘’Haydi doğru odana! Önce ödevler bitecek sonra arkadaşlarınla oynayabilirsin.’’ şeklinde yaklaşmayın. Unutmayın onlar en hareketli dönemlerinde gün boyu sırada oturmak zorunda kalıyorlar ve enerjilerini yeterince dışa yansıtamıyorlar. Onun yerine ‘’Ben akşam yemeğini hazırlayana kadar sen ne yapmak istersin?’’ ifade biçimiyle şeçimi ve sorumluluğu ona bırakın. Kendi planlarınıza uygun planlar gerçekleştirmesini isteyin. Mesela ‘’Akşam yemeğini yedi gibi bitirmiş olurum, lütfen ödev yapma saatini ondan önce ya da sonraki bir saate ayarla. Sana ödev yaparken yardım edeyim.’’ Çocuk siz planlı yaşarken planlar yapmaya başlayacak ve size uygun bir zaman dilimi mutlaka ayarlayacaktır. Yeter ki siz yemek yaparken ‘’Ayak altında dolaşma, sinirlerimi daha fazla bozmadan odana git ve ödevlerini yap ,yemek olana kadar bitecek o ödevler‘’ şeklinde yaklaşmayın!! Çocuk ödev yaparken sonucu değil, süreci övün . Çocuk ödev yaparken mutlaka belli başlı hatalar yapacaktır. Kaldı ki çok başarılı ve düzenli bir ödev ortaya çıkardı asla bu süreci ödüllendirmeyin. Unutmayın ödül ortadan kalktığında bu istendik davranış sönebilir.Ödevler ve görevler bizim hayattaki sorumluluklarımız. Kendi ödev ve görevlerinizden aile toplantılarında bahsedin. Davranışı öven ifadeler kullanabilirsiniz ancak kişisel değerlendirmelerden lütfen kaçının. Çocuk ödevini bitirince ‘’sen harika birisin, mükemmelsin yerine görevlerini zamanında bitirince kendimi çok iyi hissediyorum ‘’gibi davranışı pekiştiren ben dili duygu ifadelerinde bulunun. Unutmayın biz ödev ve sorumluluklarımızı yerine getirirsek çocuklarda getirecektir. Çocuklar muhakkak ki gördüğünü yapar duyduğunu değil.
-

Vitaminler hakkında merak edilenler

Vitaminler, vücutta meydana gelen metabolik reaksiyonların gerçekleşmesinde rol alan, vücutta üretilmeyen, yiyeceklerle birlikte dışarıdan alınmak zorunda olan organik bileşiklerdir.
Vitaminler eriyebilirliklerine göre “suda eriyen vitaminler” (B ve C vitaminleri) ve “yağda eriyen vitaminler” (A, D, E ve K vitaminleri) olarak ikiye ayrılırlar. Suda eriyen vitaminler fazla alındığında, idrar yolu ile vücuttan atıldıklarından genellikle toksik değillerdir. Isıya (pişirmeye, kaynatılmaya) karşı dayanıklı olmadıkları için güneşe maruz kalırlarsa bozulurlar.” diyor ve fazla dozda alınan vitaminlerin vücutta istenmeyen bazı sorunlara yol açtığını söylüyor. Özellikle yağda eriyen vitaminler, vücutta depolandıkları için toksik etki yaparak vücuda fayda yerine zarar verebilirler.
Süt çocukluğu döneminde sağlıklı bir çocukta mutlaka dışarıdan alınması gereken tek vitamin “D vitamini”dir. Eğer annenin diyeti, uygun miktarlarda vitamin A içeriyorsa bu, bebeğin gereksinimini karşılar. Vitamin A eksikliğinin sık olduğu bir yerde yaşayan anne, mutlaka özel destek almalıdır. Anne sütünün ve ek gıdaların, süt çocukluğu döneminde D vitamini gereksinimini karşılamaktaki etkisi çok azdır; çünkü vitamin D, derinin güneş ışınına direkt maruz kalması ile sağlanır. Bebeğinizin, yaz aylarında haftada yarım saat ile 2 saat arası, sadece yüzünün ve ellerinin güneş ışığına maruz kalması ve haftada 30 dakika, bezi dışında tümüyle çıplak olması, vücudunun aylarca yetecek kadar D vitamini üretmesini sağlar. Eğer bebeğiniz, güneş ışığına yeterince maruz kalmıyorsa, dışardan D vitamini takviyesi yapmanız gerekir.
