Yazar: C8H

  • Kistik fibrozis hakkında merak edilenler

    Kistik fibrozis (KF), en sık solunum ve GİS olmak üzere birden çok sistemi etkileyen, çocuk ve genç erişkinlerde, yaşam süresini kısaltan ve yaşam kalitesini etkileyen, otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır

    Solunum, gastrointestinal sistem, üreme sistemi, mukus bezlerini, ter bezlerini, pankreası etkileyen metabolik bir hastalıktır. Beyaz ırkta her 2500-3500 doğumda bir, bu hastalık görülmektedir. Türkiye’de ise, 1/3000 dir. Kistik Fibrozis geni, 7. kromozomun uzun kolunda yerleşmiş, 1480 aminoasitlik “KF Transmembran Regulatör” (KFTR)

    Proteinini kodlar. KFTR, solunum yolları, gastrointestinal sistem, ter bezleri ve genitoüriner sistem epitelyum hücrelerinde eksprese olur. Günümüze kadar, 1995 mutasyon bildirilmiştir. En sık mutasyon 508, aminaasitteki fenilalanınde delesyon (Delta F508)dir (%70). Türkiye’de %18.8-28.4 oranında, Delta F508 mutasyonu görülmektedir. Kistik Fibroziste klinik bulgular, hastanın yaşına, taşıdığı genetik mutasyona (Genotip-Fenotip), tutulan organlara komplikasyonların varlığına göre değişir.

    Kistik Fibrozis de tanı, bir veya daha fazla fenotipik karakteristik özellik veya KF olan kardeş öyküsü veya Y.D Döneminde (+) tarama testi ve 2 veya daha fazla terde yüksek klor saptanması veya 2 KF mutasyonu gösterilmesi veya anormal nazal potansiyel farkı ile konulur.

    Kistik Fibrozis, akciğerdeki hava yolarında yoğun sekresyonlara ve tekrarlayan akciğer enfeksiyonları sonucunda kronik akciğer hastalığına yol açar. Sindirim sistemi de sıklıkla etkilenir ve malabsorpsiyon nedeniyle hastalar kilo alamazlar. Kistik Fibrozisin temel tedavisi, akciğerdeki yoğun sekresyonların temizlenmesi, enfeksiyonların tedavisi ve pankreatik yetmezliğin tedavi edilerek, gerekli vitamin ve besin desteğinin sağlanmasıdır. Kistik Fibrozis hastaları erken tanı alırlar ve uygun tedavi edilirlerse, hem yaşam süreleri uzar, hem de yaşam kaliteleri artar. Bir çok ülkede yenidoğan taraması ile tanı alan kistik fibrozisli hastaların yaşam süresi erken tanı ile uzamıştır. Bizim ülkemizde de, yenidoğan taramasının başlamasıyla hastaların tanısının ve tedavisinin gecikmesinin önlenmesi amaçlanmıştır.

    Kistik Fibrozis (KF) yenidoğan tarama programı 01.1.2015 itibari ile ülkemizde başlamış bulunmaktadır. Topuk kanından alınan örneklerde immun reaktif tripsinojen (IRT) ölçümü yapılmakta, pozitif değerin üzerinde bulunan bebekler, 2.kez topuk kanından IRT ölçümü için çağrılmaktadır. İki IRT değeri de belirlenen eşik değerin üzerinde çıkan bebekler, ter testi yapan merkezlere yönlendirilmelidir.Ter testi sonucuna göre ise hastalar üç gruba ayrılmakta ve izlem ve tedavileri buna göre yapılmaktadır.

    Ter testinin uygun teknikle uygulanması, doğru yorumlanması ve hastanın doğru yönlendirilmesi, bu tarama programının başarısında temel noktalardır. Ter testi pozitif gelen bebekler ve ara değerde çıkan bebekler, KF merkezi tarafından değerlendirilmeli ve gerekli takip ve tedavileri yapılmalıdır. Bu aşamalarda genetik inceleme dahil, birçok ilave tetkikler kullanılabilmektedir. KF tanısı alan hastalar, KF merkezi tarafından izlenir.

    KF merkezinin bulunmadığı illerde,eğitim almış çocuk uzmanı izlemde yardımcı olabilir. Bu hastaların da, yılda en az 1 kez, en yakın KF merkezinde kontrolü önerilir.

    Hastalara Sağlık Bakanlığı’nın uyguladığı rutin aşı takvimi uygulanmalıdır. 6 aydan büyük bebeklere yıllık grip aşısı önerilir. Her vizitte hastaların tartı ve boy büyümeleri izlenmelidir. Tüm hastalara pankreatik fonksiyonların değerlendirilmesi için dışkıda fekal elastaz 1 testi önerilir. Fekal elastaz 1 düzeyleri, en az yıllık olarak kontrol edilmelidir.

    İki yaş altındaki pankreas yetmezliği ile ilişkili 2 mutasyonu olan tüm bebekler, Fekal elastaz düzeyi <200mcg/gr ya da objektif pankreas yetmezliği kanıtları olan bebekler (yağlı – pis kokulu çok sayıda dışkılama, kilo almada yetersizlik), şüphe götürmez malabsorpsiyon bulgu ve semptomları olup test sonuçları beklenen bebeklere, pankreas enzim replasmanı yapılmalıdır.

    İki yaş altı bebeklerde, tanıdan sonra yağda eriyen A, D, E ve K vitaminlerinin önerilen dozlarda verilmesi önerilir. Yeterli kalori alımı ve enzim replasmanına karşın büyüme geriliği olan iki yaş altı bebeklerde, çinko desteği önerilir. (1 mg/kg/gün, bölünmüş dozlarda, 6 ay süreyle.)

