Yazar: C8H

  • Boy uzamasında etkili faktörler;

    Çocuğun gelişiminde doğumdan sonraki ilk 2 yıl büyümede en önemli faktör beslenmedir. 2 yaşından itibaren genetik kapasiteye göre büyüme ön plana geçer. Boy uzaması yeni doku oluşması ile olur. Vücuttaki hormon ve büyüme faktörlerinin bunu yapabilmesi için yapıtaşlarına ihtiyaç vardır. Beslenme ile bu yapıtaşları alındığından beslenme büyümede çok önemlidir.

    Besinlerin pek çoğu büyümek için gereklidir. Boy uzaması yaş ile değişkenlik gösterir. Et, balık, tavuk, yumurta en önemli protein kaynaklarıdır. Süt ve yoğurt öncelikle kalsiyum ve fosfor içerdiği için kemik gelişimi için olmazsa olmaz bir gıdadır, ayrıca protein desteği de sağlar. Bunların yanısıra taze sebze, meyveden alınan vitamin ve mineraller, karbonhidrat ve yağlardan alınan enerji de büyüme işlemi için gereklidirler.

    Her çocuk genetiği doğrultusunda uzar. Bazı çocuklar daha erken, bazıları ise daha geç büyüme gösterebilir.Protein alımı,kalsiyum içeren gıdaların alımı, D vitamini ve genetik boy uzamasındaki en önemli etmenlerdir.

  • Öğrenme ve Dikkat Sorunu

    Öğrenme ve Dikkat Sorunu

    • Kapasitelerine göre düşük okul başarısı gösterirler
    • Okumayı sökmede zorlanır, yavaş ve hatalı okurlar
    • Dinleme becerileri zayıftır, bu nedenle öğretmenin verdiği yönergeleri takip edemezler
    • Arkadaş ilişkilerinde sorunlar yaşayabilirler:
    • Okuldaki kurallara uymada zorluk çekebilirler
    • Dağınıktırlar, sürekli olarak eşyalarını unutabilir, kaybedebilirler
    • İlgilerini çeken bir faaliyette(tv, bilgisayar gibi) dikkatlerini sürdürebilirken,
    • akademik faaliyetlerde dikkatlerini sürdüremezler
    • Başladıkları işi bitiremezler
    • Motor koordinasyonda güçlük çekerler, sakarlık, beceriksizlik gibi
    • El-göz koordinasyonları zayıftır
    • Görsel ve işitsel hafızaları zayıftır
    • Uzaklık, derinlik algıları bozuktur
    • Yön bulmada, sağ-sol ayırt etmede zorlanırlar
    • Engellendiklerinde ani tepki gösterirler

    Ailelere Öneriler
    1. İç güdülerinize güvenin: Çocuğunuzu herkesten daha iyi tanırsınız, eğer çocuğunuzda yaşıtlarına göre bir gerilik hissediyorsanız mutlaka bir uzmanına danışın.
    2. Bilgi sahibi olun: Eğer çocuğunuzun bu özel durumu hakkında yeterli bilgi sahibi olursanız ona yardımcı olabilirsiniz.
    3. Erken davranın: “ babasına çekmiş o da böyleydi ..” gibi söylemlerle vakit kaybetmeyin, çok geçmeden destek alın.
    4. Pozitif olun: çocuğunuzun tanısı konmuş bir öğrenme güçlüğü varsa, yalnız olmadığınız toplumda bir çok çocuğun bu güçlükle klarşılaştığını hatta ileride kendi alanlarında başarılı olduklarını unutmayın
    5. Problemi hayatınızın merkezine alıp, çocuğun iyi olduğu diğer başarılı yönlerine gölge düşmesine izin vermeyin
    6. Destek olun: Anne babanın görevi öğrenme güçlüğünü tedavi etmek değil, yaşadığı bu durumla ilgili olarak çocuğun ihtiyaç duyduğu sosyal ve duygusal desteği vermek, gerekli koşulları sağlamaktır.
    7. Sır gibi saklamayın: Öğrenme güçlüğü akraba ve arkadaşlardan bir sır gibi saklanmamalıdır. Yakınları durumu bilmezlerse çocuğun tembel ya da şımarık olduğunu düşünebilirler.

  • Astımda ne yedirelim?

    Ne yedirelim ne yedirmeyelim noktasında, çok soru gelmekte. Özellikle bıldırcın yumurtasından mucize beklememenizi önereceğim.

    Yapılan bazı çalışmalarda üzüm çekirdeği tozunun faydalı sonuçlar verdiği tespit edilmiştir. Hazır şurupları ülkemizde mevcut. Ayrıca zerdeçalın soğuk verilmesinden fayda gören hastalar olduğu belirtilmiştir.

    Öğünlerin düzenli yapılması ve karışık her yiyeceğin tüketimi asıl olandır.

    Öksürüğün çok olduğu dönemde ada çayı, ıhlamur gibi bitki çayları ve bol su içilmesi balgamı incelterek rahatlama sağlayabilir.

    Gene D vitamini takviyeside muhakkak yapılmalıdır.

    Astım ve yineleyen bronşit tedavisi bir ekip işidir. Burada ailenin verilen ilaçları düzenli kullanıp, düzenli hekim takibinde olması, çocuğun kullandığı ilaca ve cihaza uyumu; hekimin doğru teşhis ve ilaç kullandırması ile alınan doğru çevresel önlemler tedavide başarıyı getirir.

