Yazar: C8H

  • Epilepsi nedir, epilepsinin tedavisi var mıdır?

    Nöbet nedir?

    Beyin elektriksel aktivitesinin anormal yayılmasına bağlı, davranışsal ya da duyusal değişikliklerin ortaya çıktığı, ani ve çoğunlukla kısa süreli, geçici beyin fonksiyon bozukluğudur. Bilinç kaybı çoğunlukla eşlik etmekle birlikte bazen bilinç kaybı olmaksızın da nöbetler görülebilir. Nöbet anında gözlerde yukarı ya da yanlara kayma, kol ve bacaklarda kasılmalar, dil ısırma, idrar kaçırma, gibi yakınmalar olabileceği gibi bazen de gevşeklik olabilir.

    Epilepsi nedir?

    En az iki ateşsiz nöbetin görüldüğü nörolojik bir durumdur. İlk nöbet sonrası hastalara çoğunlukla epilepsi tanısı konmaz çünkü hastaların yaklaşık %60-70 ‘inde nöbet tekrarı bir daha görülmez. Ancak hastanın ilk nöbet sonrası bir hekim tarafından değerlendirilmesi uygun olacaktır.

    Kaç çeşit nöbet vardır?

    Genel olarak parsiyel (kısmi) ve jeneralize (yaygın) olarak ikiye ayrılır. Ancak kırktan fazla tanımlanmış nöbet tipi vardır. Nöbet tiplerine göre ilaç seçimi yapılarak tedavi planlanacağından nöbet anında video ya da cep telefonu kamerasıyla kayıt yapılması uygun olacaktır.

    Nöbet tetikleyiciler nelerdir?

    En iyi bilinen nöbet tetikleyiciler: Uzun süreli uykusuzluk, uzun süreli açlık, ateş ve enfeksiyonlar, stres, aşırı heyecan, televizyon, bilgisayar gibi parlak ışık saçan araçlar ve ışık kaynakları, hormonal değişiklikler nöbetleri tetikleyebilir. Soğuk algınlığı ve grip durumunda burun akıntısı ve öksürüğü önlemek üzere kullanılan bazı ilaçlar da nöbetleri tetikleyebilir. Bu ilaçları doktorunuzdan öğrenebilirsiniz.

    Epilepsi tanısı nasıl konur?

    Epilepsi tanısı klinik olarak öyküyle konur. Her bilinç kaybı epileptik nöbet olmayabilir. Epilepsi ile karışabilecek bazı durumların dışlanması gerekir. Tansiyon ve şeker düşüklüğüne bağlı bilinç kayıpları, bayılmalar, kalp ritm bozuklukları, küçük çocuklarda ürperme, tiremeler bazen de psikojenik kökenli bayılmalar epilepsiden ayırt edilmelidir. Bu durumda EEG tetkiki tanıda en çok yardımcı olan tetkiktir. Gerek duyulursa başka bazı tetkikler de istenebilir.

    Epilepsinin tedavisi var mıdır?

    Evet, epilepsi tedavi edilebilir bir hastalıktır. Epilepsi tanısı doğrulandıktan sonra hastalara antiepileptik ilaç tedavisi başlanır.

    Tedavi süresi ne kadardır?

    Çocuklarda ortalama 2 yıldır. En az iki yıl nöbet sonrası hastalar tekrar EEG ile değerlendirilerek ilaç kesim proğramı başlanır. Doktorunuz bu süreyi yeterli bulmazsa (hastanın özellikleri, EEGnin bozuk olması ya da epilepisinin türü nedeniyle) daha uzun süre ilaç kullanılır.

    İlaç tedavisi dışında tedavi yöntemleri var mıdır?

    Dirençli epilepsili hastalardan bazılarına ilaç tedavisi dışında epilepsi cerrahisi, ketojenik diyet, vagal sinir uyarımı uygulanmaktadır.

  • SÖMESTR TATİLİNİN ÇOCUKLARIN PSİKOLOJİSİ  ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

    SÖMESTR TATİLİNİN ÇOCUKLARIN PSİKOLOJİSİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

    Eveet! Karneler alındı. Bazı öğrenciler başarılı notlar alırken, bazı öğrenciler ise başarısız notlar aldı. Ebeveynlerin en sık düştüğü hatalardan biri de başarız not alan çocuklarına; sözel şiddete başvuması, ceza vermesi, akranlarıyla kıyaslamaasdır. Ailelerin çocuklarına kami gosterdigi olumsuz tutum ve davranişlar; çocugunuzun benlik gelişimine ve kendine guven eksikligine neden olabilir.

    Unutulmamalıdır ki, hiç bir başarısızlık çocuğunuzdan daha önemli değildir.

    Karne dönemi çocuklarınız izin en sikintili dönemlerden biridir. Bazı öğrenciler mutlu olurken, başarısız notlar aldıklari izin bazı öğrenciler stres ve kaygı yaşamaktadır. Onlar zaten yeterince stres ve kaygıyaşarken, sizin vereceğiniz tepki ile bu daha da artabilir ve çocuğunuzu olumsuz etkileyebilir ya da azalarak ve ona olan inancinizi göstererek bir sonra ki yeni donemde daha çok motive de olabilir. Dikkat edilmesi gerekilen, bazıyaralar görünmezdir. Fiziksel yaralardan daha çok ciddi izler bırakır. Çocuğunuzun ruhunda ciddi yaralar açmayın.

    Çocuğunuz stresli ve uzun bir maratondan çıktı. Ona rahatlaması izin fırsat verin ki, bahar dönemi izin derslere kami daha ilgisiz ve eğlenceye aç bir ruha sahip olmasın.

    Dikkat edilmesi gereken bir başka konu ise, araya bir aylik bir zaman dilimi girmektedir. Bu sebeple çocuklarinizin uyku duzeni bozulabilir. Uyku duzeni bozulan çocuklarin, bir sonraki okul doneminde uyku problemleri yaşamasina neden olabilir. Yapilmasi gerekilen ise, okul donemi içerisinde hangi saatlerde uyuyorlarsa, yine o saatte uyumalarina ozen gosterilmesidir.

