Yazar: C8H

  • Çocuk aşılaması

    Hekimlikte temel ilke koruyucu hekimliktir, koruyucu hekimliğin en önemli işlevlerinden birisi de aşılamaktır.

    Aşılama tarihçesi: Aşı konusunda ilk uygulamanın M.Ö. 590 yılında Çin’de Sung Hanedanı döneminde çiçek hastalığından korunmak için ciltteki iltihaplı maddenin sağlıklı kişilerin burnunun içine verilmesi olduğu bilinmektedir. Sistemli aşılama ise ilk kez yine çiçek hastalığına karşı olmak üzere 1796 yılında Edward Jenner tarafından başlatılmıştır. Aşılama ile ilgili ayrıntılı bilgiler Jenner’den 100 yıl kadar sonra, Pasteur tarafìndan elde edilmiştir. Bu büyük bilim adamı, infeksiyon hastalıklarının kaynağının mikroplar olduğunu keşfetmiştir. Ayrıca mikropların zayıflatılmış, hastalık yapamayacak hale getirilmiş biçimde insanlara verilmesiyle, bireyin bulaşıcı hastalıklardan korunabileceğini kanıtlamıştır.

    Bağışıklık Sistemi: Kişi çevresinde bulunan kimi mikroorganizmaların ya da onların ürünlerinin zararlı etkilerine karşı dirençli olması hali BAĞIŞIKLIK olarak tanımlanır. Bağışıklık sistemi özgül yanıt veya özgül olmayan yanıt şeklinde tanımlanır. Bağışıklık pasif yada aktif olarak yani aşılama ile kazanılır.

    Bu amaçla mikroorganizmaların zayıflatılmış, hastalık yapamayacak hale getirilmiş şekillerinin vücuda verilmesiyle, bağışıklık sisteminin uyarılmasını sağlamak üzere aşılar geliştirilmiştir.

    İdeal bir aşı nasıl olmalıdır; hastalık belirtisine yol açmadan, en az hastalığı geçirmekle edinilecek kadar bağışıklık sağlayan aşıdır. Her aşı en iyi bağışıklık yanıtı sağlayacak sıvılarla ve kendisi için en uygun olan vücut bölgesine uygulanır. Aşı programları oluşturulurken; çocukların bağışıklık sistemlerinin infeksiyonlara karşı yanıt verebilme yetenekleri, mevsimler, hastalıkların yayılma yolları ve toplumların sosyoekonomik koşulları gibi bir çok faktör göz önünde bulundurulur.

    Aşılama amaçları: Aşılama çalışmalarında güdülen başlıca amaç, insanların aşı ile önlenebilir hastalıklardan mortalite ve morbiditenin azaltılmasıdır.

    Aşı kampanyaları: Kampanyalar, bir hastalığı tümüyle ortadan kaldırmak amacıyla da yapılabilmektedir. Ağızdan çocuk felci aşısının son yıllarda çok sayıda ülkede aynı tarihlerde kampanyalar halinde uygulanması, yok etme çabalarına iyi bir örnektir. Bu yaygın kampanyada amaç; çocuk felcini, tıpkı çiçek hastalığında olduğu gibi tamamen yeryüzünden silmektir

    Rutin Aşı Takvimi : Ülkemizde Sağlık Bakanlığı tarafından önerilen ve giderleri devlet tarafından karşılanarak ücretsiz uygulanan rutin aşı programı aşağıdaki gibidir.

    Bu program içinde yer alan aşılar ; Difteri, Boğmaca, Tetanoz, Çocuk felci, Verem, hepatit B, Kızamık aşılarıdır.

    Ek rutin aşılar : Sağlık Bakanlığı’nın ücretsiz olarak uyguladığı rutin aşılar dışındaki bazı aşılar gelişmiş ülkeler başta olmak üzere birçok ülkede rutin aşı programı içerisinde uygulanmaktadır: MMR (kızamık-kızamıkçık-rubella) aşısı: Bu aşı 9 aylık kızamık aşısı yapılmış olan çocuklara 15 aylıkken uygulanabilir.

    Hemofilus influenza tip b (Hib) aşısı : Özellikle çocukluk çağında menenjitlerin çok önemli bir bölümünü oluşturan Hib menenjitinin önlenmesi için önemlidir. Gelişmiş ülkelerde bu aşı ile Hib menenjitleri eradikasyon hedefine oldukça yaklaşmıştır. Aşının uygulama şeması çocuğun yaşına göre değişiklik gösterir.
    Varisella (su çiçeği) aşısı : Varisella komplikasyon oranı düşük olmasına rağmen, gerek çok sık görülmesi, gerekse de immün yetmezlikli hastalarda mortalitelere neden olması nedeniyle, korunulması gereken bir hastalıktır. Aşısı oldukça pahalıdır, ancak çok koruyucu etkinliği yüksektir. Aşı 12 ayını doldurmuş çocuklara, 12 yaşa kadar tek doz uygulanır. 13 yaşında veya daha büyük çocuklara ve yetişkinlere ise su çiçeği geçirmemişlerse, en az bir ay ara ile 2 doz verilir.

    Aşının uygulanamadığı durumlar; Aşı uygulanamadığı durumlar son derece nadirdir. Genellikle canlı olmayan aşılar her durumda yapılabilir, ancak bağışıklamanın yeterli olmadığı zamanlarda etkisiz olabilir..Canlı aşılarda ise bağışıklama sisteminin zayıf olduğu durumlardır. Malign hastalıklar, AIDS, kortikosteroid veya antineoplastik ilaç kullanımı, doğumsal bağışıklık yetmezlik sendromları gibi bağışıklık sistemini bozan primer ve sekonder hastalıklar, aktif tüberküloz, hastanede yatarak tedaviyi gerektirecek düzeyde zatürre, böbrek yetmezliği, metabolizma bozukluğu v.b. gibi sağlık sorunu olanlara geçici olarak aşı yapılamamktadır.

    Prof. Dr. Duran Canatan

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Kan Hastalıkları ve Genetik Hastalıkları Uzmanı

  • CİNSEL İSTEKSİZLİK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    CİNSEL İSTEKSİZLİK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Cinsel isteksizliğin tedavisi 5 aşamadan oluşur. Aşamaların süresi çifte göre yapılandırılır. Çiftin problemi ya da problemleri hangi aşamalarda ise o aşamalara ağırlık verilir. Çifte özel hazırlanan tedavi programı ile kısa sürede cinsel isteksizlik sorunu çözümlenir.

    Değerlendirme Aşaması ( 3 seans): Bu aşamada eşler ayrı ayrı dinlenir. Çocukluk hikayeleri ve evlilik hikayeleri alınır, cinsel öykü formu uygulanır. Çiftin sorunu tespit edilip çifte anlatılır. Bu sorunun çözümünün olduğu, evli olan her 10 kadından 4’ünde bu sorunla karşılaşıldığı vurgulanır. Doğru yerde oldukları söylenir ve çifte güven verilir. Kontrat yapılır.

    İlişkisel Aşama: Çiftin problemi ilişkilerindeki sorunlardan kaynaklı ise bu aşama kritiktir. Amaç iletişim becerilerini geliştirmek, çifti yakınlaştırmak ve flört havası oluşturmaktır. Amaca yönelik teknikler ve uygulamalar yapılır.