Çocuklarda yaşla birlikte tüm vitaminlerin, özellikle de B grubu vitaminlerin gereksinimi artar. Normalde yeterli ve dengeli bir beslenme ile bu gereksinimler karşılansa da araştırmalar, özellikle A, C ve D vitamini alımlarında sorun olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, beslenme sorunu açısından risk taşıyan 1–5 yaş arası çocuklara, bu vitaminlerin verilmesini öneriyoruz. Yeterli C vitamini tüketimi, normal gereksinimin yanı sıra bitkisel kaynaklı demirin emilimini artırması açısından önemlidir.
Yeterli ve dengeli beslenen 6–10 yaş arası çocuklarda genellikle vitamin yetersizliğine rastlanmaz ancak okul çocuklarının beslenmelerine ilişkin yapılan çalışmalarda, bazı besin öğelerinin; örneğin, antioksidan vitaminlerin (A,C ve D) yetersiz tüketildiği görülmüştür. Bu nedenle, vitamin ilavesi düşünülen çocukların beslenmeleri, ayrıntılı olarak incelenmeli, gerekmedikçe gelişigüzel vitamin ilavesi yapılmamalıdır.
Ergenlik döneminde artan kalsiyum gereksinimini sağlamak için, çocuğunuzun yeterli miktarda D vitamini alması önemlidir. Enerji gereksinimindeki artışa bağlı olarak bu dönemde B grubu vitaminlere, özellikle tiamin, riboflavin ve niasine olan gereksinim artar. Hücre gelişiminde DNA ve RNA sentezinde görev alan folat da bu dönemde özenle alınması gereken vitaminlerden biridir. Araştırmalar, genellikle ergenlerin folik asit düzeylerinin düşük olduğunu gösteriyor. Ergenlik döneminde miktarının artırılması önerilen bir diğer madde, A vitamini öncüsü olarak bilinen karotenoidlerdir. Bu madde; kayısı, portakal, havuç, domates, ıspanak, roka gibi sarı ve yeşil renkli meyve ve sebzelerde bulunur. Ayrıca karotenoidler, kanserden korunmanıza da yardımcı olurlar.
Vitaminlerden maksimum yarar sağlamak için;
• Yemek sularını atmayın,
• Yemekleri aşırı pişirmeyin,
• Sebze ve meyveleri taze tüketin,
• Günde 3–6 öğün alın,
• Esmer ekmek yemeye özen gösterin.
İnsanların günlük beslenmelerinde psikolojik ve fizyolojik sağlıklarını sürdürebilmeleri için 5 besin grubuna ihtiyaçları vardır.
1-Proteinler
2-Karbonhidratlar
3-Yağlar
4-Su
5-Vitamin ve Mineraller
Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Zehra Akören: “Vitaminler ve mineraller, vücudun biyokimyasal işlevlerinin sürdürülmesini sağlarlar. Her bireyin vitamin gereksinimi farklıdır.” diyor ve vitaminlerin 2 grupta incelendiğini söylüyor;
Yağda eriyen vitaminler; A,D,E,K
Suda eriyen vitaminler; B ve C vitaminleri
Yağda eriyen vitaminler
Yağda eriyen vitaminlerden A vitamini, hayvansal gıdalarda; karaciğer, süt, tereyağı, beta- karoten formu ise sadece yeşil sebzeler ve havuçta bulunur. A vitamini, deri hastalıkları, ülser, solunum zorluğu, adet öncesi gerginlik ve bazı kanser hastalıklarında kullanılabilir.
A vitamini;
• Göz, saç ve cilt sağlığınızdan sorumludur.
• Gözünüzün kurumasını engeller.
• Hücre zarının dengesi üzerinde etkisi vardır.
• Beta- karoten formu, hücreye zarar veren serbest radikalleri uzaklaştırır.
A vitamini eksikliğinde, alkolik siroz, pankreas hastalığı, kistik fibroziste görülür. Yetişkin erkeklerin; 1000 mkgr, yetişkin kadınların ise; 800 mkgr A vitamini kullanmasını öneriyoruz. Aşırı tükettiğinizde, derinizin rengini sarıya çeviren ve A vitaminoz olarak adlandırılan bir zehirlenme oluşur.
D vitamini
D vitamini, vücudunuzun kalsiyum metabolizması için gereklidir ve vücudunuz bu ihtiyacını; güneş, balık yağı ve supplementlerden karşılayabilir. D vitamini eksikliğinde gençlerde; diz ağrısı, sık enfeksiyon, zayıf kaslar, zayıf büyüme, bacak ağrısı; yetişkinlerde ise; kemik ağrıları, kemiklerde kolay incinme, kalça kaslarında zayıflama ve sağırlık oluşur. D vitamini eksikliğinizi gidermek için, yağlı balıklar, yumurta, süt, tereyağı, margarin ve peynir tüketebilirsiniz. Az güneş görenlerin, yaşlıların, kuzey iklimde yaşayanların, sara ilacı alanların, kapalı giyinenlerin D vitamini ihtiyacı artar.