    İki yaş altı bebeklerde, aşırı terleme ile tuz kaybı olduğundan, tanı anında 1/8 tatlı kaşığı 6 aydan itibaren çay kaşığı günlük tuz desteği önerilir. Bu amaçla önerilen dozda sofra tuzu kullanılabileceği gibi, %20’lik serum sale 10 cc’lik ampul preparatı da kullanılabilir ve günlük ortalama 1cc/kg dozunda kullanılması önerilir. İhtiyaç elektrolit düzeylerine göre ayarlanmalıdır.

    Büyüme geriliği olan 1-12 yaş çocuklarda, kilo alımını sağlamak için yoğun nutrisyonel danışma ve davranışsal tedavi önerilir (Gastroenterolog ve diyetisyen tarafından değerlendirme).

    Hastalar 2-3 ay aralıklarla izlenmelidir, klinik problemi olan hastalar daha sık görülebilir. Her vizite ve solunum ataklarında pulse oksimetre ile oksijen satürasyonu ölçümü önerilir. Akciğer grafisinin ilk 3-6 ay arasında çekilmesi, ilk 2 yaşta kontrolünün yapılması önerilir. Akciğer enfeksiyonu atak dönemlerinde de akciğer grafileri gerektiğinde çekilir. Rutin akciğer bilgisayarlı tomografisi (BT) çekilmesi önerilmez, tedaviye rağmen devam eden akciğer bulgularında ayırıcı tanıda gerekli ise BT çekilebilir.

    Hastalar çevresel sigara maruziyetine karşı mutlaka korunmalıdır.Tanı alır almaz hastalara hava yolu temizliği-fizyoterapi (Postural drenaj ve göğüs perküsyonu) önerilir. Postural drenaj ve göğüs perküsyonu öncesi, rutin olarak her hastaya salbutamol inhalasyonu yapılmasına gerek yoktur.

    Solunum semptomları olanlarda ve salbutamol inhalasyonundan fayda gören hastalarda tercih edilebilir.Enfeksiyon kontrolü için, el yıkama gibi hijyen kurallarına uyulması önerilir. Solunum sekresyonu örnekleri (Balgam çıkartmayanlarda orofarengeal aspirasyon) kültürleri en az 3 ayda bir alınmalıdır. Uygun tedaviye rağmen devam eden dirençli solunum problemleri olan hastalarda fleksibl bronkoskopi ve bronkualveolar lavaj incelemesi önerilir.

    Kistik Fibrozis de akciğer transplantasyonu, FEV1 <%30 ve hızlı düşme, PCO2 >55 mmHg. PO2<50 mmHg. antibiotik tedavisine rağmen artmış egzezerbasyon, refrakter ve/veya tekrarlayan pnömotoraks, kontrol altına alınamayan hemoptizi durumlarında düşünülmelidir.

    Ancak son yıllarda hastalığın temel sorunu olan klor kanalındaki bozukluğu düzelten tedaviler geliştirilmiştir ve bu konudaki çalışmalar devam etmektedir.

  • DERS OKUL İSTEKSİZLİĞİ

    DERS OKUL İSTEKSİZLİĞİ

    İnsanların hayatında dönüm noktaları vardır. Okula başlangıçta bunlardan biridir.

    Aile ortamından ve sokak arkadaşlığından ayrılış, kuralları olan farklı bir yapının içinde

    bulunuştur. Çocuğun; adına okul denilen; kuralları, kalabalığı ve hareketi bol olan bu bina

    ile karşılaşması korkmasına neden olabilir. Kendini yalnız ve savunmasız hissedebilir.

    Sonuçta bir takım ağrı ve sızıları bahane edip; okula gitmek istemeyebilir.

    Ders Okul isteksizliği diye adlandırdığımız bu sorun aslında geçici bir fobik

    bozukluktur. Burada çocukla ilgili herkesin; anne, baba, öğretmen ve destek alınan

    uzmanla birlikte ortak bir tutum içerisinde olması gerekir. Anne babaların okul süreci

    başlamadan önce çocuğu bu okul yaşantısına hazırlayıcı mahiyette bir çalışma dahi

    yapmaması ya da bilinçli olmaması aileyi bu istenmeyen sürprizle karşı karşıya

    bırakmakır. Bu tip şikayeti ve sorunu olan anne ve babalar mutlaka bir uzman desteği

    almalıdır. İnsan sosyal bir varlıktır. Sosyalleşme sürecinde çocuğun anne baba ve

    öğretmenlerine de görev düşmektedir.

    Sevgiyle Kalın.!

  • Alerjik çocuğun beslenmesi:antioksidanlar

    Astım risk faktörlerini belirlemeye yönelik ISAAC faz 2 çalışma grubunun1995-2005 arası 20 ülke 29 merkezden 50.000 üstü çocukla gerçekleştirilen çalışmasında; taze sebze meyve ve balık ağırlıklı beslenmenin düşük astım prevalansı ile ilgili olduğu vurgulandı.

    Son yarım yüzyılda başta astım olmak üzere alerjik hastalarda epidemi olarak adlandırılabilecek artışlar olmuştur. Bu artışlar özellikle sanayileşmiş batı ülkelerinde yoğunlaşmıştır.

    Risk faktörlerine yönelik çalışmalarda, taze sebze, meyve ve balık gibi antioksidan gıdaların hazır ve çabuk besinlerle yer değiştirmesinin bu artışta rolü olabileceği ilk kez Seaton ve ark. Tarafından İngiltere’den verilerle hipoteze edilmiş günümüze kadar da binlerce araştırmanın konusu olmuştur.

    Normalde besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde ve diğer hücresel faaliyetlerinde kullanılan oksijenin elektron kaybederek oluşturduğu reaktif moleküller serbest oksijen radikalleri olarak isimlendirilir. Eksik elektronlarını normal doku ve hücrelerden sağlamaya çalışan bu moleküller hücre zarına hücre protein yapısına ve DNA’ya zarar vererek inflamasyon ve hücre ölümüne yol açarlar. Oksidatif stres olarak adlandırılan bu süreç, hücrelerde bulunan antioksidan enzimler; süperoksitdismutaz (SOD), Katalaz, Glutation Stransferaz ve dışarıdan alınan antioksidan besinlerle dengelenmeye çalışılır. Astımlı hastaların ise antioksidan savunma kapasiteleri yeterli olmayıp eksojen antioksidanlara artmış ihtiyaçları vardır. Diyetle alınan antioksidanlar Vitamin C, E, Karotenoidler ve Flavinoidlerdir.