    Bilişsel Aşama: Cinsellikle ilgili tüm bilgiler yenilenir, güncellenir. Bilmek güven verir ve güç katar. Yeni bilgileri sindirmek ve kullanmak önemlidir. Danışan tarafından çeşitli listeler oluşturulur.

    Duygusal Aşama: İlişkideki roller konuşulur. Çocuksu kadınlar, çocuksu erkekler, aşırı ebeveyn eşler rol dengelerini bozar ve bunun sonucunda cinsel sorunlar yaşarlar. Oysaki cinsellik iki yetişkin içindir. Eşler arası rol dengesi bazı uygulamalar ile düzenlenir.

    Davranışsal Aşama: Öğren, Gör, Uygula felsefesinin son basamağıdır. Eşler önce kendilerine sonra partnerlerine cinsellikten haz alma izni verirler ve cinselliklerini keşif süreci başlar. Çeşitli görsel materyaller keşif sürecini hızlandırır.

    Bu dört aşama ortalama 9 seans sürer, değerlendirme aşamasıyla birlikte ortalama 12 seansta sorun çözülür. Bu program çifte göre hazırlanır, seans sayısındaki değişiklikler çiftin problemine göre değişir.

  • Çoçuk sağlığının önemi

    Çocuklarımız geleceğimiz ve gözbebeğimizdir, onların sağlıklı olması, bizlerin, ailelerin ve ülkenin sağlıklı olması demektir. Bir ülkenin en önemli gelişmişlik göstergesi bebek ölüm hızı ve çocuk ölüm hızının düşük olmasıdır.

    Sağlık herkes için fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali demektir. Çocuklarda özellikle sağlığın desteklenmesi ve geliştirilmesi önemlidir.

    Çocuk sağlığını izlemenin amaçları; hastalık ve sakatlıkları önlemek, hastalıkların erken tanı ve tedavisini sağlamak ve çocukların yetişmesi konusunda aileye destek vermektir.

    1. Hastalıkların önlenmesi için; büyüme ve gelişmensin izlenmesi, yaşa uygun beslenmenin sağlanması, aşılama ve sağlık eğitimidir.

    2. Hastalıkların erken tanısı ve tedavisinde ailenin verdiği öykü, çocuğun ayrıntılı fizik muayenesi ve sağlıkla ilgili taramalar önemlidir.

    3. Çocuğun sağlıklı yetişmesi konusunda aileye destek, sağlık eğitimi, çocuk yetiştirilmesi konusunda danışmanlık yapmak ve aile planlaması konusunda danışmanlık yaparak ve bakımın sürekli olması sağlanarak yapılır.

    Çocuk sağlığı izleme basamaklarında neler yapılmaktadır ;görüşme ve öykü, aile, çevre, çocuk ilişkisi gözlemi, fizik muayene, gelişimin değerlendirilmesi, taramalar, aşı, sağlık eğitimi ve danışmanlık, annenin soruları ve özetleme ve randevu belirlenerek aile bir sonraki görüşmeye davet edilir.

    1. Görüşme ve öykü aşamasında; ayrıntılı prenatal, natal ve soy geçmiş öyküsü, motor-mental gelişim, boy ve kilo artışındaki takipler, beslenme, aşı, uyku, gelişim

    basamakları ve ev ortamı önemlidir. Ayrıca son başvurudan itibaren yaşanan gelişmelerin öyküsü önemlidir.

    2. Gözlem aşamasında; anne, baba ya da çocuğa bakan kişi ve çevre ile ilişkisi, emzirme durumu, biberon, emzik ve kundaklama gibi yanlış uygulamalar, bakımsız bebek, ilgisiz anne, bebeğe sert tavırlar veya şüpheli lezyonlar gibi çocuk ihmali yada istismarı değerlendirilir ve çocuğun genel durumu değerlendirilir.

    3. Fizik inceleme aşamasında; her ziyarette ayrıntılı, tam bir fizik muayene, her kontrolde boy, ağırlık ve en az iki yaşına kadar baş çevresi takibi ve büyümenin değerlendirilmesi, bir yaşından başlanarak kan basıncı ölçümü yapılır. Konjenital anomaliler, büyüme gelişme geriliği, gelişimsel kalça displazisi, kalp anomalileri, inmemiş testis, umbilikal ya da inguinal herni, gibi hastalıkların erken dönemde tanısının konulması açısından dikkatli ve ayrıntılı bir fizik inceleme şarttır. Bu açıdan hekimlerin ayrıntılı incelemesini sabırla beklemek gerekir.

    4. Değerlendirme aşamasında; Çocuğun sağlık durumu, fiziksel ve nöromotor gelişimi, psikososyal sağlığı değerlendirilerek dosyaya kayıt edilir.

    5. Taramalar aşamasında; Rutin taramalar olarak yapılan öykü, gözlem, fizik muayene, laboratuvar tetkikleri, görme ve işitme değerlendirmesi yapıldıktan sonra, aile öyküsü, etnik köken, yaşadığı coğrafik koşullar göz önünde tutularak ek taramalar yapılmalıdır.

    Prof. Dr. Duran Canatan

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Kan Hastalıkları ve Genetik Hastalıkları Uzmanı

  • ORGAZM SORUNLARI

    ORGAZM SORUNLARI

    Hiç orgazm olamama ya da zaman zaman olma veya mastürbasyon ile orgazm olabiliyorken cinsel ilişki ile olamama şeklinde tanımlanabilir. Cinsel ilişkiyi sekteye uğratacak bir sorun olmasa da orgazm olma problemi yaşanabilir. Fiziksel bir sorun olmamasına rağmen orgazm olamama durumu; bu durumun arkasındaki sebebin çözümlenmesini gerektirir. Orgazm sorununun sebepleri nelerdir;

    Alelacele yapılmış bir ön sevişme, erken boşalma sorunu, aldatma sonucu hissedilen öfke, ilişkinin bozulması, ilgi ve sevgi kaybı, kayıp ve depresyon, bazı fiziksel hastalıklar ( şeker hastalığı, nörolojik bozukluklar) çocukluk çağı sorunları, ergenlik dönemi problemleri, cinsel kimlik çatışmaları, aşırı dinsel inançlar, cinsel taciz, tecavüz, partnere güvenmeme, gebe kalma korkusu gibi sebepler orgazm olamama sorununa neden olabilir.

    Tedavi;

    Değerlendirme Aşaması; (3 seans) : Çifte özel bir tedavi programı için ihtiyaç duyulan tüm bilgiler alınır. Çocukluk hikayeleri ve evlilik hikayeleri dinlenir, cinsel öykü formu uygulanır. Sorunun kaynağı tespit edilir ve çifte özel tedavi programı hazırlanır. Kontrat yapılır.

    İlişkisel Aşama: İlişki problemleri orgazm sorununa sebep oluyorsa ilişkideki bu problemler tespit edilir. İletişim becerileri geliştirilir. Eşler problemlerini birlikte çözerler.

    Bilişsel Aşama: Cinsellikle ilgili doğru bilinen yanlışlar düzeltilir.

    Duygusal Aşama: Eşler arası roller ve sorumluluk dağılımı incelenir. Aşırı çocuk ve aşırı ebeveyn tutumları dengelenir.

    Davranışsal Aşama: Yeni deneyimler için öğrenilen her şey davranışa dönüştürülür.

    Değerlendirme aşaması 3 seans, diğer aşamalar 9 seans olmak üzere ortalama 12 seansta orgazm olamama sorunu çözülebilir. Bu program çifte özeldir, her bir aşamanın seans sayısı çiftin problemine göre değişir.

