Yazar: C8H

  • Ailesel akdeniz ateşi (fmf)

    Ailesel Akdeniz Atesi (FMF) karin ve/veya gögüs agrisi ve/veya eklem agrisi ve sisliginin eslik ettigi tekrarlayan ates nöbetleri ile karakterize bir genetik hastaliktir.

    Hastalik genellikle Akdeniz ve Ortadogu kökenlileri, yani Yahudiler (özellikle Sefardik Yahudiler), Türkler, Araplar ve Ermenileri etkiler.

    Ne kadar sıktır?
    Yüksek risk popülasyonlarinda hastalik sikligi yaklasik 1000’de 1-3’dür FMF ataklari hastalarin yaklasik %90’inda 20 yasindan önce baslar. Yaridan fazlasinda hayatin ilk 10 yilinda ortaya çikar. Erkeklerde kizlardan biraz daha fazla görülür (13/10).

    Hastalığın nedenleri nelerdir?
    FMF genetik bir hastaliktir. Akdeniz atesinden sorumlu gen MEFV genidir. .

    Kalıtımsal mıdır?
    Otozomal resesif (cinsiyete bagli olmayan) bir hastalik olarak geçer. Bu tip geçiste çocukta FMF olabilmesi için, biri anneden digeri babadan gelen iki mutasyonlu kopya gereklidir. Dolayisiyla iki ebeveyn de tasiyicidir (bir tasiyicida yalniz bir mutasyonlu kopya vardir fakat hasta degildir). Genis bir ailede, hastalik genellikle baska bir çocukta, kuzende, amcada ya da uzak bir akrabada görülür. Ancak küçük bir grup olguda oldugu gibi, eger ebeveynlerden biri FMF’li digeri tasiyici ise, çocugun hasta olma sansi %50’dir.

    Başlıca belirtileri nelerdir?
    Hastaligin baslica belirtileri, karin, gögüs ve eklem agrilariyla birlikte giden tekrarlayan atestir. Karin agrilari en sik olandir; hastalarin yaklasik %90’inda görülür. Gögüs agrisi ataklari %20-40, eklem agrisi %50-60 hastada görülür.

    Genelde, çocuklar tekrarlayan karin agrisi ve ates gibi belirli bir atak tipinden yakinir. Fakat bazi hastalar degisik atak tipleri geçirebilir. Bazen karin ve gögüs agrisi, gögüs ve eklem agrisi gibi kombine ataklar görülebilir.

    Bu ataklar 1-4 gün sürer ve kendi kendine geçer. Hasta atagin sonunda tamamen düzelir ve bu periyotlar arasinda tamamen normaldir. Bazi ataklar o kadar agrili olur ki, hasta ya da ailesi tibbi yardim isteginde bulunur. Özellikle agir abdominal ataklar akut apandisiti taklit edebilir ve bu nedenle bazi hastalar gereksiz karin ameliyati geçirebilirler. Ancak, bazen ayni hastada bile ataklar o kadar hafiftir ki, hazimsizlikla karistirilir. Bu durum, hastalarin taninma güçlügünün nedenlerinden biridir. Karin agrisi boyunca, çocuk genellikle kabizdir fakat agri düzelir düzelmez kisa süre için yumusak diski çikar. Çocugun bir atakta atesi çok yükselirken, bir baska atakta hafif bir ates görülebilir.

    Gögüs agrisi genellikle tek taraflidir. Yan agrisi, sirt ya da gögüs agrisi seklinde ortaya çikar. Agrinin siddetinden hasta yeterince derin nefes alamayabilir. Bir kaç gün içinde araz birakmadan iyilesir. Eklem ataklarinda genelde bir eklem (monoartrit) etkilenir. Yaygin olarak ayak bilegi ya da diz tutulur. O kadar sis ve agrili olabilir ki, çocuk yürüyemez. Bu hastalarin yaklasik üçte birinde etkilenen eklemin üzerinde kirmizi bir döküntü görülür. Eklem ataklari, diger atak tiplerinden daha uzun sürebilir. Tamamen iyilesmesi dört günden bir haftaya kadar uzayabilir. Bazi çocuklarda hastaligin tek bulgusu tekrarlayan eklem ataklaridir. Bu nedenle, yanlislikla akut romatizmal ates ya da juvenil romatoid artrit tanilari konur. Olgularin yaklasik %5-10’unda eklem tutulumu kroniklesebilir ve geri dönüsümsüz degisikliklere neden olabilir. FMF’in erizipel benzeri eritem denilen ve genellikle alt ekstremitelerde ve eklemlerde gözlenen karakteristik bir döküntüsü vardir. Bazi çocuklar rahatsiz edici olabilen bacak agrilarindan yakinirlar. Ataklarin en nadir tipleri arasinda tekrarlayan perikardit (kalbin dis katmanin iltihabi), miyozit(kas iltihabi ), menenjit ve orsit (testis iltihabi) vardir. Damar iltihabi ile giden Henoch-Schönlein Purpura ve poliarteritis nodoza gibi bazi hastaliklar FMF’li çocuklar arasinda daha siktir.

    Tedavi edilmemis olgularda FMF’in en önemli komplikasyonu amiloidoz gelisimidir. Amiloid, böbrek, bagirsaklar, deri, kalp gibi bazi organlarda depolanan ve özellikle böbreklerde ilerleyici fonksiyon kaybina neden olan özel bir proteindir. FMF’e özgü degildir; romatoid artrit, juvenil kronik artrit ve tüberküloz gibi bazi kronik iltihabi hastaliklar iyi tedavi edilmediginde de görülebilir. Bagirsaklarda ya da böbrekte amiloid maddesi saptanarak tani konur.

    Ömür boyu düzenli ve yeterli doz kolsisin (tedavi’ye bkz) alan çocuklarda hem ataklar kaybolur ya da seyreklesir hem de amiloidoz gelisme riski ortadan kalkar.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?
    Her çocukta ayni degildir. Üstelik, ataklarin tipi, süresi ve siddeti ayni çocukta bile farklilik gösterebilir.

    Bulaşıcı mıdır? Hayir degildir.

    Çocuklardaki hastalık yetişkinlerden farklı mıdır?
    Genel olarak çocuklardaki FMF yetiskinlerdekine benzer. Ancak artrit (eklem iltihabi) ve miyozit gibi bazi bulgular çocuklukta daha siktir ve hasta büyüdükçe daha nadir görülürler. Orsit, eriskin erkeklerden çok küçük erkek çocuklarda saptanir. FMF’in baslangiç yasi da ayrica önemlidir. Amiloidoz riski, tedavi edilmeyen ve hastaligi erken baslayan hastalar arasinda daha yüksektir.

    Nasıl tani konur? FMF’in tanisi için kesin bir tani araci yoktur.

    a)Klinik şüphe: Çocuk en az üç atak geçirdikten sonra FMF düsünmek olasidir. Hastanin etnik kökeni ve benzer yakinmalari ya da böbrek yetersizligi olan akrabalarin varligi ayrintili bir hikaye ile arastirmalidir. Ayrica, ebeveynlerden önceki ataklarin detayli tanimini yapmalari istenmelidir.

    b)Takip: FMF süphesi tasiyan bir çocuk kesin tani konulana dek yakin takibe alinmalidir. Bu takip süresince, mümkünse, hasta bir atak geçirirken görülmeli, fizik muayene ve iltihabin varligini gösterecek bazi kan tetkikleri yapilmalidir. Genellikle bu tetkikler atak boyunca pozitif olup, atak geriledikten sonra normale döner ya da normale yakin düzeye gelir. FMF’in taninmasina yardimci olmasi için düzenlenmis siniflandirma kriterleri taninin bu asamasinda kullanilabilir. Çesitli nedenlerden dolayi, çocugu atak sirasinda görmek her zaman mümkün degildir. Bu nedenle ebeveynlerden bir günlük tutmalari ve nöbetler sirasinda ne oldugunu tarif etmeleri istenir. Atak sirasinda yapilmasi istenen testler ailenin yasadigi bölgedeki bir laboratuarda yaptirilabilir.

