Yazar: C8H

  • Çocuklarda akut ishal

    İshal nedir? Her yumuşak kaka ishal midir?

    İshal çocuğun normal dışkılama alışkanlığından daha sık ve sulu dışkılaması durumudur. Genellikle bulantı-kusma ve karın ağrısı eşlik eder. Aslında bu tablo vücudun kendini savunma mekanizmasıdır. Sindirim kanalına giren yabancı maddeler, toksin ya da mikroplar kusma ve ishal yoluyla vücuttan uzaklaştırılır.

    Çocukluk çağı akut ishallerinin büyük çoğunluğu enfeksiyonlara bağlıdır ve 7-14 gün içinde düzelir. %80’inin sorumlusu virüs dediğimiz mikroplardır. En sık saptanan virüs ise rotavirüstür. Çok bulaşıcı olan bu virüs aile bireyleri arasında ya da okullarda salgınlara yol açabilir. Bulaş, virüs bulaşmış gıda veya suyun ağız yoluyla alınması sonucunda olur.

    Çocuklarda ishal neden önemlidir? Ne zaman doktora başvuralım?

    İshal, neden olduğu sıvı kaybı nedeniyle önemlidir. Çocuk dışkılama yoluyla sıvı ve elektrolit kaybeder. Ateş eşlik ediyorsa sıvı ihtiyacı daha da artar. Özellikle bulantı-kusma nedeniyle yeterince sıvı alamazsa, sıvı kaybına bağlı bulgular ortaya çıkar.

    Önce susama hissi belirginleşir. Çocuk aktiftir. Ama yeterli sıvıyı alamazsa göz kürelerinde çökme, dudaklar ve dilde kuruma, gözyaşının azalması, bıngıldakta çökme gibi bulgular ortaya çıkar. İdrar rengi koyulaşır, miktarı azalır. Başlarda huzursuz olan çocuk giderek halsizleşir. Bu aşamaya gelmeden, çocuğun kaybettiği sıvıyı ağızdan alamadığı fark edildiğinde mutlaka doktora başvurmak gerekir. Yine bebek 6 aydan küçük ise, ateş eşlik ediyorsa, kanlı kaka mevcutsa ya da 24-48 saat içerisinde düzelme olmuyorsa doktora başvurmak gerekir.

    Tedavi:

    Esas yaklaşım sıvı kaybının önlenmesi ve beslenmenin sürdürülmesidir.

    Anne sütü alıyorsa bol bol emzirilmelidir.

    Mama alıyorsa fazladan sulandırmaya gerek yoktur. 15 günden uzun süren ishallerde ve bazı özel durumlarda, doktor önerisi ile özel ishal mamaları kullanılabilir. Kısa süreli ishallerde aldığı mamaya devam edilmesi yeterlidir.

    Sık sık ve azar azar su, ayran gibi sıvılar verilmelidir.

    Beslenmeye ekmek, patates, pirinç, makrna, yoğurt gibi gıdalarla başlanıp, en kısa sürede normal beslenmeye geçilmesi önemlidir.

    Çok şekerli gıdalar ishali arttırabildiğinden, bu dönemde çok şekerli, çok yağlı ya da lifli gıdalardan kaçınmak gerekir.

    İshal tedavisinde esas yaklaşım sıvı kaybını önlemeye yönelik destek tedavisidir. Barsak hareketlerini etkileyerek ishali durduracak ilaçların tedavide yeri yoktur.

    Dost bakteriler olarak tanımlanabilen probiyotiklerin ishal tedavisnde faydalı olduğu gösterilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, gelişmekte olan ülkelerde, özellikle küçük yaş grubunda kısa süreli çinko tedavisini de önermektedir.

    Bulantı ilaçları ve antibiyotiklerin ishal tedavisinde rutin olarak kullanılması uygun değildir. Bazı bakterilerin neden olduğu özel durumlarda, doktor önerisi ile antibiyotik kullanılabilir.