  • İştah şurubu, reflü

    İŞTAH AÇICI ŞURUP diye bir şey yoktur. Öncelikle yemek yemeyen çocuğun bir sorunu mu vardır? Onu incelemek gerekir. Çocuk çok yemiyor ama günlük hayatta aktif ve hastalanmıyorsa genelde yediği miktar ona yetiyor demektir. Ama yaşıtlarına göre boy ve kiloda geri kalmış ise o zaman bazı tetkikler yaparız. Öncelikle barsakta kurt-parazit varlığı değerlendirilir sonra çocukta demir çinko gibi bir mineral ya da bazı vitamin eksiklikleri aranabilir.İdrar yolu enfeksiyonu kız çocuklarda en çok iştahsızlık ve gelişim geriliği sebeplerinden biridir. Gene reflü ve sindirim sistemi tembelliği de iştahsız özellikle pütürlü gıda yemeyen çocuklarda karşımıza sıkça çıkar. Bir de çocuğa rol model olan anne babanın gıdayı yerken ki tutumu önemlidir.Anne babası sebze veya balık yemeyen çocuğun bunları iştahla yemesini beklemeyiniz. Çocuklar dediğimizi değil yaptığımızı uygularlar. Reflü olan çocuğun az az ve sık beslenmesi, gece saat 20 den sonra süt dahil su dışında bir gıda almaması, asitli içecekler ve kızartmalardan uzak durması, ilaç tedavisi ile beraber çok iyi sonuçlar verir. Barsakta parazitte ilaçla kolaylıkla tedavi edilebilir.Yani sorunu tespit edince hastanın iştahını açarız. Çocuklara rol model olalım 3 öğün sofraya beraber oturup her gıdadan yiyerek onları doğru beslenmeye alıştıralım.

    ÖKSÜRÜK REFLÜ BELİRTİSİ OLABİLİR. Sabahları var olan AĞIZ KOKUSU reflünün ipuçlarından biridir. AĞIZ KOKUSU, GECE AĞLAYARAK UYANMA, UYKUDA SAĞA SOLA ÇOK DÖNME, SEBEPSİZ KUSMA reflüyü akla getirmelidir.
    Reflü, pek çok farklı belirti ile kendini gösterebiliyor veya diğer organları de etkilediği için farklı hastalıklarla karıştırılabiliyor.
    “Tekrarlayan orta kulak iltihabı, tekrarlayan sinüzit, tekrarlayan üst solunum yolu iltihapları, geçmeyen ses kısıklıkları, astım türü rahatsızlıklar, tekrarlayan hırıltılar ve sürekli öksürüğü olan hastalar antibiyotik tedavisi veya alerji tedavisi ile iyileşmezse böyle durumlarda reflüyü de düşünmek gerekir. UYUMADAN 2 SAAT ÖNCE ÇOCUKLARI BESLEMEZSEK REFLÜ ÖNLEYİCİ EN ÖNEMLİ UYGULAMAYI YAPMIŞ OLURUZ

  • VAJİNİSMUS NEDİR?

    VAJİNİSMUS NEDİR?

    Vajinismus bir erteleme ve kaçınma hastalığıdır. Evet bir hastalıktır; çünkü işlevsel olarak sorun beklenmezken penis vajinaya giremez. Vajinismus kişinin tamamen çaresiz, yetersiz, suçlu ve ümitsiz olduğuna inanması hastalığıdır. Saplantılı bir biçimde başaramayacağına inanan kadının kabusudur vajinismus. Sadece penis-vajen birlikteliğinin olmaması değildir, vajinismus aynı zamanda tüm vücutta kasılmanın, korkunun, kaygının, endişenin, panik halinin, mide bulantısının, tiksinmenin, öğürmenin yaşandığı; kişinin bacaklarını kapattığı, eşini eliyle ittiği bir hastalıktır. Kızlık zarının kalın, vajinanın dar olduğuna ayrıca kızlık zarının ilişki sırasında patlayıp, yırtılıp, kanayacağına inanan kişinin kendini koruma çabasına vajinismus denir. Evet kadının kendini koruma mekanizmasıdır aslında vajinismus. Kimse içinde cam parçaları olan bir kase dondurmayı yemek istemez değil mi?

    Ya acırsa, ya kanarsa, ya girdiğinde bir şey olursa düşünceleriyle “istemsiz” bir şekilde kontrol edilemeyen kasılmalar gerçekleşir, bu kasılmaların kontrolü bilinçdışıdır. Bu sebeple kadın çok istemesine, her şeyi bilmesine, tüm yazılanları okumasına ve eşini arzulamasına rağmen bu kasları kontrol edemez. Bedenin bu ilkel korku refleksine vajinismus denir.

    Danışanın algıladığı kasılmalar sanki vajinayı daralttığı, vajinanın sertleştiği ve kapanan vajina girişi ile artık içeriye girişin imkansız olarak algılandığı hastalıktır vajinismus. Tabiki girişteki kasların kasılmasına diğer kas grupları da eklenir. Kişi bunu göğüs kafesinin sıkışması, nefes darlığı ve tüm vücudun gerilmesi olarak ifade eder.

    Birleşme anı akla gelene kadar her şeyin çok güzel ilerlediği ancak penis vajene yaklaşmaya teşebbüs ettiğinde bile tüm binanın aydınlatmalarını kapattığı hastalıktır vajinismus. Çünkü kişi bilmez ki vajina aslında kendini penise göre hazırlar, genişler, esner ve ıslanır. Bazı kadınlar vajinalarının penisin giremeyeceği kadar dar olduğuna inanırlar. Oysaki vajinanın görevi penisi içine almak ve üremeyi devam ettirmektir. Fiziksel bir sorun olmadığında her organ görevini rahatça yapabilmelidir aslında değil mi?

    Her danışanın içinde küçük bir kız çocuğu vardır ve o kız çocuğuna bugüne kadar cinsellikle ilgili oldukça yanlış bilgi verilmiştir. “Kapat eteğini bacağın görünecek”  diye büyütülürken kız çocuğu zamanla cinselliğini tamamen kapatmayı öğrenir. Şöyle düşünün yüz katlı bir gökdeleniniz var ama siz şarteli indirmişsiniz ve kapıyı kendiniz dahi açmıyorsunuz. Yıllarca yıllarca buradan habersiz yaşıyorsunuz, namusunuzu korumanın yolunun burayı yok saymak olduğuna inanmışsınız ve başarmışsınız da. Bugüne kadar gökdelenle ilgili fikir sahibi bile olamamışken günlerden düğün günü tüm katlara elektrik vermeniz gerektiği söylenmiş size. Sonuç ne? Kapıyı açmayı, asansörü kullanmayı, katlara çıkmayı bilmiyorken nerde ne var, nasıldır fikriniz bile yokken oraya misafir davet edebilir misiniz? HAYIR. İşte bu cevaba vajinismus denir. Kadın der ki; “Hayır istemiyorum açmayacağım.” En değerli şeyidir çünkü;  namusu, bekareti, yıllarca koruduğu temiz kız ruhu… Bunları kaybetmemek için mücadeleye başlar, kendine ve çevresine acı yaşatma sürecini başlatır.