Bulunduğu yiyecekler: Yağlı balıklar, yumurta, süt, tereyağı, margarin ve peynir
D vitamininin yararları
• Yediğiniz besinlerden daha çok faydalanmanızı sağlar.
• Kemik sağlığınızı korur.
• Böbrek metabolizmanızı korur.
• Kemik iliğinizi olumlu etkiler.
• Kurşunun zehirli etkilerini yok eder.
Günlük D vitamini ihtiyacı 400 UB’dir. D vitamininin fazlası, kandaki kalsiyumu yükselttiğinden vücudunuzda zehirlenmeye yol açar. Bunun sonucunda da; uyuşukluk, sersemlik, karın ağrısı, susuzluk, kabızlık, iştahsızlık, yumuşak dokuda kireçlenme ve böbrek taşı oluşabilir.
E vitamini
E vitamini, özellikle genç insanlarda yükselen kolesterolü düşürür. Ayrıca adet öncesi gerginlikte, sıcak basmasında, orak hücreli anemi, talasemi gibi kan hastalıklarında ve diz eklemi iltihabında E vitamini önerilirken tromboz ve akciğer emboli riski olan hastalara antikuagülon ilaç alıyorsa, E vitamini önerilmez. E vitamini eksikliğinde belirgin bir rahatsızlık görülmemiştir. E vitamini; bitkisel sıvı yağlar, fındık, fıstık, yağlı tohumlar, soya ve yeşil salatada bulunur.
K vitamini
K vitamini ince bağırsaklarda, vücudun kendisi tarafından da üretilir ve kanı pıhtılaştırma özelliği vardır. Kilo başına 1 mkgr yeterlidir. Yeni doğan bebeklerin bağırsağında yeteri kadar bakteri olmadığından K vitamini gereksinimleri yetişkin insanlara oranla daha fazladır. Eksiliğinde kanamalı hastalıklar oluşabilir.
Suda eriyen vitaminler
Suda eriyen vitaminlerden enerji üretiminde görev alan B1 vitamini; sığır eti, kurubaklagiller, bezelye ve esmer prinçte bulunur. Aşırı kahve veya çay tüketmeniz, B1 vitamini eksikliğine neden olur. Bu da; ruhsal çöküntü yaşamanıza, belleğinizin zayıflamasına, ellerinizde ve ayaklarınızda uyuşmaya, ağrıya duyarlı hale gelmenize, kişilik bozukluğu yaşamanıza, geceleri terlemenize, nedensiz ateşlenmenize, karın ve göğüs ağrısı çekmenize neden olur.
B1 vitaminine;
• Çok miktarda alkol alanlar,
• Şeker hastaları, çok idrara çıkanlar,
• Diüretik, digoksin kullananlar,
• Kalp hastalığı geçirmiş olup iyileşmekte olanlar,
• Depresyon, anksiyete yaşayanlar,
• Doğum kontrol hapı ve östrojen tedavisi alanlar,
• Karaciğer ve tiroid hastaları,
• Yaşlılar,
• Kanserliler,
• Gebelikte sık sık kusanlar,
daha çok ihtiyaç duyarlar. Günlük B1 vitamini gereksinimi: 10-15 mgr’dir.
B2 (Riboflavin)
B2 vitamini, karaciğerde bir çok enzimin oluşumunda rol oynar. Süt ve süt ürünleri, tahıllar, etler, yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. B2 vitamininin eksikliğinde, metabolizmanızda bozukluk oluşur ve beraberinde B6 vitamini eksikliği de görülür. Süt ve süt ürünleri, tahıllar, etler, yeşil yapraklı sebzeler tüketerek bu eksikliğinizi giderebilirsiniz. Günde 1,2 mgr B2 vitamini tüketmeniz yeterlidir. Eksikliğinde; dudaklarınızda, dilinizde, ağrı, yanma, kuruma, çatlama, soyulma; yüz derinizde kırmızı, yağlı bir görünüm ve burnunuzun 2 yanında pullanma; gözlerinizde kaşınma, aşırı gözyaşı, ışıktan rahatsız olma hali ve ayaklarınızda yanma oluşur.