    ORS (Oral Rehidraasyon Sıvısı) nedir?

    Eczanelerde hazır olarak toz şeklinde satılan ORS, ishalde kaybedilen sıvıyı yerine koymak için kullanılabilir. Ancak sıvı kaybı olmayan çocukta fazla miktarda ya da gereksiz ORS kullanımı vücutta aşırı tuz birikimine neden olabileceğinden doktor önerisi ile kullanılması gerekmektedir.

    Hazır olarak alınan ORS karışımı 1 litre içme suyuna karıştırılarak hazırlanır. 24 saat içinde tüketilmeyen kısım dökülmelidir. Çocuklar başka sıvı alamasa bile bu karışımı kolaylıkla içebilir. Ancak azar azar vermeye özen göstermek gerekir (1-2 dakika arayla 1-2 tatlı kaşığı kadar). Kusmaya devam eden çocuklarda hastaneye başvurmak gereklidir. Her ishal şeklinde dışkılama sonrası, 6 ay-2 yaş arasındaki çocuklarda ½-1 çay bardağı, 2 yaşından büyük çocuklarda ½-1 su bardağı ORS kullanımı ile ishalin neden olduğu sıvı kaybını önlenebilir. 6 aydan küçük çocuklarda ise ORS ile aşırı tuz yüklemesi olabileceğinden doktor önerisi ile dikkatli kullanmak, aralarda sadece su vererek dengelemek gerekmektedir. ORS nin evde hazırlanması ile ilgili çeşitli tarifler bulunmakla birlikte, uygun olmayan karışımlar çocuklara faydadan çok zarar verebilir.

    Korunmada nelere dikkat etmek gerekir?

    Hijyenik ve koruyucu olan anne sütü ile beslenme

    El yıkama ve genel hijyen önlemlerinin uygulanması

    Gıdaların iyi yıkanmış ve iyi pişmiş olarak tüketilmesi, açıkta bekletilmemesi

    İshale bağlı hastaneye yatış gerektiren durumların başlıca etkeni olan rotavirüse karşı aşı geliştirilmiştir. Aşının rotavirus ishallerinde dışkılama sayısını, ishalin ciddiyetini ve hastaneye yatış gereksinimini azalttığı gösterilmiştir.

  • Depresyon Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    Depresyon Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    Depresyona girmiş hasta, kendini yiyip bitiren dertler yığının altında kalmış bir haldedir. Geçmiş deneyimler, fizyolojik problemler, çevresel stresörler ve kişisel özellikler gibi pek çok unsur psikolojik süreçlerine etki etmektedir. Bu süreçte kişinin ya üzerindeki buhrandan kurtulmak için az da olsa ümit sahibi olduğunu veya öz kaynaklarına güveni azaldığı için kendinde mücadele gücünü bulamadığını, belki de olası değişimlerden kaçındığını görebiliriz.

    Bilişsel Davranışçı Tedavi açısından durumu kısaca değerlendirecek olursak, bir depresyon hastasının düşünme biçimi ‘kognitif üçlü’ adı verilen üç ayrı alan hakkında bilişsel çarpıtmalar içermektedir. Bu alanlar kişinin kendine yönelik olumsuz düşünceleri, kişinin çevreyle ve kendi deneyimleriyle ilgili olumsuz düşünceleri ve gelecek ile ilgili olumsuz düşünceleri şeklinde sıralanabilir. Negatif düşünceleri öylesine yoğundur ki, kişinin ruh hali ve motivasyonu bundan oldukça etkilenmiş haldedir.

