Yazar: C8H

  • Bebekler neden emmeyi bırakır ?

    Bebekler Neden Emmeyi Bırakır ?

    Bebekler genellikle 3.-5. ay civarında veya bazen daha geç aylarda emmeyi reddedebilir. Pek çok anne bu durumda bebeğin kendisini reddettiğini, bir daha asla emmek istemeyeceğini düşünür ve endişelenir. Bu durumda annenin olabildiğince sakin olması ve pozitif düşünmesi gerekir, aksi durumda annenin gerginliği bebeği de etkiler. Bebeğin emmek istememesi memeyi tamamen bıraktığı anlamına gelmez, bu genellikle geçici bir durumdur. Emme reddinin altında yatan birçok sebep olabilir.

    Burnu tıkalı olabilir

    Üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren veya burnu tıkalı olan bebekler ememez. Emmeye başlar ama devamlı memeyi tutup bırakır ve ağlar. Serum fizyolojik damla ve burun aspiratörü yardımıyla bebeğin burnunu açtıktan sonra emzirin.

    Ağrısı var mı ?

    Bebek diş çıkarma dönemindeyse, ağzında pamukçuk veya aft gibi yaralar varsa veya boğaz ağrısı varsa emmek istemeyebilir. Bu durumda çocuk doktorunuza başvurun, uygun tedavi başlandıktan 1-2 gün sonra bebeğinizin emmesi düzelecektir.

    Enfeksiyon durumu olabilir

    Üst solunum yolu enfeksiyonu, orta kulak iltihabı veya ateşli hastalık durumu varsa emmeyi reddedebilir. Böyle bir şüpheniz varsa doktorunuza başvurun.

    Gündelik hayatınızda bir değişiklik emmeyi reddetmesine neden olabilir

    Kullandığınız farklı bir parfüm, sabun veya losyonun kokusu bebeğinizi rahatsız etmiş olabilir. Acılı, baharatlı veya kokulu besinlerin ( sarımsak, lahana vb.) tadı sütünüze geçtiği için bebeğinizin hoşuna gitmemiş olabilir. Bu durumları gözden geçirip, varsa değiştirin. Bunların yanı sıra tekrar hamile kaldıysanız veya mensturasyon periyodunuz başladıysa bu hormonal değişiklikler de bebeğinizi etkileyebilir.

    Sütünüzde azalma var mı ?

    Bebekler özellikle 4. aydan sonra daha fazla süt isteyebilir. Sütünüz yavaş ve yetersiz geliyorsa sinirlenebilir, emmek istemeyebilir. Göğsünüzü emmek yerine çok fazla emzik emiyorsa bu da meme karmaşasına ve sütünüzün azalmasına sebep olur. Emziği daha az kullanmanız ve daha sık emzirmeniz bu durumu düzeltecektir. Eğer biberonla mama veriyorsanız, memeden de biberonda olduğu gibi hızlı bir akış isteyebilir. Biberonu tek delikli kullanmak ve mümkün olduğu kadar az vermek işe yarayacaktır.

    Etrafta fazla uyaran var mı ?

    3.-4. aydan sonra etrafta çok fazla uyaran ve dikkat dağıtıcı (TV, ses, konuşma, hareket vb.) varsa emmeye ilgisi dağılabilir. Sessiz sakin bir odada tek başınıza emzirin. Bazen de tam tersi olarak hareket etmek işe yarar; yürüyerek emzirmeyi deneyin.

    Bazen de hiçbir sebep olmaksızın emmeyi bırakabilir. Ama aniden bırakıyorsa genellikle altta yatan bir neden vardır ve bu gerçek anlamda bir sütten kesilme değildir. Yavaş yavaş emmekten uzaklaşıyorsa sütten kesiliyor olabilir.

    Bu durumda neler yapılabilir ?

    Sık sık emzirmeye çalışın ama bu sırada bebeğinizi çok zorlamayın, inatlaşmayın. Sessiz, sakin bir odada, bebeğinizle temas edecek şekilde emzirin. Memenizi elinizle bebeğinizin ağzına sıkarak onu teşvik etmeye çalışın. Farklı emzirme pozisyonları deneyin. Uyanıkken emmek istemiyorsa uykuluyken emzirmeye çalışın. Bütün bunlara dikkat etmenize rağmen bebeğinizin emme reddi 4-5 günden fazla devam ederse çocuk doktorunuza başvurmanız uygun olacaktır.

  • Mahremiyet Eğitimi

    Mahremiyet Eğitimi

    Son yıllarda sıkça duyduğumuz çocuklara taciz, cinsel istismar vb. olaylardan dolayı bu konuyu olabildiğince açık bir şekilde ele almak istedim.

    Peki bu eğitim nedir ve çocuğa bu eğitimin ne zaman verilmesi gerekir?

    Mahremiyet eğitimi çocukları kötü niyetli insanların istismarından koruyan ve bedeninin dokunulmaz olduğunun farkına varmasını sağlayan temel eğitimlerdendir. Çocuğun güvenliği için uygun bilgilerin zamanında çocukla paylaşılması çok önemlidir. Çocuklar yaşamlarının ilk 2 yılında genellikle kendilerini ayrı bir birey olarak değil, annenin bir parçası olarak algılar. Yaklaşık 24 aylık oldukları dönemde kendilerinin anne ve babalarından farklı bir birey olduklarını algılamaya başlarlar.Bu dönemde yani 2 yaşına geldiklerinde mahremiyet eğitimi verilmeye başlanmalıdır.

    Çocuklara mahremiyet eğitimi verirken en önemli noktalardan biri anne babanın anlattıklarını kendi hayatlarında da yapıyor olmaları gerekir. Unutmayın çocuklar sizi gözlemler. Başkalarının çocuğa karşı yapmasını yanlış bulduğunuz davranışları sizde yapmamalısınız. Örneğin terlemiş bir çocuğun atletini izin almadan aniden çıkarmamalısınız. Çocuğunuzun onayını almanız gerekir.

    Mahremiyet eğitimi nasıl verilir?

    Yaşına uygun bir şekilde, gelişim dönemlerini göz önünde bulundurarak ve korkutmadan verilmesi gereken bir eğitimdir. Güvenli ve sakin zamanlarda bu konuşmayı gerçekleştirmelisiniz. Ebeveyn kendini rahat hissetmeli ve günlük sıradan bir konu gibi konuşmalıdır.

    1) Çocuğu yıkarken çocuğa özel bölgelerinin nereleri olduğunu gösterip sonrasında sizin o bölgelerini temizlemek için gördüğünüzü ancak normalde kimsenin özel bölgelerini görmemesi gerektiğini anlatın.

    2) Özel bölgelerinin herkesin kendine özel olduğunu anlatın.

    3) Aynı zamanda kendisinin de başkasının özel bölgelerine o kişiler izin verse ya da istese bile dokunmamaları gerektiğini anlatın.

    4) Anne babalar ve akrabalar çocuklarını severken çocuklarına güçsüzlüklerini hissettirecek kadar büyük ve orantısız güç kullanmaktan kaçınmalılar.
    Yapılan araştırmalar taciz yaşamış çocukların bir çoğu çırpınmanın ve taciz anında kaçmanın bir çözüm olmadığını düşündüklerinden dolayı kaçmayı ve kurtulmayı denememişlerdir. Çocuklara vücutlarını korumalarının kendilerinin hakkı olduğunu ve yetişkinler dahil kimsenin onların bedenini acıtmaya hakkı olmadığını anlatın.