    c) Kolsisin tedavisine yanıt: FMF tanisini olasi kilan klinik ve laboratuar bulgulari olan çocuklara, 6 ay boyunca yaniti degerlendirmek amaciyla kolsisin verilir. Eger hasta FMF’li ise, ya hiç atak görülmemesi ya da ataklarin sayi, siddet ve süresinin belirgin olarak azalmasi beklenir. Ancak, yukarida açiklanan asamalar tamamlandiginda hasta FMF kabul edilir ve ömür boyu kolsisin tedavisine baslanir. FMF, vücutta degisik sistemleri etkiledigi için hastaligin tani ve takibinde degisik uzmanlar görev alir. Bunlar, genelde, çocuk doktoru, çocuk romatologu ya da çocuk romatizmasi ile ilgilenen eriskin romatologu, nefrolog (böbrek uzmani) ve gastroenterologlardir.

    d) Genetik analiz: Son birkaç yilda, FMF gelisiminden sorumlu oldugu düsünülen mutasyonlarin varligini göstermek için hastalarin genetik analizi yapilmaya baslanmistir. Eger hasta her ebeveynden bir tane olmak üzere iki mutasyon tasiyorsa FMF klinik tanisi dogrulanir. Ne var ki, su ana kadar tanimlanmis olan mutasyonlar FMF hastalarinin %70-80’inde bulunmaktadir. Bu da hiç mutasyon tasimayan FMF hastalarinin oldugunu gösterir. Bu nedenle FMF tanisi günümüzde hala klinik yargiya dayanir. Genetik analiz her ülkede yapilmayabilir.

    Ates ve karin agrisi çocuklarin çok yaygin yakinmasidir. Bu nedenle, yüksek riskli popülasyonlarda bile FMF tanisi koymak kolay degildir. Tani konulana dek birkaç yil geçer. Tanidaki bu gecikme çok önemlidir çünkü, tedavi edilmeyen hastalarda amiloidoz riski artar.

    Tekrarlayan ates, karin agrisi ve eklem agrisi nöbetleriyle giden baska bir takim hastaliklar da vardir. Bu hastaliklarin da çogu genetiktir. Bunlardan bazilari olan HIDS, TRAPS, PFAPA, Muckle-Wells hastaligi, CINCA gibi hastaliklar FMF ile bazi ortak klinik özellikler tasir ancak hepsinin de kendi ayirici klinik ve laboratuar bulgulari vardir.

    Testlerin önemi nedir?

    a) Kan tetkikleri: Laboratuar testleri daha önce de belirtildigi gibi FMF tanisinda önemlidir. Eritrosit sedimentasyon hizi (ESR), CRP, tam kan sayimi, fibrinojen gibi tetkikler atak sirasinda iltihabin varolup olmadigini ve derecesini görmek için istenir. Bunlar, atak geçtikten sonra, sonuçlarin normale dönüp dönmedigini görmek için tekrar edilir. Hastalarin yaklasik üçte birinde tetkikler normale döner, ancak geri kalan üçte ikisinde düzeyler belirgin olarak azalsa da, üst limitin üzerinde kalabilir. Genetik inceleme için de az miktarda kan gereklidir. Ömür boyu kolsisin tedavisi alan çocuklar yilda iki defa takip için kan ve idrar vermelidirler.

    b) İdrar tetkikleri : Idrar örnegi de protein ve kimizi kan hücresi varligi açisindan incelenir. Ataklar sirasinda geçici degisiklikler olusabilir. Fakat amiloidozlu hastalarda idrarda protein kalicidir. Bu durum, doktoru amiloidoz süphesine karsi daha fazla tetkik istemesi için uyarir. Bu ek tetkikler, idrarda protein kaybinin miktarinin belirlenmesi ve rektal (kalin bagirsagin son bölümü) ya da böbrek biyopsisi yapilmasidir.

    c) Rektal ya da böbrek biyopsisi: Rektal biyopsi, rektumdan küçük miktarda doku alinmasidir. Yapilmasi çok kolaydir; eger rektal biyopsi amiloidozu göstermede yetersiz olursa o zaman taniyi dogrulamak için böbrek biyopsisi yapmak gerekir. Böbrek biyopsisi için, çocuk hastanede bir gece geçirmek zorundadir. Biyopside elde edilen dokular boyanir ve amiloid birikimi açisindan mikroskop altinda incelenir.

    Tedavisi mümkün müdür?
    Evet, hayat boyu kolsisin kullanimiyla tedavi edilebilir. Aslinda bu tedavi iyilestirmek için degil daha çok hastayi amiloidoz gelisiminden ve tekrarlayan ataklardan korumak içindir. Ne var ki, eger hasta ilaci birakirsa ataklar ve amiloidoz riski geri gelir.

    Tedavi nelerden oluşur?
    Bu tedavi yalniz ataklari kontrol etmez, ayni zamanda amiloidoz riskini de ortadan kaldirir. Bu yüzden ailelere ve hastaya ilacin her gün yazilan dozda alinmasinin ne kadar yasamsal oldugunun doktor tarafindan anlatilmasi gerekmektedir. Hastanin uyumu çok önemlidir. Eger bu basarilirsa, o zaman çocuk, normal bir hayat beklentisiyle hayatina devam edebilir. Ilacin dozu, hekime danisilmadan ebeveynler tarafindan degistirilmemelidir. Aktif bir atak esnasinda kolsisin dozlarinin artirilmasi atak süresini ve siddetini azaltmaz. Bu nedenle doz arttirmanin anlami yoktur. Önemli olan ataklarin gelmesini önlemektir. Kolsisin ile ilgili akla gelen önemli bir ilaç etkilesimi yoktur.

    Interferon gamma, anti –TNF ve talidomid gibi alternatif tedavilerle ilgili birkaç çalisma vardir. Ancak, bu alternatif ilaçlarin etkinligi ve güvenilirligiyle ilgili yeterince veri yoktur.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?
    Aileleri için çocuklarinin hayatlari boyunca bu haplari almalari gerektigini kabul etmeleri kolay degildir. Özellikle kolsisinin potansiyel yan etkileri hakkinda endiselenilir. Kolsisin, doz azaltimina cevap veren minör yan etkileri olan güvenli bir ilaçtir. En sik yan etki ishaldir. Bazi çocuklar, ishal nedeniyle verilen dozu tolere edemeyebilir. Böyle çocuklarda doz, tolere edecegi doza kadar düsülmeli ve sonra küçük ayarlamalarla yavas yavas uygun doza kadar yükseltilmelidir. Diger yan etkiler arasinda bulanti, kusma ve karin kramplari bulunur. Seyrek olarak, hastalarda kas güçsüzlügü yapabilir. Nadiren periferik kan hücreleri sayica (beyaz ve kirmizi kan hücreleri ve trombosit) azalabilir ama dozun azaltilmasiyla normale döner. Tedavi dozlarinda sperm sayisinda azalma görülmesi çok enderdir. Kadin hastalarin gebelik ya da emzirme süresince kolsisini kesmeleri gerekmemektedir.

    Tedavi ne kadar sürmelidir? Ömür boyu süren koruyucu bir tedavidir.

    Alternatif / tamamlayıcı tedavinin yeri nedir? Böyle bir tedavi yoktur.

    Ne kadar sıklıkla kontrol muayenesi gereklidir?
    Tedavi gören çocuklar yilda en az iki kez kan ve idrar tetkiki yaptirmalidir.

    Hastalık ne kadar sürer? Bu ömür boyu süren genetik bir hastaliktir.

    Hastalığın uzun dönemli sonuçları nelerdir?
    Ömür boyu düzenli kolsisin tedavisi alan FMF’li çocuklar, normal bir hayat sürerler. Ne var ki, tanida bir gecikme olmussa ya da tedaviye uyum yoksa, amiloidoz riski de artar. Amiloidoz gelisen çocuklarda böbrek nakli gerekebilir. FMF’de büyüme geriligi büyük bir problem degildir. Ancak, bazi çocuklarda ergenlik dönemindeki büyüme artisi yalniz kolsisin tedavisinden sonra gözlenebilir.