    Tatil sonrası, ebeveynler ve çocuklar izin tam bir işkence olabilir. Aileler, çocuklarının derslerine daha iyi hazırlanmaları izin istemeden de olsa tatili çocuklarına zehir edebilir. Çocuğunuza yasaklar getirmeyin! Tv, bilgisayar, telefon ve digital oyunlar izin günde belirli saatler ölçüsünde izin verin. Hem sizi hem de çocuğunuzu tatmin edebilecek programlar hazırlayın. Bunu birlikte yapın ki çocuğunuz önemsendiğini ve onu dikkate aldığınızı farketsin.

    Çocuğgunuz tatilde bir önceki dönemde öğrendiklerini unutabilir. Bu sebeple öğretmenleri “ev ödevi” verirler. Annal; bilgilerin unutulmamasi ve dersleri düzenli olarak tekrarlanması sağlanarak , bilgileri kalici hale getirmektir. Ancak, bunu izin uzun saatler yerine kisa ve duzenli bir program uygulanirsa, çocugunuz sıkılmadan ders çalışması sağlanır. Hem bu sayede çocuğunuzu sıkmadan, bunaltmadan ders çalışmasına olanak sağlarsınız, hem de ona izleniyorum hissini yaratarak “güven” hissinin oluşmasınısağlarsınız.

    Tatil dönemi içerisinde ailecek yapılan seyahatler, birlikte yapilan aktiviteler çocuğunuzun gelişimi ve ruh sağlığı açısındanson derece önemlidir. Çocuğunuzun sevdigi etkinlikler göz önünde tutularak hem kitap okuma, hem ders çalışma, hem fiziksel etkinlikler, hem de gözlem ve keşfetmesine yardımcı olacak seyahatler, sanatsal aktiviteler…vs düzenlenebilir.

    Tatil zamanında mental, fiziksel ve zihinsel olarak dinlenmek ve yenilenmek; yeni bir döneme daha enerjik ve zinde başIamak izin gereklidir.

    Siz ebeveynler çocuklarınız izin elbette ki en iyisini istersiniz ve bunun için çabalarsınız.

    Unutmamalısınız ki; çocuğunuz artık düşünebilir ve akıl yürütüo bunları ifade edebilecek bireyler haline geldikleridir. Onunla konuşuncakarşılıklı istek ve önerileri, eleştiriIeri beraber dile getirmektir. Bu onun gelişimi için son derece etkili olurken, sizin de farketmeden yapmış olduğunuz hataları anlamınıza yardımcı olacaktır.

    Unutmayın !! ÇocukIar donmamış beton gibidir; üzerlerine ne düşerse onun izi kalır.

  • Sağlam çocuk izlemi

    Sağlam çocuk izlemi, herhangi bir yakınması olmayan ailesi tarafından sağlıklı olduğu kabul edilen bebek ve çocukların doğumdan itibaren belirli aralıklarla sağlıklarının değerlendirilmesi, korunması ve devam ettirilmesi amacıyla yapılan muayene ve danışmanlıktır.

    Sağlam çocuk izlemlerinin hedefleri:

    -büyüme ve gelişme izlemi,

    -Aşılama Takibi,

    -Bebek ve çocuk bakımı, beslenme hakkında aile danışmanlığı,

    -Farkedilmemiş herhangi bir hastalık varsa erken tanı koymak,

    Sağlam çocuk takibi hangi sıklıkta yapılmalı?

    Bebek izlemi anne karnında başlar. Gebelik sırasında düzenli doktor kontrollerinin bebek ölüm hızını belirgin azalttığını gösteren birçok çalışma mevcuttur.Bebeğin anne karnındaki pozisyonu, büyüme ve gelişimi, kalp sesleri, görüntüsü gibi birçok bulgu bebeğin sağlığı hakkında bize bilgiler verir. Bu takipler sonucu elde edilen birçok patolojik bulgu tedavi ile düzeltilebilir veya doğar doğmaz yapılacak girişimlerle bebeğe sağlıklı bir yaşam imkanı sunulabilir.

    Doğum sonrası izlemler önce sık aralıklarla yapılmalıdır. Anne,baba ve bebek birlikteliği, birbirlerine alışmaları ve bebek bakımı,beslenmesi gibi gereksinimleri açısından destek olunmalı ve eğitilmelidir.Ayrıca birçok hastalığın erken tanısı açısından da sık takip ilk zamanlarda önemlidir. Çok küçük bebekler hastalıklara dirençsiz olduğundan ve birçok organ ve sistemleri henüz tam gelişmediğinden daha sık izlenmelidir.

    Doğum sonrası ilk kontrol ilk 48 saat içinde yapılmalıdır.Hem emzirme eğitimi, hem de sarılık, hipoglisemi, erken müdahale gerektirebilecek doğumsal hastalıklar açısından erken izlem çok önemlidir.Bu ilk kontrolde anne-baba-bebek ilişkileri,ailenin sosyoekonomik durumu değerlendirilmeli, risk faktörleri belirlenmeli ve buna göre yaklaşımlar planlanmalıdır.

    Sonraki kontrol ilk 15 gün içerisinde yapılmalıdır.bu kontrol fenilketonüri, biotidinaz eksikliği ve hipotiroidi gibi hastalıkların erken tanısı için kan alınması ve ilk kontrolde verilen eğitimin denetlenmesi ve yeni sorunların takibi açısından önemlidir.

    Sağlıklı bebekler ilk 6 ay ayda bir izlenmelidir. daha sonra gelişim problemi veya risk faktörleri yoksa kontrol sıklığı azaltılabilir.Tabi ki saptanmış sorun ve hastalık riski mevcutsa bu duruma göre kontroller daha sık planlanmalıdır.

