Yazar: C8H

  • Bebeğiniz doğduktan kısa bir süre sonra d vitamini takviyesine başlamak ve sürdürmek çok önemli!!

    D vitamini kalsiyum dengesi ve kemik sağlığında çok önemli rol oynayan yağda eriyen bir vitamindir. Vücuttaki önemli görevleri;

     Diyetle alınan kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilmesini sağlar.

     Kemik erimesine yol açan bir hormon olan, paratiroid hormonun salgılanmasını önler.

     Vücutta kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar, kemik ve kasların sağlığı için gereklidir.

     Son çalışmalar göstermiştir ki D vitamini eksikliği multipl skleroz (MS), tip 1 diyabet, romatoid artrit, inflamatuar barsak hastalığı gibi otoimmun hastalıklar, duygu-durum bozuklukları, kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, meme, prostat, barsak gibi kanserler ile ilişkilidir.

     Üst solunum yolu enfeksiyonları, besin allerjileri, astım gibi rahatsızlıklar da düşük D vitamini düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir.

    D vitamini bir ön hormondur, karaciğerde ve böbrekte metabolik olarak aktif formlarına dönüşür. D3 vitamini (kolekalsiferol), ciltten UV-B ışınlarına maruziyet ile sentezlenir. D2 vitamini (ergokalsiferol), bitkilerde bulunan ve diğer diyetle aldığımız şeklidir. En çok balık (somon, sardunya, uskumru), balık yağı, karaciğer, et ve yumurta sarısında bulunur. Besinler D vitamini ile güçlendirilmediğinde ya da takviye D vitamini alınmadığında diyetle alınan D vitamini %10 ‘un altındadır. Amerika’ da süt ve süt ürünleri, portakal suları, ekmek, tahıllar ve formül mamalar D vitamini ile güçlendirilmiştir.

    Deride sentezlenen ya da diyetle alınan D vitamini ilk önce karaciğerde 25 hidroksi D vitaminine, daha sonra D vitamininin aktif formu olan 1,25 hidroksi D vitaminine dönüşür. 25 hidroksi D vitaminin yarı ömrü yaklaşık 20 gündür ve bu nedenle organizmadaki D vitamini durumunu en iyi yansıtan parametre olarak kabul edilir, vücutta D vitamini seviyesi olarak 25 hidroksi D vitamini ölçülür.

    Çocuklarda ve adölesanlarda güncel kabul edilen D vitamini standart düzeyleri;

    D vitamini YETERLİ: 25 hidroksi D vitamini > 20 ng/mL

    D vitamini YETERSİZ: 25 hidroksi D vitamini 15-20 ng/mL

    D vitamini EKSİK: 25 hidrokdi D vitamini < 15 ng/mL

    D vitamini eksikliği nedenleri ve risk faktörleri:

    – Sütçocukluğu döneminde bebeklerin ana besin kaynağı anne sütüdür. Anne sütünün 1 litresinde 12-60 IU D vitamini bulunmakta ve bu miktar bebeklerin günlük 400 IU olan gereksinimini karşılamamaktadır. Benzer şekilde bu dönemdeki bebeklerin aldığı diğer besinlerde de D vitamini yetersizdir. Formül mamaların litresinde 400 IU D vitamini olsa da bebek genellikle günde 1 lt kadar formül mama alamadığından D vitamini yine yetersiz kalmaktadır.

    – Maternal D vitamini eksikliği

    – Prematüre doğum ( 3. trimester plasentadan bebeğe D vitamini transferi için kritik, fetusta iskelet sisteminin kalsifiye olduğu dönem)

    – Koyu tenli olmak

    – Nöbet önleyici (antikonvülzan) ya da HIV tedavi edici ilaçlar kullanıyor olmak, ketakonazol ve bazı diğer mantar önleyici ilaçlar

    – Malabsorpsiyon (barsaktan emilim bozukluğu) ile giden hastalıklar ( Kistik fibrozis, inflamatuar barsak hastalığı)

    – Obezite ( D vitamini yağ dokusunda toplanır)

    -Yüksek enlemlerde yaşamak

    -Kış mevsimi (Şubat ve Martta en düşük)

    -Düşük güneş ışığı almanın diğer nedenleri

    -Kapalı alanlarda uzun süre kalmak (engelli çocuklar)

    -Dişi cinsiyet

    Bu yüzden, hayatın ilk haftasından itibaren anne sütü veya formül mama alan tüm bebeklere en az bir yaşına kadar 400 IU/gün D vitamini (günde 3 damla D vitamini) uygulanmalıdır.

    Bununla birlikte, güneş koruyucu kremlerin (30 koruma faktör ve üzeri) D vitamini sentezini %95 oranında azalttığı ve camdan geçen güneş ışınlarının D vitamini sentezi için uygun olmadığı bilinmelidir. Ailelerin yaşam şekilleri (kültürel nedenlerle bebeklerin çok fazla dışarı çıkartılmaması, evlerin balkonsuz olması gibi), hava kirliliği de bebeklerin yetersiz güneş görmesine neden olmaktadır.

    Özetleyecek olursak; bütün gebelerin ve bebeklerin günde 10-15 dakika süre ile kol ve bacakları açık şekilde gün ortasına yakın saatlerde güneş ışınlarından faydalanması desteklenmelidir. Bebeklere yaşamın ilk haftasından itibaren D vitamini verilmelidir. Ayrıca yeterli güneş görmeyen veya D vitamini yetersizliği bakımından riskli bir yaşam şekli olan annelere gebeliklerinin son üç ayında D vitamini verilmelidir.

  • Öfkeyle Başetmek

    Öfkeyle Başetmek

    Öfke…

    A. Normal,

    B. Herkes tarafından hissedilen,

    C. Vazgeçilemeyen,

    D. Güçlü fakat kontrol edilmesi öğrenilebilen,

    E. Saldırganlıkla aynı şey olmayan (saldırganlık; öfkenin kontrol edilemediği durumda ortaya çıkan bir davranıştır),

    F. Yukarıdakilerin hepsi.

    Eğer cevabınız F ise, öfkenin herkes tarafından hissedilen normal bir duygu olduğunu kabul ediyorsunuz demektir. Öfke bir davranış değildir. Öfke hayatın bir parçasıdır ve toplumun bize öfkemizle nasıl baş edeceğimizi öğretmede pek başarılı olduğu söylenemez. Genellikle kızların öfkeli görünmesi hoş karşılanmazken, erkeklerin öfkelerini olumsuz davranışlarla dışa vurmaları teşvik edilir ve ödüllendirilir. Peki öfke nedir?

    Öfke Nedir?

    Öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrolden çıkıp da yıkıcı hale dönüşürse okul-iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açar. Pek çok kişisel ve sosyal problemlerin (örneğin, çocuk istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet) temelinde öfke vardır. Öfke hem dışsal, hem de içsel bazı olaylarla ortaya çıkar.

    Arkadaşınız, anneniz, kardeşiniz, sokaktaki bir adam, öğretmeniniz gibi belli bir insana öfkelenebileceğiniz gibi; trafik sıkışıklığı, iptal edilen bir randevu gibi bir olaya da öfkelenebilirsiniz. Öfkelenmenizden kendi kişisel kuruntularınız sorumlu olabileceği gibi, daha önceden başınızdan geçmiş ve sizi öfkelendirmiş bazı olayların anıları da sorumlu olabilir

    Genellikle öfkeye yol açan nedenler arasında; engellenme, haksızlığa uğrama, fiziksel incinme ve yaralanmalar, tacize uğrama, hayal kırıklığı, saldırıya uğrama, tehditler sayılabilir.

    Psikologlara göre, öfkelendiğimizde 5 boyut birbiriyle ilişkili ve eşzamanlı olarak aktif olur. Bu boyutlar:

    • Biliş – O andaki düşüncelerimizdir.

    • Duygu – Öfkenin yol açtığı fiziksel uyarılmadır.

    • İletişim – Öfkemizi çevremizdekilere yansıtma biçimimizdir.

    • Etkileniş – Öfkeli olduğumuzda hayatı algılayış biçimimizdir.

    • Davranış – Öfkeli olduğumuzda sergilediğimiz davranışlardır.

