Yazar: C8H

  • Bebeklerde ve çocuklarda kabızlık!

    Bebeklerde ve çocuklarda ne zaman kabızlıktan şüphelenmek gerekiyor.

    Kabızlık çocuklarda sık görülen ve çok geniş kapsamlı bir sorundur. Kabızlık, dışkılama sayısının azalması yanında çok basit bir şekilde zor ve sert dışkılamayı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. İlk bir yaştaki çocukların günde birden az ve sert kaka yapması, daha büyük çocukların ise haftada üçten az ve sert kaka yapması yanında hergün ancak çok zor ve sert kaka yapması da kabızlık olarak kabul edilir. Çocuklara dışkılama sıklığı doğumdan sonraki ilk haftalarda günde ortalama dörtten, 6 ay- 12 ay dan ikiye, 1 yaş ve 3 yaş arası bir veyat ikiye, üç yaş üzeride bire iner.

    Anne sütü nen beslenen bebeklerde bu 10 güne kadar çıkabilir ve normal fizilojik bir durumdur. Kabızlık sayılmaz ve normaldir.

    Çocuklarda başlıca 4 dönemde kabızlık başlar; 1. Anne sütünden formül mamaya geçiş dönem. 2.Karışık gıdalara geçildiği dönem, 3. Tuvalete alıştırıldığı dönem, 4. Okul ya da yuvaya başladığı dönem.

    Bebeklerde kabızlık belirtileri bebeğinizin en az 48 saatten beri kaka yapamadığı, ve kaka yapması durumunda ise yaptığı kakanın kuru, sert bir kıvamda olması durumuna bebeklerde kabızlık şikayeti adını veriyoruz.

    Normal doğumla doğan bebeklerde daha az kabızlık ve hazımsızlık problemleri ile karşılaşıyoruz. Normal doğum ile doğan bebeklerin bağırsaktaki floraları daha iyi oldugunu görüyoruz. Bağırsaklarımızda çok yararlı bakterilerimiz vardır. Sezeryan ile doğan bebeklerde bu floranın oluşması bir zaman alır ve o zaman içinde bebeklerde hazımsızlık kabızlık gibi sorunlar oluşabilir.

    Bebeklerde kabızlık belirtileri söyledir:

    Kaka yaparken ıkınma, zorlanma. Ağrısı var ise çok ağlaması. Karnındaki şişkinlik ve gaz oluşması. Kaka yaptığı an kakasının sert, katı ve kuru olması. Bebeklerde nedenini açıklayamadığınız bir huzursuzluk.

    Bebek zorlandığı ve makatta ağrı olduğu için kaka yapmak istemez, bebeğin kaka yapmaktan kaçınması bebekte kabızlığı artıracaktır.

    Eğer bebeğiniz kakasını düzenli yapmassa, sürekli ağlıyorsa ,huzursuz ve size emmeyi veyat mamasını içmiyorsa bir hekime başvurmanız gerekebilir.

    Çocuğunuz düzenli kakasını yapmadığı an kabızlıktan şüphelenebilirsiniz. Haftada 3 ten az kakasını yapıyorsa buna kabızık olarak sayabilirsiniz. Genellikle küçük yaştaki çocuklar huzursuz ve hırçın olabilir. İştahsızlık, miğde bulantısı, karın arısı yapabilir. Artı kronik yani uzun vadeli kabızlık ta yorgunluk halsizlikte yapar. Çok uzun süren kabızlıkta kaka kaçırma ya da yol açar. Çocukların kilotunda kirlenmeler olur kötü kokulara sebep olur. Ayrıca çocukların karnı şişkin olabilir. İdrar enfeksiyonlarada yol açabilir.

    Bebeklerde önemli olan doğduktan sonra ne zaman ilk mekonyum (ilk kakalarını, siyah renkli kaka) çıkardıklarıdır.

    Genellikle bebeklerin 94% ilk mekonyumları 24 saat içinde gelir, 48 saat içinde de 99% bulur. Mekonyumun 48 saatten sonra çıkması altında ciddi hastalıklar belirtisi olabilir. En sık görülen hastalıklar Hirschsprung hastalığı ve Kistik fibrosis) hastalıklarıdır. Hirschsprung hastalığı doğuştan gelen bir hastalıktır ve bu hastalıkta sinir lifleri gelişmediği için bebek kakasını hissetmiyor.

    Kistik fibroz ( cystic fibrosis, CF), kalıtsal bir genetik hastalıktır.

    Kabızlık bebeğin yeterli beslenmemesi veya yeterli miktarda sıvı almaması gibi nedenlerden kaynaklanabilir.

    Anne sütünden formül mama ya geçiş yapan bebeklerden genelikle fonksiyonel bir kabızlık görülür. Kabızlığın nedeni araştırıldığında çocukların%95’inden fazlasında bir neden bulunmaz ve bunlar fonksiyonel kabızlık olarak adlandırılır.

    Kalan%5’inde ise değişik nedenler bulunabilir örneğin gastro intestinal sistemin yapısal bozuklukları, metabolik / endokrin hastalıklar, bağırsak sinir ve kas bozukları.

    Kabızlık çocuklarda başlangıçta ani bir neden olabilir. Örenğin yemek alışkanlığın birden değişilmesi, bunu mesela tatil zamanları sık görülür. Herhangi bir nedene bağlı olarak kaka yaparken bir ağrı olması. Kabızlık yaşayan çocuklarda genellikle kaka yaparken ağrı olur, bir kısmında da makatında yaralar (fissür) vardır. Bu ağrı çocukta kakasını geciktirme/engelleme isteği doğurtuyor. Bu kakayı tuttuğu için daha sert hale gelir kakası ve sonraki dışkılamada daha fazla ağrıya neden olur. Çocuk kaka yapmaktan korkar, bilinçli veya bilinçsiz. Böylelikle bir kısır döngü başlamış olur. Kaka yapmak çocukta korku yaratır ve çocuk bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu ağrıdan kaçınmak için kakasını tutar.

    Tuvalet eğitimi başladığında karşılaşılabilecek bir sorun tuvalet eğitimini reddetmesidir. Bu çocuklar idrarlarını tuvalette rahatlıkla yaparlar ama kakalarını yapmayı asla kabul etmezler. Bu çocuklar kabız olmaya adaydır. Yapılacak şey, bazı aileler istekli olmasa da, tekrar alt bezi bağlamaktır. Ve tuvalet eğitimini biraz ertelemektir.

    Daha büyük çocuklarda da tetikleyici stresli bir olay kabızlığa neden olabilir. Örneğin anne ve babanın boşanması, yeni bir çevreye taşınması, yeni bir okula başlamak gibi. Böyle durumlarda en önemli yapılması gereken şey bu stress faktörünü anlamak ve bunu çocuk ile beraber ortadan kaldırmak. Burada önemli olan piskolojik destek almaktır.

    Çocuklar oyun oynadıklarında veyat çok sevdikleri bir aktivetede onu bırakmak yerine kaka yapma gereksinimi ertelemek isterler. O kaka yapma hissini orada ertelediklerindae kabızlığın başlanğıçı olabiliyor. Özellikle okul çağında, okul tuvaletlerinin yeterli temizlikte olmaması çocuklar tarafından kullanılmamasına ve bu da kabızlık dahil birçok soruna yol açabilir.

    Kabızlığın başlıca organik nedenleri de olabilir. Nörolojik sorunu olan çocukların daha fazla kabızlık görülür. Nedeni ne olursa olsun hastalık ve hareketsizlik çocuklarda akut kabızlığın başlangıcı olabilir.

    Kabızlık dışkılama sıklığına göre tanımlandığında haftada üçten az dışkılama olarak kabul edilir. Bebek ve çocuklarda Roma III kriterlerine göre kabızlık tanımı erişkinlerden farklıdır ve şunları içerir; Eğer ikiden fazla altaki kriterlerden var ise kabızlık tanısı konulur:

    1. En az iki haftadır dışkılamaların çoğunda çakıl taşına benzer sert dışkı,

    2. En az haftada iki veya daha az sayıda sert dışkılama,

    3. dişkılarını tutmaları

    4. bezlerin içinde veyat tuvalette normalden fazla kaka yapmaları

    5. karınlarında şişkinlik ve çok fazla kaka bulunması

    6. ağrı veren sert dişkı

    Önemli olan altında yapısal, endokrinolojik veya metabolik bir hastaliğın olmaması

    Kabızlıkta en önemli olan anne ve babayı kabızlık hakkında biliçlendirme gelir. Kabızlık çocuklarda önemli bir sorundur ve ebeveynen birlikte bu sorunun nerden kaynakladığını bulmaktır. Bebeklerin ve çocukların nasıl beslendiği çok önemlidir. Bebelerin sıvı alımı gündelik en az 160 ml kilo başina olmalı, bebek ortalama 10 kg dan fazla ise bu günlük sıvı ihtiyacı 1000- 1500 olmalı.

