Yazar: C8H

  • Bebek beslenmesi ve d vitamini

    EMZİRME, NASIL EMZİRELİM? VE D VİTAMİNİ TAKVİYESİ; ağlayarak ve aranarak emme isteğini ifade eden bebeklerin anneleri genelde bebeğim sütümle doymuyor mu acaba diye endişeye düşerler ve bu yolla yarattıkları endişe sütlerinin hafifce azalmasına neden olur. Bu noktada hekimlerine danışarak veya kendi bildiklerince veya evdeki büyüklerin önerisi ile anne sütünün üzerine verdikleri ek ürünle bebeklerinin daha uzun süre tok kaldıklarını görüp bu uygulamayı sürdürür ve demek ki benim sütüm yetersizmiş diye yanlış bir değerlendirme yaparlar. Aslında anne sütü diğer ürünlere göre mideyi daha çabuk terkeder ve bebek diğer ürünlere göre erken acıkır. Bu doğaldır.

    Anne sütü üzerine ek ürün alan bebek normalde 3 saat ortalama ile emmesi gerekirken 4-5 saat aralarla acıkacağı için daha az sıklıkta emmeye başlar. Böylece daha az emzirilen annede yeterli uyaranlar azaldığı ve göğüsleri yeterince boşalmadığı için sütde azalmaya başlar ve birsüre sonrada kesilir. Halbuki sütün efektif olabilmesi için belirli bir ritimde annenin emzirilmesi ve göğüslerinin boşaltılması gerekir. Uzun süre tok kalan bebekde bu ritmin bozulacağı, sık emzirilmenin sütün devamlılığı açısından çok önemli olduğu bilinmeli ve anneler bu konuda eğitilmelidir. Her seferinde iki göğsünde 10’ar dakika emzirilmesi önerilmelidir. Bebek bu süreyi toplam 30 dk.ya uzatabilir. Az emdiği göğüs gelecek sefer ilk önce emzirilmelidir. Ayrıca 7-8. dk.dan sonra anne sütünün özellikle çoklu doymamış yağ asitlerinden daha zengin olduğu unutulmamalı ve emzirmenin bu sürelerden kısa olmamasına dikkat edilmelidir. Büyüme ve gelişmesi iyi olan bir bebek 2 aydan sonra gece uyanmıyor ise gece beslenmesine gerek yoktur.

    Anne sütü alan bir bebeğe D vitamini dışında su dahil başka hiçbirşey verilmemelidir.D vitamini günde 400 ünite 2 yaşına kadar verilmelidir.

  • DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    Mutsuzum…
    Çok yorgunum…
    İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor…
    En sevdiklerim bile umurumda değil…
    Hayattan hiçbir beklentim yok…
    Kolumu kaldıracak halim yok…
    Sabahları dayak yemiş gibi kalkıyorum…
    Hiçbir şey hissetmiyorum…

    Diyen birinin depresyonda olma ihtimali oldukça yüksektir. Kelime anlamı çökkünlük olan depresyon; ruhsal olarak bireyin çökkünlük yaşaması, yani üzüntü, keder, mutsuzluk, karamsarlık, isteksizlik, durgunluk gibi belirtiler göstermesi anlamına gelir.

    Bazen depresyon kelimesi, hüzün veya kayıp duygusunu tarif etmek için kullanılır. Bu duygular her insanda zaman zaman görülebilir ve çoğunda birkaç saatte veya birkaç günde geçer. Böyle zamanlarda insanlar normal faaliyetlerini de yürütebilirler. Depresyon adıyla tanımlanan klinik rahatsızlık ise keder duygusundan farklıdır. Depresyondaki keder duyguları çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Daha önceden hoşlanılan faaliyetlere karşı ilgi kaybolması sıktır. Günlük işleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Yaşamın önemli alanlarında; iş, aile, sosyal yaşam başta olmak üzere bozulmalara yol açar.

    Depresyon ruhsal bir rahatsızlıktır; kişinin ahlakı, zekâsı veya iyi ya da kötü birisi olmasıyla ilgisi yoktur. Çevresel, kalıtsal, biyolojik, duygusal, fizyolojik ve bilişsel etkenlerin hepsi veya birkaçı depresyonun ortaya çıkmasında rol oynarlar. Yaşanan olaylar, kişilik yapısı ve bunlara eşlik eden beyindeki değişiklikler beraberce depresyona neden olduğuna inanılan üç ana etkeni oluşturur. Birçok kişi beyindeki bu değişiklikleri sıkıntı verici olaylar, olumsuz düşünme biçimi alkol, çeşitli ilaçlar ve kimi bedensel vb. gibi durumlar tetikleyebilir. Genel olarak yaşam boyu yaygınlığı kadınlarda %10-25, erkeklerde %5-12 oranında olduğu bildirilmektedir.

    Hepimizin hayatında bazı zorlayıcı olaylar, kayıplar, sorunlar vardır. Bu sorunlarla baş etme gücümüz bazen yeterlidir bazen ise belki de uzun süreli ve üst üste gelen zorlayıcı yaşam olaylarının ardından depresyon yaşanması söz konusu olabilir. Depresyon üzüntü duygusundan çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Kişinin kendisine, çevresine ve geleceğine yönelik olumsuz algılayışı ve yorumlaması söz konusudur. Kişi, daha önceden keyif alarak yaptığı, kendini mutlu eden faaliyetlerden artık hoşlanmaz, zevk almaz ve bunlara karşı ilgisi kaybolmuştur. Kişinin hiçbir şeyi umursamaması, hayatındaki en değerli insanları dahi görmek istememesi ile kendini gösterir. Kişi için yıkanma, giyinme, ev işleri gibi basit faaliyetleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Depresyon iş, aile, sosyal yaşam olmak üzere yaşamın önemli alanlarında bozulmalara yol açar. Giderek o kadar kötü bir hal alabilir ki kişi gelecekle ilgili umutsuzluğa kapılarak ölümün tek çözüm olduğunu düşünebilir. Bu nedenle, tehlikeli bir hastalıktır.