    Öfke Durumunda Vücut Tepkileri

    Öfke, çok hafif bir tepkiden hiddete kadar farklı yoğunlukta yaşanan bir duygudur. Diğer duygular gibi fizyolojik ve biyolojik değişmelerle birlikte hissedilir. Eğer dinlemeyi biliyorsak, vücudumuz bize öfkeli olduğumuz konusunda bilgi verir. Öfkenin fiziksel işaretleri vardır:

    • Uyaran duyguyu harekete geçirir,

    • Stres ve gerginlik başlar,

    • Enerjiyi arttıran Adrenalin salgısı artar,

    • Nefes alıp verme sıklaşır,

    • Kalp atışları hızlanır,

    • Kan basıncı artar,

    • Vücut ve zihin “savaş ya da kaç” tepkisi için hazırdır.

    Sağlığa Etkisi

    Uzmanlar bastırılan öfkenin kaygı ve depresyona yol açtığını iddia ediyorlar. İfade edilmeyen öfke, kişiler arası ilişkileri bozabileceği gibi, zihinsel ve fiziksel problemlere de yol açabilir. Doğru ifade edilmeyen öfkenin yol açtığı fiziksel problemler arasında;

    • Baş ağrıları,

    • Mide rahatsızlıkları,

    • Solunum problemleri,

    • Cilt problemleri,

    • Jenital ve böbrek fonksiyonlarında problemler,

    • Artirit,

    • Sinir sistemi rahatsızlıkları,

    • Dolaşım sorunları,

    • Varolan fiziksel rahatsızlıkların kötüleşmesi,

    • Duygusal rahatsızlıklar,

    • ve intihar sayılabilir.

    Öfkemizi Boşaltmak İyi Midir?

    Psikologlar artık bunun çok yanlış ve tehlikeli bir inanç olduğunu göstermişlerdir. Bazı insanlar bu inancı, diğer kişileri incitmek için verilmiş bir onay gibi algılamaktadırlar. Araştırmalar, kızgınlık duygusunun “boşaltılması”nın kızgınlık, öfke ve saldırganlığı daha çok arttırdığını ve sorunu çözmek için hiçbir yararı olmadığını göstermektedir. Onun için en iyisi, kızgınlığınızı neyin tetiklediğini bulmanız ve kendinizi kaybetmeden, bu nedenlerle başa çıkabileceğiniz stratejileri geliştirmenizdir.

    Öfke Kontrolü

    Öfkeyi doğru ifade etme becerisini kazanmaya “öfke kontrolü” denir. Öfke kontrolünde temel amaç; saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır.

    Öfke kontrolünü öğreten pek çok yöntem vardır. Doğru yöntem kişiden kişiye değişir. Doğru yöntemi belirlerken; kişinin kendi kişiliğine, yaşam tarzına uygun olanı seçmesi ve seçtiği yöntemi uygularken günlük yaşamında fazladan sıkıntı hissetmemesi göz önüne alınması gereken temel faktörlerdir.

    Genel olarak öfke kontrol yöntemleri; bilişsel, duyuşsal, iletişim, duygusal ve davranışsal boyutları içerir.

    Bilişsel Yöntemler:

    • Kışkırtmanın tanımlanması – Sizi kışkırtan durumlarla yüzleşme ve bunlardan kaçınma verisi sağlar.

    • Alternatif açıklamalar – Sizi kışkırtan olaya değişik açıklamalar getirmek ve farklı bakış açıları düşünmek, sizi daha doğru tepkiler vermeye yönlendirebilir.

    • Öfkenin çarpıtmalarıyla savaşma – Öfkenizi, düşünme biçiminizi yeniden gözden geçirmek için bir uyarı olarak kullanabilirsiniz.

    • Öfke kontrol yönergeleri – Öfkelendiğinizde, öfkenizi kendinize ait yönerge cümleleriyle kontrol etmeye çalışabilirsiniz (“öfkenin seni ele geçirmesine izin verme”, “derin bir nefes al” gibi).

    • Beklentilerin netleştirilmesi – Karşılaşabileceğiniz olayları önceden tahmin edip ona göre davranabilirsiniz.

    • Zihinsel tekrarlar – Olumlu bir olayı örnek alıp, ardından kafanızda tekrarlayıp ders çıkarabilirsiniz.

    Duyuşsal Yöntemler:

    • Biofeedback –Öfke durumunda vücudunuzun nasıl tepkiler verdiğini keşfederek, bunu fiziksel uyarılmanızı azaltmak, düşünce ve davranışlarınızı değiştirmek için bir ipucu olarak kullanabilirsiniz.

    • Alternatif uyarılma oluşturma – Öfke ya da fiziksel uyarılmaya muhalif başka bir uyarılma (örneğin, gevşeme ve espri) oluşturmak için öfkenizi bir ipucu olarak kullanabilirsiniz.

    • Uyarılmanın yönünü değiştirme – Öfkelendiğinizde yaşadığınız fiziksel uyarılmanın yarattığı enerjiyi, üretime dönüşebilecek önemli bir kaynak olarak kullanabilirsiniz.

    İletişim:

    • Atılganlık (kendini ifade etme) – Size gereksinimlerinizi ve meşru haklarınızı kabul edilir yollarla ifade etme becerisini öğretir.

    • Dinleme – İletişim kanallarınızı açık tutmanızı sağlar.

    • Tartışma – İki insan arasındaki çatışmayı fikir birliğine vararak çözme sürecidir.

    • Eleştirme – Yapıcı eleştiri yapabilme ve alabilme becerisidir.

    • Yansıtma – Kişinin, davranışının kabul edilemez olduğunu algılama sorumluluğunu alma becerisidir. Tanımlandıktan sonra, kabul edilemez olan davranış özel olarak açıklanr. Durum somut ve açık olarak ifade edilir.

    • Övme – Diğer kişinin savunmacı davranma şansını azaltır.

    Duygusal Yöntemler:

    • Duyguların farkında olma – Duyguların doğru yöntemle ifade edilebilmesi için, öncelikle tanınmaları gerekir.

    • Duyguları ifade etme – Duyguları olumlu yolla ifade etme becerisi.

    • Olumlu etki yaratma – Kendinizi olumlu duygu durumunda tutun, çevrenizdekilerde olumlu etki bırakın, her günde olumlu bir olay bulun, yapabileceğiniz ölçüde yardım önerin ve nazik olun.

    Davranışsal Boyut:

    • Kendi öfke davranışını öğrenme – Öfkeli olduğumuzda sergilediğimiz davranışları belirleme.

    • Verimli (üretken) öfke davranışı oluşturma – Kendinizi kışkırtan ve yıkıcı davranışlardan uzak tutarak, öfkelenmekten koruyun.

    • Davranış değiştirme: Yeni hareketleri kolaylaştırma – Öfkelendiğinizde sergilediğiniz olumsuz hareketleri daha olumlu olanlarla yer değiştirin.

    • Öfkenin ABC’sini öğrenme – Bu yöntem size, öfkelenmenize yol açan sebepleri (Anger trigger), sizin davranışlarınızı (Behavior) ve davranışlarınızın sonuçlarını (Consequences) gözden geçirme ve yeniden değerlendirme fırsatı tanır.

    ÖFKE KONTROL YÖNTEMLERİ

    Bilişsel Yöntemler

    Öfke kontrolünde bilişsel yöntemler denince akla, zihinsel anlamlandırma süreçleri ve düşünceler gelmelidir.

    Bilişsel Yeniden Yapılandırma

    Bu strateji en basit anlamıyla düşünme tarzınızı değiştirmek demektir. Kızgın insanlar düşüncelerini küfrederek, bağırıp çağırarak ifade etme eğilimindedirler.

    • Kızgın olduğunuz zaman genellikle düşünceleriniz gerçeği yansıtmaktan çok, olayların abartılmış ve çarpıtılmış bir şekilde algılandığını yansıtır. Bu tür düşünceleri fark edin ve yerine daha mantıklı olanları yerleştirin. Örneğin; kendi kendinize “Eyvah! Şimdi her şey mahvoldu!” gibi bir şey söylemek yerine, “Evet, çok can sıkıcı! Neden kızdığımı çok iyi anlıyorum. Ama dünyanın sonu değil ve buna kızmam, bu olayı olmamış hale getirmeyecek.” diyebilirsiniz. Her iki düşünceyi de zihninizden geçirerek deneyin. Kızgınlığınızın hangi düşünceyle arttığını ya da azaldığını görün.

