Yazar: C8H

  • Koroner dolaşım

    Koroner dolaşım

    Kalbin düzenli ve etkili çalışabilmesi için, oksijen ve besleyici maddelerle zengin kan ile beslenmesi gerekmektedir. Koroner dolaşım, kalbi besleyen damarlarda kanın dolaşımıdır. Kalbin kas dokusu (miyokard) o kadar kalındır ki, kalp kanla dolu olmasına rağmen kanın kas dokusunun derinliklerine ulaşması için koroner damarlara ihtiyaç vardır.

    Kalbin gevşemesi (diastol) sırasında kalp kas dokusuna oksijenli temiz kanı taşıyan ve dağıtan damarlar koroner arter (koroner atardamar), oksijeni alınmış kirli kanı kalp kasından uzaklaştıran damarlar ise kardiyak ven (kardiyak toplardamar) olarak adlandırılır.

    Ana koroner arterler aort kapağının hemen üzerinden çıkan sağ ve sol koroner arter olmak üzere 2 tanedir. Sol koroner arter, sol ön inen arter ve sol sirkumfleks arter olmak üzere ikiye ayrılır. Sol ön inen arter kalbin ön yüzünü, sirkumfleks arter kalbin sol yanını ve arkasını besler. Sağ koroner arter ise sağ kalbi, karıncıklar arası duvarın bir kısmını ve kalbin arka yüzünü besleyen dallara ayrılır.

    Koroner dolaşım kişiden kişiye fark ettiği için tam olarak değerlendirilmesi kardiyak kateterizasyon veya bilgisayar tomografili koroner anjiyografi ile mümkündür. Öyle ki, insanların %4’ünde üçüncü bir koroner arter bulunur, bu atardamar posterior koroner arter olarak adlandırılır. Nadiren kişide aort kökünün etrafında dolanan tek bir koroner arter bulunabilir.

    Koroner arterler, sağlıklı iken, kalp kasının ihtiyacını karşılayacak koroner dolaşımı sağlarlar. Ancak kısmen dar olan bu damarlar, sıklıkla aterosklerozdan etkilenerek tıkanabilirler. Bu durumda kalbin oksijen ihtiyacını karşılamak için kan akışı hızlanır, buna rağmen yeterince oksijen sağlanamazsa oksijen yetersizliği hali olan doku iskemisi meydana gelir. Anlık iskemi, anjina denilen şiddetli göğüs ağrısı yapar. Ciddi iskemide ise kalp kası oksijen yetersizliğinden ölür, bu durum da miyokard enfarktüsü (kalp krizi) ile sonuçlanır.

  • Çocukluk Hatıraları İle Barışık Olmak

    Çocukluk Hatıraları İle Barışık Olmak

    Olumsuz çocukluk hatıralarımızın etkisinden kurtulmanın yolu, onları unutmak olabilir mi? Kişi beyin travması, Alzheimer hastalığı (demans-bunama) gibi beyinde yıkıcı etkisi olan bir rahatsızlık geçirmedikçe çocukluk hatıralarını unutması imkânsızdır. Dolayısıyla “doktorum, beynimin silinmesini sağlayın ki her şeyi unutayım!” beklentisi gerçekçi bir istek olamaz.

    Unutmak yerine hatıralarımızla barışık olmamız ve yeri geldiğinde mizahi yaklaşımla onlarla yüzleşebilmemiz mümkün müdür? Sağlıklı bireyler bu soruya yaşantılarıyla “evet” diyorlar. Kişi hatıralarından dolayı ıstırap yaşadığında, kendisine şu soruyu sorarak kendinde farkındalık geliştirebilir ise rahat bir nefes alabilir: “bugün yaşadığım olaya bağlı huzursuzum, acaba yaşadığım olayı değerlendirirken mevcut yaşıma göre mi düşünüp tepki veriyorum? Yoksa çocukluk veya ergenlik dönemimdeki gibi mi düşünüp tepki veriyorum?”.

    Çocukluk hatıralarımızı çağrıştıran her güncel olay karşısında çocukluk ve ergenlik dönem düşüncelerimizle değil, mevcut yaşımıza uygun düşüncelerimizle hareket edebilir isek mutlu bir birey olarak hatıralarımızla barışık kalabiliriz.