    5) Bu eğitimi en başından vermeye çalıştığımız için sizlerin dikkat etmesi gereken şeyler de var. Çocuklarınızın yanında soyunup giyinmeyin, çocuklarınızı da başkalarının yanında soyunup giydirmeyin.

    6) Tuvaletini yaparken veya yaptırırken kapısının kapalı olması gerektiğini söyleyin.

    7) Altını değiştirirken kalabalık yerlerde değil daha sakin yerlerde hatta kimsenin olmadığı yerlerde değiştirmeye çalışın.

    8) Sosyal bir ortamda çocuk eğer sarılmak, öpülmek, tokalaşmak istemiyorsa onu zorlamayın.

    9) Hiç kimsenin onun canını acıtmaya hakkı olmadığını söyleyin. Bunun anne, baba, kardeş, komşu, öğretmen, doktor, polis… herkesi kapsadığını söyleyin.

    10) Güvenlikleri konusunda hislerine güvenmelerini söyleyin.

    11) Diğer insanların anne babasından sır saklamasını istemesinin doğru olmadığını anlatın. Böyle bir istekte bulunan insanlara güvenmemesi gerektiğini ve hemen anne babasına söylemesi gerektiğini öğretin.

    12) Eğer birileri onu incitiyorsa size söylediklerinde başlarının derde girmeyeceğini anlatın.

    13) Bu konuşmaları ara sıra yapın, bu konuda öğrendiklerini ona sorun.

    Bu konuyu anne babalar olarak lütfen dikkate alın, ihmal etmeyin. Çocuklarımızı istismardan korumak için elimizden gelenin daha fazlasını yapmalıyız.

  • Bebeklerde uyku alışkanlığı oluştururken sık yapılan hatalar

    ÇOCUKLARDA UYKU ALIŞKANLIĞI OLUŞTURURKEN SIK YAPILAN HATALAR

    Çocuklarda uyku problemlerinin görülme oranı yaşa göre değişmekle beraber %25-50 arasında değişiyor. Uykusuzluk kronikleştiği zaman, gündüz uyku hali, huzursuzluk, sinirlilik, davranış problemleri, öğrenme güçlükleri, akademik başarılarında düşüş ve kazalarda artış gözleniyor. Tüm bu sorunların ortaya çıkmaması için ailelerin, bebeklikten itibaren doğru uyku alışkanlıkları oluşturması ve bunun devamlılığını sağlamak konusunda dikkatli olmaları gerekiyor. Amerikan Aile Hekimleri Derneği, bütün aile hekimlerine rutin sağlam çocuk muayeneleri esnasında çocuğun uykusunda sorun olup olmadığının sorgulanması gerektiğini belirtiyor. Uyku alışkanlığı oluştururken yapılan hatalar sonucu “davranışsal uykusuzluk” dediğimiz durum oluşuyor.

    Davranışsal Uykusuzluk:

    Çocukların/bebeklerin uykuya dalmak veya uykuyu devam ettirmek konusunda öğrenilmiş yetersizliğidir. Amerika’da bu gruptaki çocukların, tüm uyku bozuklukları içerisinde %10-30 oranında olduğu bildirilmiştir. Fakat kanımca ülkemizde bu grubun oranı çok daha yüksektir. Davranışsal uykusuzluğu olan çocuklar 2 alt gruba ayrılabilir:

    Uykuya geçiş sorunu

    Sınır koyma sorunu

    Uykuya Geçiş Sorunu: Bu gruptaki çocuklarda uykuya dalmakta veya uyandığı zaman geri uyumakta yetersizlik veya isteksizlik vardır. Belirli bir durum veya eylem sağlanmadan uykuya geçiş ve tekrar uyuma yapamazlar. Örnek vermek gerekirse bebeklik yaş grubunda ayakta sallanma, emzirilme, kucakta gezdirilme ..vs, oyun çağı grubunda ebeveyn yatağına gelme, gece beslenme..gibi durumlar sağlanmadığı takdirde çocuk uykuya geçemez. Bu durum 0-2 yaşta daha sık görülür.

    Sınır Koyma Sorunu: Eğer aileler çocuklara sınır koymada sorun yaşıyorsa bu durumla karşılaşıyoruz. Örneğin çocuğun belirli bir uyuma ve uyanma saati yoksa, uyumak istemediği zaman aile geç yatmasına, televizyon izlemesine, ebeveyn yatağında yatmasına izin veriyor ve bu durum sıklıkla görülüyorsa, defalarca içecek, tuvalet ..vs için kalkıyorsa uyku sorunları ortaya çıkıyor. Bu durum okul öncesi yaş grubunda daha sık görülür.

    Davranışsal uyku sorunlarında en iyi tedavi yöntemi önlemektir. Yani sorun ortaya çıkmadan aile hekimleri ve çocuk doktorları tarafından, sağlam çocuk takibi sırasında ebeveynlere çocukların uyku ihtiyaçları, uyku döngüleri, sınır koyma, uyku planı konularında eğitim verilmesi gerekir. Uyku eğitiminin içerisinde uyuma ve uyanma saatleri, gündüz uyku saatleri, uykuya geçiş rutinleri, beslenme saatleri ve gece uyanmaları konuşulmalıdır.

    Davranışsal uyku sorunlarıyla karşı karşıya kaldıysak çocuğun yaşına, sorununa ve ailenin yapısına göre değişen tedavi planı oluşturulması gerekir. Uyku sorunlarını çözmek için dünyada kullanılan başlıca üç yöntem mevcuttur:

    Ferber Yöntemi

    Tracy Hogg Yöntemi

    Kim West Yöntemi

    Bu yöntemlerin üçünün de amacı çocuğun kendi başına uyumasını ve uyanınca tekrar uykuya dalmasını sağlamak ve gece uyanma sıklığını azaltmaktır. Uyku sorunlarının çözümünde her hastaya göre farklı yöntem ve tedavi planı uygulanır. Çoğu zaman sadece uyku prensiplerine dikkat ederek sorun çözülebilir.

  • Çocuklarda Öfke: Anne ve Babalar Ne Yapmalı?

    Çocuklarda Öfke: Anne ve Babalar Ne Yapmalı?

    Çocuklar genellikle çok istediği bir şey konusunda engellenmiş olduğunda, bir durumdan dolayı hayal kırıklığına uğradığında, “hayır” anlamına gelen ani öfke çıkışlarında bulunabilir. Bağırma, ağlama, tekme atma, çığlık atma, vurma, kendini yere atma hatta zaman zaman başını yere veya duvara vurma gibi davranışlar sergileyebilir.

    Öfke nöbetlerinin sebepleri; çocuğun bir şeyleri kendi yapmak istemesi, kendi seçmek istemesi ve kendi gitmek istemesinin sonucunda ebeveyn ile çatışmasıdır. Çocuklar istediklerini elde edemedikleri zaman öfke nöbetlerine zemin hazırlanmış olur. Çocuk “bağımsız” olmak ister. Ailenin “yapamazsın” diye engel koyduğu durumlarda da nöbetler ortaya çıkar.

    Bazı çocuklar da doğru davranışı yaptığı halde yeterince ilgi göremedikleri için öfke nöbetleri geçirir. Bu şekilde ailesinin dikkatini ve ilgisini çekmiş olur.