    Sağlam çocuk izlemi nasıl yapılmalıdır?

    İzlem sırasında çocukla ilgilenen bireylerin hepsinin odada bulunması en idealidir. Özellikle babanın bulunması teşvik edilmelidir. muayene sırasında bebek tam soyulmalı öykü ve fizik muayene tüm sistemleri içerecek şekilde yapılmalıdır. Zaten sağlam çocuk diyerek herhangi bir sistemik muayene atlanmamalıdır. Boy, Kilo ve baş çevreşi takibi tam yapılmalı, nörolojik ve motor gelişimi takip edilmeli, aileye hem psikolojik hem de gelişimi açısından gerekli danışmanlık ve eğitim hizmetleri verilmelidir.

    Eğer ailenin kafasında herhangi bir sorun ya da problem var ise önce bu sorun giderilmeli ve aile rahatlatılmalıdır.

    Kısacası sağlan bir çocuğa yaklaşım hasta olandan farklı değildir. İzlem sırasında hasta çocuklarda olduğu gibi öykü, fizik inceleme,gerekliyse laboratuar tetkikleri, tanı, tedavi ve öneriler aşamalarını içerir.

  • Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Psikoterapi kişinin hayatında yaşadığı rahatsızlık verici davranış, inanç, duygu ve ilişki problemlerini uzman psikoterapistlerle çözmeye çalışma sürecidir. Psikoterapiye başlama kararı bile bu tarz sorunları çözmek için büyük bir ilk adımdır. Hangi tarz terapi uygulanırsa uygulansın danışan ve terapist arasında güvenli bir ilişki kurulması çok önemlidir.

    Psikoterapi hizmeti almak günümüzde gittikçe yaygınlaşsa da psikoterapiye dair yanlış inanışlar hala devam etmektedir.

    Bir psikoterapist ne yapar?

    • Farklı teknikler kullanarak danışanın yaşadığı duygusal ve ruhsal sorunları çözmesinde yardımcı olur.

    • Danışanı yargılamadan mümkün olduğunca tarafsız bir bakış açısıyla çalışır.

    • Danışan için güvenilir ve istikrarlı bir ortam yaratır.

    • Danışanın sorunlarını çözmez, bu sorunların çözümü için yol arkadaşlığı yapar.

    • Terapi odasında danışanın aklındaki her şeyi mümkün olduğunca konuşulabilir kılar.

    Bir psikoterapist ne yapmaz?

    • Danışanına direkt olarak tavsiye vermez. Psikoterapinin asıl amacı danışanların kendi kararlarını verebilmeleri için yardımcı olmaya çalışmaktır.

    • Danışanlarıyla özel hayatında romantik/cinsel ilişkiye girmez, iş/arkadaş ilişkisi kurmaz.

    • Özel hayatında ilişki içinde olduğu yakın arkadaşları ve aile üyelerine terapi hizmeti vermez.

    • Danışanlar kendi iç dünyalarını açmadıkça zihin oku(ya)maz.

    • Psikiyatri eğitimi almamışsa (uzman psikolog, uzman klinik psikolog ise) ilaç yazmaz. Farmakolojik konsültasyon tıp eğitimi alıp psikiyatri alanında uzmanlaşmış psikiyatristlerin alanıdır.

    Sorunları çözmek adına geçmişle ve kişinin kendisiyle yüzleşmesini gerektiren psikoterapiye başlama kararını vermek sürecin en zorlayıcı anlarından biridir. Etik çalışan, sınırlarını bilen bir psikoterapist bu sürecin çerçevesini oluşturur ve danışanıyla beraber çalışır. Danışanına öncülük etmez, onun yol arkadaşı olur ve danışanın hayatındaki tekrarlayan sorunların kaynağını onunla beraber anlamaya çalışır. Bu çerçevede ilerleyen psikoterapi süreçleri pek çok psikolojik, psikosomatik ve günlük problemlerin çözümünde oldukça etkilidir.

  • Bebeklerde gaz sancısı (kolik)

    Bebekler istek ve gereksinimlerini sadece ağlama ile ifade edebilirler. Tamamen normal bir davranış olabileceği gibi birçok hastalığın belirtisi olarak ta karşımıza çıkabilir.

    Bebeklerde oldukça sık görülen bebeklik koliğinde aileler bebeklerini yatıştıramaz ve önemli bir hastalığı olduğu gerekçesiyle doktora başvururlar.

    Ağlama nöbetleriyle getirilen bebeklerde birçok hastalığı da dışlamak gerekir. Örneğin; idrar yolu, orta kulak ve menenjit gibi enfeksiyonlar, ishal,kabızlık, gastroözofageal reflü, anal fissür gibi sindirim sistemi hastalıkları, kafa ciçi kanamalar, hidrosefali gibi santrla sinir sistemi hastalıkları, posterior üretral valv (idrar yolu darlığı) gibi üriner hastalıklar, supraventriküler taşikardi gibi kardiak hastalıklar, kırık, çıkık, yumuşak doku travmaları gibi travmaya bağlı durumlar bu hastalıklardan bazılarıdır.

    Bebeklerdeki kolik sancılar ilk 3 ay içinde en sık karşılaştığımız sorunlardan birisidir.

    Teorik tarifi şöyledir: 3 hafta ile 3 ay arasındaki, sağlıklı, gelişim geriliği olmayan bir bebekte en az 3 saat süren ve haftada en az 3 gün olan nedeni açıklanamayan şiddetli ağlama nöbetleridir.

    Bu ağlama nöbetleri daha çok akşam saatlerinde olur, nedeni ve tedavi yöntemi tam bilinmediğinden hem aileleri hem de hekimleri zor durumda bırakabilir.

    Bu yakınma ile getirilen bebeklerde yukarıda da bahsettiğimiz gibi bir çok hastalık ile karışabileceği için iyi bir öykü ve fizik muayene esastır.

