Yazar: C8H

  • Hırıltılı öksürük

    Hırıltılı öksürük

    TEKRARLAYAN HIRILTI-BRONŞİT-ASTIM .

    Astım hava yollarının tekrarlayan enflamatuar bir hastalığıdır. Ülkemizde çocuklarda görülen en sık kronik hastalıktır ki bu oran %6-8 olarak ifade edilir. Duyarlı kişilerde nöbetler halinde gelen hırıltı, hışıltı, nefes darlığı, öksürük özellikle gece öksürüğü ve sabaha karşı olan öksürük, en önemli belirtilerindendir. Astım oluşturan sebepler alerjik ve non-alerjik (allerjik olmayan) olarak iki başlıkta incelenir. Astım her yaş grubunda olabilmekle beraber genellikle 2 yaşın altındaki çocuklarda bronşiolit, bronşit, biraz balgamı var, hışıltılı çocuk gibi isimlendirilmelerle tanı söylenmekte olup, bir kısmı tıbbi bir kısmı halk diliyle, aslında çocuğunuzun solunum yolları problemli denmeye çalışılmaktadır. Bazen hastalar öyle geçişkendir ki iki teşhis aynı anda kullanılabilmektedir. Hastalık alerjik ise; ailede astım, alerjik nezle-saman nezlesi, egzema gibi bir hastalığı olan ebeveyn muhakkak sorgulanır. Nasıl ki çocuğumuzun gözleri dayısına benzemişse, ev tozu, polen gibi bronş alerjik duyarlılığı da ona benzeyebilir. Yani alerji genetik geçişli olabilir. Ama diğer taraftan ailede olmasa da, zaman içinde çocuğumuz duyarlanarak, herhangi bir maddeye alerjik tepki geliştirebilir. Bazen 5 yaşında bir hastaya polen alerjisi var dediğimizde “Bugüne kadar yoktu nasıl olur?” diye sorar. Halbuki daha ileri yaşlarda da alerji geliştiği bilinen bir bilimsel gerçekliktir.

    Alerjinin olmadığı astım-bronşit vakalarında, özellikle gece beslenen ve bu nedenle reflü hastalığı geliştirdiğimiz çocukları görmekteyiz. Alerjinin olmadığı diğer bir büyük grupta viral üst solunum yolu hastalıklarından dolayı bronş darlığı yaşayan hastalarımızdır. Bu durumda alerji yaratan etmenlerden; kirli havadan koruduğumuz, viral enfeksiyon maruziyetini azaltıp aşılarla ve bazı ilaçlarla, direncini yükselttiğimiz ve gece beslenmesini kesip reflü tedavisi yaptığımız çocukların büyük çoğunluğu, bu hastalığa karşı tedavide başarılı olacaktır.

    En sık rastladığımız alerjenler; ev tozu ve akarları, polenler, tüy döken ev hayvanları , küf mantarlarıdır. Bunlarla mücadelede ev içi nemin%50 civarında tutulması, evde çamaşır kurutulmaması, tüylü yünlü oyuncak, giysi, halı gibi tozu çokça barındıran eşyaların çocuktan uzak tutulması önemlidir. Çocuğun sıkça kullandığı odaların, her gün suya çeken veya hepa filtreli elektrik süpürgesi ile temizlenmesini öneriyoruz. Evin hiçbir odasında sigara içilmemesi, hatta sigara kullanan ebeveynin çocuğa dokunmadan önce, el-ağız temizliği yapıp giysilerini bile değiştirmesi, o kokunun öksürüğü tetiklememesi için önemlidir.

    Astım-bronşit teşhisi hekimin muayenesi ile konulabilir. Film çekilmesi, tahlil yapılması şart değildir. Muayene sırasında çocuğun dinlenen solunum seslerinin, o anda normal olması da astım-bronşit olmadığı anlamına gelmez. Geçmişte öksüren, balgam kusan, hırıltısı olan ve bu belirtileri birkaç kez yaşayan kişi hekimce takip edilip, semptomların olduğu anda muayene edilerek teşhis konulabilir. Ya bronşit astım değilse? İşte o nedenle ilk görüşmede bazı testler, akciğer grafisi gibi, çocuğun yaşı 5 ten büyük ve uyumluysa solunum fonksiyon testi ve bazı kan tahlilleri yapılabilir. Alerjiden şüphe ediliyorsa, kan tetkiki ve yaşça uygunsa ve uyumluysa ciltte alerji prick test yapılabilir. Hastaların ilaca verdiği cevapta teşhisi kesinleştiren bir diğer faktördür. Tedavide önce belirtiler kontrol altına alınır, sonra ataklar önlenmeye çalışılır, ilaç ihtiyacı en aza indirilir. Çocuğun günlük hayatını tüm çocuklar gibi yerine getirebilmesi amaçlanır. Verilen ilaçların Kullanma eğitimi hastaya bizzat doktorun kendisi vermelidir. Hasta düzenli takip edilmeli, yapması ve yapmaması gerekenler detaylı anlatılmalıdır. Astım yineleyen bronşit hastaları, her yıl Eylül ile Aralık ayı sonuna kadar grip aşılarını olmalıdır.

    Ne yedirelim ne yedirmeyelim noktasında, çok soru gelmekte. Özellikle bıldırcın yumurtasından mucize beklememenizi önereceğim.Yapılan bazı çalışmalarda üzüm çekirdeği tozunun faydalı sonuçlar verdiği tespit edilmiştir. Hazır şurupları ülkemizde mevcut. Ayrıca zerdeçalın soğuk verilmesinden fayda gören hastalar olduğu belirtilmiştir. Öğünlerin düzenli yapılması ve karışık her yiyeceğin tüketimi asıl olandır. Öksürüğün çok olduğu dönemde ada çayı, ıhlamur gibi bitki çayları ve bol su içilmesi balgamı incelterek rahatlama sağlayabilir. Astım ve yineleyen bronşit tedavisi bir ekip işidir. Burada ailenin verilen ilaçları düzenli kullanıp, düzenli hekim takibinde olması, çocuğun kullandığı ilaca ve cihaza uyumu; hekimin doğru teşhis ve ilaç kullandırması ile alınan doğru çevresel önlemler tedavide başarıyı getirir.

  • “Sevgililer Günü’nü Fırsata Çevirin, Dönüm Noktası Olarak Görün!..”

    “Sevgililer Günü’nü Fırsata Çevirin, Dönüm Noktası Olarak Görün!..”

    Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu,14 Şubat’ın sevgilisi olanlar kadar olmayanlar için de önemli bir tarih olduğunu söyledi.