    Öfke nöbetleri pekiştirildiğinde de sıklık kazanmış olur. Bir çocuk istediği şeyi ağlayarak elde ettiğini görürse sonrasında ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek isteyecektir. Bir çocuk nöbet sırasında yani ağlama krizi geçirirken fazla ilgi topladığını görürse dikkat çekmek için bu davranışı tekrarlayacaktır.

    Peki anne ve babalar nasıl davranmalı ?

    • İlk olarak çocuğun duygularını ifade etmesi, neye öfkeli olduğunu, neden ağladığını anlaması ve anlatması için etkin bir şekilde dinlemeniz gerekiyor. Çoğu sorunun temelinde birbirimizi dinlemediğimiz, anlamadığımız gerçeği var. Çocuğunuzun kendisini ifade etmesine olanak sağlarsanız bu konuda büyük bir ilerleme kaydedersiniz.

    • Bir alışverişe gittiniz ve almaması gereken bir şeyi almak istediğini söyledi. Sizin cevabınız “hayır” oldu ve çocuğunuz ağlamaya başladı. Burada yapmanız gereken şey “hayır” ınızın arkasında durmak ve o şeyi almamaktır. Belki market birbirine girecek, ağlayacak, bağıracak ve çoğu zaman çevredeki insanlar size tuhaf tuhaf bakacak. Buna rağmen almamalısınız. Sakinleşmesini bekleyin. Çocuk ağlayarak bir şeylerin olmasını sağlıyorsa bundan sonrasında da ağlayarak yaptırmaya çalışacaktır.

    • Öfke nöbeti sırasında çocuğunuzun bu davranışını yok sayın. Ebeveynlerin zorlandığı ve yapmakta güçlük geçtiği bir davranıştır yok saymak fakat çocuğunuz sizden olumsuz davranış ile ilgi çekmeye çalışıyor olabilir.Eğer ilginizi bu durum ile ona verirseniz, çocuğunuz olumsuz davranışlar ile ilginizi çekmeye çalışmaya devam eder.

    • Öfke nöbeti oluştuğunda sakinliğinizi koruyun. Güç savaşına girdiğiniz ve inatlaştığınız zaman çocuğunuz bu davranışınızı gözlemleyecek ve sonrasında size bu şekilde davranmaya başlayacaktır. Çocuklar söylediklerinizden çok davranışlarınıza dikkat eder.

    • Parka gittiğiniz zamanlar bi saat belirleyin. Ve bu saat azalmaya başladığında haber verin. “10 dakika sonra eve gideceğiz.” gibi. Önceden hatırlatmalar çocuğu hazırlayacaktır.

    • Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar. Çocuklarınıza bir şeyleri seçme hakkı tanıyın ve o konuda güç savaşına girmeyin. Örneğin, “Kırmızı kazağı mı giymek istersin yeşil kazağı mı?” gibi. Çocuğunuzun seçmesine imkan tanıyın.

    • Çocuğunuzun öfke patlamalarının hangi zamanlarda ortaya çıktığını gözlemleyin. Yorgun olduğunda, okuldan geldiğinde, uyandığında, uykusu geldiğinde gibi durumlarda olabilir. Bu zamanları önceden bilmek size yardımcı olacaktır.

    • Nöbet sırasında çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekebilir ve farklı bir konu hakkında konuşabilirsiniz.

    • Çocuklar öfkelendiklerinde, öfke patlaması yaşadıklarında kendilerini kontrol edemezler.Ona sıkıcı sarılarak onu her türlü kabul ettiğinizi ve güvende olduğunu hissettirebilirsiniz.Ona sakinleşene kadar ona bu şekilde sarılacağınızı söyleyin.

    Bunların hepsinin sabır gerektirdiğinin farkındayım. Fakat bunları yapmadan çocuktan olumlu ve sağlıklı tepkiler bekleyemeyiz. Siz olumlu yaklaşırsanız çocuğunuzda size o şekilde yaklaşacaktır. Bu konuda eğer ihtiyaç duyarsanız bir uzmana başvurmaktan çekinmeyin.

  • Çocuklarda uyku sorunları – uyku eğitimi

    Çocuklar için uykunun önemi nedir?

    Uyku, çocukların fiziksel ve zeka gelişimi için çok önemlidir. Yapılan bilimsel çalışmalarda, uyku sorunu olan bir çocuğun uykusu düzenlendikten sonra okul başarısının ve konsatrasyonunun arttığı, dikkat eksikliğinin azaldığı gösterilmiştir. Uykusuz bir bebek gün boyu mutsuz ve huzursuzdur, yaptığı hiçbir aktiviteden zevk almaz, konsantre olamaz.

    Uyku sorunu, sadece çocuğu değil ailenin geri kalanını da etkiler, hayat kalitesini bozar. Çocuklarınıza iyi bakabilmek için önce kendinize iyi bakmanız gerekir. Bunun yolu da iyi uyumaktan geçer. Bebeğinize düzenli bir uyku sağlarsanız, kendiniz ve aileniz için de sağlamış olursunuz.

    Kronik uyku sorunu olan çocuklarda ne gibi problemler ortaya çıkar ?

    -Kazalar ve yaralanmalar

    -Davranış problemleri

    -Konsantrasyon ve dikkat eksikliği

    -Okul başarısında düşüş

    -Daha yavaş reaksiyon süresi görülür.

    Çocuklarda uyku sorunları ne sıklıkta görülüyor ?

    1-5 yaş arasındaki çocukların %25’inde uyku sorunları görülüyor ve bu sorunlar zannedildiği gibi çocuk büyüdükçe düzelmiyor. Yapılan çalışmalarda uyku sorunları olan bebeklerin %84’ünde sorunun 3 yaşından sonra da devam ettiği gösterilmiştir. Dolayısıyla sorunun çözümünü ertelememek gerekir. Uyku eğitimine ne kadar erken başlarsanız o kadar kolay ve hızlı yol alırsınız.

    Ne kadar uykuya ihtiyaçları var ?

    Yenidoğanlar: 16-18 saat

    9 ay-2 yaş : Gece 10-12 saat (bölünmeden olabilir), gündüz 2-3 saat

    1-4 yaş : Toplam 12-14 saat

    5-10 yaş : Gece 10-11 saat uykuya ihtiyaç duyarlar.

    Uyku problemi belirtileri nelerdir ?

    Uykuya dalmakta güçlük

    Gece sık uyanmalar, ağlayarak uyanmalar

    Gündüz uykulu ve huzursuz olma

    Uyku düzeninin ne zaman oluşturulması gerekiyor ?

    Bebekler doğduktan sonraki ilk 3 aylarında düzensiz bir şekilde uyuyup uyanırlar. Uyku süreleri ve saatleri değişkendir. Altı haftalık olduktan sonra gece ve gündüzü ayırt etmeye ve geceleri daha düzenli uyumaya başlarlar. Dördüncü aydan sonra da beyin yeterli olgunluğa ulaşır ve uyku düzeni oluşturulması gerekir.

    Bu düzeni oluşturmak için sihirli bir yöntem var mı ?

    Uyku düzeni oluştururken sihirli bir kelime var “ rutin”. Çocuklar düzene bayılırlar. Düzenli yatış-kalkış saatleri ve yemek saatleri olursa çok daha mutlu, özgüvenli ve sorunsuz olurlar.