    Depresyon tanısı konurken belirtilerin şiddetli, uzun süreli veya sık görülmesi koşulu aranır.

    Anlattığımız belirtilerin yanı sıra depresyondaki diğer önemli belirtiler şunlardır:
    • Çabuk yorulma, enerjinin azalması
    • İlgi kaybı, zevk almama
    • Durgunluk, az konuşma, karamsarlık
    • Kendine güvende azalma, kararsızlık
    • Pişmanlık, suçluluk duyguları
    • Dikkat ve konsantrasyon sorunları
    • Sinirlilik, huzursuzluk
    • Uyku problemleri (aşırı uyuma ya da uykusuzluk)
    • Beslenme değişiklikleri
    • Bedensel şikayetler
    • Cinsel istekte azalma

    Depresyon tanısının konması için; bu belirtilerden en az beş tanesinin, hemen her gün 2 hafta boyunca yaşanıyor olması gerekir. En önemli belirleyici faktör; kişinin normal yaşantısını sürdüremiyor olması yani uzun süreli işlev kaybıdır.

    Peki depresyonda olan kişi ne yapabilir?

    Bu anlatacaklarım hafif depresyondaki hastaların daha rahatlıkla uygulayabilecekleri bilgiler. Bazı hastalarımız, “Sadece uyumak istiyorum. Yataktan çıkmak istemiyorum. Dünya umurumda değil.” diyerek eskiden keyif aldığı aktivitelerden iyice uzaklaşmakta ve hayattan kopmaktadırlar. Öncelikle hareketsizlikten uzak kalınmalıdır. Hiçbir depresyon hastası yatarak dinlenemez. Sürekli yatakta olmak, sadece depresyonu artırır. Böylelikle kişi, sağlıksız yani kendisini mutsuz eden davranışlardan uzaklaşarak, sağlıklı olanlara hayatında yer vermeye başlamalıdır. Kendisine aktivite günlüğü hazırlayıp, mutlu olduğu ve kendini iyi hissettiği aktivite, kişi ve ortamları seçmek en iyisi olacaktır. Hani denir ya “Seni mutsuz eden kişilerden uzak dur” aynen öyle.

    Böylece;
    • Hayatın tamamına yayılmış, genel bir çaresizlik durumu olmadığını görmeye başlar.
    • Kalıcı ve sürekli bir çaresizlik değil, geçici bir çaresizlik içinde olduğunu fark eder.
    • Sadece kendi başına gelen bir kötülük durumu değil, herkesin başına gelebilecek genel bir durum olduğunu görmeye başlar.

    Depresyonda Tedavi Yöntemleri

    Depresyon tedavisi farklı şekillerde uygulanabilmektedir. En sık kullanılan yöntemler ilaç ve psikoterapidir. Depresyon tedavisinde dünya genelinde en çok kullanılan terapi yöntemi Bilişsel Davranışçı Psikoterapi (BDT)’dir.

    Her hastalıkta olduğu gibi depresyon tedavisinin ardından da yineleme ihtimali vardır. Ancak bu, kişiye göre değişiklik gösterir. Psikoterapi daima faydalıdır ama bazı tip depresyonlar için tek başına yeterli olmayabilir. İlaç tedavisinin sonucunda da, yineleme oranı %80’lere ulaşabilmektedir. BDT alan depresyon hastalarında yineleme oranı %25 olarak tespit edilmiştir. Gerek Bilişsel Davranışçı Psikoterapi, gerekse ilaç tedavilerinde yaklaşık %60-70 civarında hasta, verilen ilk tedaviye cevap vermektedirler. Bu oran, daha sonra tedaviye cevap vermeyen hastalarda başka yöntemlerin de eklenmesiyle %90’lara ulaşır. Hafif ve orta şiddetli depresyonda bu konuda yetkin kişilerce uygulanan Bilişsel Davranışçı Psikoterapiyle, ilaç etkisine yakın oranda başarı elde edilmektedir. Ancak tek başına terapi uygulandığında, ilk haftalarda haftada iki ya da üç kez terapistle görüşme yapmak gerekir. Bu sürecin kesintiye uğramaması, düzenli bir şekilde olması çok önemlidir.

    ***İlaç tedavisinin Bilişsel Davranışçı Psikoterapi kadar etkili olabilmesi için ömür boyu kullanılması gerekir.

  • Yaz geldi , çocuklarla tatile giderken ;

    Yazın gelişiyle pencerelerin açılması,havuz ve denize girilmesi,doğanın uyanması ,sıcakta gıdaların daha kolay bozulup, mikroorganizmaların üremesi, güneş ile uygunsuz saatlerde ve sürede temas edilmesi sebebiyle kışın rastlamadığımız ya da daha az rastlanan hastalıklar birden artar. Özellikle güneş çarpması, yanıklar, isilik, cilt rahatsızlıkları, ishaller böcek, sinek sokmaları, göz, kulak ve idrar yolları infeksiyonlarına daha sık rastlarız. Güneş çarpmasında kişinin kaybettiği su yerine konulmazsa ateş, kusma , halsizlik gibi belirtiler görülebilir. Su ve elektrolit kaybının şiddetine göre hipovolemik şoka kadar varan tablolar oluşabilir.

    Güneş çarpması sık sık su, ayran veya meyve suyu verilmesi ile önlenebilir. Güneş çarpan kişiye ılık duş yaptırılmalı ağızdan yeterli sıvı alamıyor ya da kusuyorsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurarak damar yoluyla sıvı verilmesi sağlanmalıdır.

    Güneşten korunmak için 10.00 ile 17.00 saatleri arasında açık havaya mümkün olduğunca çıkılmaması, bol sıvı tüketilmesi, en az 30 koruma faktörlü koruyucu güneş kremi kullanılması büyük önem taşır.