    Sevgililer Günü’nün ilişkiyi gözden geçirme, aşkı tazeleme, birlikteliği güçlendirme ve sevgiyi pekiştirme açısından çiftler üzerinde önemli bir rol oynadığını belirten Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu,“Sevgililer Günü’nü fırsata çevirin, dönüm noktası olarak görün!..”diyerek, 14 Şubat tarihinin maneviyatına değindi.

    Sevgililer Günü’nü”kapitalist sistemin bir oyunu” klişesiyle değerlendirmenin bahanelerin ardına sığanan insanların kolaycılığı olarak niteleyen Yağcıköseoğlu, yalnızlıktan kaynaklı mutsuzluğa bahaneler bulmak yerine mutluluğa giden yolu bulmanın yerinde bir karar olacağını kaydetti.

    Sevgililer Günü’nü sadece hediye alınıp-verilen bir gün olarak görmenin ve özellikle kabul edilen hediyeleri ticari değeri üzerinden değerlendirmenin 14 Şubat’ı amacına ulaştırmayacağının altını çizen Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu, Sevgililer Günü’nün önemini ve tavsiyelerini şöyle aktardı: “Sevmek ve sevilmek, birisi için özel olduğumuzu hissetmek; insan ruhunun en temel ihtiyaçlarındandır. Özellikle bireyler, ilişkilerinde sevgi, saygı, şefkat, anlayış ve korunma içeren bir yakınlık içerisinde temas etmeye ve hissetmeye ihtiyaç duyarlar.

    14 Şubat ise bu duyguların daha çok paylaşılması beklenilen, kimi bireylere göre ticari yönü olan kimilerine göre ise sevginin anlamının hatırlanmasını sağlayan günlerden biridir…

    İlişkinin durumu ve kişilerin beklentileri, bu günü nasıl geçireceğinizi de belirlemektedir aslında.

    İlişkisi olmayan bireyler için, yalnız olma duygusu her ne kadar kişiyi rahatsız etse de, kişinin sevgi, paylaşım, ilişki kurma ve yönetmeye dair beklenti ve düşüncelerini sorgulamasını, kendisini tanıma fırsatı sunmaktadır.

    İlişkisi olan bireyler için ise 14 Şubattan beklenilen, hediyelerin alınması ve birlikte paylaşımların olmasıdır. Bu gün ayrıca kişinin beklentilerini, partnerine olan duygu ve düşüncelerini, ilişkinin boyutunu görmenize fırsat vermektedir.

    Duygularını ifade etmekte zorlanan kişiler için bu gün doğru ifade etmeyi seçme konusunda yardımcı olmaktadır. Ayrıca ilişkinizin rutininin değişmesini sağlayarak, ilişkinizde enerjinin artmasını sağlamaktadır. Partnerinizden beklentilerinizi, ilişkinizin olumlu ve olumsuz yönlerini ele alma ve yeniden bir başlangıç yapabilmek için bir fırsat niteliği de taşımaktadır.

    14 Şubat, sevginizi hatırlamak ve paylaşmak için kutlanılan bir gündür .

    Önemli olan; sevgiyi ifade etmek için doğru yollar seçebilmek ,bir gün değil, her gün sevgiyi paylaşabilmek, sahip olduğunuz sevgiyi korumak ve besleyerek büyümesini sağlamaktır..”

  • Lenf bezi büyümeleri

    ÇOCUKTA LENF BEZİ BÜYÜMESİ;

    Öyküde lenfadenopatinin ne zamandır mevcut olduğu, giderek büyüyüp
    büyümediği, ateş, boğaz ağrısı, öksürük, terleme, eklem ağrısı, döküntü, kolay morarma,
    burun kanaması, kilo kaybı olup olmadığı sorulmalıdır. Ayrıca ilaç kullanımı, aşı öyküsü,
    hayvan ısırığı, hastalarla temas öyküsü, seyahat öyküsü, çiğ süt ve süt ürünleri kullanımı
    mutlaka sorgulanmalıdır.

    Fizik Muayene: Lenfadenopati nedeniyle getirilen hastaların genel sistemik muayenesi
    mutlaka yapılmalıdır. Lenfadenopatinin lokalize yada yaygın olup olmadığı, sayısı,
    büyüklükleri, kıvamı, mobil olup olmadığı ve enflamasyon bulgularının varlığı araştırılır.
    Ayrıca özellikle olası eşlik edebilecek olan döküntü, ikter, peteşi, ekimoz ve
    hepatosplenomegali varlığı araştırılmalıdır.

    Laboratuvar: Lenfadenopati ile başvuran çocuklarda tam kan sayımı ve periferik yayma
    değerlendirmesi ilk yapılacak laboratuvar incelemesidir ve tanı ve ayrıcı tanıda oldukça
    değerlidir. Pansitopeni, lösemi ve nöroblastom gibi maliğn hastalıklar seyrinde görülebileceği
    gibi sistemik viral ve bakteriyel enfeksiyonların seyrinde de saptanabilir. Beyaz küre
    yüksekliği ve sola kayma bakteriyel enfeksiyonlarda görülürken, lenfomonsitoz EBV, CMV,
    toksoplazmozis gibi sistemik enfeksiyonlar yanında lösemilerde de görülebilir.
    Eritrosit sedimantasyon hızı ve CRP özellikle tüberküloz, kollajen doku hastalıkları ve
    maliğnitelerde çok yüksek olarak saptanır. Kan biyokimyasında karaciğer fonksiyon
    testlerinde yükselme infeksiyöz mononükleozu, ürik asit artışı maliğn hastalığı işaret edebilir.
    Radyolojik olarak direk grafiler ve ultrasonografi ilk değerlendirmede yararlanılan
    görüntüleme yöntemleridir. Lenfadenopatili hastalarda öykü ve fizik muayene ile bir
    yönlendirme olamamış ise olası mediastinal lenfadenopati veya kitle şüphesi ile iki yönlü
    akciğer grafisi mutlaka çekilmelidir. Ultrasonografi lenf nodları hakkında ayrıntılı bilgi verir.
    Etraf dokularla ilişkisi, sayı ve boyutları, hilus yapısının korunup korunmadığı, apse gelişip
    gelişmediği özellikle araştırılır. Olası bir hepatosplenomegali ve lenfadenopati açısından
    batın ultrasografisi yapılır.

    Serolojik çalışmalardan öncelikli olarak CMV, EBV, toksoplazma için testler istenir. Olguya
    göre karar verilmek üzere kedi tırmığı hastalığı, tularemi, HIV, HHV-6, brusella gibi ajanlar
    için tetkikler istenebilir. Deri testlerinden PPD, özellikle akciğer grafisinde anormal görünüm
    saptanan hastalarda istenmelidir.