    Depresif süreçte altta yatan kişiye özel değersizlik, çaresizlik, yetersiz hissetmek gibi gizli bilişsel şemalar son derece aktive olurlar. Kişi, olayları değerlendirirken olumsuzu seçmeye yönelik zihinsel bir filtreleme kullanır. Kişinin depresyon belirtileri giderek belirginleşmeye başlar. Kişinin başarısızlığa mahkum olduğuna dair kuvvetli inancı, kendisine yararlı olacak bir harekette bulunsa da işe yaramayacağını düşünmesine ve eylemlerinin gittikçe azalmasına neden olur. Negatif düşüncelerinin yoğunluğundan kurtulamayan birey bir taraftan yaşamındaki eylemleri azaltırken, diğer yandan halen devam ettirdiği eylemlerden de gerekli hazzı alamadığından iyice geri çekilir. Eylemde bulunmak mutsuzluğa neden olduğu için hasta yaşam enerjisini daha tasarruflu kullanabilmek adına adeta ekonomik bir moda geçerek eylemsiz kalır ve mutsuzluğunu yaşamaya devam eder.

    Bilişsel Davranışçı Terapi, araştırmacı bir psikoterapi modelidir. Depresyon tedavisinde hastanın depresif sürece nasıl girdiği işbirliği içinde çalışılarak ele alınır. Hastanın eylemsizliğine müdahale edilerek uyum sağlayabileceği ölçüde basit aktivitelerle yavaş yavaş hayatın içine tekrar katılması hedeflenir. Psikoterapi süresince hasta yavaş yavaş kendini depresyona sokan olayla ilgili olumsuz düşüncelerin hayatını ne ölçüde işgal ettiğinin farkına varır. Sıkıntılı olaylar hakkında tekrar tekrar düşünmeyle olaya yüklenen anlamların nasıl çarpıtıldığı, yaşamını İşgal eden negatif düşüncelere karşı mesafe alma ve düşünce defüzyonu gibi konular psikoterapinin önemli noktalarıdır. En önemli hedef hastanın terapi sonrasında depresyon belirtileri tekrarladığında bunu fark edebilmesi ve öğrendiği tekniklerle adete kendi kendisinin terapistliğini yaparak depresif döngüleri tekrar etmemesidir.

  • Fototerapi ve sarılık

    Bebeklerde yüksek bilirubin değerleri belli seviyelerde tehlikeli olabileceği için tedavi edilmesi gerekmektedir. Fototerapi hem bu yükselmeyi önlemek hem de belli oranda düşürmek için kullanılır. Böylece bebeklerdeki sarılık değerleri belli sınırlarda tutulmuş olur..Düşük düzeyde devam eden fizyolojik sarılıklarda belli bir tedavi uygulamaya gerek yoktur ancak bebeğin yaşı (gün olarak) ve ağırlığı göz önüne alınarak 15 mg/dl’nin üzerindeki oranlarda en sık uygulanan tedavi yöntemi fototerapidir.

    Yaşlanmış eritrosit( kırmızı kan hücrelerinin) ve bazı enzimlerin yıkımı sonrası bilirubin isimli pigment kana verilir. Bu pigmentin ilk oluşan şekline indirekt (suda çözünemeyen) bilirubin denir. İndirekt bilirubin toksik bir madde olup vücuttan doğrudan atılamaz. Bu madde karaciğerde enzimatik bir reaksiyonla vücuttan atılabilen direkt(suda çözünebilen) bilirubine dönüştürüldükten sonra safra ve idrar aracılığı ile atılabilir.Bebeklerde karaciğerdeki bu enzimin düşük aktivitede olması, eritrositlerin daha kısa ömürlü olması(daha çok yıkım olur), enterohepatik(barsak karaciğer arası ) dolaşımın daha fazla olması nedeniyle yenidoğan sarılığı gelişir. Bu sarılığın geçmesi için fototerapi yada ışık tedavisi sık kullanılır. Fototerapinin yetersiz kaldığı ya da sarılık değerlerinin çok yüksek olduğu durumlarda kan değişimi de yapılmaktadır.

    Fototerapi Nedir?