    Hareket etmek te çok önemlidir. Bebeklerde bacaklara egzersiz yaptırabilirsiniz. Bisiklet sürer gibi bacaklarına hareket ettirebilirsiniz. Bu karında bir basınç yapmasını sağlar. Artı karnına saat yönüne doğru bir masaj ta yapabilirsiniz.

    Kabızlık tedavi edilmediği zaman kronik bir hastalığa dönüşebilir ve birde çocuğun genel gelişimini büyümesini etkileyebilir. Birde ebeveynelerde de çok büyük bir stress haline dönüşebilir. Bu de genellikle çocuklarada yansır ve bu da kabızlığın daha da artmasına neden olabilir. Burada önemli olan anne ve babaların çocuklarına karşı yaklaşimidir. Sürekli pozitif bir yaklaşim olmalı. Kesinlikle sürekli pozitif stimule edilmeli. Aksi taktirde çocuğun piskolojisinide etkileyebilier. Bazen de çocuklar bu durumu anne ve babalarına karşi kullanabilirler.

    Anne sütü emmen bebeklerde kabızlık daha az görülür. Ama kaka yapma sayısı az olabilir. Mesela 7 günde 10 günde 1 kere yapabilirler. Formül mama alan bebeklerde daha sık kabızlık sorunu görülür.

    Ek besinlere başlandığı anda kabızlık olabilir. Önemli olan burada yüksek lif oranlı besinler vermek. Örnegin 6 ay dan irtibaren sebze ve meyve verilmeli.

    Meyvelerden kayısı ve armut gibi besinler tercih edilmeli. Sebzelerden de kabak ıspanak gibi besinler verilmeli. Tabiki tercihimiz meysimde olan meyve ve sebzeleri tüketmek.

    6 aydan büyük olan bebeklerde meyve suyu olarak erik ve kayısı suyu verilebilir:

    Bol sulu gıdalar verilebilir.

    Kabızlıkta bebeğin yediği ve içtiği besinler; sulu ve posalı olmalıdır. Kabızlık ta mesela sabah kahvaltı etmeden erik ve kayısıdan yapılmış marmelattan bir kaşık alınarak üzerine su içirebilirsiniz. Tabiki fiziksel hareket yapılması barsak hareketlerini arttırır.

    Kabızlıkta erik ve kayısı kompostoları, kurubaklagil yemekleri, tam buğday unundan yapılmış ekmek ve tahıl ürünleri, bol sebze ve meyve tüketilmeli. Yemeklerde yeterince zeytinyağ bulunması da kabızlığın önlenmesinde yararlıdır.

    Kabızlık ilerlemişse ve bebek kakasını yapamıyorsa, doktorunuza başvurun. Makattan sıkılan bebeğin kaka yapmasını kolaylaştırıcı jel kıvamında lavmanlar (gliserin) mevcuttur. Kullanılması bebeğin kolay kaka yapmasını ve sıkıntıdan kurtulmasını sağlayacaktır. Bu gibi yöntemler risk oluşturmazlar ve alışkanlık yaratmaz. Kaka yapamaması daha kötü etkileyecektir bebeğinizi. Beslenmesini etkiler ve bunun sonunucu olarak ta büyümesini ve gelişmesini etkiler.

    Çocuklar ne yemeli

    Çocuklarda en önemli olan sağlıklı beslenmelilerdir. Bunun yanı sıra çok hareket etmelilerdir. Maalesef yaşasdığımız bu dönemde ikisi de büyük bir sorun olmaktadır. Çocuklar artık maalesef çok fazla fast food ve hareketsizler. Bu da kabızlığa neden oluyor. Kahvaltı mutlaka yapılmalıdır.

    O yüzden çocuklarımıza bol sebze ve meyve yememin alışkanlık haline getirmemiz lazım. Bunu yanı sıra bol sıvı almaları gerek. Yani bolca su içmeleri gerekir. Kabızlık çeken bir çocugun aç karnına 1 bardak ılık su içebilir. Ve hemen ardından incir,mürdüm eriği, kayısı, üzüm gibi meyveleri yesinler veyat tkompostosunu içsinler. Özellikle sabahları su içtikten sonra 4-5 adet kuru kayısı veyat kuru erik yemek bağırsak faaliyetlerini hızlandırır.

    En etkili tedbir olarak, lif içeren yiyecek yenmeli. Beyaz ekmekten uzak durulmalı. Gazlı içeceklerden uzak durulmalı.

    Çocuklar birde en az 2 saat günde hareket etmelilerdir. Spor yapmaya yönlendirin. Çocugunuz genel gelişiminde iyi yönde etkileyecektir.

    Çocugunuz tuvalete oturacak kadar büyükse her öğünden sonra düzenli olarak tuvalete otutturun. En a 10 dakika tuvalette oyalayın. Çocuğunuzun ayakları tam yere değmiyorsa ayakların altına bir yükseltici koyun ve ordan destek alsın.

    Kabızlık dogru beslenme ile ve harektle geçmiyorsa mutlaka doktorunuzdan destek isteyin. Kakasını yumuşak tutulması için yardımcı ilaçlar verebilir.

    Bitkilerin kabızlığa etkisi

    Bilimsel olarak kanıtlanmasada:

    Adaçayı, kekik, gibi bitkiler bağırsak hareketliliğini artırabilir.

    Zencefil çayı bağırsakların çalışmasını sağlar.

    Keten tohumu mide-bağırsak sorunlarına karşı iyi gelir. Çocugunuza bir kase yogurda karıştırarak verebilirsiniz.

    Yalancı kabızlık

    Bilimsel olarak yalancı kabızlık diye tabir edilen diye bir kabızlık yoktur. Bebeklerin neredeyse %30-40’ında gördüğümüz bu durum gerçek kabızlık değil, yani hastalık değil. Genellikle de bebekler rahat oluyor ve bu durumda endişelenmeniz gerektimiyor. İlk 1-2 aydan sonra bebeklerin çoğunda bu sorun ortaya çıkabiliyor. Aslında kaka sert değil halen sulu ancak bebek biriktirip 3-6 günde bir toptan bu kakayı zorlanarak çıkarır. Nedeni bebeğin küçük güçsüz, bir de yatarak kaka yapmak zorunda oluşudur. Karın kasları zayıf, bu zorlanmalar ondan oluyor.

    Sonuç olarak aslında bu bir sorun da değil çoğu zaman geçici bir durum dur. Genelde 5-6 ayda bebeğin daha büyüyüp güçlenmesi ve hareketlenmesiyle, özellikle de ek gıdalara başlanması ve mama sandalyesine oturmaya başlamasıyla geçer.

    Tamamen sağlıklı, annesini güzel emen, iyi kilo olan bir bebek 6 ayın altında genellikle kakasını yapmadan önce çok ciddi bir sancılanma, kızarma, morarma ve ıkınma durumu yaşayabilir. Sanki bir karın ağrısı varmış gibi ıkınmayla gelebilir ve bir süre sonra kakasını yapınca rahatlar. Bebeğin çıkardığı kaka yumuşak kıvamda bir kakadır. Anne – babayı bu olay çok telaşlandırır, çünkü çocuk kendini çok hırpalamakta, zorlamakta, üzmektedir. Ama bu kabızlık değildir, çünkü çıkardığı kaka yumuşaktır.

    Endişeleniyorsanız doktorunuza baçvurun. Genellikle fitil yada başka tedaviye ihtiyaç duyulmaz. Biliyoruz ki 6 aydan sonra yavaş yavaş bu yalancı kabızlık dediğimiz durum düzelecektir.