    Kemik iliği aspirasyon/biyopsisi: Tüm lenfadenopati olgularında yapılmaz ancak aşağıdaki
    durumlarda mutlaka değerlendirilmelidir:

    – En az 2 aydan beri giderek büyüyen lenfadenopati
    – Kilo kaybı
    – Kemik ağrıları
    – Hepatosplenomegali
    – Maksiller/mandibular kitle
    – Retroorbital kitle
    – Batında kitle
    – Anemi, trombositopeni, blast
    – Akciğer grafisi anormal ise
    – Supraklavikular LAP varsa

    Biyopsi: Lenfadenopati nedeni saptanamaz ve patolojik boyutlarda olmaya devam ederse,
    aspirasyon olası bir lenfomayı göstermede yetersiz kalacağı ve boşuna zaman kaybına
    neden olacağı için tercihen eksizyonel biyopsi yapılması önerilir. Aşağıdaki durumlarda
    biyopsi endikasyonu vardır:

    – Sürekli ve açıklanamayan ateş, kilo kaybı ve gece terlemelerinin eşlik etmesi
    – Sert, ağrısız ve çevre dokuya fiske olması
    – Uygun antibiyotik tedavisine rağmen lenf nodunun büyümeye devam etmesi veya
    yenilerinin ortaya~Lenf nodunun büyümesine lenfadenomegali, lenf nodu boyutu ve yapısının bozulduğu tüm
    lenf bezi hastalıklarına ise lenfadenopati adı verilir. Bunun dışında lenf nodunun
    inflamasyon bulguları ile birlikte (ağrı, şişlik, kızarıklık, ısı artışı) büyümesine lenfadenit
    denir. Çocukluk çağında supraklavikuler bölgede 0,3 cm, aksiler, epitroklear, oksipital,
    postaurikuler bölgede 0,5 cm, servikal bölgede 1 cm, inguinal bölgede ise 1,5 cm,
    abdomende 2 cm ve mediastende 1,5 cm büyüklüğe kadar normal kabul edilebilir.

  • ÇOCUĞUM DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU YAŞIYOR OLABİLİR Mİ?

    ÇOCUĞUM DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU YAŞIYOR OLABİLİR Mİ?

    Çocuğunuz diğer çocuklara göre daha mı hareketli ve bu hareketliliği onun çevresiyle olan uyumunu bozuyor mu?

    Çocuğunuz birçok şeyi unutuyor ya da onunla konuştuğunuzda dinlemiyormuş gibi mi davranıyor?

    Çocuğunuz genelde sabırsız mı ya da düşünmeden davrandığı için başına kötü şeyler geldi mi?

    Çocuğunuzun öğretmeninden okulda sıklıkla yaramazlık yaptığına ya da dersleri dinlemediğine dair şikayetler mi alıyorsunuz?

    Çocuğunuz okul ödevlerine başlamakta, sürdürmekte ve sonlandırmakta zorlanıyor mu?

    Yukarıdaki sorulardan yarısına “evet” yanıtı verdiyseniz, çocuğunuz DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite) sorunu yaşıyor olabilir.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu erken çocukluk dönemlerinde ilk sinyallerini veren bir bozukluktur. Bu bozuklukta tipik bir takım özellikler bulunmaktadır; bu özellikleri dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik gibi 3 ana başlık altına toplayabiliriz.

    Bu sorunu yaşayan çocuklarda saymış olduğumuz üç başlıktan birinin belli derecelerde daha baskın olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; kimi çocukta dikkat eksikliği tablosu baskınken, bir diğerinde aşırı hareketlilik ya da dürtüsellik daha çok ön planda olabilir.

    Aşırı hareketliliğin bakın olduğu tipte;

    • Oturduğu yerde kıpırdanma, ellerin ayakların oynatılması

    • Gereksiz yere sağ sola koşturma, eşyalara tırmanma

    • Sakin bir biçimde oyun oynayamama ya da başka bir işle uğraşma

    • Belirli bir süre bir yerde oturamama, sürekli hareket etme

    • Çok konuşma

    Dikkat dağınıklığın baskın olduğu tipte;

    • Dikkatin kolayca dağılması

    • Belirli bir işe ya da oyuna dikkat vermekte zorlanma

    • Dikkatsizlikten kaynaklanan hatalar yapma

    • Görev ve etkinlikleri düzenlemekte zorlanma

    • Ev ödevi, ders içi etkinlikleri gibi yoğun zihinsel çaba gerektiren işleri yapmaktan kaçınma

    • Başlanan işin yarım bırakılması

    • Kendisiyle konuşulurken, dinlemiyormuş gibi görünme

    • Günlük etkinliklerde unutkanlık

    • Etkinlikler için gereken eşyaları kaybetme

    Dürtüselliğin (düşünmeden harekete geçme) baskın olduğu tipte;

    • Sorulan soru tamamlanmadan yanıt verme

    • Sırasını beklemekte güçlük çekme

    • Başkalarının sözünü kesme ya da oyunlarında araya girme

    • Sonucunu düşünmeden koşma, itme, çekme

    gibi bir takım durumlar gözlemlenebilir. Kimi çocuklarda bu üç tip durumda aynı anda eşit derecede etkin olabilir.

    Her hareketli çocuk hiperaktif midir?

    Birçok çocuğun genel yapısı hareketli ve enerjik olabilir. Her hareketli olan çocuk dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşıyor denemez. Kimi durumlarda bazı çocuklar yapı gereği hareketli ve meraklı olabilir. Bir çocuğun DEHB (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) tanısı alabilmesi için bir takım yıkıcı (arkadaşlarına, kendilerine ve çevrelerine karşı şiddet içerikli) davranışlar sergilemesi gerekir. Gene her dikkat etmekte zorlanan çocuk DEHB na sahip değildir.

    Belki de çocuk ilgilenmesi gereken her ne konu ise o konu için yeterince motivasyona sahip olmayabilir.

    Bazı psikolojik sorunlar da DEHB ile karışmaktadır. Çocuğa yeterince sınır ve kural koyamayan ailelerin çocuklarında da DEHB gibi görünen ancak DEHB olmayan bir takım tablolara denk gelmek mümkündür. Çocuk yeteri kadar özdenetime sahip olmadığı için kontrolsüz tavırlarda olabilir.

    Gene çocuğun endişeli ya da depresif ruh haline sahip olması da çocuğu huzursuz ve dikkatsiz kılabileceği için DEHB na benzer bir takım durumlar oluşabilir. Çocuklar depresif ya da kaygılı olduklarında zaman zaman kontrolü yitirip, huzursuz bir şekilde hareketlenebilirler. Bu tavırları ruhsal çöküşü engellemeye çalıştıkları bir savunma davranışıdır; DEHB ile karıştırılmamalıdır.

