Yazar: C8H

  • Perkütan endoskopik gastrostomi (peg)

    Çeşitli kronik hastalığı nedeni ile (nörolojik problemi olan spastik hastalar, SSPE hastaları, kanserli çocuklar, kistik fibrozis, yarık dama, doğuştan yemek borusunun tıkanıklıkları gibi) ağızdan normal beslenemeyen çocukların Uzun dönemli enteral (sindirim sisteminden) beslenmeler için perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) (Karından mideye tüple beslenme) gereklidir

    PEG işlemi ameliyatsız, endoskopi kullanılarak karın duvarından mideye özel beslenme tüpü takılmasıdır. Günümüzde teknolojinin ve tıppın ilerlemesi ile eskiden ameliyatla yapılan bu işlem artık tüm yaş gruplarında ameliyatsız, çocuk gastroenteroloji uzmanları tarafından endoskopi ile yapılabilmektedir.
    Mideden beslenmesinde sakınca olan çocuklarda (özellikle ağır refüsü olan ve mideden yemek borusuna ve akciğerlere kaçak olması nedeniyle ciddi kusmaları ve zatürre atakları geçiren çocuklarda) uzun süreli ince barsakla beslenme gerektiğinde PEG-J (PEG tüpü içinden barsağa takılan bir tüple ince barsak içine beslenme) veya PEJ (direk karın duvarından ince barsağa tüp takılması ile beslenme) kullanılır.

    PEG İLE BESLENECEK HASTALARDA KULLANILACAK MAMA TİPLERİ VE SEÇİMİ:
    1. Süt çocukluğu dönemi:
    a. anne sütü: Özellikle altı aydan küçük çocuklarda ilk seçenektir. Anne sütü ile beslenen çocuk yeterli kilo alamadığında glukoz polimerleri, yağ emülsiyonları içeren özel mamalarla ya da diğer bebek mamaları ile desteklenebilir.
    b. bebek mamaları: Normal bebek mamaları tüple enteral beslenmede de kullanılabilirler. Çocuk kilo alamadığında mama glukoz polimerleri ile zenginleştirilerek verilebilir. Bu amaçla polimerik mamalar kullanılır. Bunlar tam protein ve kompleks karbonhidrat içeren mamalardır. Mide, barsak , safra yolları ve pankreas fonksiyonları normal çocuklar içindir. Yağ genellikle trigliserittir
    c. Özel mamalar (elemental mamalar): Besleyicileri elementer şekilde yani proteinleri daha küçük protein şekline parçalanmış veya aminoasitlere kadar ayrılmıştır. Böylece sindirilmesi çok kolaylaşmış mamalar ortaya çıkar. Karbonhidratlar glukoz veya laktozun dışında diğer bazı daha küçük karbonhidrat molekülleri halindedir. Yağ içeriği ise ağırlıklı olarak orta zincirli yağ asitleri, esansiyel yağ asitleri ve az miktarda uzun zincirli yağ asitlerinden oluşur. Mide, barsak, safra yolları ve pankreasta fonksiyonel veya anatomik bozuklukların varlığında kullanılır.
    d. Modüler mamalar: İnatçı ishal ve kısa barsak sendromu olan süt çocukları küçük molekülere parçalanmış protein içeren mamaları da tolere edemeyebilirler. Modüler diyette kullanılacak protein kaynakları vardır. Bunlara da uygun karbonhidrat ve yağ eklenerek çocuğun sindirimine uygun bir diyet hazırlanabilir. Doğuştan metabolizma bozukluklarında da değişik modüler mamaların kullanılması gerekir.
    2. Büyük çocuk:
    Önceleri bu çocuklara büyükler için yapılmış mamalar değiştirilerek verilirdi. Günümüzde 1-5 yaş grubu ve okul çocuklarının enteral beslenmesine uygun tüple beslenme için özel mamalar imal edilmektedir. Ancak on yaş ve üzerindeki çocuklara yetişkinler için yapılmış mamalar verilebilir.

    TÜPLE BESLENME SIRASINDA SIK GÖRÜLEN PROBLEMLER VE ÇÖZÜMLERİ:
    1. Tüp tıkanması: Hastaya/aileye tıkanmayı önlemek için tüpü sık yıkamanın önemi öğretilmelidir. Beslenme tüpü her 4-6 saatte bir 30-50 ml ılık musluk suyu ile yıkanmalıdır. Ayrıca beslenme tüpü ilaç verilmesinden önce ve sonra yıkanmalıdır. Dönüşümlü olarak hafif basınç ve geri çekme ile ılık su kullanımı tıkanmaların çoğunu açar. Ancak kazein pıhtısını çözmede sitrat veya limon suyu daha yararlıdır. Kolayca açılmayan bir tüp hemen değiştirilmelidir.
    2. Aspirasyon (beslenme ürününün solunum yollarına kaçması): PEG ile beslenen çocuklarda altta yatan bir reflü durumu varsa, bunun sonucunda kusma nedeni ile aspirasyon olabilir. Böyle bir risk olduğunda PEG ile beslenme PEG-J’ye çevrilir.
    3. İshal: Uygun olmayan beslenme ürünü ve fazla verilmesi ishale neden olabilir. Ancak her çocukta olabileceği gibi, mikrobik ishal olabileceği de akıldan çıkarılmamalı, ishal olan çocuklarda mutlaka kaka tahlili yapılarak gerektiğinde ilaç tedavisi başlanmalıdır. Eğer mikrobik bir ishal yoksa beslenme ürünü farklı uygun bir ürünleri değiştirilip miktarı tekrar ayarlanmalıdır.
    4. Kabızlık: Sıvı ve lif alımının artırılması Laksatif (barsak düzenleyici, kakayı yumuşatıcı ilaçlar) kullanılması Düzenli egzersiz programı Motilite (sindirim sisteminin hareketlerini) düzenleyici ilaçlar 4. Enfeksiyon: Besinlerin sterilitesine, beslenme torbası, seti ve enteral tüplerin kullanımında hijyene çok dikkat edilmesi

    YAŞAM KALİTESİ: PEG ile beslenmenin bir çok hastada ömrü uzattığı şüphesizdir. Altta yatan hastalığın şiddetine rağmen yaşam kalitesini arttırır. Bu artışın ne kadarının daha iyi beslenme durumundan, ne kadarının aspirasyon ve yutma güçlüklerine bağlı korku ve rahatsızlığın azalmasından olduğu tam olarak bilinemez. İngiltere’de yapılan bir çalışmada enteral beslenme uygulanan çocukları olan ebeveynlere sorulduğunda çocuklarının enteral beslenme uygulanmaya başladıktan sonra daha mutlu olduğunu belirtmişler, bazı ebeveynler de çocuklarına artık bir şeyler yedirmeye çalışmakla vakit geçirmedikleri için bir özgürlük hissinden bahsetmişlerdir. Tüm çalışmalarda çocukların tüple beslenmeye geçişinden sonra kilo almalarının sağlandığı, genel sağlık durumlarının daha iyiye gittiği gösterilmiştir.

    EVDE PEG İLE BESLENME:
    Yutma, yeme fonksiyonlarındaki bozukluk kalıcı ise, bazen tüm yaşam boyunca beslenme desteği gerekebilir ve bu amaçla ev koşullarında tüple beslenme desteği ile SSPE’li çocukların beslenme sorunları çözülmüş olur. Ağızdan beslenmenin yeterli olmadığı veya hiç ağızdan beslenemeyen, sisndirim sistemi tam veya kısmen işlevsel olan ve uzun süre hastanede yatması gerekmeyen hastalarda evde tüple beslenme uygulamaları tercih edilmelidir. Birçok gelişmiş ülkede evde yapay-tüple beslenme rutin bakım şekli haline gelmiştir. Çünkü hastanedeki tedaviden daha ucuz olduğundan maliyet azalmakta, yaşam kalitesi artmakta, hasta aileye yakın olmakta, sosyal yaşam mümkün olduğunca normale yakın bir düzeyde sürdürülebilmektedir.