    Uyku rutini oluşturun ! Bu rutin çocuğunuzun ayına/yaşına göre değişen ama her gün aynı sırada, aynı şeylerin yapıldığı bir aktivite olsun. Mesela:

    – banyo-uyku tulumu-emzirme-ninni-yatak

    – sütünü içmek-diş fırçalamak-pijamaları giymek-kitap okumak-uyku

    Önemli olan ne yaptığınız değil, çocuğunuzun hoşuna giden, zorla yapılmayan, çocuğunuzla beraber geçirdiğiniz özel bir zaman dilimi olsun. Sizin de stresinizi azaltsın, onu da sakinleştirsin. Ebeveynliğin her alanında olduğu gibi bunda da devamlılık ve tutarlılık başarının anahtarıdır.

    Zamanlama çok önemlidir. “Uyku işaretlerine” dikkat edin. Esnemek, gözleri ovuşturmak, kulakları-saçları çekiştirmek, huzursuzlanmak, ağlamak, emmek istemek..vs. uyku işaretleridir. Bu işaretleri gözleyin ve görünce daha fazla bekletmeden uykuya geçirin. Eğer gecikirseniz bebeğiniz çok yorulur ve daha zor uykuya dalar.

    Uykuyu düzenlemenin püf noktaları nelerdir ?

    Uyku işaretlerine dikkat edin. Zamanlama çok önemli !

    Gece ve gündüz aynı odada ve aynı yatakta uyutmaya dikkat edin.

    Odası karanlık ve sessiz olsun.

    Uyku rutini oluşturun ve bu rutine uyun.

    Belirli bir uyanma ve uyuma saati ayarlayın. Bu saat hafta içi veya sonu ½-1 saatten fazla değişmesin.

    Gece iyi uyuması için gündüz uykularının yaşına uygun ve düzenli olması gerekir.

    Yatağına uykuluyken ama henüz tam uyumamışken koyun. Bu sayede uyandığı zaman kendi başına tekrar uykuya dalmayı öğrenir.

    Okul öncesi çocuklarda :

    Hep aynı saatte yatırın.

    Uyku rutini oluşturun ve bunu çocuğunuza anlatın, gerekirse resimli anlatım olsun.

    Yatağına yattıktan sonra tekrar bir şey isterse ( su, süt, öpücük..vs), sadece 1 defa verin. Tekrar isterse cevap vermeyin veya hayır deyin.

    Bazı durumlarda “uykuya dalamıyorum oyunu” oynamak işe yarar.

    Sizin uyku sorunu olan hastalara yaklaşımınız nasıl oluyor ?

    Uyku sorunları her 4 çocuktan birinde görülüyor ve özellikle ilk 0-2 yaşta tüm ailenin düzenini bozan ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ben, takibimdeki bebeklerin rutin kontrollerinde beslenme ve gelişim gibi, uyku düzenini de sorguluyor ve bu konuda aileyi bilgilendiriyorum.

    Başvuran hastalarda öncelikle ayrıntılı bir öykü alıyorum. Altta yatan uyku bozukluğuna sebep olabilecek bir hastalık olup olmadığını sorguluyorum. Kolik, kabızlık, besin alerjisi veya idrar yolu enfeksiyonu gibi durumlar uyku sorunlarına sebep olabiliyor. Uyku prensiplerini anlatıyorum. Çocuğun yaşına göre nelerin hatalı yapıldığını, ne yapılıp, ne yapılmaması gerektiğini anlatıyorum. Daha sonra aileye bebeğin uyku ihtiyacına ve yaşına göre değişen bir uyku planı öneriyorum. Bu planı nasıl uygulayacaklarını anlatıyorum ve 7 günlük bir uyku günlüğü tutmalarını istiyorum. İkinci görüşmede uyku günlüğüne göre sorun veya eksik olan kısımlarda düzenlemeler yapıyorum. Sonra bütün aileye sabaha kadar deliksiz uykular diliyorum…

  • Kendi sınırlarını keşfetmek için…

    Kendi sınırlarını keşfetmek için…

    Modern yaşamın getirdiği fobiler, ailevi-kişisel problemler, tüketim toplumunda artan sıkıntılar, sosyal şartların olumsuzluğu, trafik-otopark sorunu, hava ve gürültü kirliliği gibi durumlar insan psikolojisini olumsuz yönde etkilediğini sıklıkla gözlemlediğimiz unsurlardır.

    Bu şartlar altında, kişiler kendilerini iyileştirmek adına, sağlıklarını tehlikeye düşürecek seçimler yapma eğilimi göstermektedirler bu sebeple alkol, madde ve sigara kullanımı artışını araştırmalar desteklemektedir.

    Kişilerin kısa vadede rahatlamasını sağlayan ancak uzun sürede problem yaratan bağımlılıkların gelişmesi özellikle öfke yönetimi ile ilgili problemlerin başta olmak üzere duygu durum bozuklukları ve kişilerarası iletişim sorunlarının arttırdığını yapılan çalışmalar destekler niteliktedir.

    Kişilerin psikolojilerini olumsuz etkilemesine sebep olan durumlar ile başaçıkmaları ve bu durumu yönetme becerileri geliştirmesi son derece önemlidir.

    Öyle ki toplumumuzda ‘psikoloğa gitme’ düşüncesine ait ön yargıların azalmaya başlaması önem arz eden bir gelişmedir.

    Ekonomik koşullar, yaş, cinsiyet ,eğitim, kişi ve yakın çevrenin tutumları, psikolojik destek alma tutum ve davranışı üzerinde oldukça etkili olduğu açıktır.

    Destek kişinin kendini tanıma ve zorlandığı durumları yönetmekle birlikte kendi sınırlarını keşfetmek için işlevli bir araçtır.

  • Çocuklarda yeme bozuklukları

    ÇOCUKLUK ÇAĞINDA BESLENMENİN ÖNEMİ NEDİR?

    Çocukluk döneminde büyümeyi etkileyen en önemli faktörler beslenme, genetik alt yapı ve hormonlardır. Ama özellikle ilk 2 yılda büyümeyi en çok etkileyen beslenmedir. İlk yıllarda kazanılan beslenme alışkanlığı erişkin hayattaki beslenme biçimini ve ortaya çıkabilecek, kalp damar hastalıkları, şeker hastalığı, hipertansiyon gibi kronik hastalıkların görülme riskini de azaltmaktadır. Biz hekimler için büyüme, bebeğin sağlığının yerinde olduğunun temel göstergelerinden birisidir. Bu nedenle iştahsızlık şikayeti ile başvuran bebeklerde büyümede duraklama veya gerileme olup olmadığına bakılması ve eğer varsa muhakkak araştırılması gerekir. Fakat en sık yapılan yanlışlardan birisi büyümesi normal olan bebeğin anne- babasına “bebeğiniz normal, kilo alımı gayet iyi, iştahsızlığı için endişe edilecek birşey yok” denmesidir. Çocuğun büyüme duraklaması olmasa da mikronütrient eksiklikleri veya uygun olmayan besleme yöntemleri kullanılıyor olabileceği akılda tutulmalı ve annenin bu konudaki endişesi dikkate alınarak, anneden ayrıntılı öykü alınmalıdır.

    ÇOCUKLUK ÇAĞINDA BESLENME SORUNLARI NE SIKLIKTA GÖRÜLMEKTEDİR?

    Çocukluk çağında bu sorun %25-35 sıklıkta görülmekte, %1-2 ‘sinde de çok ciddi düzeyde olmaktadır. Yani her 3-4 anneden birisi çocuğunun iştahsız olduğundan veya yeme problemi olduğundan şikayet etmektedir.