    Bunlardan C vitamini suda eriyen bir vitamin olup akciğer ekstraselülerinde en çok bulunan antioksidandır. Serbest radikallerin makrofajdan sekresyonunu baskılar ve ekstraselüler radikalleri toplar. Narenciye, kivi lahana,yeşil sebzeler önemli C vitamini kaynağıdır. Epidemiyolojik çalışmalarda akciğer fonksiyonları üzerine koruyucu etkileri raporlanmıştır. Vit E’nin ise alfa ve gama tokoferol başta olmak üzere 8 bileşeni vardır, lipid solubl olan alfatokoferol lipid peroksidasyonu esnasında ortaya çıkan membran hasarını önler. Genellikle tohum yağlarda (zeytinyağı, ayçiçekyağı vb) ve yeşil sebzelerde bulunur. Kanola ve soya yağında bulunan gama tokoferol ise inflamatuvar etkiye sahiptir. Karotenoidlerde Likopen kırmızı, beta karoten ise vitamin A ya dönüşen pigmenttir. Havuç ve domateste bolca bulunan bu karotenoidler hücre membranında birikerek süperoksid anyonları temizler ayrıca peroksil free radikaller ile reaksiyona girip lipidsolubl antioksidan olarak hizmet ederler. Flavonlar, ksantinoksidaz, siklooksijenaz ve lipoksijenaz enzimlerini inhibe ederek antioksidan etki gösterir. Kuşkonmaz, brokoli, ıspanak, narenciye önemli flavonoid kaynaklardır. Polifenoller adaçayı, yeşilçay ve değişik sebze ve meyvalarda bulunan antioksidanlardır.

    Astım risk faktörlerini belirlemeye yönelik ISAAC faz 2 çalışma grubunun1995-2005 arası 20 ülke 29 merkezden 50.000 üstü çocukla gerçekleştirilen çalışmasında taze sebze meyve ve balık ağırlıklı Akdeniz diyeti tarzı beslenmenin düşük astım prevalansı ile ilgili olduğu işaret edilmiştir. Takiben yapılan çalışmalarda bu etkinin olmadığı hatta antioksidanların alerjik hastalıkların artışına nede olabileceği şekelinde de yayınlar vardır. Bu konuda sağlıklı bir karar verebilmek için tüm bu çalışmaların metaanalizlerine bakıldığında iki çalışma dikkati çekiyor, örneğin 2009 da Allen ver ark. 2624 çalışmadan metodolojisi uygun 37 çalışmayı seçiyorlar. 1985-2007 arası farklı ülkelerden yapılan çalışmalardan vaka kontrol kesitsel ve 2 kohort çalışma alınıyor. Çocuk ve erişkinleri kapsayan bu çalışmada diyetle düşük A ve C vitamini alınması yüksek astım ve wheezy ile birlikte bulunuyor. Sadece pediatrik yaş grubuna ait benzer bir metaanalizde Saadeh ve ark. 1992-2012 arası 30 u kohort 101 çalışmayı değerlendirdiklerinde hamilelikteki maternal ve çocukluktaki antioksidan zengin diyetin sağlıklı olarak düşünüldüğünü ve allerjik hastalıklardan koruyabildiğini görüyorlar. Çalışılan metodların riski belirleme açısından bazı handikapları vardır. Diyet çalışmalarında, fazla sayıdaki sorular, cevapların ebeveynlerden alınması, kişisel yeme alışkanlıklarındaki farklılıklar karşılaşılan zorluklardır. Astım ve alerjik hastalıkların orijini fötal yaşam ve erken çocukluk dönemi olduğu için bunu gözeten prospektif longitudinal çalışmalar muhtemelen en iyi sonuçları verecektir ama bu şekilde çalışmalar henüz yeterli sayıda değildir. Ayrıca günlük gerekli dozun üstünde gıda takviyesi olarak kullanılan antioksidanların kanser profilaksi çalışmalarında mortalite artışları ile birlikte olması ve bazı hayvan deneylerinde antioksidan alanlarda yaşam süresinin kısalması bu konudaki öneriler konusunda dikkatli olunması gerektiğini göstermektedir.

    Sonuçta elimizdeki verilerle,

    * Düşük diyet antioksidan içeriği ile yüksek astım prevalansının desteklendiğini,

    * Alerjik çocuğun beslenmesinde taze sebze meyve gibi antioksidanlardan zengin bir diyetin astım insidensi ve morbiditesini azaltmak için önerilebileceğini söyleyebiliriz.

    * Diyetteki antioksidanların belirgin eksik olduğu veya uygun diyete ulaşmanın zor olduğu veya çevrel oksidanların yoğun olduğu durumlarda da diyet dışı gıda takviyesi, vitamin vb desteğin potansiyel yarar veya zararları gözetilmelidir.

    * Ülkemizin geleneksel beslenme kalıpları bu öneriler karşılayacak kapasiteye sahip görünmektedir.

  • Çocuk ve Ergenlerde EMDR

    Çocuk ve Ergenlerde EMDR

    Çocukların yaşamış olduğu, tank olduğu, bağlanma yaşadığı kişinin yaşadığı olaylar ya da anlatılan olumsuz anıların kendisinde yarattığı negatif duygu ve düşüncelerin iyileştirilmesinde kullanılan bir psikoterapi yöntemidir. Çocuklarla EMDR uygulamasına, oyun ve sanat terapisi eşlik edebilir. EMDR, Türkçe açılımıyla ‘Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme’ anlamına gelen bir terapi tekniğidir.