    Dikkat edilecek konu; bu kremlerin güneşe çıkmadan yarım saat önce sürülmesi, her 3 saatte bir de tekrarlanmasıdır. Özellikle yüzü korumak için de kıyıda oynayan çocuklara geniş kenarlı şapka takmak yararlı olur. Çevre ısısı arttıkça, deriden ter salgılanması artar. Aşırı sıcaklarda ter bezleri kanalları tıkanır ve halk arasında isilik denen boyun, omuzlarda daha sık olmak üzere vücudun daha fazla terleyen bölgelerinde küçük kırmızı ve kaşıntılı cilt lezyonları belirir. Tedavisinde her gün ılık suyla 3 -4 kere banyo yapılması önerilir. Yeterince temizlenmeyen havuzlardan mantar, ishal yapan mikropların ve idrar yolunu seven mikropların bulaşmasıda kolaylaşır. Havuzdan çok denizin tercih edilmesi, sıcakta çok beklemiş gıdaların tüketilmemesi,ellerin sıkça yıkanması, uzun süreli idrar tutulmaması olası hastalıkları azaltacaktır.

  • ÇOCUKLARDA TIRNAK YEME DAVRANIŞI

    ÇOCUKLARDA TIRNAK YEME DAVRANIŞI

    Tırnak Yeme Ve Parmak Emme Alışkanlığı

    Tırnak yeme alışkanlığına çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz. (Çok ender olarak 5 aylık gibi erken bir dönemde görülebilir). Çocukların %33 de tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların sayısı %40-45’e yükselir. Yani ergenlik çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme davranışı gösterir. Bunun nedeni olarak gençlerin çevreden onay görmemeleri olarak değerlendirilir. Ayrıca tırnak yiyen çocukların ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Bunun içinde tırnak yemenin bir taklit olduğu ve büyükleri taklit etmek suretiyle öğrenildiği ileri sürülmektedir. Ergenlik çağında sosyal onay görenlerin çoğu bu alışkanlığı terletmektedir.

    Tırnak yemek bazen ayak parmaklarını ısırmakla ve ayak tırnaklarını el parmaklarıyla yakalama ile ilişkili görülmektedir. Ayak parmağı tırnağının yenilmesi ve ısırılması hemen hemen sadece kızlarda görülmektedir.

    TIRMAK YEME DAVRANIŞLARININ NEDENLERİ

    Tırnak yeme davranışından çok bu davranışa neden olan olayları saptamak gerekir.

    Bu davranışın altında yatan sebepler parmak emmede olduğu gibi çoğunlukla psikolojik rahatsızlıklardır.

    Alışkanlık daha çok baskı altına alınmış heyecanların ilgilendiği durumlarla olup, çocuk bunun arzu edilmeyen bir davranış ve alışkanlık olduğunu anlayınca kökleşmekte olduğu görülmektedir.

    Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir. Aile içinde aşırı bakılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, kıskançlık, yeterli ilgi ve sevgi görememe sıkıntı ve gerginlik başlıca nedenlerdir.

    Anne babanın yaşantısı da önemli bir etkendir. Anne baba geçimsizlikleri anne babanın sık sık kavga etmesi ailedeki sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden olur. Bunun yanı sıra anne babanın aşırı kaygılı olması çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması ayrıca anne babanın çocuklar arasında ayrım yapması çocuklar arasında kıskançlığa yol açar. Bu da dolaylı şekilde kendini tırnak yeme olarak gösterir. Tırnak yeme daha önce belirttiğimiz gibi taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır. Ailede herhangi bir bireyin tırnak yeme davranışı göstermesi doğal olarak çocuğun ilgisini çekecektir. Ayrıca tırnak yeme davranışı olaylara bağlı olarak gelişebilmektedir. Çocuğu tedirgin eden herhangi bir olay veya çevrede onun için hoşnutsuzluk yaratacak herhangi bir durum bu davranışı göstermesine yol açar.

    TEDAVİ VE ALINABİLECEK ÖNLEMLER

    En etkili yöntem 3-4 yaşlarına kadar bu alışkanlığın anne baba tarafından görmezlikten gelinmesidir. Daha sonra bu alışkanlık devam ederse; çocuğun gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice araştırılmalı ve bunlar saptanarak çözüm getirilmeli

    Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerin uygulanması yararlı olmamaktadır. Hatta kimi zaman daha ağır duygusal problemlerin çıkmasına neden olabilir.

    Çocukları korku kaygı yaratacak durumlardan uzak tutmak gerekir. Küçük çocukların kaygı korku verici televizyon filmlerini izlemeleri, kavgalı olaylarda bulunmaları çocuğu heyecanlandıracağı için sakıncalıdır.

    Tırnak yiyen çocuklara geceleri yatarken eski hafif eldivenleri giydirmek. Çocuk gece tırnaklarını yemek veya ısırmak istediğinde hatırlatıcı olması bakımından yararlı olabilir. Parmak ve tırnağa acı fakat zararsız bir sıvı sürülebilir. Bu hem hatırlatıcı ve hem de tırnağını ağzına götürdüğü zaman acı ile birleştiğinde terk etmeye yardımcı olabilir.

    Çocukların ilgisi başka yöne çekilebilir. Sinema, televizyon izlerken veya radyo dinlerken onun ağzını çiğneyecek bir şeyle meşgul etmek tırnak yemenin ve ısırmanın yerine gelecek bir etkinlik olabilir. Çocukları ara sıra başarılarından dolayı ödüllendirme bazı durumlarda yarar sağlayabilir. Ancak bunun kısıtlı ve uygun şekilde kullanılması gerekir. Aksi takdirde çocuk yeni ödüller almak için bunu kullanabilir. Tırnak derin kesilebilir. Çocuğun kendi tırnak bakımıyla uğraşması da yararlı olabilir. Bunun içinde çocuğa manikür ve pedikür malzemeleri alınabilir.