  • Baban ve Oğlum filmi ve bir erkek çocuğunun psikoseksüel gelişimi

    Baban ve Oğlum filmi ve bir erkek çocuğunun psikoseksüel gelişimi

    ÖDİPALİMLE UZLAŞIYORUM

    Baban ve Oğlum filmi bir erkek çocuğunun psikoseksüel gelişim dönemlerinin de anne ve babanın rolünü ve bu dönemdeki aksaklıkların ergenlik dönemindeki kimlik arayışlarındaki etkisini anlatan bir filimdir. Özellikle baba olma halinin ve babanın görevi üzerine odaklanmaktadır. Filmin bütünü bu odaklanma üzerinden gitmektedir.

    Hüseyin Efendi ,Egenin bir köyünde yaşayan hatrı sayılır köylülerce bir otoritesi olan bir adamdır.Hüseyin Efendi ,kanunlara saygılı ,örf ve adetlere uyan ve otoriter 2 erkek çocuk babasıdır.Hüseyin Efendinin en büyük görevi oğulları aracılığıyla varolan sistemi ve düzeni sağlıklı bir şekilde devamını sağlamaktır. Bunun için bütün yatırımlarını 2 oğlu üzerine yapmaktadır. Hüseyin Efendi ‘nin beklentisi o kadar yüksektir ki çocuklarını isimleriyle efsunlamıştır.

    Sadık -Salim .Hüseyin Efendi bu görevi yerine getirebilecek bütün donanıma sahip olmasına rağmen başarılı olamamıştır. Filmde baba çocukalarını isimle efsunlasa bile Sadık , babaya karşı sadık olmayan bir karakterle ,Salim ‘de sağlıklı olmayan bir erkek karakteriyle karşımıza çıkmaktadır.Babanın esas görevi insan yavrusu gelişimi için önemli olan odidupus karmaşasının sağlıklı sonlanmasını sağlamaktır. Oidipus karmaşası,kültüre dolayısıyla insan olamaya giden zorunlu bir süreçtir.Simgesel bir karmaşadır. Çocuk oidipus aracılığıyla biyolojik kendilik gerçekliğinden simgesel kültürel özne olmaya geçmektedir.Yani ,anne ile çocuğun doğal ilişkisinin yasaklanması ve bu yasakla doğan bilinçdışı arzunun da Baba yasası yada Baba adıyla simgesel sisteme girmesiyle çözülmektedir. Böylece toplumsal biçimleri edinir birey-özne olmaktadır. Burada Baba ,anne ve çocuk arasında doğuşten gelen doyuma dayalı olam dolaysız doyum ilişkisine son vermek ve ve içgüdüsel bilinçdışı arzuları bastırmak ve çocuğu biyolojik bir canlıdan kültürel özne olmaya dönüştüren kastrasyonu sağlamakla görevlidir.Hüseyin Efendi bu noktada başarılı olamamaktadır. Sadık , filmin ilerleyen bölümlerinde babaya bunu gerçekleştirme fırsatını yeniden verecektir.

    Sadık , babayla sağlıklı özdeşim kuramadığı için ergenlik döneminde baba ve temsil ettiği kültürel kurallara isyan eder ve kendini gerçekleştirmek için evi terk eder.Baba bir kez daha önünde yasa koyucu olamaz ve oğlunu engelleyemez.

    Sadık’ın sağlıklı kastre olamadığını,babanın yasasını çiğnemesinin bedelini hayatının her karesinde sembollerle bize yönetmen anlatmaktadır.Sadık,politik duruşu olan düzen karşıtı bir gazatecidir.sigara ve alkol kullanımı bağımlılık derecesindedir.Karısının doğum sancılarının tuttuğu gece Sadık ‘ın hayatı daha trajik bir sona gitmektedir.doğum başlar ve kimseyi bulamazlar etrafta çünkü o gece12 Eylül Darbesi gerçekleşmiştir. Ve doğumu Sadık gerçekleştirmek zorunda kalmıştır.Bu arada yönetmen Sadık ‘ın baba yasası çiğnemesine gönderme yapmaktadır. 12 Eylül darbesi o dönemin bozulan düzenini yeniden sağlamak ve düzen bozucuları baskılamak için yapılmıştır.Sadık ‘ın eşi doğum sırasında ölür.Sadık ,kucağında oğluyla günü karşılar.Artık anne yoktur ve oğlanın annesi Sadık ‘tır. Yönetmen annenin ölümüyle Sadık ‘ ı hadım etmiştir.Baba Yasasının çiğmesinin bedeli ödenmiştir.

    Deniz ‘in dünyaya gelmesiyle oidipus karmaşasını yönetmen başka bir boyutla Deniz üzerinden izleyiciye anlatmaya devam etmektedir.Deniz , bebeklik dönemini annesi ölmüş, babası hapse girmiş ve çok anaç bir bakıcıyla büyüyen bir çocuk olarak karşımıza çıkar. Doyrulma ve haz alma ilişkisi dönemlerinde anne ve babaya sahip değildir ve dolayısıyla bağlanma nesnesi olmayan bir çocuktur. Baba çocukluk dönemine geçiş noktasında tahminen 3 -4 yaş döneminde Deniz ‘in hayatına girer. Tam da Oidipus karmaşasının başladığı yaş dönemleridir.Deniz ‘in libidal enerjisini aktarabileceği bir nesneye ihtiyacı vardır. Ve bu yüzden Sadık , Deniz ‘in annesi olmak durumundadır. Baba rolüne girememektedir.Deniz ‘in oidipus karmaşasını sağlıklı atlatmak amacıyla bir babaya ihtiyacı vardır. Yönetmen bu noktada Sadık ‘ı ölüme götürecek bir hastalığın içinde karşımıza çıkartmaktadır. Sadık , Deniz için baba olacak ve kültürel özne olmaya Deniz ‘i götürecek bir babaya ihtiyaç duymaktadır. Sadık,kendi babasını seçer. Babasına Deniz ‘in üzerinden baba olma gücünü geri vermek ve kendi özdeşimini sağlamak için baba evine geri döner.Yönetmen,.Sağlıklı olmayan kastre edilme ve kabul edilmeyen baba yasasını Deniz yoluyla sağlıklılı hale getirmeye başlamaktadır.

    Sadık ,Deniz ‘le beraber baba evine köyüne döner. Annesi koşulsuz sevgisiyle ikisini kucaklar ve koruması altına alır. Anne artık Sadık ve Deniz ‘in gitmesine izin vermeyen bir konumla karşımıza çıkar ve babanın gücünü yerine alması için yardımcı olur. Sırada Hüseyin Efendi’nin yeniden bu rolü alması sağlanması kalmıştır.

    Deniz, fantezi yoluyla arzularını gerçekleştiren bir çocuktur.Deniz, dedenin evine geldikten sonra fantazileri dede odaklı olmaya başlamıştır.baba iyi ve kahraman dede ise ilk başlarda kötü ve korkutucu olandır.Bu da dedenin kastre etme görevini yerinie getirmeye başladığının bir işaretidir.Deniz,dedenin onu kastre edeceğini kabul ettiğini göstermektedir.Deniz ‘in fantazilerinin en önemli sembollerinden biri de kilitli kapının olmasıdır. Fantazilerinde yada gerçekte de kilitli kapı vardır avluda ve deniz orayı merak etmektedir.Hatta bir sahne de kapının deliğinden içeriyi gözetlerken dedesine yakalanmıştır.ve dede Deniz ‘in kulağını çekmiştir.Bir başka sembol çizgi romandır. Deniz ,çizgi roman okumayı çok sever daha doğrusu okumayı bilmediği için resimlerine bakmayı ve fantazilerin de oradaki kahramanları kullanmayı sever.Sadık da Hüseyin Efendi de Deniz ‘le iletişim kurmak için ona çizgi roman alırlar. Kapı ,psikanaliz de çocuksu merakın ve sonunda keşfedilen haz-acı ilişkisinin bir simgesidir. Kitap ise bu merakın taşıdığı enerjinin karmaşık bir dönüşümüdür.Kapı ve kitap , düş ve gerçek arasında uzanmış iletken bir geçiş nesnesidir.(korku sinemasının psikanalizi,2006sf.17).Kapı nın imgesel bir anlamı vardır.psikoseksüel merakın imgesidir.Kapının kilitli olması psikoseksüel aşamalarda yaşanan yada yaşanması gerektiği halde yaşanmamış bir arzuyu imlemektedir.Deniz ‘in fantazilerinde kilitli kapının ardındakine yöneliktir ve kilitli kapının ardında Dede bir canavar beslemektedir. Deniz korkmuştur.Oidipus dönemde kapı annedir .Anahtar ise baba yada babayla özdeşen kişidir.Deniz ‘in merak ettiği kiltli kapının anahtarı üstünde ama içeri girmek yasak.Fantazisinde kapı açılıyor ve içerde dede canavar besliyor. Elinde bir parça et var. Burada canavar,Deniz ‘in anneye duyduğu hoş olmayan bastırmaya çalıştığı arzusunu temsil etmektedir.Dede ise bu arzularından dolayı penisini kesecek babayı temsil etmektedir .Dede ‘nin elindeki et parçası da penisi anlatmaktadır bize.Deniz Kastre olmuştur. Filmin sonunda artık baba olan Sadık ,misyonunu kaybeder ve ölür. Böyle sağlıklı özdeşim sağlamak için son bir adım kalmıştır.Dede ölen babasının yasını tutan Deniz ‘i alır kilitli odaya götürür.Deniz ‘in merak ettiği odanın kapısını açar ve Deniz ‘i içeriye sokar. oidipus karmaşası olması gerektiği gibi çözülmüştür.Hüseyin Efendi baba olma görevini yerine getirmiştir.Deniz ‘le çatışma çözülmüştür .Özdeşim sağlanmıştır.Ruhsal gerilim azalmıştır.