  • Kan dolaşımı

    Kan dolaşımı

    Kan dolaşımı

    Kalp tek bir organ olmasına rağmen iki ayrı pompa (sağ kalp ve sol kalp) gibi çalışmaktadır. Vücudun tüm organlarından gelen ve oksijeni az olan kirli kan ana toplardamarlar ile sağ kulakçığa dökülür, buradan üçlü kapak aracılığı ile sağ karıncığa geçer.

    Sağ karıncık kirli kanı akciğer atardamarı aracılığı ile akciğerlere pompalar. Akciğerlere gelen kan oksijenden zenginleşerek temizlenmiş olur. Temiz kan, akciğer toplardamarları ile sol kulakçığa döner (sağ kalp işlevi = küçük kan dolaşımı = akciğer dolaşımı).

    Sol kulakçıktaki temiz kan ikili kapak aracılığı ile sol karıncığa geçer. Sol karıncığa gelen temiz kan aort aracılığı ile tüm organlara pompalanır. Vücudun bütün organlarındaki gaz değişimi sonrasında oksijeni az olan kirli kan ana toplardamarlar ile sağ kulakçığa gelir (sol kalp işlevi = büyük kan dolaşımı = sistemik dolaşım).

    Vücuttaki kan akışı

    Kalpten çıkan aort vücuttaki en büyük atardamardır. Aort beynimizi ve kollarımızı besleyen atardamarları üç dal şeklinde verdikten sonra göğüs boşluğundan aşağı, karnımıza doğru iner. Burada sağ ve sol bacağımızı besleyen iki ana atardamara bölünür. Bu damarlar organları ve kasları besleyen atardamarlara bölünerek çapları giderek azalır. Kapiller atardamarlar vücudumuzun en uç bölgelerindeki en ince damarlardır ve hücrelerin oksijenlenmesini sağlarlar.

    Hücreler tarafından açığa çıkarılan karbondioksit ve atık ürünler kapiller toplardamarlar vasıtasıyla daha büyük toplardamarlara aktarılır. Beyin ve kollardan gelen toplardamarlar birleşerek üst ana toplardamarı, vücudumuzun diğer bölgelerinden gelen toplardamarlar birleşerek alt ana toplardamarı oluşturur ve kirli kan sağ kulakçığa gelir. Kanın daha sonraki gidiş yolu yukarıda kalbin çalışması kısmında anlatıldığı şekilde olur.

  • Çoban

    Çoban

    Sorumluluk aldınız ve bireysel/“ben merkezli” yaşamınız yerine evlilik kurumunu/“biz olmayı” tercih ettiniz. Bir sonraki aşamada birçok özgürlüklerinizden vazgeçtiniz ve anne/baba olmayı istediniz: bir idiniz iki oldunuz, iki idiniz üç/dört… oldunuz. Ömür takviminde ilerledikçe size emanet edilen figürler (eşiniz, çocuğunuz, aileniz, çalışanlarınız, temsil ettikleriniz…) arttıkça sorumluluklarınız arttı.

    Eş bir emanettir. Eşini yok sayarak “ben ne dersem o olur” tarzı yaklaşımlar sergilemek, evlilik kurumunun ruhuna aykırıdır. Eşine karşı aile içi şiddet uygulayan, zulmeden ve ona gereken değeri vermeyen kişinin durumu ne acıdır: bu olumsuz davranışlar bumerang gibidir, döner yapan kişiye zarar verir.

    Anne/baba, çocuğu ergenlik dönemine kavuşana ve bu badireli dönemi atlatana kadar ondan sorumludur. Doğumundan beri masum olan çocuğu, ergenlik sonrası şiddete eğilimli oluyorsa, çalıyorsa, yalan söylüyorsa, insanların yaka silktiği bir kişi oluyorsa, tecavüz ediyorsa ve adam öldürüyorsa… anne/babanın kara kara düşünmeleri gerekir ki kendi günahları ile yüzleşebilsinler. “Rüzgâr eken fırtına biçer”: eşini döven babanın çocuğu, minibüsündeki masuma tecavüz eder, bıçaklar, yakar. Sonuçta o çocuğun babası, fırlattığı bumeranga hedef olur da her iki dünyada bedbaht olur.