    Kolik tedavisinde öncelikle aileye bu durumun tıbbi bir sorun olmadığı zamanla gerileyeceği anlatılmalıdır. Paramedikal yöntemler, bebeği sallamak, kucaklamak,emzik vermek, dolaşmak, karnına ılık bir bez ile masaj yapmak, müzik dinletmek denenebilir. Medikal tedavi de ise Simetikon içeren ilaçlar, Rezene, papatya, anason, nane,kimyon gibi bitkisel karışımlar denenebilir.

    Ancak bebeklerdeki kolik sancıların önemli birçok organik hastalıklar ile karıştırılabileceği ve çok iyi bir öykü ve fizik muayene ve gerekirse laboratuar incelemeler gerektirebileceği unutulmamalı ve mutlaka bir çocuk doktoruna başvurulması gerektiği bilinmelidir..

  • Tecavüz

    Tecavüz

    Gazetelerde, son yıllarda giderek artan bir sıklıkta tecavüz ve taciz haberleriyle karşıla-şıyoruz. Bu haberler yetişkinler arasındaki olaylara ilişkin olabildiği gibi, sıklıkla yetişkinlerin çocuklara, hatta çocukların çocuklara karşı işlediği taciz ve tecavüz suçlarıyla da ilgili olabiliyor. Bir çoğumuzun zihnindeki tecavüzcü imgesi, eski Türk filmlerindeki gaddar, psikopat tiplerle örtüşüyor. Oysa, sanılanın aksine, tecavüzcülerin büyük bir kısmı, ilk bakışta hiç bir şekilde şüphelenmeyeceğimiz, normal görünümlü kişilerin arasından çıkıyor. Ve yine düşünülenin aksine, yurt dışında ve özellikle ABD’de yapılan araştırmalara göre, tecavüze ve tacize uğrayan kişiler %85’e ulaşan oranlarda tecavüzcüyü ya da tacizciyi daha önceden tanıyorlar.

    Tecavüz ve taciz girişimiyle karşılaşanların yarıdan daha fazlası, tanıştığı ve birlikte çıktığı birisi tarafından saldırıya uğruyor. Bu saldırılar, bazı durumlarda henüz yeni tanışmış ve ancak sınırlı ortamlarda tanıma fırsatı bulunulan kişiler tarafından gerçekleştirilirken, önemli bir kısmı da iş, arkadaş ve akraba çevresinde yer alan kişiler tarafından yapılmaktatır. Dikkati çeken bir diğer nokta, tecavüzcülerin hatırı sayılır bir kısmı tecavüz olayını kameraya kaydetmek, hatta internet ve benzeri ortamlarda paylaşmak ihtiyacı duyması.

    Tecavüz girişiminde bulunan erkeklerin önemli bir kısmı (daha nadir karşılaştığımız kadınların erkeklere ve çocuklara karşı olan eylemlerini bu yazının kapsamı dışında tutuyoruz) eyleminin tecavüz ya da taciz olmadığına inanıyor. İlişkide bulundukları kişiyle olan daha önceki tanışıklıklarını, samimiyet ve paylaşımlarını ya da daha önceden rıza ile gerçekleşmiş olan cinsel deneyimlerini öne sürerek, karşı tarafın rızasını her seferinde sağlamak zorunda olmadıklarını öne sürüyorlar.

    İngiltere gibi gelişmiş, modern bir kültürde dahi, insanlara bir tecavüz olayı ile ilgili fikirleri sorulduğunda, yaklaşık her üç kişiden biri, kadının hal ve hareketleri, giyimi, aşırı alkollü olması gibi nedenlerle, amiyane tabiriyle ‘fingirdediği’ için ‘kaşındığı’ ve karşı karşıya kaldığı olayı hakettiğini ifade ederek, tecavüzün sorumlusu olarak kadını göstermektedirler. Bütün bu koşullar içerisinde mağdurun, yaşadığı gerçeklikle yüzleşmesi ve yaşadığı olayı rasyonel bir şekilde ve adil duygularla değerlendirmesi pek mümkün olamıyor.

    Tecavüz ya da taciz eden kişi mağdurun, amiri ya da işvereni konumundaysa, aralarında otorite ilişkisi varsa durum daha da vahim hale geliyor. Arada güvene dayalı yakın bir ilişki bulunduğu, iş ve kariyerle ilgili riskler söz konusu olduğu için mağdur kendi korumakta çok daha fazla zorlanıyor. Bu girişimin şikayet konusu olması durumunda, mesai arkadaşları, eş ve akrabalar tarafından duyulma riski ve buna eşlik eden diğer kaygıları mağdur büyük bir şok olarak yaşar. Eğer daha önceden böyle bir olasılık için psikolojik hazırlığı yoksa, yaşadığı bu şok nedeniyle karşı karşıya kaldığı durumu hemen ve doğru bir şekilde değerlendirebilmesi ve kendisini koruyabilmek için gerekli çabayı gösterebilmesi neredeyse imkansız hale gelir. Saldırgan bir akraba (örneğin enişte) olduğunda, eşin yakın arkadaşı ya da yakın bir arkadaşın eşi olduğunda durum daha da başedilmesi güç bir hale geliyor. Eğer mağdur çeşitli nedenlerle cinsel bir yoksunluk duygusu içindeyse, saldırı esnasında cinsel haz aldığını farkettiyse ya da bundan şüphelendiyse kendini affetmesi, suçsuzluğunu kabüllenmesi artık mümkün olamıyor.

    Tecavüzün mağduru olan kadın, acı, utanç ve suçluluk duygularıyla başedemediği için, tecvüzün sorumlusu olarak kendisini görüyor ve %95 gibi oranlarda şikayette bile bulunmuyor. Bu çıkmaz içerisindeki kadınların üçte biri kendini cezalandırma, suçunu telafi etme aracı olarak intiharı düşünüyor. Geçtiğimiz yıllarda İngiliz gazetelerinde insanı şoke eden bir haber yer almıştı. Bir İngiliz tecavüz ettiği bir kadının şikayeti üzerine tutuklandı ve soruşturmanın ilerlemesiyle, bu kişinin son iki yıl içerisinde 1,000’den fazla kadına tecavüz etmiş olduğu ortaya çıktı. Çeşitli nedenlerle kadınların hiç birisi adli mercilere şikayette bulunmamıştı.

