Yazar: C8H

  • Çocuklarda göğüs ağrısı nedir ?

    Göğüs ağrısı daha çok yetişkinlerde görülen bir yakınmadır. Kalp krizinin çok önemli bir bulgusu olduğu için toplum tarafından iyi bilinen ve önem verilen bir durumdur. Çocuklarda da göğüs ağrısı görülür, hatta baş ağrısı ve karın ağrısından sonra çocuklardaki en sık 3. sıradaki ağrı göğüs ağrılarıdır.

    Çocuklarda göğüs ağrısının başlıca sebebi göğüs duvarındaki kas iskelet sistemine ait ağrılardır. Bundan başka akciğer hastalıkları, astım, mide-yemek borusu hastalıkları, kalp hastalıkları ve psikolojik nedenlerle de çocuklarda göğüs ağrıları görülebilir. Bunlardan en önemlisi kalp hastalıklarının oluşturduğu ağrılardır. Bu hastalıklar çoğu zaman kalp kasından veya kalp kasını besleyen koroner arterlerden köken alır. Koroner arterler çocukta doğuştan yanlış olarak gelişmişse veya damarlarda tıkanıklık, bası varsa kalp kası beslenemez ve aynı erişkinlerde olduğu gibi göğüs ağrısı ortaya çıkar. Yetişkinlerin aksine çocuklardaki göğüs ağrısı nadiren kalp damar hastalıklarına bağlıdır. Fakat eğer göğüs ağrısının nedeni kalp-damar sistemi ise bu hastalıklar çok ağır sonuçlar doğurabileceği için erkenden tanı ve tedavi edilmelidir.

    Özellikle egzersiz sırasında ya da egzersiz sonrasında ortaya çıkan göğüs ağrıları, birlikte bayılma, çabuk yorulma, çarpıntı yakınması olan çocuklara mutlaka kalp hastalıkları açısından ileri incelemeler yapılmalıdır.

  • Babam Garip Davranıyor

    Babam Garip Davranıyor

    * “Babam 69 yaşında, emekli memur. Tam bir entelektüel, pek çok sosyal aktiviteye katılıyor, günlük spor yapıyor, iletişime açık, pek çok arkadaşı var. Son 2-3 yıldır garip davranışlar sergiliyor, yol kenarına ve çöplere bırakılan inşaat malzemeleri, eski eşyaları “boşa gitmesinler, yazık” diyerek toparlayıp eve getiriyor. Ev eskici pazarına döndü, neredeyse çöp ev oldu. Bu davranışlarına annem tahammül edemiyor, çocukları olarak bizler bir anlam veremiyoruz”.

    * “ Babam emekli esnaf, vaktini genelde evde geçiriyordu. Son 1 yıldır uygunsuz cinsel konuşmalar ve şakalar yapıyordu. Geçenlerde 20 yaşındaki kız kardeşim yanında iken televizyondan erotik film açtı ve mastürbasyon yaptı. Sanki kızı yanında yokmuş, yaptığı normalmiş gibi davrandı, şok olduk, yaptığından ailecek tiksindik”.

    * “Annem yıllardır titiz bir kadındı, yalan söyleyenden nefret ederdi. Şimdi temizliğine hiç dikkat etmiyor, gözümüze baka baka yalan söylüyor. Resmen yepyeni, farklı bir kadın oldu, kişiliği değişti”.

    * “Babam mağazamıza geldiğinde hep tetikteyim. Ne zaman kızacağı belli değil, geçen müşteriye arkadan yaklaşıp yumruk attı ve ortada hiçbir sorun yokken bu davranışı yaptı. Mülayim bir insan iken babama ne oldu?”.

    * “Annem, 80 yaşındaki babamın kendisini aldattığını ve kendisi uyurken 6. Katta oturan yaşlı komşu teyzeyi gece balkondan eve aldığını iddia ediyor, kesinlikle bunun olamayacağına inandıramıyoruz, ne yapacağımızı şaşırdık”.

    Benzer hikâyeleri dinlediğinizde aklınıza gelmesi gereken: “hasta yakınları beni bunama (demans) konusunda bilgilendiriyor, bunamayı ne kadar güzel tarif ediyorlar” olmalıdır.

    Bunamada belirtiler ve bulgular:

    * Hasta genel görünümüne karşı aldırmaz, ilgisiz ve savruk olabilir. Uygunsuz kıyafetler giyme (yaz günü kazak giyme vb.), hijyen yetersizliğine bağlı pis kokma (banyo yapmama vb.), düğmelerin düzgün düğmelenmemesi gibi belirtileri gözlemleyebilirsiniz.

    * Durgun ve ilgisiz olabileceği gibi taşkınlık yapan neşeli bir halde de olabilir. Bunaltı (anksiyete) ve çökkünlük (depresyon) eşlik edebilir.

    * Duraklayarak konuşabilir, konuşmada bozulma olabilir. Aynı konuları veya sözcükleri tekrarlayabilir. Bazen hiç iletişim kurulamayabilir, size boş gözlerle bakabilir.

    * Yalnız kalma, terkedilme, düşme, ölme korkularına alınganlık ve şüphecilik eşlik edebilir. “Eşyalarının çalındığını, yabancıların eve girdiğini, yardımcı kadının kendisini dövdüğünü, zehirlendiğini, öldürüleceğini” söyleyerek huzursuz ve saldırgan olabilir.