    BU SORUN NE ZAMAN ORTAYA ÇIKIYOR? DOĞUŞTAN İTİBAREN Mİ VAR YOKSA SONRADAN MI OLUŞUYOR?

    Yeme davranışının ortaya çıkmasında genetik faktörler, hormonlar, anne-bebek ilişkisi ve annenin besleme tutumunun rolü var. Bazı çocuklar doğuştan itibaren seçiciler, bazıları da başta iştahlı yerken sonradan annenin veya bakım veren kişinin yanlış besleme modeli nedeniyle sorunlu hale geliyorlar.

    Ebeveynlerin besleme modelleri 4 gruba ayrılıyor:

    Kontrol Edici: Genellikle çocuğa daha fazla yemesi veya bir besini tüketmesi için ısrar eder, eğer iyi yemek yerse veya istenilen besini tüketirse karşılığında tatlı, şeker, ipad vs verme sözü verir. Bir lokma veya bir kaşık daha yemesi için ısrar eder.

    Müsamahakar: Çocuğun sevdiği yiyecekleri hazırlar ve sunar, çocuk yemekte olanları beğenmez ise onun istediğini hazırlar, ne zaman yemek isterse o zaman, ne şekilde yemek isterse öyle yedirir.

    İhmalkar: “Çocuğum istediği zaman yiyebilir, istediği şeyleri yemesine izin veririm, her zaman ne yediğini takip etmem, bazen yemek vermeyi unuttuğum olur” der.

    Hassas-sorumlu: Çocukla birlikte oturur ve yemek yer, çocuğu aile sofrasına dahil eder. Çocuğun öğün aralarında abur- cubur tüketmesine veya beslenmesine izin vermez. Çocuğa sağlıklı yiyecekler sunar ve çocuğun bunlardan istediğini yemesine izin verir. Yeme sırasında çocuğa baskıcı, zorlayıcı tutum sergilemez.

    Bu 4 besleme modeli arasında hassas model uygun olan ve tercih edilmesi gerekendir. Yanlış besleme modeli uygulanması da çocukta yeme sorunlarına yol açabilir.

    YEME BOZUKLUKLARI KENDİ ARASINDA ALT GRUPLARA AYRILIYOR MU?

    Evet, sıklıkla gördüğümüz 4 gruptan bahsetmek istiyorum:

    İştahsız olarak değerlendirilen normal çocuk: Ebeveyn çocuğun iştahının az olduğuna ve yeterince yemediğine inanır ama aslında çocuğun büyüme hızı ve yeme miktarı ve çeşitliliği normaldir. Anne-babanın aşırı endişesi çocuğu fazla yemeye zorlamaya, ısrara ve sonucunda bazen çocukta yeme korkusu oluşmasına sebep olur. Maalesef bizim toplumumuzda , özellikle anneanne ve babannelerde çocuklara çok yedirme alışkanlığı olduğundan bu hasta grubu çok görülmektedir. Bazen zorlamaya bağlı olarak bu çocuklarda yeme korkusu da oluşmaktadır.. Anneye çocuğun büyümesinin beklenen değerlerde olduğu anlatılmalı ve “hassas-sorumlu besleme modeline” geçilmelidir. Aksi durumda anne-bebek arasındaki ilişki bozulmakta ve ilerleyen yaşlarda daha büyük sorunlar ortaya çıkmaktadır.

    İştahsız ve hareketli çocuk: Hareketli, aktif bir çocuktur. Oyun oynamayla, konuşmayla ve çevreyle, yemekten daha ilgilidir. Yemeğe olan ilgisi kısa sürede dağılır. Masada oturmak istemez. 9-10 aylıktan sonra kilo alımı durabilir. Bu durumda aileye çocukla ilgili bilgi verilir. Çocuğun iştahını arttırmaya yönelik yeme düzeni planlanır. Aile ile beraber, dikkatini dağıtıcı şeyler olmadan, 20-30 dakika ile sınırlandırılmış öğünler planlanır. Kesinlikle yemeye zorlama yada baskı yapılmaması gerekir. Kilo ve boy takibi yapılır, gerekirse besin desteği verilir.

    Çok seçici yemek yiyen çocuk: Bazı yiyeceklerin kokusuna, tadına, görünüşüne veya kıvamına karşı reaksiyon gösterir, iğrenir. Yeni yiyecekleri denemek istemez. Bu çocuğun yemek dışında başka alanlarda da duyusal güçlükleri olabilir: Yüksek sesten veya ışıktan rahatsız olabilir, çıplak ayakla kuma veya çime basamaz, ellerinin kirlenmesinden hoşlanmaz, kıyafet etiketlerinden rahatsız olabilir. Bu çocukları, sevmediği yiyeceği yemeye zorlamak tam tersi etki yapar. Öğürmesine veya kusmasına neden olan yiyeceği bir daha vermemek gerekir. Sevmediği yiyecekler farklı şekillerde sunulmalı ve 10-15 defa denenmelidir. Çok seçici yemek yiyen ve mikronütrient eksiklikleri olan çocuklarda besin desteği ve bazen ilaç tedavisi vermek gerekir.

    Yemek yemekten korkan çocuk: Biberonu, mama önlüğünü veya mama sandalyesini görünce ağlamaya, kendini geriye doğru atmaya başlar, ağzını kilitler, yememek için kendini kusturabilir. Çocuklara besleme sondası veya solunum tüpü takılması gibi tıbbi müdahalelerden sonra veya zorla besleme yapıldığı durumlarda görülür. Bizim toplumumuzda sıklıkla, zorla besleme, ağzını zorlayarak açma veya yatırarak besleme yapılan çocuklarda görülmektedir. Bu durum “kontrol edici besleme modeli” uygulayan ailelerde daha sıklıkla görülmektedir. Uygun olan hassas-sorumlu besleme modeline geçmektir. Çocuğu oturtarak, zorlama yapmadan, kendi başına yemesine teşvik ederek beslenmesini sağlamak gerekir. Bu süreç biraz zaman ve sabır gerektirir fakat sorunun düzeltilmesi anne-çocuk ilişkisi açısından ve gelecekteki beslenme alışkanlığı açısından büyük önem taşımaktadır.

    YEME SORUNLARININ TEDAVİSİ VAR MI? SİZ NASIL BİR YOL İZLİYORSUNUZ?

    Yeme bozukluğunun tedavisi mümkün. Ben öncelikle bu hastalarda çok ayrıntılı bir öykü alıyorum. Yani annenin doğum öncesi dahil beslenmesini, bebeğin emme süreci dahil tüm beslenmesini, ek gıdalara geçişi, neleri sevip neleri sevmediği, ne miktarda tükettiği, verilme şekli, allerji öyküsü..vs sorguluyorum.

    Yeme bozukluğunun hangi alt gruba girdiğini tespit etmek için anket uyguluyorum. Hangi besinleri yediğini tek tek kayıt altına alıp, eksik olan besin grubunu tamamlamaya yönelik beslenme planı hazırlıyorum. Ayrıntılı fizik muayene yapıp, önceki ve o anki boy-kilo değerlerini ölçerek, büyümede duraklama veya gerileme olup olmadığına bakıyorum. Eğer büyümede sorun varsa veya altta yatan başka bir hastalık düşünüyorsam gerekli tetkikleri istiyorum. Tüm bunların sonuçlarına göre çocuğa özel bir tedavi planı oluşturuyorum. Bu plana çocuğun beslenme eylemine katkısı olan herkesin ; anne, baba, anneanne, babaanne, bakıcı..vs katılması ve uyması gerekiyor. Belirli aralıklarla görüşüp bir sonraki adımı planlıyoruz. Bazı durumlarda beslenme desteği, vitamin takviyesi veya ilaç kullanmak gerekiyor. Sonuç olarak her hasta grubu için muhakkak çözüm var, yeter ki aile ile işbirliği içinde çalışalım ve biraz zaman verelim.