    Babam ve Oğlum filmi ile Çağan Irmak , izleyiciye insan yavrusunun biyolojik bir canlı olmaktan kültürel bir özne olmaya dönüştüşmesini sağlayan oidipus karmaşası v e kastrasyon u anlatır. Filmi sonunda Deniz ‘in eline kamerayı vererek bu süreçte kaybı yaşanabilecek sevgi nesnesinin (burada anne) çözümünü de izleyicilere sunar.

  • Çocuklarda gece terlemesi: ne yapmalıyız ve ne zaman endişenmeliyiz?

    Terleme, fizyolojik ve hayati bir süreçtir. Vücut ısısı beynin hipotalamus bölgesindeki ısı düzenleme merkezi tarafından kontrol edilir.Temelde iki tür terleme vardır: termoregülatuar ve duygusal terleme. Terlemenin faydası ter bezlerinin yaydığı sıvının, vücuttan atıldıktan sonra buharlaştığı ve böylece vücudun aşırı sıcaklarda ısı dengesinı koruduğudur. Terlemenin ikinci faydasının ise, insan vücudundaki zararlı maddeler terleme yoluyla dışarı atılması olarak gösterilir.

    Gece terlemesi ebeveylerin çocuklarında en çok endişe ettikleri bir durumdur.

    Gece çocuklarda terleme çok sık görülür fakat genel olarak çok kötü bir anlamı yoktur. Çarşaflarının ve elbiselerinin sırılsıklam olması şeklinde bir gece terlemesi olur.

    Çocuklarda çeşitli nedenlerle gece terlemesi görebilirsiniz. Genelikle fizyolojik, yani altında hastalık olamayan normal bir durumdur.

    En çok çevre faktörlerinden kaynaklanan bir durumdur. Çok fazla giyisiler, fazla örtünmeden, çok sıcak oda ıssısından kaynaklanan bir terlemedir.

    Çocuklar yetişkinlere göre daha çabuk ve kolay terlerler. Yıl 2012 de 6381 7 – 12 yaş çocuk arasında yapılan bir araştırmada 11,7 % çocukların haftada en az 1 kere gece terlediğini tespit edilmistir. Erkek çocuklarında daha fazla görüldüğü ve genelikle terlemenin üst solunum yollu hastalıkları, sinuzit, bronşit, genel soğuk algınlığ, uyku bozuklukları ve atopik hastalıklara bağlı olarak görülmüstür.

    Çocuklarda gece terlemeleri sağlık sorunlarında görülebilir: viral enfeksiyonlar, bronşit,sinüs enfeksiyonu,zatürre gibi sağlık sorunları. Eğer çocugunuz gece yarısı uyanıyorsa ve aşırı bir sussama ve açlıkile diabet hastalığın bir işareti olabilir. Çocuklarda aşırı tiroid hormonu (tiroksin) salgılanması, hipertiroidi, de aşırı terleme yapacaktır. Hipertiroidi rahatsızlığında çocuğun vücudu yorgun olur, aşırı kilo kaybı ve karın ağrıları olur. 4-8 yaş arası çocuklarda gece korkulu rüyadan ile uyanmaları da gece terlemenin sebebi olabilir. Çok ciddi hastalılarında bir belirtisi olabilir. Gece terlemesi Hodgkin hastalığı, lösemi, malign deri kanseri, tüberküloz, beyin hastalıkları gibi ciddi hastalıklaırnda işareti olabilir.

    Gece terlemelerine karşı siz nasıl önleyebiliriz?

    Gece oda sıcaklığı 16-20 derece arası olmalı.

    Gece uyurken oda sıcaklığı ne kadar az olursa uyku kalitesi de o kadar iyi olacaktır.

    Çocuklarımızı fazla giysi ile yatırmamalıyız. Keten ve rahat giysiler tercih edilmeli.

    Çocuğumuzun yatmadan once ağır yemekler yedirmemeli.

    Çok şekerli yiyeceklerden ve kafein içeren içecekler kaçınılmalı

    Çocugunuz sıvı alımı gün içerisinde yeterli olmalı.

    Eğer bunların hepsini uyguluyorsanız ve çocugunuzda gece terlemesi çok aşırı bir şekilde devam ediyorsa artı yanın sıra başka şikayetler var ise, örneğin kilo kaybı, iştahsızlık gibi, mutlaka bir çocuk doktoruna başvulmalısınız.

  • Öfkelenerek Neyin Bedelini Ödüyoruz?

    Öfkelenerek Neyin Bedelini Ödüyoruz?

    Öfke duygusunu hissetmeden önce çoğu zaman başka bir duygu daha hissederiz. Ama çoğunlukla hissettiğimiz bu duyguyu fark edemeyiz. Yani öfke, ikincil bir duygu olarak yaşanır. Öfke, buzdağının görünen kısmını oluşturur. Buzdağının altında ise, görünmeyen, fark edilemeyen birincil duygular söz konusudur.

    Öfke başkaları tarafından görülebilen bir duygu iken, buzdağının altında yer alan diğer duygular ifade edilme olanağı bulamadığı için fark edilmezler.

    Buzdağının altında fark edilmeyen bu duygular neler olabilir?

    Belirsizlik, çaresizlik, yalnızlık, utanmak, kayıp yaşamak, korkmak, üzülmek, kırılmak, aşağılanmak, reddedilmek, engellenmek, hayal kırıklığına uğramak, güven bunalımı yaşamak ve acı çekmek gibi kişiye rahatsızlık veren duygular buzdağının altında yer alabilecek duygulardan bazılarıdır.

    Thomas Gordon bu durumu şu şekilde açıklar; “üzüntü, kırgınlık, hayal kırıklığı, endişe, kaygı, korku gibi acı veren zor duygular kelimelere dökülemeyince, açıklanamayınca ve yaşanamayınca donar, katılaşır ve bir buzdağına dönüşür. Buzdağının görünen yüzü kızgınlıktır, öfkedir; ancak buzdağının sular altında kalan bölümünde ise gerçekte yaşanmakta olan başka duygular yer almaktadır.”

    Peki! Öfke duygusu kolayca yansıtılabilen bir duygu iken, buzdağının altında yer alan diğer duygular neden öfke gibi kolay ifade edilemez?

    Bu durumun en önemli nedeni şudur; öfkeye başvurarak yaşadığımız diğer duyguları gizlemiş ve rahatsızlık veren diğer duyguları yaşamaktan kaçınmış oluruz. Rahatsızlık veren duygulardan kaçınma eğilimi insanın doğasında var olan bir durumdur. Bu nedenle rahatsızlık veren ana duyguları yaşamaktan kaçınarak öfkeyi yaşamayı tercih ediyoruz. Ayrıca rahatsızlık veren bir duyguyu hissetmek, kişinin kendisini savunmasız, çaresiz olarak algılamasına ve kontrolünü kaybedeceği endişesine de yol açan bir durumdur. Bu yüzden bu duyguları yaşamak yerine, öfke duygusunu hassasiyet karşısında bir kontrol ve güç duygusu oluşturmanın bir aracı olarak görüyoruz.