    Belli dalga boylarındaki ışığın kullanılması sonucu, suda çözünemeyen bilirubinin farklı kimyasal reaksiyonlarla suda çözünebilen formlara dönüştürülmesine denir. Biliyoruz ki çözünemeyen bilirubin doğrudan vücuttan atılamadığı gibi toksik bir maddedir. Bebeklerde sarılığı hem önlemede hem de tedavi etmede kullanılan yaygın bir yöntemdir.

    Sarılık tedavisinde kullanılan fototerapinin en etkili ışık dalga boyu, 430-490nm arasındaki mavi yeşil ışıktır. Mavi ışığın geliştirebileceği yan etkiler nedeniyle beyaz ışık da eklenmiştir. Bundan dolayı fototerapi üniteleri aynı sayıda beyaz ve mavi ışık kaynağından oluşmuştur.

    Sarılıkta Fototerapi Nasıl Etki Eder?

    Fototerapinin etkisiyle indirekt bilirubinde üç farklı kimyasal reaksiyon gelişir Bu kimyasal tepkimeler sonrası suda eriyebilen formlara dönüşen indirekt bilirubin, başka bir reaksiyona ihtiyaç duymadan safra ve idrar ile atılabilir. Yani fototerapiyle oluşan bu formların karaciğerde tekrar enzimatik reaksiyona girmelerine gerek kalmaz. Böylece vücuttan direkt uzaklaştırılırlar. Vücuttan atılan bilirubin sonucunda sarılık değerleri kontrol altına alınır. Bu tedaviye ışın tedavisi veya ışık tedavisi de denmektedir

    Fototerapinin Yan Etkileri

    Retinal dejenerasyon; fototerapide ışığın göze gelmesi sonucu oluşan bir yan etkidir. Günümüzdeki tüm bebeklerin gözleri fototerapi esnasında kapatılmakta ve bu yan etki önlenmektedir .

    Sıvı kaybı; fototerapide hissedilmeyen sıvı kayıpları artar ve dehidratasyon gelişebilir. Fototerapi yan etkileri arasında sık görülen bir durumdur.Önlemek için bebeğin aldığı,çıkardığını takip etmek ve aldığı sıvıyı arttırmak gerekmektedir.

    İshal; bebeklerde yeşil ve sulu dışkılama olabilmektedir. Bağırsaklardan atılan yüksek miktardaki bilirubinin buna neden olduğu söylenmektedir.

    Deri değişiklikleri görülebilir. Genellikle geçici deri döküntüleri şeklinde görülür.

    Bronz bebek sendromu; sarılık için fototerapi alan bebeğin cildi, idrarı ve kanı grimsi kahverengi bir renk alır. Tehlikeli bir durum olmamakla birlikte fototerapinin kesilmesi ile düzelir.

    Kan değerlerinde düşme; kanda trombosit düşüklüğü görülebilir. Bunu nedeni trombositlerin yıkımındaki artıştır.

    Fototerapi yan etkileri arasında hipokalsemi de yer almaktadır. Kalsiyumun kanda düşmesi anlamına gelen bu durumun sebebi ışın verildikten sonra melatonin salgısının azalmasıdır. Azalan melatonin kalsiyumun kemiğe geçmesine dolayısıyla kandaki kalsiyumun düşmesine neden olur.

    PDA(Patent Duktus Arteriozus); anne karnında bebeğin dolaşımının bir parçası olan duktus arteriozusun doğum sonrası kapanmaması anlamına gelir. Fototerapide PDA riski artmaktadır.

    Bebeğin vücut sıcaklığında artış veya düşme olabilir. Fototerapide daha çok hipertermiye yani ateşe rastlanır.