    Vajinismuslu kadınlar ilişki denemelerinde orada bir duvar olduğunu, penisin de bu duvarı hissettiğini söylerler. Evliliğin başlarında kadın da erkek de motivedir. Denemeler yapılır ancak zamanla iki taraf da kaçınmaya başlar, vajinismus sorununa ereksiyon problemleri ve cinsel isteksizlik eşlik eder. Hatta aile baskısı, kadının suçlanması, evliliğin bitmesi gibi sonuçlarla da karşılaşılmaktadır.

    Vajinismus zamanla geçecek bir hastalık değildir, hastalığın doğası gereği tedavi ertelenmek istenir ancak bu sadece ilişkiye zarar verir.

  • Atopik dermatit (egzema) ve ürtiker/anjioödem

    Atopik dermatit (egzema) nedir?

    Kronik, tekrarlayan, pembe renkli, yüzeyi pütürlü olan kaşıntılı döküntülerdir. Aktif lezyonlar tüm vücutta yaygın veya bir bölgede sınırlı olabilir. Bunlar pembe renkli, sulantılı, kaşıntılı lezyonlar şeklinde olabilir. Aşırı kaşınma sonucu iltihaplanabilirler. Lezyonların sürekli olarak tekrarladığı veya iyileşmediği dönemlerde cilt kalınlaşması, çizgilenmesi, soyulmalar ve renk koyulaşması olabilir. Hastalığınbaşlangıç yaşına göre lezyonların vücuttaki dağılımı farklılık gösterir.

    1. İnfantil ( bebeklik dönemi ) Atopik Dermatit:

    2 ay-2 yaş arası çocuklarda görülür. Lezyonlar özellikle yüzde (sıklıkla yanaklarda), saçlı deride, boyunda, sırtta, diz ve dirsek bölgelerinde oluşur. Bu dönemde başlayan hastalık 1-3 yaşında iyileşebilir veya ileri çocukluk yaşlarında da devam edebilir.

    2. Çocukluk Çağı Atopik Dermatiti:

    2-12 yaşlar arasında görülür. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü, diz arkası, boyun, el bileği ve ayak
    bileğinde görülür. Lezyoların olduğu cilt bölgelerinde kuruluk, çizgilenme, sulanma ve kaşıntı vardır.

    3. Erişkin Dönemi Atopik Dermatiti:

    Çocukluk çağı atopik dermatitinin devam etmesi veya ilk kez 12-20 yaşlar arasında başlayan cilt hastalığı şeklinde ortaya çıkabilir. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü ve diz arkasında bulunur. Bazen ellerde de olabilir. Genellikle ciltte çizgilenme, kalınlaşma ve rengin kahverengileşmesine neden olur. Bazen göz çevresi ve ağız çevresinde kuruluk ve cildin dökülmesi eşlik edebilir. Genellikle kronik seyirlidir.

    Atopik Dermatite Eşlik Edebilen Bulgular nelerdir?
    · El ve ayak tabanı çizgilerinin belirginleşmesi
    · Göz altında koyu gölgeler
    · Yanak, sırt, kol ve bacakta sınırları belirgin soluk renkli bölgeler
    · Atopik dermatiti olan bebekler ileriki yıllarda astım veya allerjik rinit olabilirler

    Atopik Dermatit ( Egzema ) Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Koruyucu Önlemler:

    Bu hastaların ciltleri aşırı kurudur. Cilt kuruluğu belirtilerin alevlenmesine neden olur. Bu nedenle cildin sürekli olarak nemlendirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca bu kişiler normal sabun kullanmamalıdır. Kremli sabunların kullanılması önerilir. Terleme şikayetleri arttırdığından, özellikle sıcak havalarda dikkat edilmesi önerilir. Tetkiklerde belirtilere sebep olan herhangi bir allerjen (inek sütü, yumurta, ev tozu akarı gibi) saptanırsa, bu allejenden kaçınmak için doktorun önerdiği önlemler mutlaka alınmalıdır.

    2.İlaç Tedavisi:

    1.Kaşıntı önleyiciler (antihistaminikler-şurup, tablet)

    Bu hastaların en önemli şikayeti kaşıntıdır. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için doktorunuzun önerdiği ilacı şikayetlerin alevlendiği dönemlerde kullanmak gerekir.

    2.Lokal Kortikosteroidler ( merhem, krem )

    Cilt lezyonlarının aktif olduğu dönemlerde lezyon üzerine haricen ince bir tabaka halinde doktorunuzun önerdiği kullanma süresi dikkate alınarak uygulanır. Bu ilaçlar doktorun önerdiği nemlendirici ile cilt nemlendirildikten sonra uygulanmalıdır.

    Ürriker (kurdeşen) ile anjioödem farkı nedir?

    Sınırlar belirgin olan pembe renkli, bazen ortası soluk olabilen, yüzeyden kabarık, kaşıntılı, çapı birkaç milimetreden birkaç santimetreye kadar değişebilen cilt döküntülerine ürtiker denir. Bu döküntüler vücudun herhangi bir bölgesinde olabilir. Anjiyoödem ise sıklıkla göz kapakları, dudak ve dil gibi yüzün bazı bölgelerinde deri ve deri altı tabakasının şişmesi durumudur. Anjiyoödemde renk değişikliği olmaz ve kaşıntı yoktur. Nadiren larenks (gırtlak, soluk borusunun giriş bölgesi) veya farenks (boğaz, yemek dorusunun giriş bölgesi) bölgesinde olan anjiyoödem ses kısıklığı, soluk almada güçlük gibi ciddi bir tabloya neden olabilir. Ürtiker ve anjiyoödem bazen aynı hastada birlikte görülebilir.

    Ürtiker ve Anjiyoödemin Klinik Tipleri Nelerdir ?

    1. Akut Ürtiker ve Anjiyoödem: Tarif edilen tipik kaşıntılı döküntülerin aniden ortaya çıkması durumudur. Lezyonlar genellikle 24 saat içinde söner, ancak 3-6 hafta süre ile aralıklı olarak yeniden çikabilir. Bazen anjiyoödem de ürtikere eşlik edebilir.

    2. Kronik Ürtiker: Tekrar eden ürtiker ve anjiyoödem tablosunun 3-6 haftadan daha uzun sürmesi halinde buna kronik ürtiker denir. İlaçlar, yiyecek katkı maddeleri, allerjenler, parazitler veya diğer bazı enfeksiyonlar sebep olabilir. Hastaların ancak % 10’unda sebep olan etken saptanabilir.

    3. Kolinerjik Ürtiker: Merkezi vücut ısısının yükselmesine neden olan durumlardan ( sıcak duş, veya egsersiz gibi ) birkaç dakika sonra döküntülerin ortaya çıkması durumudur.

    4. Fiziksel Ürtiker:

    a.Demografizm: Sert sivri uçlu bir cisim veya tırnak ile cildin çizilmesini takiben birkaç dakika içinde çizilen bölgede oluşan pembe renkli kabarıklık durumudur. Akut veya kronik ürtikeri olan kişilerde genellikle dermografizm vardir.

    b.Basınç Ürtikeri:

    1. Erken tipte basınç ürtikeri: Cilde basınç uygulamasını takiben birkaç dakika içinde oluşan kırmızı renkli, yanma hissi veren döküntülerin oluşması durumudur. Genellikle 30 dakika sürer.
    2. Geç tipte basınç ürtikeri: Cilde uzun süreli bir basınç uygulamasını takiben (ağır bir çantanın omuza uzun süreli asılan askısı, elde bavul taşınması, uzun süreli oturma gibi) 30 dakika ile 9 saat içinde basınca maruz kalan bölgede döküntülerin oluşması durumudur. Bazen ateş, titreme, baş ağrısı eşlik edebilir.