    * Genelde bilinç açıktır. İleri dönemde olan hastalarda bilinç sislenmesi, bulanması (deliryum) ortaya çıkabilir.

    * Kişileri, yerleri ve zamanı bilemeyebilir. Yeni bilgiler öğrenilemediği için yer değişimleri hastayı olumsuz etkiler. Bizim kültürümüzde hastalar evlatları arasında dönüşümlü olarak bakılır. Bu hastaya zarar verir. Her ev ve bakım veren kişiler değiştirildiğinde hasta yeni doğmuş gibi olur, adapte olamaz. Makbul olan yaklaşım; beyninde bilgileri korunan, yılardır yaşadığı kendi evinde bakımın verilmesidir. Bu yaklaşım hastanın huzursuzluğunu azaltabilir.

    * Dikkat dağınıktır, yanlış anlama ve algılamalar olabilir. İleri dönem hastalarda hayal ile gerçek karışabilir (psikotik belirtiler: hezeyanlar ve halüsinasyonlar görülebilir).

    * Ağır bellek (hafıza) yitimi olur (unutma). Kaydetme, depolama, yeniden belleğe çağırma fonksiyonları bozulur. Yeni bilgiler öğrenilemez, çok basit hesaplar yapılamaz. En son öğrenilen bilgiler ilk unutulurken geçmiş bilgiler daha sonra unutulur. “Dün konuştuğumuzu hatırlamıyor ama 50 yıl önce olmuş olayı hatırlıyor, aslında unutkanlığı yok” gibi hatalı değerlendirmeler hasta yakınları tarafından yapılabilir. Yeni kayıtlar olamadığı için konuşmasında hep geçmişteki hikâyeleri anlatır, konuşmasındaki boşlukları bu hikâyeler ile doldurur (konfabulasyon-hikâye uydurma). Hatırlamadığı için aynı soruları tekrarlayabilir, yemeğini biraz önce yediği halde “ne zaman yemek yiyeceğiz?” diye sorabilir.

    * Soyut düşünme zayıflar, somut değerlendirmeler yapar. Atasözü, şaka, espri ve fıkrayı yorumlayamaz.

    * Düşünce, davranış ve dürtülerini muhasebe edemez, denetleyemez. Uygunsuz konuşma ve davranışlar sergileyebilir.

    * Düşünce içeriği fakirleşir. Hastalık öncesi yaşantısına ve kişilik özelliklerine bağlı olarak kıskançlık, cimrilik, endişe ve saplantılar aşikâr ve yoğun olabilir.

    * Çok veya az uyuma, iştah azalması veya artması, kabızlık görülebilir.

    * Kişilik değişimi (titiz iken pasaklı olma) veya kişilik özelliklerinin abartılı olması ) cimri iken daha cimri olma, aksi iken daha hoşgörüsüz olma) görülebilir.

  • Ameliyatsız kalp hastalıkları tedavisi

    Eskiden bütün doğuştan kalp hastalıkları açık kalp ameliyatı ile tedavi edilmekteydi. Günümüzde ise birçok kalp hastalığı ameliyata gerek kalmadan girişimsel yöntemlerle (kalp kateterizasyonu sırasında) tedavi edilebilmektedir.

    İşlem Nasıl Yapılmaktadır ?

    Bu işlemde çok ince plastik tüpler (kateterler) genellikle kasık bölgesindeki toplar veya atardamarlardan girilerek kalbe kadar ilerletilir. İşlemin tipine göre değişik kılavuz teller, kateterler ve cihazlar kullanılır. Kalp deliklerine değişik cihazlar yerleştirilerek delikler kapatılır. Damar ve kapak darlıklarını gidermek için ise sıklıkla balon kateterler kullanılır. Bazı vakalarda ise damar darlıklarını genişletmek için stent (çelik kafes) kullanılır.
    İşlem ve hastanın güvenliği için girişimsel kateterizasyon (ameliyatsız tedavi )sırasında hastaların büyük kısmına sakinleştirici veya genel anestezi verilmektedir. Hastalar işlemden sonra birgün hastanede izlenerek ertesi gün taburcu edilmektedir. Taburcu oldukları andan itibaren de normal günlük aktivitelerine geri dönmektedirler.

    Kapalı yöntemle tedavi edilen başlıca delikler
    Hangi Kalp Hastalıkları Kapalı Yöntemle Tedavi Edilmektedir ?
    Kapalı yöntemle tedavi edilen başlıca kalp delikleri:
    ASD (atriyal septal defekt): Kalp kulakçıkları arasındaki delikler
    VSD (ventriküler septal defekt): Kalp karıncıkları arasındaki delikler
    PDA (duktus arteriyozus açıklığı): Akciğer atardamarı (pulmoner arter) ile şah damarı arasındaki delikler
    Kapalı yöntemle tedavi edilen başlıca kapak veya damar darlıkları:
    Aort Darlığı: Şah damarının kapağının darlığı
    Pulmoner Darlık: Akciğer atardamarının (pulmonar arter) kapağının darlığı
    Periferik Pulmoner Arter Darlıkları: Akciğer atardamarının değişik yerlerinde olan darlıklar
    Aort Koarktasyonu: Şah damarının değişik yerlerinde olan darlıklar

  • Baba

    Baba

    Baba namzedi olan veya hâlihazırda babalık sorumluluğu taşıyanların hafızalarında var olan bir cümledir: kendi babasının söylediği “sen beni baba olduğunda anlayacaksın!” cümlesi. Gerçekten de baba olduğumuzda anlıyoruz ki “baba” olmak, farklı bir statü imiş.