    Tamamen düzelmesi mümkün müdür?
    Hayir. Çünkü bu genetik bir hastaliktir. Ancak, kolsisin ile ömür boyu tedavi hastaya hiçbir kisitlanma ve amiloidoz gelisme riski olmadan normal bir yasam sürme sansi verir.

    Gündelik yaşam nasıl olmalıdır?

    Hastalik çocugun ve ailesinin hayatini nasil etkileyebilir?

    Çocuk ve aile henüz hastaligin tanisi konmadan önce büyük problemler yasarlar. Siddetli karin, gögüs ve eklem agrilarindan dolayi, sik sik çocugu hastaneye götürmek zorunda kalabilir. Bazi çocuklar, yanlis tanilardan dolayi gereksiz yere ameliyat olurlar. Tani konduktan sonra, hem çocuk hem de ebeveynleri hemen hemen normal bir yasam sürebilirler. Bazilari çocugun FMF hastasi oldugunu bile unutabilir. Bu durum tehlikeli olabilir çünkü, tedaviye uyumu bozabilir.

    Tek problem, ömür boyu tedavinin yaratabilecegi psikolojik zararlardir. Bu sorun, hasta, ebeveyn egitim programlariyla asilabilir.

    Okula gidebilir mi?
    Sik gelen ataklar okula devam konusunda sorunlara neden olabilir. Ancak, kolsisin tedavisi baslandiktan sonra, bu artik önemli bir sorun olmaktan çikar. Ögretmenler, hastalik konusunda ve okulda bir atak gelirse ne yapacaklari konusunda bilgilendirilmelidirler.

    Spor yapabilir mi?
    Ömür boyu kolsisin tedavisi gören FMF’li hastalar diledikleri her sporu yapabilir. Tek problem, etkilenmis eklemlerde hareket kisitliligina yol açan uzamis eklem iltihabidir.

    Diyet nasıl olmalıdır? Özel bir diyet yoktur.

    İklim hastalığın seyrini nasil etkiler? Etkileyemez.

    Çocuk aşılanabilir mi? Evet asilanabilir.

    Cinsel yaşam, gebelik ve dogum kontrolü?
    Kolsisin tedavisinden önceki dönemde, FMF hastalarinin üreme problemleri vardi fakat, kolsisin ile birlikte bu sorun ortadan kalkmistir. Ilaç gebelik boyunca alinmalidir.

  • Okul Heyecanı

    Okul Heyecanı

    Uzun bir tatilin ardından, Pazartesi günü okullar açılıyor. Yani yarın…

    Ben de çocuğunu ilk kez ilkokula gönderen bir anne olarak, her anne baba gibi tatlı bir heyecan içindeyim. Çocuğum okuma yazmayı öğrenecek, yıllardır kendisine okuduğum “Kırmızı başlıklı kız” hikayesini kendisi okuyabilecek. Sanki anaokulu şaka gibiydi de, bu gerçek. Artık, yaşamın sorumlulukları ve zorluklarını üzerine alma vakti geldi gibi. Büyüdü gibi sanki küçük kızım… Artık yıllar göz açıp kapayana kadar hızlıca geçecek ve bir de bakmışım ki üniversiteye başlamış. Böylesine bir duygusal heyecan işte…

    Güzel bir yıl olmasını ümit ediyorum; biz anne babalar, sevgili çocuklarımız ve değerli öğretmenlerimiz için. Hem duygularımı paylaşmak hem de anne babalar olarak nelere dikkat edelim ki, her şey en güzel haliyle yaşanabilsin diye yazma ihtiyacındayım bu yazımı. Sorunlar olacaktır elbette. Ancak bu sorunların çoğu; öğretmen, okul ve aile iş birliği ile kolayca çözülebilir türden olacaktır. Bir de sizinle paylaşacağım bazı ayrıntılara dikkat edersek, belki bu sorunlar ortaya çıkmadan önleme imkanı elde etmiş olacağız.

    Biz anne babalar olarak çocuklarımız üzerinde çok fazla etkiliyiz. Bunun öncelikle farkında olmamıza ihtiyaç var. Kendi kaygılarımızı aynen aktarıyoruz çocuklarımıza. “Ben hiç kaygılarımı belli etmiyorum” desek de, bu mümkün değil. Söylediğimiz her söz, gözlerimizdeki her bakış, yüz ifademizdeki her değişim çocuklarımızı etkiliyor. Bunu bilmeliyiz öncelikle.

    Ben kaygılı çocuk değil, kaygılı anne baba olduğunu görüyorum her zaman. Bu nedenle, bizim kendi kaygılarımızı azaltmak için nelere dikkat etmemiz gerektiğine bir bakalım:

    Özellikle 1. Sınıfa başlayan çocuklarımızın anne babaları olarak, çocuğumuzun çocukluğu bitti sanmayalım lütfen. O hala bir çocuk; oynamaya, koşmaya devam edecek. Bu onların ihtiyacı. Okul başladı diye, hayat bitmedi. Daha bugün bir anne ile görüşmemde temel sorunun bu olduğunu gördüm ve paylaştım.1. sınıfta en önemli husus, çocuğun okulu ve okumayı sevmesidir.Temel hedefimiz bu olmalıdır. Sayfalarca ödevin çocuğu bunaltmaktan başka bir etkisi yoktur. Küçük tekrarlar ve seviyesine uygun hikaye okumaları yeterli olacaktır.

    Okula yeni başlayan 1. sınıf çocuklarımızın anne-babaları olarak, çocuklarımızın kendine özgü özelliklerinin olduğunu, hazır bulunuşluklarının (kas gelişimi, zihinsel gelişim, duygusal gelişim) farklı olduğunu, her çocuğun vakti zamanının farklı olduğunu bilmemiz çok önemlidir. Çocuklarımızı sınıf arkadaşları ile karşılaştırmamak, abla- ağabeyleri ile karşılaştırmamak, onları örnek göstermemek çok önemlidir.

    Çocuğumuzu okula başlayacağına dair duygusal olarak hazırlanmalıyız. “Artık okul başlıyor, yaz tatilinden biraz daha farklı bir yaşam düzenimiz olacak. Daha erken yatıp daha erken kalkacağız. Bilgisayar-televizyon-tablet-telefona yaz tatilinden daha az zaman ayıracaksın. Bunları yine oynayacaksın, televizyon da izleyeceksin ama hem derslerini hem bunları nasıl planlayabiliriz?” diye birlikte zaman ve kurallar belirlenmelidir. Bu kurallar çok beklenmedik bir sorun olmadıkça bozulmamalıdır.

    Okul alışverişleri birlikte keyifle yapılmalı. Çocuğun heyecanına, mutluluğuna ortak olunmalıdır.

    Okulla ilgili neler hissettikleri, ne düşündükleri sorulmalı, sohbet edilmeli ve kaygılı çocuklar cesaretlendirilmelidir.

    Çocuğun gözü korkutulmamalı. ‘Bak yaramazlık yaparsan, öğretmenin kızar’ gibi… Öğretmeni hakkında olumsuz yorum hiçbir zaman yapılmamalıdır.

    Çocuğumuz çok abartılı beklentiler içine de sokulmamalı. ‘Çok eğleneceksin’, ‘Bir sürü arkadaşın olacak’ gibi…

    Yeni şeyler öğreneceği, arkadaşlar edineceği ve bunları kurallar doğrultusunda yapacağı anlatılmalı.

    Giyinmesi, çantasını taşıması, beslenmesi gibi sorumluluklar çocuğa verilmeli.

    Ödevleri savaşlara dönüştürmemeliyiz. Ödev, çocuğun sorumluluğudur, anne-babanın değil. ‘Ders çalış’, ‘Ödev yap’ denmemeli sürekli. Ödevini ve sorumluluklarını kendisi için değil, bizim için yaptıklarını sanmaları çok acı oluyor. Bu konuda kararlı ve istekli olmalıyız. Birkaç gün sabredip, üçüncü gün patlamak işe yarayan bir çözüm değil.