B2 vitaminine; ergenlik dönemindeki çocukların, gebe ve emziren bayanların, yaşlıların, gebeliği önleyici ilaç kullananların daha çok ihtiyacı vardır. Günlük B2 vitamini gereksinimi; 10-20 mgr’dir
B3 vitamini (Nikotinik asit-nikotinamit)
Nikotinik asidin kolesterol metabolizması üzerinde özel bir etkisi vardır. B3 vitamini eksikliğiyle oluşan ve pellegra denen hastalığın başlıca belirtileri; deri iltihabı, ishal ve bilinç kaybıdır. Eksikliğinde görülebilecek diğer belirtiler ise, tedirginlik, baş ağrısı, bellek kaybı, sinirlilik, dilin görünümünde değişiklik, ishal ve mide asidi üretiminde azalma şeklinde kendini gösterir. B3 vitamini, sığır eti, süt, balık ve zarı alınmış tahıllarda bulunur. Günlük B3 vitamini gereksinimi 50- 100 mgr’dir. Fazla alındığında, depresyona ve şeker hastalarının durumunda bozulmaya neden olabilir. Alkoliklerin, büyüme çağındaki gençlerin, az protein alanların, troid bezi aşırı çalışanların, kanser ilaçları kullanan kişilerin, Crohn hastalarının, şizofreni olanların B3 vitaminine daha çok ihtiyacı vardır.
B5 vitamini
Yiyeceklerde bol miktarda bulunan B5 vitamininin en önemli kaynakları; “yumurta, zarı alınmamış tahıllar ve et“dir. B5 vitamini eksikliğinde; yorgunluk, baş ağrısı, karıncalanma, kas krampları, mide bulantısı, karında kramp oluşabilir.
B6 vitamini
B6 vitamini; iltihabi hastalıkların, deri hastalıklarının, bağışıklık sisteminin, kalp hastalıklarının korunmasında önemlidir. Magnezyum metabolizmasında rol alır. Sigara içenlerin, ilaç ve katkı maddesi kullananların, perkinson hastalarının, hormon tedavisi gören kadınların, şeker hastalığı olan gebelerin, mesane kanseri olanların B6 vitamini ihtiyacı daha fazladır. Eğer egzersiz yaparsanız, vücudunuz B6 vitamini kullanımını artırır. B6 vitamini; et, balık, yumurta sarısı, tam tahıllar, muz, avakado, fındık, fıstık, yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Günlük gereksinim, 2mgr’dir ve % 50 mgr’den fazla kullanımı önerilmez. Eksikliğinde; sinirlilik, tedirginlik, uykusuzluk, ağrılı dil, kilo kaybı, iştahsızlık ve anemi oluşabilir.
B12 vitamini
B12 vitamini; karaciğer, sakatat, et, balık, süt ve süt ürünleri, yumurta ve bira mayasında bulunur. Eksikliğinde; bitkinlik, nefes darlığı, deride solgunluk, ellerde, ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, zihinde karışıklık, yürümede zorluk görülür. B12 vitaminine, pernisiyöz anemisi olanlar, vejeteryanlar, ameliyatla midesi alınanlar, ince bağırsak hastalığı olanlar, yorgunluktan yakınanlar, şeker hastalığı olanlar, yaşlılık demansı bulunanların daha çok ihtiyacı vardır.
Folik asit
Sinir sistemi işlevlerinde rol aynayan ve B grubu vitamini olan folik asit, B12 vitamini ile metabolize olur. Folik asit; karaciğer, yeşil yapraklı sebzeler, böbrek, yumurta ve kabuklu tahıllarda bulunur. Günlük folik asit gereksinimi; 400- 800 mkgr’dir. Folik asit, spina bifida denen omurga hastalığının önleyicisidir. Eksikliğinde; diliniz ağrılı ve kırmızı olur. Gebeler, emzikli anneler ve erken doğan bebekler folik aside daha çok ihtiyaç duyarlar.
Biotin
Kan şekerini regüle etmeye yardımcı ve saç sağlığı için önemli olan biotin; yumurta sarısı, et, süt ve süt ürünlerinde bulunur.
C vitamini
Bağ dokusu ve kemik sağlığını koruyan, yaraları iyileştiren, nabız ve tansiyon üzerinde olumlu etkisi olan, cildi gençleştiren, enfeksiyon riskini azaltan, yüksek kolestrole ve kansere iyi gelen C vitamini; trunçgiller, maydanoz, patates ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Günlük C vitamini ihtiyacı; 50 mgr’dir. Eğer böbrek taşınız varsa, yüksek dozda C vitamini almanız gerekir ancak bazı kan hastalıklarında bu oranda C vitamini önerilmez. Kan naklinden sonra oluşabilecek sarılıklarda da C vitamini kullanılmalıdır. Eksikliği; skorbüt denen diş eti hastalığına, depresyona, melankoli ve isteriye neden olabilir.
-

Eşcinsellik, Homoseksüelite, Lezbiyenlik Nedir? Tedavisi Var mıdır?