    Ergenliğimizde babamızla çatışmalar yaşıyorduk. Baba “otorite figürü” idi ve biz de kural koyucu bu figüre karşı her an isyan havalarında idik. Aramızda adı konulamayan bir mesafe oluyordu velev ki karşımızda dünyanın en sevecen, babacan, ilgili babası olsa bile. Benliğimizin oturması, “ben varım” diyebilmemiz için gereken geçiş sürecinde (ergenlik dönemi) babamızla gizli bir rekabete girmiştik.

    Baba-oğul ilişkisinde durum bu minvalde iken (çatışmalar varken) alternatifimiz olan ve kendimize sığınacak liman gibi gördüğümüz birisi vardı: dedemiz. Bir tarafta sıkıcı, disipline, hesap soran baba-oğul ilişkisi, diğer tarafta karışmayan, verici olan, bazen de şımartan dede-torun ilişkisi. Ne zaman ki babamız ile ilişkide bir kriz çıksa, yanına kaçıp gittiğimiz kişi dedemiz olurdu. Bu iki ilişki arasındaki en önemli fark: alınan sorumluluklardı. Babamız bizi geleceğe ve gerçek hayata hazırlamak, gereken eğitimleri vermek ve en önemlisi de bize rol-model olmak zorunda iken dedemizin bu şekilde sorumlulukları yoktu, ilişki daha çok duygusal düzeyde kalıyor, mantık aranmıyordu.

    Bu birbirine alternatif gibi görülen ilişkiler: bir tarafta sorumluluk alınan ilişki (baba-oğul ilişkisi) diğeri sorumluluk alınmayanı (dede-torun ilişkisi) hayatımızın diğer dönemlerin de karşımıza çıkmaktadır. Dışarıda melek gibi olan erkek (dede-torun gibi), ev halkına karşı zalim ev reisi (baba-oğul gibi) olabilmektedir (daha sonra bu konu detaylı değerlendirilecek). Benzer şekilde evdeki eşine mesafeli ve hesap sorucu olan erkek, evlilik dışı ilişkisindeki kadına karşı oldukça verici ve esnek davranabilmektedir.

  • Kalpte üfürüm ve doğuştan kalp hastalıkları

    Üfürüm Nedir?
    Kalp ve damarlardaki kan akışının yol açtığı, hekimin muayene sırasında kalbi dinlerken duyduğu “üfleme” şeklindeki seslerdir. Doğuştan ve sonradan gelişen kalp hastalıklarının hemen hemen tümünde kan akımının bozulması nedeniyle üfürüm duyulur. Bununla birlikte çocuklarda en sık karşılaşılan üfürümler kan akımında bir bozukluk olmadan duyulan üfürümlerdir. Bu üfürümlere “masum üfürüm”, “normal üfürüm” gibi isimler verilir. “Masum üfürüm” kalpte bir hastalık olmadığını en iyi ifade eden terim olduğu için sıklıkla kullanılır. Deneyimli bir hekim çoğu zaman duyduğu üfürümün masum olup olmadığını ayırt edebilir. Üfürüm masum ise ileri bir tetkik yapılmasına gerek yoktur. Hekim üfürümün niteliği konusunda emin olamadıysa hastayı bir Çocuk Kalp Hastalıkları Uzmanına yönlendirmelidir. Bazı durumlarda üfürümün masum olup olmadığını muayene ile ayırmak güç olabilir, bu durumlarda uygulanacak ekokardiyografi tanıyı kesinleştirmedeki en emin yöntemdir.

    Doğuştan Kalp Hastalıkları
    Çocuklarda en sık rastlanan kalp hastalığı grubunu oluşturan “doğuştan kalp hastalıkları”, hamileliğin erken dönemlerinde ortaya çıkan, bebek doğduğu andan itibaren kalbinde bulunan yapısal hastalıklardır. Her doğan 1000 bebekten yaklaşık olarak sekizinde doğuştan kalp hastalığı görülür. Anne, baba veya yakın akrabalarda doğuştan kalp hastalığı varsa doğacak bebekte risk daha yüksektir. Çok çeşitleri olmakla birlikte büyük kısmını kalp odacıklarını ayıran duvarlardaki delikler, kalp kapaklarındaki ve damarlardaki darlıklar oluşturur. Bazı durumlarda ise kalpteki bir odacığın, kapağın, damarın hiç gelişmemiş olması gibi daha ağır hastalıklar söz konusudur. Delikler büyüklükleri, sayıları ve yerleşim yerine göre; darlıklar yerleşim yerine ve hafif-orta-ağır darlık olmalarına göre birbirlerinden çok farklılık gösterirler.
    Ventriküler septal defekt (VSD), atrial septal defekt (ASD) ve duktus arteriozus açıklığı (PDA) bunlardan bazılarıdır. ASD kulakçıklar arasında, VSD ise karıncıklar arasında yer alan deliklerdir. PDA aort ile pulmoner arter (akciğer damarı) arasındaki açıklıktır. PDA kateter yöntemi ile veya cerrahi olarak kapatılabilir. Küçük deliklerin klinik olarak izlemi, geniş deliklerin ise kapatılması gerekir. Bunlardan uygun olanları ameliyata gerek kalmadan kateter yöntemi ile diğerleri ise cerrahi olarak kapatılır