    Sınavlara hazırlanan öğrencileri yoğun bir yıl bekliyor. Onlara başarılar diliyorum. Sınavı yaşamın anlamı, tek çaresi olarak görmeyip iyi bir lise ya da üniversite için fırsat olarak değerlendirmeliler. Ailelerin beklentilerini çocuklarına göre yeniden değerlendirmeleri, baskıdan kaçınmaları gerekir.

    Çocuklarımızın dikkat etmeleri gereken şeyler; düzenli olarak her gün mutlaka çalışmaları, emeklerine güvenmeleri ve beklentilerinin emekleri doğrultusunda olması gerektiğidir.

    Anne babalar olarak,çocuklarımıza kolaylaştırıcı olalım, yönlendirici değil.Onların da duyguları, hayalleri, düşünceleri ve kendine özgü davranışları olmalı. Her davranışlarını bizim istediğimiz gibi yapmayacaklar. Ki yapmamalılar… Kendilerine yeten bireyler olabilmeleri, onları ne kadar erken yaştan birey olarak görmemize bağlı. Bize fikirlerini rahatlıkla söyleyebilmeliler, “Hayır” diyebilmeliler ki, dışarıda da bunu söyleyebilsinler.

    Çocuklarımızı bütün olarak görmeye, anlamaya çalışmalıyız;sadece davranışlarına odaklanmayalım.Duyguları, düşünceleri ve hayalleri var onların… “Kendisinin dışında neleri önemsiyor?” bunları anlaması için fırsat verelim. Çocuğumuzu sadece davranıştan ve sonuçtan ibaret görürsek; not, puan, başarı, sıralama odaklı oluruz. Akademik başarıya takılıp çocuklarımızın bütünlüğünü gözden kaçırmayalım. Her çocuk eşsiz ve özel. Onların ilgili ve yetenekli oldukları alanları bulmaya çalışıp destekleyebiliriz.

    Kendi gerçekleştiremediklerimizi onların gerçekleştirmeleri için hayatlarını esir almayalım. Hayat onların… Biz, bize verilen emanete sahip çıkalım yeter.

    Son olarak; kendimiz teknolojinin esiri olmak yerine, çocuklarımıza gerçekten anlamlı ve değerli zamanlar ayırmak, paylaşmak, anı biriktirmek en önemli detaylar. Çünkü ileride yaşlandığımızda, aklımızda kalan bunlar olacak…

    Değerli anne babalar, öğretmen arkadaşlarım ve sevgili öğrencilerimiz, yeni eğitim öğretim yılının hepimiz için hayırla başlamasını ve sürmesini diliyorum. Sevgiyle…

  • Henoch – schöenlein purpurası

    Henoch – schöenlein purpurası

    Henoch – Schöenlein Purpurası Nedir?

    Henoch-Shöenlein purpurasi (HSP), küçük kan damarlarinin (kapillerlerin) iltihabiyla giden bir hastaliktir. Bu iltihap, vaskülit olarak adlandirilir ve genellikle deri, bagirsak ve böbreklerdeki küçük kan damarlarini etkiler. Bu iltihaplanmis kan damarlari deri içine kanayarak purpura dedigimiz koyu kirmizi ya da mor renkteki döküntülere yol açabilir. Ayni zamanda ince bagirsaklar ya da böbrekler içine kanayip, gaita ve idrarda kan çikmasina (hematüri) neden olabilir.

    Ne kadar sıktır?

    HSP çocukluk çaginda, 5 ila 15 yas arasi çocuklarda en sik görülen sistemik vaskülittir. Erkek çocuklarda kizlara oranla daha fazla gorulur (2:1).. Olgularin büyük çogunlugu kışın ortaya çikar fakat sonbahar ve ilkbaharda da bazı olgular görülebilmektedir.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    HSP’nin nedenini bilinmemektedir. Mikroplarin (virüs ve bakteriler gibi) hastalik için önemli bir tetikleyici faktör oldugu düsünülmektedir, çünkü sıklıkla bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben ortaya çıkar. Ne var ki HSP, ilaç alimi, böcek isirigi, soguga maruz kalma, kimyasal toksinler ve bazi besin allerjenlerinin alinmasindan sonra da ortaya çikabilmektedir. Bu nedenlerden dolayi, önceleri HSP’nin bütün bu ajanlara karsi bir allerjik reaksiyon oldugu düsünülerek ‘allerjik purpura’ terimi kullanilmaktaydi. Bazi ülkelerde, eklemler ve kaslarla ilgili belirtilerinden dolayi ‘romatoid purpura’ olarak da adlandirilmaktadir

    HSP lezyonlarinda görülen, immünglobülin A gibi bazi spesifik ürünlerin birikimi, anormal bir immün sistem yanitinin deri, eklem, gastrointestinal sistem, böbrekler ve ender olarak santral sinir sistemindeki küçük kan damarlarina saldirdigini ve hastaliga neden oldugunu desteklemektedir.

    Kalıtımsal mı? Bulaşıcı mı? HSP kalitimsal bir hastalik degildir. Bulasici degildir

    Esas belirtileri nelerdir?

    En sik belirtisi, bütün HSP hastalarinda görülen karakteristik deri döküntüsüdür. Döküntüler genellikle küçük, kırmızı, toplu igne başı gibi, deriden hafif kabarik, bazen de kurdesen tarzindadir. Döküntü giderek mor bir renk alir. Bu döküntülere “ele gelen purpura” ismi verilir. Purpura genellikle alt ekstremiteler ve kalçada görülmekle beraber vücudun diger bölgelerinde de (kollar ve gövde) ortaya çikabilir.

    Hastalarin büyük çogunlugunda (%65) , dizler, ayak bilegi, el bilegi, dirsek ve parmaklarda, agrili eklem (artralji ) ya da hareketi kisitlanmis agrili ve siskin eklem (artrit) bulgusuna rastlanir. Artralji ve/veya artrit , eklem civarinda ya da yakininda yumusak doku sisligi ve hassasiyetiyle birlikte görülür.

    Ellerde, ayaklarda, alında ve skrotumda yumusak doku sisligi, özellikle küçük çocuklarda hastalıgın erken evrelerinde ortaya çikabilir.

    Eklem bulgulari geçicidir ve birkaç gün içinde kaybolur.

    Bagirsak damarlari iltihaplandigi zaman , hastalarin %60’indan fazlasinda göbek çevresinde araliklarla ortaya çikan karin agrısı görülür ve bazen buna hafif ya da siddetli barsak kanamasi eslik edebilir.

    Ender olarak, bagirsak tıkanıklıgına yol açarak cerrahi gerektirebilecek, karin içinde bagirsak katlanmasi durumu ortaya çıkabilir.

    Böbrek damarlari iltihaplandiginda, %20-35 hastada kanama yapabilir ve hafiften siddetliye kadar degisen derecelerde hematüri ve proteinüri (idrarda protein varligi) gözlenebilir. Genellikle böbrek problemleri ciddi degildir. Ender olgularda böbrek hastaligi aylarca ya da yıllarca sürebilir ve böbrek yetersizligine dönüsebilir (% 1-5). Bu gibi olgularda bir nefroloji uzmanina (böbrek uzmani) danısılması ve hastanın doktoruyla isbirligi yapmasi gereklidir.

    Yukarıda tanimlanmis olan belirtiler genellikle 4-6 hafta sürer. Ender olarak cilt döküntülerinin ortaya çıkmasindan birkaç gün önce görülebilirler. Aynı anda ya da birbirini takip edecek sekilde ortaya çikabilirler.

    Nöbetler, beyin ya da akciger kanamalari ve testislerde sisme gibi, bu organlardaki damarlarin iltihaplanmasina bagli olan belirtiler ender olarak görülebilir.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?

    Hastalik asagi yukari her çocukta ayni olmakla birlikte, deri ve organ tutulumlarinin süresi ve siddeti hastadan hastaya çok degisiklik gösterir. HSP, bir tek atak seklinde olabilir ya da bes- alti kez tekrarlayan nükslerle seyredebilir.

    Çocuklarda görülen hastalık erişkinlerdeki hastalıktan farklı mıdır?