    Tecavüzün ve tacizin mağduru yetişkinler değil de çocuklar olduğunda, ortaya çıkan yıkımları telafi etmek ve yaraları sarmak o ölçüde güçleşiyor. Pek çok çocuk yaşadığı olayın vehametini ve anlamını kavrayacak bir idrake ve olgunluğa henüz sahip olmadığı yaşlarda bu saldırılarla karşılaşıyor ve yetişkinlerdekinin aksine, uzun süreler, tekrarlayıcı bir şekilde bu travmaları yaşamak zorunda kalıyor. Biraz daha ileri yaşlarda olup, yaşadıkları olayın vehameti ve anlamı hakkında yarı açık yarı kapalı bir fikre sahip olan çocuklar da, ya tehdit edildikleri ya da olay açığa çıktığında cezalandırılacaklarına inandıkları için, yaşadıkları durumu ailelerine ve yakınlarına açıklayamıyorlar. Ensest vakaları söz konusu olduğunda, bazı durumlarda anneler ya da aileler tarafında görmezden geliniyor ya da örtbas ediliyor.

    Bir çok çocuk, yaşadıklarının travması ve örseleyici duyguları ile ilerleyen yaşlarda yüzleşmek ve bunlarla başetmek zorunda kalıyor. Böyle bir utancı yaşamak zorunda kaldıkları için kendilerinden nefret ettikleri gibi, zamanında yaşadıklarını fark etmedikleri ve kendisini korumadıkları için de ebeveynlerinden de nefret ederler ve onları affetmekte çok zorlanırlar. Tacizler kız çocuklarının eş seçimlerini etkiler çoğunlukla güvenli bağlılıklar yaşayamayacakları hatalı eşler seçmelerine neden olur. Çoğunun düzenli ve istikrarlı evlilikleri olmayabilir ya da hiç evlenmezler ve kendilerine eş seçemezler. Eşleriyle ve babalarıyla problemli ve sağlıksız bir ilişki sürdürmek zorunda kalabilirler. Erkek çocukları cinsel kimlikle ilgili sorunlar yaşayabilir. Eril enerjileri baskılandığı için, eril kimliklerini oluşturmakta ve geliştirmekte zorlanırlar.

    Tecavüzün doğası ve tecavüzcünün kişilik yapısına ilişkin özellikle ABD’de ve diğer gelişmiş ülkelerde pek çok araştırma ve çalışma mevcuttur. Kişilik gelişimini çeşitli nedenlerle tamamlayamamış, patolojik bir kişilik geliştirmiş ve bu nedenle toplum içerisinde kendini bütünleyici ve tamamlayıcı bir şekilde üretemeyen, sosyal çevresi ile uyumlu ve doğal ilişkiler kuramayan, eril kimliğini normal sosyal ilişkiler içerisinde yaşayamayan tecavüzcüler de bizim aramızdan çıkıyor. Onları da istisnasız saygın ve iyi niyetli anne-babalar yetiştiriyor. Bu noktada gerçekten çok düşünmeye ihtiyaç var. Sağlıklı bireyler, sağlıklı yetişkinler yetiştirebilmek için sağlıklı bir toplum olmamız gerektiği açık.

    Tecavüz, “bir kişinin kendi gönüllü ve bilinçli onayı olmadan cinsel ilişkiye sürüklenmesi” olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle; bir kişinin cinsel ilişkiye hayır diyebilme hakkının ya güç ya da tehdit kullanılarak, ya da alkol, uyuşturucu ilaç veya benzeri maddeler kullanarak ortadan kaldırılması, yaşanan olayın tecavüz olarak tanımlanması için yeterlidir. Cinsel ilişkide bulunulan kişi, doğru ve rasyonel karar verebilme yetisini ortadan kaldıran bir mental bozukluğa veya geriliğe sahipse veya rıza gösterebilme yaşının altında bulunuyorsa, bu kişiyle kurulan cinsel ilişki de tecavüz olarak tanımlanır. Bu eylem eşe karşı işlenmiş olsa dahi sonuç değişmez.

  • Çocuklarda büyüme izlemi neden önemlidir?

    Büyüme vücut hacminin ve küytlesinin artışıdır ve çocukluk döneminin kendine özgü niteliklerinden birisidir. Anne karnından başlayıp ergenlik çağının bitimine kadar sürer. Beslenme ,geçirilen hastalıklar, ailenin ekonomik ve psikososyal koşullarından etkilenebilir. Çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminin ve sağlığının önemli bir göstergesidir.

    Sağlam çocuk izlemlerinde yatık büyüme eğrisi (yatık büyüme eğrisi duraklama işaretidir.) Büyüme geriliğinin en erken bulgularındandır. Büyümedeki bu duraklama aile hatta doktor tarafından sık aralıklarla kontrol edilmiyorsa farkedilmeyebilir. Bu açıdan yaşamın ilk aylarında sık yapılan sağlam çocuk takibi ve büyüme takibi önemlidir.

    Büyümede duraklamanın farkedilmesi buna neden olabilecek birçok hastalık ya da psikososyal durumun tayini açısından da önem taşır. İyi bir öykü,fizik muayene ve gerekiyorsa laboratuar iincelemelerle erken tanı ve tedavi olanağı sağlayarak olacak gelişim geriliklerinin önüne geçilebilir.

    Büyüme geriliğinin çeşitli gastrointestinal (yani sindirim sistemi), enfeksiyonlar, renal(böbrek kaynaklı), kardiyak, endokrin,nörolojik, kalıtsal ve metabolik birçok nedeni vardır.