    Son söz ve bir önlem olarak tırnak yemenin ve ısırmanın çok kötü bir alışkanlık olmadığı ve bunu isteyenlerin kolaylıkla terk edebilecekleri çocuklara anlatılmalıdır. Çocuk buna inandırıldığı zaman bu alışkanlıktan vazgeçmek için çaba gösterecektir. Çünkü dış etkenler çocuğun bu alışkanlıktan vazgeçmesine fazla etkili olmamakla bazı hallerde alışkanlığın kökleşmesine ve başkalarını kızdırmak ve huzursuz etmek için bir araç olarak kullanılmasına neden olmaktadır.

  • Reflü ve ağız kokusu

    Reflü; birçok hastalığın oluşmasına sebep olur. Bulantı, kusma, ağız kokusu, karın ağrısı, iştahsızlık, sık geğirme, ağıza acı su gelmesi, sık boğaz enfeksiyonu, diş gıcırdatma tekrarlayan otit, larenjit, astım ataklarına sebep olabilen bir durumdur reflü. Çok kahve içen, çikolata yiyen, asitli içecekleri çok tüketen, yatar iken muhakkak bir şeyler yiyen, süt içen, ketçap ve domatesle arası iyi olan kaşıntıları, sivilceleri, cilt problemleri artan, öksürükleri çoğalan, burun tıkanıklıkları, mide ekşimeleri yaşayanlar reflü hastalığı olanlardır genellikle.

    Kafein ve kakao reflü oluşumuna sebep oluyor, reflü oluşumu tekrarlayan enfeksiyonları,alerjik hasatlıkları ve astımı tetikliyor.

    Kafein içeren gıdaların fazla tüketimine bağlı olarak gelişen mide asit salgısının artması reflü hastalığını beraberinde getiriyor.

    Reflünün getirdiği sorunlar astımı tetikliyor.

    Reflünün oluşumunu önlemek için çocuk az az ve sık beslenmeli, uyumadan 2 saat önce süt dahil tüm gıdalar kesilmeli, kakao, kahve, salça, kızartmalar ve asitli içeceklerden uzak durulmalidir. Diyete rağmen düzelmeyenlerde ilaç başlanır. Diyet olmadan reflü sadece ilaçla düzelmez.Reflü düzelmedikçe tekrarlayan üst solunum yolları enfeksiyonları,astım atakları, larenjit, otit atakları, ağız kokusu düzelmez.

  • ÇOCUKLUK DÖNEMİ KORKU VE KAYGILARI (ENDİŞELERİ)

    ÇOCUKLUK DÖNEMİ KORKU VE KAYGILARI (ENDİŞELERİ)

    Korku, tehlike karşısında oluşan, yaşamsal ve canlıyı korumaya yönelik bir tepkidir. Normal gelişimin bir parçası olduğu gibi, kişinin kendini tehlikelerden sakınmasını sağlar. Ayrıca, bebeklikten ergenliğe kadar sıkça rastlanılan bir durumdur. Araştırmalar gösteriyor ki, çocuklar gelişimlerinin bir döneminde, farklı derecelerde, yoğunluk ve sürelerde herhangi bir şeyden korkmaktadırlar. Çocuğun gelişimi devam ettikçe korktuğu durum ve nesneler de, bulunduğu yaşa göre değişkenlik gösterir. Önemli olan nokta, bu korkunun süresi ve yaş dönemine uygun olup olmadığıdır.

    ÇOCUKLAR NELERDEN KORKARLAR?

    Çocukluk yılları insan hayatında fiziksel, zihinsel, sosyal ve duygusal gelişimin temellerinin atıldığı yıllardır. Çocuk çevresini tanımaya, çevresindeki ilişkileri kendince anlamaya, olaylara karşı bakış açısı kazanmaya ve olayları yorumlamaya çalışır. Bu gelişim süreci içinde çocuğun içinde bulunduğu çevresel koşullara göre korku ve endişe duyguları da şekillenmeye başlar.

    Korku ve endişe, hepimizin hayatının belirli zamanlarında yaşadığı duygulardır. Çocuklar da tıpkı biz yetişkinler gibi zaman zaman bu duyguları yaşayabilirler.

    Doğumdan sonraki ilk bir yılda bebekler, yüksek ve ani seslere duyarlıdır. Anne babadan ayrılma, yabancı kişiler ve yeni ortamlar birer korku kaynağıdır.

    2-4 yaşlarında ayrılık ve kayıplara karşı çok duyarlıdırlar. Bu yaş çocuklarında yalnız kalma, karanlık, yılan ve köpek gibi hayvanlara karşı duyulan korkular belirgindir.

    Okul öncesi çocuklar da, karanlıktan ve hayali yaratıklardan, hırsızlardan, kendilerini kaçıracak kişilerden korkarlar.

    6 yaşından sonra, okul korkuları, performans korkuları gibi daha gerçekçi korkular baş gösterir. Okulla ilgili korkular ileriki dönemlerde de devam edebilir. Sosyal korkular ve vücuda gelebilecek zararla ilgili korkular ön plana çıkar. Bu sırada hayali yaratıklarla ilgili korkular gittikçe azalır.

    Korku bir korunma mekanizması ve gelişimin normal bir parçasıdır. Çocuklar bu duygu sayesinde çevrelerine uyum sağlamayı, kendilerini tehlikeli durumlardan uzak tutmayı öğrenirler. Korku kimi zaman hayatımızın akışını olumlu yönde etkilese de bu duygunun çok yoğun ve sık yaşanması kişi için zorlayıcı ve sıkıntılı bir hal alabilir. Bu durumun ne zaman kabul edilebilir sınırlar içinde olduğunu, ne zaman üzerinde durulması gereken bir durum olduğunu ayırt edebilmek aileler için önemli bir konudur.