    Çocuklardaki hastalik eriskinlerdeki hastaliktan farkli degildir fakat eriskinlerde hastalik daha seyrektir.

    Nasıl tanı konur?

    HSP tanisi esas olarak, siklikla alt ekstremiteler ve kalçayla sinirli olan klasik purpurik döküntüye ve klinige dayali olarak konur. Karin agrisi, eklem tutulumu ve hematürinin eslik edip etmemesi tani koydurucu degildir. Benzer tabloya yol açan diger hastaliklar dislanmalidir.

    Hangi laboratuar testleri yararlıdır?

    HSP tanisini koyduran spesifik bir test yoktur. Eritrosit sedimentasyon hizi ya da C- reaktif protein (sistemik iltihabin bir ölçütü) normal ya da yükselmis olabilir. Ince bagirsaklardaki kanamaya bagli olark diskida gizli kan pozitif olabilir. Hastaligin seyri sirasinda böbrek tutulumunu saptamak amaciyla idrar analizi yapilmalidir. Düsük dereceli hematüri sik görülür ve zamanla düzelir.

    Eger böbrek tutulumu agirsa (böbrek yetersizligi ve agir proteinüri) böbrek biyopsisi gereklidir.

    Tedavi edilebilir mi?

    Çogu HSP hastasi herhangi bir ilaca ihtiyaç duymadan iyilesir.

    Tedavi genellikle, eklem sikayetleri belirgin oldugunda, parasetamol ya da ibuprofen ve naproksen gibi basit analjeziklerin (agri kesici) kullanilmasiyla yapilan destekleyici bir tedavidir. Steroidlerin (prednizon) kullanilmasi agir gastrointestinal belirti ve kanamaları olan hastalarda ve diger organlardan siddetli yakinmalari olan ender olgularda uygundur. Böbrek hastaligi agirsa böbrek biyopsisi yapilmalidir ve eger gerekirse immünbaskılayıcı ilaçlar ve steroidleri içeren bir tedavi baslatılır.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?

    Çogu olguda oldugu gibi ilaç tedavisi gereksizse ya da kisa süreli kullaniliyorsa hiçbir ciddi yan etki beklenmez. Prednizon ve immünbaskilayici ilaçlarin uzun süre kullanilmasini gerektiren, agir böbrek hastaligi ile giden ender olgularda ilaç yan etkileri problem olabilir (bkz. Tedavi bölümü).

    Hastalık ne kadar sürer?

    Hastaligin toplam süresi yaklasik 4-6 haftadir. Çocuklarin yarisinda alti haftalik periyod içinde birincisinden daha kisa ve daha hafif olan en az bir nüks görülür. Nüksler nadiren uzun sürer. Hastalarin büyük çogunlug tamamen iyilesir.

    Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?

    Hastalik süresince ve iyilestikten sonra böbrek problemlerinin saptanabilmesi için 6-7 kez idrar örnegi alinip incelenmelidir; öyle ki, bazi olgularda böbrek tutulumu hastaligin baslangicindan haftalarca sonra ortaya çikabilir.

    Hastalığın uzun süreli sonuçları nelerdir?

    Çogu çocukta hastalik kendi kendini sinirlar ve uzun vadede problemlere yol açmaz. Hastalarin küçük bir yüzdesinde kalici ya da agir böbrek hastaligi gözlenir ve olasi böbrek yetersizligi ile sonuçlanan ilerleyici seyir görülebilir.

    Okula/Spora devam edebilir mi?

    Akut hastalik süresince fiziksel aktivite genellikle kisitlanmistir, fakat çocuk iyilestikten sonra tekrar okula gidebilir ve normal hayatini sürdürebilir. Asilar da ertelenmeli ve kaçirilan asinin zamani çocugun doktoru tarafindan belirlenmelidir.

  • Obsesif kompulsif bozukluk (okb) (takıntı hastalığı) %100 tedavi edilebilir.

    Obsesif kompulsif bozukluk (okb) (takıntı hastalığı) %100 tedavi edilebilir.

    Anksiyete türü bir rahatsızlık olan Obsesif-Kompülsif Bozukluk (OKB), insanları tekrarlanan düşünce ve davranışlar döngüsüne hapsederek kısıtlayan bir hastalıktır.

    Obsesif-kompülsif bozukluğu olan kişiler, kontrol edemedikleri yinelenen ve stres yaratan düşünceler, hayaller veya görüntüler (obsesyonlar) nedeniyle sıkıntı yaşarlar.

    Bu düşüncelerin yarattığı sıkıntıya dayanamayacaklarını düşünerek kendilerini rahatlatmaya çalışırlar; bazı ritüelleri ya da rutinleri acil olarak gerçekleştirmeye (kompülsiyonlar) çalışırlar.

    Ritüeller, takıntılı düşünceleri önleme veya akıldan uzaklaştırma girişimiyle yapılır.

    REAKTİF TİP:

    Halk arasında çok bilinen türü, sıklıkla el yıkama ve aşırı temizlik yapmaktır.

    Bunun yanında sayı sayma, biriktirme, kontrol, düzenleme gibi takıntı türleri vardır.

    Kişi istemese de, saçma gelse de bunları yapar. Yapmadığı zaman, sıkıntı yaşar. Bu sıkıntıdan kurtulup rahatlamak için elini defalarca yıkar, kendisini/evini/ temizler, evdeki herkesin temizlenmesini sağlar, ya da sürekli ocağı/ kapıyı kontrol etmekten kendini alamaz..

    OTOJENİK TİP:

    İstenmeyen düşünce, hayal ya da görüntülerin kişinin sürekli aklına gelmesi ve bu düşüncelerden kurtulmak için başka şeyler düşünmeye çalışması, bu düşünceleri düşünmemeye çalışması, ısrarla gelen düşünceleri analiz etmesi ile seyreden bir bozukluktur.

    Kişi bu düşünceleri tehlikeli bulur, bir anlam yükler; bastırmaya çalışır, dikkatini dağıtmaya çalışır ya da sürekli neden geldiğini ne anlama geldiğini analiz eder. Ve dolayısıyla bu istenmeyen düşünceler; daha sık gelmeye başlar, daha ısrarcı ve yapışkan hale gelir.

    TEDAVİYİ NASIL YAPIYORUZ?

    OKB kendi kendine geçen bir rahatsızlık değildir. Bu yüzden tedavi edilmesi önemlidir. En iyi tedavi yöntemi ilaç ve Bilişsel Davranışçı Terapidir.

    Bilişsel Davranış Terapi (BDT):

    Bilimsel verilere ve öğrenme kuramlarına dayanan, Konuşmaya dayalı bir Psikoterapi yöntemidir. Bu Terapi yönteminin hedefi, Obsesif Kompülsif Bozukluğu olan kişilerin tekrarlayan davranışlarını gerçekleştirmeden korkularıyla yüz yüze gelmelerini ve anksiyetenin azaltılmasını sağlamaktır. Bu terapi Obsesif Kompülsif Bozukluğu olanlarda sıkça görülen abartılmış veya felaketler içeren düşünceleri azaltmaya da odaklanılır.

    Yani hem takıntılı düşüncelerle hem de tekrarlayan davranışlarla çalışılır. Hastaya düzenli olarak uygulama ödevleri verilir ve haftada bir görüşülerek takibi yapılır.

    Her rahatsızlıkta olduğu gibi, öncelikle danışanın iyileşmeyi istemesi, tedaviye inanması ve tedavi planını istikrarlı bir şekilde uygulamasına ihtiyaç vardır.

  • Fetal ekokardiyografi gereken durumlar nelerdir?