  • EVLİLİK VE MADDİ PROBLEMLER

    EVLİLİK VE MADDİ PROBLEMLER

    Günümüz şartlarında yeni evlenmiş ama borçlanmamış bir çiftin varlığını pek te varsayamayız diye düşünüyorum. Çiftler, evlilik akdinde birbirlerine iyi günde, kötü günde sözü verirken kötü günler bazı durumlarda düğün hazırlıkları sırasında oluşan borçların ödeme zamanı geldiğinde ortaya çıkabilmektedir. Elbette ki tanıdık ve sevilen arkadaşların, aile dostlarının, akrabaların davet edildiği güzel bir düğün pek çok çiftin hayalidir. Fakat elbette ki mevcut bütçenin üstüne sarkacak harcamalar her iki tarafında ilerleyen zamanlarda karşısına, ödenmesi gereken borçlar olarak çıkacaktır. Bunun yanı sıra adet ve gelenekler çerçevesinde gelin ve damat adaylarının ailelerinin birbirinden beklentileri de maddi anlamda tarafları yük altına sokacaktır.

    Yeni evli çiftlerin maddi anlamdaki sorunlarının temelinde genellikle; düğün hazırlıkları esnasında yapılan ve mevcut bütçeye uygun olmayan harcamalar yatmaktadır. Buna ek olarak zaman zaman eşlerden birinin evlenmeden önce kendisi ya da ailesi adına çekmiş olduğu bir kredi, başka birine kefil olunmasından kaynaklı bir banka borcu, bir araba taksidi maddi anlamda ek sorunlara sebep olabilmektedir. Bazen kumar gibi bağımlılık problemleri de tarafların maddi konularda aralarında sorunlara yol açabilmektedir.

    Evet maalesef ki sorunlar…

    Aslında evliliğin ilk dönemleri; çiftlerin ruhsal ve bedensel anlamda birbirlerini tanıma, anlama, birbirlerine alışma dönemleridir. Ortak bir hayatı paylaşma ve sürdürmenin temelleri atılır. Çiftler bu dönemin keyfini çıkarabilecekken , ister istemez maddi anlamda var olan problemlerin içinde boğulabilirler. Bu süreç aslında başka hiçbir sorunu olmayan çiftlerin sırf maddi konulardan dolayı yıpranmasına sebep olmaktadır. Ve o çok güzel geçirilebilecek ilk dönemler belki de evliliğin en hatırlanılmak istenmeyen zamanları olarak akıllarda kalabilmektedir.

    Maddi problemler tarafların birbirlerine psikolojik veya fiziksel şiddet uygulamasına kadar varabilmektedir maalesef. Bazense süreç, bu sorunlarla baş edilemeyeceğine dair gelişen olumsuz bir inançtan kaynaklı olarak, tarafların hukuki yollara başvurmasına kadar ilerleyebilmektedir.

    Maddi konularda ortaya çıkan bu problemler karşısında mümkün mertebe birbirlerini anlamaya ve destek olmaya çalışan çiftler ise krizi daha iyi yönetebilmekte ve mevcut durumla nispeten daha kolay bir biçimde baş edebilmektedirler. Tarafların bu sorun karşısında birlikte hareket etmeleri problemlerin üstesinden gelme güçlerini görmelerine yardımcı olmakta ve birbirlerine güvenlerini pekiştirmektedir.

    Neler yapılabilir, Nasıl davranmalı ?

    Gerçeği yansıtan bir bütçe planı hazırlanmalı ve bu plana uygun hareket edilmelidir.

    Eş adaylarının maddi imkanlarını birbirlerine açık ve net ifade etmeleri, neyi yapıp neyi yapamayacaklarını uygun bir dille anlatmaları pek çok problemin önüne geçebilir. Problemin şiddet derecesini azaltma ihtimaline sahiptir.

    Aileler tarafından maddi destek teklif ediliyorsa bu diğer tarafı rahatsız etmeyecek nitelikte olmalıdır. Bu yüzden desteğin şekli ve sınırları iyi belirlenmelidir.

    Nişan, düğün sürecindeki maddi beklentilerin eş adayının mı yoksa ailesinin mi beklentisi olup olmadığı iyi anlaşılmalıdır. Bu doğru anlama ilerleyen zamanlarda tarafların birbirlerini yargılamalarının önüne geçebilir.

    Çevredeki diğer insanların yaptığı nişan ve düğün organizasyonları, başka insanların yüksek yaşam standartları ve sahip oldukları vb. dile getirilmekten kaçınılmalı, mukayeseye dayalı örnekler verilmemelidir.

    Taraflar eş olarak seçtikleri kişilerin maddi imkanlarını objektif bir şekilde değerlendirebilme ve buna uygun hareket etme konusunda sağduyulu davranabilmelidir.

    Hali hazırda var olan mevcut kişisel borçlar dürüst ve açık bir biçimde karşı tarafla paylaşılmalıdır.

    Tarafların yapamayacakları konularda birbirlerine Hayır deme haklarının bulunduğunu bilmeleri gerekir. Geçerli nedenlere dayandırılan makul bir Hayır yanıtı karşısında beklentiler yeniden gözden geçirilebilir.

    Maddi konularda problem yaşayan taraflar, şayet bu problemleri geride bırakmakta zorlanıyorlarsa bir uzmandan destek almalarını tavsiye ederim.

  • Enteral beslenme

    Enteral beslenme

    Enteral Beslenme Nedir?

    Enteral beslenme, işlev­sel sindirim sistemine sahip olduğu halde günlük alması gereken besin miktarını ağız yoluyla alamayan hastalarda alternatif beslenme çeşidi ile besinlerin bir tüp aracılığıyla mideye veya ince bağırsağa verilmesidir. Son 20 yılda uzun süre kulla­nılabilen poliüretan ve silikon tüplerin kul­lanıma girmesi, küçük taşınabilir pompalar ve yeni enteral beslenme ürünlerinin geliş­tirilmesiyle birlikte enteral beslenme gide­rek artan bir sıklıkta kullanılmaya başlan­mıştır.

    Enteral beslenmeye karar verme ve uygulama aşamasında bazı sorulara yanıt ara­nır;
    Hastada enteral beslenme uygulaması gerekli midir?
    Ağızdan yeterli besin alamayan kişiler 2 şe­kilde beslenebilirler; damar yoluyla (İV: intra venöz) beslen­me ve enteral (tüple) beslenme. İşlevsel bir sindirim sistemi varsa enteral beslenme her zaman damar yoluyla beslenmeye ter­cih edilir. Damar yoluyla beslenmeyle kar­şılaştırıldığında enteral beslenme bir çok avantaja sahiptir; daha ucuzdur, daha kolay uygulanır, enfeksiyon daha nadirdir, bağır­sak hücreleri için daha fizyolojik ve besle­yicidir, beslenmeye bağlı karaciğer hastalı­ğı daha nadirdir.
    Enteral beslenme önerilmesi için temel kri­ter hastanın alması gereken günlük besini ağız yoluyla alamamasıdır. Bunun nedenle­ri yaşa göre değişir;

    Yenidoğan döneminde zamanından erken doğma (prematürelik) ve doğuştan sindirim sistemi yapısal bozuk­lukları en sık neden iken,