    Endişe ise bir olayın sonucunu tahmin edemediğimizde ya da sonucun istediğimiz gibi olacağından emin olamadığımızda ortaya çıkan ve gerginliğe yol açan duygu durumudur. Çocuklar en iyi koşullarda bile biraz endişe taşırlar. Bir çocuk riskleri abartmaya ve belli durumlarla başa çıkma yeteneğini küçümsemeye başladığında, endişe seviyesi kendisi ve çevresi için rahatsız edici hale dönüşür. Endişe kimi zaman çocuklarda bazı fiziksel şikâyetlere yol açabilir. Kimi zaman akademik başarıyı, okula devamı düşürür, kimi zaman ise aile ve arkadaş ilişkilerini zayıflatabilir.

    Korku ve endişenin birçok yüzü vardır. Bazı çocuklar açıkça stresli görünür, bazıları kaygılarını bir örtü altına saklar ve sessizce evhamlanır. Kimileriyse bu kaygıyı öfke şeklinde dışa yansıtır.

    Endişeli çocukların gösterdikleri endişe belirtileriyle sınıf ve aile ortamlarında kargaşaya ya da rahatsızlığa yol açmadıkları durumlarda, teşhis edilmeleri güç olur. Çoğu zaman kaygılı çocukların biraz rahatlamaya ihtiyacı olduğu düşünülür ve durumları göz ardı edilir.

    Korku ve endişelerin nedenlerine bakacak olursak aslında çocukların tüm halleri gibi endişe halinin de birçok etkenin bir araya gelmesiyle ortaya çıktığını görürüz. Genetik yapı, mizaç gibi çocukta doğuştan itibaren bulunan özelliklerin yanı sıra, ebeveynlerin yaklaşımları ve travmatik olaylar gibi çevresel durumlar da endişeye yol açan faktörlerin içinde sayılabilir.

    Anne baba olarak, çocuğumuzla ilgili birçok şeyi kontrol etme ihtiyacı içinde olsak da, aslında hayatın akışı içinde, bizim kontrolümüz dışında gelişen faktörler de çocuğumuzu etkilemektedir. Genetik yapısı, mizacı ve yaşadığı iyi ve kötü olaylar gibi…

    Anne- Baba Tutumlarının Çocukların Korku ve Endişelerine Etkisi:

    Araştırmalar, endişeli çocukların ailelerinin çoğunlukla; zorlayıcı, konuşmalarda bağımsızlığı ve özgürlüğü sınırlayan, sebepsiz yere aşırı tedbirli ya da koruyucu davranışlar sergileyen, çocuğun sakınma davranışını daha fazla yüreklendiren ve bu tür davranışlara tolerans gösteren aileler olduğunu göstermektedir. Bunun yanında, çocuğun bağımsızlığını ve özgüvenini destekleyen; sadece sonuçlara değil, çocuğun çabasına ve kısmi başarılarına da önem veren; kendi endişelerini kontrol edebilen ailelerde çocukların endişe düzeyinin daha düşük olduğu gözlenmektedir.

    Anne babalar bilerek ya da bilmeyerek çocukların bazı korkular edinmesine sebep olabilirler. Caddeye fırlamamalarını, vidayı elektrik prizine sokmamalarını ya da gök gürlerken dışarı çıkmamalarını söylerler. Bu tür uyarılar bir yandan çocuğun kendi kendini korumasını sağlarken, bir yandan da içleri daha rahat olan anne babalarının çocuklarını daha özgür bırakabilmelerine yardımcı olmaktadır. Her anne babanın doğal olarak yapması beklenen bu davranışlar, çocuğun mizacındaki yatkınlık ya da yaşadığı travmatik olaylarla birleştiğinde ortaya endişe düzeyi yüksek bir çocuk çıkartabilir.

    Bu durumu bir örnekle daha somut hale getirebiliriz. Çocuğunu dişçiye götüren bir anne düşünelim. Gözümüzün önünde çocuk koltuğa oturduğu andan itibaren çocuğun etrafında dönüp dolaşarak iyi olduğundan emin olmak için, durmadan “Şimdi canın acıdı mı?, İyi misin?, Korkmuyorsun değil mi?, Bak ben buradayım…” diyen, bazı uzmanlarca “Helikopter Aile” olarak tanımlanan bir örnek canlandıralım. Çocuğa bu tür bir yaklaşımda bulunulduğunda, normal şartlarda korkmayacağı bir durumda “Galiba şu anda endişelenmem gereken bir durum var” algısına sahip olabilir ve gerçekten endişeli tepkiler göstermeye başlayabilir.

    Ebeveynin sorularının ve tutumunun çocuğun kaygı düzeyinin tek başına sebebi olamayacağını bilmemize rağmen, yapılan çalışmalar aile etkileşiminin kaygılı bir çocuğun bir durumla ilgili algılarını çoğaltabileceğini gösteriyor. Anne babalar çocuklarını olası tehlikelerden korumaya çalışırlarken, çocuğun dikkatini istemeyerek de olsa o tehlikelerin üzerine çekebilirler. Bir süre sonra bu bakış açısını içselleştiren çocuk da genellikle güvenliğini tehdit edecek olayları algılamaya ve dikkatini bu yöne daha çok yöneltir hale gelir.

    Çocuğunuz bir konu ile ilgili kaygılandığında ya da var olan korkuları su üstüne çıkartacak bir olay yaşadığında kendini rahatlatmak için size birçok soru sorabilir; fakat genellikle yaşadığınız şey, ne kadar çok cevap verirseniz onu tatmin etmenizin o kadar zor olduğudur. Sorular giderek daha detaylı olacaktır.

    Bu durumlarda aşağıda vereceğimiz önerilerin sizlere yardımcı olacağını düşünüyoruz.