  • Yetişkin Olmaktan Suçluluk Duyan Çocuklar

    Yetişkin Olmaktan Suçluluk Duyan Çocuklar

    Yaklaşık iki yıllık evliyiz, nerdeyse haftanın 4 günü annemlerdeyiz. Her sabah onu aramadan güne başlayamıyorum. Gün içinde en az 3 kez telefonlaşıyoruz. Bir süre sonra fark ettim ki eşimle aramızda geçen her şeyi sanki bir canlı yayındaymışız gibi anneme anlatır oldum.
    “ İş çıkışı yorgun olursun kızım, sana yemek yaptım gel al” diyordu annem . Önceleri bu çok hoşuma gidiyordu, hem de kolayıma geliyordu.İş çıkışı eşim de geliyordu, bazen uykumuz gelince eve gitmiyor orda kalıyorduk.
    Son birkaç aydır , eşimle çok kavga eder olduk, aramızda cinsel soğukluk da başladı, kavgalarımızın çoğunda eşim annemi suçluyor. Her kavga ettiğimizde de annem “ çık gel, boşan kızım” diyor. İki kez evi terk ettim, bu sefer de “ komşular ne der, kızları bir evliliği beceremedi demezler mi? “ diyor.
    Artık ne yapacağımı bilmiyorum. Annemi mi, eşimi mi mutlu etmeliyim?Ben ne yapacağım doktor hanım?

    Çocuklarınızı Kendi Çıkmazlarınıza Mahkum Etmeyin !!!

    Her ailenin kendine özgü dengeleri vardır. Aile bireyleri kendilerine biçilen rolleri oynadıkları sürece bir sorun yaşanmaz. Ancak birbirine bağımlı bir şekilde yaşayan , sorunlu olan aile bireyinin saklandığı, bir tarafın , zavallı ve acı çeken , kurban rolünde kaldığı, diğer tarafın bencil ve soğuk veya zulüm eden olduğu ailelerde maalesef ki çocukların yetişkinliğe terfi etmesi neredeyse imkansız oluyor.Özellikle de eşi tarafından duygusal ya da cinsel açlık içinde olan kadınların ilk çocuğu erkek ise kendilerine eş rolünde yoldaş, ilk çocuğu kız ise kendilerine arkadaş rolünde kaderdaş seçiyorlar. Bu rolü üstlenmiş olan çocuğun bir gün evden taşınmayı ya da evlenmeyi isteyerek kendi ailelerini kurmak istemeleri ise bağımlı ailelerin dengelerini bozuyor.

    Bu durumda sürekli çocukları üzerinde gizli bir baskı kurarak suçluluk duygusu oluşturuyorlar. Suçluluk duygusu altında ezilen çocuk , bu duyguya karşı kendilerini koruyabilmek için ya tüm anlaşmazlıklarda anne babalarının haklı olmalarına izin veriyorlar ya da bu duygudan kaçmak için alkol veya uyuşturucunun arkasına saklanıyorlar .En kötüsü de bağımlı bir ilişkiden kaçayım derken başka bir bağımlı ilişkiye doğru geçiş yaşıyorlar.

    Çocuklarınızın artık bir yetişkin olduğunu, kendi hayatlarını , kendi ailelerini kurabilecek kadar büyüdüklerini kabul edin, sizin ne hissettiğiniz değil, onların ne hissettiği önemli olsun, kendi çıkmazlarınıza çocuklarınızı mahkum etmeyin! Bırakın özgürce kendi hayatlarını suçluluk duymadan yaşasınlar…

  • Paraben üzerine

    Paraben içermeyen ilaç,demir damlası,vitamin diye bizlere yüksek fiyatla satılan ve temini zor olan bir ilaç piyasası oluşturulmaktadır.Organik beslenme,katkı maddesi içermeyen gıda ve ilaç kullanımı tabiiki önemsenmelidir.Lakin içinde paraben olmayan ilacın eşdeğerinden on kat pahalı olması ve ülkemiz koşullarında temin edilememesi durumu zorlaştırmaktadır.Sağlıklı yaşam için yaşam tarzımıza ,gıdalarımıza dikkat etmemiz gereği muhakkaktır.Lakin 4 adet açık cep telefonunun yaydığı radyasyonun bir baz istasyonu gücünde olduğunu düşünürsek,parabene dikkat edelim derken başka gerçekleri gözden kaçırdığımızı düşünüyorum.Hiç unutmuyorum termik santral istemiyoruz diye yapılan bir yürüyüşte ;kanserden ölmek istemiyoruz sloganı atan arkadaşlarıma SİGARAYI BIRAKIN demiştim.Parabene dair ispatlanmış bir durum yok,genede bilimsel olarak yapılan çalışmalar var ve takip etmekteyiz. AŞAĞIDAKİ YAZIDAN BİLGİLENMENİZ DİLEĞİYLE Parabenler, ilaçlarda ve kozmetik ürünlerde antimikrobik etkileri nedeniyle 1924’ten beri tüm dünyada, koruyucu amaçlı ve çok düşük dozlarda yardımcı madde olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Parabenlerin kimyasal yapılarına göre metil, propil, bütil paraben gibi türevleri vardır.
    -Parabenler insan vücudunda östrojen hormonuna benzer etkiler göstermektedir. Ancak bu etkileri, östrojenin binde biriyle 10 milyonda biri kadardır. İlaçta ve kozmetikte en çok kullanılan metil parabenin etkinliği, östrojen etkinliğinin 2 milyon 500 binde biri kadardır. İlaçlarda ve kozmetik ürünlerde bulunan miktarıyla (östrojene uzun dönemde yüksek doza maruz kalmaya bağlı yan etkileri de dahil) östrojenik etki göstermediği kabul edilebilir. Bu nedenle kanserojenik ve endokrin bozucu etki göstermesi beklenmemektedir. Ayrıca, parabenler ilaç veya kozmetik olarak kullanıldığında çok hızlı bir şekilde parçalanarak vücuttan idrarla atılır. Ağız yoluyla alındıklarında ise midedeki asit ortamı nedeniyle parçalanmaları yüksek olup kana geçen miktarı yok denecek kadar azdır.
    -Bu maddenin vücutta toksik etki yaratacak ölçüde biriktiğini gösteren ve insanlarda doğrudan kanser oluşturmasına yönelik kanıtlanmış bilimsel veri bulunmamaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalarla konu bilim dünyası tarafından yakından takip edilmektedir.
    -Ülkemizde klinik kullanıma sunulmuş ilaçlar ve kozmetikler içerisinde bulunan parabenlerin, formülasyonlardaki miktarları itibariyle insan sağlığına zararlı etkileri olması beklenmemektedir.
    -Bugünkü veriler doğrultusunda parabenlerin, bilimsel olarak risk yaratmamakla beraber, çocukların korunmasına yönelik -özellikle bebeklik döneminde- kozmetik ürünlerin hekim veya eczacıya danışılarak kullanılması önerilir.

  • İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    Sözsüz İletişim

    İnsanlarla kurulan iletişim sözlü olduğu gibi, birtakım işaretler ve sinyaller aracılığıyla sözsüz de olur. Sözsüz iletişim beden dili ve görsel dil olarak iki başlık altında ele alınabilir.

    Sözsüz iletişimin beden dili alt başlığını insan ilişkilerinde iletişim çerçevesinde inceleyeceğiz.

    Beden Dili

    Sözel olmayan ve mesajın anlamına katkıda bulunan insana ait farklılıklar iletişimde beden dili olarak ele alınır.

    Beden dili aslında insanların ne demek istedikleri konusunda, dünyada konuşulan dillerdeki tüm sözcüklerden daha fazla şey anlatır. Konuşurken beden tarafından gönderilen sinyallerin çoğu biz farkında olmadan dış dünyaya mesaj verir.

    Beden dili kültürlere göre, kişiler arasındaki anlaşmalara göre değişir. Başkalarının beden dilini yorumlayabilmek beceri gerektirir. Kendi beden diline hakim olabilmek, onu gerektiği biçimde kullanabilmek iletişimde çok önemlidir.

    Beden dili bilinçli ya da bilinçsiz kullanılabilir. Örneğin, ilgi uyandıran bir şeye bakarken göz bebeklerimiz büyür, baş yana eğilir. Gerilim içinde olan insanın omuzları kalkar, bazı insanlar stres altında olduklarında yüzleri ve boyunları kızarabilir.

    Yüz İfadeleri(Mimikler)

    İçinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak için en çok mimiklerimiz önem taşır. Mimik, yüz kaslarının değişik şekillerde kasılması ve gevşemesiyle bakış ve yüz çizgilerinde meydana gelen değişikliklerden oluşan ifadelerin tümü olarak tanımlanır.

    İnsan yüzünde mimikleri gerçekleştiren çoğu çift olmak üzere yaklaşık yirmi kas grubu bulunur. Bunların farklı biçimlerde gerilip gevşemeleriyle çok sayıda farklı ifade meydana gelir. Duygusal bir ifadeyi yansıtma bakımından yüz kasları üç grupta toplanabilir;

    • Alın kasları,

    • Gözkapakları ve çevresindeki kaslar,

    • Ağız bölgesi ve çene kasları.

    Mimikler duygularımızı yansıtmak dışında toplumsal yaşamda karşımızdaki kişiye tutumuzu gösteren sosyal işaretler olarak da bilinçli olarak kullanılabilir. Çok üzgün olduğumuz bir günde sevdiğimiz bir insana rastladığımızda onu gördüğümüze sevindiğimizi belirtmek için gülümseyebiliriz. Uzaktan, tanıdığımız birini gördüğümüzü belirtmek için kaşlarımızı yukarı kaldırırız.

    Jestler

    Baş, el, kol, ayak, bacak ve bedenin kullanımı jestleri oluşturur. Bazı jestler bilinçli olarak yapılır bunlar sembol niteliğindedir. Sembol niteliğindeki bu jestlere “amblem” adı verilir. Bunlar belli anlamları sembolize eder ve toplumdan topluma bu anlamlar değişir. Örneğin sağdan sola iki yana sallamak bizim toplumumuzda “hayır” anlamına gelirken Bulgaristan’da bu “evet” anlamına yakın bir baş hareketi olduğu için “evet” olarak anlaşılabilir. Bunlar toplum içinde yaşayan bireyler tarafından öğrenilir ve gerekli olduğunda iletişimi desteklemek için kullanılır. Danışanın toplumu onun iletişimde kullandığı jestlerin belirleyicisi olduğu için özellikle farklı bir topluma mensup bir danışanımız olduğunda onu kendi toplumuna göre değerlendirmemiz gerekebilir.

    Bunların dışında insanlarla kurduğumuz iletişimde başımızı, el, kol ve ayaklarımızı farklı biçimde kullanarak da çeşitli mesajlar verebiliriz.

    Baş hareketleri: Başımızı içinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak, mimiklerimizi desteklemek, ayrıca karşımızdaki insana tutum ve tavrımızı diğer jestlerle birlikte belirlemek için kullanırız. Bunlara ek olarak daha önce de belirttiğimiz gibi sembolik jestleri gerçekleştirmek için de kullanırız. Örneğin, başın öne eğik oluşu dış dünya ile ilgilenmeme ve kendi içimize döndüğümüzü gösterirken başın belli bir kişiye yönelik olması onunla ilgilendiğimizi gösterir.

    Bakışlar: Bakışlar karşımızdaki insanla iletişim kurmak için önemlidir. Bir kişi konuşurken başka tarafa bakıyorsa genellikle konuşmasının henüz bitmediği ve bölünmek istemediğini gösterir. Eğer bir kişi karşısındaki konuşurken başka tarafa bakıyorsa kişi karşısındakinin söylediği şeyden hoşlanmadığını ve bu konuşmayı yapmaktan memnun olmadığını gösterir. Kişi karşısındaki konuşuyorken ona doğru bakıyorsa bu durumdan memnun olduğu ve konuşulan konuya ilgili olduğunu gösterir. Konuşan kişi konuşurken karşısındaki kişinin direk yüzüne bakıyorsa, bu konuşan kişinin söylediklerinden emin olduğunu gösterir.

    Tabi ki tüm toplumlarda göz teması kurmanın farklı anlamları olabileceğini unutmamalıyız. Farklı toplum veya kültürden gelen bireylerle iletişim kurarken toplum ve kültüre özgü davranışlarını öğrenmemiz iletişimi kuvvetlendirmek için önemlidir.