    • Farkında olmadan çok sık kullandığımız ve bizi kızgınlık duygularına hazırlayan, “asla!” ya da “her zaman!” gibi sözcükleri zihninizde yakalamaya çalışın. “Bu asansör asla çalışmaz!” ya da “Zaten her zaman telefon etmeyi unutursun!” gibi cümleler sadece hatalı değildir; aynı zamanda kızgınlık duygunuzda haklı olduğunuzu düşünmenize de yol açar ve siz durumla ilgili yargıyı vermiş olduğunuzdan, problemin çözümüne de katkıda bulunmaz. Örneğin, randevularına sürekli olarak geç gelen bir arkadaşınız olduğunu düşünelim. Hemen saldırmaya kalkmayın. Bunun yerine, neyi elde etmek istediğinizi, amacınızı düşünün. Sizin asıl istediğiniz arkadaşınızın randevuya sizinle aynı saatte gelmesi değil mi? O halde “Her zaman geç kalırsın! Tanıdığım en sorumsuz ve kayıtsız kişisin!” gibi yargılardan kaçının. Bu tür cümleler sadece arkadaşınızı incitmeye ve onun da kızmasına yol açacaktır. Ancak sorunun çözümüne katkıda bulunmayacak, hatta ilişkiyi bozarak zorlaştıracaktır. Bunun yerine; eğer bu arkadaşınız sizin için önemliyse, problemin ne olduğunu ortaya koyup her ikiniz için de işe yarayacak bir çözüm yolu bulmaya çalışabilirsiniz. Kendinize; öfkelenmenin hiçbir şeyi çözmeyeceğini, kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olmayacağını, hatta daha da kötü hissedebileceğinizi hatırlatın.

    • Mantık öfkeyi yener, çünkü haklı bir nedene bağlı olsa da, çok çabuk mantık sınırlarını aşabilir. Bu yüzden öfkelendiğinizi hissettiğinizde mantığınıza sığının. Yıllarca dünyayı ve karşılaştığı olayları belli bir bakış açısıyla değerlendiren birine, yeni bir anlamlandırma biçimi kazandırmak uzun ve zorlayıcı bir çaba gerektirir. Sinirlendiğinizde tepki vermeden önce 5 kere nefes alıp verin ya da içinizden 10’a kadar sayın. Bu arada olaya olumlu bakma konusunda kendinizi uyarın. Hem karşınızdaki kişiyi ya da kişileri kırmamış olursunuz, hem de kendinizi öfkenin zararlı etkilerinden korumuş olursunuz.

    “Öfkeyle kalkan, zararla oturur” sözü, bu yöntemin tarihinin ne kadar eski olduğunu bize gösteriyor. Tepki vermeden önce kendinize tanıyacağınız 15 saniyede hızlı bir değerlendirme yapabilirsiniz:

    Nerdeyim?

    Kimlerleyim

    Neler Oluyor

    Zihnimden Neler Geçiyor

    Olaya nasıl bir anlam verdim

    Beklentilerim neler

    Neler Yapıyorum

    Günlük yaşamda, zamanı dondurup kendimizi değerlendirmemiz mümkün değil kuşkusuz. Ancak bu soruların tümünü olmasa bile, hiç değilse 2-3 tanesini kendimize sorabileceğimiz 15 saniyelik bir mola, tepkilerimizi yumuşatacak ve daha az öfkeli olmamıza yardımcı olacaktır.

    Problem Çözme

    Sizi öfkelendiren bir durumla karşı karşıya olduğunuzda, bunu sadece bir problem olarak düşünüp bir isim koymaya çalışabilirsiniz. İsimlendirdiğiniz problemi çözmeye çalışmak, ad koyamadığınız ve duygusal boyutu ile mantıksal boyutunu ayrıştıramadığınız bir sorunu çözmekten daha kolaydır. Şimdi önce isim verme ve problemi tanıma sürecine bakalım:

    1. Problemi Belirleme:

    – Problem hakkında bilgi toplama,

    – Problemi alt problemlere indirgeme,

    – Problemin bir yönünü seçip somutlaştırma,

    – “Bu neden bir problem?” sorusuna cevap arama,

    – “Kimin için bir problem?” sorusu üzerinde düşünme,

    – “Bu probleme benim katkım ne?” (Bu konunun problem olmasına nasıl bir katkıda bulundum?) sorusu üzerinde düşünme,

    – “Başka kimin katkısı var?” (Bunun problem haline gelmesinde içten içe suçladığım birileri var mı, kimler?) sorusu üzerinde düşünme,

    – “İdeal çözüm ne olurdu?” sorusuna cevap arama,

    – “Nasıl bir sonuçla yetinebilirim?” sorusunu cevaplandırma.

    İlk aşamada bu sorular üzerinde düşünerek, detaylarıyla birlikte problemin farkına vardıktan sonra ikinci aşamaya geçilebilir. Bu aşamaların tümünü mümkünse yazarak yapmak çok yararlı olacaktır. Sorunun tümüyle üstesinden gelene kadar yazdıklarınızı atmayın ve özellikle değerlendirme aşamasında tekrar onlara göz atın.

    2. Seçenek Listesi:

    – Tüm seçenekleri sıralama: Aklınıza gelen ve çözüme yararı olabilecek tüm seçenekleri (saçma bile olsa) düşünün ve kaydedin.

    – Listenize “kaçma” (görmezden gelme) seçeneğini yazmayı unutmayın. Bu çok doğal bir tepki ve sizin hakkınız.

    – Kabullenme seçeneği de listenizde bulunması gereken alternatiflerden biri. Bazı sorunlar (özellikle sizin dışınızdaki insanların kişilikleriyle ilgili olanlar) çözülemeyebilir ve bu noktada durumu olduğu gibi kabullenmek çok gerekli ve rahatlatıcı bir çözüm yolu olabilir.

    – Tüm seçenekleri sıraladığınız yazılı bir listeniz olsun.

    3. Plan Yapma:

    – Seçenek listenizin tüm alternatiflerini inceleyin ve aklınıza yatan, içinize sinen bir tanesi üzerinde karar verin.

    – “Karar verdiğim seçeneği nasıl gerçekleştirebilirim?” sorusunu sorun kendinize ve buna verdiğiniz cevapları yazın.

    – İhtiyaçlarınızın listesini çıkarın. “Bu sorunu, bu yolla çözmek için ne(lere) ihtiyacım var?” diye sorun kendinize ve ihtiyaçlarınızı sıralayın.

    – Plan yapma aşamasında karşılaşacağınız engelleri de tahmin etmeye çalışmak yararlı olacaktır. “Beni ne engelleyebilir?” sorusunu sorun kendinize ve engel olarak karşılaşma olasılığınız olan her noktayı yazın.

    – Bunlardan sonra kendinize bir eylem planı oluşturun. Yapacağınız her şey, yazılı olarak, adım adım belirlenmiş olsun.

    4. Değerlendirme:

    – Planınızı uygulamaya başladığınız andan itibaren değerlendirme yapmanız yararlıdır. Arada durup “Durum ne yönde değişti?” sorusuna cevap arayın.

    – Bulduğunuz çözümün size neye malolduğunu kendinize sormanızda büyük yarar var. “Bana neye maloldu? Kazançlarım, kayıplarım neler?” sorularına cevap bulmaya çalışın. Bu sorulara verdiğiniz yanıtlar olumluysa planınızı uygulamayı sürdürebilirsiniz. Ancak size çok şeye malolduğuna ve kaybettirdiklerinin kazandırdıklarından çok olduğuna karar verirseniz ikinci aşamaya geri dönüp, yeni bir çözüm yolu bulmakta yarar var demektir. Bu durumda yeni bir plan yapıp uygulamak uygun olabilir.

    • Yaptığınız planı uygularken elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın, ama yanıtları hemen bulamıyor ve sonuca hemen ulaşamıyorsanız kendinizi cezalandırmayın. Eğer soruna iyi niyetle yaklaşır, çabalar, “ya hep, ya hiç” tarzı düşünmez, elinizden gelenin en iyisini yapmaya gayret ederseniz, sabrınızın taşma ihtimali de düşük olur.

    • Bazen kızgınlık ve engellenmişlik duyguları, yaşamdaki gerçek ve kaçınılmaz sorunlardan kaynaklanıyor olabilir. “Her problemin bir çözümü vardır!” şeklindeki kültürel inançlarımız da, çözüm bulamadığımızda bu engellenmişlik duygularını artırır. Kızgınlık duyguları böyle durumlarda yaşanan doğal ve sağlıklı duygulardır. Böyle durumlardaki en yararlı tutum, önce durumu değiştirip değiştiremeyeceğimizi araştırmaktır. Değiştirebileceğimiz bir şeyse çözüm yolları araştırılabilir ve yukarıda anlatıldığı gibi bir planlamayla problem çözme teknikleri kullanılabilir. Değiştirilemeyecek bir durumsa, çözüm üzerinde odaklaşmak yerine, en iyi strateji, sorunla yüzleşmek ve kabullenmektir.