    – Ana babalar endişelerin, “kimsenin kabahati olmadığını” görmeye başladıklarında, çocuklar duygularının sorgulandığını ya da yargılandığını değil, kabul edildiğini hissederler. Çocuğunuzun kaygısını anlamak, onu olduğu gibi kabul etmektir. Çocuğunuzu kabul etmek kapıyı değişime kapatmak değil, aslında ardına kadar açmanın anahtarıdır.

    – Sorulara olabildiğince somut yanıtlar verin. Önemli olan cevapların bir yetişkine verilebilecek kadar tam ve ayrıntılı olması değil, çocuğunuzun anlayabileceği kadar net ve basit olmasıdır. Doğruyu söyleyin; ama bir dereceye kadar… Onu bilgilendirirken yaş düzeyini ve duygusal ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurun.

    – Daima çocuğunuzdan gelen sorularla başlayın. Ona durumla ilgili ne bildiğini, ne düşündüğünü ya da ne duyduğunu sorun. Bu, onun bildikleri üzerine gerektiği kadarını eklemenize imkan verir.

    – Bize çok klişe gelen bir bilgi, çocuk için daha önce tekrar tekrar söylenmiş bile olsa, çok rahatlatıcı olabilir. “ Büyükannen biraz hasta ama doktorlar ona çok iyi bakıyorlar.” , “Güvendesin, ben seni daima koruyacağım.”

    – Çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun hissettiği korkuya karşı saygı gösterin. Bağırmak, alay etmek veya korkusunu yok farz etmek korku sürecinin uzamasına sebep olacaktır.

    – Gevşeme tekniklerini öğrenip ona uygulatabilir ve sonra da kendisinin de yaparak gerilimini azaltmasını sağlayabilirsiniz.

    – Korkusunun ana kaynağını anlamaya çalışın. Ağlama veya kriz anları geçtikten sonra sakinleştiğinde bu konuyla ilgili sohbet edin ya da ondan duygularını anlatan bir resim yapmasını isteyin.

    – Beraberce deneyimleyebileceğiniz korkuları varsa yanında durarak ona destek olun ve bu süreci atlatmasını sağlayın. Örneğin, karanlıktan korkuyorsa el ele tutuşup beraberce karanlıkta durabilir ve ona bir şey olmadığının garantisini verebilirsiniz.

    Çocuk anne ve babasının endişesini rahatlıkla anlar. Bu sebeple korktuğu olay veya nesneler hakkında konuşurken sakin bir şekilde dinleyin, onun korkusunu tetikleyecek aşırı tepkiler vermekten kaçının.

    – Korktuğu nesnelerin mizahi yönlerini bulup onlarla dalga geçmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin korktuğu canavarın resmini çizdirip süsleyerek komik bir hale sokabilirsiniz.

    – Değişik ortamlara girmesine, kişilerle olmasına ve çevreyi tanımasına izin verebilir, çocuk bu yeni deneyimleri yaşarken çok fazla koruyucu olmadan onun bireyselleşmesine yardımcı olabilirsiniz.

    – Çocuklara korkulu masallar anlatılması, korku filmleri izlemesine ve şiddet öğelerinin çokça yer aldığı bilgisayar oyunlarının oynamasına izin verilmesi de korkularının artmasına neden olabilmektedir.

    Sonuç olarak, korkuların çocuklarda görülme şekilleri yaşla ve cinsiyetle değişir. Fakat her korku da “problem” olmayabilir ve zamanla azalır. Anne babalar, çocuğun duygusal doğallığını kısıtlayan yoğun korku ve kaygılarının farkına vardıkça onu azaltmak için adım atabilirler. Çocuğun yaşam kalitesini bozacak şekilde yoğun kaygı ve korkular gözlemlerseniz bir uzmana başvurmanız faydalı olacaktır.

  • Atopik dermatit (egzema) nedir ?

    Kronik, tekrarlayan, pembe renkli, yüzeyi pütürlü olan kaşıntılı döküntülerdir. Aktif lezyonlar tüm vücütta
    yaygın veya bir bölgede sınırlı olabilir. Bunlar pembe renkli, sulantılı, kaşıntılı lezyonlar şeklinde olabilir.
    Aşırı kaşınma sonucu enfekte olabilirler. Lezyonların sürekli olarak nüks ettiği veya iyileşmediği
    dönemlerde cilt kalınlaşması, çizgilenmesi, soyulmalar ve renk koyulaşması olabilir. Hastalığın
    başlangıç yaşına göre lezyonların vücüttaki dağılımı farklılık gösterir.

    1. İnfantil ( bebeklik dönemi ) Atopik Dermatit:

    2 ay-2 yaş arası çocuklarda görülür. Lezyonlar özellikle yüzde ( sıklıkla yanaklarda ), saçlı deride,
    boyunda, sırtta, diz ve dirsek bölgelerinde oluşur. Bu dönemde başlayan hastalık 3 yaşında
    iyileşebilir veya ileri çocukluk yaşlarında da devam edebilir.

    2. Çocukluk Çağı Atopik Dermatiti:

    2-12 yaşlar arasında görülür. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü, diz arkası, boyun, el bileği ve ayak
    bileğinde görülür. Lezyoların olduğu cilt bölgelerinde kuruluk, çizgilenme, sulanma ve kaşıntı vardır.

    Atopik Dermatite Eşlik Edebilen Bulgular:

    · El ve ayak tabanı çizgilerinin belirginleşmesi

    · Göz altında koyu gölgeler

    · Yanak, sırt, kol ve bacakta sınırları belirgin soluk renkli bölgeler

    · Atopik dermatiti olan bebekler ileriki yıllarda astım veya allerjik rinit olabilirler

    Atopik Dermatit ( Egzema ) Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Koruyucu Önlemler:

    Bu hastaların ciltleri aşırı kurudur. Cilt kuruluğu belirtilerin alevlenmesine neden olur. Bu nedenle
    cildin sürekli olarak nemlendirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca bu kişiler normal sabun
    kullanmamalıdır. Kremli sabunların kullanılması önerilir. Terleme şikayetleri arttırdığından, özellikle
    sıcak havalarda dikkat edilmesi önerilir. Tetkiklerde belirtilere sebep olan herhangi bir allerjen (
    inek sütü, yumurta, ev tozu akarı gibi ) saptanırsa, bu allejenden kaçınmak için doktorun önerdiği
    önlemler mutlaka alınmalıdır.