    Öfke duygusunu kontrol etmeye çalışmak, sorunun çözümü adına tek başına yeterli değildir. Çünkü buzdağının altındaki duyguların neler olduğu anlaşılmadan, sorunun kökenine inilmeden yapılacak bir müdahale sınırlı ve sığ olacaktır. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklanabilir. Bir kişinin ateşinin yükselmesi bir hastalık değil, hastalığa ait belirtidir. Ateş gözle görülen bir belirtidir ve bu belirti, gözle görülmeyen bir enfeksiyon veya virüsün varlığının göstergesidir. Sadece ateşi düşürmek, hastalığı tedavi etmek adına yeterli değildir. Bu nedenle doktorlar, yüksek ateşe neden olan sorunu bulmaya ve tedavi etmeye çalışırlar. Ateşi düşürmek, belirtinin azalmasına yönelik bir müdahaledir ama tedavi değildir.

    Yukarıdaki örnekteki gibi öfke duygusu da yükselen ateş gibi bir belirtidir. Sorunun kaynağı değildir. Bu nedenle sadece öfke duygusuna yönelik bir müdahale yeterli olmayacaktır. Öfke duygusuna yol açan diğer duyguların neler olduğunun anlaşılması çok önemlidir. Öfke hissetmeden önce hangi duygunun hissedildiğini anlamak biraz çaba gerektirir. Genellikle öfkeye yol açan neden; çözülmemiş acılar veya korkulardır. Öfkenin altında yer alan ana duygular ve bu duygulara yol açan düşünceler irdelenmeden sorunun tamamen çözülmesi mümkün değildir.

    Özetlemek gerekirse; öfke, başka duyguların bastırılmasının ve ifade edilmemesinin bedeli olarak karşımıza çıkan bir duygudur. Yani ifade edilmeyen, bastırılan, kaçınılan diğer duyguların faturası olarak yaşanan bir duygudur. Bu bedeli ödemek yerine rahatsızlık veren duyguların neler olduğunu anlamaya ve bu duyguları ifade etmeye çalışmak daha sağlıklı bir tutum olacaktır. Kişi, tek başına bunu yapmakta zorlandığında bu konuda terapi desteği almak sorunun çözümü adına önemlidir. Çünkü terapi; kişinin öfke duygusunu yaşamasına yol açan ana duyguların ve düşüncelerin neler olduğunun ortaya çıkmasına, kişinin rahatsızlık veren durumlarla başa çıkmasına, bu duyguları yapıcı ve olumlu yollarla yönetmesine yardımcı olacak araçları fark etmesini sağlar ve sorunun çözümünü kolaylaştırır.

  • Baharda sıvı tüketimini arttırın?

    Havalar ısındıkça sağlıklı bir vücüt için sıvı tüketimimizide artırmamız gerekiyor. Hem yetişkinlere hem de bütün çocuklarımız için bu çok önemlidir.

    Bebeklerde ve çocuklarda yetişkinlere gore vücudunda daha çok su bulunmaktadır. Doğumda vücut ağırlığının %75 sudur, prematürelerede bu oran %80 iken, büyük çocuklar %60 iner. Kadınların vücudu ortalama %52 erkeklerde ise ortalama %63 tır.

    Su vücudumuzundaki çeşitli sıstemlerin çalışması için büyük önem taşır.

    Örneğin dolaşım, sinir ve sindirim sistemlerinde çok önemli bir görev alır.

    Besin öğelerinin bağırsaklarda ulaşmasında görevlidir. Vücüttaki zararlı maddelerin atımını sağlar. Vücudumuzdakı ısıyı düzenler.

    Sıvı yediğimiz ve içtiğimiz bütün besinlerde vardır. Vücudumuzun ne kadar miktar su ihtiyacının etkiliyen bir kaç faktörler vardır. Örneğin yaş, fiziksel aktiviteye, kişinin sağlık durumu, yaşanılan iklim ve kişinin sağlık durumudur.

    Vücuttaki sıvı kaybımız idrar, dışkı, ter ve solunum yoluyla olur.

    Sıcak veya nemli havalarda vücutta ter miktarı artar ve böylelikle sıvı ve elektrolit kaybı da artar. Ayrıca hastalık durumlarda,ateş,ishal,kusma gibi durumlarda vücut su kaybeder. Bu gibi durumlarda daha fazla su içilmesi gerekiyor. Eğer kaybedilen sıvı yerine konmasa vücut dehidrasyona girebiliyor. Bu da özelikle bebeklerde ve çocuklarımızda tehlikeli bir durum oluşturabilir.

    Susama hissi oluşmadan yeterli sıvı tüketmemiz gerekiyor. Özelikle çocuklarımızda havalar ıssındığında bunlara özen göstermemiz gerekiyor.

    Sıcak havalarda genelikle çocuklarda artan fiziiksel aktivite terle gelisen sıvı kaybı ve vücut ıssını korunması için kaybedilen sıvı kaybı artacaktır.

    Sıvı tüketimizi nasıl artırabiliriz:

    Aldığımız besinlerden ve içeceklerden sıvı ihtiyacımızı sağlarız. Bunun 70% içeceklerden oluşmalı. Ana ve ara öğünlerde birlikte mutlaka birer su bardağı su tüketilmeli. Eğer ki eğzersiz yapıyorsak su tüketimizi artırmalıyız. Kısa sureli egersizlerde ortalama 400 ml ( 2 su bardağı) daha fazla su içmemiz gerekiyor.

    Daha fazla uzun ve kuvvetli eğzersiz yapıyorsanız su alımınızı artırmanız lazım.

    Bol meyze ve sebze tüketmeliyiz. Çoğu meyve ve sebzeler 80%oranda sudan oluşmaktadır. Örneğin kavun ve karpuz neredeyse 100% oranda su dan oluşmaktadır. Aynı zamanda süt, kefir yogurt gibi besinlerde tüketmelisiniz.

    Ama hepsinden en önemlisi çocuklarımıza su içme alışkanlığını öğretmemiz.

    Bu da yetişkinlerin örnek olmaları ile oluşur. Evde, okullarda, sosyal ortamlarda, reklamlarda, spor alanlarda su içmeyi teşfik edilmeli. Suyun önemini çocuklarımıza anlatıp su içmelerine destek olmak lazım. Şekerli içeceklerden uzak durmak lazım. Bu gibi içecekler şeker oranı yüksek ve kalorisi fazla oluyor. Bunun yerine başta su olarak, ayran, kefir gibi içecekler tercih edilmeli.

    Çocuklarımızın idrar rengi ve sayısından su tüketiminı ayarlayablirsiniz. Eğer idrar renksiz veya çok az renkli ise günlük sıvı ihtiyacınızı tamamlıyorsunuz demektir Bunun için hem kendinizin hem çocuklarınızın idrar rengini control etmeniz önemlidir.

    Yaşlara gore günlük sıvı ihtiyacımız:

    1-10 yaşındaki kız ve erkek çocularda sıvı gereksinimi 1.1lt ve 1.3 lt (ortalama 6-8 su bardağı).10-19 yaş arası bu 1.6 ve 2 litreye çıkar. Yetişkinler ise 2.5 litre içmelidir.

    Hamile (2.5 lt)v e emziren bayanlarin (3 lt) daha fazla sıvı alımı anne ve bebek sağlığı açısından çok önemlidir.

  • DUYGULARIMIZ KİMİN SORUMLULUĞUNDA?

    DUYGULARIMIZ KİMİN SORUMLULUĞUNDA?

    Beni kızdırdı!

    Sen beni üzmek zorunda mısın?

    Bugün beni çok mutlu ettin!

    Yukarıdaki cümlelere benzer cümleleri hayatımız boyunca defalarca söylemiş veya başkalarından duymuşuzdur. Bu cümlelerin en önemli ortak yanı, kişinin yaşadığı duygu durumundan karşısındaki kişileri sorumlu tutması. Şimdi gelin birlikte bu cümleler ve cümlelerin dayandığı düşünce yapısını biraz ele alalım.