    Sonuç olarak bir çocukta DEHB olup olmadığını anlayabilmek için çocuğun sağlıklı bir değerlendirmeden geçmesi ve yapılan değerlendirme sonuçlarına göre tedavi planının oluşturulması gerekmektedir.

    Ne yazık ki ülkemiz koşullarında çok kısa suren ve hiç bir değerlendirme aracı kullanılmaksızın gerçekleştirilen bir takım psikiyatrik muayeneler sonrası kolaylıkla bir çocuğa DEHB tanısı koyulabilmekte ve ihtiyaçları dışında çocuklar bir takim ilaç tedavilerine mecbur bırakılmaktadır. Toplumsal yaygınlık oranı %8 olduğu tahmin edilen DEHB nun kliniklerdeki seyri bu yanlış tanılar sebebiyle oldukça yüksek orandaymış gibi görünmektedir.

    Özetle hareketli ve dağınık olan her çocukta DEHB vardır demek oldukça yanlış bir önermedir. Merkezimizde çocuk ve ergen psikologlar tarafından uygulanan çocuğa yönelik ruhsal ve bilişsel bir takım test ve ölçeklerle kesin tanısı konulabilmektedir.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun tedavisi nasıl gerçekleşmektedir?

    Merkeziminde bu konuyla ilgili uzman psikologlar tarafından uygulanan ve oldukça hızlı verim alabileceğiniz ABD kökenli bir terapi tekniği olan “Bilişsel Davranışçı Terapi” uygulanmaktadır. Çocuğunuz bu terapi ile öncelikle yaşadığı zorluklarla ilgili düşüncelerini düzenleyerek duygularını olumluya çevirecek ve dolayısıyla bu gelişme davranışlarını da değiştirecektir.

    Bu terapi tekniği ile siz de çocuğunuzun terapi sürecine katılabilecek, evde yapacağınız egzersizlerle terapistle iş birliği halinde kalarak çocuğunuzun aile, okul ve çevreye karşı uyumunu kısa sürede yakalayabileceksiniz.

  • Bebek gelişiminde duyarlı dönemler hakkında

    Çocuk beynini erişkin beyninin küçük hali olarak değil, birtakım yapısal ve işlevsel değişikliklerin sürekli yaşandığı dinamik bir ortam olarak düşünmek gerekir. Çocuğun gelişim evresinde kazandığı her yeni beceri şu etmenlerin birlikte çalışması ile olur: Beynin yapısal gelişimi, sağlıklı beyin bir yapısı, çevresel destek (uyaranlar ve deneyim). Bu etmenler arasında çocuğun anne ve babasından edindiği genler onun yeteneklerini ve gelişimsel olasılıklarını belirler. Sonuç sadece ne genetik yapıya ne de sadece çevresel uyaranlara bağlıdır. Sonucu ortaya çıkaran genler ve çevresel destek arasında yaşam boyunca devam eden etkileşimdir.

    Beyin gelişimi hayat boyu devam eden bir süreçtir. Beynimiz ağırlığının %98’ine 6 yaşta ulaşır. İç ve dış kabuk (beyaz ve gri cevher) oluşunun tamamlanması, arasında bağlantıların oluşması en fazla ilk 1 yaşta olur ve yaklaşık 18-20 yaşta tamamlanır. Sinaptik bağlantı dediğimiz beyin hücrelerinin arasındaki bağlantıların oluşumu yine ilk 1 yaşta en hızlıdır. Beyin hücreleri arasındaki bu bağlantılar 40’lı yaşlara kadar bir taraftan devam ederken bir taraftan budanma dediğimiz olay ile azalır. Beyindeki kimyasal maddelerin (nörotransmitter) salınımı hayat boyu sürer. Ayna nöron olarak adlandırılan kısaca empati ve taklit yeteneğinden sorumlu olduğu düşünülen yapıların oluşumu da hayat boyu sürer.

    Çocuk doğduğunda beyin; temeli atılmış, kaba inşaatı ve odaları bitmiş bir ev gibidir. Odalar arasında bağlantıların kurulması, evin içinin döşenmesi ve güzelleşmesi ise aslında hayat boyu devam eder. Çocuklar doğdukları andan itibaren kendi bireysel ihtiyaçları ve tercihlerine uygun gelişir. Beynimiz bazı yönlerden özel bir eğitime ihtiyaç duymaz. Örneğin; bebek doğar doğmaz emebilir, daha küçük bebekken bile karnı acıkınca ağlar. Çocuğunuzun beyni sağlıklı ise ihtiyaç duyduğu şeyleri dünyadan nasıl alacağını doğal olarak bilir. Aynı zamanda beyin, gelişimi süresince her kişinin çevresel özelliklerine göre şekillenir. Bu nedenle insanlar çok değişken koşullarda yaşayabilir. Bu gelişim beynin arka kısımlarından ön kısımlarına doğru olur. Kısacası doğduğumuzda beynimizin yaşamımızı devam ettirecek fonksiyonları ilk önce gelişir. Yaşamamızı daha güzelleştirecek olan kısımlar- olaylar karşısında çözüm bulabilme, mantıklı düşünebilme, ahlaklı davranma, matematiksel beceriler gibi -ise daha sonra gelişir. Bu kısımların gelişiminde uyaranların etkisi büyüktür. Yine beş duyumuz gelişiminde uyaranların etkisi çok büyüktür.

    Beyin gelişim süresince ilk bir yıl çok önemlidir. Bu yıllarda belirli davranış ve duyuların olgunlaşması için o gelişim dönemine uygun doğru çevresel desteğin (deneyimin) yaşanması gereklidir. İşte bu kaçırılmaması gereken bu dönemlere “duyarlı dönemler” denilir.

    Duyarlı dönemler bazı duyular açısından anne karnında iken başlar. Tat duyusu bunlardan birisidir. Annenin aldığı gıdalar çocuğun içinde bulunduğu sıvı ile çocuğa ulaşır. Doğum sonu erken dönemde anne sütü ile daha sonra ek gıdaya geçiş ile olgunlaşmaya başlar. Yaklaşık 3 yaşında tat tercihlerinin çoğu oluşmuştur. Çocuğa bu dönemler kaçırılmadan farklı tatlar defalarca sunulmalıdır. İşitme duyusu da anne karnında gelişmeye başlar. Annenin hamileyken dinlediği müzikler doğum sonu dönemde çocuğu sakinleştirmek için kullanılabilir. Doğumdan sonra işitme testi yapılarak kayıp varsa erken teşhis ve tedavisi sağlanmalıdır. Konuşma bebeğin yaşamının ilk yıllarında en çok duyduğu (ana dilindeki) sesleri anlama ve çıkarma ile başlayarak gelişir. İleri yaşlarda yeni bir dil öğrenmek mümkün olsa da daha fazla uğraşı gerektirir. Yabancı dil eğitimine ne kadar erken yaşta başlanırsa çocuk o kadar kolay öğrenir. Dokunma duyusu deneyim ile kazanılır. Yetiştirme yurtlarında büyüyen çocuklara bu açıdan dikkat edilmelidir. Görme duyusu en erken kazanılan ve deneyimle artan duyulardandır. Göz tembelliği erken fark edilmez ise ileri yaşlarda geri dönüşü çok güçtür.