  • EVLİLİĞİN ÖMRÜ

    EVLİLİĞİN ÖMRÜ

    Evliliğin ömrünün ne kadar olduğu tartışması, tüm evliliklere ortak bir ömür biçme çabasıdır aynı zamanda. Oysaki; her evlilik kendi dinamiklerine, kendi özelliklerine göre hayatta kalış süresini kendi belirler. Sistem yaklaşımına göre evlilik bir sistemdir ve farklı dönemlerden geçer. Evliliğin ilk 1,3,5,7,10… yılının kritik yıllar olduğundan öte, her evliliğin geçirdiği evrelerin evliliğin kaçıncı yıllarına denk geldiğidir asıl mesele. Bir evlilik sistemi içinde yer alan evreler en temelde; evliliğin yeni kurulduğu zaman, ilk çocuğun doğumu, ikinci ve diğer çocukların doğumu, çocukların ergenliğe girdiği dönem, çocukların evden ayrıldığı dönem, çocukların evlendiği dönem şeklinde devam eder. Bunun anlamı da şudur; evliliğin içinde farklı dönemler vardır ve her dönemin özellikleri birbirinden çok farklıdır. Eğer bu dönemler birbirinden farklı olarak değerlendirilmezse ve her dönem birbiriyle kıyaslanırsa “evliliğin ilk yılları çok farklıydı” “çocuktan önce her şey çok daha güzeldi” şeklinde söylemler doğal olarak sistem içinde kendine yer bulacak ve eşleri mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürükleyecektir. Her evre kendi özelliklerine göre yaşanmalı ve beklentiler her evreye uygun bir şekilde güncellenmelidir. Nitekim ilk çocuğun doğumundan sonraki yılların evliliğin ilk yıllarından ya da çocuksuz olunan yıllardan farklı özelliklerde olması en doğal süreçlerden biridir. Evliliğin her evresinde ihtiyaçlar, istekler, evin sorumlulukları, ev içi düzen, maddi konular, roller farklılaşacağı için tüm bu alanlarda aile sistemi kendi içinde ihtiyacı olan güncellemeyi yapmak durumundadır. Evlilikte sorunlar genelde evre geçişlerinde olur, bu da sistemin yeni duruma uyum sağlaması sürecinin doğal bir sonucudur. Umut vaat eden nokta, yeni dönem dengeyi bulunca sorunlar da bitmiş olacaktır.

    Evliliğin ömrünü belirleyen konuların en önemlileri arasında eşlerin birbirlerini farklı iki kişi olarak kabul etmemeleri ve sahip oldukları farklı özelliklerini sürekli sorun olarak görmeleri yer alır. “Eşimle biz çok farklıyız” cümlesi eğer ki bir evlilikte sorun olarak görülüyorsa, o evlilikte sorun hep var olacaktır demektir. Çünkü evliliğin doğası zaten iki farklı kişinin aynı sistem içinde yer almasını gerektiriyor. Eşlerin her şeyden önce, “biz bu sistem içinde; farklı düşünen, farklı hisseden, farklı ihtiyaçları olan, farklı inançları olan, farklı alışkanlıkları olan, farklı zevkleri olan, farklı ilgi alanları olan iki farklı kişiyiz” diyebilmeleri gerekir. Bu kabul yapılmadığında eşler birbirini değiştirme çabası içine giriyor; kendisi gibi davranmayan, düşünmeyen eşinin yanlış davrandığını veya yanlış düşündüğünü savunuyor ve bundan oldukça rahatsızlık duyuyor. Değiştirilmek istenen eş de doğal olarak direnç gösteriyor, sistem içinde kendini var edebilmek için diş gösteriyor ve eşlerin güç mücadelesi başlıyor. Farklılıkların kabul edilmemesinin üstüne bir de sağlıklı tartışma kültürünün olmayışı eklenince en küçük sorunlar yorgan yaktırma noktasına gelebiliyor.

    Bir sorunu, bir çatışmayı çözebilmek için “sen nasıl öyle düşünürsün!” demeden, eşler birbirinin doğrusunu çürütme çabasına girmeden “bu evde iki farklı doğru var, şimdi ne yapacağız?” diyebilmek gerekiyor. Bu noktadan sonra bir çatışmayı çözmek sanıldığı kadar da zor değil. Asıl mesele silahları bırakıp güç savaşını bitirebilmek.

    Farklılıkların kabul edilmesiyle, ilişkinin sağlığı adına atılan bu büyük adımdan sonra hayata geçirilecek bir diğer konu da eşlerin birbirlerinin bireysel sınırlarına müdahale etmemesi, birbirlerine nefes alabilecekleri alanlar bırakması. “Evlendikten sonra her şeyi eşimle beraber yapıyoruz, her vakti birlikte geçiriyoruz” romantik bir söylem gibi gelebilir ancak özünde önemli bir problemi içinde barındırır. Bireylerin kendi özel ilgi alanlarına vakit ayırması, tek başlarına yaptıklarında onları mutlu eden aktiviteleri hayata geçirmesi önemlidir ve bu konuda eşler birbirine destek olmalıdır. Eşler hem bireysel olarak tek başına vakit geçirmeli, hem karı koca olarak birlikte vakit geçirmeli hem de varsa çocuklarla birlikte hep beraber vakit geçirmelidir. Evlilik sistemi ihtiyacı olan enerjinin büyük bir kısmını buralardan alır. Sağlıklı ve kaliteli bir evlilik için sağlam bir ‘biz’ oluşturmak çok önemlidir. ‘Biz’ için ihtiyaç duyulanlar ‘ben’ ve ‘sen’ dir. Çiftler ‘biz’ oluştururken ‘ben’ ve ‘sen’ i yok etmeye çalışmadan, onları koruyarak bunu gerçekleştirebilirler.