    5.Diğer

    1. Solar Ürtiker: Kuvvetli ışık veya ultrviyole ( güneş ışınları ) ışınlarına maruz kaldıktan sonra birkaç
    dakika veya birkaç saat içinde ürtikeryal lezyonların oluşması durumudur.
    2. Soğuk Ürtiker: Soğuk hava veya soğuk su ile temas sonrası, dakikalar içinde ciltte yanma hissi veren ürtikeryal döküntülerin olması durumudur. Bazen bayılma, baş ağrısı, solunum sıkıntısı, baş dönmesi ve nabzın hızlanması eşlik edebilir. Soğuk ile temastan birkaç saat sonra ortaya çıkabilen klinik formları da vardır. Bu hastaların tanı konduktan sonra soğuk denize girmesi mutlaka önlenmelidir.
    3. Adrenerjik Ürtiker: Kişide psikolojik stress yaratan durumların ardından birkaç milimetre büyüklüğünde pembe döküntülerin gruplar halinde ortaya çıkması durumudur.

    Kontakt Ürtiker: Kişinin duyarlı olduğu bir madde ile cildinin temas etmesi sonucu ortaya çıkan ürtikeryal bir döküntüdür. Son yıllarda en çok suçlanan madde latex’dir. Latex cerrahi eldivenlerde ve birçok tıbbi malzemede kullanılan bir üründür. Latex allerjisi olan kişilerde, latex içeren malzemelerle tıbbi müdahale sonrası ürtikerden anafilaksi ismi verilen ciddi allerjik durumlara kadar çeşitli

    reaksiyonlar oluşabilir. Böyle bir allerjisi olduğu saptanan kişilere mutlaka uygun testler ile tanı konmalı ve tıbbi müdahale öncesi gerekli önlemler alınmalıdır.
    Egzersiz ile Tetiklenen Ürtiker: Kişinin egzersiz yapmasını takiben ciltte allerjik döküntü olması halidir. Bazen eşlik eden anjiyoödem, bronş spazmı ( nefes darlığı, hırıltı ), hipotansiyon ve bayılma olabilir.

    Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tanınır ?

    1.Öykü Alma ve Yaklaşım:

    Uzman kişi tarafından ürtikeryal döküntülerin ve eşlik eden reaksiyonların oluş zamanı, şekli, süresi ve tetikleyici faktörler hakkında alınan ayrıntılı öykü tanının en önemli kısmıdır. Ayrıca hastanın bu döküntülerine sebep olabilecek diğer tüm olası faktörler ( çevre şartları, kullandığı ilaçlar, geçirdiği hastalıklar gibi ) dikkatle sorgulanmalıdır.

    2.Spesifik Yaklaşım:

    Ayrıntılı öykü alınmasını takiben, dikkatli bir fizik muayene yapılmalıdır. Ürtikerin tipine göre ( akut, kronik veya diğer ürtiker tipleri ) hastadan gerekli laboratuvar tetkikleri istenir.

    Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Eliminasyon: Belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olduğu fark edilen veya tetkiklerle saptanan yiyecek, ilaç, diğer maddeler ve faktörlerden uzak durulması önerilir. Bunların yerine kullanılması uygun olanlar hakkında hastaya bilgi verilir. Enfeksiyon varsa tedavi edilir. Ciddi reaksiyon yaşayan hastalarda acil
    durumda kendi kendilerine uygulayabilecekleri epinefrin içeren preparatlar önerilir.

    2.İlaç Tedavisi:

    1.H1 reseptör blokerleri ( antihistaminikler ) ( şurup, tablet ): Bu grup ilaçlar tedavide en önemli ilaçlardır. H1 reseptör blokerleri kendi içinde 1 ve 2. kuşak ilaçlar olmak üzere iki gruba ayrılır. Bir grup ilacı tek başına veya bazen gerekli görüldüğünde iki grup ilacın birlikte kullanılması şeklinde tedavi yöntemleri vardır. Bu ilaçları doktorunuzun önerdiği doz ve sürede kullanmak gerekir.

    2.H2 reseptör blokerleri ( tablet ): H1 reseptör blokerleri ile tedaviye yeterli yanıt alınmadığı durumlarda allerji uzmanının önerisi ile tedaviye eklenen ilaçlardır.

    3.Kortikosteroidler ( tablet, injeksiyon ): Ciddi akut reaksiyonlarda veya diğer tedavilere direnci olan durumlarda tek doz veya belirli bir süre için mutlaka doktor kontrolünde kullanılması gereken ilaçlardır.

    Adrenerjik ajanlar ( injeksiyon ): Ürtiker veya anjiyoödeme eşlik eden soluk almada zorluğa neden olabilen larenks ödeminin olduğu durumlarda acilen uygulanan ilaçlardır. Tekrarlayan anjioödem atakları geçiren hastaların bu ilaçı yanında taşıması, ani solunum yolu tıkanması durumunda koluna cıltaltı enjeksiyon şeklinde uygulaması öğretilir. İlaç dozu enjektörde hazırlanmış şekilde ticari sunumdadır (Epipen, Anahelp).

  • PARMAK EMME

    PARMAK EMME

    Normal çocuklarda herhangi bir psiko-patolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir olgudur. Bebeklerin çoğu başparmaklarını ya da diğer parmaklarını emerler. Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen bebeklerin tümünde rastlanmak mümkündür Doğumu takiben ilk 3-4 ayda normal olarak bir çocuğun yeme ve içmesi için tek yol emmedir. Birinci yılın sonuna kadar emme esas yol olarak kalır. Çocukların bu faaliyetten belli bir şekilde ve derecede zevk aldıkları görülmektedir. Emme refleksinin sıklığı çocuğa göre değişir.

    NEDENLERİ:

    Yeni doğan bebekler, parmak emmeyi daha anne rahminde öğrenir bulunmaları ve doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden biri emmedir. Bazı bebekler yeni dişlerin çıkması, bazıları da zorlukla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma belirtisi olarak parmaklarını emerler

    İlk bir yaş içinde bebeklik döneminde çocuk doğal olarak parmak emebilir. Daha çok başparmağını hatta bazen ayak parmağını bile emebilir. Bu davranışın, çevreyi tanıma ve keşfetme ihtiyacından doğduğu kabul edilebilir. Parmak emmenin temelinde anne-çocuk ilişkisindeki yetersizlik ve çocukta güven duygusunun yeterince gelişmemiş olduğuna ilişkin görüşler vardır.

    Ayrıca parmak emmenin uykuyla sıkı bir ilgisi vardır. Bir çok çocuk parmaklarını uykulu oldukları ve uykuya daldıkları zaman emerler. 2 yaşındaki çocukların bir kısmı uykuya dalarken parmaklarını ağızlarına almak için direnirler. 3 yaşında bu alışkanlık uyku sırasında kendiliğinden kaybolabilir.

    Ani bir korku, anne babanın ayrılması, sevilen birinin hastalanması ya da ölüm gibi olaylar

    Ailedeki huzursuzluk sonucu çocuğa yeterli ilgi gösterilmemesi

    Çocuğun, yeni bir kardeşin doğmasıyla kaybettiğini düşündüğü ilgiyi yeniden kazanma isteği.