    Çocuk ve ergenlerde EMDR uygulanan ve etkili olduğu alanlar; travmalar, kaygıya bağlı sıkışma noktaları, çocuk patolojisinin travmaya bağlı olduğu durumlarda EMDR etkilidir. Bağlanma sorunları, depresyon, davranış bozuklukları, doğum travmaları, kayıplar, kazalar sayılabilir.

    Çocukluk travmalarının uzun dönem sonuçlarında anne-baba tutumlarının etkisi yüksektir. O nedenle anne-baba da terapiye zaman zaman katılır. Eğer onlarda tetikleniyorsa anne-baba ile de çalışılması gerekir. Çocuklar büyükler üzerinden travmayı yaşantılarlar.

    EMDR yönteminin çocuklardaki yansıması çok hızlı ve etkili olmaktadır. Çocuk ve ergenlerle EMDR yöntemiyle çalışırken sözel ifadeler, kognisyonlardan çok hayal gücü ve açık net ifadeler kullanmak gerekir.

    Ayrıntılı bilgi için bu konuda eğitim almış bir uzmandan bilgi almanız uygun olacaktır.

  • Çocuk astımında tanı nasıl konulur?

    Çocukluk döneminde, özellikle ilk iki-üç yaşta astım tanısı koymak güç olabilir.Çünkü bu yaşlarda hem viral solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık, hem de bronşların yapısal özellikleri nedeniyle hışıltının kolay gelişebilir.

    Bu yaşta astım tanısını destekleyecek bir laboratuar yöntemi de yoktur. Örneğin astım tanısı koymada çok önemli bir yere sahip olan solunum fonksiyon testlerini 6-7 yaşından önce güvenli bir şekilde yapmak olası değildir. Üstelik 3 yaşından önceki çocuklarda çok sık olarak hışıltıya neden olan bronşiyolit, ya da viral enfeksiyonlar tanıda zorluk yaratabilir. 3 yaşından küçük çocuklar için Martinez ve arkadaşlarının tanımladığı ölçülere bakarak karar vermek hata oranını büyük ölçüde düşürebilir.

    Bu indekse göre, hışıltıyla birlikte bir majör ya da iki minör ölçütün bulunması astım açısından risk oluşturmaktadır. Eğer ilk iki yaşta hışıltı sayısı 3’den azsa, bu durum astım şüphesi uyandırmaktadır. Ancak 3 ya da 3’den fazla hışıltı atağı olması durumunda, bu ölçütler astımı daha güçlü bir şekilde öngörmemize yardımcı olurlar.

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE

    Okul öncesi dönemde astım tanısı koyarken hem bir takım risk faktörlerinin varlığını göz önünde bulundurmak ve hem de astım için bazı tipik bulguların varlığını sorgulamak gerekir. Bir yandan da astım ile karışabilecek bazı hastalıklar ayırt edilmeye çalışılmalıdır. Ayrıca, astımla birlikte bulunabilecek hastalıklar da dikkatle araştırılmalıdırlar.

    Yaşamının ilk 3 yılında, çocukların önemli bir kısmı bir-iki kez hışıltılı bir hastalık geçirebilirler. Bu semptomların yineleyici olması ve özellikle de 3 yaşından sonra da devam etmesi astım lehine bir bulgudur.Semptomların gece kötüleşmesi astımlarda sık görülen bir bulgudur, ancak gastroözofageal reflü ve adenoid hiperplazisine bağlı olarak da gece öksürüklerin olabileceği unutulmamalıdır.

    TETİKLEYİCİLER

    Ailelerin viral üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra çocukların “göğsüne indiği” söylemleri, bu enfeksiyonları takiben uzun süreli öksürüklerin ve hışıltıların olması astım açısından anlamlıdır. Uzayan ateşsiz, kuru veya, eforla ortaya çıkan öksürükler, astım açısından dikkat çekicidir. Beraberinde hapşırık, su gibi burun akıntısı ve burun kaşıntısı da varsa, bu durum, astıma eşlik eden alerjik rinit için uyarıcı olmalıdır bazı atipik olgular yineleyen krup atakları öyküsü ile de gelebilir. Astımlı çocukların genellikle boya, cila, deterjan, parfüm ve sigara kokusu gibi keskin kokulu iritanlara maruziyeti sonrası öksürmeleri, bronşiyal hiperreaktiviteye işaret eder ve sıklıkla astım için uyarıcı bir bulgudur. Bazen de tetik çekici olan bir aeroallerjen söz konusudur.

    Semptomların mevsimsel değişkenlik göstermesine de astımda sık rastlanır. Ağaç poleni alerjileri ilkbaharda, ot polenleri yazın, küf mantarları ise sonbaharda semptomları tetiklerken, ev tozu akarları ve hayvan tüyleri yıl boyu astım belirtilerine yol açabilirler. Bronkodilatatör ve/veya antienflamatuar tedaviye iyi yanıt alınması da astım tanısını destekleyen bir bulgudur.

    Bunların aksine, bazı özellikler bizi astım tanısından uzaklaştırmalıdır. Örneğin daha yenidoğan döneminden itibaren başlayan alt solunum yolu bulguları, ateşin eşlik ettiği öksürükler, bol balgam çıkarma, gelişme geriliği, kusma ile giden öksürük atakları, akciğer grafisinde infiltrasyonların varlığı, solunum sisteminde veya solunum sistemi dışında sık olarak ortaya çıkan enfeksiyonlar ve astım tedavisine iyi yanıt alınamaması bizi astım tanısından uzaklaştırmalıdır.