    Beden Duruşu

    Beden duruşu genel olarak hangi yönü gösteriyorsa bu ilgili olduğumuz tarafa işaret eder. Karşımızdakini ilgili bir şekilde dinliyorsak ayaklarımız ve başımız ona dönük olur. Oysa biri bizle iletişim kurmaya çalışırken bizim beden duruşumuz o kişiye dönük değilse bu kişiyle ilgilenmediğimize işaret edebilir.

    Sesin Kullanımı

    İnsanlar iletişim kurarken konuşur, bedeniyle ifade eder bazen sadece sesleri kullanırlar. Örneğin etkili dinlemede gerekli yerlerde “hı hı” çıkarılması, “hayır” anlamına gelen, dilin üst dişlerin altına değdirerek geri çekilirken çıkardığı sesin kullanılması, şaşırılan bir anda “aaa” sesinin çıkarılması, üzgünlüğü ifade eden burun çekme sesinin çıkarılmasıyla da iletişim kurulur. Ayrıca ses tonunda meydana gelen dalgalanmalar da konuya verilen önemin göstergesi olabilir.

    Kişilerarası Mesafe ve Alanın kullanımı

    Söylenen sözler ne olursa olsun kişiler çevrelerindeki insanlara duygularını, niyetlerini ve düşüncelerini ifade etmede önemli bir unsur da alan kullanımıdır. Bu konuda ilk geniş çaplı araştırmalar antropolog olan Edward Hall tarafından başlanmıştır. Hall, Amerikalı ve eğitim düzeyi yüksek kişilerle yapmış olduğu çalışmalarda insanların kullanmış olduğu dört mesafe türünü belirlemiştir. Bunlar: mahrem mesafe, kişisel mesafe, sosyal mesafe ve genel mesafedir.

    Hall’a göre birbirine çok yakın ilişki içinde olan insanlar birbirinden 0 ile 45 cm’lik uzağında bulunabilirler. Bu alan “mahrem mesafe” olarak bilinir(aile bireyleri, eşimiz, yakın arkadaşlarımız gibi).

    Kişinin mahrem alanına girilmesi tedirginlik, sıkıntı ve saldırganlık eğilimlerinde artışa yol açar.

    Karşılıklı konuşma hallerinde mesala bir arkadaşımızla yemek yerken aramızdaki mesafe kişisel alan mesafesindedir. Bu mesafe 45-120 cm arasıdır. İş arkadaşlarımızla konuşurken de bu mesafede oluruz. Sosyal alan ise 120-210 arasıdır diyebiliriz fakat 300cm’e kadar da uzayabilir. Sosyal ortamlarda tanıştığımız insanlarla bu mesafeyi koruruz. Eğer bir kişinin sosyal alanı geçip kişisel alanına girmeye çalışırsak, karşımızdaki kişi bundan rahatsız olup yerini değiştirmeye çalışabilir. Genel alan ise 300 cm ve daha fazlası alandır. Sokakta, metroda beklerken genelde bu alanı korumaya çalışırız. İstanbul koşullarında bu çok mümkün olmasa da daha yoğunluğun daha az olduğu zamanlarda insanların aralıklı durduğunu görebilirsiniz. Yoğunluğun az olduğu bir metro istasyonunda bir kişi sosyal alanınıza girerse bundan rahtsızlık duyabilirsiniz. Bu durum sizi tedirgin edebilir.

    Bedensel Aksesuarlar

    Kişilerin kıyafetleri, takıları, kullandığı parfüm dahi sözsüz iletişimde önemlidir. Örneğin sadece kıyafetimiz tutuculuğumuz, ilgi çekmek isteyip istemediğimiz, rahatımıza düşkünlüğümüz gibi birçok konuda bilgi sağlar.

    İlk İzlenimler

    İzlenim oluşturma, bir başkası hakkında farklı kaynaklardan gelen bilgileri değerlendirip bir sonuca varma sürecidir. Sosyal psikologlar bu süreci yenilenen ve değişen dinamik bir süreç olarak görür. Bu süreç aynı zamanda bütünleştiricidir. Kişi hakkında elde ettiğimiz her bilgi, edindiğimiz diğer bilgiler ile birlikte değerlendirilir.

    Peki, ilk izlenimleri nelere dayanarak oluşturuyoruz?

    İnsanlar hakkındaki izlenimlerimizin bir kısmını onların sözel olarak ifade ettiklerini dinleyerek ve bize ilettiği bilgilere dayanarak oluştururuz. Diğer kısmını ise sözel olmayan iletişim kaynaklarından en önemlileri yüz ifadesi, göz teması, fiziksel görünüm ve beden dilidir.

    Yüz İfadeleri

    Bundan 2000 yıl önce Cicero. “Yüz ruhun yansımasıdır” demiştir. Ondan yüzyıllar sonra Darwin bazı duygusal ifadelerin doğuştan var olduğunu ve bu yüzden bazı ifadeleri bütün dünyada aynı biçimde algılandığını söylemiştir.

    Darwin’e göre yüz ifadelerinin doğru anlaşılmasının yaşamsal bir önemi vardır. Karşımızdaki insanın bize kızgınlıkla, korkuyla veya mutlulukla mı yaklaştığını kestirmemiz açısından önemlidir. Kızgınlık taşıyan bir yüz gördüğünüzde kaygı düzeyiniz artar ve kendimizi korumaya alırız. Yani yüz ifadelerini doğru algılamak işlevseldir. Bu işlevsel teze göre, insanlar bütün ifadelere eşit şekilde dikkat etmezler. Hayati önem taşıyan ifadelere yani yaşamlarını sürdürebilmeleri için tehlike belirten yüz ifadelerine daha çok fark etmeleri gerekir. Hansen ve Hansen bu konuda yaptıkları araştırmada korku ve kızgın ifadeler mutluluk ifadelerinden daha çabuk fark edilmiştir.