    Anne karnından başlayan ve ilk bir yılda çok önemli olan bu duyarlı dönemleri kaçırmayalım. Beyin gelişiminin bazı yönlerden hayat boyu devam ettiğini unutmayalım.

    Prof. Dr. Nesrin Şenbil

    Çocuk Sağlığı-Hastalıkları ve Çocuk Nöroloji Uzmanı

  • DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU NEDİR?

    DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU NEDİR?

    Çocukluk çağının en sık görülen rahatsızlıklarından olan Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), son derece önemli akademik, sosyal ve psikiyatrik sorunlara yol açabilen psikiyatrik bir rahatsızlıktır.

    Bir kişide DEHB’ten sözedebilmek için, dikkatin kolayca dağılması, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik (aklına geleni hemen yapma, sonucunu düşünmeden hareket etme) gibi 3 temel alandan belirtilerin bulunması ve bu belirtilerin, kişinin yaşamında en az bir alanı olumsuz etkileyecek boyutta olması beklenir.

    Ailelerin en sık dile getirdikleri yakınmalar şöyledir; “bizi duymuyor, söylediklerimizi yapmıyor ya da defalarca söyledikten, bağırdıktan sonra yapıyor, günlük basit işlerini yapamıyor, çok ısrarcı dediğini yaptırana kadar uğraşıyor”

    Öğretmenleri ise bu çocukları “çok hareketli, uzun süre bir yerde oturamaz, sınıfta çevresiyle fazla ilgili, dersi dinlemiyor, sık sık yerinden kalkıyor, izin almadan konuşuyor, kurallara uymuyor, düşünmeden hareket ediyor” gibi cümlelerle tanımlarlar.

    DEHB sadece bu belirtilerle sınırlı basit bir sorun değildir. DEHB’i olan bir çocuk, çevresinden devamlı uyarı ve eleştiri alan, istenmeme, dışlanma ve hayal kırıklıkları nedeniyle özgüveni sarsılmaya aday bir çocuktur.

    DEHB’NİN TEMEL BELİRTİLERİ NELERDİR

    1. Dikkat Eksikliği

    Dikkatsüresinin ve yoğunluğunun, kişinin yaşına göre olması gerekenden az olmasıdır. Dikkatin belirli bir noktaya toplanamaması ve kolayca dağılması, dağınıklık, unutkanlık, eşyalarını kaybetme, dikkatsizce hatalar yapma gibi belirtilerle kendini gösterir

    Dikkat eksikliği olan çocukların ilgilerini gerçekten çeken konularda ya da etkinliklerde dikkatlerini uzun süre sürdürebiliyor olmaları, anne babaların çocuğun dikkatinden bir sorun olmadığını düşünmesine neden olur ancak bu dikkat eksikliği tanısını dışlayan bir durum değildir.

    2.Hiperaktivite:

    Aşırı hareketlilik, bireyin yaşına ve gelişimine uygun olmayacak bir biçimde hareketli olmasıdır. Uzun süre yerinde oturamama, otururken elinin ayağının kıpır kıpır olması, çoğu zaman hareket halinde olma, çok konuşma gibi belirtilerle kendini gösterir.

    3.Dürtüsellik

    Genel olarak bireyin davranışlarını kontrol edebilmesinde sorun olmasıdır. Bu kişiler bir şeyi yapmadan önce olası sonuçları düşünmeden hareket ederler. Acelecilik, istekleri erteleyememe, söz kesme, düşündüğünü hemen yapma, aklına geleni geldiği anda söyleme, sırasını beklemekte güçlük çekme gibi belirtilerle kendini gösterir.

    DEHB’NİN FARKLI TİPLERİ VAR MIDIR?

    DEHB tanısı alan çocukların pek çok benzer özellikleri olsa da hepsi birbirinden farklıdır. DEHB’nin üç temel belirtisi olan dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik her çocukta farklı oranlarda ve şiddetle görülür.

    Temel belirtilerin dağılımına göre üç farklı DEHB tipi vardır;

    1. Birleşik tip

    2. Dikkat eksikliği önde olan tip

    3. Aşırı hareketliliği önde olan tip

    DEHB OLAN ÇOCUKLARDA BAŞKA NE TÜR SORUNLAR GÖRÜLEBİLİR?

    • Günlük rutin işleri öğrenmede gecikme yaşayabilirler

    Yapması gereken her işi biz hatırlatırız”

    “Biz söylemeden asla harekete geçmez”

    • Sosyal olgunlukta gecikme yaşayabilirler.

    “Kocaman çocuk oldu halen oyuncaklarla oynuyor, çizgi film izliyor”

    “Hiç büyümeyecek mi?”

    • Dağınıklık, düzensizlik en sık görülen belirtilerden biridir.

    “Odası darmadağınıktır”

    “Sürekli bir şeylerini kaybeder”

    “Üstü başı dağınıktir”

    “Defterleri çok düzensiz”

    “Sırasının üstü karmakarışık, yanına kimseyi oturtamıyorum”

    • Duygusal aşırı duyarlılık; hemen her çeşit uyarana karşı aşırı duyarlılık gösterebilirler.

    Kıyafetlerinin iç dikişlerinden bile rahatsız olur”

    “Beğenmediği, rahatsız olduğu giysiyi bir daha giymez”

    “Yemeğin önce görüntüsüne, kokusuna bakar, beğenmezse asla tadına bakmaz

    • Çok değişkendirler.

    “Bir anı bir anına uymuyor”

    “Çok keyifliyken birden öfkeleniyor”

    “Başarısı çok değişken, aynı dersin sınavlarında bile bir iyi, bir kötü not alıyor”

    “Ne zaman ne yapacağı belli olmaz”

    • Motor becerilerde sorunlar ve koordinasyon güçlükleri yaşayabilirler.

    “Çok sakar”

    “Yürürken kapılara, eşyalara çarpar”

    “Koşarken ayakları birbirine dolanıyor”

    “Yemek yerken o kadar döküp saçıyor ki birlikte yemek yiyemez olduk”

    “O kadar çok düşer ve yaralanır ki üzerinde yara izi olmayan yer kalmadı”

    “Ayakkabı bağlamayı öğrenemiyor”

    “Kalem tutması çok farklı”

    Yazısı o kadar çirkin ki kendisi bile okuyamıyor”

    • Unutkanlık çok sık rastlanan sorunlardandır.