    Önerilerimizi Gerçek Hayattan Örneklendirelim:

    • Zamanlama: Eğer sevdiğiniz biriyle belli konuları belli saatlerde konuşuyorsanız ve bu konuşmalar da hep tartışma ile sonuçlanıyorsa, bu tür konuları konuşma saatinizi değiştirin. Belki yorgun, dikkatsiz oluyorsunuzdur ve belki sadece zamanlama hatasından sinirleniyorsunuz ve tartışma çıkıyordur.

    • Kaçınma: Eğer babanızın televizyonda maç izlerken sinirli olması sizi de etkiliyor ve sinirlendiriyorsa, o saatte odanıza çekilin. Sizi öfkelendiren şeylere bakmaktan kendinizi alıkoyun. “Ama öfkelenmemem için babamın bağırıp çağırmaması lazım” demeyin. Konu şu anda bu değil. Konu kendinizi olabildiğince sakin tutabilmeniz.

    • Alternatifler bulma: Eğer her hafta sonu arkadaşlarınızla buluşmaya giderken yoldaki trafik sizi engellenmişlik ve öfke duyguları içinde bırakıyorsa, bunu çözmeyi iş edinin. Elinize bir harita alıp aynı yere farklı, belki daha uzun ama daha rahat, manzaralı, hoş bir yoldan gitmeyi ya da evden daha erken/geç çıkmayı deneyin.

  • Bebeklerde ‘konak’ bir cilt hastalığının işareti midir?

    Yenidoğan bebeğinizin saçlı derisinde sarımsı, yapışkan, yama tarzında pullu-kabuklu lezyonlar yeni ebeveynleri panik yapabilir ama genellikle bu endişelinecek birşey değil, zararsız bir durumdur.

    Konak, büyük çocuklarda ve erişkinlerdeki kepeğin karşılığı olarak seboreik dermatitin yaygın bir tipidir. Bulaşıcı değildir ve kötü hijyen göstergesi değildir. Her ne kadar anne babalar için cildi irrite edici, rahatsızlık verici görünse de bebeklerde bir şikayete yol açmaz.

    Genellikle 3 haftalık ile 12 ay arası bebeklerde görülür. 3. ayda görülme sıklığı pik yapar (%70), ilerleyen aylarda azalır, nadiren 1-2 yaş arasında da görülebilir (%7).

    Konağın kesin nedeni tam olarak bilinmemekle beraber maternal bir takım hormonların (androjen) bebeğe plasenta yolu ile geçmesi sebase dediğimiz yağ bezlerinin büyümesini stimüle eder. Yağ bağımlı bir mantar türü olan Malassezia furfur’ un rolü net değildir.

    Kafatasının ön ve tepe kısmı en yaygın olarak tutulur. Alın, kulak arkası, göz kapakları, kaşlar, yanaklar, burun-dudak arası oluklar, gövdede kıvrım yerleri, göbek etrafı ve bez bölgesi de etkilenebilir.

    Konak her bebekte farklı gözükür;

    -kalın plaklar ya da kabuklar halinde

    -yapışkan ya da yağlı yamalar halinde, sıklıkla beyaz ya da sarı pullarla kaplanmış

    -kepek şeklinde

    Çok nadir olarak, konağı olup biraz kızarıklık ve kaşıntısı olan bebeklerde o bölgelerde saç kaybı olabilir ancak konak gerilediğinde ayn yerde saçlar tekrar büyür.

    Seboreik dermatiti klinik olarak atopik dermatitten ayırmak zor olabilir. Her 2 durumun da ayırdedici özellikleri şöyledir;

    Seboreik dermatit Atopik dermatit

    Yaş Genellikle ilk 3 ay 3 aylıktan sonra

    Kaşıntı Beklenmez Sıklıkla mevcut

    NE ZAMAN DOKTORA BAŞVURMALI

    -ilk kez konak ile karşılaşıyor iseniz,

    -Bebeğinizin saçı olmayan yerlerinde seboresi varsa,

    -Ev tedavileriniz işe yaramadıysa,

    -Gittikçe kötüleştiyse ya da vücudun geniş bölgelerini kapladıysa,

    -Etkilenen cilt bölgesinde enfeksiyon işareti olabilecek gerginlik ve kızarıklık, sızıntı başlaması, ısı artışı olması

    -Bebeğinizin bağışıklık sistemi zayıf ise,

    -Bebeğiniz aynı zamanda kilo alamıyorsa doktorunuzda yardım almanız gerekebilir.

    TEDAVİ

    Konak aslında tedavi gerektiren bir durum olmasa da, doktorlar ebeveynleri rahatlatıp izleyerek beklemeyi önerse de bebeğinizin kafasından bu kabukları uzaklaştırıp yok etmek isteyebilirsiniz. Bunu genellikle şampuan (her gün 1 kez) sonrası yumuşak bir tarak ile bebeğinizin saçlarını tarayarak sağlayabilirsiniz. Bebek yağları da kabukları yumuşatmaya yardımcı olacaktır. Gece bitkisel yağ ile kaplanan saçlı deriyi sabah şampuanlamak da etkilidir. Yağı iyi yıkayıp giderdiğinizden emin olun, çünkü çok fazla yağ kabuk oluşturabilir ve konağı kötüleştirebilir. Kabuklar kaybolduktan sonra, haftada 2 kez şampuan yaparak yağ dengesini kontrol altında tutabilirsiniz.

    Eğer belli bir süre bu şekilde tedavi etmeye çalışıp sonuç alınamazsa başka çeşitli tedavi seçenekleri de vardır. Beyaz vazelin, katran içeren şampuanlar (güvenli ancak irritasyon yapma potansiyeli var), ketakonazol krem ya da şampuan (1 aydan büyüklere kullanılabilinir, sistemik emilime geçmez), hidrokortizon %1 krem (günde 1 kez uygulanır, özellikle kıvrım yerlerinde etkili).

    Konak aylar içinde bir zaman kaybolup hızlıca tekrar ortaya çıkabilir ama aynı adımları izleyerek kontrol altına alabilirsiniz.

  • KIBIR VE “COOL”LUK

    KIBIR VE “COOL”LUK

    Bir modadır almış başını gidiyor “cool” olmak… Nedir cool olmak? Yaşadığımız toplumda bu o kadar farklı algılanıyor ki .. “cool” olmakla “suratsızlığı, kibri” birbirine karıştırılıyor.

    Müslüman bir toplumuz. Inançlar, yaşanılan boyut kişiye özeldir. Ama “tebessüm sadakadır” kültürüyle yetişmiş bir toplumuz.

    Kibir ( altında yatan başka sebepler de mevcut olabilir) özgüven eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu durumu yaşayan kişilerde, sürekli kendini gösterme çabası vardır. Aslında kendilerini değersiz gördükleri için sürekli olarak kendilerini ispatlama çabaları vardır. Icinde bulundukları durumun farkında değillerdir. Günümüz tabiriyle kendilerini “soğukkanli” olarak nitelendirirler.

    Kibirli insan psikolojisi dediğimiz bir psikoloji vardır; karanlık ve bozuk bir ruh halidir. Bir gurur, aldanma içinde olan bu kişilerin iç dünyası; stresli, korkularla kaplı, ince hesapların yapıldığı, kafanın küçük küçük içten pazarlıklarla dolu olduğu zifiri karanlık bir dünyadır. Böyle bir duygu durum, kişiyi fazlasıyla yıpratır ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkiler.

    Insan surat ifadeleri nasılsa o psikolojiye bürünür. Güleryüzlü oldukça pozitif, asık suratlı oldukça da karamsar bir ruh hali oluşur. Surat asmanın moda haline geldi.. bilinçsiz insanlar tarafından daha “seksi algısı” empoze edilmeye çalışılmaktadır. Daha tahammülsüz insanlar haline geliyoruz. Bu durum sizi olduğu kadar çevrenizdeki insanları da yorar, yıpratır..

    Kısaca özetlemek gerekirse; kibir, gurur bir tepedir çıktıkça alçalırsın, tevazu bir çukurdur indikçe yükselirsin.

  • Talasemiler

    Halk arasında Akdeniz Anemisi olarak bilinen Talasemi hastalığı ülkemizin önemli bir halk sağlığı sorunudur. Talasemi tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ), en son verilerine göre, dünyada 229 ülkenin %60’ında talasemi yaygın görülmektedir. Ülkemizde sıklığı %2.1 iken, bölgemizde %10 üzerindedir.