Tarih boyunca cinsellik ve cinsiyet üzerine bir çok şey söylenmiş olmasına rağmen, eşcinsellik ve türevi
konular üzerinde konuşulmaya ve yanlış bilgiler dolaşmaya devam etmektedir. Genel ortalamadan farklı
olan eşcinsel eğilimler insanlık tarih boyunca yanlış, çarpık, hastalıklı olarak değerlendirilmiş ve bu
eğilime sahip kişilere sapkın gözüyle bakılmıştır. 1970′li yıllara kadar psikoloji camiasında da anormal
olarak değerlendirilen eşcinselliğin bir hastalık ya da bir tercih olmadığı kabul edilmiş ve hastalık
sınıflamasından çıkarılarak doğal ve normal olarak kabul edilmiştir. Halbuki eşcinsellik kavramı insanlık
tarihi kadar eski olmakla birlikte, insanların yanı sıra doğada bir çok hayvanda da görülen doğal ve
normal bir durumdur. Doğada eşcinsel eğilim gösteren onlarca hayvan türü vardır.Toplumlarda eş cinselliğin reddedilme nedenleri arasında bir çok sebep varken en önemlisi din ve sosyal
dayatmacı normlar olmuştur. Özellikle son yıllarda gelişmiş ülkelerde eşcinsel evliliklere izin verilmeye
hatta eşcinsel çiftlerin ya da bireylerin evlat edinilmesine dair bir çok yeni uygulama başlatılmıştır.Eşcinsellik: Bir erkeğin cinsel ve duygusal yönden erkeklere ilgi duymasıdır.
Lezbiyen: Bir kadının cinsel yönden kadınlara ilgi duymasıdır.
Biseksüel: Kadın ya da erkeğin cinsel yönden her iki cinse de ilgi duyan.Transseksüel: ‘Ben erkek olarak bir erkeğe aşık oluyorsam, o zaman kesin ben bir kadınım’
Bu düşünce homoseksüel erkeklerde oluşabilen bir düşüncedir ve çoğu toplumlarında bu şekilde yanlış
düşündükleri görülür. Ergenlerde ve erişkinlerde primer ve sekonder cinsiyet özelliklerinden kurtulma
üzerine kafa yorma davranışı çok sık görülür. Örneğin diğer cinsiyeti taklit etmek icin kendi cinsiyet
özelliklerini fiziksel olarak değiştirmek üzere hormon, cerrahi ya da başka tür bir girişim uygulanmasını
ister. Transseksüelliğin ayrıca iki tipi vardır, birincisi primer transseksüeller, bu kişiler çocukluğundan
itibaren yanlış vücudun içinde hissederler. İkincisi sekonder transseksüeller, bu kişiler transseksüel
olduklarını daha olgun yaşta keşfederler ve daha önce ergenlik dönemlerinde erkek ve ya kadin gibi
yaşamıştır. Transseksüellerde yanlış cinseyette doğduğuna ilişkin bir inanç taşırlar. Aynı zamanda uzun
bir süre boyunca cinsiyet değişimi arzusundadırlar. Cerrahi girişim sayesinde diğer/karşı cins olarak
yaşayabilirler.Transgender/Cinsel Kimlik Bozukluğu:
Hayatın ileri zamanında artık bir kadın veya erkek olarak büyümek önem taşımamaktadır, ama daha çok
kişisel ve sosyal hayatı geliştirmeye bakılır (Bussey & Bandura, 1999). Cinsel Kimlik gelişmesi genelde
global olarak şu şeklde gelişir;Kadın ve erkeğin yüzünü ve sesini ayırt etmeyi öğreniriz.
Birey kendini kadın ve ya erkek olarak yaşamayı öğreniriz.
Kadın ve ya erkek olarak davranmaya başlar.
Cinsel Kimlik Bozukluğu tam hangi yaşta gelişir diye bir tespit yok fakat çocuğun 18-30. ayında oluştuğudüşünülür (Zucker, 1999).Erkek çocuklarında, penis ya da testislerinin iğrenç olduğunu, ilerde yok
olacaklarını ya da bir penis sahibi olamamanın daha iyi olacağını öne sürme, kuralsız kaba saba
oyunlardan tiksinme ya da erkeklere özgü oyuncakları, oyunları ve etkinlikleri reddetme gibi bir takım
davranışlar görülür.
Kız çocuklarında, oturarak idrar yapmayı reddetme, penisinin olduğunu ya da ilerde bir penisinin
olacağını öne sürme, göğüslerinin büyümesini ya da menstruasyon görmeyi istememe üzerinde durma
ya da olağan kadınsı giysilere karşı ileri derecede tiksinti duyma gibi davranışlarla kendini
gösterir.Ergenlerde ve erişkinlerde diğer cinsiyette olma isteğini dile getirme,sıklıkla kendini diğer
cinsiyetteymiş gibi gösterme, diğer cinsiyetteymiş gibi yaşamaya ya da davranılmayı isteme ya da diğer
cinsiyete özgü duygularının ve tepkilerinin olduğuna ilişkin bir inanç taşıma gibi kendini gösterir. Cinsel
kimlik bozukluğu da karşı cinsiyetle güçlü ve sürekli bir özdeşim kurma vardır.