    Doğuştan Kalp Hastalıkları Neden Oluşur?
    Doğuştan kalp hastalıkları hamileliğin çok erken dönemlerinde, organların henüz oluşmaya başladığı haftalarda oluşur. Büyük kısmında neden bilinmemektedir. Bir kısmının kalıtsal olduğu bilinmekle birlikte çok az hastalıkta genlerle ilişki gösterilmiştir. Bazı genetik hastalıklarda (Down sendromu, Turner sendromu gibi) doğuştan kalp hastalığı görülme riski yüksektir. Annenin hamileliğin ilk üç ayında bebeğe zarar verebilecek ilaçlar kullanması, kızamıkçık gibi bir enfeksiyon geçirmesi, radyasyona maruz kalması doğuştan kalp hastalıklarına neden olabilir. Çoğu zaman aile öyküsü araştırıldığında doğuştan kalp hastalığına yol açabilecek bir neden bulunamaz. Bu nedenle doğuştan kalp hastalıklarının kalıtsal nedenler ve çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıktığı genel olarak kabul edilir. Anne karnındaki bebekte kalp hastalığı olup olmadığı gebeliğin 18. haftasından itibaren “fetal ekokardiyografi” dediğimiz yöntemle araştırılabilir.

    Doğuştan Kalp Hastalıklarının Belirtileri Nelerdir?
    Doğuştan kalp hastalıklarının bir kısmında hiçbir belirti olmaz veya belirtiler çok hafiftir, ağır kalp hastalıkları ise ilk birkaç ay içinde, hatta ilk birkaç günde belirti verirler. Bebeklerde morarma, beslenme güçlüğü, emerken yorulma, hızlı soluk alıp verme, nefes darlığı, kilo alamama veya sık akciğer enfeksiyonu (zatürre, bronşit) geçirme gibi sorunlar bulunabilir. Daha büyük çocuklarda çabuk yorulma, çarpıntı, göğüs ağrısı ve bayılma görülebilir. Hafif hastalıklarda ise hastada hiçbir belirti yoktur, diğer nedenlerden dolayı doktora başvurulduğunda üfürüm duyularak tanı alırlar.

    Doğuştan Kalp Hastalıklı Çocukların İzlemi
    Doğuştan kalp hastalıklarının çok çeşitli oldukları ve hastalığa yönelik özel izlem gerektirebileceği unutulmamalıdır. Kalbin enfeksiyondan (infektif endokardit) korunması için bazı özel durumlarda çocuğun antibiyotik kullanması gerekir.
    Doğuştan kalp hastalıklı çocuklara tüm çocuklarda olduğu gibi yaşına uygun aşıların yapılması gerekir. Buna ek olarak, grip aşısı ve RSV aşısı gibi bazı aşılar da yapılabilir. Çocukların beslenmesi genellikle sağlıklı çocuklarda olduğu gibidir ve genel beslenme kurallarını içerir. Bazı özel durumlarda diyet gerekebilir. Çocuklar genellikle normal eğitimlerine devam ederler. Bazı hastalarda aktivite kısıtlaması gerekebilir.

    Kalp hastalıklı çocukların iyi durumda olduğunun belirlenmesi için düzenli olarak çocuk kardiyolojisi uzmanı tarafından izlenmesi gerekir. Genel olarak, ilk tanı aldığı dönemde ve ameliyat sonrası daha sık, izleyen yıllarda daha seyrek aralıklarla kontrolleri istenir. Çocuğa hastalığına bağlı olarak, izlemi sırasında göğüs filmi, elektrokardiyogram (EKG), ekokardiyografi (EKO) tetkikleri yapılabilir. Ayrıca tanıya yardımcı olması, hastanın ameliyat öncesi değerlendirilmesi veya uygun bulunan hastalarda ameliyata gerek kalmadan kateter yöntemi ile tedavinin sağlanması (deliklerin cihaz ile kapatılması, darlıkların balonla açılması gibi) amacıyla kalp kateterizasyonu/anjiyografi işlemleri yapılabilir.

  • “Azıcık Olsa!”

    “Azıcık Olsa!”

    Sağlıklı bireyler olarak istiyoruz ki: “yaşantımızda kaygı, evham, endişe, vesvese, öfkelenme, fevri olma, kararsızlık, erteleme, duygusallaşma… hiç olmasın”.

    Benzer şekilde iyileşme döneminde olan hastalar ve hasta yakınları da tam tekmil, “sıfır sorun” bulunan bir hayat istiyorlar. Kısmen rahatlayan OKB (obsesif kompulsif bozukluk) hastası, “takıntılarım hiç kalmasın” isteğinde bulunuyorken panik bozukluk hastası, “hiç panik atak geçirmeyeyim, kaygılarım sıfırlansın” şeklinde dileğini söylüyor. Diğer taraftan manik atak geçiren çocuğun ailesi “hiç öfkelenmesin, ani tepkiler vermesin” diyorlar ve “sürekli sakin dolaşan bir çocuk daha iyiymiş” gibi düşünüyorlar.