    FONKSİYON TESTLERİ ÖNEMLİ

    Muayenede akciğerlerde sibilan-ronflan ve bazen de sukrepitan rallerin duyulması, ekspiryum uzamasının eşlik ettiği bir hışıltı son derecede tipiktir. Bununla birlikte ağır bir nöbet sırasında sessiz akciğerin olabileceği de unutulmamalıdır

    Akciğer grafilerinde sıklıkla iki taraflı havalanma artışı görülür. Alerji ile ilişkili olgularda, artmış eozinofiller,yüksek IgE değerleri, pozitif spesifik IgE ya da deri prick testleri tipiktir. Bunun dışında soluk havasında nitrik oksit ölçümü ya da başka biyomarkerlarin değerlendirilmesi günümüzde rutin olarak kullanılabilen iyi standardize edilmiş yöntemler değildir.

    Astım tanısı koymada en fazla yardımcı olacak testler solunum fonksiyon testleridir. Okul çağından itibaren yapılabilmesi mümkün olan bu testlerde, FEV1 değerlerinin %80’den düşük olması tipiktir. Bir beta 2 mimetik ile FEV1 değerinde % 15’den fazla düzelme saptanması astımı destekleyen en değerli yardımcı laboratuar bulgusudur. FEEF 25-75 değerlerinin düşük olması da, bu ölçümün tarama resti olarak kullanılmasını sağlamaktadır.

    Bütün gelişmelere karşın günümüzde astım tanısı koyduracak en iyi yöntem, halâ iyi bir anamnez, aile öyküsü ve atak sırasında yapılacak bir fizik muayenedir.

  • Psikolojik Ağrı ve Belirtileri

    Psikolojik Ağrı ve Belirtileri

    Psikolojik ağrı, psikoloji ve bedensel belirtiler

    Sevgili okurlarım bu yazımda ağrı, hastalık ve diğer bedensel durumlarla; insan psikolojisi ve psikopatolojisi arasındaki ilişkiyi farketmenizi hedefliyorum. Bu farkındalık sayesinde kişi daha sağlıklı bir bedene sahip olabilir, bedenden gelen sinyallere anlam verebilir; ruhsal ve fiziksel hastalıklardan korunabilir.

    İnsanın en kötü alışkanlıklarından bir tanesi zihinle bedeni sürekli ayrıştırmasıdır; yani sanki sonsuza kadar yaşayabilecek bir zihin ve sürekli yaşlanan, hastalanan, acı kaynağı, tuvalete giden zavallı bir varlık gibi algılanır beden. Aslında beden zihinle aynı varoluşun uzantısıdır. Yani düşünceler, inançlar ve algı biçimi bedeni etkiler ve beden bu duruma tepki verir. Örneğin sürekli negatif ve acıklı düşüncelere odaklandığınızda ancak aynı zamanda güçlü durmaya çalıştığınızda boğazda ve burunda “doluluk ya da ağrı” bunun ifadesi olarak ortaya çıkar. Hayatta sizi boğan birileri ya da boğucu bir işiniz varsa; beden bunu zor nefes alarak ifade eder ve siz bu şikayetle göğüs hastalıları uzmanına başvurabilirsiniz. Kişisel sınırlarınıza istemediğiniz müdahaleler olduğunda beden; çeşitli cilt problemleri yaratarak bunu ifade eder. Uzun süre tutulan öfke vb duygular, bağırsak hastalıkları (ülseratif kolit, Chron, tümör vs) olarak “vücut bulabilirler”. Fibromyalji ya da diğer kas ve kemik ağrıları yaşamda taşınan aşırı yük ya da sevdiklerinize verdiğiniz fazla desteğin bir ifadesi olarak ortaya çıkabilir. Sizi üzen birine cevap verememek bulantı yapabilir ve siz bu belirtiyle doktor doktor gezip reflü tanısıyla idare etmek zorunda kalabilirsiniz. Panik atak çeşitli kişilik özellikleri nedeniyle ve taşınan aşırı manevi yüklere bir isyan sonucu ortaya çıkar. Yani kalbiniz çarptı ve nefesiniz daraldı ve bunun sonucunda mecbur kalıp tüm gereksiz yükleri attınız, o zaman beden acaba bizden daha bilge ve aslında bizim iyiliğimiz için belirti ve hastalık organize ediyor olabilirmi?

    İşte size söylediklerimi test etmek için bir beden çalışması; bedeninizde ağrıyan bölgeye elinizi koyun ve sadece ağrıya odaklanın, düşünmeden sadece ağrıya odaklanın; ağrının sınırları yayıldığı diğer bölgeleri takip edin; “ağrıya odaklandığınızda ağrı nerelere yayılıyor?, aklınıza hangi düşünceler(yük, öfke vs) geliyor? Hangi duyguyu farketmeye başladınız?

    Yazımı “beden size ihanet etmez siz kendinize ihanet ettiğinizde bunu ifade eder” diyerek bitirmek istiyorum.

  • Klorlu yüzme havuzları astım gelişimine neden oluyor

    Yüzme havuzları sıklıkla klor gazı ya da sodyum hipoklorit kullanılarak dezenfekte ediliyor. Klorlu iç yada dış ortam havuzlarında yüzme adolesanlarda alerjik rinit, hava yolu enflamasyonu ve astım gelişimi için risk oluşturabiliyor.

    Solunum yolu alerjileri sıklığı batılı toplumlarda en sık görülen hastalıklardan birisidir. Sıklığı son yıllarda artış göstermektedir.sıklıktaki bu artışın nedenleri halâ tam olarak açıklanamamıştır. Olası nedenler arasında hijyen hipotezinin yanı sıra inhalan alerjenlere sensitizasyonu etkileyen çevresel faktörlere maruziyetteki artış gösterilmektedir.bu çevresel faktörler arasında yüzme havuzlarının dezenfeksiyonunda kullanılan klor bazlı iritanlarda sayılmıştır.