    Uzun süreli ayrılıklar nedeniyle evden uzak kalan anne ya da babasının kendisini artık sevmediği duygusu.

    Parmak emme bebeklik döneminde memeden erken kesilme, biberon ve yalancı meme kullanmama sonucu emme güdüsünün yeterince tatmin olmamasıyla oluşabilir.

    ÖNERİLER:

    Anne babalar, çocukları parmak emme davranışı geliştirdiğinde bunun nedenini araştırmalıdır. Çocuğun parmak emmesine neden olan olay bulunduğu zaman çözümü ardından gelecektir. Daha çok ilgi, daha çok iletişim ve daha çok sevgi, koşulları çocuk için daha uygun konuma getirir.

    Bu alışkanlık çocuğa rahatlama ve güven sağladığı için başlangıçta anne babalar

    parmak emmeyi görmezden gelmeli ve çocuğun kendiliğinden bırakmasını

    beklemelidir. Parmak emmeden vazgeçirme çalışmaları, çocuk tarafından 3 yaşına kadar dirençle karşılanır. 18. ayda yoğunlaşan parmak emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Beklemek anne baba için zor bir durum olabilir. Ancak bu dönemde baskılı ve ısrarcı olarak çocuğun ilgisini bu konuya odaklamak, davranışın pekişmesine neden olabilir. Çünkü çocuğu alışkanlığından vazgeçmesi için zorlamak ve inatlaşmak, negatif enerjiyle dolu bir kısır döngüyü de başlatmış olur. Bunun her iki tarafa da faydası olmaz. Alt ıslatmada olduğu gibi parmak emme de yaşla birlikte azalır. Bu nedenle ilk çocukluk döneminde müdahaleden kaçınılmalıdır.

    Ailenin çocuğun parmak emme davranışını evde sürekli konuşarak gergin bir havaya

    neden olması, çocukta bu davranışın yok olmasını engellemediği gibi çocukta tik,

    tırnak yeme, kekemelik gibi başka birtakım sorunların da ortaya çıkmasına neden

    olabilir.

    Çocuğu, okul çağına gelmesine rağmen parmağını emdiği için suçlamak ve cezalandırmak çocuğun kendine güvenini azaltabilir. Bu yüzden aile çocuğu suçluluk duygusuna itmeden, gerekli açıklamaları yaparak, onu rahatlatmalıdır.

    Çocuk alışkanlıktan vazgeçmeye hazır bir duruma geldiğinde ona yardımcı olmaya

    hazır olunmalıdır. Doğum günleri ya da yıllık değişimleri gösteren diğer günler,

    çocuğunuzla onun alışkanlıklarını konuşabileceğiniz dönemlerdir. Bu konuşmalar

    sırasında alışkanlıktan ne zaman vazgeçeceğine karar verme hakkını çocuğa bırakarak, tutmak istemeyeceği sözler verdirmeye çalışmamak gerekir.

    Çocuk yaşı nedeniyle sözlü açıklamaları anlayamıyor, anlasa da davranışa devam

    ediyorsa, parmağını emdiğinde dikkati başka şeylere çekilerek, unutturmaya çalışılabilir (eline oyuncak verme, başka bir faaliyete yöneltme, şarkı ya da tekerleme söyleme gibi).

    Çözüm yoluna giderken sadece annenin çabası yeterli olmaz. Çünkü çocuğun dünyasında anne baba bir bütündür. Yalnızca birinin ilgisi, şefkati ve sevgisi, çocuğu doyurmaz. Çocuğun gelişimiyle ilgili babanın da sorumluluk alması gerekir.

    Uykuya geçerken parmak emiyorsa uyuduktan sonra eli ağzından çekilebilir. Çünkü

    çocuğun parmağını emerek uyumaya devam etmesi, alışkanlığın yerleşmesini kolaylaştırır.

    Elini bağlama veya acı sürme gibi yaptırımlar durumu daha da güçleştireceği için bu tür davranışlardan kaçınılmalıdır.

    Parmak emme davranışını değiştirmede aşağıdaki adımlar da uygulanabilir.

    1)Alışkanlığı Tersine Çevirme Adımları:

    Bu yöntemde takıntılı bir alışkanlığı (parmak emme, tırnak yeme, vb.) kırmak için adımlar kullanılır. Oldukça basit olmasına rağmen, uygulanabilmesi için çocuğun en az 6-7 yaşında olması gerekir.

    Uygulamayı nasıl gerçekleştireceğinize çocukla birlikte karar vermeli, çocuğunuzun bunu yapmaya istekli olduğundan emin olmalısınız.

    2)Rahatsızlıkların Gözden Geçirilmesi:

    Çocuğunuzla birlikte bu alışkanlığın yol açtığı güçlükleri sıralayın. Çocuk niçin bundan kurtulmak istiyor?. Hangi durumlar onun için probleme neden oluyor?.

    3)Davranışın Ortaya Çıktığı Durumları Saptama (Farkındalık Eğitimi):

    Alışkanlığın ne zaman ve hangi durumlarda meydana geldiğini fark etmek, onu kontrol etmede ilk adımdır. İki tane çizelge hazırlayın. Birine siz, diğerine çocuğunuz ne zaman ve nerede takıntılı hareketi tekrarladığını işaretleyin. Bir hafta sonra çizelgelerinizi

    karşılaştırın.

    4)Alternatif Tepki:

    Bu yöntemde anahtar adım budur. Alışkanlığı durdurmak için çocuğunuzla birlikte takıntılı hareketi her tekrarladığında yapacağı bir şey üzerinde anlaşın. Bu öyle bir davranış olmalı ki dakikalarca yapıldığı halde başkalarına garip gelmesin, çocuğunuzun normal etkinliğini engellemesin ve takıntılı hareketin farkına varmasını sağlasın.

    Aşağıda Azrin ve Nunn tarafından geliştirilen tablo bu konuda size fikir verebilir:

    Takıntılı Hareket Yerine Ne Yapmalı?

    Takıntılı Alışkanlık Alternatif Alıştırma

    Parmak Emme Yumruk Sıkma

    Tırnak Yeme Eşyayı Tutma

    Kirpik -Kaş Yolma Eşyaları Tutma

    Kafa Sallama-Boyun Kütürdctme Boynunu Kasma

    5)Düzeltici ve Önleyici Tepki:

    Alternatif tepkiyi öğrendikten sonra, bunu alışkanlığı yarıda kesmek ya da ortaya çıkışını engellemek için kullanmasını sağlayın.

    6)Bağlantılı Davranış:

    Takıntılı hareketten hemen önce yaptığı davranışı belirlemeye çalışın ve alternatif tepkiyi bir önceki bağlantılı davranışı durdurmak için kullanmasını sağlayın (Örn: tırnağını yemeden önce ayaklarını sallamaya başladığını fark etmek bağlantılı davranıştır).

    7)Gevşeme Çalışması:

    Seçebileceğiniz bir sürü gevşeme tekniği vardır. Okul psikolojik danışmanından bilgi

    alabilirsiniz.

    8)Toplumsal Destek:

    Bu destek çabaları teşvik veya övgü olarak sizden veya yakın arkadaşından gelebilir.

    9)Deneme:

    Çocuğunuzu, alternatif davranışı her gün tekrarlayarak rutin hale getirmeye yönlendirin. Ayrıca takıntının ortaya çıktığı durumları düşünürken de alternatif tepkiyi denemesini önerin.