    İşveren çalışanlarından ve seçimle bir yerlere gelmiş yönetici de temsil ettiği insanlardan sorumludur. Kişi var olduğu günlerde saltanat sürer, yok olduğunda ise vermekte zorlanacağı hesaplarla baş başa kalır da ona kimsecikler yardımcı olamaz.

    Unutmamalı ki, “hepiniz çobansınız ve hepiniz elinin altındakilerden sorumlusunuz”.

  • Kalp nasıl çalışır?

    Kalp nasıl çalışır?

    Kalbin yapısı

    Kalp genellikle kişinin yumruğundan biraz büyük, vücut kanını toplardamarlar ile toplayan, atardamarlar ile tüm vücuda yönlendiren kas yapısında güçlü bir pompadır. Günde ortalama 100.000 kez kasılır ve 8.000 litre kanı sürekli olarak dolaşıma pompalar.

    Kalp tabanı üstte, tepesi (apeksi) altta olacak şekilde, göğüsün merkezinde hafif sola doğru yerleşmiştir. Önde göğüs kemiği ve yanlarda göğüs kafesi ile çevrelenmiştir.

    Kalpte 4 odacık (üstte sağ ve sol kulakçıklar ile altta sağ ve sol karıncıklar) ve bu odacıkları birbirinden ayıran duvarlar vardır. Sol kulakçık ile sol karıncık arasında ikili (mitral) kapak, sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında üçlü (triküspit) kapak, sol karıncıktan çıkan aortun kapağı ve sağ karıncıktan çıkan akciğer atardamarının (pulmoner arterin) kapağı bulunmaktadır. Bu kapaklar kanın tek yönlü akışını sağlamaktadırlar.

    Kalbin çalışması

    Kalpte yukarıdan aşağıya doğru olan elektriksel ileti sistemi vardır. Bu ileti sisteminde uyarıyı başlatan nokta üst ana toplardamarın sağ kulakçığın üst kısmına açıldığı yerin hemen yanında olan sinoatrial (SA) düğümdür. Kalbin doğal pili olan bu düğüm (sinüs düğümü olarak da adlandırılır) eşit aralıklarla, hastanın yaşı ve durumuna göre değişen hızlarda uyarı çıkarır. Bu uyarı, kalbin her iki kulakçığı boyunca, yine bu iş için özelleşmiş ileti yolları ile aşağıya doğru yayılır. Böylece kulakçıklar kasılarak içlerindeki kanı karıncıklara boşaltırlar (diastol = kalbin gevşemesi). Sonrasında uyarı, kulakçıklar ile karıncıklar arasında bulunan diğer bir özel bölgeye; atriyoventriküler (AV) düğüme gelir. Elektrik iletisi karıncıklara ulaştırılmadan önce atriyoventriküler düğümde 0,1 saniyelik gecikme yaparak kulakçıklar ile karıncıkların aynı anda kasılmasını engeller ve böylece kulakçıkların karıncıklardan önce kasılması sağlanmış olur. Atriyoventriküler düğümden geçen akım, His demeti ve Purkinje lifleri ile karıncıklara yayılır. Karıncıklar kasıldıklarında içlerindeki kanı akciğer atardamarı yoluyla akciğerlere ve aort yoluyla vücuda pompalarlar (sistol = kalbin kasılması). Böylece diastol ve sistolden oluşan bir kalp döngüsü (bir kalp atımı) tamamlanmış olur. Ardından sinüs düğümü yeni bir uyarı çıkarıp yeni bir döngü başlatır ve bu olay günde yaklaşık 100.000 kez tekrarlanır.

  • “Çetrefilli Bir Konu: Bilmeden Bilmek”

    “Çetrefilli Bir Konu: Bilmeden Bilmek”

    Uzmanlık eğitimi aldığım dönemde, üzerimde emeği çok olan hocam: “yeri gelecek hastanın hem doktoru hem de avukatı gibi olacaksın, mağduriyetinin önüne geçeceksin ve haklarını koruyacaksın” demişti. Bu söz kulağıma küpe oldu.