    Bu beklentilere ulaşılabilir mi? ve bunlar gerçekle bağdaşan beklentiler mi? Sağlıklı her bir bireyde bir miktar “kaygı, evham, vesvese, öfkelenme…” vardır ve bu sayede kişi hayat mücadelesinde başarıya ulaşılır. Kaygısı olmayan öğrenci sınava hazırlanmaz, evhamı olmayan kişi tedbir almaz, vesvesesi olmayan kişi bir kez olsun tekrarlamaz (kapıyı kontrol etmez), hiç öfkelenmeyen mağdur hakkını aramaz.

    Öncelikle hasta ve hasta yakınlarına, sonra da sağlıklı bireylere demek istediğim şudur ki; hastalık tanısı almayacak düzeyde, bazı olumsuz duygu, düşünce ve davranışlar, hayatımızda “azıcık olsa!” (her insanda olması gerektiği kadar bulunması) iyidir. Bunlar, fark edemesek de hayatınıza anlam katarlar.

  • Çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişiminde anne sütünün etkisi

    Doğadaki her memeli yavrusu için en doğal ve ideal besin kendi annesinin sütüdür. Anne sütü bebek beslenmesinde; büyüme ve gelişme için gerekli tüm sıvı, enerji ve besin öğelerini içinde bulunduran, sindirimi kolay, biyoyararlınımı yüksek, kolay ulaşılabilen doğal bir besindir. Günümüzde birçok uluslar arası organizasyon (Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF) ve bilimsel topluluklar tarafından anne sütü bebek için altın standart, en iyi besin kaynağı olduğu kabul edilmiştir. Başta beslenme olmak üzere anne sütünün bebek için sağlık, hastalıklara karşı bağışıklık, gelişimsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik pek çok yararı olduğu anlaşılmıştır. Bebek ilk altı ay tıbbi bir gerekçe olmadıkça su dahi verilmeden anne sütü ile beslenmelidir. Altı aydan sonra uygun ek besinlerin verilmesi ile birlikte en az 2 yaşına kadar anne sütüne devam edilmelidir.

    Anne sütü ile beslenme bebeklerin fiziksel gelişimini olumlu önde etkilemektedir. Bebeklik ve erken sebeplerindendir. Özellikle ilk 4-6 aylık dönemde yalnız anne sütü ile emzirme ve süt çocukluğunun ikinci döneminde anne sütü ile beslenmeye devam etme çocukluk çağında ve erişkin dönemde obezite gelişiminden korur. Anne sütü içindeki proteinler, bebeğin büyümesi açısından yeri doldurulamaz bir yere sahip olan esansiyel aminoasitleri sağlar. Daha ilginç olanı, protein konsantrasyonunun ilk ağız sütünden olgun süte büyük bir değişim göstermesidir. Anne sütü oldukça dinamiktir. Üretildiği zamana, salgılanma evresine, meme bölgesine, emzirmenin başında ve sonunda hatta çocuğun gün içindeki ihtiyacına göre değişim gösterir. Bazı çalışmalarda tam kanıtlanamasa bile cinsiyete göre yağ içeriğinin farklı olduğu bulunmuştur.

    Proteinler vücudun ana yapı taşlarıdır. Tüm canlı hücrelerde bulunur ve yaşamsal öneme sahiptir. Sağlıklı büyüme ve gelişme için şarttırlar. Bebeğin ilk yaşı hızlı büyüme ve gelişme için açısından kritik bir zamandır. Bu hızlı büyümenin yüksek protein sentezi ile desteklenmesi gerekir. Anne sütünde protein miktarı formül mamalara göre azdır. Ancak biyoyararlanımı yüksek olduğu için ideal düzeydedir. Anne sütüne uyarlanmaya çalışılan bebek mamalarında ise protein miktarı yüksektir. Bu yüzden mama ile beslenen bebekler hızlı kilo alırlar ve ileride obez olma riski ile karşılaşırlar. Eskiden bebeklikte kilo alımı iyi beslenmenin ve gelişmenin bir göstergesi kabul edilirken şimdi birçok hastalığın kaynağı kabul edilen obeziteye sebep olmaktadır.

    Bebeğin beslenme ihtiyaçları esas olarak çok özel ve tek besin kaynağı olan anne sütü ile karşılanır. Anne sütünün bileşimi bebeklik dönemindeki total protein ve esansiyel aminoasit ihtiyaçları için altın standarttır. Anne sütünde bulunan total protein içeriği ve her bir proteinin konsantrasyonu ilk yıl içinde bebeğin ihtiyaçları doğrultusunda değişikliğe uğrar.

    Formül sütler (mamalar) anne sütü alamayan bebekler için geliştirilmektedir. Bu mamalar hem bileşim olarak hem de yeterli büyüme ve gelişme, bağışıklık sisteminin olgunlaşması ve metabolik sistemin düzenli çalışması gibi fonksiyonel sonuçlar açısından anne sütüne benzer olması önemlidir. Bu yüzden son çalışmalar ile mamalardaki protein miktarı azaltılmakta daha fonksiyonel aminoasitler ile zenginleştirilmektedir. Yapılan birçok gözlemsel çalışmaların sonuçlarına göre anne sütü ile beslenen bebeklerdeki nörolojik gelişim formül sütle beslenenlere göre daha iyi olduğunu göstermektedir.