    Göz Teması

    İzlenim oluşturmada kullanılan bir başka sözel olmayan ipucu göz teması yani göz göze olmadır. Başkalarının neler hissettiğini, birbirlerine bakışlarının yönü ve yoğunluğuna bakarak çıkarabilirsiniz. Bir insana nasıl baktığınız, o insanda belli duygu ve düşünceler uyandırır. Fakat unutmamamız gereken şey hangi duygu ve düşünceleri uyandırdığı, duruma, kişiye ve kültüre bağlı olarak değişebileceğidir.

    Fiziksel Görünüm

    Fiziksel görünümü güzel olan insanların güzel olmayanlardan daha ilginç, sıcakkanlı, dışadönük ve sosyal açıdan daha yetenekli bulunduğunu ortaya koyan araştırmalar vardır. Fiziksel güzelliğin kararlarımızda ne kadar etkili olduğunu gösteren birçok araştırma vardır. Fakat unutulmaması gereken şey fiziksel görünümün aldatıcı olabileceği ve daha da önemlisi tek başına değerlendirilmemesi gerektiğidir.

    Beden Dili

    Sözsüz iletişimde daha ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz beden dili, tabi ki ilk izlenim oluşturmada da önemlidir. Bedenin duruşu, kolların bacakların hareketi bedenin yönü bize bir sürü ipucu veriri ve biz ilk izlenimlerimizi farkına bile varmadan bu hareketlere bakarak oluştururuz. Bunlara ek olarak yeni tanıdığımız insanın bize doğru söyleyip söylemediğine de daha çok beden diline bakarak karar veririz. Özellikle şüpheleniyorsak önce mimiklere sonra jestlere dikkat kesiliriz. Bu durumda söylenenlerin etkisi mimik ve jestlerden etkisinden oldukça düşüktür.

    Sözsüz Haberleşme

    Sözsüz, hareketsel(kinesik) haberleşme üzerine yapılan incelemeler, kelimelerin söyleniş tonu, duraklama, sessizlik, hız gibi konuşma özelliklerinin kişiden kişiye değiştiğini ama örüntülerin her kişiye özgü olup, zamanla değişmediğini göstermiştir.

    Sosyoekonomik düzey, eğitim, öğrenim gibi değişkenlerle bölgeden bölgeye farklılıklar gösteren çeşitli davranış biçimlerini görmek mümkündür. Fakat hareketsel haberleşmenin herkes tarafından gösterilmesi gerekmez. Hareketsel haberleşmeye örnek vermemiz gerekirse; tutucu ailelerin kızlarının yüzü daha çok kızarırken yüksek sosyoekonomik düzeyden gelen kızların yüzlerinin kızardığı pek az gözlemlenmiştir. Alt ve orta sosyoekonomik düzeyden gelen kadınlar daha sık ve çabuk ağlamaya, titremeye, terlemeye başlar.

    Bu noktada önemli olan şey tüm insanlara özgü bazı kinesik verileri (bölgeler, toplumsal değerler, sosyoekonomik düzey ve cinsiyet) kişiye özgü olan özelliklerden ayırt edebilmektir.

  • Çocuklarda kabızlık sorununa öneriler!

    KABIZLIK;
    Çocuk doktoru olarak bize çok sık iletilen sorunlardan biridir kabızlık…

    Özellikle beş yaş altında daha sık rastlamaktayız.Nedeni de çocuğun özel bir başka hastalığı yoksa, yeterli lif tüketmemesi, yani sebze meyveden fakir beslenmesidir.

    Hastalarımıza sebze-meyve ve su tüketimini arttırmasını öneririz.Fakat çocuklar sebze,meyve yemeyi çok sevmezler, bazende yedirebildiğimiz miktar kabızlığın önlenmesi veya tedavi edilmesi için yeterli olmaz…

    Dışkı yumuşamazsa,çocuk dışkılarken çok sıkıntı yaşar ve canı yanar.Hatta makatta küçük çatlaklar oluşup az miktarda kanamaları olabilir.Bu durumda da korktuğu için çocuk kakası gelse bile yapmaz, korkar, bekletir. Kaka sertleşir ve kalınlaşır. Dışkı yaparken yine canı yanar ve kısır bir döngü oluşur.

    Kabızlıkta ilaçların uzun süre kullanılmasını önermeyiz. Kullandığımız süre ise bu sorunun çözülmesine uygun olmayabilir. Çünkü kabızlığın tedavisinde kullanılan ilaçlar, günde bir defa yumuşak dışkılama dozunda en az 6 ay süreyle kullanılmalıdır ki bağırsaklar bu tempoya alışsın ve sorun çözülsün.Öncelikli olarak uyanır uyanmaz 100 ml bir çay bardağı ılık suyu ,çay suyunun ılık olarak sabahları içirilmesini öneriyoruz,liften zengin,kabak,semiz otu,bamya,erik kurusu,kayısı kurusu,hoşafları,meyve olarak erik,çilek,kivi,armut,elma öneriyoruz.

    Muz,patates,havuç ve pirinç çok çok azaltınız diyoruz. Bol su içirin ve gıdasını ayarlayın buna rağmen kaka sertse veya 4 günde bir den daha geç yapılıyorsa hekime başvurunuz.

  • Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Kişinin sosyal açıdan gelişmesi için önemli bir etkiye sahip olan evliliğin çok farklı tanımları dikkati çekmektedir. Evliliği bireylerin mutluluğunu sağlayan ve kişiliklerinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir birim olarak tanımlamaktadır (Glenn,1991).

    Sağlıklı ailelerdeki çiftlerin uyumlu ve doyum sağlayıcı evliliklerinin olduğunu belirterek, eşler arasındaki etkili iletişimin, destek ve onayın, aile ile ilgili görev ve sorumlulukların yerine getirilmesinin, çocuklarla ilgilenebilmenin, karşılıklı saygı ve değer vermenin, boş zamanları birlikte paylaşmanın, problemlere birlikte göğüs germenin, eşlerin aileye ekonomik anlamda katkıda bulunmasının ve bir meslek sahibi olmalarının evlilikteki psikolojik doyumu etkilediğini vurgulamaktadır (Terry ve Kottman,1995).