    “Bazı şeyleri çok iyi hatırlıyor ama bir dakika önce söyleneni hatırlamıyor”

    “Bir şey yapmasını söylüyorum, başka bir şey yapıyor”

    “Mutfağa gittiğinde ne alacağını unutmuş oluyor”

    “Akşam öğrettiklerimi sabaha unutuyor”

    “Eşyalarını nereye koyduğunu hatırlamıyor

    • Saldırgan davranışlar görülebilir

    “Sinirlendiğinde gözü bir şey görmez”

    “Sık sık arkadaşlarıyla kavga ediyor”

    “Eşyalara zarar veriyor”

    DEHB’nin ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ NELERDİR?

    Yakın zamandaki araştırmalar beynin kimyasal yapısındaki sorunların üzerinde durmaktadır. Beyinde mesaj iletimini sağlayan dopamin, serotonin, noradrenalin gibi maddelerle ilgili sorunlar olduğu bilinmektedir. Bu sorunların sebepleri tam olarak tanımlanmış olmasa da 2 grup risk faktörü tanımlanmıştır.

    1. Genetik Etmenler

    DEHB olan çocukların aile üyelerinden en az birinde benzer belirtiler olduğunu görürüz.

    Anne babalarında benzer sorunlar olma oranı normal çocuklara oranla 2-8 kat, kardeşlerinde benzer sorunlar olma oranı normal çocuklara oranla 2-3 kat fazladır.

    1. Çevresel Etmenler

    Tek başına direk olarak DEHB’ye neden olmaktan çok, yatkın olan bireylerde DEHB ortaya çıkma riskini arttırırlar.

    Annenin gebelikte sigara,alkol kullanımı, fazla stres yaşaması, kötü beslenmesi, erken doğum, düşük doğum ağırlığı, doğum komplikasyonları ve doğum sonrası bazı hastalıklar gibi çevresel nedenler tanımlanmıştır.

    DEHB TANISI NASIL KONUR?

    • Aile ve çocukla psikiyatrik görüşme yapılır.

    • Aileye bazı ölçekler doldurtulur.

    • Çocuğun psikiyatrik muayenesi yapılır.

    • Çocuğa bazı testler (zekanın, sözel ve sayısal öğrenmenin, işitsel ve görsel dikkat alanlarının değerlendirildiği testler) uygulanır.

    • Okuldan, öğretmenlerinden bilgi alınır, ölçekler doldurtulur.

    DEHB, bütün bu alanlardan gelen verilerin hekim tarafından değerlendirilmesi ile konan klinik bir tanıdır. Hekim tarafından gerek görülüyorsa ayırıcı tanının yapılabilmesi için, labaratuar tetkikleri ve görüntüleme yöntemlerinden de faydalanılabilir.

    DEHB NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Tedavi hedefleri;

    • DEHB belirtilerini kontrol altına almak,

    • Yıpranmış olan aile, okul, arkadaşlık ilişkilerini tamir etmek,

    • Bireye yaşına uygun olan kendini yönetebilme becerilerini kazandırmak,

    • Yaşam kalitesini yükseltmektir.

    DEHB belirtilerinin kontrol altına alınmasında ilaçlar büyük ölçüde etkilidirler. İlaç tedavisine başlandıktan sonra en geç 2-3 ay içinde belirtilerde % 70-90 düzelme görülür.

    DEHB belirtileri kontrol altına alındıktan sonra diğer tedavi hedeflerine ulaşmak için psikososyal tedaviler gereklidir.

  • Çocukluk obezitesi

    Obezite vücutta artmış yağ kitlesini ifade eder. Günümüzde obezite çocukluk çağının en yaygın kronik hastalığı haline gelmiştir. Çocukluk obezitesi erişkin obezitesine dönüşeceğinden çocukluk obezitesinin önlenmesi erişkin obezitesinin önlenmesi açısından da son derece önemlidir. Fazla beslenen çocukların daha iyi büyüyeceklerine yönelik yanlış bir toplumsal inanış mevcuttur. Oysa çocukların günlük aldıkları toplam enerjinin ancak %5’i büyüme için harcanmaktadır. Çocukların sağlıklı büyümesi için sağlıklı besinler tüketmesi, günlük düzenli fiziksel aktivitelerinin olması ve yeteri kadar uyuması gerekmektedir. Zira çocukların büyümesini sağlayan büyüme hormonu uykuda, egzersiz sırasında ve açlıkta salgılanmaktadır. Harektsizlik, sürekli tokluk hali ve obezite ise büyüme hormonunu baskılamaktadır. Günümüzde çocuklar vakitlerinin çoğunu bilgisayar başında geçirip, yüksek kalorili sağlıksız besinler tüketip, uyuyor olmaları gereken vakitlerde televizyon seretmektedirler.

    Obez çocukların günlük tükettikleri besinler yalnızca kalori, yağ ve protein açısından yeterli olup vitamin, mineral, eser element ve diğer organik maddeler açısından fakirdir. Yüksek kalorili beslenme ve hareketsizlik obezite gelişiminde doğrudan etkilidir. Fast-food tipi beslenme, gazlı içecekler, cips ve çikolata alışkanlığı, anne-babanın obez olması, hızlı yeme alışkanlığı, çok televizyon izleme ve bilgisayar başında fazla zaman harcama obezite gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Son yıllarda obezite madde bağımlılığı olarak kabul edilmektedir. Buradaki bağımlılık çeşitli yiyecek maddelerine karşı gelişmektedir. Kola ve benzeri gazlı içecekler, cips ve çikolata bağımlılık yapan yiyecek ve içeceklerin başında gelir Bağımlılık yapan yiyecek ve içeceklerin çokca tüketilmesi sonucunda başka bir bağımlılık gelişmektedir: Karbonhidrat Bağımlılığı.

    Çocuğunuzda karbonhidrat bağımlılığı olup olmadığını nasıl anlayabilirsiniz?

    Çocuğunuz kola ve benzeri gazlı içecekleri çokca tüketiyorsa, makarna, pilav, ekmek ve hamur işi gıdaları özellikle tercih ediyorsa, karbonhidrattan zengin olmayan sebze ağırlıklı gıdalar yediğinde doymuyorsa, sık sık şekerli gıda arayışına giriyorsa, sürekli kilo alıyorsa çocuğunuzda karbonhidrat bağımlığı başlamış demektir. Bağımlılık yapan yiyecek-içecekler günlük beslenme alışkanlığını ve damak tadını tamamen değiştirip karbonhidrat bağımlılığına neden olduklarından çocuklar bu tür yiyecek-içecekleri tüketmeyi tamamen kesseler bile günlük olarak almaya alıştıkları karbonhidratı makarna, pilav, ekmek ve her türlü şekerli gıdayı çokca tüketerek gidermeye çalışırlar. Karbonhidrattan zengin bu tür gıdalar ve gazlı içecekler alındığında kan şekeri hızla yükselir. Buna paralel olarak insülin de yükselir. İnsülin hormonunun yükselmesi vücudumuzdaki her türlü olumsuzluğu başlatan bir sinyal görevine dönüşür.