    çocuklarda do­ğuştan veya sonradan yeterli bağırsak uzunluğunun olmaması (kısa bağırsak sen­dromu),

    beyin felci,

    kalp ve solunum yolla­rı hastalıkları,

    erişkinlerde ise inme, yemek borusu ve ağız bölgesi kanserleri, yanık ve travmalar

    başta gelir.
    Enteral beslenmenin kesinlikle uygulanma­ması gereken hastalar ise bağırsak tıkanma­sı ve besinler bir şekilde verilse bile sindi­rim sisteminden emilimin mümkün olma­yacağı durumlardır.
    Veriliş yolu:
    Besinlerin tüple (sondayla) verilebileceği iki bölge vardır; mide veya ince bağırsak.
    Bu bölgelere beslenme tüpü­nün yerleştirilmesi ise iki yöntemle olabi­lir;
    1- Burun ya da ağız yoluyla (küçük be­beklerde) tüpün mide ya da ince bağırsağa yerleştirilmesi (nazogastrik -NG- beslenme),
    2- Değişik yöntemlerle (endoskopi yoluyla, radyolojik olarak ya da ameliyatla) mide (gastrostomi) veya ince bağırsağa (jejunostomi) karın ön duvarın­dan tüp yerleştirilmesi.
    Enteral beslenme­nin kısa (4-6 hafta) süreceği düşünülen has­talarda burun yoluyla tüp yerleştirilmesi tercih edilirken, daha uzun süre enteral beslenme gerekeceği düşünülen hastalarda ise ikinci yöntem tercih edilir. Ayrıca psikososyal faktörler, hasta ve ailesinin uyu­mu, deneyim ve maliyet de seçimi etkile­yen faktörler arasındadır. Çoğunlukla tüpün mideye yerleştirilmesi tercih edilir; daha fizyolojiktir, mide asidi mikroplara karşı koruyucudur, bakımı ve yerleştirmesi daha kolaydır, sindirime ya­rarlı bazı kimyasalları içerir ve yüksek ha­cimde besini kısa sürede vermeye uygun­dur. Kusma ve dolayısıyla akciğerlere besin kaçma riskinin yüksek olduğu veya mide­nin kullanılamadığı durumlarda ise ince ba­ğırsağa yerleştirilmiş tüpler tercih edilir.
    Verilecek ürünün seçimi:
    En uygun ürünü seçmek için hastanın yaşı (bebek, çocuk, erişkin gibi), hastalığı (kısa bağırsak sen­dromu, sarılık, felç, v.b.) ve hastalığının ak-tivasyonu, beslenme sorununun özelliği, alerjisinin olup olmadığı, besin ve sıvı ge­reksinimi ve sindirim sisteminin anato­mik/işlevsel durumu göz önünde bulundu­rulmalıdır. Bugün her yaş için uygun ürün­ler ticari olarak vardır. On yaşından sonra erişkinler için kullanılan ürünler çocuklar­da da kullanılabilir. Ayrıca hastalığa özel (akciğer hastaları, şeker hastaları gibi) for­müller de bulunur. Verilecek mama ne ka­dar özel ise fiyatı o kadar fazladır. Bu neden­le gerekmedikçe özel mamalar kullanılma­malıdır.
    Ekonomik koşulların iyi olmadığı durum­larda blendırdan geçirilmiş diyetler de kul­lanılabilir. Ancak hazırlanmaları zaman alı­cıdır, formülalara (mamalara) göre daha az akışkan ol­duklarından tüpün tıkanma riskini artırır­lar, standartlara uygun hazırlamak müm­kün olmaz, bir çok besin maddesini içer­mez ya da yeterli miktarda içermez, mik­rop bulaşma riski yüksektir ve hastanın ih­tiyacına göre uyarlama yapmak güçtür.
    Verilecek besin miktarı ve öğeleri:
    Hasta­nın sıvı, enerji, protein, elektrolit ve mine­ral, vitamin ve eser element gereksinimleri hesaplanmalı ve seçtiğimiz üründen gün­lük verdiğimiz miktarın gereksinimleri kar­şılayıp karşılamadığı hesaplanmalıdır. Has­taların yaş, cinsiyet, şikayet, fiziksel aktivi­te ve sağlık durumuna göre bireysel ihti­yaçlarında farklılık gözlenir.
    Örneğin, yata­ğa bağımlı az hareketli bir hastanın enerji gereksinimi düşük olacaktır. Bu enerji ge­reksinimini karşılayacak besin miktarı gün­lük sıvı gereksinimini karşılamayabilir. Ay­nı şekilde verilen miktar hastanın elektro­lit, kalsiyum, eser element, vitamin gibi di­ğer gereksinimlerini de karşılayamayabilir. Alınması önerilen günlük miktarlara göre bunlar tek tek hesaplanıp açıkları ayrıca vermelidir. Hastaların günlük gereksinimle­rinin hesaplanmasında yaşa ve cinse göre belirlenmiş tablolardan yararlanılır.
    Günlük kalorinin, özel bir nedeni olmadık­ça, %50 kadarı karbohidrat, %35 kadarı yağ ve %15 kadarı proteinden sağlanmalıdır.
    Veriliş şekli:
    Enteral beslenme ürünleri 2 şekilde verilebilir;
    1-Bolus şeklinde: Bir öğünde verilmesi planlanan miktar normal beslenmeye benzer şekilde 10-20 dakika içinde verilir. Basit, genellikle alet gerektir­meyen, evde beslenmeye daha uygun bir yöntemdir. Daha fizyolojiktir ve sindirim sisteminin gelişmesini, trofik faktörlerin sa­lınmasını ve normal bağırsak hareketlerini daha iyi uyarır.
    2- Devamlı infüzyon şeklin­de (uzun sürede damla damla vermek): İn­ce bağırsağa besin verildiği durumlarda bolus beslenme iyi tolere edilemez ve devam­lı infüzyon tercih edilir. Bağırsakların sindi­rim ve emilim işlevlerinin azaldığı kronik ishal, malabsorpsiyon (emilim bozukluğu) ve kısa bağırsak sendromu olan hastalarda da devamlı infüzyon daha iyi tolere edilir.
    Enteral beslenmenin komplikasyonları (istenmeyen olumsuz etkileri):
    Sindirim sistemiyle ilgili olarak ishal, bulantı, kus­ma, karında kramp ve şişkinlik olabilir. Bu sorunlar görüldüğünde mutlaka tüpün yeri ve devamlılığı, mamanın veriliş hızı ve oz-molalitesi (yoğunluğu) kontrol edilmelidir. Devamlı in­füzyon ve pompa ile vermek, ozmolalitesi düşük bir mamayı daha az hacimde vermek alınabilecek önlemler arasındadır. Mama veya beslenme için kullanılan araç ve ge­reçlerin temizliği ve hazırlama aşamaları gözden geçirilmeli, hazırlanan mamalar oda ısısında 4-8 saatten fazla bekletilmeme­lidir.
    Solunum sistemi ile ilgili olarak mide içeri­ğinin akciğerlere kaçması ve buna bağlı zatürre (pnömoni), tüpün yanlış yerleştirilmesi veya tü­pün hava yoluna kaçması ölümcül sonuçlar doğurabilir. Yüksek riskli hastalarda ince bağırsağa yerleştirilmiş tüplerin kullanılma­sı tercih edilmelidir.
    Tüplerin yarattığı mekanik travma veya de­ri/mukozanın mide ve bağırsak salgılarıyla teması sonucu enfeksiyonlara yatkınlık var­dır. Besinlerin hazırlanması veya verilmesi sırasında olabilecek bulaşma da önemlidir. Mekanik komplikasyon olarak beslenme tüpünün yeri değişebilir, tamamen çıkabi­lir veya tıkanabilir. Tüpün tıkanmasını ön­lemek için tüp düzenli aralıklarla (devamlı infüzyon için 8 saatte bir, bolus beslenme­de her beslenme sonrası) suyla yıkanmalı­dır.
    Bunların dışında, damar yoluyla beslenme­ye göre daha nadir olsa da, metabolik komplikasyonlar gelişebilir. Sıvı ve elektro­lit dengesizlikleri, kan şekeri yükselmesi veya düşmesi başlıca oanlarıdır.
    Enteral beslenmeden ağızdan beslenme­ye geçiş:
    Çocuklar için ağızdan beslenme öğrenilen bir işlevdir. Çiğneme, yutma gibi işlevler ancak zamanında uygulama olanağı sağlanmasıyla elde edilebilir. Bu nedenle, enteral beslenen çocuklar kesin kontrendikasyon (yapılmaması gereken durum) olmadıkça çok az da olsa mutlaka ağızdan almaya teşvik edilmelidir. Enteral beslenmeden oral beslenmeye geçişte ağız yolu ile alınan miktarlar yeterli enerji sağla­yacak düzeye ulaştığında enteral beslenme­ye son verilir. Hastalığı nedeniyle ağızdan beslenmesi mümkün olmayan hastalara en­teral beslenmeye devam edilir ve bu hasta­lar/yakınları evde bu işlemi yürütecek şe­kilde eğitilirler.
    Evde enteral beslenme:
    Son yıllarda kulla­nılan malzeme ve yöntemlerdeki gelişme­lerle beraber evde enteral beslenme uygu­lanan hasta sayısında büyük bir artış olmuş­tur. Evde enteral beslenme ucuzluğu yanın­da hastanede kalmaya göre yaşam süresi ve kalitesine de olumlu etki eder. Uzun süreli enteral beslenme alacağı düşünülen her hastada evde enteral beslenme planlanır ve aile/hasta eğitilir.