    Tedavi sırasında, bebek üzerinde sadece alt değiştirme bezi kalacak şekilde soyulur ve gözlere koruma amaçlı bir maske takılır. Bu şekilde ışığın altına yatırılır.Tedavi sonrası fototerapi alan bebeklerdeki bilirubin değerini cilde bakarak değerlendirmek yanıltıcı olacaktır.Cilt rengi tedavi sırasında normale döner Bu nedenle kan tahlili yaparak değerlendirmek gerekmektedir

    FOTOTERAPİ TEDAVİSİ İLE BEYİNDE MEYDANA GELEBİLECEK HASARLARIN ÖNÜNE GEÇİLEBİLİR

    Sarılık düzeyi belirli seviyenin üzerine çıktığında ve uygun tedavi edilmediğinde beyin dokusu üzerinde kalıcı hasara ve uzun dönemde nörolojik bozukluklara neden olabilir.

  • Anksiyete (Kaygı-Bunaltı) Nedir?

    Anksiyete (Kaygı-Bunaltı) Nedir?

    Anksiyete herkes tarafından bilinen, yaşam boyu çeşitli durumlar karşısında hissedilen bir duygudur. Örneğin gece tek başına karanlık bir sokakta yürürken, çok önemli bir toplantıya geç kalındığında, yanı başında birinin suç işlemesi gibi tehlikeli durumlar karşısında kişi çoğunlukla anksiyete duygusuna kapılır. Bu duygunun yoğunluğu ve şiddeti kişide bir takım fiziksel belirtilerin sürece eşlik etmesine sebebiyet verebilir. Bunlar uyuşma, bulanık görme, nefes alamama, çarpıntı, kaslarda gerginlik gibi çeşitli duyumlar olabilir. Bedenindeki değişikliklerin nedenini anlamayan kişi bu tablo karşısında daha da dehşete kapılarak panik atak geçirebilir.

    Anksiyete kişinin tehdit-tehlike algısı karşısında otomatik olarak verdiği doğal tepkidir. Yaklaşık 200.000 yıllık insanlık tarihi boyunca insanlar, tabiat şartlarının olumsuz etkileri karşısında yaşam mücadelesi vermiştir. Korunaklı, yerleşik bir hayata geçilen son birkaç yüzyılın öncesine kadar yüzbinlerce yıl vahşi hayvanların, çetin doğa koşullarının tehlikeleri karşısında insanlar ya savaşmış ya da bedeninin sınırlarını aşan zorluklar karşısında kaçarak canını kurtarmaya çalışmıştır.

    İnsanın hayatta kalabilmesini sağlayan en önemli silah, erken bedensel uyarı sistemidir. Sakin, dingin ve huzurluyken, kasları gevşemiş rahatça nefes alabilen kişinin kendini rahat ve mutlu hissettiği bir anda vücutta homeostasis denilen bir denge hakimdir ve bu durumda parasempatik sinir sistemi aktive haldedir. Tehlike algısı hissedildiği anda vücuttaki homeostasis dengesi bozulur, parasempatik sistem devre dışı kalarak sempatik sistem devreye girer. Sempatik sistem devreye girmesiyle vücutta psikolojik ve bedensel olarak savaşma-kaçma reaksiyonu verilir. Bu durumda kişinin savaşacak gücü varsa tehlikeye karşı savaşır. Savaşmaya gücü yetmiyorsa kaçmayı seçer. Hem savaşacak kadar gücü yok hem de kaçacak kadar zamanı yok ise tehdit karşısında donup kalır.

    Günümüzde tabiatla savaşma ihtiyacı minimum düzeye inmiş olan insanın savaş-kaç sistemi daha çok kendi yaşamında tehdit olarak algıladığı olaylar karşısında devreye girmektedir. Tehdit algısı, kaygıyı arttırır. Kaygı arttığında savaş-kaç sistemi devreye giren kişide bir takım psikolojik ve bedensel reaksiyonlar olur. Kan beyinden çekilerek kaslara hücum eder, göz bebekleri büyür, nabız daha çok atar, daha hızlı nefes alıp verilir, kaslarda gerginlik artar. Bedensel ve psikolojik uyarılmanın kişide yarattığı şiddetli gerginlik, sıkıntı ve panik kişinin kaygı yaşadığı duruma daha çok duyarlılık kazanmasına neden olur. Benzer durumla tekrar karşılaştığında kişi önceki yaşantısını tekrar etme eğilimi göstererek daha büyük bir kaygı yaşar.