    Yüzme havuzları sıklıkla klor gazı ya da sodyum hipoklorit kullanılarak dezenfekte edilmektedir. Klorin (Cl2), su ile hızlıca reaksiyona girerek hipoklorik asit (HCl) ve reaktif anyonu hipoklorit(ClO-) olan hipoklorozu (HOCL) oluşturur. Çeşitli epidemiyolojik çalışmalarda yüzme havuzu kloruna maruz kalmanın solunum problemlerine yol açabileceğini gösterildi.

    Profesyonel yarışma yüzücülerinin %36-79’unun havayolu aşırı duyarlılığı, %74’ünde rinit, %33’ünde astım geliştiği bulundu. Klinik ve epidemiyolojik çalışmalarda yüzme havuzu çalışanlarında mesleki maruziyetin solunum semptomlarına ve mesleki astıma neden olduğu ileri sürüldü.

    Bernard ve arkadaşlarının yaptıkları epidemiyolojik çalışmalarda klorlu iç ortam ya da dış ortam havuzlarında yüzmenin adolesanlarda alerjik rinit, hava yolu enflamasyonu ve astım gelişimi için risk oluşturduğunu bildirmişlerdir. Zwick ve ark.’da yarışmacı yüzücülerde inhalan alerjenlerine sensitizasyonun kontrollerden daha yüksek olduğunu rapor etmişlerdir.

    Yüzme havuzu kloru ile havayolu alerjisi arasında gözlenen ilişki için birkaç mekanizma ileri sürülmüştür. Birincisi klor ürünleri subepitelyal dentritik hücrelere sunulan alerjen miktarında bir artışa yol açan epitel geçirgenliğini indükleyebilir ve böylece atopik kişilerde sensitizasyonu artırabilir.

    Alerjenlerin, suya Cl2 ya da NaClO eklendiğinde kendi proteinlerine karşı toleransı bozan ya da yeni epitopların ortaya çıkmasına neden olan immünojenite ile sonuçlanabilen, proteinler ile reaksiyon verebilen ClO- gibi oksidanlar için çok önemli hedefler olduğu gösterilmiştir.

    Deneysel hayvan modellerinde yüzme havuzlarında kullanılan sodyum hipokloritin (NaClO) havayolu aşırı duyarlılığına neden olduğu gösterilmiştir. İnfantlarda yapılan bir çalışmada korlu yüzme havuzunda yüzen çocuklarda bronşiyolit, astım ve alerjik sensitizasyon riskinde artış olduğu ileri sürülmüştür.

    Yüzme sağlıklı bir aktivitedir ve astımlı hastaların çoğunda iyi tolere edilmektedir.Bu durum egzersiz sırasında havayollarında da az su ve ısı kaybına yol açarak egzersiz induced bronkospazm riskini azaltan çevresel havanın (yüzme havuzu) yüksek nemi ile ilişkili olabilir. Bu nedenle yaşam kalitesini artırmak ve aerobik kapasiteyi iyileştirmek için astımlı hastalara yüzme önerilmektedir. Ancak astım, havayolu aşırı duyarlılığı, rinit ve alerjik hastalıkların gelişiminde yüzme havuzlarında kullanılan klor ürünlerine maruz kalınmasının etkisine ilişkin artan sayıda veri mevcuttur. Havayolu hastalıklarının sıklığı diğer sporcular ile karşılaştırıldığında profesyonel yüzücülerde daha yüksek olduğu için profesyonel yüzücüler özellikle risk altındadır.

  • PSİKOLOJİK TRAVMA

    PSİKOLOJİK TRAVMA

    Psikolojik travmalar için genel bir tanım yapmak gerekirse “bireyin kişiliği ve ruhsal yapısı üzerinde şu
    veya bu ölçüde kalıcı bir etki bırakan olağandışı, felaket niteliğinde bir yaşantının anılarından
    kaynaklanan bir rahatsızlık ve bunaltı durumu” kapsayıcı tanımlardan birisidir.
    Travmalar doğal olaylar aracılığı ile olabileceği gibi (deprem, yangın, sel vb.), insan eli ile de olabilir
    (savaş, ölüm, boşanma, istismar vb.) ve kişilerin etkilenme oranları da aynı şekilde değişiklik
    gösterebilir. Hızla ilerleyen kentleşme süreci doğal ve insan eli ile travma arasındaki çizgiyi gittikçe
    soluklaştırmaktadır. Aynı zamanda bahsettiğim iki kümenin de ortak yanı kontrol dışı ve ani
    gelişmesidir.
    Travmanın en genel etkileri uyum mekanizmalarını ve işlevselliği (gündelik hayattaki olağan süreci)
    etkilemesidir diyebiliriz. Bu etki; anıların bunaltıcı şekilde canlanması, tetiklenmesi şeklinde
    olabileceği gibi uyku süreçlerinde de kâbus, karabasan olarak görülebilir.
    Etkilenilen noktada önemli olan “neden beni etkiledi de x kişisini etkilemedi” sorusunun cevabını
    bulmaya çalışmak değildir. Çünkü etkilenme, geçmiş öykü, fizyolojik, psikolojik yapı ve bu etkenlere
    bağlı birçok dinamiği içermektedir. Aynı sebeple bir kişi için çok yaralayıcı olan travma başka bir kişi
    için çok daha olağan karşılanabilmektedir. Ek olarak bu süreçte kontrol odağı kavramı, benlik algısı
    öğeleri etkilidir.
    Travma ve travmaya bağlı ortaya çıkan durumlar kişiyi bir kısır döngüye sokacağı gibi günlük
    hayatındaki işlevlerinden de alıkoyar. Bu kendini besleyen bir sistemdir. Şunu bilmek gerekir ki
    kişilikler, yapılar biricik ve görecelidir. Kişiyi ve işlevini travmatik etkilerin gölgesinden çıkartabilmek
    adına yapılacak sağlıklı çerçeve ve işbirliği içinde yürütülecek profesyonel ruh sağlığı hizmetlerinin
    (Psikoterapi uygulamalarının dâhil edildiği psikolog, psikolojik danışman, psikiyatrist) etkililiği
    başarılıdır. Bu çalışmalar ise yaşantılara dayalı yapılmış yanlış kodlamaların düzeltilmesine yöneliktir.