  • ÇOCUKLARIN GELİŞİM AŞAMALARI VE İHTİYAÇLARI (0-12 Yaş)

    ÇOCUKLARIN GELİŞİM AŞAMALARI VE İHTİYAÇLARI (0-12 Yaş)

    İnsanın gelişimi, döllenmeyle birlikte başlayan ve devam eden bir süreçtir. İnsan doğduğu andan itibaren belirli yaşlarda değişik bir takım evrelerden geçmektedir.

    Çocukların gelişim aşamalarını ve ihtiyaçlarını ise şöyle açıklayabiliriz:

    0-18 Ay: Temel güven dönemi olarak geçen bu dönemde anne ile bebek arasında kurulan bağ çok önemlidir. Güven duygusu çocuk için temel bir öğedir. Bebek acıktığı zaman annenin bunu anlayabilmesi gerekir ki bebeğin ihtiyaçlarını giderebilsin. Bebeğinin ihtiyaçlarını anlayamayan bir anne bebeğin duygusal anlamda yetersiz ve güvensiz olmasına sebep olabilir. İlk 3 ay içerisinde bebeğin ihtiyaçlarını hemen giderebilmek gerekirken, 3. aydan sonra kısa bir süre bekletip ihtiyaçlarını gidermek daha yerinde olacaktır. Bebek de bu durumla baş etmeyi öğrenecek ve gereksinimleri ile ilgili farkındalık kazanacaktır.

    Bebeklik dönemi büyümenin ve gelişmenin en hızlı olduğu dönemdir. Bu dönemde gösterilen ilgi ve alaka çocukların her yönden sağlıklı büyümesini sağlar.

    Anne ile bebek arasında bebeklikte kurulan ilişki, bebeğin ileriki dönemlerinde diğer ilişkileri için bir referans olacaktır. Anne bebekle uzun zaman geçirmeli, bebeğiyle konuşmalı ve ten teması sağlanmalıdır. Bunlar bebeğin güven duygusunu geliştirmeye destek olur. Güven duygusunu kazanan çocuk da özgüvenli bir birey olarak yetişebilir.

    Bu dönemin motor gelişim özelliklerinde, bebeğin emme ya da yutma gibi kendine özgü refleksleri dikkat çekmektedir. Bir bebeğin ilk kazandığı refleks başını kaldırabilmeyi başarmaktır.

    Yeni doğan bebekler için uyku çok önemlidir. Yeni doğan bir bebek gün içerisinde ortalama 12 ile saat 18 arası uyuyabilir. 12 aylıkken bu süre 10 ile 12 saate düşebilir.

    Bebeklerin dil gelişimi için, nesneler gün içerisinde tekrar edilmelidir. Ebeveynler çocuklarıyla göz teması kurarak konuşmayı ihmal etmemelidir.

    3 yaşına kadar özellikle çocukların duyularını harekete geçirecek oyuncaklar tercih edilmelidir. Bunun için sesli ya da görselliği dikkat çeken oyuncaklar alınabilir. 2 yaşından sonra destek alabileceğiniz bir oyun terapisti ile çocuklarınızın bilişsel, psikolojik ve daha birçok yönden sağlıklı yetişebilmelerini sağlayabilirsiniz.

    2-3 Yaş: Bu yaş dönemindeki çocukların bireyselleşme ve özerkleşmeye ihtiyacı kendini göstermeye başlar. Kendi başlarına hareket etme, bir şeyler yapma ihtiyacında olabilirler. Bu dönemde çocuğa çok fazla kural koymak ya da onu kısıtlamak ileriki dönemde çocuğun özgüven sorunları yaşamasına sebep olabilir. Ya da tam tersine her şey için evet denilirse bu sefer de çocuk ileriki yaşamında kurallara uymakta veya genel olarak sınırlarla ilgili sorunlar yaşar.

    Bu dönem çocukları artık konuşmaya ve yürümeye, anneye bağımlılıklarından yavaş yavaş kurtulmaya başlamıştır. Anüs kaslarının gelişiminden ötürü 2 yaşından itibaren artık tuvalet eğitimine de başlanabilir. Daha önce başlanması ise tavsiye edilmez. Tuvalet eğitimine erken başlamak ya da bu yönde baskı yapmak psikolojik yönden çocuğa ciddi zararlar verebilir.

    Çocukların elbiselerini giyebilmesine, oyuncaklarını kendi halinde keşfedebilmesine ya da çatal-kaşığı kendisinin tutabilmesine izin verilmelidir. 3 yaşında bir çocuk artık kendi başına yemek yiyebilir hale gelmelidir.

    3 yaşında çocuklar kendi cinsiyetlerini de öğrenmeye başlarlar. Kavramlar hakkında önemli gelişmeler yaşandığı bu dönemde çocukların dış dünya ile olan etkileşimleri de arttırılmalıdır. Annenin çocuğa yeterli derecede ilgi göstermesi ve çevredeki uyaranlar bebeğin bilişsel gelişimine destek olur. Tüm bu sebeplerden ebeveynlerin önemli sorumlulukları vardır. Çocukların sağlıklı gelişim gösterebilmeleri, çevresiyle olumlu ilişkiler kurabilmeleri ebeveynin yetiştirme şeklinde saklıdır.

    4-5 Yaş: Bu dönemde çocuklar artık paylaşmayı ve toplum içerisindeki kuralları öğrenebilirler. Aile kural koyarken çok dikkatli olmalıdır. Her durumda çocuğa şefkatle yaklaşılmalıdır.

    Bu dönemde sembolik oyunlar oynamaya başlayabilirler. Kreş için çok uygun bir dönemdir. Genellikle çocuğun, ebeveyninden ilk ayrılacağı zamandır kreş dönemleri. Ayrılma duygusunu yaşayacağı bu dönem bir süreçtir ve bir anda sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi pek de kolay değildir. Çocuğun buna alışması, ailenin de sabırlı olması gerekir. Çocuk bu sürecin sonunda annesi yanından ayrıldığında onu kaybetmediğini ve tekrar kendisinin yanına geleceğini öğrenmiş olur.