    SON OLARAK AİLELERE SÖYLEMEK İSTEDİKLERİNİZ VAR MI?

    “Temel Besleme İlkeleri”nden bahsetmek istiyorum:

    Yemek zamanında dikkat dağıtıcı şeylerden ( TV, bilgisayar, telefon vs.) kaçının
    İştahını arttıracak şekilde besleyin (3-4 saat arayla, acıkmasını sağlayacak şekilde)
    Yemek süresini 20-30 dakika ile sınırlandırın
    Yaşına uygun gıda verin
    Yaşına uygun dağınıklığı , kirliliği tolere edin
    Baştan itibaren kendi kendine yemesini teşvik edin
    Yemek zamanlarında doğal tutum takının, baskı yapmayın, hassas-sorumlu besleme modelini kullanın
    Sistematik bir şeklide yeni gıdalar sunun

    Bu ilkeler olmazsa olmazlar ! Bütün annelere tavsiyem ek gıdalara başladıkları andan itibaren bu kurallara uymaları, ama bebekte bir sorun farkettikleri anda da gecikmeden doktora başvurmalarıdır. Annelerin, bebeklerinin iştahıyla ve beslenmesiyle ilgili endişelerinin her zaman önemsenerek uygun yönlendirme ve tedavinin yapılması gerekir. Bu sorunlar bekledikçe küçülmüyor aksine büyüyor ve tedavisi zorlaşıyor. Benim “ uyku bozuklukları” ve “ yeme bozuklukları” için bir tavsiyem var: “Ne kadar erken o kadar kolay”. Tabii en güzeli baştan itibaren uygun ek gıdaya geçiş ve besleme yöntemlerini kullanarak bu sorunlarla hiç karşılaşmamak. (Bir dergiyle yapılmış röportajımdan alınmıştır.)

    Dr. Gülben EFES

  • Mutlu ve sağlıklı bir çocuk yetiştirmek istiyorsanız…

    Mutlu ve sağlıklı bir çocuk yetiştirmek istiyorsanız…

    Çocuğun yetiştirilmesinde ailenin rolüne değinen Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu, her çocuğun en az annesine olduğu kadar babasına da ihtiyaç duyduğunu söyledi.

    Annelerin çocuklar üzerindeki etkisine değinerek tek taraflı yaklaşımın çocuğun eğitiminde ve davranışlarının şekillenmesinde yetersizliğe neden olabileceğini savunan Ceren Yağcıköseoğlu, “Babaların da çocuk yetiştirilmesinde annelere yardımcı olmasına fırsat verilmelidir” dedi.

    Çocuğun sadece anne kontrolünde yetiştirilmesinin annenin ruh sağlığı üzerinde de olumsuzluğa neden olabileceğine dikkati çeken Psikolog Yağcıköseoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Türk toplumunun kadına yüklediği anlamlar aslında bir birey olmanın ötesinde birçok role sahip olması gerektiğini göstermektedir. Kadın aslında bir annedir, ev hanımıdır, çalışan, üreten ve güçlü olması gereken bir bireydir bizim toplumumuzda. Kadının sahip olduğu roller arttıkça, bulunduğu yer, kimlik ve rollerinin sürekli değiştiğini ve bu değişimin ise psikolojik bir dengesizlik yarattığını görmekteyiz. Bu karmaşanın içinde çocuklarının gösterdiği negatif davranışlar ise annelerin kendilerini yetersiz hissetmelerine, anneliğin ne demek olduğunu sürekli sorgulayarak,yanlış yaptığını düşündürmektedir. Annelerin; her şeyi kontrol edebilecekleri ve yapabilecekleri duygusu aslında kendi yarattıkları ve işlevsiz olan bir düşüncedir. Her şeyi kontrol etmenin mümkün olmadığını kabul etmek ve bu düşünceyi davranışa dökebilmek, yaşadıkları başarısızlık ve suçluluk duygusu ile başa çıkabilmede yardımcı olacaktır. Ayrıca çocuğun bakım ve yetiştirilmesinde çocuğun anneye olan ihtiyacı kadar babaya da ihtiyacı vardır. Babaların da çocuk yetiştirilmesinde annelere yardımcı olmasına fırsat verilmesi gerekmektedir”

  • Kistik fibrozis,

    Her insanda farklı özelliklerden sorumlu olan çok sayıda gen (hücrelerin içerisinde vücudumuz ile ilgili bilgileri taşıyan yapıtaşları) vardır. Bir özelliğin belirlenmesinde biri anneden, diğeri babadan gelen iki gen rol oynar. Böylece her özelliğimizden sorumlu, anne ve babamızdan bize aktarılan genlerimizdir. Hem anne, hem de baba bu hastalık için bir bozuk gen taşıyordur. Bu hastalık ile ilgili bir çift genden diğeri normal olduğu için anne ve babada hastalık bulguları görülmez. Bozuk geni taşıyan anne ve babanın çocuğu her bir gebelikte;%25 olasılıkla sağlıklı,%50 olasılıkla taşıyıcı (hastalık bulguları yoktur tamamen sağlıklıdırlar ancak bozuk geni çocuklarına aktarabilirler),%25 olasılıkla hasta olur (hasta kişide 2 gen de bozuktur).Yani taşıyıcı anne ve babadan doğacak her bir çocuk dörtte bir ihtimalle hasta olacaktır.

    KİSTİK FİBROZİS HASTALIĞININ BELİRTİ VE BULGULARI NELERDİR?

    Akciğerlerle ilgili olanlar;

    Balgamlı, sık ve uzun süreli öksürük

    Tekrar eden veya iyileşmeyen akciğer enfeksiyonları (zatürre, bronşit, hırıltılı solunum)

    Nefes darlığı

    Sindirim sistemi (mide ve barsaklarla) ile ilgili olanlar;

    Yenidoğan bebeğin ilk kakasını katı ve barsaklara yapışık olması nedeniyle ilk 24 saat içerinde çıkaramaması

    Fazla miktarda, yağlı ve kötü kokulu ishal

    Karında şişlik, gaz ve ağrı

    İştahın iyi olmasına rağmen kilo alamama, büyüme ve gelişimin geri kalması

    Bağırsağın uç kısmının (anüs) makattan dışarıya çıkması

    Bağırsak tıkanıklığı tablosu

    Diğer sistemler ile ilgili belirti ve bulgular;

    Terin fazla tuzlu olması

    Özellikle sıcak mevsimlerde terle aşırı tuz ve su kaybı sonucu vücudun susuz ve tuzsuz kalması; ciddi kayıplarda şok tablosu.

    Ciltte yaralar ve soyulmalar; ödem

    Sık tekrar eden, düzelmeyen sinüzit, nazal polip (burun eti)

    Parmaklarda çomaklaşma

    Karaciğer hastalığı (siroz) -safra kesesi taşları

    Diyabet (şeker hastalığı)

    Kısırlık (özellikle erkekte)

    Kemik mineralizasyon bozuklukları (raşitizm veya osteoporoz).