    A. Anne ile ilgili durumlar;

    a. Annede diyabetes mellitus (şeker hastalığı veya gebelikte şekerin yüksek olması) olması durumunda bebekte kalp hastalığı ortaya çıkma insidansı %3-7 arasındadır. Kan şekerinin iyi kontrol edilememesi halinde risk en yüksektir.
    b. Kollajen doku hastalıkları: Annede sistemik lupus eritematozus gibi otoantikor üretimi görülen bir hastalığın olması fötusta ritim sorunlarına neden olabilir.
    c. Fenilketonüri: Bebekte kalp hastalığı riski %25-50 arasındadır. Fenilalanin düzeyi yüksek olan annelerin çocuklarında kalp hastalığı sıklığı normal popülasyonun 10 katıdır.
    d. Kan uyuşmazlığı: Fötuste kansızlığa ve kalp yetmezliğine neden olabilir.
    e. İleri anne yaşı: 35 yaş üstündeki annelerin bebeklerinde doğumsal bozukluklar daha sıktır (özellikle trizomi 21).
    f. Gebelik sırasında kullanılan bazı ilaçlar fötusta organ gelişimini bozabilir.
    g. Gebelikte enfeksiyon
    h. Daha önce anomalili bebeklerin doğmuş olması

    B. Fetusla ilgili durumlar;

    a. Gebelik sırasında yapılan ultrasonografik incelemelerde kalpte anormallikten kuşkulanılması. Kalbin dört-boşluk pozisyonunda anormal görüntü, doğumsal kalp hastalığı olasılığını düşündürür.
    b. Ultrasonografide kromozom anomalisi düşündüren bir bulgu olması kalbin de ayrıntılı incelenmesini gerektirir.

    C. Fötal kalp hızında anormallik;

    D. Ailede doğumsal kalp hastalığı öyküsü;

    Fötal ekokardiyografi 16. haftadan itibaren her gebelik haftasında yapılabilir. İlk inceleme için 18-20. haftaların seçilme nedeni görüntünün daha iyi olması ve anormallik saptandığında gebeliği sonlandırma şansı vermesidir.

  • Kaygı (anksiyete) ve panik bozukluk tedavisi

    Kaygı (anksiyete) ve panik bozukluk tedavisi

    Anksiyete; kaygı, bunaltı, endişe gibi farklı terimlerle de ifade edilir. Anksiyete dediğimiz duyguyu tanımayan yoktur. Sınava girerken, topluluk önünde bir konuşma yapacakken, sevdiğiniz insanların başına bir şey geleceğini düşündüğünüzde, başınızın dertte olduğunu hissettiğinizde kaygı yaşarsınız.

    Kaygı ve korku birbirinden farklıdır. Korku, şimdi ve burada olan somut bir durum, kişi, olay ya da nesneyle ilgili bir duygu iken; kaygı gelecekte olma olasılığı olabilen bir durum ya da olayla ilgilidir. Örneğin, karşınıza birden köpek çıktığında korkarsınız. Ama köpek beni ısıracak diye düşündüğünüzde kaygılanırsınız. Birden karşınıza korna çalarak çıkan bir araba sizi korkutur, ancak her an bir araba gelip bana çarpabilir diye endişelenerek yürüyorsanız, kaygı (anksiyete) yaşıyorsunuz demektir.

    Anksiyete yaşandığında, bazı bedensel duyumlar ortaya çıkar. Kalp atışlarında artış, nefes almada güçlük, ateş basması, terleme, titreme, uyuşma, bulanık görme, kaslarda gerginlik, boğulma ve soluğun kesilmesi derecesine uzanabilen nefes darlığı gibi duyumların da anksiyetenin bir parçası olduğunu çoğu kimse bilmez. Bu nedenle de bu bedensel duyumlar ortaya çıktığında kişi neden olduğunu anlayamaz ve o anda önemli bir bedensel hastalığı olabileceğini düşündüğü için, sıkıntısı panik derecesine ulaşabilir.

    Anksiyete, tehdit veya tehlikeye karşı bir tepkidir. Sinir sistemimizin yarattığı bir alarm sistemidir. İnsanoğlunun ilk ortaya çıktığı dönemlerde, yaşadığı tehlikelerle dolu ilkel ortamda, insan bir tehlikeyle karşı karşıya geldiğinde, hemen kaçma ya da savaşma tepkisini oluşturan otomatik bir mekanizmanın organizmada hâkimiyeti ele alması son derece yaşamsaldı. Bugünün göreceli olarak güvenli dünyasında bile bu gerekli bir mekanizmadır.

    Hayalinizde yolda karşıdan karşıya geçerken üzerinize doğru korna çalarak bir kamyonun gelmekte olduğunu canlandırın. Eğer hiç bir anksiyete duymuyorsanız büyük olasılıkla ezilirsiniz. Ama bedenimizde bulunan alarm sistemi olan anksiyete sayesinde kaçma-savaşma tepkiniz hakimiyeti ele alacak ve sizin daha güvenli bir yere koşmanızı sağlayacaktır. Bu durumun ana fikri çok basittir: anksiyetenin amacı, organizmayı korumaktır, ona zarar vermek değildir. Bu durum olması gereken bir şeydir. Çünkü doğada varlığını bu güne dek sürdürebilmiş olan bir canlıda, onu tehlikelere karşı koruyucu bir mekanizmanın geliştirilmemiş olması (ya da bu koruyucu mekanizmanın ona zarar verici olması da aynı şekilde) saçma olurdu.

    Bilimsel olarak kısa dönemli anksiyete tepkisine kaçma-savaşma tepkisi adı verilir. Böyle adlandırılır çünkü anksiyetede ortaya çıkan bütün psikolojik ve bedensel değişiklikler tehlikeyle ya savaşmaya ya da tehlikeden kaçmaya dönüktürler. Bunun nedeni anksiyetenin temel amacının organizmayı korumak olmasıdır.

    Anksiyete sonsuza dek sürmez veya giderek artan bir tarzda kişiye zarara verebilecek bir seviyeye yükselmez. Anksiyete seviyesi yükseldikten bir süre sonra, sinir sistemi bunu dengeleyecek şekilde çalışır. Tehlike ortadan kalmasına rağmen, bedensel duyumların bir süre daha devam etmesinin nedeni; kimyasal mesajcılar olan adrenalin ve noradrenalinin ortadan kaldırılmasının belli bir süre içinde gerçekleştirildiğidir. Bu nedenle tehlike geçse ve sempatik sinir sistemi tepki vermeyi durdursa bile bu kimyasal maddeler bir süre daha vücudunuzda kalacağı için kendinizi endişeli ve heyecanlı hissedebilirsiniz. Bunun kesinlikle doğal ve zararsız bir durum olduğunu hatırınızdan çıkarmayın.

    Bilimin bize verdiği gerçek verilere göre, anksiyetenin yarattığı bedensel duyumların (çarpıntı, nefes almada güçlük, titreme gibi) yani bu alarm sisteminin insan sağlığını tehdit etmesinden öte, kendini korumaya yönelik bir mekanizma olduğunu biliyoruz artık. Kaçma-savaşma tepkisine (anksiyete) yol açan bu sistemin temel özelliğinin ve amacının organizmayı çabucak harekete geçmeye hazırlamak ve vücudu korumaya dönük olduğu unutulmamalıdır.

    Bütün bunlar ışığında, neden ortada kesinlikle gerçekten korkulacak bir tehlike yok iken panik atak durumunda kaçma savaşma tepkisi ortaya çıkmaktadır?

    Kişi, bu bedensel duyumları ve bedeninde gerçekleşen alarm durumunu yanlış yorumlar ve “kalp krizi geçiriyorum”, “ölüyorum”, “kontrolümü yitireceğim”, “deliriyorum” gibi bir tehlike olduğu sonucuna varır. Bedensel belirtilerin bu şekilde yorumlanması çok korkutucu olduğundan, sonucun panik ve korku olması çok doğaldır. Daha sonra korku ve panik daha fazla bedensel belirti ortaya çıkmasına yol açar ve korku, bedensel belirtiler, korku şeklinde bir kısır döngü ortaya çıkar.

    Peki başlangıçta herhangi bir korku duymadan, nasıl olup da kaçma-savaşma tepkisinde görülen bedensel belirtiler hissedilmektedir?

    Bu belirtilere karşı son derece hassas hale gelirsiniz ve asıl olarak bunlarla bağlantılı hale gelmiş olan geçmişteki panik yaşantıları nedeniyle korku dolu bir tepki verirsiniz. Bu türden bir koşullanmanın sonucunda gündelik uğraşılarınız esnasında ortaya çıkabilecek bedensel belirtiler ve duyumlar sizin paniğe girmenize yol açabilir.