    4-5 yaş çocuğu her şeyi bilmek isteyebilir bu yüzden sürekli sorular sorarlar. Hayal dünyaları çok gelişmiştir. Ortalama 3 yaşından sonra kız çocukları anneyi, erkek çocukları babayı modellemeye, onlara benzemeye çalışır yani kendi cinsinden ebeveyniyle özdeşim kurar.

    Yoğun olarak oyun oynandığı bir dönemdir. Kimi yetişkinin düşündüğü gibi sadece zaman geçirmek ya da oyalanmak için oyun oynamaz çocuklar. Oyunlar aracılığıyla çocukların becerileri artar, en rahat ettikleri doğal oyun ortamı içerisinde birçok şey öğrenirler.

    6-11 Yaş: Bu dönemde çocuklar artık ilkokula başlamaktadır. Çocuklar dış dünya ile daha çok içi içe olmaya başlayacaktır. Bir takım gelişim aşamalarını tamamlayan çocuk ilkokula hazır hale gelmiş demektir. Daha önce evden ve ebeveynlerinden hiç ayrılmamış çocuklar içinse bu dönem geçişi zor olabilir. Çocukların ruhsal ve duygusal olgunluğa erişmeleri işte bu yüzden çok önemlidir.

    Çocukların bu dönem içerisinde:

    • Zihinsel becerileri artış gösterir.

    • Arkadaş gereksinimi önceki dönemlere göre belirgin şekilde artmıştır. Sosyal çevreleri genişlemeye başlamıştır. Arkadaş ilişkileri sayesinde işbirliğini, uyumlu olmayı, saygıyı, sorumluluk alabilmeyi, yarışmayı öğrenirler.

    • Benlik kavramı gelişmeye başlamıştır, benmerkezcilik ise azalmaya başlamıştır.

    • Bilişsel ve dil becerilerinde artış gözlenir. Kelime hazneleri genişlemiştir.

    • Kızlar ve erkekler genelde kendi aralarında gruplaşarak oynamayı tercih ederler.

    • Bu dönemin sonlarında çocuklar artık ikincil cinsiyet özelliklerini kazanmaya başlarlar. Vücut biyokimyasında da farklılıklar görülmeye başlanır.

    Çocuklarınızla sağlıklı iletişim kurabilmek ve etkili bir anne baba olabilmek için çocukların içinde bulunduğu gelişim dönemlerini bilmek ve dönemin özelliklerini dikkate almak anne babalar için çok faydalı olacaktır.

  • Özel beslenme ürünleri

    Klinik beslenme ürünleri ya da tıbbi gıda olarak da bilinen tıbbi amaçlı özel gıdalar, beslenme gereksinimleri normal gıdalarla karşılanamayan kişiler için tasarlanmış diyetetik gıdalardır. Bu ürünlerden bazıları; hastalık, metabolik bozukluklar, yutma problemleri, ishal veya emilim bozuklukları gibi problemler nedeniyle özel beslenme ihtiyacı duyan bebeklere ve küçük çocuklara yönelik olarak hazırlanmıştır. Bilimsel ve tıbbi kurumlar ile bebek besinleri endüstrisi arasındaki iş birliği sayesinde, “risk altındaki” bu bebeklerin hayatta kalma oranlarında son yüz yıl içinde dikkat çekici bir gelişme sağlanmıştır.

    Beslenmenin, sağlığın korunmasında önemli bir role sahip olduğu, yüzyıllardan beri bilinmektedir ve birçok gıda, hastalıkların yönetilmesinde kullanılmaktadır. Bununla birlikte bazı koşullarda özel besin ihtiyaçlarının ortaya çıktığı son yıllarda fark edilmiştir. Bu durum, sağlık çalışanları tarafından hastalara besin desteğinin sağlanması veya hastalıkların besinsel olarak yönetilmesi için kullanılan çeşitli gıdaların geliştirilmesine öncülük etmiştir.

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar, hastane ve kliniklerde kullanılan çeşitlerin yanı sıra evde kullanıma uygun besinleri de kapsamaktadır. Bu ürünler; günlük besin ihtiyacını karşılayacak, yetersiz besin alımını takviye edecek ya da diyete belli ölçüde katkı sağlayacak şekilde formüle edilir ve kullanıma sunulur.

    Özel tıbbi amaçlı diyet gıdaların formülasyonu, uluslararası geçerliliği olan tıp ve beslenme prensiplerine dayanır. Bu gıdaların, üretici talimatlarına göre kullanıldığında, bireylerin belirli beslenme ihtiyaçlarını karşılama açısından güvenilir, yararlı ve etkin olduğu bilimsel verilerle desteklenmektedir.

    Bebek besinleri endüstrisi, özel ihtiyaçları olan bebekler için çeşitli besinler geliştirmek amacıyla sağlık uzmanları, beslenme uzmanları ve diyetisyenlerle yakın iş birliği içindedir.

    Tıbbi Amaçlı Özel Gıda Çeşitleri

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar; tüketime hazır sıvı karışımlar, sulandırılması gereken tozlar, yarı katı ve katı gıdalar veya diğer gıdalarla karıştırılan tozlar/sıvılar gibi farklı şekillerde tüketime sunulabilir.

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar 3 ana grupta sınıflandırılır:
    1. Besinsel açıdan tam olan gıdalar: Üretici talimatlarına uygun olarak kullanıldığında, kişilerin beslenme kaynağını tek başına oluşturabilen, standart besin ögelerini içeren, beslenme açısından tam olan gıdalardır.

    Bu kategoride yer alan ürünler, özel hasta gruplarına ya da bir hastalığa özgü değildir ancak besin ihtiyaçlarını normal gıdalardan karşılayamayan bebeklerin veya yetişkinlerin beslenmesinde kullanılabilir.

    2. Besinsel açıdan tam olan özel amaçlı gıdalar: Üreticinin talimatlarına uygun olarak kullanıldığında, kullanan kişilerin beslenme kaynağını tek başına oluşturabilen, bir hastalık ya da tıbbi durum için besin içeriği özel olarak geliştirilmiş, beslenme açısından tam olan gıdalardır.

    Böbrek, karaciğer ya da solunum yolu hastalıkları gibi çeşitli hastalıklar taşıyan bireyler, belirli besin ögelerinin arttırıldığı, azaltıldığı ya da tamamen ortadan kaldırıldığı modifiye edilmiş diyetlere ihtiyaç duyar. Tıbbi amaçlı özel gıdalar, hastalığın yönetilmesine yardımcı olur ve hastaya besin desteği sağlar.

    3. Besinsel açıdan tam olmayan gıdalar: Tek başına beslenme kaynağı olarak kullanılamayan, standart formüllü veya bir hastalık ya da tıbbi durum için besin içeriği özel olarak geliştirilmiş, beslenme açısından tam olmayan gıdalardır.

    Bu gıdalar, tek başına besin kaynağı olarak kullanılamaz çünkü hastanın ihtiyaç duyduğu tüm besin ögelerini ya da hastanın beslenmesi için gerekli miktarı sağlayamaz.

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar, standart veya belirli hastalıklar için geliştirilmiş olabilir ve tüm besin ihtiyaçlarını normal diyetlerinden karşılayamayan bireylerin beslenmesinde normal gıdalarla ya da besin takviyeleriyle birlikte kullanılabilir. Bu amaçla üretilen gıdalar; yağ veya karbonhidrat gibi tek bir besin ögesi sağlayan takviyeler, vitamin ve minerallerle güçlendirilmiş protein takviyeleri, doğuştan metabolizma bozukluklarının yönetimi için kullanılan vitamin ve mineral karışımları ya da protein ve enerji gibi belli besin ögelerini takviye etmek üzere geliştirilmiş sıvı gıdalar olabilir.