    Kilo artışı ile birlikte insülin hormonunda artış gözlenir. Bu duruma insülin direnci adı verilir. Tedbir alınmaz ve tedavi ile bu durum geri döndürülmez ise insulin direnci tip 2 diyabete (şeker hastalığı) neden olur.

    Çocuğunuzda insülin direnci olup olmadığını nasıl anlayabilirsiniz?

    İnsülin direnci boyun, koltuk altı, kasıklar ve deri katlantı bölgelerinde ciltte koyulaşma ile kendisini belli eder. Ancak bu durum uzun süredir yüksek insülin düzeyi olanlarda gözlendiğinden insülin direnci başlangıcında ciltte bu koyulaşmalar gözlenmez. Obez bir çocukta bu değişikliklerin görülmemesi insülin direnci olmadığı anlamına gelmez. İnsülin direnci olanlarda kilo almak kolaylaşırken kilo vermek güçleşir. Kesin tanı insülin düzeyine bakılarak konulur. İnsülin direnci olan kız çocuklarının yumurtalıklarda kistler gelişir. Bu kistler androjen hormonu (erkeklik hormonu) salgılayarak adet düzensizliklerine, kıllanmaya ve ciddi psikolojik bozukluklara neden olurlar. Tedavi edilmeyen olgularda ileriki dönemlerde çocuk sahibi olamama riski mevcuttur. Bu tabloya polikistik over sendromu adı verilir. İnsülin direnci ve polikistik over sendromunun erken tanı ve tedavisi ileride ortaya çıkacak ciddi sorunların engellenmesi açısından önemlidir.

    Çocuğunuzda polikistik over sendromu olup olmadığını nasıl anlayabilrsiniz?

    Obezite, adet düzensizliği, kıllanma, sivilce oluşumu, boyun, koltuk altı, kasıklar ve diğer katlantı bölgelerinde koyulaşma belirtilerinden birkaçı ergenlik dönemindeki kız çocuğunuzda mevcutsa polikistik over sendromundan şüphelenebilirsiniz.

    Obezitenin oluşturduğu sağlık sorunlarının çokluğu insan ömrünü kısaltmakta ve yaşam kalitesini azaltmaktadır. Obezite nedeniyle iskelet sisteminin erken yaşlarda fazla ağırlığa maruz kalması çeşitli ortopedik sekellere neden olabileceği gibi obezite aynı zamanda karaciğer yağlanması, safra taşı oluşumu, erken ve gecikmiş ergenlik, hipertansiyon, kalp ve böbrek hastalıklarına da yol açmaktadır.

    Doç. Dr. Mehmet Emre TAŞCILAR

    Çocuk Endokrinolojisi

  • KANSERİN PSİKOLOJİK ETKİSİ

    KANSERİN PSİKOLOJİK ETKİSİ

    Günümüzün ;önde gelen sağlık sorunlarından birisi olan kanser, çaresizlik ve belirsizlik içeren, ağrı ve acı içinde ölümü çağrıştıran, suçluluk ve kaygı uyandıran kronik bir hastalık olarak algılanmaktadır.

    Kişiye kanser ;teşhisi konulmasıyla birlikte, hastayla paylaşma ;şekli oldukça önemlidir. Genellikle teşhisi öğrendiği ;andan itibaren hastalar, hastalıklarını inkar etme davranışları sergileyerek, gerçekle başa çıkamayacağı ve gerçeği kabul etmek istememelerinden dolayı bir direnç geliştirme eğilimi göstermektedirler. Bu noktada önemli olan doktorun, kişinin hastalığını ve tedavi süreci hakkında hastaya, yaşayacağı evreleri ve yapılacak olan tıbbi müdahaleleri açık ;bir şekilde ifade ederek, kişinin hastalığı kabul etme sürecini beklemektir. Hasta, hastalığı hakkında neden kendisinin bu durumu yaşadığıyla ilgili duygulara bağlı olarak ,öfkesini çevresindeki kişilere doğrudan gösterebilir, bu durum ;kişinin içinde yaşadığı öfke, çaresizlik, ölüm ve baş edemeyeceğine dair korkulardan kaynaklanmaktadır.

    Tedavinin başlaması ve ilerlemesi ile birlikte, kanserin sınırlayıcı etkileri ile hasta maddi ve manevi olarak kayıp ve yas duygusu yaşamaya başlayabilir ayrıca umutsuzluk, çaresizlik duygusuna düşerek, başkalarına yük olma duygusu geliştirebilmektedir. Kişinin yaşadığı hastalık ile baş edip edemeyeceği içinde bulunduğu durumun belirsiz olması, psikolojik olarak kişinin yorulmasına sebep olmaktadır.

    Tedavi süresinde, hastanın geçirmekte olduğu ameliyat, kemoterapi ve kullanılan ilaçların yan etkileri, kişiyi tedavi hakkında umutsuzluğa düşürebilmekte ve hastalığı hakkında gerçekçi olmayan fikirler edinmesini sağlayabilmektedir. Kanser hastalarının aile ve yakın çevresine bu noktada büyük görev düşmektedir.

    *Hastaların başta kendilerine olmak üzere hastalığı ile bahşedemeyeceğine dair inançlarına yönelik olan düşüncelerinin, bu durumu yaşayan herkesin sahip olabileceğini ifade etmelerini, ona inandıklarını, her koşulda yanında olduklarını hissettirmeleri ve ifade etmeleri gerekmektedirler.

    *Hastaya acıyarak bakmamaları, ;hastadan herhangi bir şey saklamamaları, hastalığı ile ilgili her ayrıntıyı hasta ile paylaşmaları gerekmektedir. Hastalık öncesine göre, hastaya karşı tutum ve davranışların yapay olmamasına özen gösterilmelidir.

    *Hastanın yaşadığı her duyguyu ifade etmeleri sağlanmalıdır çünkü bu süreçte hasta kendini ve duygularını gizleme ve içinde yaşama eğilimi göstermektedir.

    *Hastalığı, hayatının merkezinden olabildiğince uzaklaştırmak ve hastayı mutlu edebilecek, kendisine iyi gelecek kişiler ile bir araya getirmeye özen gösterin bu kanseri yenmiş kişiler ve oluşturduğu gruplar olabilir.