    2. İlaç Tedavisi:

    1.Kaşıntı önleyiciler ( antihistaminikler-şurup, tablet )

    Bu hastaların en önemli şikayeti kaşıntıdır. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için doktorunuzun
    önerdiği ilacı şikayetlerin alevlendiği dönemlerde kullanmak gerekir.

    2.Lokal Kortikosteroidler ( merhem, krem )

    Cilt lezyonlarının aktif olduğu dönemlerde lezyon üzerine haricen ince bir tabaka halinde doktorunuzun
    önerdiği kullanma süresi dikkate alınarak uygulanır. Bu ilaçlar doktorun önerdiği nemlendirici ile cilt
    nemlendirildikten sonra uygulanmalıdır.

  • ÇOCUKLARDA GÜVEN DUYGUSU NASIL GELİŞİR?

    ÇOCUKLARDA GÜVEN DUYGUSU NASIL GELİŞİR?

    Gerek başkaları ile kurduğumuz ilişkilerde karşı tarafa duyduğumuz güven, gerekse kendimizle kurduğumuz ilişkide içimizde oluşturduğumuz içsesimizin pozitif olması, bebeklik döneminde temel ihtiyaçlarımızı karşılayan kişilerin tutumu ve bizimle kurdukları ilişki ile doğrudan ilişkilidir. Özgüven, bir çocuğun kendisine yönelik iyi duygular geliştirmesi sonucu kendisini iyi hissetmesi demektir. Başka bir deyişle kendisi olmaktan memnun olması ve bunun sonucu kendisi ve çevresiyle barışık olması demektir. Kendine güven gösterilen çocuğun güveni gelişir. Üstelik kendine bağlanan umutları pekiştirmek, verilen olanakları değerlendirmek için güç ve çaba harcar. Bu nedenle, çocuklarla konuşurken kendilerine güvendiğimizi, onların seçiminin bizim için değerli olduğunu inandırıcı olarak belirtmeliyiz.

    Çocukluk döneminde ihtiyaçların zamanında ve tam karşılanması ile oluşan “temel güven duygusu”, sosyalleşme sürecinde edinilen deneyim ve yaşantılarla “benlik algısı”na dönüşerek, içimizdeki özgüven duygusunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, çocuğun bebeklik döneminden itibaren bakımını sağlayan, onunla doğrudan ilişkide bulunan anne-babaların, bakım veren yardımcı kişilerin, sonrasında okul dönemi ile birlikte öğretmenlerin ve arkadaşların özgüven gelişiminde rolü oldukça önemlidir.

    Özgüvenli çocuklar yetiştirmek hepimizin isteğidir.

    ÖZGÜVENLİ ÇOCUKLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ:

    yapabildikleri ve yapamadıklarıyla,

    olumlu ve olumsuz duygularıyla,

    yetenekleriyle, korkularıyla,

    kendini doğal olarak kabul edebilir,

    kendiyle barışıktır,

    duygularını kabul eder,

    daha cesurdur,

    doğal olarak dürüsttür,

    yalan ve gizliliğe ihyiyaç duymaz,

    empati duygusunu geliştirebilir,

    başkalarıyla iletişimi iyidir,

    kendine değer verir,

    kendi olmaktan mutludur,

    başarısız olduğu zamanlarda da değerli biri olduğunu hisseder,

    motive, enerjik, canlıdır,

    kendini gerçekleştireceğine inanır.

    ÇOCUĞUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN ANNE VE BABALAR NELER YAPABİLİR?

    • Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun gelişim düzeyine ve yeteneklerine uygun, gerçekçi olmalıdır.

    • Yetersizliklerinden çok başarılarının ve yeterli yönlerinin üzerinde durulmalı ve vurgulanmalıdır.

    • Gerçekleştirmek istediği iş, tam istenilen biçimde sonuçlanmasa bile süreçle ilgili değerlendirme yaparak çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “….bu konudaki çaban beni çok mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir.

    • Çocuğa kendi işini kendisinin yapması için fırsat tanınmalı, kendi başına yapabileceği işler bir yetişkin tarafından yapılmamalıdır. Çocuğun Bir sorumluluğu nasıl yapacağı ile ilgili bir öngörümüz var ise bunu da çocuğa belli etmemek çocuğun önyargılı işe başlamaması açısından önemlidir.

    • Yaşadığı ve karşılaştığı sorunlar onun adına çözülmemeli, çözüm bulmasına yardımcı olunmalı, alternatif çözümler üzerine düşünmesi sağlanmalıdır.

    • Başladığı işi bitirmesi konusunda motive edilmeli, destek olunmalı, model oluşturulmalıdır.

    Çocuğunuza kendini ifade etmeyi ve isteklerini etkin bir biçimde dile getirmeyi öğretin. Bu konuda kendini geliştirirse toplum içerisinde kendine güveni daha fazla olur.

    • Çocuk haksızlığa uğradığını düşündüğünde bunu ifade etmesine izin vermeli, sorularla durumun gerçekliğini fark etmesi için fırsat tanınmalıdır.

    • Evde düzenli olarak belli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve aldığı sorumlulukları yerine getirip getirmediği izlenmelidir.