    Endüstriyel olarak hazırlanmış tıbbi amaçlı özel bebek besinlerinden bazıları şunlardır:
    • Düşük doğum kilolu bebekler için özel formüller

    • Fenilketonuri ve galaktozemi gibi doğuştan metabolizma bozuklukları olan bebekler için özel formüller

    • Sindirim problemleri ya da böbrek hastalığı gibi başka tıbbi durumları olan bebekler için özel formüller

    • İnek sütü proteini ya da soya proteinine alerjisi olan bebekler için özel formüller

    • Laktoz intoleransı gibi bir gıda intoleransı olan bebekler için özel formüller

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar, kayda değer klinik ve ekonomik avantajlar sağlar. Bilimsel kurumlar ve şirketler tarafından yürütülen araştırma ve geliştirme çalışmaları sonucunda ileri faydalar sağlayan yeni formülasyonlar geliştirilmektedir. Bunlar, bebeklerin güvenliğini tehlikeye atmadan yeni bilimsel verilerle faydası ortaya konan özellikleri yansıtan ürünlerdir.

  • Neden Depresyona Gireriz?

    Neden Depresyona Gireriz?

    Sürekli Mutsuz musunuz?

    Kronik Depresyon Ya Da Süregiden Depresyon Bozukluğu (Distimi) Nedir?

    Yaşam içerisinde hepimizin mutsuz, endişeli ya da kızgın hissettiği dönemleri olabiliyor. İnsan yanımız da bunlardan oluşuyor zaten; mutluluk, heyecan ve huzur kadar, hissettiğimiz olumsuz duygular da insan tarafımızın ve yaşamımızın parçaları. Ancak bazen mutsuz tarafımız benliğimizi ele geçirir ve diğer duygulardan rol çalarak başrolü oynamak üzere sahneye fırlar; bir türlü de inmek bilmez.

    Bu mutsuzluğumuzun bize özel türlü türlü sebepleri olabilir elbette; yakın ve sevilen birinin kaybı kadar yakın bir ilişkinin bitmesi, diğerleriyle yaşadığımız problemler, işyerinde yaşadığımız performans kaybı, akademik zorluklar, okul başarısının düşmesi, yaşamımızla ilgili majör kararlar (evlilik, iş değişikliği vb.) verme arifesinde yaşadığımız zorluklar ya da başka bir stres faktörü nedeniyle kendimizi alabildiğine mutsuz, kaygılı veya umutsuz hissedebiliriz. Zaten yapılan çalışmalar da, biyolojik yatkınlıklarımız ve mizaç faktörlerinin dışında, etkili olabilecek birçok stresli yaşam olayını depresyonun hazırlayıcısı ve tetikleyicisi olarak işaret ediyor.

    Burada doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimizin dışında yaşam deneyimlerimizle şekillenen kişilik yapımızın da depresyon ya da diğer klinik rahatsızlıklara yatkınlığımızı belirleyebildiğini söylemekte fayda var. Peki nasıl? Burada şema terapi kuramının bazı kavramlarının yardımından mutluluk duyacağımı belirteyim. Bu kurama göre patolojik olan/olmayan, normal/anormal ayrımı yapılmadan evrensel olarak tüm insanlarda görülen 18 ayrı şema var. Bu şemalar, doğuştan getirdiğimiz mizaç özellikleri ve yaşam deneyimlerimizle, özellikle de erken dönem yaşantılarımızla şekilleniyor. Erken dönem yaşantılarımızda ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişki biçimi, bu dönemde ihtiyaçlarımızın karşılanıp karşılanmamış oluşu ya da ihtiyaçlarımızın karşılanma şekli, şemalarımız üzerinde belirgin rol oynuyor.

    Buna göre örneğin erken dönem yaşantılarında yeteri kadar sevgi, şefkat ya da sıcaklık almamış, duyguları dinlenip dikkate alınmamış kişiler, ileride de ihtiyaçları olan duygusal yakınlığın diğerleri tarafından yeteri kadar karşılanmayacağı beklentisiyle duygusal yoksunluk şemasına sahip olabilirler (J.E. Young ve ark.,2011). Bu şemaya sahip olan biri, şemayla başa çıkma biçimi olarak, duygusal ihtiyaçlarının hiçbir zaman karşılanmayacağı beklentisiyle yakın ilişkilerden sürekli olarak kaçınabilir (H.A.Karaosmanoğlu, 2017). Şemalar, genelde farkındalık alanımızın dışında bizi etkilemeye devam ettiğinden böyle bir şemayla kişi, sürekli kaçınan bir biçimde yakın ilişkilerden uzak veya yüzeysel yakın ilişkilerle yaşamını devam ettirme eğiliminde olur. Ancak altta yatan bir tatminsizlik ve yeteri kadar yakın olamama, sıcak ve doyurucu ilişkiler kuramama durumuyla karakterize, sürekli bir mutsuzluk, ruh halinin bütününe hâkim olabilir. İnsanın evrensel olarak diğerleriyle yakın bağlar kurma ihtiyacını göz önünde bulundurursak bu ihtiyacın karşılanamıyor oluşunun kişi açısından ne kadar hayati önemde olduğunu anlayabiliriz.

    Ya da erken dönem yaşantılarında ailesinin aşırı beklentileriyle (‘’en çalışkan, en yetenekli, en güzel, en becerikli, en zengin sen olmalısın’’ gibi) büyümüş ve sürekli diğerleriyle kıyaslanmış ve olumlu davranışları yeteri kadar aynalanmamış olan çocukta başarısızlık, kusurluluk, yüksek standartlar (mükemmeliyetçilik) veya haklılık şemaları gelişebilir. Böyle büyüyen ve bu şemalardan kusurluluk şemasına sahip olan biri, bu şemayla başa çıkma biçimi olarak, diğerleri tarafından reddedileceği ve eleştirileceği beklentisiyle insanlarla ilişkilerinde gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı da seçebilir yaşamında.

    Örnekler üzerinden tanımlamaya çalıştığımız duygusal yoksunluk ve kusurluluk şemalarından sonra, bu geniş ve uçsuz bucaksız konuya bir ara vermek ve tekrar konumuz olan depresyona geri dönmek istiyorum.

    Birinci örnekte davranış paterni, yakın ilişkilerinden kaçma, ikinci örnekte ise gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı içeriyordu. Bunun yaşam boyu tekrar eden bir örüntü olduğunu düşünelim. Yaşamsal gereksinimlerimizi oluşturan, diğerleriyle yakın ilişkiler kurma, güvenli bağlanma, ait olma, onaylanma gibi diğer temel ihtiyaçlarımızı da göz önünde bulundurarak…

    Ayrıca, depresyon tablolarında klinik olarak ön planda olan bulgulardan biri de sosyal içe çekilme olmakta. Sosyal içe çekilmenin neden mi sonuç mu olduğunu henüz bilmediğimizi varsayarak…

    Yukarıdaki her iki örnek her durumda ve herkeste olmasa da bazen, kronik depresyon ya da Distimi diye tanımladığımız Süregiden Depresyon Bozukluğunun altta yatan dinamiklerini oluşturabilir. Süregiden Depresyon Bozukluğunun, ruhsal bozuklukların uluslararası tanı kriterlerini geliştiren DSM-5 (DSM-5, 2013)’e göre belirtileri şunlardır;

    -Kişide en az iki yıl süreyle, çoğu gün ve günün büyük bölümünde çökkün bir duygudurum vardır (ağlamaklı, üzüntülü, umutsuz ya da boşlukta hissetme gibi).

    -Kişi, enerjisi azalmış ya da bitkin hissediyor olabilir.