  • Deniz tatili sayesinde astım, alerjik rinit, atopik dermatit ve kronik sinüzit hastalıklarınızdan kurtulun

    Okulların kapanmasına sayılı günler kaldı. Yıl boyunca okul yorgunluğu ile birlikte hastalıklarla uğraşan çocuklar iyi bir tatili hak etti. Peki, ailelere alerjik hastalıkları olan çocuklar için nasıl bir tatil planlaması öneriliyor?Deniz suyunun şifası asırlardır biliniyor. Hatta modern tıbbın babası Hipokrat deniz suyunun balık adamların yaralarını iyileştirdiğini keşfettikten sonra hastaları üzerinde kullanmıştı.

    Yapılan araştırılmalarda deniz suyunun insan kanında bulunan içeriklere en yakın sıvıdır ve osmiyum, altın, vanadyum, çinko, iyot ve potasyum klorüre dahil olmak üzere, 80 den fazla faydalı maddeyi bol miktarda içermektedir. Deniz suyu içerdiği mineral tuzları, amino asitler ve eser elementler ile insan vücudu için vitamin deposu özelliği taşımakta olup alerjik hastalıkların tedavisinde en önemli doğal tedavi yöntemlerinden biridir. Özellikle de çocuklar deniz suyundan bolca faydalanmalıdır. Deniz suyunda bulunan kalsiyum karbonat, sülfat, potasyum klorür ve sülfat, magnezyum klorür, magnezyum sülfat özellikleri çocuklarda şifa niteliği taşımaktadır.

    Deniz suyu, güneşle birleştiğinde atopic dermatit, ya da çocukluk cağı egzaması dediğimiz deri hastalığına çok iyi gelir. Deniz suyu yine urtker ya da halk arasında kurdeşen olarak adlandırılan kaşıntılı alerjik cilt lezyonlarına ve yazın sıcağın etkisiyle oldukça fazla ortaya çıkabilen isiliğe de iyi gelir. Ayrıca deniz suyunun en etkili özelliği; yaraların, alerjik reaksiyonların yol açtığı izleri yok etmesidir. Özetlersek, deniz suyunun egzaman, atopik dermatit, urtiker, kurdeşen, isilik gibi cilt hastalıklarında büyük yararı bulunmaktadır.

    DENİZ TATİLİ HASTALIKLARA BİREBİR

    Deniz suyu tüm sinüs yollarını temizler. Dolaylısıyla alerjik rinit ve kronik sinüzitin temizlenmesinde çok etkilidir. Burun ve sinüslerin temiz olmasında alt solunum yollarını ve bronşların alerjik hastalığı ASTIMI in tedavisinde oldukça olumlu etkilere sahiptir. Yine yüzme akciğerlerin kapasitesini artıran en etkili fizik tedavidir ve ASTIMLI HER BİREYİN YAPMASINI ONERDIGIMIZ EN ONEMLI SPORLARDAN biridir. Tabi deniz tatilinin en önemli faydalarından biride yaz boyunca güneşten gelen UV ışınları ile derimizde yaptığımız ve vücudumuzda depoladığımıza ve kışın bizi hastalıklardan koruyan, savunma sistemimizi güçlendiren ve alerjik hastalıkların oluşumu önleyen D vitaminidir.

  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE BESLENME

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE BESLENME

    Okul öncesi dönemde çocukların beslenme alışkanlıkları gelişimin önemli bir yönünü
    oluşturmaktadır. Çocukların ne yedikleri iskeletteki büyümeyi, beden şeklini ve hastalıklara
    karşı olan bağışıklık düzeyini etkiler.(Santrock, 2011) Bu nedenle, çocukta doğru bir yeme
    alışkanlığı oluşturmak son derece önemlidir.
    Çocuklarda yeme alışkanlığını etkileyen faktörlerin en başında çocuğun bakımını
    sağlayan kişinin yani anne-babasının davranışları gelmektedir. İlk çocukluk dönemindeki
    yeme davranışı, çocuğun bakımını sağlayan kişi çocukla beraber, düzenli bir yeme
    programıyla yemek yediğinde; çocuğa sağlıklı yemek yeme konusunda model olduğunda,
    yemek zamanlarını keyifli hale getirdiğinde ve belirli beslenme biçimlerine katıldığında
    gelişmektedir. (Santrock, 2011)
    Çocuklar için beslenme, uyku gibi temel gereksinimlerin belli bir rutinde olması son
    derece önemlidir. Araştırmalar, düzenli beslenen ve uyuyan yetişkinlerin bu alışkanlıkları
    büyük ölçüde çocukluk zamanlarında kazandıklarını göstermektedir. Ayrıca yemek yemesi ve
    uyuması belli bir rutine bağlı olmayan çocuklarda, yemek ve uyku açısından davranış
    problemleri ile karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni, özellikle okul öncesi dönemdeki çocukların,
    sosyo-duygusal gelişim açısından sürekli sınırları test eden bir yapıya sahip olması ve
    kendisine söylenen ve yapılanları unutmamasıdır. Eğer bir çocuk bir gece 21:00'de yatıyor, bir
    diğer gece 23:00'de yatmasına ses edilmiyor ise; çocuk 21:00'de yatması istendiğinde bu
    sınıra itiraz edecek ve inatlaşmaya gidecektir çünkü önceden buna ses çıkarılmadığını
    bilmektedir. Yemek konusunda da aynı şey geçerlidir. Örneğin aile düzenli bir yemek yeme
    rutinine sahip değilse, çocuk anne-baba kendi istediği saatte yemek yedirmek istediğinde
    problem çıkaracaktır.