    Çocuklarda beyin gelişimi anne karnına düştükten sonra başlar ve ergenlik çağına kadar devam eder. Beyin gelişiminin en hızlı olduğu zaman dilimi ise anne karnından başlayarak ilk 2-3 yılda olur. Çocuklar 2 yaşındayken yetişkin ağırlığının %18’ine ulaşmışken, beyinleri ise yetişkin ağırlığının %80’ine ulaşmış olur. Dolayısıyla bu hızlı büyümenin desteklenmesi için beslenme çok önemlidir. İlk 6 ay boyunca anne sütü bebeğin beyin gelişimi için gerekli tüm besinsel ögeleri içerisinde bulundurur. Anne sütü emen çocukların matematiksel olarak daha başarılı ve psikolojik olarak da daha sağlıklı oldukları görülmüştür. Anne sütü ile ilgili çalışmalarda yeterli süre tek başına anne sütü alanların daha aktif oldukları, gelişim basamaklarına daha erken ulaştıkları, zekalarının ve öğrenme güçlerinin belirgin olarak yüksek olduğu belirlenmiştir. Yapılan çalışmalarda ayrıca anne sütü alan bebeklerin ortalama IQ puanları ile öğrenim hayatındaki başarıları da daha yüksek bulunmuştur. Anne sütü alan çocukların beş yaşına geldiklerinde bilişsel işlevlerinin diğer çocuklara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Dört-dokuz ay anne sütü almış, 7-13 yaşındaki ilköğretim çağındaki çocukların mental ve fizik gelişimlerinin hiç anne sütü almayanlara göre daha iyi olduğu bildirilmiştir. Anne sütü ile beslenen çocuklarda konuşma sorunlarının daha az olduğu ve matematik puanlarının daha yüksek olduğu da bildirilmiştir. Düşük doğum ağırlıklı bebeklerde yapılan çalışmalarda da aynı şekilde tek başına olsun veya olmasın anne sütü ile beslenme süresinin çocuğun bilişsel gelişimini olumlu etkilediği gösterilmiştir. Anne sütünün uzun zincirli çoklu doymamış yağ asitleri yönünden zengin olması da bilişsel gelişim üzerine olumlu etkisinde açıklayıcı bir faktördür. Bu nedenlerle anne sütü ile beslenmenin bilişsel gelişim üzerine olan etkisi küçük bile olsa toplum açısından düşünüldüğünde özellikle erken doğan ve düşük doğum ağırlıklı olan bebekler ile düşük sosyo-ekonomik düzeydeki bebekler için çok önemli bir etkendir.

    Anne sütü alan çocuklarda başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere birçok akut ve kronik hastalığın görülme sıklığı azalmakta beyin gelişimi daha iyi olmaktadır. Anne sütü sekretuar Ig A, laktoferrin, lizozim, bifidus faktör, proteaz inhibitörleri, kompleman, B12 ve folik asit bağlayan proteinler gibi içerikleri sayesinde hastalıklardan korur, bağışıklık sisteminin gelişmesini kolaylaştırır. Anne sütü alan bebeklerde zatürre, orta kulak iltihabı, menenjit, ishal gibi bulaşıcı hastalıklar ile atopik egzama, astım gibi alerjik hastalıklar daha az görülür veya daha hafif seyreder. Bu durum dolaylı olarak bebeğin ruhsal gelişimini de etkilemektedir. Az hastalanan bebeklerin ruhsal ve nörolojik gelişimi de daha iyi olmaktadır. Anne sütü ile beslenenlerde ileri yaşlarda da allerji, obezite, diyabet, kanser, multiple skleroz, kalp damar hastalıkları gibi hastalıklara daha az rastlanmaktadır.

    Emzirme annelik duygusunun gelişmesine yardımcı olur. Anne ile bebek arasındaki duygusal bağı güçlendirir. Emziren annelerin kendilerine güvenleri fazladır ve bu durum süt verimini olumlu yönde etkiler. Emzirme anne için doğal bir sakinleştiricidir. Anne sütünün sosyal ve ekonomik, yadsınamaz yararları da vardır. Daha az hastalanan çocuk için tedavi giderleri, iş günü ve gücü kaybı sonucu para kaybı azalır.

    Anne sütünün bütün bu yararları yanında daha keşfedilmemiş birçok yararları da düşünülürse bebek için tek ve ideal bir besin kaynağı olduğu görülmektedir. Bu yüzden anne sütü ile emzirme konusunda anneler bilinçlendirilmeli, teşvik edici maddi ve manevi destek verilerek özendirilmelidirler.

  • “Alınır Satılır Değil!”

    “Alınır Satılır Değil!”

    Heyhat! Yaşım kırkı geçti. Fiziksel yapıda deformasyon başladı, haz alma ve hayata karşı hırslı olma azaldı. Beklenti çıtası kademeli olarak düştü. Nerede tıp diplomasını almak için sabreden, evlilik tarihi için heyecanlanan, kızının doğumunda baba olduğunu duymak için ameliyathanenin kapısında dokuz doğuran yirmili yaşlarım? İdealleri olan, hedefler koyan, şartları zorlayan bana ne oldu?