    -Benlik saygısı (kendine verdiği değer, özgüven hissi vb.) azalmış olabilir.

    -Bir şeye odaklanmakta veya karar vermekte güçlükler yaşayabilir.

    -Kişi umutsuzluk ve karamsarlık duygularına sahip olabilir.

    -Yemek yeme isteği azalmış ya da artmış olabilir.

    -Uyku ihtiyacı artmış ya da azalmış olabilir.

    Tüm bu belirtiler kişide belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki vb. alanlarda işlevsellikte belirgin bir düşmeye neden olduğunda Distimi’nin varlığından söz etmek olası hale gelir.

    Bu yazımızda, çağın hastalığı olarak tanımlanan depresyonun arka planı ve olası nedenleri, ayrıca Süregiden Depresyon (Distimi) üzerinde durmaya çalıştık.

    Yaşadığınız problemle baş edemediğinizi hissettiğiniz durumlarda bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin lütfen.

    Sağlıklı günler dileklerimle,

  • Endoskopi ve kolonoskopi

    Endoskopi ve kolonoskopi

    Vücudun doğal açıklıklarından girerek iç organların iç yüzeylerinin gözlemlenmesine endoskopi denilir. Günümüzde hem tanı hem de tedavi amacıyla kullanılmaktadır.

    Ağızdan girerek yemek borusu (özofagus), mide ve on iki parmak barsağının (duodenumun) incelenmesine üst gastrointestinal endoskopi denilir.

    Anüsten (makattan) girilerek kalın barsağın son bölümünden (rektum) başlayarak tümünün incelenmesine kolonoskopi (alt gastrointestinal endoskopi) denilir.

    ÜST GASTROİNTESTİNAL SİSTEM ENDOSKOPİSİ (GASTROSKOPİ)

    Ucunda görmeyi sağlayan merceği ve içinde görüntüyü iletmeye yarayan optik kabloların olduğu silindir şeklindeki (çapı 7 ve 9 mm) bir aletin ağız yolundan yerleştirilmesi şeklinde yapılan işlem sonunda hastanın yutağı, yemek borusu, midesi ve 12 parmak bağırsağı görülerek incelenmektedir. Gerektiği durumlarda bu bölgelerden mikroskopik inceleme için örnek (biyopsi) alınmaktadır.

    İşlemin yapılabilmesi için hastanın aç olması gerekmektedir. Kaç saat aç kalması gerektiği yaşıyla değiştiğinden randevuyu verirken en son ne zaman beslenmesi gerektiği tarafımızdan söylenecektir. Genel olarak, emen, mama ya da süt alan bebek ve küçük çocuklar (ilk 2-3 yaş) dışında gece 24’den sonra bir şey yememeli ve su dahil içmemelidir. Genellikle açlık süres, çocuklarda 4-6 saat arasında değişmektedir.

    İşlem öncesi hastalarımız damardan verilen ilaçlarla uyutulmakta ve işlem bittikten sonra işlemle ilgili bir şey anımsamamaktadırlar. Bu uyutma anestezi (narkoz) değildir. Sedasyon denilen, sadece kısa süreli (işlem süresince, yaklaşık 10-15 dk) uyumayı sağlayan, işlem sonrası bu ilacın etkisini ortadan kaldıran bir ilaç ile de hastanın uyanmak için beklemesine gerek olmayan, yan etkisi hemen hiç olmayan bir şekilde yapılır. Aslında işlemin bulantı refleksini uyarması dışında ağrılı bir yönü bulunmamaktadır.

    İşlem sonunda hasta 2-3 saat gözlenmekte ve uyanıp yiyebildiği görüldükten sonra taburcu edilmektedir.

    ALT GASTROİNTESTİNAL SİSTEM ENDOSKOPİSİ (KOLONOSKOPİ)

    Ucunda görmeyi sağlayan merceği ve içinde görüntüyü iletmeye yarayan optik kabloların olduğu silindir şeklindeki bir aletin makat yoluyla yerleştirilmesiyle yapılan işlemle hastanın kalın bağırsağı ince bağırsakla birleştiği yere kadar görülerek incelenmektedir. Gerektiği durumlarda bu bölgelerden mikroskopik inceleme için örnek (biyopsi) alınmaktadır.

    İşlem öncesinde mutlaka hastanın bağırsak temizliğinin yapılması gerekmektedi. Bağırsak temizliğinin iyi olması için 3 gün öncesinden hasta posa bırakmayan diyete başlamalı ve bu dönemde bağırsak boşalmasını sağlayan ilaçlar almalı ve lavman (makattan verilen ilaç ile kalın bağırsağın temizlenmesi) kullanmalıdır. Hangi ilaçları, hangi dozda alacağı randevu sırasında tarafımızdan size söylenecektir. İşlemin yapılacağı gün kalın bağırsaklarda görüntüyü engelleyecek dışkı kalmamasıiçin bu uygulamalar mutlaka yapılmalıdır.

    İşlemin yapılabilmesi için hastanın aç olması gerekmektedir. Kaç saat aç kalması gerektiği yaşıyla değiştiğinden randevuyu verirken en son ne zaman beslenmesi gerektiği tarafımızdan söylenecektir. Genel olarak, emen, mama ya da süt alan bebek ve küçük çocuklar (ilk 2-3 yaş) dışında gece 24’den sonra bir şey yememeli ve su dahil içmemelidir. Genellikle açlık süres, çocuklarda 4-6 saat arasında değişmektedir.

    İşlem öncesi hastalarımız damardan verilen ilaçlarla uyutulmakta ve işlem bittikten sonra işlemle ilgili bir şey anımsamamaktadırlar. Bu uyutma anestezi (narkoz) değildir. Sedasyon denilen, sadece kısa süreli (işlem süresince, yaklaşık 10-15 dk) uyumayı sağlayan, işlem sonrası bu ilacın etkisini ortadan kaldıran bir ilaç ile de hastanın uyanmak için beklemesine gerek olmayan, yan etkisi hemen hiç olmayan bir şekilde yapılır. Aslında işlemin bulantı refleksini uyarması dışında ağrılı bir yönü bulunmamaktadır.

    İşlem sonunda hasta 2-3 saat gözlenmekte ve uyanıp yiyebildiği görüldükten sonra taburcu edilmektedir.

  • Çift/Evlilik Terapisi

    Çift/Evlilik Terapisi

    Evlilik ya da henüz evli olmayan çift ilişkilerinin pek çoğunda zaman zaman bazı sorunlar ortaya
    çıkabilmektedir. Bunlar bazen eşlerin kendi aralarında ya da güvenilir, tecrübeli ve tarafların otorite
    olarak algıladıkları bir arkadaş veya yakın aile büyüğünün yardımları ile çözülebilmektedir. Bazı
    durumlarda ise sorunlar daha kapsamlı olmakta ve/veya çözülemeyerek kronikleşmekte ve bir uzmandan
    yardım alma gereksinimi duyulmaktadır.

    İlişkinin içeriğiyle ilgili sorunun, eşlerden birine dair problemlerden daha ön planda olduğu durumlarda, ya
    da çiftin talebinin bu yönde olduğu durumlarda görüşmeler çift olarak sürdürülür ve çift/evlilik terapisi
    uygulanır.