    Çocuk için anne-babanın ne söylediği kadar ne yaptığı da son derece mühimdir.
    Örneğin, sofrada anne tabaklara brokoli koyuyor kendisi yiyor ancak baba bu yemeği
    yemiyorsa, büyük ihtimalle çocukta brokoli yemeyecektir. Çünkü burada çocuk, model alarak
    öğrenmektedir. Babasının brokoli yemediğini öğrenen bir çocuğun brokoliyi yemesini
    beklemek doğru değildir. Anne-baba olarak sağlıklı yemek yeme konusunda model olmaktan
    kasıt budur. Çocuklar anne babasının beslenme alışkanlığını kopya eder. Sürekli et yiyen bir
    ailede, anne çocuğuna arada sebze yedirmeye çalışıyor fakat bunu başarmakta zorluk
    çekiyorsa bunun sebebi sebze yemenin belli bir rutinde gerçekleşmemesi ve çocuğun ailenin
    beslenme alışkanlığını kopya etmesinden kaynaklanmaktadır.
    Yemek yerken televizyonun açılması, çocuğun i-pad, telefon gibi cihazlarla
    oyalanması yanlış tutumlardandır. Çocuklar en başta bu gibi oyalayıcılarla yemek yiyebilir
    ancak bir süre sonra bunlar dahi onun yemek yemesi için yeterli olmayabilir. Aynı zamanda
    bu şekilde bir yeme alışkanlığına sahip çocukların yetişkinliklerinde de bu tutumu
    sürdürmeleri ihtimali yüksektir. Televizyon karşısında yemek yeme; obezite, yüksek kolestrol
    gibi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Leann Birch’in araştırmasına göre, problem
    televizyon izlemekten değil, televizyon izlerken yenilen yemek miktarına veya tadına dikkat
    edilmediğinden, fazla yemek yemekten kaynaklanmaktadır. (Birch, 2006)

    Neler Yapılabilir?

     Günümüzde annelerin de çalışma hayatına katılması, çalışma saatlerinin uzaması, çalışan
    annelerin yorgun olması gibi sebepler yemek saatlerinin belli bir rutine ayarlanmasını
    zorlaştırmıştır. Ancak çocuklar bir ailenin en değerli hazinesidir, bu yüzden onlar için
    özveride bulunulması oldukça önemlidir. Bu nedenle kahvaltı, öğle yemeği, akşam
    yemeğinin belli bir rutinde olmasına dikkat edilmelidir.

     Anne-baba ya da bakım veren diğer kişilerin sağlıklı yemek yeme konusunda model
    olması gerekir. Anne-babanın da yemek seçmemesi gerekir. Ayrıca anne-baba ben eve
    gelirken atıştırdım diye akşam yemeğinde sofraya oturmuyorsa ya da oturup bir iki bir
    şey yiyorsa çocuğunun da onu taklit edebileceği unutulmamalıdır.

     Yemek yerken çocuğun sadece yemek yemeye odaklanmasına dikkat edilmelidir.
    Televizyon, telefon gibi cihazlar yemek yerken kapalı ve uzak tutulmalıdır. Yemekler

    masada yenilmeli, televizyon karşısında koltukta, çocuk oyuncaklarıyla oynarken yemek
    yedirmekten kaçınılmalıdır.

     Yemek yemeyi çekici hale getirmek için çocuğa özel çatal kaşık tabak kullanılabilir.
    Örneğin çocuk Spiderman karakterini seviyorsa, yemeği Spiderman tabağında
    sunulabilir.

     Çocuk sebze yeme alışkanlığı kazanmamışsa, bu alışkanlığı kazandırmanın zorlu
    olabileceği ve uzun sürebileceği unutulmamalıdır. Başlangıç olarak sebze yemekleri
    tadımlık olarak ana yemeğin yanına eklenebilir. Anne baba olarak mutlaka bu esnada
    sizin de bu yemeği yemeniz gerektiği unutulmamalıdır. Yemeği yerken anne baba olarak
    birbirinize “Mmm ne kadar da lezzetli olmuş.”, “bu yemek çok faydalı beni hastalıktan
    koruyacak” tarzı cümleler söyleyerek çocuğunuzun o yemeği yeme konusundaki
    merakını kamçılayabilir, sizi taklit etmesini teşvik edebilirsiniz.

     Yemek yemediği için çocuğu cezalandırmak, kısa vadede işe yarasada uzun vadede işe
    yaramaz. Yemek yemediği için çocuğu bir şeylerden mahrum bırakmak onun için yemek
    yemeyi bir koşul, görev haline getirir. Eğer çocuk bir öğünü yememek konusunda sizinle
    inatlaşmaya giriyorsa ısrar edilmemelidir. Ancak ilk önce, bir diğer öğüne kadar yemek
    yiyemeyeceği, aç kalacağı anlayabileceği şekilde ona anlatılmalıdır. Eğer buna rağmen
    yememekte inat ediyorsa, bir diğer öğüne kadar çocuğa yemek verilmemelidir. Örneğin
    çocuğunuz öğle yemeği yemediyse akşam yemeğine kadar çocuğunuza herhangi bir şey
    yedirmeyin. Özellikle bu öğünler arasında çocuğunuza cips, çikolata gibi abur cuburlar
    vermekten kaçının. Aksi takdirde çocuğunuz yemek yemediği için ödüllendirilmiş gibi
    olacaktır. Eğer ara öğün olarak çocuğunuzun meyve yeme alışkanlığı varsa bunu devam
    ettirin ancak yemek yemediği için normal rutinden fazla meyve yedirmeyin. Eğer ara
    öğün akşam yemeğine yakın yedirilirse, çocuğun iştahının tıkanabileceği
    unutulmamalıdır. Akşam yemeğinde ise öğle yemeği yemediği için tabağın tepeleme
    doldurulmaması gerekir. Normal öğün miktarını verin, eğer kendisi isterse fazlasını
    koyun.