    Evlilik içinde en sık rastlanan cümlelerden biri de “Ben söyledikten sonra ne anlamı var, ben dedim diye değil, içinden gelerek yap” cümlesidir. Bu cümle, eşlerin birbirlerinin hoşlandıkları şeylerle ya da birbirlerinin beklentileri, istekleri ile ilgili bilgileri konuşmadan anlayabilecekleri varsayımını içeriyor. Eşlerden biri diğerine hangi yemeği sevdiğini söylemezse diğer eş bunu anlayamayacak ve dolayısıyla belki de o yemek o evde hiç pişmeyecek. Çiftler birbirlerinin hoşlandıkları ve onları mutlu eden şeyleri bilmeli, öğrenmek için çaba sarf etmeli ve kendisinin hoşuna gitmese bile sırf eşi mutlu etmek için bir şeyler yapmalıdır. Kişiler kendileri ile ilgili bu konuları da konuşmayınca aralarındaki paylaşımlar azalıyor ve konuşacak bir şey bulamama noktasına geliniyor. Siz dediniz, istediniz diye eşiniz sizi mutlu etmek için bir şey yaptı, bundan daha güzel ne olabilir ki…

    Bir diğer konu da çiftler evliliklerine dair ‘sıfır tartışma’ beklentisi içinde oluyor zaman zaman. Şu bir gerçek ki, sağlıklı aile sorunları olan ve bunları çözebilen ailedir. Tartışmama beklentisi içinde olan bir ailede de yaşanan tartışmaların varlığı sorgulanıyor, “biz neden tartışıyoruz” şeklinde bir yaklaşım içine giriliyor. Sağlıksız tartışmaların üstüne bir de barışma süreci olması gerektiği gibi yaşanmıyor. Barıştıktan sonra tartışılan konunun bir daha gündeme gelmemesi (“barıştık artık hadi bu konuyu kapatalım”) ya da sorun çözülene kadar barışmaya teşebbüs edilmemesi (“sorun çözülmedi ki niye barışayım”) barışmanın amacına uygun yaşanmadığını gösteriyor. Barışmanın amacı eşlerin sorunları çözebilmesi için bir araya gelmesidir, sorunları halının altına süpürmek değil. Bu konuda da kişisel savaşı bırakıp ilişkinin iyiliği adına hamleler yapılmalıdır. “Sen bana bir adım atsan ben sana koşarım” anlayışı ile ilk adımı karşıdan bekleyen iki kişi de ilk adımı atmayınca, eşlerin koşmak için kullanacakları enerji içlerinde patlıyor ne yazık ki. İlk adımı atma konusunda herkes bireysel sorumluluğunu alıp harekete geçse ilişki adına çok yapıcı bir davranış yapılmış olacak. Evliliklerde kişiler kazanmaz ya da kaybetmez, ilişki kazanır ya da ilişki kaybeder. İlk o barışsın, ilk o özür dilersin, ilk o gelsin…diye düşünmek ilişkinin kaybetmesine katkıda bulunur ancak, sizi kahraman yapmaz.

    Kaliteli bir evlilik için kaliteli iletişim kurmayı da öğrenmek gerekiyor. Öğrenmek diyorum çünkü iletişim bir beceridir ve her beceri gibi sonradan öğrenilebilir. Birçok çift iletişimi sadece ‘söylemek’ olarak düşündüğünden kaliteli iletişime dair birçok nokta da gözden kaçırılmış oluyor. ‘Söyledim ya’ değil mesele, karşılıklı anlaşmak (aynı fikirde olmaktan söz etmiyorum, aynı şeyin anlaşıldığından emin olmak asıl nokta) ve kişilerin kendilerinin anlaşıldığını hissetmesi iletişimin asıl amacıdır. Bunun için de kaliteli iletişimin tekniklerini bilmek ve uygulamak gerekir. Evlilik terapisi seanslarında iletişimi öğrenen birçok çift “Biz şimdiye kadar doğru düzgün iletişim kurmuyormuşuz meğer” diye söylerler. Şimdiye kadar kaliteli iletişimin yollarını bilmiyor olmanız bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiniz anlamına gelmemeli.

    Özetle evlilik; kuralları olan, yeni beceriler gerektiren yeni bir sistemdir. Kişiler evlendiğinde bu kuralları baştan kabul etmiş demektir. Kurallarına uygun yaşanan bir evliliğin kaliteli bir şekilde uzun süre devam etme olasılığı yüksektir. Kendi haline bırakılan hiçbir sistem sonsuza kadar kendini var edemeyeceğinden, evlilik sisteminin devamlılığı için çiftler çaba göstermek durumundadır. Unutulmamalıdır ki, evlilikler olumsuz olaylar yüzünden bitmez, olumsuz olaylar her evlilikte olur. Evliliği bitiren şey, olumlu olayların az olmasıdır. Bu nedenle evlilik sistemi içine olumlulukları çaba ve emek eşliğinde dahil etmek evliliğin ömrü açısından hayati bir öneme sahiptir. Evliliğinizin ömrüne ömür katmanız dileğimle…

  • Anne sütünün ve emzirmenin faydaları

    Yenidoğan bebeği olan annelerin çoğunda sütünün yetmediği veya bebeğe yaramadığı konusunda kaygıları vardır.

    Bu kaygılarla bebeğe ilk günlerinde biberonla mama vermeyi tercih ederler. Biberon anne memesinden farklı şekilde emilmesi ve deliğinden mamanın daha rahat ve çok miktarda gelmesinden dolayı bebeğin anne memesini yakalama tekniğini bozar. Bir süre sonra bebek biberonla beslenmeyi anne memesini emmeye tercih etmeye başlayabilir.

    Ayrıca biberonla mama ile beslenme bebeğin karnını doyuracağı için anneyi emme aralıkllarını uzatacak ve bu da memenin sütle dolup gerginleşmesine, bebeğin memeyi kavramasında zorlaşmaya neden olacaktır.Bu durum ayrıca ilerleyen dönemlerde annede de sistemik reaksiyonlara neden olabilmektedir.