    Talasemi tedavisi pahalı ve zor bir hastalık olmasına karşın, önlenmesi kolay ve ucuz bir hastalıktır.

    Talaseminin Moleküler Düzeyde Tipleri: kanın kırmızı regini oluşturan ve dokulara oksijen taşıyan alyuvarlar içinde bulunan Hemoglobin iki alfa ve iki beta zincirinden oluşmaktadır. Bu nedenle moleküler düzeyde (DNA) alfa-talasemi, beta-talasemi ve anormal hemoglobinler olarak ayrılmaktadır. Talasemiler Hemoglobin genlerindeki mutasyonlarla ortaya çıkarlar. Bu mutasyonlar; alfa globin genlerinde yaklaşık 80 farklı tipte, beta globin geninde yaklaşık 200 farklı tipte, anormal hemoglobinler de ise yaklaşık 850 farklı tipte tanımlanmışlardır.

    Klinik düzeyde tipleri: Talasemi Major, talasemi minör ve talasemi intermedia olarak ayrılır.

    Talasemi Majör: Hasta çocuklar, taşıyıcı anne ve taşıyıcı babadan gelen ve mutasyonu taşıyan her iki genleri alması ile hasta olurlar. Kemik ilikleri çok çalışan ancak sürekli kısa ömürlü, oksijen ve demir bağlama sorunu olan alyuvar üreten bir fabrikaya benzer. Çocukta kansızlık bulguları doğumdan hemen sonra başlar. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar. Kansızlığa bağlı gelişme geriliği, solukluk, halsizlik, sık sık ateşlenme, karaciğer dalak büyümesi ve giderek kalp yetmezliği bulguları gelişir.

    Talasemi Minör: Taşıyıcı olarak tanımlanan bu bireyler tamamen sağlıklıdır. Taşıyıcılık nesilden nesile aktarılan genetik (ırsi) bir özelliktir. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. İki taşıyıcı evlendiğinde, çocuklarında %25 olasılıkla hasta, %25 olasılıkla sağlam, %50 olasılıkla taşıyıcı çocuk doğar. Bu olasılıklar her gebelik için geçerlidir. Bir taşıyıcı sağlıklı biri ile evlendiği zaman çocukları hasta olmaz, %50 olasılıkla taşıyıcı, %50 olasılıkla sağlıklı doğar.

    Talasemi İntermedia: Anne ve babadan geçen genlerden her ikisi de hastalık geni olmasına karşın, hafif seyreden genetik yapı nedeni ile yaşamları ağır talasemili hastalar gibi değildir.

    Anormal Hemoglobinler: Moleküler olarak yaklaşık 850 tipte farklı mutasyon tanımlanmasına karşın, klinik olarak en önemli olanlar Hb S, C, D, E ve O-Arap tır.

  • Gebelik Psikolojisi

    Gebelik Psikolojisi

    Bir yandan dünyaya bir çocuk getirmenin heyecanı, diğer yandan doğacak çocuğun normal olup olmadığının kaygısı… İşte pek çok hamile kadının yaşadığı psikolojik değişiklikler,aynı zamanda yoğun bir stresin oluşumuna da etken.Kişiden kişiye farklılık gösteren bu dönemdeki psikoloji,bazen ciddi tedavi gerektirecek boyutlarada varabilir.

    Aslında keyifli bir süreç olan hamilelik,aynı zamanda stresli bir dönem olarak da geçebilir.Kararsızlıkla beraber artan strese karşı verilen tepkiler,kişiden kişiye farklılıklar gösterir.Bazı kadınlar için;neşe,olgunluk,kendini gerçekleştirme olarak algılanabilen hamilelik,bazı kadınlar için;endişe, kaygılı bekleyiş,yüklenme olarakta yaşanabilir.Örneğin çoğu kadın için bu stres,bebeğin “normal”olup olmadığı için yaşanır ve kadın çevresine de bu stresi yansıtır.Yapılan çalışmalar bu kadınların bebeklerinin diğerlerine göre daha fazla strese maruz kaldığını ve riskli gebelik yaşama oranlarının arttığını göstermektedir.Gebelikle birlikte başlayan planlar,özellikle doğuma yaklaştıkça;doğacak çocuğun bakımına,yaşam değişikliklerine ve doğum sonrası olabilecek değişikliklere doğru kayar.Çoğu kadın doğumu,ağrılı bir olay gibi algılar.Bu nedenle,hamilelikte yaşanan sorunlar,doğumunda zor olacağının bir habercisi gibi kabul edilir ve yaşanan stres daha da artar.

    GEBELİK VE DEPRESYON

    Yapılan çalışmalar,kötü bir hamilelik dönemi geçiren kadınların,diğerlerine göre 2 kat daha fazla doğum sonrası depresyon geçirmeye yatkın olduklarını göstermektedir.Bu noktada doğuma hazırlanan anne adayının hamilelik öncesindeki kişilik yapısı önemli rol oynamaktadır.Eğer anne adayının daha önce geçirdiği depresyon gibi psikiyatrik hastalığı var ise,hamilelik dönemi boyunca dikkatle izlenmesi gerekir.Özellikle önceden geçirilmiş manik-depresif gibi ciddi psikiyatrik bozukluk dönemleri önemlidir.Bu kadınlar,hamilelik döneminde oluşacak değişimlere karşı daha duyarlı oldukları için diğer kadınlara göre çok daha fazla zorlanır.Aslında hamilelik doğal bir stres olarak değerlendirilmelidir.Daha önceki hamileliğe karşı olumlu yada olumsuz algılar,bu dönemin yaşanmasında karşımıza çıkmaktadır.

    HAMİLELİKTE PSİKOLOJİK KAYGI VE BEKLENTİLER

    Hamilelikteki her ay,kendine özgü psikolojik kaygılar ve beklentiler doğurur.Hamile kadın özellikle ilk ayda;bir dizi psikolojik ve fizyolojik değişiklik yaşar.Bu dönemde yorgunluk ,bulantı ve kusma gibi fizyolojik belirti ve depresif bir ruh hali ortaya çıkar.Kadının yeni duruma adaptasyonu ve hamile olmasıyla ilgili kaygı ve beklentileri süreci belirler.İstenen bir gebelikte, mutluluk ve doyum duygusu yaşanır.Ayrıca kadının ailesi ile ilişkisi, iş durumu,hamileliğin yaratacağı beklenti ve stresler, sürecin nasıl yaşanacağını etkiler.Yani hemen her anne adayında,kendi durumuyla ilgili olarak hamileliğin ilk ayında duygu ve mizaç değişiklikleri gözlenir.Fizyolojik belirti ve depresif ruh halinin ikinci ve üçüncü aylarda kesildiği görülmektedir.Burada kadının karnındaki bebeekle ilişkisi, geçmişte annesiyle yaşadığı duyguları ortaya çıkarmaktadır.Kişinin,bir yandan annelik rolüne uyum sağlerken,diğer yandan annesiyle özdeşleştiği görülmektedir. Örneğin ikinci ve üçüncü ayda kusması halen devam eden anne adayının psikolojik yapısı mutlaka etkilenir.Bu kadınların çocuksu oldukları,eşiyle arasında belirgin kültür farklılıklarının olduğu bilinmektedir.Eğer kusma,kişinin normal yaşantısını devam ettirmesini engelleyecek düzeyde ise,kadına psikolojik destek,hatta ilaç desteği gerekir.Ayrıca bu dönemde yapılacak, gevşeme çalışmaları da faydalıdır.Hamileliğin üçüncü ayında,doğacak bebek,annenin bütün sistemlerini etkiler.Bu dönemde doğuma ait beklentiler ön plana çıkar.Doğum korkusu yaşayan kadınların kendini kontrol edememe,beden ve duygusal denetimle ilgili kaygılarının olduğu izlenmektedir.Bu dönemde,hamile kadının bilgilendirilmesi,açıklamalarla yönlendirilmesi yararlıdır.Ayrıca eşin desteği de önemlidir.Bu kaygıların yoğun yaşandığı durumlarda ise psikolojik destek mutlaka gereklidir.Eşin de katılımı ile yapılan gevşeme çalışmaları,doğum ve sonrası konusunda bilgilendirme,kişinin kendi denetiminisağlayabileceği duygusunu arttırırken,korku ve kaygıyı azaltır.Bununla birlikte daha önceden bulunan veya hamilelikte oluşan psikolojik bozukluklar,doğum komplikasyonlarını arttırmaktadır.Bu nedenle eğer böyle bir durum var ise,anne adayının psikolojik açıdan yakın takibi ve desteklenmesi zorunludur.Hamileliğin son dönemlerinde doğum ve bebeğin sağlığına ait kaygılarla oluşacak yaşam değişikliklere ve bunlara uyum ön plana çıkmaktadır.Hamileliğin kadın rolu dışında anne rolüne ait tüm duygusal,ruhsal yaşantıları etkilediği ve bu durumla ilgili çatışmaları ya da beklentileri tetiklediği görülmektedir.Anne adayının yaşadığı psikolojik kaygı ve beklentileri hamilelik dönemini etkilemektedir.Bazı kadında kaygıyı arttırangebelik süreci,bazı kadınlarda da önceki yaşamına ilişkin beklenti ve kaygılarında azalma da gösterebilir.Bazen de gebelik kadınlarda,kendine güven,kendini gerçekleştirme,seçkinlik duygusu da verebilir.Burada tabiki kişilik yapısı son derece önemlidir.Kişilikyapısı problemli ve yetersiz, ya da çocuksu yapıdaki kadınların bu dönemi daha zor geçirdikleri görülmektedir.