    Örneğin bedensel olarak yorucu bir aktivitede bulunduktan sonra ortaya çıkan nefes darlığı ve terleme, kahve içmenin ardından çıkan çarpıntı veya huzursuzluk duyguları, kalabalık ortamlardaki sıcak ve kirli hava gibi durumlar, uykusuzluğun yol açtığı belirtiler, eğer sıkıntı giderici bir ilaç kullanıyorsanız bunun kandaki düzeyinin düşmesi, ilk defa kullandığınız bir ilacın yol açtığı yan etkiler, bir kısım grip soğuk algınlığı ilaçları, ya da o esnada geçirmekte olduğunuz basit bazı bedensel hastalıklar (midede bir rahatsızlık, grip, soğuk algınlığında ateş ve kalp atışlarında hızlanma yoluyla) paniğe yol açabilir.

    Ne Yapmalı?

    Neden böylesi bir ilk belirtinin ortaya çıktığının çok açık bir nedeninin bulunmadığı durumlarda bile bunu izleyerek ortaya çıkan bedensel belirtilerin kaçma-savaşma tepkisinin bir parçası olduğu ve size bir zarar vermeyeceğinden emin olabilirsiniz. O halde gerçekten %100 bir kesinlikle bedensel duyumların tehlikeli olmadığına inanırsanız, korku ve panik, artık görülmeyecek ve panik ataklar ortadan kalkacaktır. Tabi ki daha önceden panik atak geçirdiğiniz ve belirtileri yanlış yorumladığınız için bu yanlış yorumlamalar otomatik hale gelmiş ve panik atağında yaşadığınız belirtilerin zararsız olduğuna bilinçli bir şekilde kendinizi inandırabilmeniz oldukça güç bir hale gelmiştir.

  • Çocuğum ile olumlu ve sağlıklı bir ilişki için..

    Çocuğum ile olumlu ve sağlıklı bir ilişki için..

    Bugün sizlere çocuğunuz ile olumlu ve sağlıklı bir ilişki için dikkat etmeniz gereken hususlardan bahsetmek istiyorum. Birçok defa “ Ne yapmalıyım? ” , “Ne yaparsam mutlu olmayan bir çocuğum var.”, “Çocuğum ile ilişkimi düzeltemiyorum.” gibi cümleler kuran anne ve babalar ile karşılaştım. Peki ne yapmalıyız?

    1-) Çocuklarınızın duygularını anlamaya çalışın. Anlayabilmek için duygu ve düşüncelerini ifade etmesine izin verin. Davranışlarını yargılamayın. Şimdi sizden bir dakikalığına çocuğunuzun yerine geçmenizi istiyorum. Ağladığınızda sizi susturmaya çalışan, koşmak, zıplamak istediğinizde sizi hep durduran bir ebeveyniniz olduğunu düşünün. Bu oldukça zor olacaktır.

    2-) Sevginin iyileştirici bir gücü olduğuna inancım çok büyük. Çocuklarınıza onları sevdiğinizi gösterin, hissettirin. Araştırmalar sarılmanın ve sevginin insan sağlığına büyük getirileri olduğunu söylüyor. Sevginizi gösterin. İnanın bunu içinizde tutmanızın hiçbir anlamı olmayacaktır.

    3-) Beklentilerinizde aşırıya kaçmayın. Başarılarını takdir edin, başarısızlıklarında yanında olun. Sevginiz çocuğun başarısına göre değil koşulsuz olsun. Yapabildiği şeylerin yanında yapamadıklarının da olduğunu bilin. Yani bazı şeyleri çok iyi yaparken bazı şeyleri çok kötü yapabilir bunun farkında olun.

    4-) Başarısını, başarısızlığını, davranışlarını, duygularını, düşüncelerini başka çocuklarla kıyaslamayın. Unutmayın her insan özeldir. Çocuğunuza özel olduğunu hissettirin.

    5-) Çocuğunuz sizden bir şey istediğinde sebebini açıklamadan olumlu ya da olumsuz yanıt vermeyin. Bu şekilde çocuk neden sonuç ilişkisi kuracaktır ve isteğinin neden yerine geldiğini ya da gelmediğini bilecektir.

    6-) Çocuğa sergilediği davranışın ardından vermiş olduğunuz ödül veya cezanın arkasında durun. Tutamayacağınız sözler vermeyin. Kararlı ve tutarlı olun.

    7-) Çocuk yanlış davranışlarda bulunduğunda onun benliği yerine davranışının yanlış olduğunu açıklayın.

  • İlk adım ayakkabısı

    Bebeğinizin ilk adımlarını görmek bir anne-baba için şüphesiz ki en gurur verici anlardan birisidir. Fakat bu adımlarla beraber bebekler yürüdükleri ilk aylarda sık düşerler ve buna bağlı olarak yumuşak doku travmaları görülebilir. Bu travmaları önlemek ve ayağın uygun gelişimini sağlamak için doğru ayakkabı seçimi çok önemlidir. Çocuk ortopedistleri, en sağlıklı olanın bebeklerin çıplak ayak yürümesi olduğunu belirtmektedir. Bu sayede ayak tabanları yeri tam olarak hisseder ve kavrar, henüz tam gelişmemiş olan ayak kemikleri uygun şekli alır. Ayakkabı seçimi de buna uygun olarak bebeğin ayağını, ayakkabı yokmuş gibi rahat hissedebileceği özellikte olmalıdır.

    İyi bir ilk adım ayakkabısının özellikleri ne olmalıdır ?

    Kolay giyilebilmeli ve çıkarılabilmeli

    Ayağı ve bileği sıkmamalı ama ayaktan da çıkmamalı

    Yumuşak, deri üst ve iç yüzeyi olmalı ki hem ayağı vurmamalı hem de terin dışarı çıkmasına izin vermeli

    Yumuşak, ince, yeri kavrayan ve kaymayan tabanı olmalı

    Hafif ve dayanıklı olmalı

    Şekli çocuk ayağına uygun olmalı: geniş ön, dar topuk kısmı

    Ev içinde giyilenler patik şeklinde, ince, altı kaymayan deri olmalıdır.

    Günümüzde çok çeşitli ilk adım ayakkabıları vardır. American Podiatric Medical Association’ ın önerdiği bu özellikleri taşıyan markalar ülkemizde bulunmaktadır.

  • Ek gıdaya geçiş

    İlk 2 yaş dönemindeki beslenme kısa süreli büyüme ve gelişme için değil, yetişkin dönemdeki sağlık açısından da çok önemlidir. Altı aydan sonra anne sütü tek başına, bebeğin besin ihtiyacını karşılamaz; altı ay bir yaş arasında enerji ihtiyacının yarısını, bir yaşından sonra da 1/3’ünü karşılar. Ek gıdaya başlama zamanı Avrupa Pediatrik Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Derneği’ne göre de 17. Hafta ile 26. Hafta arasında olmalıdır. Erken başlanması durumunda alerjik reaksiyonlar, sindirim sorunları veya böbreklere fazla yük binmesi gibi durumlar gözlenebilir. Ek gıdaya geç başlanması durumunda da beslenme yetersizliği, büyüme-gelişme geriliği, çiğneme ve yutmayı öğrenmede gecikme, gıda reddi, tip 1 diabet ve çölyak hastalığı riskinde artış görülebilir.

    Tamamlayıcı besinler ne kadar verilmelidir ?

    Bebeklerde mide kapasitesi doğumda yaklaşık 30 cc ( 2 yemek kaşığı), 6. Ayda 180 cc ( 1 çay bardağı), 1 yaşında da 240 cc ( 1 su bardağı) kadardır. Ek gıdalar için verilmesi gereken öğün sıklığı 6-8 aylık bebekler için 2-3 öğün, 9-11 ve 12-24 aylık bebekler için 3-4 öğündür.

    Tamamlayıcı besinler nelerdir ?