    Kaygı yaşanan durum kişinin buna yönelik inançlar geliştirmesine, yaşadığı sıkıntıyla ilişkili anlamlar yüklemesine ve benzer durumun tekrarlaması karşısında kişinin zihnindeki şemaların çok hızlı bir şekilde aktive olmasına yol açar. Böylece anksiyete çağırışımı yapan minimal işaretler önceden zihinde tanımlanan “tehlikedeyim”, “mutluluğumu bozan ve yaşamımı tehdit eden bir şeyler var” gibi çıkarımlara ulaşır. Tekrarlanan anksiyete ataklarına anksiyete bozukluğu adı verilmektedir.

  • İştahsız çocuklar

    Her canlı dünyaya beslenme içgüdüsüyle gelir. Bebeklerdeki emme refleksi bunun en önemli göstergesidir. İştah besinlerin zevkle ve arzu edilerek yenmesidir. Çocuğun enerji ihtiyacına göre düzenlenir. İştahsızlık ise beslenmeye karşı isteksizlik durumudur. Bu nedenle çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesi bozulur. İştahsız çocukta temel sorun, büyüme ve gelişme için gerekli besinlerin yeterince alınamaması ve buna bağlı olarak büyüme ve gelişmenin geri kalmasıdır. Çocuğun yeme isteği büyüme hızına ve kişisel durumuna göre belli dönemlerde değişir. Özellikle 1-2 yaş arası, iştahın en düşük seviyede olduğu dönemi oluşturur. Bu dönemde özellikle yemek seçme ve yemeği reddetme davranışları sıkça karşılaşılan sorunlardan biridir. Çocukluk yaş grubunda iştahsızlık, anne-baba tarafından en çok dile getirilen ve doktorların en sık karşılaştığı durumlardandır. Tüm çocukların %25-40’ında, büyüme geriliği olanların %80’inde, iştahsızlık yakınması vardır. Ancak iştahsızlık yakınmasıyla getirilen çocukların çok az bir kısmında büyüme geriliği mevcuttur. İştahsızlık durumunu, belli besin maddelerine karşı duyulan isteksizlik, seçicilik ve duyarlılıktan ayırmak gerekir. İştahsızlık Nedenleri Nelerdir? İştahsızlık nedenleri fiziksel ve duygusal olarak ikiye ayrılabilir. Fiziksel nedenler arasında emme-yutma refleksinin zayıf oluşu, gıdanın boğazın arka kısmına dokunmasıyla öğürme refleksinin oluşması gibi kişisel hassasiyetler olabilir. Bu bebeklerde anneler katı gıdalara geç başlar ve ileri yaşlarda besin alımı zorlaşabilir.Yine enfeksiyonlar, kronik hastalıklar, gıda allerjileri, diş çıkarma dönemleri çocukta iştahsızlık nedeni olabilir. Düşük doğum ağırlıklı ve gebelikte sigara içen anne bebeklerinin daha iştahsız olduğu gösterilmiştir. Ayrıca beslenme yetersizliğine ikincil olarak gelişen demir, çinko gibi mineral eksiklikleri iştahsızlığı pekiştirerek bir kısırdöngü oluşumuna neden olur. Duygusal nedenler arasında ise çocukta endişe, kıskançlık veya annenin aşırı mükemmeliyetçiliği, çocuğu daha iyi besleme kaygısı nedeniyle, anne-çocuk arasında oluşan çatışma sayılabilir. Çocuğun besinleri gerçekten yememesinin yanısıra, aileyi tatmin edecek kadar yememesi de çocuğun iştahsız olarak algılanmasına neden olabilir. Çocuğunuz sizi mutlu edecek kadar yemek yemeyebilir ancak tükettikleri ile normal büyümesi devam ediyorsa altta yatan bir sorun olma olasılığı zayıftır. İştahsız çocuğu olanlara öneriler: Her çocuğun kendine göre bir gelişim hızı vardır. Ve bu kapasite büyük oranda genetik olarak belirlenir. Çocuklarımızı başka çocuklarla kıyaslamamalıyız.