    10)Kayıt:

    Ne kadar ilerleme kaydettiğini görmek için günlük olarak alışkanlığın görülme

    sıklığını kaydedin.

  • Sinüzit nedir? Neden oluşur ve nasıl tedavi edilir?

    SİNUZİT NEDİR?

    Paranazal sinüsler delikleri burun ve genze açılan kafa içindeki boluklardır. Sinüzit, bu sinüslerin viral, allerjik veya bakteriyel nedenlere bağlı iltihaplanması olarak tanımlanır. Sinüzite neden olan inflamasyon burun mukozasını da etkiler. Gündüz öksürüğü, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi belirtilerinin 10 günden uzun sürmesi ve 30. günden önce kaybolması durumunda akut bakteriyel sinüzit (ABS), 4-12 hafta sürüp geçmesi durumunda subakut bakteriyel sinüzit, 90 gün veya daha uzun sürerse kronik sinüzitten söz edilir. En az 10 günlük belirtisiz dönem aralıkları ile tekrarlayan ABS, rekürran akut bakteriyel sinüzit olarak adlandırılır. Kronik sinüzit zemininde ABS geliştiğinde, var olan sinüs belirtilerine akut atak süresince yeni akut sinüzit belirtileri eklenir, antibiyotik tedavisi sonrası yeni belirtiler kaybolur, kronik sinüzit belirtileri devam eder.

    Viral üst solunum yolu enfeksiyonu (soğuk algınlığı, ÜSYE), allerjik rinit ve sinüzit, pediatri polikliniğinde görülen hastaların büyük çoğunluğunu oluşturur ve bu hastalıkların üçü de burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve öksürük ile belirti verir. Allerjik rinit ve viral ÜSYE sinüziti kolaylaştıran en önemli hastalıklardır. Çocuklar yılda 6-8 viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) geçirirler. Bunların %5-10’unda ABS komplikasyonu gelişir. Komplike olmayan viral ÜSYE doğal seyri iyi tanımlanmıştır. Ateş, halsizlik, miyalji, boğaz ağrısı, aksırık gibi belirtiler 3-8 günde kaybolur; öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi sık rastlanan belirtiler hastaların %25’inde 14. güne dek, %10’unda 14. günden daha fazla uzayabilir. Burun akıntısının renk ve kıvamı sinüzitin viral veya bakteriyel olduğunu ayırt ettirmez. ABS tanısı, ÜSYE belirtilerinin 10-14. günden sonra devam etmesi ile konulabilir. Devam eden bulgular genellikle gündüz öksürüğü ve burun akıntısı şeklindedir. Burun akıntısı herhangi bir renk veya kıvamda olabilir.

    TANI NASIL KONUR?
    Normal koşullarda ve teorik olarak steril kabul edilen sinüs boşluklarının zaman zaman komşuluğundaki boğaz-geniz-burun mukozası flora bakterileri ile temasta olduğu göz önüne alınırsa, paranazal sinüs boşluğunda 104/ml veya daha fazla bakteri üretilmesi ABS tanısı için altın standarttır. Bununla birlikte invazif bir yöntem olan sinüs sıvısı alınması çocuklarda bakteriyel sinüzitin rutin tanısı için önerilmez.

    ABS tanısı, üst solunum yolu belirtileri ile başvuran çocukta belirtilerin sebat etmesi veya şiddetli olması gibi klinik kriterlere dayanır. Sebat eden belirtiler, 10-14 günden fazla sürüp 30. günden önce kaybolan nazal veya postnazal akıntı (her nitelikte), gündüz öksürüğü (gece kötüleşebilir) veya her ikisi birliktedir. Şiddetli belirtiler ise hasta görünümlü bir çocukta 39oC’den yüksek ateş ve 3-4 günden uzun süren pürülan burun akıntısıdır. ÜSYE sonrası solunum yolu belirtileri 10. güne dek sürebilir, ancak belirtilerin hafifleme eğilimi göstermemesi bakteriyel olumsuz sonuçları düşündürür. Orta derecede şiddetli komplike olmamış viral ÜSYE’nun şiddetli belirtilerle ortaya çıkan ABS’den ayrılması gerekir. Viral ÜSYE’da ateş hastalığın erken döneminde, başağrısı ve miyalji gibi belirtilerle birliktedir. Bu başlangıçtaki belirtiler 2 gün içinde kaybolur, solunum belirtileri belirginleşir. Hastalığın ilk birkaç gününde pürülan burun akıntısı gözlenmez. Şiddetli belirtilerle başvuran akut sinüzit olgularında yüksek ateş ve üstüste 3-4 gün pürülan burun akıntısı aynı anda görülür, göz kürelerinin arkasında şiddetli başağrısı olabilir.

    Fizik inceleme ABS tanısında genellikle yardımcı olmaz. Komplike olmayan viral ÜSYE ve akut bakteriyel sinüzitte mukopürülan akıntı ile birlikte burun mukozasında hafif kızarıklık ve şişlik görülür. Yanakta ağrı veya hassasiyete cocuklarda nadiren rastlanır; bu bulgular çocuk ve ergenlerde akut bakteriyel sinüzitin güvenilir belirtileri değildir. Frontal ve maksiller kemik üzerinde perküsyonla veya direkt basınç uygulayarak uyarılan ağrı, ABS’i gösterebilir. Göz etrafı şişlik etmoid sinüziti düşündürür.

    Solunum hastalığının erken dönemlerinde sinüs röntgeni, bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans gibi radyolojik yöntemler sinüzit tanısında yararlı değildir, çünkü viral ÜSYE’da mukoza ödemi ve osteomeatal kompleksin tıkanması sinüs içinde sıvı birikmesine neden olmak suretiyle sinüzitin radyolojik bulgularını taklit eder. Bazı çocuklarda frontal sinüs hiç gelişmeyebilir veya tek tarafta gelişebilir. Gelişmemiş sinüsler yanlışlıkla opasite olarak değerlendirilip gereksiz tedavi verilmesine yol açabilir. Bu nedenle bir yaş altında sinüs filmleri büyük bir dikkatle değerlendirilmelidir. Bakteriyel sinüzitin tanısını tek başına koyan radyografik yöntem yoktur. Sinüs radyolojik incelemesi normal ise sinüzit olasılığı oldukça düşüktür. Anormal radyografik bulgular iltihabı yansıtır, ilithabın viral, bakteriyel veya allerjik orijinli olup olmadığını belirleyemez. Akut bakteriyel sinüzitin rutin tanısında bilgisayarlı tomografi (BT) önerilmemektedir, çünkü viral ÜSYE’na bağlı mukoza değişiklikleri ile akut bakteriyel sinüzite bağlı olanları ayırt ettirmez. BT şu durumlarda yapılmalıdır: komplike ABS, rekürran veya kronik sinüzit durumlarında cerrahi tedavi düşünülen hastalarda, ABS’li hastalarda proptosis, görme bozukluğu, göz ve etraf kaslardaki hareketlerde kısıtlılık, şiddetli yüz ağrısı, alın veya yüzde belirgin şişlik, şidetli başağrısı veya toksik görünüm varsa, kronik sinüzit medikal tedaviye yanıt vermez ise, sinüs ve çevre dokuların anatomisini detaylı bir şekilde göstermek ve cerrahi endikasyonu değerlendirmek amacı ile.

    ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ SÜRESİ NEDİR?