    KİSTİK FİBROZİS HASTALIĞININ TANISI NASIL KONULUR?

    KF’li hastaların şikayetleri çok çeşitli olabilir. Bazen ailede böyle bir hastalığa sahip kardeş olduğu için de diğer çocuklar araştırılabilir. Böyle bir hastalık şüphesi olduğunda ilk yapılacak olan terde klor değerinin ölçülmesidir.

    Ter testi (terde klor değerinin ölçülmesi);

    Bu testte hastanın ön kolundan ter bezleri uyarıldıktan sonra ter toplanır ve terde klor oranı ölçülür. Bu test hastanın canını yakmaz. KF’li bireylerin terlerindeki klor oranı yüksektir. Hastalığın tanısı için en az iki kez yüksek değer gösteren test sonucuna ihtiyaç vardır. Bazı hafif hastalığa sahip çocuklarda sınırda klor değerleri görülebilir. Bu konuda doktorunuzun yorumu önemlidir.

    Nazal (burun) potansiyel farkı ölçümleri;

    Bazı kliniklerde bulunan ve yaygın olmayan bu tanı yönteminde KF’li hastaların burunlarına yerleştirilen bir elektrot yardımı ile burun içi potansiyel farkı ölçülebilir. KF’li hastalarda bu değer daha negatiftir ve bazı maddeler ile burun yıkandığında potansiyel farkı değişiklikleri KF’li hastalarda sağlıklı kişilerden daha farklı olur. Özellikle ter testlerinde sınırda değerlere sahip KF’li hastaların tanıları için tercih edilecek bir testtir. Bu test hastanın canını yakmaz ancak uygulama zaman alıcıdır ve uygulanan kişinin uyumunu gerektirir.

    Mutasyon Analizi

    Tanı konulan hastalardan kan alınarak gendeki bozukluğun tipi de saptanabilir. Şimdiye dek hastalığa neden olan gende 2000 civarında mutasyon (gendeki bozukluk) saptanmıştır. Bir çok merkezde ülkemizde en sık görülen mutasyonların taraması (genellikle 30-40 mutasyon) yapılabilmektedir. Çocuğun hem anne hem de babasından alınan genlerinde (iki taraflı) mutasyonun gösterilmesi ile hastalığın tanısı kesin olarak konulabilir. Taranan mutasyonların gösterilememesi çocuğun hasta olmadığı anlamına gelmez. Çünkü çocuk geriye kalan mutasyonlardan birisini veya şimdiye kadar tanımlanmamış bir mutasyonu taşıyor olabilir. Gen dizi analizi ile genetik olarak mutasyonların tanımlanması da mümkündür.

    Anne karnında (prenatal) tanı;

    KF olduğu bilinen bir hastanın kardeşi olacaksa veya ailede yakın akrabalarda benzer hastalık nedeni ile bebeğin araştırılması planlanmışsa anne karnında tanı yapılabilir. Anne ve babanın taşıdıkları mutasyon ya da KF’li kardeşte hastalığa neden olan mutasyon biliniyorsa bebek anne karnındayken 11. haftada bebeği çevreleyen zarlardan (koryon villus örneklemesi) ya da 16-17. haftalarda bebeği çevreleyen sıvıdan örnek alınarak (amniyosentez) doğumdan önce tanı konabilir. Bu işlemin anneye ve bebeğe zararı ihmal edilebilecek kadar azdır. Bebeğin hasta olduğu saptanırsa ailenin izni ile düşük yaptırılabilir. Bu imkandan yararlanmak isteyen ailelerin hamile olduklarında; hatta tercihen bebek sahibi olmaya karar verdiklerinde hamile kalmadan önce izlendikleri merkezle iletişime geçmeleri gerekir.

    Kistik fibrozis için yenidoğan tarama testi;

    Dünya’da birçok ülkede bebeklerden doğum sonrası ilk hafta içerisinde alınan topuk kanlarından yapılan testler (İmmün reaktif tripsinojen ve bazı ülkelerde birlikte mutasyon analizi) ile tanı konulabilmektedir. Tanıyı doğrulamak için bu bebeklere daha sonra ter testi yapılmalıdır. Ülkemizde KF hastalığı için yenidoğan tarama testleri henüz başlanması için ön hazırlıklar yapılmaktadır.

    KİSTİK FİBROZİSTE TEDAVİ

    KF’de yaşam süresini ve kalitesini etkileyen organ akciğerlerdir, hastanın beslenme durumu da çok önemlidir. Bu nedenle tedavide amaç, akciğer hasarını en aza indirmek ve beslenmeyi düzenleyerek hastanın yaşam kalitesini yükseltmek ve yaşam süresini uzatmaktır. Tedavi ömür boyu devam edecektir.

    Tedavi ekip işidir; ekipte çocuk göğüs hastalıkları, gastroenteroloji, endokrinoloji ve çocuk ruh sağlığı uzmanları, hemşire, göğüs fizyoterapisti ve diyetisyen bulunmalıdır. Ancak tedaviden sorumlu olan kişiler yalnızca sağlık çalışanları değildir, aile bireylerinin de (anne-baba-kardeşler) tedavi edici takımın içinde yer almaları gerekmektedir. Hastaların yaşları büyüdükçe kendi tedavi sorumluluklarının üstlenmelerine çalışılmalıdır.

    Hastaların hiçbir zaman sigara içmemeleri, sigara içilen ortamlarda bulunmamaları gerekir. Solunum yolu enfeksiyonu olan kişilerden uzak tutulmaları ve el yıkanmasına önem verilmesi de önemlidir.

    KF yaşam boyu süren kronik bir hastalıktır. KF’li hastalar, büyüme-gelişmelerinin izlenmesi, ilaç tedavilerinin buna göre düzenlenmesi, oluşabilecek organ işlev bozukluklarının erken saptanması ve gerekli müdahalelerin yapılması için düzenli aralıklarla kontrollere çağrılırlar.

    Eğer ailenin şartları uygunsa ilk yıl ayda bir; daha sonra 3-6 ayda bir düzenli olarak kontrollere gelmeleri uygundur. Araya giren hastalık durumlarında daha sık kontroller gerekebilir.

  • PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    1. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

    Hümanist, idealist, azimli, ileri görüşlü

    2- Günümüzde psikoloji hızla değer kazanan bir meslek sahası. Dolayısıyla psikoloji mezunlarının da sayısı artıyor. Psikolog adaylarının ne gibi özellikleri olmalı?

    Psikolog olunmaz, psikolog doğulur. Kendi tanımayı, kontrol ve motive etmeyi, kendini başka insanların yerine koymayı sağlayan empati yeteneğini belirleyen ve amaca yönelik sosyalleşmeyi sağlayan bir ölçü olan duygusal zekanın yüksekliği ruh sağlığı alanında hizmet verenler için önemli.

    Kişilik gelişimini anlamayı sağlayan biyolojik, sosyolojik, psikoloji alanından çok yönlü bilimsel bilgilere sahip olmakta önemlidir.

    Son olarak sabır, yaratıcılık ve en önemlisi merak duygusu. Siz yolculuğa çıkmıyorsunuz, ama dünyalar size geliyor, keşifçi olmalısınız.

    4-Bilinçaltımız, geçmişte, çocuklukta, ailede yaşadıklarımız hayatımızı nasıl etkiliyor?