Cerrahi ya da başka tür bir girişim uygulanmasını isteme ile kendini gösterir. Bazi erkekler testis ve
göğüs arzusundadır. Bazı kadınlar göğüsü kadının bir sembolü olarak gördükleri için göğüslerini cerrahi
girişim ile aldırır fakat genital bölgesini değiştirmek istemez.
Cinsel Kimlik hayatın bir parçasıdır, bunun kültürel ve evrimsel sebepleri vardır. Erkekler ve kadınlarhayatlarında kültürün etkisi altında farklı bir şekilde sosyal birey oluyorlar (Eagly, Wood Johannesen-
Schmidt, 2004)Özellikle kapalı toplumlarda birçok eşcinsel kendi kimliğini gizlemekte ya da bundan utanmaktadır.
Bunun ana nedenleri arasında toplumsal baskı ve dışlanma, aile baskısı, iş yerinde yaşayacağı sorunlar
gibi sebepler başta gelmektedir. Halbuki eşcinsellik bir seçim değil doğal bir dürtüdür. Nasıl ki bir erkek
kendini kadınlardan hoşlanmak konusunda zorlamıyor ve doğallığında bir kadına ilgi duyuyorsa aynı
durum bir eşcinsel içinde geçerlidir.
Bir çok eşcinsel insan ebeveynlerine ve ailelerine karşı açılmaktan korkuyor. Eşcinsel olduklarını
paylaştıktan sonra ebeveynlerin nasıl karşılayacaklarını ve davranacaklarını bilmedikleri için bir korku
duyuyor ve açılmamayı tercih edebiliyorlar ve gizli yaşamanın ağırlığını göze alıyorlar.Biz aileleri üç gruba ayırıyoruz: korkan aileler, bilgiye sahip aileler ve kabul etmeyen aileler.
1.Korkan aileler
Genelde korkan ebeveynler eşcinsellik hakkında çok bilgileri olmayan kısım oluyor. Televizyon ve
medyadan, ahlak anlayışı, kültürden dolayı, negatif bir ön yargıya sahip olabiliyorlar. Eşcinselik beyinde
hastalık olduğu düşünülüyor, bir sürede bu böyle kitaplarda yer almıştı. Ve ya eşcinseller bir şizofren ve
aids taşıyıcı gibi bir takım teoriler düşünülüyor. Korkan ebeveyn kısmının korkuları genellikle bu
sebeplerden kaynaklanıyor:
-Aileye ve arkadaş çevresine karşı utanç duygusu
-Çocuğumuzla dalga geçilirse
-Torunumuz asla olamayacak üzüntüsüÇocuğumuz kötü ve dışlanmış bir hayat yaşayacak ve hatta parayla fuhuş yapacak düşüncesi.2.Bilgiye
sahip olan aileler
Bilgiye sahip olan ebeveynler eşcinselliği araştırdıkları ve bildikleri için daha rahat olabiliyorlar. Çocuğunu
tanıdığı için ve aslında açılmasını beklediği için de şaşıra biliyorlar. Bilgiye sahip olan aileler çocukları
açıldıktan sonra bir süre zamana ihtiyaç duyabilir ve ‘’çocuğumun mutlu olmasını istiyorum’’ düşüncesiyle
zamanla kabullenen aileler var.3.Kabul etmeyen aileler
Kabul etmeyen ebeveynler inancına, kültür ve ahlak anlayışına göre eşcinselliği yanlış buluyorlar. Böyle
düşünceye sahip olan aileyi en iyi çocukları tanır ve en iyi açılma yolunu da çocuk bilir aslında. Bu
gruptaki aileler bazen bir daha çocuğuna şiddet gösterebilir ve en kötü durumda bir daha görmek
istemediğini söyleyebilir.
Böyle durumlarda aileye açılmak için, güvenilir ve şiddet gibi tepkiye maruz kalamayacağınız mekanseçmeniz önemlidir.