    EŞİN TUTUMU VE ÇEVRENİN DESTEĞİ

    Hamilelikte önemli bir konu da,kadının bütün değişiklikleri yaşarken eşin tutumu ve yaşanılan çevredir.Eş,gebede oluşan değişimlerden birinci derecede etkilenmekte ve kendisi de annesiyle ailesiyle yaşadığı ilk çocukluk anıları ve problemlerini tekrar yaşayabilmektedir.Kadının kendi içine kapandığı durumlarda,eş ihmal edildiğini düşünmektedir.Burada eşin verdiği destek ve güven,kadının bu durumdan rahatça çıkmasına ve güven bulmasına yardımcı olmaktadırEşin psikolojik yapısı bu destekleri vermeye yeterli değilse,kadının yaşayacağı yük daha ağırlaşmaktadır.Bu durumda her ne olursa olsun,baba adayının da hamileliğin ilk dönemlerinde beraber değerlendirilmesi ve oluşacak değişimler konusunda bilinçlendirilmesi ve yardımcı olması sağlanmalıdır.Hamile kadın ve eşi dışında doktorun gebeye yaklaşımı da önemli olmaktadır.

  • Genlerimiz ve hastalıklar

    Bir insanın sağlığı, görünümü, kişiliği ve yetenekleri, genetik yapısı ve içerisinde yer aldığı çevresinin etkileşimi ile belirlenir. Genler ailemizden bize geçen özellikleri taşıyan, ve kromozomlar üzerine yerleşmiş, DNA dizininden oluşan en küçük yapı taşlarıdır.

    Kişinin genleri onun potansiyelini oluşturmakta, çevresi ise bu potansiyeli sınırlamada veya ortaya çıkarmada yardımcı olmaktadır. Örneğin bazı ilaçların kullanımı, enfeksiyonlar, beslenme bozukluğu ve sosyo- ekonomik yoksunluk kişinin genetik potansiyeline göre farklı sonuçlar ortaya çıkarır.

    Tıp alanındaki ilerlemeler modern toplumun sağlığını olumlu yönde değiştirmiştir. Genetik hastalıklar çoğunlukla çok ciddi sorunlara yol açan ancak tedavi olanakları şimdiki durumda sınırlı olan hastalıklardır.

    Ayrıca aile bireyleri arasında bir kişide genetik hastalıklardan birisinin ortaya çıkarılması, ailenin diğer fertleri için risk getirebilir, bu nedenle kan bağı olan kişilerde tarama yapılaması gerekir.

    Ayrıca akraba evlilikleri bu hastaların daha sık ortaya çıkmasına yardımcı olur.

    Genetik hastalıklar nadir olmayan oldukça sık görülen hastalıklardır ve üç ana başlıkta özetlenebilir.

    Çoklu faktörlere bağlı genetik hastalıklar,

    Kromozomlara bağlı genetik hastalıklar

    Tek gen bozukluğuna bağlı genetik hastalıklar

    Yapılan çalışmalar çocuklarda genetik hastalıkların büyük bölümünün çoklu faktörlere bağlı (genetik ve çevresel faktörlerin karşılıklı etkileşimi sonucu) olduğunu, yaklaşık yüzde on civarında tek gen kalıtımı ile geçtiğini, yüzde bir ikisinin ise kromozom hastalıklarına bağlı olduğunu göstermiştir

    Çoklu faktörlere bağlı genetik hastalıklar: Hemen bütün doğumsal anomaliler bu şekilde kalıtılır. Bunlar doğuştan kolaylıkla fark edilebilen veya ilk bakışta tanımlanamayan ancak özel muayene ve tetkiklerle ortaya çıkarılabilen sakatlıklar olabilir. Fazla parmak gibi oldukça zararsız olabileceği gibi hayatı ciddi şekilde tehdit eden ağır sakatlıklar şeklinde de görülebilir.

    Başta bel açıklığı olmak üzere beyin ve omiriliğin yapısal eksiklikleri, Gelişimsel kalça displazisi, doğuştan kalp hastalıkları, yarık damar ve dudak , mide çıkışında darlık, yetişkinlerde ise iskemik kalp hastalıkları, şizofreni, alerjik hastalıklar, hipertansiyon, kanser çoklu faktörlere bağlı genetik bozukluklara örneklerdir.

    Kromozomlara bağlı genetik hastalıklar: İnsanlarda ikisi cinsiyeti belirleyen ,yirmi üç çift yani toplam kırk altı kromozom vardır. Cinsiyet kromozomları X ve Y dir cinsiyetimizi belirler. Kromozomlar genetik bilginin taşıyıcılarıdır. Kromozom hastalıkları insanlarda bulunan kırk altı kromozomun sayı ve şekil olarak normalden farklı olması sonucu ortaya çıkar.

    Sık görülen hastalıklardır . Başta ağır gelişme ve zeka geriliği olmak üzere çeşitli organları ilgilendiren doğuştan sakatlıklara yol açar. Her yaştaki annenin çocuğunda görülmekle birlikte annenin yaşı ilerledikçe bu hastalıkların görülme sıklıkları artar, otuz beş yaşından sonra gebe kalmak isteyen annelerin mutlaka genetik merkezlerine başvurmaları tavsiye edilir. Gebeliğin 15-20. haftaları arasında teşhis edilmeleri mümkündür. Kromozom anomalilerinin yol açtığı hastalıklara doğumdan önce yada sonra tanı konulabilmektedir.

    Tek gen bozukluğuna bağlı genetik hastalıklar: Bu hastalıklar insanda var olduğu tahmin edilen 25-30.000 kadar genden herhangi birinin değişikliğe uğraması sonucu ortaya çıkar. Kalıtım şekli farklı olmakla birlikte bu hastalıklar ailede yüksek oranda tekrarlama riskine sahiptir. Hastalığa sebep olan gen sayısı çok fazla olduğundan bulgularda çok değişiktir. Tek gen hastalıkları, zeka geriliği, doğuştan sakatlık, kan hastalığı, kas hastalığı, görme bozukluğu, cilt hastalığı, böbrek hastalığı, kalp hastalığı, ishal, zatüre gibi pek çok değişik bulgularla karşımıza çıkar.

  • Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüven, en basit tanımıyla insanın kendisine duyduğu güvendir. Kendine güven, herkes için gereklidir ve önemli bir kişisel özelliktir. Bizim yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamıza yardımcı olarak yaşamı kolaylaştırır. Öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir duygudur.

    Özgüven, kendinizi nasıl gördüğünüzdür. Başkalarının değil kendinizin kendinize ne kadar değer verdiğidir. Eğer kendinizle ilgili sürekli olumsuz eleştirileriniz varsa ya da kendinizi sürekli yargılıyorsanız, yapamadığınız şeyleri düşünme eğiliminiz yapabildiklerinizin önüne geçiyorsa yani başarılarınızı küçümsüyorsanız özgüven problemi yaşıyor olabilirsiniz.

    Özgüven sahibi kişiler yapmak istediklerini daha kolaylıkla yapabilen, potansiyelini daha iyi ortaya koyan, kendisini daha özgür ve huzurlu hissedebilen kişidir. Geçmişe dair pişmanlıklar yaşamak ya da geçmişte yaşamak yerine kendi gerçeklerine sahip çıkan, içinde bulunduğu anı yaşabilen ve geleceğini buna göre şekillendirebilen kişilerdir özgüven sahibi kişiler.