    İnanır mısınız? Leb-i derya villası olana, lüks aracında seyahat edene, şan-şöhret-makam sahibine… özenti içinde değilim. Zira yeterli düzeyde eve, arabaya, makama… sahip olabildim. Aslında yıllardır bildiğim “…ihtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin, hastalıktan evvel sıhhatin, meşguliyetten evvel boş zamanın… kıymetini bilme ve hakkını verme” düsturunun önemine yeni vakıf oldum. Yolda koşarken diz sorunu yaşamayan, akciğerleri mükemmel olduğu için solunumda zorlanmayan, kendini yetiştirmek için fazlaca boş vakti bulunan… gençlere özeniyorum. Maalesef tüm bunlar “alınır satılır değil!”.

    Geriye “… fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın, ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bilme ve hakkını verme” kaldı. Varken vermeyi, yaşarken mutlak gerçeğe hazırlanmayı başarabilene aşk olsun, çünkü onlar da “alınır satılır değil”.

    Elbette, önümüzde bize rol model olabilecek güzel insanlar var. Yeter ki “kıymet bilme ve hakkını verme” konusunda düşünelim ve örnekler üzerinden eyleme geçelim.

  • Koenzimq10

    Koenzim Q10 Nedir ? Faydaları ve Zararları Nelerdir ?Vücutta doğal olarak oluşan, ”COQ 10” ya da ‘‘CO Q10’‘ olarak da adlandırılan enzimin adı koenzim Q10‘dur. Bu enzim vücudumuzda her hücrede bulunur. Besinlerin vücutta enerjiye çevrilmesi işleminde görev yapar ve oluşan kimyasal reaksiyonların oluşma hızını ayarlar. Hücreler, vücutta yer alan zararlı kimyasallardan kendilerini koruyabilmek adına koenzim Q10’a ihtiyaç duyarlar. Bu zararlı kimyasallar, hücrede hayati görevi olan DNA’larda bir çok hasara yol açabilir ve bazı noktalarda yarattıkları bu hasarlar kanser oluşumuna dahi gidebilir. Koenzim Q10‘un hücrelere bu kadar yardımcı olarak kullanılmasından dolayı da hücredeki kanser gelişimini önlemek amacıyla da kullanılabilir olması gündeme gelmiştir. Bu enzim, insan yaşlandıkça vücutta sayı olarak azalmaya başlar.Antioksidan özellikleri vardır.

    Diyabet rahatsızlığında etkilidir.

    Migren ağrılarını azaltıcı etkisi vardır. Koenzim Q10 hangi besinlerde bulunur?

    Kırmızı etler (karaciğer, dana eti vb.)

    Beyaz et

    Yumurta

    Süt

    Yoğurt

    Somon balığı

    Ton balığı

    Uskumru balığı….Tahıllar

    Yeşil yapraklı sebzeler (brokoli, ıspanak, karnabahar vb.)

    Yeşil renkli meyveler

    Susam yağı

    Soya fasulyesi yağı

    Kanola yağı

    Zeytin yağı

    Yer fıstığı

    Fıstık

    Fındık

    Patates

    Elma

    Portakal

    Çilek

    Bu saydığımız kısa örneklerdeki besinlerin haricinde; koenzim Q10 bir besin takviyesi olarak da eczaneden sprey, kapsül ve tablet şeklinde satın alınabilir.

    Koenzim Q10 yan etkileri nelerdir?

    Koenzim Q10 maddesi, genel olarak vücutta zarardan çok yararı bulunan bir maddedir. Vücuda alındığında bir çok fayda sağlayan bu enzimin, vücuda alınırken başka ilaçlarla tepkimeye girip girmediğine ya da dozunun çok fazla olmadığına dikkat etmekten başka yapılması gereken bir şey yoktur. Koenzim Q10, vücuda alındığında bir takım ilaçlarla etkileşime geçerek onların tedavi sürecindeki etkilerini azaltabilir. Örneğin; diyabet ilaçları, kemoterapi ilaçları, tansiyon ilaçları vb. içerikte ilaçlar kullananların koenzim Q10’u kullanmaya başlamadan önce mutlaka doktoruna danışması gereklidir. Bunun dışında nadir olarak görülse de vücutta halsizliğe, mide yanmasına, mide bulantılarına, kusmalara, baş ağrılarına ve ışığa karşı bir takım hassasiyetlerin oluşmasına da sebebiyet verebilmektedir.

  • Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Evlilik hayatında eşlerin ilişkisi, baba-oğul ilişkisine benzerdir: karşılıklı sorumluluklar vardır (“Baba” yazısını okumanız uygun olur). Evlilik kurumunun temelini çürüten ve yıkılmasına neden olan iki önemli travmatik olay şunlardır: aldatma ve aile içi şiddet. Aldatma eylemi insani, sosyal, kültürel, ahlaki, dini ve ideolojik yönlerden hiç birinde kabul görmez, hoş karşılanmaz.

    Aldatan bireyleri iki kategoride ele alabiliriz. Bir tarafta aldatma eylemi nedeniyle pişmanlık duyanlar ve bu nedenle kendisiyle çatışanlar ki bu kişiler, “bir hata yaptım”, “şeytana uydum”, “gül gibi eşime haksızlık yaptım, çok pişman oldum”, “ben ne kadar vicdansız biriyim”… şeklinde yaşadıklarını tanımlayanlardır. Umulur ki bu bireyler bir daha aynı olumsuz tutumu sergilemeyeceklerdir ve affedilmeyi hak ederler.

    Diğer tarafta ise aldatma davranışı sonrası hiç pişmanlık duymayan ve bilinçli hareket eden bireyler vardır ki bunlarda bazı ortak özellikler gözlenebilir.