Çocuğunun eşcinsel olduğunu öğrenen ailelerde ortaya çıkan genel tepki ”yas”tır. Yas sürecinin 5
aşaması vardır;Şok: aile ne olduğunu anlamaz ve adeta öğrenmiş oldukları gerçek karşısında şok geçirir ne
yapacaklarını bilemezler.İnkar: aile böyle bir şeyin olamayacağını, çocuklarının yalan söylediğini ya yanlış şeyler hissettiğini
düşünerek gerçeği reddederler.Pazarlık: aile bunun gerçek olamayacağını düşünüp psikolog, psikiyatrist ya da hocalara giderek bu
durumu değiştirmenin yolunu arar. Hatta bu süreçte bunu tedavi edebileceğini iddia eden bir kişi
tarafından da Maalesef istismar edilir ve sömürülürler. Çareleri tükenen ve gerçekle yüzleşen aile
durumu kabul etek zorunda olduğunu anlar.Öfke: kabul süreci öfkeyi de beraberinde getirir. Aile çocukla ilgili konularda kendilerini suçlar ya da öfke
duyar. Bunun yanı sıra çocuklarına ve dünyaya yönelik içlerinde bir öfke ve isyan duygusu uyanır.Depresyon: gerçeği kabul eden aile üyelerinde içe kapanma, ve isteksizlik gibi bir dizi tepkinin oluştuğu
aslında koruyucu olan bir süreç deveye girer. Ve bu depresif dönemin ardından gerçekle yüzleşen ve
kabul eden aile yeni yaşamına adapte olma yönünde çaba sarf eder.Yukarıda anlatılan süreç normal bir işleyiştir aile üyeleri bu süreçlerin herhangi birinde takılı kalırlarsa
çaşitli psikoloji sorunların yanı sıra çocuklarıyla da faklı sorunlar yaşamaya devam ederler. Örneğin bu
gerçeği reddederek (inkar) çocuktan uzaklaşırlar.Böylesi bir süreçte hem eşcinsel olan kişi hemde ailesinin destek alası kabul ve uyum sürecinde büyük
yararlar sağlamaktadır.Aileye açılırken (coming out) dikkat edilmesi gereken bazı şeyler vardır;
Birincisi ebeveynlerinizle bizzat kendiniz konuşarak açılabilirsiniz. Açılmadan önce ‘sizlerle önemli bir şey
paylaşacağım’ ve ya ‘sizinle paylaşacağım şey benim için çok önem taşıyor’ diyerek açılabilirsiniz. Bu
cümleleri kullanarak artık geri dönüşü yok hissi sizi açılmaya daha kolay itebilir. ‘Ben eşcinselim’ yerine
‘ben erkek ve ya kızlardan hoşlanıyorum demek ile o şok anını hafifletebilirsiniz.Mektup
Mektup yoluyla kendi duygularınızı rahatlıkla açıklayabilirsiniz kendi temponuzda güzel bir şekilde
duygularınızı ifade edebilirsiniz. Mektubun bir başka avantajı kimsenin sizi bölemeyeceği ve baştan sona
rahat bir şekilde anlatabilme şansını verir.Güvendiğiniz İnsandan Destek Almak
Son olarakta güvendiğiniz bir insanı yanınızda bulundurarak daha bilinçli açılabilirsiniz .
Son olarak bilinmesi gereken şeyi tekrar hatırlatacak olursak eşcinsellik bir hastalık ya da anormallik
değil doğal ve genelde doğuştan getirilen bir eğilimdir. Tedavisi söz konusu değildir. Yalnızca eğer
eşcinsel kişi bu eğilimden uzak durmak ve bunu yaşamak istemediğini belirtirse psikologtan alacağı
destek sayesinde cinsel eğilimini değiştirmese bile bunu kontrol altına almayı ve hemcinslerine
yönelmemeye yönelik bazı beceriler kazanmayı öğrenebilir. Bu birazda sigara ya da alkolden uzak
durmayı (yani bir bağımlılıktan)öğrenmek gibidir. Kişi hala alkol ya da sigara içmek ister ama uzak
durmak için yapması gerekenleri bilir. -

Ergen beslenmesi

Ergenlik; fiziksel, biyokimyasal, ruhsal ve sosyal yönden hızlı büyüme, gelişme ve olgunlaşma süreçleriyle çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir. Ergenlik çağı 12-18 yaş grubunu içerir. Ergenlik çağının genellikle kızlarda 10-12, erkeklerde ise 11-14 yaşlar arasında başladığı kabul edilmektedir.
Ergende beslenmenin önemi:
Ergenlik çağında büyüme hızlıdır. Hızlı büyüme ve gelişme ise enerji ve besin öğelerine ihtiyacı arttırır. Gencin artan ihtiyaçlarının karşılanmasında çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Bu sorunların bir bölümü gencin yaşam şekliyle, bir bölümü ise bilinçsizlik nedeniyle kazanılan hatalı alışkanlıklarla ilgili olabilir. Sorunların giderilip, gencin sağlıklı büyüme ve gelişmesini sağlayacak beslenme koşullarına kavuşturulmasında ve ileriki yaşamında sağlığını olumlu etkileyecek alışkanlıkların kazandırılmasında aileye, okula ve toplumun diğer kurumlarına önemli görevler düşmektedir.