    Optimal tedavi süresi konusunda sistematik çalışmalar olmamakla birlikte ABS’de 10-14 günlük antibiyotik tedavi süresi üzerinde görüş birliği vardır. Alternatif olarak belirtiler tamamen kaybolduktan sonra 7 gün daha antibiyotik verilebilir.

    YARDIMCI TEDAVİLER NELERDİR?

    Tamponlanmış serum fizyolojik (SF) ile burun yıkamalarının kabuk oluşumunu önlediği, yapışkan salgıları sulandırdığı, burun kan akımı üzerine hafif vazokonstriktör etkisi olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada SF burun damlası alan hastalarla antibiyotik alan hastaların 10 gün sonunda iyileşme oranları karşılaştırılmış, günde 4 kez her bir burun deliğine 5 damla SF verilen hastalarda iyileşme oranı antibiyotik alanlardan bir kat daha fazla bulunmuştur.

    Balgam yumuşatıcı ilaçların kullanımı, kalın ve yapışkan balgam yapımı arttığı için kronik sinüzitte yararlı olabilir. Ancak, akut sinüzitte bu ilaçların etkinliğini gösteren çalışmalara mevcut değildir.

    Topikal ve sistemik dekonjestan ilaçlar akut sinüzit tedavisinde kullanılmıştır. (Sudafed, Rinogest, Rhinfant, Iliadin Vs.)Ancak, sinüzitte topikal veya sistemik vazokonstriktörlerin faydalı etkilerini gösteren kontrollü çalışmalar mevcut değildir.

    Allerjik ritine sekonder gelişen ABS’de antihistaminikler (Allerset, Alores, Zaditen Vs) burun akıntısını azalttıkları için kullanılmaktadır. Ancak, antihistaminiklerin antikolinerjik etkileri burun ve sinüs salgılarının viskozitesini artırdıklarından sinüs drenajının daha çok bozulmasına yolaçabilirler.

    Çocuklarda ABS’in adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin (N-cort, Flixonase, Nasonex Vs))etkinliği üzerine çift kör plasebo kontrollü tek çalışma mevcut olup bu çalışma intranazal budesonid ile tedavinin ikinci haftasında sinüzit belirtilerinde orta derecede iyileşme sağlamıştır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon bir duygudurum bozukluğudur. Başlı başına bir hastalık olarak görülebildiği gibi alkol, uyuşturucu, uyarıcı madde kullanımı, tedavi amaçlı ilaçların kullanımı, metabolik hastalıklar, kanser gibi sorunlara ikincil olarak da gelişebilir.

    Genellikle ağır tablolarla seyreden ve tamamlanmış intiharlara neden olan depresyonların doğuştan gelen genetik özellikleri bulunmaktadır ve bu depresyon türlerinde ilaç tedavisi çok titizlikle belirlenmelidir ve ilaç tedavisi önemle üzerinde durulması gereken başlıca tedavi yöntemidir. Bu tür ağır depresyonlar unipolar, bipolar, affektif bozuklukların depresif dönemlerinde gözlenen ve tedavi edilmediklerinde ciddi yaşamsal, sosyal ve ekonomik sorunlara yol açan tablolardır.

    Diğer bir grup depresyon tablosunda ise klinik olarak daha hafif şiddette ve yaşamsal, çevresel olaylara ikincil olarak gözlenen depresif yakınmalar ortaya çıkar. Bu tür depresyonların genellikle genetik özelliği yoktur, öğrenilmiş çaresizlik ve nesne kayıplarının önemli bir rolü vardır. Bu nedenle bu tür depresyonlarda iyi bir ilaç tedavisinin yanında öğrenilmiş çaresizlik biçiminde ortaya çıkan bilişsel şemaları düzeltmek ve nesne kayıplarının yol açtığı algı sistemini normalleştirmek için psikoterapi önemli yer tutmaktadır.Bu durumlarda yapılacak olan psikoterapinin yöntemi hastanın yaşı, sosyo kültürel düzeyi, eğitim düzeyi gözönüne alınarak belirlenir ve destekleyici, dinamik, bilişsel, analitik yöntemlerden bir ya da birkaçı tercih edilebilir.

    Bir depresyon tablosunda, şiddeti klinik olarak değişen şu gibi belirtilere rastlarız.

    Anhedoni:Hiçbir şeyden keyif alamama ve zevk alamama hali.

    Sosyal çevreden, iş ve aile çevresinden kaçarak içe çekilme.

    Motivasyon düşüklüğü, istek azlığı ve düşük engellenme eşiği.

    Libido kaybı, kilo kaybı ve iştahsızlık ya da aşırı kilo alma, aşırı iştah, düşük enerji düzeyi, kolay yorulma hali, adet düzeninde aksama, uyku bozuklukları, sabah erken uyanma, uykuya dalma güçlüğü, hiç uyuyamama yada aşırı uyuma hali.

    Kabızlık, ağız kuruluğu, başağrısı, uyuşmalar, karıncalanmalar gibi fiziksel yakınmalar.

    Hasta psikomotor yavaşlama halinde ya da aşırı gerginlik içinde olabilir. Kolayca ağlayabilir durumdadır, çökkündür, dikkati dağınıktır. Duygusal olarak sıkıntılı, tedirgin, üzgün, depresif ya da kendini engelleniyor hisseder durumdadır. Konuşmanın akıcılığı ve canlılığı spontanlığı azalmıştır. Genellikle tek kelimelik uzun aralıklarla, alçak sesli ve monoton şeklinde konuşur. Hastanın düşünce içeriğinde intahar düşünceleri, ölümle yoğun bir uğraş hali, yoğun bir umutsuzluk ve çaresizlik, değersizlik, suçluluk, karasızlık görülür. Düşünce içeriğinin zenginliği azalmıştır. Fiziksel şikayetlerle yoğun bir uğraş halinde olabilir. Konsantrasyon güçlüğü, hafıza bozukluğu ve değersizlik hisleri sık rastlanan şikayetlerdendir.

    Depresyon tablolarında yapılacak tedaviler genellikle 2 ile 6 ay arasında süren ve yukarıda belirtildiği gibi ilaç tedavisi ile birlikte zaman zaman psikoterapinin uygulandığı tedavilerdir. Günümüzde depresyon için kullanılabilecek tıbbi tedaviler ve ilaçların sayısı çok çeşitlenmiş ve kalitesi arttırılmıştır. Kullanılacak olan ilaçların mutlaka hekim gözetiminde alınması ve gerekli olan zaman süresinin aşılmamasına dikkat edilmesi önemlidir.

    Ergenlerde depresyon tablolarında erişkinlerden farklı olarak aşırı bir tedirginlik ve huzursuzluk, öfke patlamaları, sabırsızlık, çabuk bıkma ve sıkılma, dikkat dağınıklığı, impulsivite, aşırı bir hareketlilik ve dışa dönüklük hali, düşünmeden çok sayıda amaçsız girişimde bulunmak ve kurallara karşı çıkma eğilimi ön planda olabilir. Bu nedenle ergenlerin okul ve aile yaşamlarında, arkadaş ilişkilerinde ortaya çıkabilecek sorunlara karşı uyanık olunmasında fayda vardır.

    Ergenlerde depresyon tedavisi uygulanırken sosyal becerileri geliştiren yöntemlerin kullanılması, aile ile ilgili manipülasyonların yapılması, oldukça yüzgüldürücü sonuçlar vermektedir.