    Anne sütü yaşayan bir sıvıdır yani içeriği bebeğin fizyolojik durumuna ve yaşına göre değişiklikler gösterir.Bebeğin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak besin özelliklerini içerir.

    İnek sütüne göre daha az protein içerir ancak bu prıoteinlerin biyolojik değeri yüksektir(özellikle whey proteini). Bu düşük protein içeriği sayesinde renal solüt yükü azdır ve bebeğin daha tam gelişmemiş böbrekleri için yetmezlik riskini azaltır.

    Anne sütü inek sütünün aksine beta laktoglobülin içermediği için alerji sorunu da yoktur.

    Süt şekeri olarak Laktoz içerir bu da barsak florasının oluşmasına olanak sağlar.

    Bebeğin K ve D vitamini haricinde tüm vitamin ve mineral ihtiyacını karşılar.

    Demir içeriği inek sütüne oranla az olmasına rağmen bu içerdiği demirin biyoyararlanımı daha yüksektir.

    Anne sütünde çok sayıda büyüme faktörü mevcuttur. Bu da birçok organ sisteminin büyümesi ve gelişmesi için önemlidir.

    Anne sütü besleyiciliği yanında içerdiği birçok antikorlar ile de bebeği enfeksiyonlara karşı korur.

    Anne sütü her zaman hazır taze,uygun sıcaklıkta ve temizdir. Sindirimi kolaydır ve bu sayede sindirim sistemi hastalıklarına neden olmaz.

    Emziren annelerin bebekleri ile iletişimleri daha kolay olur. Ayrıca emzirme anneyi yeni gebelikten koruduğu gibi meme kanseri riskini de azaltır.

  • RUH SAĞLIĞI VE ÖNEMİ

    RUH SAĞLIĞI VE ÖNEMİ

    İyilik hali, ruh ve beden sağlığı ile bir bütündür. Ruh sağlığı,kişinin kendisi ve çevresiyle olan uyum hali olarak tanımlanabilir.Bu yazımda değinmek istediğim başlıca konu ise; ruh sağlığının önemi ve toplumun ruh sağlığına bakış açısıdır.

    Alan da en sık rastladığım sorun,psikolojik rahatsızlıkların delilik ,akıl hastalığı gibi yanlış isimlerle adlandırılmasıdır.Psikolojik rahatsızlıklar her hangi bir organımızın hastalanması ile aynıdır.Beynimizin kimyasının bozulmasıyla başlar.

    Ruhsal olarak yaşanan duygu ve davranışların ne zaman sağlıklı ne zaman sağlıksız ya da hastalık belirtisi olacağının sınırlarını her zaman tam olarak çizebilmek mümkün olmayabilir. Ancak , ruh sağlığının normal ölçülerde olup olmadığını belirleyen bazı özellikler vardır. Bunlar;

    1-Kişinin kendi kendisiyle uyumlu olması her şeyden önce gereksiz ve uzun süren

    kaygılardan, kuruntu ve kuşkulardan uzak olmasına bağlıdır. Günlük kaygılar ve

    üzüntüler her sağlıklı insanda vardır ve ruhsal uyumsuzluk belirtisi sayılmaz.

    Fakat nedeni belli olmayan ya da uzun süren kaygılar, kuruntular ruhsal

    dengenin bozulduğunun belirtisi olabilir.

    2- Kişi, içinde yaşadığı yakın ve uzak çevrede ilişkiler kurup bu ilişkileri devam

    ettirebilmelidir. Ailesi, akrabaları ve iş yaşamındaki kişilerin dışında

    arkadaşlıklar da kurabilmeli ve bu ilişkileri devam ettirebilmelidir.

    3- İnsanlarla geçinme ve iş birliği yapmanın ötesinde, sevgiye ve saygıya dayalı

    bağlar kurabilmelidir. Karşı cinsle de sevgiye dayalı ilişkilere yönelmeli, eş

    seçmede kendi başına sorumluluk alabilmelidir.

    4- Kişinin kendine güveni olmalıdır. Davranışlarını ve yeteneklerini gerçekçi

    olarak tartabilmelidir. Kendini başkalarının gözüyle de görebilmelidir.

    Yetenekleriyle orantısız bir üstünlük ya da aşağılık duygusu içinde olmamalıdır.

    5- Kişi toplumda bir yeri ve görevi olduğu duygusunu edinmiş olmalıdır.

    Yeteneklerini geliştirmeli, verimli işlere yöneltebilmeli, çalışmalarından ve

    başarısından zevk almalıdır.

    6- Kişinin geleceğe yönelik planları olmalı, bunları gerçekleştirmek için de

    gerçekçi bir yol izlemelidir. Gerçekleştiremediği isteklerini de başka yollardan

    doyum sağlamaya çalışmalıdır.

    7- Kişinin karşılaştığı zor durumlarda başvuracağı bir yedek gücü olmalı ve yeni

    durumlara uyma esnekliği gösterebilmelidir.

    8-Başarısızlıktan yılmamalı, zorlukla karşılaşınca kendini bırakmamalıdır. Geleceğe dönük umudu ve savaşım gücü ile karşılaştığı engelleri yenmeye çalışmalıdır

    9-Kendi başına kararlar alıp uygulayabilmeli, kararlarının sorumluluğunu

    taşıyabilmeli ve sonuçlarına katlanabilmelidir.

    10-Başarısızlıktan ders almalı,

    başarısızlık nedenlerini başkalarına yüklememeli, kendini eleştirebilmelidir.

    11-Kişinin yaşadığı toplumla ters düşmeyen, inandığı değerleri ve inançları

    olmalıdır. Bunun yanı sıra birey yeniliklere de açık, ön yargıdan uzak olmalıdır.

    12-Başkalarının inanç ve görüşlerinde saygı duymalı, hoşgörülü olmalıdır.

    13-Kişinin, mesleği dışında eğlendirici, dinlendirici ve kişiyi geliştirici, spor, sanat

    gibi uğraşları da olmalıdır.