    16 yıllık meslek yaşantım boyunca yaptığım danışmalarda kişilerin en büyük çıkmazlarından birinin, duygularının ve davranışlarının sorumluluğunu dış çevreye yüklemeleri olduğunu gördüm. Üzüntünden sevince, kızgınlıktan rahatlığa kadar yaşanan pek çok duygunun sorumluluğu çoğunlukla dışarıda aranmış ve bu arayış kişiyi çaresizliğe itmiştir. Çaresizliğin nedeni ise duygu yönetimini başkasının yetkisine bırakmış olması.

    Bu durumu bir örnekle izah edeyim. Kişi hissettiği duygunun dayanak noktasını kendi dışındaki birine yüklerse, duygu yönetimini o kişiye devretmiş olmaz mı? Örneğin arkadaşının onu üzdüğünü söyleyen bir kişinin, üzüntü duygusundan arınıp mutlu olabilmesi için neye ihtiyacı vardır? Arkadaşının onu mutlu etmesine!

    Mutluluğu başkasının davranışına endekslemek, aynı zamanda bir çaresizliğin göstergesi değil midir? Çünkü mutlu olmak için başkasının davranışlarını değiştirmesini ve isteklerine uygun davranmasını beklemek gerekmektedir. Peki ya beklenen o değişim gerçekleşmezse?

    Bir de olayı tersinden düşünelim. Bizim duygularımızı belirleyen kişinin başkaları olduğunu düşünüyorsak, aynı şekilde kendi davranışlarımızın da başkalarının duygularını belirlediğini kabul etmemiz gerekir. Öyle ya! Eğer başkaları davranışları ile bizim duygularımızı belirliyorsa, yani başkalarını yaptıkları bizi üzüyor, mutlu ediyor, öfkelendiriyorsa; bizim de davranışlarımız aynı şekilde başkalarını mutlu ediyor, üzüyor veya öfkelendiriyor olmalı. Tüm bu anlatılanları doğru kabul edecek olursak; şöyle bir sonuçla karşı karşıya kalmış oluyoruz. Başkaları bizim davranışlarımızı belirlerken ve yönetirken, biz de aynı şekilde başkalarının duygularını belirleme ve yönetme gücünü kendimizde görmüş oluyoruz.

    Duygularımızın ve davranışlarımızın nedenini kendi dışımızdaki olaylarda ve kişilerde aramayı ve onları sorumlu tutarak yaşamayı öğrendiğimiz için duygularımızın, davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenmekte zorlanıyoruz.

    Oysa bu düşünce tarzı gerçekçi bir düşünce tarzı değildir.

    Şöyle söylediğinizi duyar gibiyim. Peki olayların veya kişilerin yaşadığımız duygular üzerinde hiç mi sorumluluğu yok? Elbette ki onların düşüncelerimizin başlamasına vesile olmak gibi bir etkisi var ama sadece bu kadar.

    Duygularımızı belirleyen şey ne olayın kendisidir ne de bizim dışımızdaki kişilerin davranışlarıdır. Duygularımızı belirleyen ana etken, düşüncelerimiz ve olayları yorumlama şeklimizdir. Örneğin hava güneşli olduğu için temizlik yapmayı düşünen bir ev hanımı yağmur yağdığı için bu durum karşısında üzüntü hissedebilir. Uzun zamandır yağmur bekleyen bir çiftçi ise yağmur yağması karşısında büyük sevinç yaşayabilir. Yağmur yağma olayı ev hanımı için üzüntü duygusuna vesile edilirken, çiftçi için sevinç duygusuna vesile edilmektedir. Yani yağmurun kendisi üzüntü veya sevinç nedeni değildir. Yağmurla ilgili kişilerin zihinlerinde kurdukları düşünceler duygularının ortaya çıkmasını belirleyen ana etkendir.

    Daha uç bir örnek vermek gerekirse, sokak ortasında eşine fiziksel şiddet uygulayan bir erkek olduğunu düşünelim. Bu olaya şahit olan 4 farklı kişi olduğunu varsayalım. Birinci kişi, erkeğe şiddet uygulayan kişiye engel olmaya çalışıyor. İkinci kişi, oradan hızlı bir şekilde uzaklaşıyor. Üçüncü kişi polisi arayarak durumu bildiriyor. Dördüncü kişi ise olup biteni sadece seyrediyor.

    Yukarıdaki olaya tanıklık eden kişilerin davranışlarındaki farklılığı gördük. Gelin şimdi de bu 4 kişinin duygularını inceleyelim. Şiddet uygulayan kişiye engel olmaya çalışan birinci kişinin hissedeceği duygu muhtemelen öfke ve kızgınlıktır. Oradan hızla uzaklaşan ikinci kişinin duygusu korku, polisi arayan üçüncü kişinin duygusu sorumluluk, olayı sadece izleyen kişinin duygusu ise umursamazlık ve meraktır.

    Örneklerde anlatıldığı üzere olaylar kişilerin duygularını ve davranışlarını belirleyen ana etkenler değillerdir. Öyle olsaydı aynı olay karşısında herkesin aynı duyguları hissetmesi ve aynı davranışları yapması gerekirdi. Örneklerde gördüğümüz gibi iki olay karşısında da kişilerin duyguları ve tepkileri farklı olmuştur. Peki nasıl oluyor da aynı olaya tanıklık eden kişilerin davranışları ve duyguları bu kadar farklı olabiliyor? Çünkü kişilerin olaya ilişkin zihinlerindeki yorumlamaları ve düşünce tarzları birbirinden farklı. Yukarıdaki şiddet olayına tanıklık eden kişilerin düşünce şekillerini incelediğimizde birinci kişinin; şiddetin olumsuz bir durum olduğu ve engel olunması gerektiği düşüncesine, ikinci kişinin; şiddet ortamının tehlikeli olduğu ve uzaklaşmak gerektiği düşüncesine, üçüncü kişinin; şiddet olaylarını ilgili mercilere bildirmek gerektiği düşüncesine, dördüncü kişinin de etliye sütlüye karışmamak ve kim ne yapıyorsa yapsın müdahale etmemek gerektiği düşüncesine sahip olduklarını söyleyebiliriz.

    Özet olarak, yaşanan olaylar bizim düşünce ve yorumlamalarımızın başlamasına sebep olan vesilelerdir. Duygu ve davranışlarımızın sorumlusu veya nedeni değildir.

    Yazımı Montaigne’e ait şu sözlerle noktalamak istiyorum. “ İnsanı mutsuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki düşüncelerdir.”

  • Çocuklarda ateş nedir ve hangi yöntem ile en doğru ölçüm yapılır?

    Vücut ısısının normalin üzerine çıkması ateş olarak tanımlanır. Normal vücut ısısına ait sınırları belirlemek zordur. Genel olarak makattan ölçülen normal vücut ısısı 36.1 – 37.8 Cº olarak kabul edilir.

    Çocuklarda vücut ısısı, erişkinlerden daha yüksektir ve ateşin gün içinde belli bir ritmi vardır. Akşam üstü saatlerinde,makattan ölçülen ateş, 38.5 dereceye kadar çıkabilmektedir. Çocuklarda en yüksek vücut ısısı saat 17-19 arasında, en düşük ısı ise saat 24- 06 arasında olmaktadır. Gün içinde 1.1 dereceye kadar değişiklik olabilir.

    Rektal ölçüldüğünde 38ºC, ağızdan ölçüldüğünde 37.8ºC, koltuk altından ölçüldüğünde 37.2 ºC , deriden 38ºC derecenin üzerinde ölçülen vücut ısıları ateş olarak değerlendirilir.

    Vücut sıcaklığı ölçen kişiye bir kaç faktöre bağlı olarak vücut ıssıs değişebilir. Ateşi etkileyen faktörler:

    ölçüm yapılan saat

    ölçümün yapıldığı vücut bölgesi

    ölçüm tekniği

    termometrenin türü

    ölçümün yapıldığı ortam

    ölçüm öncesi fiziksel aktivite

    Ölçümlerde hangi yöntemin uygulanacağı çocuğun yaşına göre belirlenebilir. Bebeklerde rektal ölçümler, daha büyük çocuklarda ise koltuk altından ateş ölçülmesi daha doğru olmaktadır. Rektal yolla yapılan ateş ölçümü en doğru sonucu verrir.

    Dijital termometreler en doğru ölçüm yapan termometrelerdir.