    Özgüvensiz kişilerin genel olarak kendileri hakkında sürekli olumsuz düşünceleri vardır ve bu düşünceleri kendilerine yaşam biçimi olarak kodlamışlardır. Yani başarı onlar için bir tesadüftür.Kendilerinin başaralı olabileceğine inanmazlar. Başarılı oldukları bir iş varsa bile bunu kendilerine “şans eseri oldu” şeklinde kodlarlar. Bu durum özgüvensiz kişilerin diğer kişiliklerden daha depresif, daha antisosyal olmalarına yol açmaktadır.

    Çoğu insanın kendine güvenmediği, kendini eksik hissettiği bir alan olabilir. Kimisi topluluk önünde konuşmaktan çekinir, kimisi araba kullanmak konusunda kendisine güvenmez. Bu durumun nedenleri vardır. Utangaçlık, alaya alınma korkusu, başarısızlık korkusu gibi. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma korkusu da bunlardan birisidir. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma ve bunların üstesinden gelememe korkusu yüzünden riskli işlere girmeye cesaret edemeyen birçok insan vardır. Bir kişi işinde başarılı olsa bile bu korku yüzünden panik yaşayabilir. Bu korku kişinin enerjisini bitirebilir.

    Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır.Başarılı olma yolunda güç ve istek verir. Başarılarımızla gurur duyabilmeyi sağlar. Özgüven bu kadar önemliyse hayatımızda ve eğer geliştirilebilen bir duyguysa geliştirebilmek de bizim elimizdedir. Bunun için de birkaç küçük ipucu vardır:

    • Öncelikli olarak yakın çevrenizde kendine güveni yüksek birini bulabilir ve bu kişinin davranışlarını inceleyerek kendinize örnek alabilirsiniz.

    • Kendinize hedefler koyun.Bu hedefleri gerçekleştirdikçe kendinizi tebrik edin. Bu sayede başarınız, cesaretiniz, mutluluğunuz ve kendinize olan güveniniz artacaktır.

    • Kendinizin olumlu yönlerinizi keşfedin. Bir kâğıda olumlu özelliklerinizi yazın. Gerekirse yakınlarınızdan yardım isteyin. Onlara olumlu özelliklerinizi sorun. Kendinizi güçsüz hissettiğinizde olumlu özelliklerinizden destek alın.

    • İnsan olduğunuzu, hata yapabileceğinizi unutmayın. Her insan hata yapar. Bunu kabullenin. Kendinizi sürekli suçlamak yerine kendinizi olduğunuz gibi kabul edin.

    • Kendinizle ilgilenin. Spor yapın, bakım yapın. Hobileriniz olsun. Keyif almak için yapın bunları. Kendinize değer verin.

  • Kanser ve genetik

    KANSER VE GENETİK

    Genetik yapı: Bir insanın sağlığı, görünümü, kişiliği ve yetenekleri, genetik yapısı ve içerisinde yer aldığı çevresinin etkileşimi ile belirlenir. Genler ailemizden bize geçen özellikleri taşıyan, ve kromozomlar üzerine yerleşmiş, DNA dizininden oluşan en küçük yapı taşlarıdır. Kişinin genleri onun potansiyelini oluşturmakta, çevresi ise bu potansiyeli sınırlamada veya ortaya çıkarmada yardımcı olmaktadır. Örneğin bazı ilaçların kullanımı, enfeksiyonlar, beslenme bozukluğu ve kanser kişinin genetik potansiyeline göre farklı sonuçlar ortaya çıkarır. Ayrıca aile bireyleri arasında bir kişide genetik hastalıklardan birisinin ortaya çıkarılması, ailenin diğer fertleri için risk getirebilir, bu nedenle kan bağı olan kişilerde tarama yapılaması gerekir.

    Kanserde Genetik: Kanserde genetik alt yapı yüzde on civarında sorumludur, çoklu faktörlere bağlı (genetik ve çevresel faktörlerin karşılıklı etkileşimi sonucu) olduğunu bilinmektedir. Özellikle yaşlanma, doğal ortamlardan uzaklaşma, doğal gıdalar tüketmeme, genetiği değiştirilmiş gıdaların fazla tüketilmesi, fazla alkol tüketilmesi, sigara ,elektro manyetik ortamlar, yaşamdaki önemli travmalar ve stres etkilemektedir.

    Kanserle İlişkili Genler:

    Tümör baskılayıcı genler: Bunlar koruyucu genlerdir. Vücudun iyi ustalarıdır, hasarlanan yeri hemen tamir ederler. Bu genler normalde hücre bölünme hızını sınırlar, hasarlı DNA’yı tamir eder ve hücre ölümünü kontrol eder. Bu genler mutasyona uğradığında hücreler büyümeye devam eder ve sonunda tümör oluşur. BRCA1, BRCA2(meme kanseri), ve p53’ü genlerini içeren 30’a yakın tümör baskılayıcı gen tanımlanmıştır. Tüm kanser vakalarının yaklaşık % 50’sinde p53 geni ya yoktur ya da hasarlıdır. Bu önemli genin mutlaka baktırılması gerekir.

    Onkogenler: Sağlıklı hücreyi, kanseröz hücreye dönüştüren genlerdir. Bunlar da vücudumuzun kötü ustalarıdır. HER2/neu (meme kanseri) ve ras, en yaygın iki onkogendir.

    DNA Tamir Genleri: DNA’nın çoğalması esnasında oluşan hataları tamir eder. Tamir edilmeyen hatalar, mutasyona yol açar ve sonunda kanser gelişir.

    Çeşitli genlerdeki mutasyonlar sonucuna kanser gelişir, ancak kanserlerin pek çoğu belirli bir tip genle ilişkili değildir.

    Günümüzde; meme, over, kolon ve uterus kanserlerinin %10 unun bilinen genetik mutasyonlardan kaynaklandığı saptanmıştır. Belirli genler, diğer genler veya çevresel faktörlerle Meme, yumurtalık (over), kalın barsak (kolon) ve diğer nadir kanserlerde uygulanabilir 900′ den fazla genetik test vardır.

    Kanserde genetik testler: Genetik testlerin çoğu, yaşamın herhangi bir döneminde kanser gelişme olasılığının tahmin edilmesine yardımcıdır. Kişide % 100 kanser gelişeceğini belirten hiçbir genetik test bilinmemektedir, ama bu testler toplumun geri kalanına oranla kanser gelişme riski daha yüksek olan kişileri işaret edebilir. Kanserle ilişkili olan genlerin hepsi kansere yol açacaktır diyemeyiz; örneğin meme kanseri gelişme riski genine sahip kadınların % 75′ i sağlıklı kalırken; sadece % 25′ inde meme kanseri ortaya çıkmaktadır.

    Aile üyelerinde genç yaşta kanser teşhis edilen birey olanlarda, üç veya daha fazla kuşakta aynı tip kanser öyküsü bulunanlarda, anne veya baba tarafından üçten fazla kanser olgusu bulunan kişilerde ve aile bireylerinden birinde iki veya daha fazla farklı tip kanser bulunan bireylerde kanser gelişme riski yüksektir.

    ASCO (Amerikan Klinik Onkoloji Derneği); aile öyküsünde veya kişisel öyküsünde genetik kanser şüphesi bulunanlarda, genetik durumu yeterince yorumlanarak, genetik testlerin tanı ve tedaviye yardımcı olacağı vakalarda genetik testlerin yapılmasını önermektedir.

    Genetik Testler:

    Kolon kanseri (APC Geni-Dizi Analizi)

    Meme kanseri (BRCA1 ve BRCA2 MLPA)

    Meme kanseri (BRCA1, BRCA2, p53 Tüm Gen-Dizi )

    Malign Melanoma (P16 Tüm Gen-Dizi Analizi)

    Tüm Kanserler (P53 Geni-Dizi Analizi)

    Kolorektal Kanser, PapillarTiroid Kanseri (BRAF)

    Kolorektal , Akciğer, Pankreas Kanseri (KRAS) Kronik MyeloidLökemia (ABL1)

    Kolorektal, Akciğer NSCLC, Meme Kanseri (EGFR)

    Familyal Medüller Troid Kanseri (FMTC) RET (Ekzon 10-11-13-14-15 ve 16)

    Multiple Endok NeoplaziTip2 (MEN2A ve MEN2B),

    Aile Non-Polipo Kol Kan (MLH1,MSH2,MSH6,PMS2)

    Mesane ve serviks Kanseri –( FGFR3 Geni-Dizi)

    Gastrointestinal Kanser (C-KIT :9,11,13,17 Ekz)

    JAK2 Geni (V617F mutasyonu)

    Genetik danışmanlık: Genetik testler, kanser nedenini, gelecekte kanser gelişme riskinin olup olmadığını ve/veya kanserin çocuğunuza geçip geçmeyeceğini anlamaya yardımcı olacaktır.Bu testleri yaptırmak, aile bireyleri ve doktorunuzla yapacağınız işbirliğiyle alınmış kişisel karara bağlıdır.