  • İshal aşısı, rotavirüs

    Rotavirus enfeksiyonu hem gelişmiş, hem de geri kalmış ülkelerde önemli bir sorun olmayaı sürdürmektedir. Çocuklarda kusma, ishal, ateş sıvı kaybına bağlı dehidratasyon oluşturan rotavirüsleri tedavi edecek ilaç mevcut değildir. Hastaya yeterli sıvı desteği verilerek sıvı kaybından ölümü engellenmeye çalışılır. Aşı ile bu enfeksiyondan yüksek oranda korunmak mümkündür. Rotavirüs ishallerinde kaka kötüm kokulu köpüklü sümük veya mukusludur. Lakin rota gaitası asla kan içermemektedir. Yapılan basit bir gaita testi ile tanı konabilmektedir.

    Enfeksiyon aile içinde de hızla yayılır.Yüksek oranda sağlık kuruluşuna başvuruya, hastanede yatarak tedaviye ve özellikle geri kalmış ülkelerde ciddi oranda ölümlere yol açmaktadır ve bu enfeksiyondan etkin ve güvenilir aşılarla korunmak mümkündür ve halen çocuk ölüm nedenleri arasında önemli bir yeri olan ishallerden korunmada önemli bir araçtır.

    Ülkemizde iki ayrı rotavirüs aşısı markası vardır.Bunlardan biri 4-8 hafta ara ile 2 doz diğeri 4-8 hafta ara ile 3 doz yapılmaktadır,ilk doz aşı bebek 16 haftalık olmadan önce uygulanmalıdır.Rotavirüs aşıları bebek 6.haftasını doldurduktan sonra uygulanabilir.Yani ilk doz 6. haftadan sonra ama 16.haftadan önce uygulanmalıdır.16.haftası dolan bebeğe uygulanma şansı yoktur.Her iki marka aşıda yüksek oranda ve aynı oranda koruyuculuğa ulaşılmasını sağlamaktadır.

  • OYUN TERAPİSİ NEDİR?

    OYUN TERAPİSİ NEDİR?

    “Kuşlar uçar, balıklar yüzer ve çocuklar oynar.” Garry Landreth

    Çocuklar büyük bir oyun aşkı ile doğarlar.

    Yetişkinler için konuşmak neyse, çocuklar için de oynamak odur.

    Oyun terapisi çocuklar için zaten çok doğal olan bir süreci terapiye çevirdiği için, çocuklar kolaylıkla terapiye gelip, sorunları üzerinde çalışabilirler.

    Oyuncaklar çocuğun kelimeleri, oyun ise çocuğun söylemek istediğidir…

    Oyun, çocuğun kendisini ifade ederken kullandığı doğal bir yöntemdir.

    Çocuk, oyun yoluyla iç dünyasında yaşadığı duyguları, düşünceleri ve arzuları dışa vurur.

    Çünkü çocuklar hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar dünya ile iletişimleri oyun sayesinde gerçekleşir.

    Duygusal açıdan bakıldığında, çocukların doğal olarak tanıdık oldukları bu oyun dili, onlar iç dünyalarında neler olup bittiğini dışa vururken kendilerini güvende hissetmelerini sağlar.

    Oyun terapisinde, çocuk kullandığı oyuncaklar ve kurguladığı oyunlar ile aslında sembolik bir dil kullanır.

    Zamanla terapisti ile kurduğu güven ilişkisi onun içinde yaşadığı, üzerini örttüğü duygu ve deneyimlerini dışarıya çıkarmasını destekler.

    Çocuk bu güven ilişkisinden ve terapistin gerçekleştirdiği yansıtma çalışmalarından güç alarak oyunlarında kendi kişisel dünyasını sembolik dil üzerinden tüm gerçekliğiyle yansıtır.

    Çocuk, duygularını herhangi bir şekilde ifade etmeye başladığında değişim ve dönüşüm süreci biraz daha fark edilebilir hale gelir.

    Çocuk, oyunun hayali dünyasında kendi yaşadığı problemleri oynarken ve oyunda yaşadığı bu problemler için çözüm becerileri geliştirirken aslında gerçek dünya için yaşam becerileri geliştirmiş olur.

    Oyun odasının dış dünyanın temsili şeklinde düzenlenmesinin de en önemli nedenlerinden biri budur.

    Dış dünyada ne varsa oyun odasında küçük minyatürleri bulunur. Çocuğun bu oyuncaklarla ve terapistiyle olan ilişkisi, dış dünya ve insanlar ile olan ilişkisinin bir temsilidir.

    OYUN TERAPİSİNDE ÇOÇUKLAR NELER ÖĞRENİR?

    Kendilerine saygı duymayı

    Duygularını tanımayı ve bunların kabul edilebilir olduğunu

    Kendini kontrol etmeyi

    Kendi sorumluluklarını almayı

    Problemlere karşı koymada yetenekli ve yaratıcı olmayı

    Kendini idare etmeyi

    Kendilerini kabullenmeyi

    Seçim yapmayı ve yaptıkları seçimin sorumluluğunu üstlenmeyi öğrenirler.

    OYUN TERAPİSİ HANGİ YAŞ GRUBUNDA KULLANILIR?

    Oyun terapisi genel olarak 2-12 yaş çocuklarında kullanılır.

    OYUN TERAPİSİ HANGİ SORUNLARDA KULLANILIR?

    Travmalar ve İstismar (fiziksel, duygusal, cinsel)

    Özgüven Sorunları

    Kaygı Bozuklukları

    Uyku, yeme ve tuvalet problemleri

    Enürezis (alt ıslatma) /Enkopresiz (kaka tutma- yapma zorlukları)

    Kaygılar ve Korkular / Fobiler ve Tikler

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite – Dürtüsellik

    Ailevi Yaşantıdaki Değişiklikler (ölüm, yas, boşanma taşınma vb.)

    Kardeş kıskançlığı / Davranışsal gerileme

    Okula başlama ve uyum sorunları / Davranışsal problemler

    Saldırganlık / Öfke veya Zorbalık