    Hastalık bir özürdür ve hastanın bireysel tercihi değildir (“benim tercihim değil” yazısını okuyabilirsiniz). Bu nedenle hastaya “ruhsat” tanınır, sorumlu tutulmaz ve gerektiğinde raporlarla (istirahat, özür, maluliyet, iş göremez, vasi raporları gibi) koruma altına alınır.

    Mide kanaması geçiren hastayı, melanaya (kanlı dışkılama) bağlı olarak tüm acil servisi berbat kokuttuğu için suçlayamazsınız. Evde bakım verilen ve yataktan kalkmaya imkânı olmayan felçli hastayı, altını batırdığı için ayıplayamazsınız. Genellikle tıbbi (organik) hastalıkları olanlar daha şanslıdır ve hakları korunur.

    Psikiyatri hastaları, bu konuda bahtsızdırlar. Çoğunlukla damgalanırlar (“damgalanma (stigma)” yazısında tartışıldı). Dini ve hukuki boyutta da yaftalanırlar ve mağdur olurlar. Psikiyatrik hastalıklar üzerinde bazı tıp dışı uzmanlar (yönetici, hukukçu, ilahiyatçı, öğretmen…), cömertçe değerlendirmeler yaparlar (“rol karmaşası” yazısı gözden geçirilebilir).

    Kleptomani (çalma hastalığı-bir tür dürtü kontrol bozukluğu) hastasının çalması ile sağlıklı bireyin yaptığı hırsızlığı aynı kefeye koyamazsınız. Hukuki boyutta hastanın alacağı cezada, özrüne (hastalığına) binaen indirim yapılır. Bir hukukçunun “hastalığın arkasına sığınıyorlar, gereken cezayı almıyorlar” diye serzenişte bulunması çok da insaflı olmaz.

    Depresyon nedeniyle birkaç yıldır tedavi gören ve intihar ederek ölen emekli bir öğretmenin arkasından “iman zayıflığı varmış, dindar bir kişi intihar etmez, intihar haramdır” yorumunu yapan ve depresyon hastalığı hakkında hiçbir malumatı olmayan ilahiyatçı bir kişi ile nasıl tartışılabilir? Hastalık özrünü (akli melekeler sağlıklı düzeyde değil iken) dikkate almadan hastayı, herhangi bir intihar olayı ile aynı düzlemde değerlendirmek ne kadar insani olabilir? (Ateş düştüğü yeri yakıyor, “damdan düşmeden” hastaya karşı empati yapılamıyor. Maalesef, kaderin cilvesine bakın ki daha sonra bu kişinin depresyon nedeniyle tedavi gördüğünü arkadaşımdan işittim. Umarım depresyonu yaşayan bir kişi olarak, artık hastalığı sadece “dini zayıflık” şeklinde yorumlamıyordur).

    Panik atak yaşayan hastayı “tevekkülsüz olmak”, OKB (obsesif kompulsif bozukluk) hastasını takıntıları nedeniyle “şeytanın etkisinde kalmak”, depresyon hastasını “şükürsüz olmak”… şeklinde damgalayan kişiler, maalesef “bilmeden bilmek” yanlışlığı ile hem hastanın hakkına girmektedirler (zira bazı hastalar bu nedenle mustarip olmaktadırlar ve hastalıkları olumsuz yönde etkilenmektedir) hem de hastalara verilen ruhsatların (özel hakların) kullanılmasını engellemektedirler.

  • Tüm hastalıkların tanısında tüm genom ve tüm ekzom analizi

    İnsan genetik yapısının çalışmalarının yer aldığı “İnsan Genom Projesi” ile insandaki DNA dizisinin (A:Adenin, G:Guanin, T:Timin, C:Sitozin), genetik şifresinin tamamlanıp, 24 Nisan 2003 yılında yayınlanmasından ve DNA’nın keşfinin 50. Yılı olmasından dolayı, her yıl 25 Nisan “Dünya DNA Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

    DNA her kişiye özgü 3 milyar 200 milyon A,G,T,C harflerinden oluşmaktadır. Nasıl insanların görünüşleri bir birine benzemiyor ise, görünüşlerine yol açan gen yapıları da bir birbirine benzememektedir. Bu nedenle her bireyin kendine özgün bir DNA sı vardır.