Ergenlik çağında gözlenen başlıca değişiklikler şunlardır:
1. Vücut şeklinde cinsiyet hormonlarına bağlı değişiklikler görülür. Özellikle vücuttaki yağ dokusunda, kas ve kemik yapısında değişiklikler olur. Kız çocuklarda göğüs ve kalçalar belirginleşir. Erkeklerde ise kalçalar küçülür, vücut adaleli ve az yağlı bir görünüm alır.
2. Psikolojik değişiklikler nedeniyle çocuk aile ile bağımlılığını yitirebilir ve etrafını umursamaz bir davranışa girebilir. Bunun sonucu olarak çocuk ailesinden çok arkadaşlarına yönelir; onlarla birlikte olmak ister. Yemek zamanlarında arkadaşları ile birlikte olmaktan hoşlanır.Hızlı büyümeye ek olarak gencin sporla uğraşması enerji ve besin öğelerinde artışa neden olur. Çeşitli spor dallarının ne miktarda ek enerji gerektirdiği ve bunu karşılamak için diyetin özelliği konusunda gençlere yeterli bilginin verilmesi ve bilinçlendirilmeleri gerekir.
Bu dönemde yanlış uygulanan zayıflama diyetleri yetersiz ve dengesiz beslenme nedenidir. Genç kendisini filmlerde, gazete ve dergilerde gördüğü kişilere benzetme özlemi içinde onların öğütlerini uygulama hevesine kapılabilir. Bedensel hareketler arttırıldığı, yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat edildiği sürece kasların gücü artar ve şişmanlık önlenir, kemik mineral yoğunluğu artar.
Yetersiz beslenme sonucu gençlerde artan besin öğeleri ihtiyaçlarının karşılanamaması, sağlık kurallarına uyulmaması sonucu barsak parazitlerinin varlığı, diyette C vitamininin yetersiz düzeyde alınması, kızlarda menstürasyon kansızlığın nedenleri arasındadır.
Diş çürükleri gençlerde önemli sağlık sorunlarındandır. Ülkemizde yapılan araştırmalara göre diş çürüklerinin görülme sıklığı %55-70 arasındadır. Aşırı şeker tüketimi, sularda flor azlığı, yetersiz beslenme, diş bakımı ve temizliğinin yeterince yapılmaması sonucu görülür.
Basit guatr besinler ve su ile iyodun yetersiz alınması sonucu çocuklarda ve gençlerde önemli bir sağlık sorunudur. Bu nedenle iyotlu tuz kullanılmalıdır.Ergenin beslenme özellikleri:
Ergenlik çağı gençlerin yeterli ve dengeli beslenmeleri büyüme ve gelişme hızlandığı için daha da önemlidir. Beslenme gencin yaşına göre boy uzunluğu ve vücut ağırlığının saptanması ile değerlendirilir. Ayak üstü beslenme (fast food) veya abur-cubur beslenme alışkanlığı çocuk ve gençler arasında yaygın olarak görülmektedir. Aslında bu tip beslenme günümüzde insanın hızlı yaşam temposu nedeniyle oluşmuştur. Bu tür beslenme ile enerjinin %40-50’si yağdan gelmektedir. Bu yağın çoğunluğu doymuş yağlardan oluşmaktadır.
Diyetteki doymuş yağ miktarı ve serum kolesterol düzeyi ile kalp-damar hastalıkları arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bu hastalıklar yetişkinlerde görülmesine karşın temelleri çocukluk çağında atılmaktadır. Genellikle ayak üstü beslenmede A ve C vitaminleri, kalsiyum, posa tüketimi yetersizdir, yağ ve tuz tüketimi ise yüksektir.
Bu yaş grubunun diğer bir yanlış alışkanlığı da öğün atlamadır. En çok atlanan öğün ise sabah kahvaltısıdır. Sabah kahvaltısı insanlar için önemli bir öğündür.
Ergenlik çağında özellikle kızlarda yemek yeme ile ilgili bozukluklar olarak anoreksiya nervosa ve bulimia nervosa görülmektedir. Genç kendi kendini kusturmakta, laksatif ve diüretik ilaçlar kullanmakta ve sağlığı bozulmaktadır.Genç, bir deri bir kemik görünümünü almaktadır ve bu durumlarda gencin psikiyatrik tedavi görmesi gerekmektedir. Sorunların nedenlerinin araştırılması gerekmektedir.