    Her iki kategorideki aldatan eşleri aynı kefeye koymak, “sonuçta eşini aldatmış, bunun yüzüne bakılacak tarafı yok” şeklinde değerlendirmek ve aynı duygusal tepkileri vermek adaletli olmayabilir.

    Pişmanlık duymayan ve aldatmayı bir “hak” gibi gören bireyler, tekrarlayıcı tarzda aldatmaya devam edebilirler. Çoğu zaman eşini aldatmakla kalmaz, aldatma esnasında birlikte olduğu partnerini de aldatır ve genellikle kirli çamaşırlar bu dönemde ortaya dökülür, kriz patlak verir. Aldatan erkek, aldatmayı “hak” olarak gördüğünü: “erkek dediğin çapkın/hovarda olur”, “tek ile yetinilmez”… şeklinde ifade eder, “erkeğin elinin kiridir”, “her çiçekten bal toplamak gerekir”… gibi sözlerle kendini haklı gösterme gayreti içine girer. Aldatan kadında ise çoğunlukla intikam alma düşüncesi ön plandadır. Ya “o da beni aldattı” ya da “o da erkeklik görevlerini tam yapsaydı” söylemleri vardır. Sonuçta kişi kendine göre haklıdır ve yaptığından pişman olmaz. Maalesef bu düşünce yapısına toplumun kültürel değerleri (“erkek değil mi kaçamak yapar”), rol model olan anne/baba (“benim babam/annem de eşini aldatmıştı) ve çevresel provokatörler (arkadaş çevresi ve akrabaların teşvikleri) de katkıda bulunurlar.

    Kayda değer bir narsisim/bencillik vardır. Kendisinin aldatması hak iken, şayet eşinin aldatması söz konusu olursa: erkek için “namus davası”, kadın için ise boşanma nedeni olarak değerlendirilir. “Ben aldatılmayı kabul etmem, aldatılamam” düşüncesi sabittir.

    Aldatılan eşe yaklaşım kaba, disipline, hesap sorucu iken aldatmada birlikte olunan partnere karşı yaklaşım sevecen, anlayışlı, verici ve şefkatlidir. Ne tesadüftür ki evdeki eş kişiliğinden/kimliğinden/rollerinden fedakârlık etmiş ve aldatan kişiye karşı kendini yok saymış bir yapıdadır. Örneğin aldatılan kadın, “saçını süpürge yapmış”, kendini evin tüm sorumluluklarına adamış, çocuklarına hem anne hem de baba olmuş, ancak eşine karşı kadınsı özelliklerini kaybetmiş (kişisel bakım yapmayan, süslenmeye önem vermeyen vs.) veya ayaklarının üstünde dik durabilen/gerektiğinde inisiyatif kullanabilen bir birey olmaktan çıkmış bir kadındır. Aldatan erkeğe karşı bağımlıdır ve erkeğin gözünde “bensiz yapamaz” şeklinde görülen ve “çantada keklik” olarak algılanan bir bireydir. Partner olan kadın ise; “burnundan kıl aldırmayan”, tatmin edilmesi zor olan, her an kaybedilme riski bulunan ve kadınsı özellikleri (güzel, bakımlı ve seksapel olması) ön planda olan bir kadındır. Benzer tezatlıklar aldatılan erkekler için de geçerlidir.

    Aldatılan eşe karşı sorumluluklar mecburiyetten yapılırken (“çocuğumun annesi/babası, bu nedenle onun yüzüne bakıyorum”…), diğer partnere karşı mecburi sorumluluklar yoktur ve onu elde tutabilmek için tüm imkânlar seferber edilir (eşine elbiseyi mecburiyetten alır da partnerine kredi kartını hesap sormaksızın verir).

    Aldatılan eş, azıcık dik dursa ve hesap sorsa payına düşen şiddettir (fiziksel, psikolojik, ekonomik). Partner hesap sorsa, aldatan kişi süt dökmüş kuzuya döner.

    Aldatan bireyler her ne kadar geçici mutluluklar yaşasalar da kalıcı huzura kavuşamazlar. Hele bir de yaşlanma ile bazı kayıplar (sağlık, ekonomik…) ortaya çıkarsa duygusal yıkım yaşarlar.

    Partner ne zaman ki aldatan kişiyi kapı dışarı etti veya aldatan kişi, aldatma davranışını devam ettirmekte yetersiz kaldı, dönüş aldatılan eşin yanınadır. Bu nedenle uzun soluklu aldatma süreçlerinin sonunda aldatan bireyler, partnerinden hiçbir beklentisi olmaksızın ve aldattığı eşine karşı da hiçbir mahcubiyet duymaksızın süreci sonlandırırlar (öküz ölür, ortaklık bozulur”).

    Aldatma davranışının bir boyutu da şudur: bazen madde hastalarında görülen çapraz bağımlılıklar (bir maddeye bağımlı olan hastada, bir başkaya maddeye de bağımlı olma riski yüksektir) gibi çapraz aldatmalar olabilir: evlilik hayatında eşini aldattığı gibi, işinde müşterisini aldatır, sosyal hayatta sözünde durmaz, ettiği yeminin hükmü olmaz. Kısacası eşi aldatmakla kalmaz, toplumu da aldatır ve en önemlisi asıl aldanan kendisi olur da haberi olmaz.