    *Hastanın yaşadığı ortamda sürekli hastalığını konuşmamaya özen gösterin. Kişinin umut etmesini, pozitif düşünmesini destekleyecek ve yardımda bulunacak tutum ve davranış sergileyin.

    *Hastayı iyi gelecek aktivitelere yönlendirerek cesaret verin.

    ;

  • Beyin sağlığınız için hareket edin !

    Fiziksel egzersiz kalp hastalığı, yüksek tansiyon, kilo kontrolü gibi genel sağlığımıza olumlu etki etmesi yanısıra beyin sağlığımız için de en faydalı aktivitelerden birisidir. Hareketin beyin sağlığına olumlu etkilerini gösteren pek çok araştırma bulunmaktadır. Bir çalışmada; altı ay boyunca yoğun tempolu bedensel hareketler ya da esneme-germe egzersizleri yapan 60-70 yaş arasındaki altmış katılımcının beyin manyetik rezonans tarama yöntemiyle beynin ön bölümündeki gri maddenin (mantıklı düşünme, karar verme gibi işlevlerden sorumlu bölge) ölçümü yapılmış. Sonuçta, sadece yoğun tempolu hareketler yapan grupta bu bölgenin kalınlığında artış saptanmış. Bir başka çalışmada; 67 yaş üstü katılımcılarda beynin bilgi saklamamız açısından çok önemli bir bölümü (hipokampus) incelenmiş. Bir yılın sonunda yoğun tempolu hareket yapanlarda bu bölgede %2 oranında artış olduğu bulunmuş. Pek çok hayvan deneyinde tekerlek çevirme şeklinde yapılan egzersizin hipokampusda yeni hücre oluşumunu arttırdığı gösterilmiş.

    Düzenli koşu alıştırmalarının zihinsel başarıya etkisi üzerine yapılan bir çalışmada haftada 3 gün orta düzeyde yarım saat koşturulan gençlerin programa başlamadan önce ve 12 hafta sonra kendilerine verilen karmaşık zihinsel fonksiyonları ölçen testlerdeki başarılarında anlamlı bir gelişme olduğu gösterilmiş. Bununla birlikte, koşucuların düzenli antrenmanı kesmeleri halinde zihinsel başarı puanlarının da düştüğünü belirtilmiş. Amerika’da beyin yaşlanmasını inceleyen bir enstitüde, 3 haftalık bir koşu bandı egzersizi sonrasında farelerin beyinlerinde ilginç sonuçlar elde edilmiş. Araştırmada farelerin beynin strese, öğrenmeye ve dış etkenlere karşı tepki verme sorumluluğunu üstlenen genlerde artmış etkinliklerin olduğu ortaya konulmuş. Bu da sporun strese öğrenmeye ve vücudu dış etkenlere karşı koruyan fonksiyonlarına olumlu etkisini düşündürmektedir.

    Fiziksel hareketlilik bir taraftan da beyindeki sinirsel büyüme faktörlerini arttırır. Bu maddeler beyindeki hasarlı dokuların tamirini ve nöronlar arasında yeni bağlantıların kurulmasını sağlar. Fiziksel açıdan aktif olmak nörotransmitter denilen aracı maddelerin (dopamin, serotonin gibi) oluşumunu aktive eder. Bu maddelerin artışı beyinde yeni hücre oluşumunu arttırır diğer yandan duygu durumunu düzenleyerek depresyon gibi olumsuz olaylardan korur.

    Beynimizi olabildiğince sağlıklı tutabilmek için yapmamız gereken nedir ? Sorusunda ilk seçeneğe “vücudumuzu fiziksel olarak çalıştırmak” yanıtını koyabiliriz. Fitness, yürümek, yüzmek önerilen egzersiz biçimleridir ve ne kadar sık (hemen hergün) yapılırsa o kadar faydalıdır. Yaşlılar ve ek sağlık sorunu olanlar doktorlarına danışarak hangi egzersizi ne kadar süre ile yapabilecekleri konusunda bilgi almalıdır.

    Spora erken başlamak beynimize faydasının yanısıra sporu bir yaşam tarzı haline getirmek açısından önemlidir. Çocuklarımızı spora yönlendirelim, fiziksel olarak aktif olmalarını sağlayalım. Beyin gelişimine faydalarını çocuklarımıza anlatalım ve onlara örnek olalım. Spor sevgisini ve spor yapma alışkanlığını kazandırmak çocuklarımızın geleceğine yapılan en büyük yatırımdır. Şu sözü hatırlayalım “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur”

    Prof. Dr. Nesrin Şenbil

    Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Çocuk Nöroloji Uzmanı

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Vajinismus, nedenleri çeşitli olmasına rağmen, tedavisi kesinlikle mümkün olan psikolojik bir sorundur.Vajinismus tedavisiiçin gelen danışan, ilgiyle ve ayrıntılı olarak dinlenilmelidir. Duyguları anlaşılmaya çalışılmalıdır. Danışana, ayrıntılı bir psikolojik (ruhsal) anemnezi alındıktan sonra problemin çözümü aşamasında neler yapılacağına dair bilgilendirme yapılır. Vajinismus tedavisi için problemi çözmek istemek ve yapabileceğine inanmak önemli bir adımdır. Danışan fiziksel olarak kadın olsa bile, duygusal olarak kadın olma konusunda içsel problem yaşamaktadır. Danışana, kendine özel sebeplerinin vajinismus olarak nasıl oluşabileceği anlatılmalıdır. Ve sonra insanın ruhsal yapısı anlatılmaktadır.

    Evli kişilerde terapi; terapist, eşlerden oluşan sac ayağı arasında yürütülmektedir. Eşlerin katılımı destek ve anlayışı iyileşmeye olumlu bir katkı sağlar. Diğer yönden unutmamamız gereken bir konuda bir çok bekar arkadaşlarda aynı problemleri yaşamaktadır. Terapi için illa ki eşi olması gerekmemektedir.

    Vajinismus tedavisiile %90’a yakın başarı sağlanmaktadır. Ama geriye kalan %10’luk oranın başarılı olamamasının arkasında çevre baskısı ve eş desteğinin olmaması yer almaktadır. Vajinismus tedavisinde sürece uyum sağlarsanız, hekiminiz ile koordineli olarak çalışırsanız probleminizi aşarsınız. Ancak arka plandaki kaygı ve endişeler maalesef ya doktora-terapiye gelmeyi engelliyor ya da süreç içerisinde özellikle başlangıç kısmında hastada boğulma ve daralma yaratabilmekte ve bu da terapiyi yarım bırakmalarına neden olabilmektedir.