    Çocuklarda cam termometrelerin vücut ısısı ölçümü amacı ile kullanılması artık önerilmemektedir. AAP (Amerikan Pediatri Akademisi) bebek ve çocuklarda cam termometre kullanımını kesinlikle tavsiye etmemekte olup, ABD ve gelişmiş bazı ülkelerde cam termometre kullanımı yasaklanmıştır.(2008)

    Vücut sıcaklığı termometre ile ölçülür. 
Ateş çeşitli şekillerde ölçülebilir:

    Makattan ölçüm (rektal)

    Koltuk altı

    Kulaktan ölçüm(Timpana)

    Ağız içinden ölçüm (oral)

    Deriden

    Makattan (Rektal) Ölçüm

    Vücut sıcaklığının ölçülmesinde altın standart olarak kabul edilen vücut bölgesidir. Makattan ölçüm için dijital termometreler kullanılabilir. Termometrenin temiz olduğundan emin olunmalıdır. Alkol ile temizlenmelidir.. Dijital termometre ucu vazelin ile yağlanır ve çocuğun makadının içine 1.5-2 cm kadar nazik bir şekilde ilerletilir. En az 3 dk süre ile makat içinde kalması sağlanır. Dijital termometre ötene kadar tutulur.

    Koltuk Altı ölçüm (Aksiller)

    Dijital termometre alkol veya temiz su ile temizlendikten sonra ucu koltuk altına gelecek şekilde yerleştirilir. Termometrenin koltuk altında 4- 5 dakika kalması gereklidir.

    Kulaktan (Timpanik) Ölçüm

    2 yaş altındaki çocuklarda kulaktan ölçüm önerilmez. Çocuğun kulak kepçesi üst kısmından tutularak arkaya ve yukarıya doğru hafifçe çekilir. Termometrenin sensör kısmı hafifçe kulak içine itilir. Termometrenin ölçümü başlatan düğmesine basıldıktan birkaç saniye sonra kulaktan çıkarılıp dijital göstergedeki değer okunur. Eğer çocuk ölçümden önce sıcak duş yapmış , soğuk ortamda kalmış, kulağın üzerine yatmış ise ölçüm 10-15 dakika bekledikten sonra yapılmalıdır.

    Ağızdan Ölçüm

    Termometrenin ağız içinde tutulması gerektiğinden 5 yaşından küçüklerde bu ölçüm tekniği önerilmez. Ağızdan ölçüm için dijital termometreler kullanılır. Termometre çocuğun dilinin altına yerleştirilir. Ağız kapalı tutularak termometrenin 3 dakika süre ile dil altında kalması sağlanır

    Deriden ateş ölçerler

    Alından temas ile ölçenler ve çocuklarda çok hızlı bir şekilde ateşi ölçebilmelerine rağmen yüksek değerlerin koltuk altı veya makattan ölçülerek doğrulanması gerekir. Dezavantajı çok pahalı olmasıdır.

  • EVLİLİKTEKİ BEKLENTİLER GERÇEKÇİ Mİ?

    EVLİLİKTEKİ BEKLENTİLER GERÇEKÇİ Mİ?

    Son yıllarda evliliklerde yaşanan sorunlarının çoğalması, buna bağlı olarak boşanmaların ve kadın cinayetlerinin artması; gözleri bir kez daha eşler arası iletişimin kalitesine çevirme gereğini ortaya koydu.

    Evliliklerde, eşler arasındaki sorunlara baktığımızda; gerçekçi olmayan veya karşılan(a)mayan beklentiler, iletişim eksikliği, sorumlulukların yerine getirilmemesi, gideril(e)meyen ihtiyaçlar en çok karşılaşılan sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

    ‘Beklenti’ konusunu ele almak istememin nedeni; gerçekçi olmayan veya karşılan(a)mayan beklentilerin sadece evlilik sırasında değil, hayatın her aşamasında karşılaşma olasılığının yüksek bir sorun olması.

    Çoğu kişinin, evlilik öncesinde evliliğe dair beklentileri vardır. Bu beklentiler kişiden kişiye değişir. Bu değişimde yaşanan bölgenin, ailenin yetiştirme tarzının, kişinin eğitim durumunun etkisi vardır.

    3 yıl önce yaptığımız evlilik beklenti anketinde, kadınların eşlerinden beklentileri; eşinden sevgi ve değer görmek, ilgilenilmek, eşiyle iletişim kurmak, ev işleri ile çocuk bakımında eşinden destek görmek, doğum günü, evlilik yıldönümü gibi özel günlerin hatırlanması gibi beklentilerdir.

    Ankette erkeklerin eşlerinden beklentileri ise şöyle sıralanmıştır:

    ‘Eşim güler yüzlü olsun, sevecen ve sıcakkanlı davransın. Çocukları güzel bir şekilde yetiştirsin. Güzel yemekler pişirsin. Mümkünse çok fazla konuşmasın.’

    Kişinin bu beklentileri dışında ‘olmazsa olmaz’ olarak yorumladığı bireysel tercihler de eklenince, beklenti düzeyi yükselmektedir. Bu yüksek beklentiler gerçekleşmediğinde ise hayal kırıklığı, öfke ve çaresizlik duyguları yaşanmaya başlamaktadır.

    Peki eşlerin ne yapması gerekir?

    Kişiler arası ilişkilerde üç farklı davranış biçiminden söz edebiliriz. Tercih edilen, tercih edilmeyen ve aldırış edilmeyen davranışlar. Çoğumuzun isteği, eşimizin tercih ettiğimiz gibi davranması, yani beklentimize uygun hareket etmesidir. Bu istek doğal bir istektir. Ancak bu istek, bir zorunluluk değildir. Eşimiz beklediğimiz gibi davranmak zorunda değildir. Onun tercih edeceği davranış, kendi kararıdır.

    Kendi bireysel tercihlerini veya beklentilerini ve ‘ben olsaydım böyle yapardım’ düşüncelerini tek doğru olarak kabul edip, eşinin beklenti ve tercihlerini dikkate almadığında, büyük olasılıkla sorunlar yaşanır. Çünkü beynimiz, kendi tercihlerini ‘doğru’ olarak kabul ettiğinde, başka tercihleri otomatik olarak ‘yanlış’ kabul eder.

    Kişiler, bireysel tercihlerini olması gereken, zorunlu ‘doğrular’ olarak gördüğünde, karşıdaki kişinin farklı tercihlerini ‘yanlışlar’ olarak yorumlamaktadır. Böyle bir yorum sonucunda kişinin verdiği ilk tepki, eşini bu ‘yanlıştan’ döndürmeye çabalamaktır. Eşi, davranışını değiştirmediğinde, bu kez tehdit, korkutma veya farklı yöntemler devreye sokulmaktadır. Tüm bu yaşananlar bazen geri dönülmez sonuçlara yol açmaktadır.

    Özetlemek gerekirse, evlilikte eşlerin beklenti yaşaması doğaldır. Bu beklentiler bizim bireysel tercihlerimizdir ve tek ‘doğru’ değildir. Eşimiz beklentimize uygun davrandığında ‘Beklentime uygun davrandığın için teşekkür ederim’ diyerek onu takdir etmek, beklediğimiz davranışların devamını sağlayabilir. Beklentimize uygun davranmadığında ise onun davranışlarını zorla değiştirmeye çalışmak gerçekçi değildir. Bizim yapabileceğimiz şey onun kararlarını bir tercih olarak görmek ve bu karara karşı kendi yorumlarımızı gözden geçirmektir. Çünkü biz, eşimiz bile olsa başkasının davranışları, düşünceleri üzerinde kontrol gücüne sahip değiliz. Biz ancak kendi düşüncelerimizi, kendi davranışlarımızı ve kendi söylediklerimizi kontrol edebilir ve değiştirebiliriz. Yazıyı Mevlana’nın bir sözüyle noktalamak istiyorum.

    “Dün zekiydim, herkesi değiştirmek istiyordum. Bugün akıllıyım kendimi değiştiriyorum.”

  • Gebelikte tekrarlayan düşüklerde genetik değerlendirme

    Tanımlama: Gebelikte tekrarlayan düşükler, birbirini izleyen en az iki ya da daha fazla gebeliğin 20. gebelik haftasından önce kendiliğinden sonlanması olarak tanımlanmaktadır.