    Bu testleri yaptırmakla, kanser gelişme riski yüksekse daha sık tarama testlerinden geçmek, belli risk faktörlerinden kaçınmak, yaşam biçiminizi değiştirmek yoluyla kanser gelişim riskini azaltmak, koruyucu medikal tedavi alma şansını artıracaktır.

    Ailede birden fazla bireyde genetik mutasyonla geçen kanser öyküsü var ve genetik tarama testi negatif ise; bu durum kişiyi rahatlatacaktır.

    Koruyucu hekimlik açısından kanser genetik testleri ve genetik danışmanlık oldukça önemlidir. Sosyal Güvenlik Kurumunun test bedellerini karşılaması gerekir. Birey kanser olduğunda ailenin harcamalarını bir kenara bırakırsak, hastanın medikal tedavisi, cerrahi ve ışın tedavilerine Sosyal Güvenlik Kurumu çok para ödemektedir.

    Koruyucu hekimliğe harcanan para tedavi edici hekimliğe harcanan para yüz birimdir. Örneğin kanser de bir kanser genetik testi bir birim ise, kanserin tedavisine ödenen para yüz birimdir. Kişinin yaşadığı travmayı, manevi çöküntüyü, ailesinin çektiklerini, iş gücü kayıplarını para ile ölçmek mümkün değildir.

    Kaynak: http://kanser.gov.tr/kanser/klinik-arastirmalr/58-genetik-testler.

  • ÇOCUĞUNUZUN BEDENSEL VE RUHSAL GELİŞİMİ İÇİN DOĞRU KABUL EDİLEN “HURAFELER”

    ÇOCUĞUNUZUN BEDENSEL VE RUHSAL GELİŞİMİ İÇİN DOĞRU KABUL EDİLEN “HURAFELER”

    Siz de benim kadar birçok kez duymuşsunuzdur

    ” Benim çocuğum emeklemeden, yürümeye başladı”

    Öncelikle ilk doğru bilinen yanlışlardan kurtulalım.

    Emeklemek çocuğun geç gelişim gösterdiği ya da yaşıtlarının gerisinde kaldığı anlamına gelmiyor. Tam tersi sağlıklı bir gelişim gösterdiği anlamına gelir.

    Emeklemek, bacak kaslarının güçlenmesinde etkili olur. Tabi bazı çocuklar asla emeklemez. Bu onların da gelişim problemi yaşadığı anlamına gelmez.

    Bazı çocuklar emeklemeyi yürümekten çok daha sonra öğrenir.

    Çocuğunuzu serbest bırakın.

    Bırakın her evresini yaşasın. Bebeğin bacak kaslarından önce bel ve kol kasları gelişir.

    Sağa-sola dönerek hareket etmeye çalışır. Yüz üstü ya da sırt üstü dönmeyi öğrenir. Bu esnada kol ve bel kasları gelişir.

    Zamanla beraberinde emekleme evresi başlar. Böylelikle bacak kasları güçlenir. Bir yerlere tutunup kalkmaya, adım atmaya başlar.

    Bırakın sandalyeleri, sehpaları kaldırmayın. Düşmesinden korkmayın. Yavaş yavaş çevresindeki bütün eşyalar keşif kaynağı olacaktır.

    Onları anlamak, anlamlandırmak, keşfetmek eğlenceli hale gelecektir. Eşyaları kaldırmayın, cesaretlerini kırmayın. Fırsat tanıyın.

    Böylelikle eşyalara tutunup kalkmayı öğrenecektir. Buna rağmen bazı bebeklerin eşyalara tutunarak dolaşması aylar boyunca sürer.

    Çünkü cesaretlerini toplayamazlar.

    “Benim çocuğum fazla süt emmedi. Erken ek gıdalara geçti şimdi herşeyi yiyor”

    Anne sütünün saymakla bitmeyen faydaları vardır.

    Anne sütü alan bir bebek ek gıdalara ihtiyaç duymaz. Ne kadar erken emmeye başlarsa anne sütü o kadar erken gelecektir.

    Bebeğin anne sütü emmesi bağışıklık sistemini ( immün sistem ) güçlendirir.

    Zekâ, gelişim açısından son derece önemlidir.

    ” Emzik, verince susuyor”

    Emzik faydalı yanları olduğu kadar zararlı yanları bi hayli fazladır.

    Emzik, emme refleksini güçlendirir. Geçici bir avuntu sağlar.

    Ani bebek ölümlerini engellediği araştırmalar sonucu desteklenmiştir.

    Tabi bebek emziğe bağımlı hale gelmedikçe…

    Bebeğin emziğe bağımlı hale gelmesi anne sütünü erken terk etmesine neden olabilir.

    Emzik verdiğinde susan, emzik düştüğünde yaygarayı koparan bir bebek haline gelebilir.

    Uzun süren emzik kullanımı diş problemlerine de sebep olabilir. Orta kulak enfeksiyonunu arttırabilir.

    “Tekerlekli oyuncak zararlıdır, düşer zarar verir”

    Tam aksine! Tekerlekli oyuncaklar kas gelişimi için önemlidir.

    Ileri-geri iterek kol ve bacak kaslarını güçlendirir. Kaslar güçlendikçe çocuğunuzun cesareti artacaktır.

    Kendi ağırlığını taşıyabildiğini öğrendiğine göre, yürümek için adımlar atacak ve dünyayı keşfetmeye başlayacaktır.

    ” Daha çocuğunuz yürümeye başlamadıysa yürüteç alın. Iyi gelir”

    Bırakın bu hurafeleri !! Bebeğin serbest bırakılması gelişimini daha hızlı etkiler.

    Yürüteç doğal yürüme dönemleri sırasında (refleksif dönem) duraklamaya ve kesintiye neden olur.

    • Omurga eğrileri görülebilir.
    • Ayak deformiteleri oluşabilir.
    • Kalçaya yüklenme daha fazla olacağından kalça problemleri oluşabilir.
    • Yere tam basmama, parmak ucuna basma alışkanlığı gelişebilir
    • Nasıl olsa yürüteçte diye kendi başına, yalnız bırakılan bebekler ev içi tehlikeli kazalara maruz kalabilir.( üzerine bişeylerin devrilmesi, basamaklardan yuvarlanması vs…)

    ” Fazla kucağa alışmasın, şımarır

    Bu sefer hep kucak ister”

    Bu gerekçe doğrultusunda annenin çocuğunu kendinden uzakta büyütmesi, bebeğin en büyük gereksinimi olan kucaklanma karşılanmaz. Ve ilgiye aç bir birey olarak yetişir.

    İlgiyi dışarıda arar ya da farklı ruhsal problemler beraberinde gelişir.

    ” Kırkı çıkınca çocuk tuzlanır ki pişik olmasın, ileride teri kokmasın”

    Bebeği tuzlamanın ölümcül sonuçları olabilir Anadolu’da halen yaygın olarak kullanılan yeni doğan bebeğin tuzlanması adeti, son derece tehlikeli ve ölümcül sonuçları olabilecek çağdışı bir uygulamadır ve asla yapılmamalıdır.

    Bebeğinizi doğru ve sağlıklı yetiştirmek istiyorsanız komşularınızın söylediklerine kulaklarınızı kapatın.

    Bir uzmandan ya da çocuk ve anne sağlığı adı altında gelişime yönelik çok güzel kitaplar var.

    Temin edip doğru bildiğiniz yanlışları düzelterek daha sağlıklı ve mental olarak daha “iyi” çocuklar yetiştirebilirsiniz.

    Çocuğunuzun kulaktan dolma bilgilerle ruhunu zehirlemeyin. Herkesin doğrusu kendisine göredir.

    Yani herkesin doğrusu kendinedir.

    Sağlıklı çocuk yetiştirmek için kitaplardan, uzmanlardan yardım alabilirsiniz.