    Evlilik Kavramı

    Evlilik ve aile olgusu her ne kadar tarih içinde ve bir toplumdan diğerine farklı anlamlar taşıyabilmekte ise de, içinde neredeyse evrensel sayılabilecek bazı gelişimsel olayların yaşandığı bir birimi ifade eder. Bu sosyal üniteyi oluşturan bireylerin birbirlerine olan güçlü bağlılıkları ve sadakatleri uzun yıllar sürmesi beklenir (Gülerce, 1996).

    Glenn (1991), evliliği bireylerin mutluluğunu sağlayan ve kişiliklerinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir birim olarak tanımlamaktadır.

    Rhoden (2003), evlilik niteliğinin çok boyutlu bir kavram olduğunu, evlilikte mutluluğun evlilik tatmini ve eşler arası uyum olarak kavramsallaştırıldığını belirtmektedir.

    Evlilik kurumu temel üç motivasyona dayanır :

    Biyolojik Motivasyon: Uzun süreli beraber yaşama ve kendi cinsinden nesiller üretme arzusu , karşı cins ile ilişki hazzı , beraberliği ve kendini koruma arzusudur.

    Psikolojik Motivasyon : Arzu duyduğu karşı cins tarafından beğenilme , sevilme , sevme , seçilme , kendi çocukları ile beraberliğin sürekli oluşundan duyulan güven ve hazdır .

    Sosyal Motivasyon : Toplumun beklentilerine , yasalarına uyarak yaşamanın verdiği rahatlık , toplumda kabul edilen değerlere uyumla kazanılan saygınlık hazzı ve güvendir(Boran, 2003)

    Cinsellik Kavramı

    Lawrence & Byers’ın (1995) tanımına göre cinsel tatmin, “kişinin cinsel ilişkisine ilişkin pozitif ve negatif duygu algılarının bütününü öznel açıdan değerlendirerek oluşturduğu duygusal yanıt.”(Cetad,2006/3).

    Cinsellik denince ilk akla gelen iki kişinin sevişmesidir, oysa cinsellik çok boyutludur. Dünya Sağlık Örgütü’nün Cinsel Sağlık tanımı; “Cinsellik, fiziksel, duygusal, entelektüel ve sosyal yönlerin kişiliği, iletişimi ve aşkı zenginleştirici etkilerinin bileşiminden oluşur. Herkesin cinsel bilgilere ulaşma ve cinsel ilişkiyi zevk için ya da üreme amacıyla yaşama hakkı vardır. Cinsel bir varlık olarak insanın sadece bedensel değil; duygusal, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü sağlayan, kişilik gelişimi, iletişim ve sevginin paylaşımını olumlu yönde zenginleştiren ve arttıran sağlıklılık halidir”.

    Cinsellik söz konusu olduğunda, akla gelen ilk kelimeler; haz, arzu, üreme, aşk ve yakınlıktır. Cinsellik insanların değerleri, tutumları, davranışları, fiziksel görünümleri, inanışları, duyguları, kişilikleri, sevdikleri ve sevmedikleri şeyler ve içinde yaşadıkları toplumlara göre şekillenir. Cinsellik doğum öncesi başlayıp ömür boyu devam eder, kültürel ve ahlaki faktörlerden etkilenir. Üremeyi, cinsel zevk almayı ve zevk vermeyi içerir. Cinsellik temelde duyuya dayalı bir deneyimdir ve yalnızca cinsel organları değil, tüm bedeni ve aklı içerir. Cinsellik, erkeklik ve dişilik ile ilgili duygusal tepkileri oluşturarak türe özel davranışları belirler. Cinsiyetle ilişkili bu davranışsal tepkiler daha sonra kültürel miras, toplumsal kalıplar ve medyadan kaynaklanan imajlarla biçimlenir. Kültürel miras, dinsel inançların ve geleneksel değerlerin toplamıdır. Toplumsal kalıplar ise bireyin biyolojik ve duygusal gereksinimleri ile toplumda var olan kültürel kalıpların uzlaşmasının ürünüdür. Bu uzlaşma toplumdan topluma ve zaman içinde değişiklik gösterdiğinden sürekli devinim halindedir. Bu anlamda, içinde toplumsal öğeleri de barındıran, kapsamlı bir cinsellik, cinsiyetten daha kapsamlı bir kavramdır(Cetad, 2007).

    Kişilerarasındaki özel bir ilişki olan cinsellik, bireyin kişiliğinin her yönü ile ilişkilidir. Cinselliğin yaşanması, birey olmak, bağımsızlık, kendini partnerine teslim edebilmek, partnerin benzer yaşantılarına katılabilmek, bütün olmak, tek basına yeniden bütünlenmek, diğerinin bütünleşmesine katkıda bulunmak, anlamlarına geldiğinden; bireyin benlik kavramı, cinsel anlamda kendisinin ve partnerinin, sergiledikleri rollerini nasıl algıladığını anlamada, cinselliğin yaşanmasında ve ortaya çıkan bozuklukların değerlendirilmesinde önemli rol oynar(Aydın, 1998).

    İletişim Kavramı

    İletişimin birçok tanımı bulunmakla birlikte, tanımların vurgulamış olduğu ortak noktalar ve ulaşılan genellemelerden yola çıkılarak kişilerarası iletişim; en az iki insanın karşılıklı olarak bilgi, duygu, düşünce ve yaşantılarını belirli yollarla paylaştıkları psiko-sosyal bir süreç olarak tanımlanabilir(Kaya, 2015)

    Cüceloğlu, iletişimi şöyle açıklamıştır: “Genel olarak insanlar arasındaki duygu ve düşünce alışverişidir” (Cüceloğlu, 1997).

    İletişim Becerisi

    İletişim becerileri, pek çok beceri için temel oluşturmakta ve sözel olan ve sözel olmayan mesajlara duyarlılık, etkili olarak dinleme ve etkili olarak tepki verme biçiminde özetlenebilmektedir (Korkut, 2004).