    Gebelikte tekrarlayan düşükler altında bir çok faktör olduğundan, nedenin belirlenmesi uzun ve maliyetli çalışmalar gerektirmektedir. Özellikle geçmiş düşüklerde sebep olan faktörün saptanması sürecinde, fetüse ait materyalin bulunmaması nedeniyle araştırmalar daha çok anne ve babaya ait analizlerle sınırlı kalmakta ve tanı başarısı düşmektedir.

    Görülme sıklığı: Gebelerde kendiliğinden düşük görülme sıklığı %1’dir, kendiliğinden düşük görülen tedavi almayan kadınlarda %60-70 oranında canlı doğum gerçekleşir

    Anne yaşı ve gebelik öyküsü bağımsız ve önemli risk faktörleridir. Düşük riski; 1. Düşük sonrası % 15, 2. Düşük sonrası % 24, 3 . Düşük sonrası % 30, 4. Düşük sonrası % 40-50 sıklıkta giderek artmaktadır.

    Anne yaşının önemli bir faktör olduğu bilinmektedir. Elde edilen veriler 25 yaşından sonra yükselmeye başlayan düşük riskinin, 45 yaş üstü kadınlarda %75-80’lere ulaşabilir.

    Gebelikte Tekrarlayan Düşük Nedenleri:

    1) Nedeni bilinmeyen düşükler

    2)Genetik Faktörler

    a)Kromozom Hastalıklar
    b) Tek Gen Hastalıkları

    c) Kalıtsal Trombofili (damar tıkanklığı)
    3)Endokrin faktörler
    4)Otoimmün faktörler
    5)Anatomik faktörler
    6) Enfeksiyonlar

    GenetikNedenler:

    Genetik anomaliler fetal veya anne-baba kaynaklı olabilmektedir.

    Kromozomal Hastalıklar:

    i. Fetüse veya düşük materyalinde kromozomal anomaliler:

    Gebelik kayıplarının %80’inden fazlası birinci trimesterde meydana gelmekte ve bu vakaların %53’ünde kromozom anomalisi saptanmaktadır.

    Tekrarlayan düşüklere neden olan fetal anomalilerin araştırılması amacıyla düşük materyalinden, koriyonik villus, amnion sıvısı ve kordon kanından kromozom analizleri yapılmaktadır.

    ii. Eşlerde kromozomalar anomaliler:

    Tekrarlayan gebelik kayıpları öyküsü olan eşlerde kromozom anomalisi saptanma sıklığı %3-10 olarak bildirilmiştir.

    b) Tek Gen Hastalıkları :

    Tek gen hastalıkları içinde kistik fibrozis, talasemi ve orak hücre anemisi gibi, özellikle aile öyküsü olan bireylerde tekrarlayan gebelik kayıplarına yol açabilmektedir.

    Tek gen hastalıkların tanısının koyulmasında aile öyküsü, fizik muayene, patolojik inceleme, fetüs ve ebeveynlerde yapılan genetik araştırmalar büyük önem taşımaktadır. Ayrıntılı aile ağacı çıkarılmalı ve genetik danışma verilmelidir.

    B) Kalıtsal Trombofili (damar tıkanıklığı)

    Tekrarlayan gebelik kayıpları görülen ailelerde trombofili insidansı %60’lara kadar çıkabilmektedir. Kalıtsal ve/veya kazanılmış trombofilik bozukluklar nedeniyle gelişen plasental damar tıkanıklığı tekrarlayan gebelik kayıpları ve gebelik komplikasyonları riskini önemli oranda arttırmaktadır.

    Toplumda diğer trombofilik faktörlere göre çok daha sık rastlanan Faktör II (PTH) G20210A, Faktör V G1691A, Faktör V H1299R, Faktör XIII V34L, MTHFR C677T, MTHFR A1298C, PAI-1 (4G/5G),EPCR A4600G (A3), EPCR G4678C (A1) tromboza yatkınlığı belirlemekte kullanılan başlıca genlerdir.

    Tüm genetik testler (kromozom analizi ve Trombofili testleri) anne ve baba da birlikte yapılmalıdır. Anne- baba nın genetik durumuna bakarak fetüste olası genetik yapıya göre, genetik danışma yapılmaktadır. Örneğin adı geçen genlerden birisinde anne ve baba taşıyıcı ise, fetüste %25 hastalık, %50 taşıyıcılık ve %25 sağlıklı olma olasılığı vardır. Anne taşıyıcı fetüs hasta ise durum daha ciddi, anne taşıyıcı fetüs taşıyıcıdurum orta, anne taşıyıcı fetüs sağlıklı ise durum hafif seyreder. Tüm genler bu çerçevede değerlendirilerek ona göre, gebelik süresince önlem olarak anneye verilecek ilaçlar ve dozları seçilmelidir.

    Önlem olarak; tekrarlayan gebelik kaybı, intrauterin fetal ölüm, şiddetli preeklampsi, Intra Uterin Gelişme Geriliği gibi komplikasyon gelişen kalıtsal trombofilili gebelere; 4 saatten uzun süren uçak yolculuklarında elastik kompresyon çorapları ile, bol sıvı, hareket ve birlikte ilaç tedavisi önerilmektedir.

    Tedavi olarak; aspirin hafif olgularda, düşük moleküler ağırlıklı heparin ( DMAH) tekrarlayan gebelik kayıplarında etkili bulunmuştur.

    İlaç dozları annenin ve bebeğin olası genetik yapısına göre düzenlenmelidir. Kadın doğum uzmanları genetik uzmanı ve hematoloji uzmanları ile konsültasyon yapmalıdır, gerektiğinde gebelik süresini beraber izlemelidir.

  • Kayıp (Ölüm & Ayrılık) Acısı Nasıl Azalır?

    Kayıp (Ölüm & Ayrılık) Acısı Nasıl Azalır?

    Göğüste daralma, kalp çarpıntısı, boğazda düğümlenme, ağlamaktan yanan gözler, baş ağrısı, mide ağrısı, kabuslar, sindirim sistemi sorunu gibi fiziksel belirtiler…

    İsteksizlik, anlamsızlık, boşluk duygusu, uyuşuk ruh hali, yoğun acı ve keder gibi duygusal belirtiler…

    Tüm bu belirtiler, kayıp (bir yakının ölümü veya ayrılık) sonrasında yaşananların bir özeti.

    Kişi kayıp sonucunda kendini yarım kalmış gibi düşünebilir ve hiçbir şey yaşadığı acıyı azaltmıyor gibi görünebilir. Derin kederin suları oldukça korkutucu ve endişe verici olabilir. Belirsizlik karşısında hayatını felce uğramış gibi görebilir ve acılar karşısında kendini güçsüz hissedebilir.

    Acılı duygular bazen öyle uzun süreli ve şiddetlidir ki; kaybı kabul etmek ve hayatı devam ettirmek imkansız gibi görünebilir.

    Keder, karşılaştığımız en zor deneyimlerden ve insani duygularından biridir. Kederin bir iyileşme süreci vardır ama bazen ilerleme çok acı verici şekilde devam eder. Sanki hiçbir şey düzelmeyecek gibidir.

    Kayıp Karşısında Ne Yapılabilir?

    • Kayıp üzerine yaşanan duyguları bastırmadan ifade etmeye çalışmak,

    • Yakın akrabalar, dostlar ve geride kalanlarla daha fazla paylaşımda bulunmak,

    • Günlük rutin işlere mümkün olan en kısa sürede geri dönmek,

    • Yarım kalmış işleri tamamlamaya gayret göstermek,

    • Sağlıklı olmaya özellikle beslenmeye ve uykuya dikkat etmek,

    • Hayata yeni bir anlam ve bakış açısı ile bakmak,

    • Gerektiğinde psikolojik destek almak gibi yapılabilecek seçenekler var.

    Bu sorunlarla tek başına başa çıkmak zorunda değilsiniz. Bu sorunlarla uğraşmak, bir terapist desteği almanın gerektiği anlamına da gelebilir. Gerektiğinde uzman desteği almaktan çekinmeyin. Terapi, yaşadığınız kayıpları anlamanıza, kayıp ile ilişkili yoğun duyguları işlemenize ve yönetmenize yardımcı olacak ve sağlıklı bir yolda ilerlemenizi kolaylaştıracaktır.