    Genin yapısı: Gen, kendine özgü protein sentezinden sorumlu DNA parçasıdır. Enzimler protein yapılı olduğundan her gen bir enzim sentezler. Buna bir gen bir polipeptit hipotezi denir. Oluşan enzimlerde kendine özgü kimyasal reaksiyonları katalizlediği için genler enzim etkinliklerini belirlemiş ve yönetmiş olur.

    Gen mutasyon nedeniyle değişirse enzim sentezleyemeyeceği için canlıda çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir ya da canlı yaşamını sürdüremez.

    Genetik çalışmalarında geliştirilmiş en temel teknolojilerden biri olan DNA dizilemesi araştırmacılara DNA parçalarındaki nükleotid dizisini belirleme olanağı sağlamaktadır.

    1977’de Frederick Sanger ve çalışma arkadaşlarınca geliştirilen bir DNA dizileme yöntemi DNA parçalarını dizileme de artık rutin bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Bu teknoloji sayesinde araştırmacılar, birçok insan hastalığıyla ilgili moleküler dizileri inceleme olanağına kavuşmuşlardır.

    DNA dizi analizinde genin büyüklüğüne yani bir gende ne kadar çok bölge var ise, test süresi o kadar zaman almaktadır. Bu yöntem, sokak sokak dolaşarak adres bulmaya benzemekte, bir caddeyi gen kabul edersek, caddede ne kadar çok sokak var ise adresi bulmak o kadar zaman alır.

    Son yıllarda tüm ekzom analizi ve tüm genom analizleri 200.000 ekzom ve 21. 000 gen taranarak tüm hastalıkların tanısında %90 başarı sağlanmaktadır.

    Ayrıca hücrenin enerjisini sağlayan mitokondrial genlerde çalışarak hastalıkların tanısı netleşmektedir.

    Tüm ekzom ve tüm gen analizi bir şehirde bir adres aramaya benziyor. Mahalleler, caddeler ve sokaklar taranarak adres bulunuyor. Ev adresi bulununca yani mutasyon saptanınca aynı evdeki bireyler de bu mutasyon var mı yok mu taramak hem kolay hem de kısa sürede gerçekleşiyor.

    Merkezimizde alınan kanlar önce işleme tabi tutuluyor, sonra Almanya’da bulunan CENTOGENE laboratuvarlarına özel kartlar ile gönderiyoruz, yaklaşık iki ay içinde sonuç alıyoruz.

    Sonuçlar alındıktan sonra, sonuçların kişiye göre ayrıntılı yorumu yapılarak genetik danışma verilmektedir. Ayrıca takip eden hastanın hekimi ile görüşülmekte karşılıklı olarak hastanın klinik ve moleküler yönü tartışıldıktan sonra, kişinin tanısı netleşmekte ve tedavi yöntemi, hekimi tarafından daha net olarak belirlenmektedir.

  • Yeni Öğretim Dönemi ve Okulların Açılması

    Yeni Öğretim Dönemi ve Okulların Açılması

    Önümüzdeki hafta yeni eğitim dönemi başlayacak. Bu hafta içinde pek çok hazırlıklar yapılacak ve kırtasiye malzemeleri, okul gereçleri, kıyafetler alınacak. Pek çok ailede, ama özellikle de çocuklarda tatlı bir heyecan olacak.

    Bu tekrarlayan bir süreçtir ve her yıl bu konuda birçok yazı kaleme alınır. Genelde haklı olarak çocukların penceresinden bakılır ve söz sahibi olanlar da çocuk-ergen psikiyatri uzmanlarıdır. Uzman arkadaşlar oldukça faydalı bilgileri bizlerle paylaşırlar (çocuğun ayrılık kaygısı, okula uyumu, nasıl yaklaşım sergilenmeli? gibi).

    Bir erişkin psikiyatristi olarak okul hayatını yetişkin bireylerin (anne ve baba) penceresinden ele almam daha uygun olacaktır. Bu yönüyle hem bir hekim hem de bir baba olarak düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim.

    * Başa kakmayınız!