    Başvurularda eşler yardım alma konusunda eşit motivasyonda olmayabilir. Hatta, çiftlerden sadece
    birinin ya da daha çok ailenin
    diğer bireylerinin (anne ve babalar, çocuklar, kardeşler vd.) istemesi nedeniyle olan başvurular nadir
    değildir. Bu motivasyon eksikliği çiftin sorunlarının giderilmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.
    Çift terapistinin öncelikli amaçlarından biri eşlerden birinde ya da her ikisinde olan bu motivasyon
    zayıflığını gidermektir.
    Evlilik terapisiyle ilgili ilk çalışmalar 19. yüzyılın başlamıştır. Zaman içerisinde psikodinamik ve içgörü
    yönelimli, yapısalcı, bilişsel-davranışçı, sistemik-stratejik, eğitsel gibi çeşitli yaklaşım ve ekoller
    kullanılmaya başlanmıştır. Kullanılan yöntem hangisi olursa olsun evlilik/çift terapisinin belirli amaçları
    vardır.

    • Evlilik içi çatışmaları çözmek
    • Eşlerin duygusal gereksinimlerinin algılanmasını ve bunların doyurulmasını sağlamak
    • Eğer varsa bireydeki ruhsal belirtileri ve işlevsel bozuklukları ilişki içinde ele almak ve düzeltmeye
    çalışmak
    • İletişim becerilerinin artırılmasını sağlamak
    • Sorunun çözümü için eşlerin kullanabileceği davranışları belirleyip, kullanma becerilerini uygulamaya
    koymak
    • Eşlerin karşılaştığı travmatik olaylar, fiziksel ya da ruhsal problemler gibi zorlayıcı yaşam olayları
    karşısında problem çözme becerilerinin artırılması

    Evlilik/çift terapisinde sorunlar her bir çiftten ayrı ayrı dinlendikten sonra üzerinde uzlaşılan bir problem
    sıralaması yapılır ve öncelik sırasına göre bu sorunlar çiftle birlikte ele alınır. Görüşme arasındaki
    günlerde çifte uygulamaları için bazı egzersizler verilebilir.

  • Beslenme hastalıklarının tanısında laboratuar testleri

    Beslenme hastalıklarının tanısında laboratuar testleri

    Doktor laboratuvar testi sonuçlarında anlamlı anormallikler oluşmadan önce beslenme bozukluğunun sıklıkla farkına varacaktır. Fizik muayene sırasında doktorlar hastaların genel görünümünü, tenlerini, kas tonüslerini, vücut yağlarının miktarını, boylarını, kilolarını ve yemek yeme alışkanlıklarını değerlendirecektir. Doktorlar çocukların normal gelişme ve büyüme hızlarına bakacaktır.

    Beslenme bozukluğu belirtileri varsa doktor hastanın kan hücreleri ve organ fonksiyonunu değerlendirmek için genel laboratuvar tarama testlerini isteyebilir. Spesifik vitamin ve mineral eksikliklerini araştırmak için tek tek ilave testler de istenebilir. Genel olarak beslenme bozukluğu ve/veya spesifik eksiklikler belirlenmişse tedaviye yanıtı izlemek için laboratuvar testleri yapılabilir. Bir kronik hastalık nedeniyle beslenme bozukluğu olan kişinin beslenme durumunun düzenli aralıklarla izlenmesi gerekebilir.Hastaneye yatırılan hastaların beslenme durumları sıklıkla hastaneye kabul edilmeden önce ve kabul sırasında değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme hasta öyküsü, bir diyetisyenle görüşme ve laboratuvar testlerini içerebilir. Bu testlerin sonuçları olası beslenme yetersizliğini gösterdiği takdirde hastalara cerrahi veya başka işlemden önce beslenme desteği sağlanabilir ve derlenme dönemi sırasında hasta düzenli aralıklarla izlenebilir.

    Laboratuvar testleri aşağıdakileri içerebilir:
    Genel tarama ve izleme için:

    Lipitler

    Tam Kan Sayımı

    Kapsamlı Metabolik Panel

    Albumin

    Total protein

    Beslenme durumu ve yetersizlikleri:

    Prealbümin (beslenme bozukluğunda azalır; yükselme ve azalması hızla gerçekleşir; tedaviye kısa süreli yanıtı belirlemede kullanılabilir)

    Demir testleri (Demir, Total demit bağlama kapasitesi ve Ferritin)

    Vitamin ve mineraller (B12 ve Folat, Vitamin D, Vitamin K, Kalsiyum ve Magnezyum)

    Laboratuvar testleri dışında yapılacak tetkikler:

    İç organların sağlıklı olma durumunu, kaslar ve kemiklerin gelişmesini değerlendirmeye yardımcı olmak için radyografik taramalar istenebilir. Bu testler aşağıdakileri içerebilir:

    Radyolojik incelemeler

    Bilgisayarlı Tomografi

    Manyetik Rezonans Görüntüleme

  • Bilişsel Davranışçı Terapi nedir?

    Bilişsel Davranışçı Terapi nedir?

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) 1960 yılında Aaron Beck tarafından geliştirilmiş bir terapi yöntemidir.  Yapılan bir çok araştırmaya göre en yararlı ve en yaygın terapi yöntemlerinden biridir.

    Bilişsel kelimesi düşünce ve algı süreçlerini içerir.

    BDT’de temel nokta, yaşanılan olay ya da deneyimlerin algılanma şeklinin (düşüncelerimizin) olaya verilen duygusal, davranışsal ve fizyolojik tepkileri etkilemesidir.

    Sorunlarımızı anlama şeklimiz, onlarla baş etme şeklimizi etkiler. Herkesin hayata bakış açısı farklıdır. Yarısı su dolu bardağa baktığında bazı insanlar yarısını boş, bazıları ise yarısını dolu olarak görürler, hayatı algılama şeklimiz bu basit örnekte olduğu gibi farklıdır. Aynı çevrede yetişen tek yumurta ikizlerinin bile olayları algılama şekilleri farklılık gösterir. Algılarımızı etkileyen birçok faktör vardır; genetik, aile yapısı, çevre, kültürel yapı, yaşanılan ülke, arkadaşlar gibi. Algılarımız kolay kolay değişmez çünkü yıllardır öğrenme gerçekleştirip, öğrendiğimiz konuları pekiştirmişizdir. Araba kullanmayı düşünelim, ilk öğrenirken her bir noktayı ayrı kontrol etmemiz gerekirdi, aynaları, vitesi, kemeri vb. Ancak sürmeye devam ettikçe giderek sürmek kolaylaşır ve otomatik bir şekilde kullanmaya başlarız. Koltuğa oturduğumuz an düşünmeden kullanabiliriz. İşte yıllardır öğrenmeyle pekiştirdiğimiz bazı düşüncelerimiz de vardır. Bunlar bazı olaylarda hemen aklımıza düşer. Bunlara biz otomatik düşünceler diyoruz. Amacımız bunları belirleyip kişinin yeni öğrenmelerle alternatif düşünceler edinmesi.  

    BDT’de yöneldiğimiz alanlar kişinin düşünceleri, ruh halleri, davranışları, bedensel tepkileri ve çevredir. Çevresel değişimleri, onun yarattığı bedensel tepkileri, ruh halini, davranışları, düşünceleri ayırırız. Her sorunun 5 farklı birleşeni vardır ve hepsi birbiriyle etkileşim halindedir. Bu bileşenleri ayırmak ileride kendimize hedef belirlemek açısından önemlidir.

    BDT var olan bütün bilgiyi göz önüne almaya yardımcı olur, sadece olumlu düşünmek değildir.

    Olayları, bu olaylar hakkındaki düşüncelerinizi, duygu durumunuzu, davranışları ayırarak, bunları bilişsel düzeyde yorumlamanızı ister ve bunu çözmek için alternatif düşünceler bulmanızı sağlar. Alternatif düşünce bulmak için çeşitli teknik ve yöntemler vardır, bunlar kişiye özel tasarlanır.

    Düşüncelerden konuştuk, bu düşüncelerin altında varsayımlarımız ve temel inançlarımız vardır. Terapi süresince bunları keşfetmeye yoğunlaşırız.