    Bilinçdışı bir enerji kaynağıdır. Tahmin edebileceğimizden çok daha kuvvetli bir enerji kaynağı, canlı bir depolama merkezidir. Duygu ve düşüncelerimizin imal edildiği, depolandığı ve bastırıldığı bir bölgedir. Kültürün ve toplumun bize baskılamayı öğrettiği düşünceler ve arzular; geçmiş travmalarımız, bize acı veren duygularımız bilinçdışımızda depolanır.

    Aktif düşüncemizde bastırdığımız herşey bizim bilinçdışımızdadır. Önyargılarımız bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama sergilemeye devam ettiğimiz pek çok davranış bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama geçmişten alışkanlık olarak devam ettirdiğimiz pek çok rol bilinçaltımızdan kaynaklanır.

    Terapi sürecinde danışana olan şey dışarı çıkmak isteyen duygularının baskıdan kurtulmasıdır. Danışanın geçmişe ait bilinçaltına, yani eski nesil kör, miyop beynine terapide bir kez komut verildi mi, hatırlanmayan diğer yaşantılar da ortaya çıkıyor.

    3- ‘Terapi tam olarak ne işe yarıyor, kesin sonuç alınır mı’ gibi sorularla sık sık karşılaşıyorsunuzdur. Terapiler gerçekten işlevsel oluyor mu?

    Her danışan terapiye kendi ‘bataklığıyla’ geliyor. Bu bataklığın üstünde terapi sürecinden beklentilerini de oluşturan, terapi sürecinde giderilmesini istedikleri semptomları, sorunları, sıkıntıları yani kendi bataklıkları üstündeki ‘sinekleri’ var.

    Terapi sürecinde hedef; sinekleri kovmak değil, bataklığı kurutmaktır. Çünkü kuruyan bir bataklıkta tekrar sinek üremez. Yani hedef danışanın terapiye getirdiği görünen sebepten ziyade o görünen sebebi yaratan derin sebebi yakalamaktır. Çoğu zaman danışanlarımızın görüşmelere getirdiği ve pek çok olumsuzluğun nedeni sandığı sorunları, aslında daha derinde yatan bir nedenin sonucu oluyor.

    İşte biz danışanlarımızı bu nedene uyandırıyoruz. O nedene uyanınca da terapiler işlevsel oluyor. Çünkü “Bir insanın bedenini ameliyat etmek için uyutmak, ruhunu ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.”

    5-Danışanlarınıza bulunduğunuz önerileri kendi hayatınızda ne kadar uygulayabiliyorsunuz?

    Danışanlarımıza önerilerde bulunmuyoruz, onları kendilerine öneride bulunabilecekleri noktaya getiriyoruz. Aslında şöyle: terapi süreci kapıyı aralar, danışanlarımız yolu kendi yürür. Biz kucaklayıp onları gidecekleri yere bırakmıyoruz.

    6-Evlilik ve aile danışmanlığı yapıyorsunuz. Günümüzde evliliğe duyulan ilgi azaldı mı? Son yıllarda boşanmalarda bir patlama var. Sizce sebepleri nedir?

    Araştırmaya boşanma sebepleri istatistiksel olarak incelenerek başlanmali. Bu araştırmalara bağlı olarak hem evlenme hızı, hem de boşanma hızının gerilediğini görüyoruz.

    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre geçen yıl 594 bin 493 evlilik, 126 bin 164 boşanma gerçekleşti. Evlenmelerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1.41, boşanmaların sayısı ise yüzde 4.30 azaldı. Geçen yıl boşanmaların yaklaşık yüzde 97’sinin sebebi “geçimsizlik” olarak kayıtlara girdiğini görüyoruz. Bunu terk, aldatma, akıl hastalığı, kötü muamele,haysiyetsizlik ve diğer nedenler takip ediyor.

    8- Evlilikten korkar hale mi geldik, yoksa yalnız yaşamak bilinçli bir tercih mi?

    Aslında evlilikten korkmuyoruz; geçmiş yaşantılarımızdan kaynaklı bilinçdışı korku ve kaygılarımızı partnerimizle kurduğumuz/ kuracağımız o derin ve gerçek bağa taşıyoruz. Tabii bu olumsuz duygular o derin bağı ya zedeliyor ya da oluşturmamıza engel oluyor. Anne-babamızın ilişki modeli, onların ilişkilere yönelik tutumlarından etkilenme biçmimiz, hayat felsefemiz, cinsel ve evlilikle ilgili toplumsal mitler/ yani ilişkilerle ilgili doğru bilinen yanlışlar. Her biri evliliğe yönelik duygu ve düşündelerimizi etkiliyor. Bütün bu saydıklarımızla ilgili farkındalığı olanlarsa yalnız yaşamak ya da evlilik sistemi içinde bulunmak konusunda bilinçli tercihler yapıyorlar.

    9- Evlenmeden önce bir terapiste gitmek ne kadar önemli? Terapi almak konusunda kadın ve erkekler farklı davranıyor mu?

    Evliliği yöneten genetik bir şifre yok. Evlilik biyolojiye kabul ettirilmiş kültürel bir oluşumdur. Bu kültürel oluşumun içine girmeden önce yukarıda söz ettiğimiz konularda kendimizi tanıma adına evlilik öncesi danışmanlık almayı biz danışanlarımıza tavsiye ediyoruz. Görüşmelerde de danışanlarıma sık sık söylediğim şey: “Doğru insanı bulmak değil, kendin için doğru insan olmak gerekir önce.” Yani evliliğe adım atmadan önce kişinin evliliğe yüklediği anlam, idealindeki gelecek, idealindeki ilişki, nasıl sevmek ve sevilmek ona iyi geliyor vb.konularda kendini tanımasını sağlıyoruz.

    Terapi almak konusunda kadın ve erkekler arasında toplumda bilinenin aksine farklı davranışlar gözlemlemedim.

    10- Mutlu beraberliğin sırrı gerçekten de formülize edilebilir mi? Bir evlilik terapisti olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

    Bir beraberlik yaşayan çiflerin ikisinin de kendilerini evrenin odağında görme durumunu bir kenara bırakmaları gerek. İlişkide kendilerini onarmaya çalışmak yerine, birbirlerini eşit birer birey olarak kabullenerek birbirlerinin yaralarını sarmalılar. Çiftler bireysel benmerkezciliklerinden fedakarlık ettiklerinde zaten ilişkinin kendisi merkez oluyor. Ve elbirliğiyle tamir ettiğiniz ilişki sizleri de iyileştiriyor. Yani çiftlerin birbirlerine verdikleri sevgi, kendi yaralarına ulaşıp onları da iyileştiriyor.

    11-Türkiye’de psikolog ve terapistlere bakış açısı değişti mi?

    Son zamanlardaki bilinçlenme ve sayısı her yıl artan psikoloji bölümleri ile birlikte, psikoloğa gitmek için ‘deli’ olunması gerektiği inancı yavaş yavaş azalıyor. ‘Psikoloğa neden gidilir?’, ‘Psikoloğa gitmem gerektiğini nasıl anlarım?’, ‘Psikolog ne iş yapar?’ gibi soru işaretleri ve psikiyatristle psikolog kavramlarının karıştırılması da zaman zaman terapiye katılım sürecini etkiliyor. Oysa psikolojik destek kendinize verebileceğiniz en güzel hediyedir. Akıllılar terapiye gelir, deliler sokakta gezer.