    Çocuklarımızın iyi bir eğitim alması ve toplumumuza faydalı bir birey olması hepimizin ortak dileğidir. Bu nedenle anne ve baba, çocuğunun eğitimini asli bir görev olarak kabul ederler ve maddi-manevi pek çok zorluğa göğüs gererler. Bazen anne ve baba kendi asli görevlerini yaptıkları halde sanki çocuğa himmet etmişler gibi bilerek veya bilmeyerek başa kalkarlar ki bu davranışları hatalıdır, sonucu kötüdür. Çocuk kendisi için değil de anne ve babasını memnun etmek, onların gözüne girebilmek için gayret eder ve uzun soluklu olmayan bir eğitim süreci yaşadıktan sonra ideali olmayan bir birey olarak eğitimini yarıda bırakır. Eğitim hayatı ömür boyu süren bir süreç olmalı iken diploma almadan veya aldıktan hemen sonra sonlanır. Aileler çocuklarına “eğitim sürecin senin kendini geliştirme adına ömür boyu sürdürmen gereken ve ideallerine ulaşmak için temel şart kabul etmen gereken bir süreçtir ve lütfen bu süreci yaşarken bizi değil kendini düşünerek gayret et” diyebilmelidirler. Kesinlikle başa kakma yaklaşımından (“yemedim içmedim seni okuttum, senin için ortamdan yarıldım” gibi söylemlerden) uzak durmalıdırlar. Unutmamalıdır ki hiçbir çocuk, anne ve babasına “ben okula gideyim mi? Okulum devlet okulu mu, özel okul mu olsun? Özel ders aldırır mısınız?” gibi soruları sormaz, anne ve baba kendileri inisiyatif kullanırlar ve kararlar verirler, bu nedenle çocuğu minnet altında bırakmaları uygun olmaz.

    * Rol model olunuz!

    Toplumun çekirdeğini aile kurumu oluşturur, aile bireyleri sağlıklı ise sağlıklı bir toplumdan bahsedilebilir. Benzer şekilde anne ve baba sağlıklı bireyler ise çocukta sağlıklı bir birey olarak hayata başlar. Anne ve baba rol modeldir. Bu bağlamda anne ve babanın rol model olarak kötü bir model olması ve sonrasında da çocuktan başarı ve gayret beklemesi abestir. Toplumumuzda kitap okuma alışkanlığının olmamasının temel nedeni evde kitap okumayarak çocuklarına kötü rol model olan anne ve babadır. TV seyreden, telefon veya bilgisayarı ile oynayan anne ve babanın çocuğundan ders çalışmasını beklemesi ve başaralı bir birey olmasını istemesi ne kadar mantıklı olabilir? Söz var, eylem yoksa (anne ve baba “ders çalış” deyip kendisi bir satır okumuyorsa) sözün ne anlamı kalır? Anne ve baba, lütfen çocuğunuza güzel bir rol model olunuz.

    * “Aman okuyup da ne olacak?” düşüncesi ile hareket etmeyiniz!

    Fazlaca rahat düşünen ve hareket eden anne ve baba, asli görevleri olan çocuğunun eğitimi konusunda yetersiz kalabilirler. Toplum adına disipline olmamış, eğitilmemiş, üretken olmayan bireyler yetiştirmiş olabilirler. “Çocuğum üzülmesin, daha sonra halleder, hocaları idare ediversin, zaten bu bilgiler hayatında ne işine yarayacak” gibi ifadeleri kullanan anne ve baba, çocuğuna faydadan çok zarar verirler de yaşlar ilerledikçe dizlerini döverler. Gelecekte “nerede yanlış yaptık? dememek için anne ve baba, lütfen çocuğunuzun mevcut yaşına uygun eğitim, öğretim ve terbiyeyi vaktinde veriniz.

    * Dozu kaçırmayınız!