    Özer’e göre iletişim becerisi, kişiden, karşı karşıya kaldığı olayla ilgili, olası bakış açılarını ve tanımlamaları araştırmayı, soruşturmayı ve bütünleştirmeyi içerir. Bu beceriyi kazanmış birisi, kendisine yöneltilen bir uyarı, eleştiri veya şikâyet karşısında, tek açı yerine çok açıdan anlam verme yeteneğine sahip olabilecektir (Özer, 2006).

    Evlilikte İletişim

    Ponzetti ve Long (1989), eşler arasında iyi bir iletişimin olmasını sağlıklı bir evlilik yordayıcısı olarak görmektedir. Ayrıca etkili iletişimin, ortak ilgilerin, problem çözme kapasitesinin, değişime uyum, ortak sorumluluk alma ve sorumlulukları paylaşma, birlikte eğlenebilme yeteneğinin olması gibi faktörleri de sağlıklı ve doyum sağlayan çiftlerin özellikleri olarak ifade etmektedir.

    (Gottman,1990), kişilerarası iletişimde özellikle olumsuz duyguların aktarılmasının eşler arasındaki doyumu negatif yönde etkilediğini vurgulayarak üç önemli unsur üzerinde durmaktadır:

    1) Evliliklerinde doyum sağlayamayan çiftlerin, doyum sağlayan çiftlere oranla aralarında daha fazla olumsuz duygu yaşadıklarını belirtmektedir.

    2) Evliliklerinden doyum alamayan çiftlerin birbirlerine çok fazla olumsuz tepki verdiklerini belirtmektedir.

    3) Doyum sağlayan çiftlerin ilişkileri doyum sağlayamayan çiftlere oranla daha az yapılandırılmıştır (Akt: Çelik, 2006)

  • Tuvalet eğitimine başlıyoruz

    Tuvalet Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Kurallar:

    18.aydan önce asla tuvalet eğitimine başlamayınız. Sabırlı ve şefkatli davranmazsanız asla olumlu sonuç alamayacağınızı bilmelisiniz.

    Çocuğuna tuvalet alışkanlığı kazandırmak isteyen anne ve babaların, bu eğitim süreci boyunca yapması gereken davranışlardan sizlere bahsetmek isterim.

    Örneğin; anne ve babalar tuvalet eğitimi verdikleri çocuklarına gece yatmadan önce sıvı gıdaları vermemeli ve uykudan önce çocuklarının tuvalet ihtiyacı mutlaka giderilmelidir. Ayrıca gece belirli aralıklarla çocuğu tuvalete kaldırmak gerekmektedir.

    Örnek vermek gerekirse; saat 21:00 ‘da uyumuş bir çocuğu gece bir daha 01:00 veya saat tam 00:00’da kaldırarak tuvaletini yaptırmak gerekmektedir. Bu esnada çocuğunuzun tam anlamıyla uyanık olduğundan emin olmanız gerekmektedir. Çocuğun uykusunun kaçacağını düşünerek uykulu bir halde tuvaletini yaptırmaktan kaçınmalısınız. Tuvalet ihtiyacı olan çocuklar, uykulu olduklarında eğer huzursuzluk yaratıyor ve anne- baba kaldırırken yatakta sağa sola dönme hareketlerinde bulunuyorsa, bu zamanlama çocuğu tuvalete kaldırmak için doğrudur.

    Bunlara Dikkat Edelim :

    -Çocuğunuz hazır olmadığı sürece ona tuvalete alışkanlığı kazandıramazsınız.

    -Çocuğunuzla ilişkileriniz iyi değilse, onu tuvalete alıştırmakta güçlük çekersiniz.

    -Çocuğunuz kaslarını kontrol etmesini öğrenmeden tuvalet eğitimine girişmeyiniz. Tuvalete alışmak, kolay ve basit bir işlem olarak görünse de, çocuk için hiç de öyle olmadığını unutulmamalısınız.

    -Çocuğun, altını ıslatmamaya alıştırma denemelerinden hiç bir sonuç elde edilemeyişi ya da çocuğun oturağa oturmamak için direnişi, bu konuda vaktin henüz erken olduğunu gösterir.

    -Çocuğun cesaretini kaybetmemesi için annenin, kısa bir süre bu işten vazgeçmesi yerinde bir davranış olur.

    Çocuğunuzu teşvik edin :

    Bezi bıraktırmadan önce çocukla alış verişe çıkmak, cinsiyetine göre seveceği renkli ve desenli iç çamaşırları almak çocuğu da işin içine katacağından, onu teşvik edici olacaktır.

    Aynı şekilde bez ilk defa çıkarıldığında ve çamaşırlar ilk kez giyilmeye başlandığında, bu eğlenceli bir tören haline getirilmelidir. Yakın aile bireyleriyle bu olay paylaşılmalı,çocuğun yanında onu özendirecek ve heveslendirecek bir dille anlatılmalıdır.

    Çocuğa artık abi-abla olduğunu söylemek, kirli bezlerle dolaşmaktan kurtulacağını ve aynı anne-babası gibi büyüdüğünü ifade etmek önemlidir. Tuvalet eğitimi sırasında ortamdaki psikolojik şartlar da dikkate alınmalıdır. Bu eğitime başlandığı sırada aileye katılan yeni bir kardeş, anne baba arasındaki sorunlar, ayrılıklar, çevre değişimi, kreşe başlamak gibi faktörler çocukta olumsuz etkilere sebep olacaktır.Unutmayın sabır ve sevginin çözemeyeceği sorun yoktur.

  • Sebepsiz Yere Ağlayan Çocuğunuza Karşı Nasıl Bir Tutum Sergilemelisiniz?

    Sebepsiz Yere Ağlayan Çocuğunuza Karşı Nasıl Bir Tutum Sergilemelisiniz?

    Çocuğunuz sebepsiz ağladığında ne yaparsınız?

    A) “Bak dışarıda ne sevimli bir kedi var.” veya buna benzer bir şey söyleyerek dikkatini başka bir yöne çekerim.

    B)“Ağlamayı kesersen sana çikolata ya da şeker vereceğim.” derim.
    C)“Artık kocaman kız/erkek oldun. Ağlamak hiç yakışmıyor.”derim.
    D)“Seni doktor amcaya götürür iğne yaptırırım.” derim.