    Sebze ve meyveler: Erken dönemde başlanması gereken besin grubudur. A ve C vitamini açısından zengindirler. 6-24 aylık bebeklerde günlük A vitamini ihtiyacı 1.5 kaşık havuç veya 1/3 kase pişmiş yeşil sebze ile karşılanabilir. Sebzelerin pişirileceği zaman kesilmesi, az suyla ve kısa sürede (tercihan düdüklüde ) pişirilmesi vitamin kaybını önlemektedir. Meyve suları sıkıldıktan hemen sonra tüketilmeli ve günde 250 ml’yi geçmemelidir. Meyvelerde kısa sürede püre kıvamına geçiş sağlanmalıdır.

    Sebze çorbalarına geleneksel olarak patates ve havuçla başlanır, daha sonra teker teker başka sebzeler ilave edilir. Sebzelerin taneli olarak konulması ve etin kıyma şeklinde erken dönemde başlanması hem protein kalitesini arttıracak hem de bebeğin pütürlü gıdalara alışmasını kolaylaştıracaktır.

    Süt ve süt ürünleri: Dünya Sağlık Örgütü inek sütünü 1 yaşına kadar önermemektedir. Ek gıdalara geçişte de anne sütüne devam edilmesi gerekir. Anne sütü yoksa formula mamalar kullanılmalıdır. Süt, yoğurt ve peynir, protein, kalsiyum, çinko, magnezyum, riboflavin, A ve B vitamini yönünden zengindir. Yoğurt ve peynir fermente olmuş süt ürünleridir ve sindirimi daha kolaydır, ayrıca probiyotik içermektedirler. 6. aydan itibaren ek gıda olarak başlanabilir.

    Hayvansal besinler: Tamamlayıcı beslenme döneminde eksikliği en sık görülen besinler demir, çinko, kalsiyum ve B vitaminleridir. Bu besinlerin eksikliğini önleyen gıdalar da hayvansal gıdalardır. Bunlar et, tavuk, balık ve yumurtadır. Yumurta çok iyi bir protein kaynağıdır; sarısı A vitamini, B vitamini ve demir yönünden, beyazı da protein yönünden çok zengindir. Altıncı ayda sarısı az miktarda başlanır. Ciğer, protein, demir, çinko, A vitamini ve folat yönünden zengin, çok değerli bir besindir. Somon, tuna, sardalya ve uskumru omega 3’den zengin balıklardır. Omega 3 beyin ve göz gelişimi için gereklidir. Ayrıca yağlı balıklar en iyi D vitamini kaynağıdırlar.

    Tahıllar: Buğday, arpa, pirinç, yulaf, çavdar ve mısır başlıcalarıdır ve enerji ihtiyacını karşılarlar. Tahıllar, et veya baklagillerle birlikte tüketilirse besin değeri yükselir. Bebek 17.-26. hafta arasındayken ve anne sütü alırken tahılların başlanması çölyak hastalığı riskini azaltır. Tarhana içerdiği tahıl, yoğurt ve sebzeler nedeni ile kalorisi ve besin değeri yüksek kültürel bir besin kaynağımızıdır. Pirinç nişastasının içerisinde vitamin, mineral ve protein bulunmadığı için bebek beslenmesinde yeri yoktur.

    Baklagiller: Kuru fasülye, nohut, mercimek, barbunya protein içeriği yüksek, lifli gıdalardır. Aynı zamanda önemli bir vitamin ve mineral (demir, çinko, kalsiyum, magnezyum, B ve E vitamini) kaynağıdırlar. Özellikle yeterli hayvansal gıda alamayan bebeklerin tahıl ve baklagilleri hergün tüketmesi önerilir. Mercimek çorbası çok besleyici bir ek gıdadır.

    EK GIDAYA GEÇİŞTE TEMEL KURALLAR:

    1. 17.- 26. Hafta arasında ek gıdaya başlanmalıdır.

    2. Ek gıdaya tek çeşit ile başlanmalıdır.

    3. Gıda açken verilmeli ve miktarı önce 1 kaşık olmalı, 2-3 gün içinde yavaş yavaş arttırılmalıdır.

    4. Her yeni gıda 2-3 gün arayla eklenmelidir.

    5. Besinlere şeker ve tuz ilave edilmemelidir.

    6. Et erken dönemde beslenmeye eklenmelidir.

    7. Çay, şekerli içecekler, hazır meyve suları, hazır çorbalar, konserve gıdalar, şekerli yoğurt ve tuzlu baharatlı besinler bebek beslenmesi için uygun değildir.

  • Ergenlik Dönemi: Anne Babalar Ne Yapmalı?

    Ergenlik Dönemi: Anne Babalar Ne Yapmalı?

    Ergenlik dönemi her insanın belli yaşlarda yaşadığı, çocukluktan yetişkinliğe atılan ilk adımdır. Genel olarak 12-20 yaş arası olarak kabul edilen bu evre, kızlarda 8-13, erkeklerde 10-15 yaşlarında başlar.

    Bu evrede fiziksel ve ruhsal olarak bazı değişimler yaşanır. Ebeveynler ile zıt düşünceler oluşmaya başlar. Bu dönemde anne ve babalar, sevimli ve itaatkar küçük çocuklarının yerini alan bu huysuz, inatçı kişiyle uyum sağlamaya çalışırken kaybettikleri çocuk için bir çeşit yas duygusu yaşarlar. Bu durum çatışmaları daha çok alevlendirir. Artık otoritelerinin eski gücü kalmadığını görmek anne-babalarda bir parça kaygı yaratabilir. Ebeveynlerin bu durumu anlaması ve doğru şekilde değerlendirmesi gerekir.

    Anne babalar neler yapmalı?

    • Geçirdiğiniz zamanın fazla olmasından çok nitelikli ve kaliteli olmasına özen gösterin. Karşılıklı konuşurken iyi bir dinleyici olun. Her seferinde nasihat vermeyin, çocuklar da güvendikleri birisinin onları yargılamadan dinlemesini ister.

    • Çocuğunuza önem verin ve yaptığı yanlış davranışı karakterine ve çocuğun benliğine yüklemeyin. Davranış ile çocuğu birbirinden ayırın. Önemsiz durumları görmezden gelin.Daha önemli konularda düşüncelerinizi, neyi ve neden tasvip etmediğinizi belirtin ancak onun da sizden farklı görüşte olma hakkına saygı duyduğunuzu gösterin. Onun duygularına ve düşüncelerine saygı gösterin. Sizin çocuğunuz olabilir fakat onunda kendi duygu ve düşünceleri olduğunu unutmayın.

    • Sadece problem varken değil, her şey yolundayken de konuşun. Onu tanımaya ve iç dünyasını anlamaya çalışın.

    • Çocuğunuza özgürlük alanı tanıyın. Kıyafet ve saç biçimi gibi konularda çatışmaya girmemeye özen gösterin ve ona seçimini kendi yapabilmesi için fırsat verin. Güvenli internet erişimi vb. gibi temel tedbirleri aldıktan sonra çocuğunuzun mahremiyetine saygı gösterin. Odasına girerken izin isteyerek girmek gibi..

    • Çocuğunuzun arkadaşlarını tanıyın. Bu konuda ihmalkar olmayın.

    • Yaptığı güzel davranışları takdir edin. Olumlu davranışlarına odaklanın.

    • Sorunlarınızı demokratik bir şekilde halletmeye çalışın.Duygu, düşüncelerinizi birbirinize açıkça ifade edebilin.Ebeveyn olarak duygularınızı, beklentilerinizi ve kabul sınırlarınızı ifade edin ve uzlaşma zemini bulmayı hedefleyin.

    • Bu dönemde anne babasını eleştirmeye, tüm olumsuz şeylerin sebebi ebeveynlerinin olduğuna dair söylemlerde bulunmaya yatkın olurlar. Siz anne ve babalar olarak ne olursa olsun çocuğunuzdan vazgeçmeyin.

    Unutmayın ergenlik bir süreçtir ve bu süreci sağlıklı atlatabilmek için anne ve babanın rolü çok büyüktür. Eğer çatışmalarınız çözüm bulamayacak kadar karmaşık bir hale gelirse bir uzmana başvurmaktan çekinmeyin.