    “Benim evladım en iyi ve en başarılı öğrenci olmalı, nasıl olurda 100 değil de 95 alır? o soruyu nasıl yanlış yapar? Verilen emeğe karşılık nasıl kazanamaz?” ifadeleri siz de varsa biliniz ki mükemmelliyetçi bir anne veya babasınız ve çocuğunuzu fazla olan ilginiz, beklentiniz ile boğmak üzeresiniz. Çocuğundan önce ödevleri yapan, verilen vazifelerde çocuğuna inisiyatif kullandırmayan, sorumluluk vermeyen anne ve baba çocuğunu geleceğe nasıl hazırlayabilir? Çocuk anne ve babasına yaslanmadan nasıl ayakları üzerinde durabilir? Koruyucu ve kollayıcı anne ve baba olmanın dozunu kaçırıp da çocuğunuzu gerçek hayatta var olamadan yok etmeyiniz.

    * İhtiyaçları iyi belirleyiniz!

    İhtiyaç denilince babanın aklına maddi konular ön planda gelir: “yediği önünde yemediği arkasında, her şeyini aldık, harçlığı cebinde, daha ne yapabilirim?”. Anne için ise ön planda gelen konular çocuğun tüm işlerinin halledilmesidir: “saçımı süpürge yaptım, her şeyini ben yapıyorum, odasını bile ben temizliyorum, elini sıcak sudan soğuk suya sokturmadım”. Gerçekten ihtiyaçlar bunlar mıdır? Duygusal paylaşımlar, zamanın paylaşımı, dertleşme, hayat yolunda mihmandar olma, tecrübe paylaşımı, kendini ifade etmesine müsaade etme, anlaşılma, saygı gösterme, değer verme, sevgiyi beraber yaşama ve daha nice ihtiyaçlar anne ve babalar tarafından gün içinde karşılanmalıdır. Akşamları aile toplantısı yaparak geçirilecek zaman dilimleri bu ihtiyaçları karşılamak için uygundur. Anne ve baba otorite figürü olarak değil de iki arkadaş gibi çocukları ile konuşabilmelidir.

    * Ben de bir zamanlar çocuktum!

    Empati yapmayı bizim en kıymetli varlığımız olan çocuğumuzdan esirgememeliyiz. Bir zamanlar biz de çocuktuk ve hatalı anne ve baba davranışlarından olumsuz etkilenmiştik. Bugün roller değişti ve anne-baba olduk. “Ben çocuğuma şu davranışı asla yapmayacağım, su sözü söylemeyeceğim” diyerek beynimize not düştüğümüz ifadeleri hatırlamamız için tam zamanı. Lütfen hatırlayınız ve sözünüzde durunuz.

    Uzun yazı yazmak marifet olsaydı daha çok yazılacak tavsiye bulabilirdik. Ancak marifet olan hem okunan hem de okunduğu gibi uygulamaya konulabilen tavsiyelerde bulunmaktır. Pazartesi okullar açılıyor ve benden bu kadar: lütfen okuduklarınızı düşününüz ve eyleme dönüştürünüz. Kalın sağlıcakla.

  • Çocuklarda kanser ne zaman?

    Çocukluk çağı kanserlerinde uyarıcı belirtiler nelerdir?

    Çocukluk çağında kanserin erken tanısı için, erişkinlerde kullanılan tarama testleri mevcut değildir. En sık raslanan bulgu ve belirtiler şunlardır:

    – Boyun, koltuk altı ve kasık bölgesinde lenf bezelerinde şişlikler,

    – Vücudun herhangi bir bölgesinde şişlik

    – Solukluk, halsizlik.- Sık ateşlenme

    – Ciltte morluklar, çürükler

    – Burun, dişeti kanamaları

    – Baş ağrısı, kusma

    – Ateşsiz havale geçirme

    – Dengesizlik, yürüme bozukluğu, görme bozukluğu

    – Kemik, eklem ağrıları

    – Enfeksiyon tedavisine rağmen sebat eden öksürük, nefes darlığı,

    – Gelişme geriliği, aşırı kilo kaybı

    – İdrarda kan, idrar ve dışkılamada zorlanma

    – Göz bebeğinde parlaklık, gözde kayma

    Çocukluk çağında görülen kanserlerin sıklık sırasına göre dağılımı şöyledir:

    – Lösemiler(kan kanseri) %30

    – Santral sinir sistemi tümörleri(Beyin tümörleri) %19

    – Lenfomalar(Lenf bezesinden kaynaklanan kanserler) %13

    – Nöroblastom (İlkel sinir hücrelerinden köken alan kanserler) %8

    – Yumuşak doku sarkomları (en sık rabdomiyosarkom görülür) %7

    – Wilms’ tümörü (böbrek tümörü) %6

    – Kemik tümörleri (Osteosarkom, Ewing sarkomu) %5

    – Diğer tümörler %12 (Retinoblastom (Göz tümörü), Germ hücreli tümörler, Karaciğer kanserleri ve diğer kanserler)…..Ülkemizde lenfomalar ikinci sıklıkta görülmektedir.

    kanserin nedeni kesin bilinmemekle birlikte, kanser oluşumunda rol oynayan bazı yapısal ve çevresel risk faktörleri vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

    – Bazı doğumsal/kalıtsal bozukluklar ve hastalıklar,

    – Bağışıklık yetersizliği sendromları

    – Çeşitli virüs enfeksiyonları,

    – Radyasyona maruz kalma, güneşe uygunsuz saatlerde çıkma

    – Bazı kimyasal maddeler(benzen, pestisidler gibi)çevre kirliliği,gıda kirliliği,teknolojik kirlilik

    – Hamilelikte kullanılan bazı ilaçlar

    – Ailesel .genetik kanser sendromları…Çocukluk çağı kanserlerinin tedavi şansları çok yüksektir. Tüm çocukların, gerek büyüme gelişmelerinin takibi, gerekse genel muayeneleri açısından düzenli doktor kontrolune gitmeleri önemlidir. Çocukluk çağı kanserlerine ilişkin bulgu ve belirtiler gözlendiğinde ise , derhal hekime ve kanser şüphesi varsa tam teşekküllü sağlık kurumlarına başvurmak gerekir. Unutulmamalıdır ki, erken tanı ile başarı daha da artmaktadır. Günümüzde kansere yakalanan çocukların yaklaşık % 70’i tamamen iyileşebilmektedir. Bu çocukların toplumun sağlıklı birer bireyi olarak uzun bir hayat yaşayabilmeleri için hem etkin tedaviyle çocukları kanserden iyileştirmek, iyi ve doğru beslemek,psikolojik tam destek vermek ,çevre düzenlemesine dikkat etmek ,hem de tedaviyi geç yan etkilerin en az olacağı şekilde planlamak gereklidir

  • Cenaze

    Cenaze

    Babaannemi, rahmetli dedemin yanına defnettik. 21 yıl aradan sonra gelen, geç kalmış bir buluşmaydı. Sağ olsunlar, akraba/eş-dost/tanıdıklar kabristanda yanımızda idiler. İnsan, özel günlerde yakınlarından manevi destek bekliyor.

    Babaannem, Selanik göçmeni bir ailenin üyesi idi: yeşil gözlü, sarışın ve beyaz tenliydi. Otoriter bir kadındı. Son 3 yılını bunama hastası olarak yaşadı, günler geçtikçe çocuklaştı. Her ikisi de 65 yaş üstü olan iki gelini (annem ve teyzem), dönüşümlü olarak ona baktılar (kültürümüze uygun olarak). Gelinlerine göre yaşça daha genç olan iki kızından biri rahatsızdı ve bakım veremezdi. Diğer kızı ise sorumluluk almadı ve taşın altına el koymayı reddetti (Bu nedenle babam ile halam arasında tatsızlıklar yaşandı. Hayatımda ilk kez bir akrabam, benim için değer ifade etmemeye başladı. Annesine sahip çıkmayan bir evlada nasıl değer verilebilirdi?).

    O gün, “timsah gözyaşları dökmenin” ne olduğunu gözlemledim. Yaşarken yanında olma, ölüsü defnedilirken de canla başla mezarına toprak at! Ne anlamı var?

    Çoğu kimse gibi ben de babaannemin ölümüne üzülmedim. O, kendi kuşağının sülalemizdeki son temsilcisi olarak imtihanını tamamlamıştı. Evet, mahzunlaşmıştık. Muhtemelen ölümün bize de yakın olduğunu bilmemizdi, bizi mahzunlaştıran.

    Babaannemin ölüm yaşının 93 olduğunu öğrenen arkadaşlarının, esprili şekilde enişteme “metin ol” demeleri, çok daha samimi bir yaklaşımdı.