    E)Duruma göre hepsini yaptığım olur.

    Şimdi de seçtiğiniz cevaplara bakalım mı?

    A) En sık yaptığınız şey çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmek mi? Böyle yaptığınızda ağlaması kısa sürede kesiliyor mu? Peki ya bunun çocuğunuz için yapılacak en iyi şey olduğuna emin misiniz? Ağlayan çocuğunuzun, size ne kadar anlamsız gelse de, o an ağlamaya ihtiyacı olabileceği hiç aklınıza geldi mi?
    B) Peki ya çocuğunuz her ağladığında ona çikolata, şeker verirseniz. İleride kendini kötü hissettiğinde, sizden öğrendiği şeyi yapıp, yiyecek bir şeylere saldırdığında, kendi duygularını dışarı atamadığı gibi bir de kilo problemiyle uğraşmak zorunda kalabileceği hiç aklınıza geldi mi?

    C)Peki yetişkinler hiç mi ağlamaz ya da ağlamamalı?

    Sizin hiç sebepsiz ağladığınız olmadı mı? Bunu çocuğunuza çok sık söylediğinizde, çocuğunuz, büyüklerin ağlaması gerektiğini öğrenir. Büyüdükçe ağlamamak için daha çok çaba harcaması gerekir. Duygularını içine atarak da, çok gergin bir insan haline gelebilir.

    D) Doktora gitmekten kaçınan bir çocuk bu yüzden daha da şiddetli ağlamaya başlayabilir(ki ağlaması daha iyi bir seçenektir.). Ya da doktora gitmekten kaçınmak için ağlamamaya çalışarak daha fazla stresi içinde taşımaya çalışır. Ki bu da çocuğunuz için sağlıklı bir şey değildir. Bunlara ek olarak ya zaten var olan doktor korkusunu arttırırsınız. Ya da doktordan korkmayan bir çocuğun doktordan korkmasını sağlamış olabilirsiniz. İki durum da ileride çocuğunuzun doktor korkusuyla baş edecek kişi yine siz olacaksınız.
    E) Duruma göre farklı seçenekleri seçmiş olsanız da, bunların hiç biri çocuğunuzun ihtiyacını karşılamaya yönelik değildir.

    Ağlamak neden güzeldir?

    Öncelikle bilmeniz gereken şey ağlamanın hatta öfke nöbetlerinin(Gürültülü ağlama ve bir yandan da kollarını sallama, tepinme, bütün vücuduyla kıvranma durumudur.) dahi uygunsuz davranış olarak adlandırmamamız gerektiğidir. *Bahsettiğim öfke nöbetlerinde şiddet yoktur. Ağlamak acı çekmekten kurtulma sürecidir. Çocukların ağlamaları engellendiğinde çocuklar kendilerini daha iyi hissetmezler. Çocukların ağlamaları engellendiğinde yaşadıkları stresten kurtulamamış olurlar.

    Ağlayan çocuk, sağlıklı çocuktur. Ağlayan çocuk, sorunlarıyla ve yaşadığı stresle baş etme sürecinde olan çocuktur. Ağlamanın yararlı olduğunu kanıtlayan birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Biyokimyacı Dr. William Frey, insan gözyaşının kimyasal içeriği üzerinde yaptığı araştırmada duygusal nedenlerle dökülen gözyaşı içeriğinin, soğan doğramak gibi nedenlerle tahriş sonucu dökülen gözyaşının içeriğinden farklı olduğunu bulmuştur. Bu bulgu ağladığımızda çok özel bir şey olduğunu gösteriyor. Dr Frey, duygusal nedenlerle ağlamanın, idrar yapmak ya da dışkılamak gibi atık maddelerden kurtulma amacını taşıdığını iddia ediyor. Gözyaşlarıyla vücudumuzdan atılan maddeler, özellikle ACTH(adrenokotrop hormon) ve katekolaminler stres sonucu biriken maddelerdir. İnsan gözyaşında, vücutta çok birikirse sinir sistemi üzerinde toksik etkileri olabilen manganez de bulunmuştur. Dr. Frey bu bulgulardan , “ gözyaşlarımızı baskıladığımızda çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunlara olan yatkınlığımızı arttırdığımız” sonucunu çıkarıyor.(Aktaran; Solther, 2012, Frey ve Langseth, 1985).

    Peki çocuklarınız için ne yapabilirsiniz? Bu araştırmalar göz önünde bulundurularak çocuğumuz ağladığında yapabileceğimiz en iyi şey onlara ağlamaları için olanak sunmaktır. Küçük çocukların hayatında bir sürü stres kaynağı vardır. Bu stres kaynaklarının hepsi ağlama ihtiyacı doğurur. Çoğu zaman çocuğunuzun neden ağladığını bilmezsiniz ama bilemenize gerek de yoktur. Önemli olan ağlamasını kabul etmenizdir.

    Çocuklarınız ağlarken onlara “ağlayabilirsin” demek ya da “şu anda gerçekten üzgünsün değil mi?” gibi bir soruyla acılarını kabul ettiğimizi belirtmek faydalı olacaktır. Söyleyecek bir şey bulamazsanız. Ya da ağlayabilirsin demek size garip geliyorsa hiçbir şey söylemeseniz de olur. Gereken tek şey, çocuğunuzu izleyerek ve dinleyerek ilgi göstermek ve yüz ifadenizle sevginizi iletmektir. Böyle davranmak sizi rahatsız ediyorsa, çocuğunuz ağlarken o sırada meşgul olduğunuz işe devam edip, arada sırada gülümseyerek onu onaylayabilirsiniz. Bu yaklaşım, çocuğunuz ağlarken dikkatini dağıtarak ya da farklı yollarla susturmaya çalışmaktan çok daha iyidir.
    Ağlamanın önemini, doğallığını ve sağlığınıza katkısını, hem çocuklarınız için hem de kendiniz için aklınızdan çıkarmamaya çalışın. Ağlamak güzeldir.