    Yemek yemesi için çocuğu zorlanmamalı, yemek yerken yemekle ilgili uyarı yapılmamalıdır.

    1 yaşından itibaren eline kaşık vererek aile sofrasına oturması sağlanmalıdır.

    Sunulan gıdanın şekli, kokusu, lezzeti ve sunum şekli güzel olmalı; sağlıklı olsun diye lezzetsiz ve kötü görünen gıdalar yedirilmeye çalışılmamalıdır.

    Hazırlıklar tamamlanınca 15 dakika içinde beslenme başlanmalı; beslenme süresi 30-35 dakikayı geçmemelidir.

    Tabağa bitirebileceği miktarda (örneğin yumruğu kadar) yemek konmalı, böylece çocuğun bitirme hazzını yaşaması sağlanmalıdır.

    Yenmeyen besinler göz önünden kaldırılmalıdır.

    Aralarda aburcubur, meyve suyu, süt vb tüketilmesine izin verilmemelidir.

    Çocuğun damak tadı ve tercihlerine saygı duyulmalı, aynı gruptan bir gıdayı alıyorsa diğerleri için zorlanmamalıdır.

    Başka çocuklarla birlikte beslenme kolaylık sağlayabilir.

    Tüm bunlara rağmen hala iştahsız olan bir çocukta ilk yapılması gereken fiziksel bir sorun olup olmadığının belirlenmesidir. Bu amaçla doktorunuzun çocuğunuzu değerlendirmesi gerekir. Tüm yaşlarda çocuğun beslenme durumu, boy ve kilosunun standart büyüme eğrilerindeki yerinin saptanması ve yıllık büyüme hızının takibi ile değerlendirilir. Değerlendirme sonucunda doktorunuz bazı tetkikler isteyebilir. Tedavi nasıldır? İştah şurubu var mıdır? İştahsız çocukta öncelikle çocuğun gerçekten iştahsız olup olmadığı ve büyüme durumu değerlendirilmeli, iştahsız ise, varsa altta yatan nedenin saptanması ve tedavisi gereklidir. Herhangi bir problem saptanmazsa zorlamadan beslenmenin teşvik edilmesi ve büyüme gelişmenin dikkatle takip edilmesi gerekir. İştah açıcı ilaç ve vitaminlerin tedavide yeri yoktur. Ancak saptanmış herhangi bir vitamin ya da mineral eksikliği mevcutsa yerine konması gerekir.

  • Öldürme Dürtüsü

    Öldürme Dürtüsü

    Günlük hayatımızda “öldürme” haberleri ile o kadar çok uyarılıyoruz ki neredeyse çoğumuz bu haberleri kanıksıyoruz ve “öldürme” konusuna farkında olmadan duyarsızlaşıyoruz (beynimiz tekrarlayıcı uyaran karşısında duyarsızlaşır). “Namus davası, kadın cinayeti, sokak ortası çatışmaları, yol kavgası, alacak-verecek davası, terör olayları, savaşlar…” gibi pek çok olayda şahit olduğumuz “öldürme” eylemi, duyarsız olunacak, “bana ne!” denilecek ve sonuçta doğal karşılanacak bir eylem olabilir mi?

    Her insanda “öldürme dürtüsü”, temel ve en ilkel benlikte (id) bilinç dışı olarak vardır. Öfke duygusunun hâkim olduğu anda, kontrol edilemeyen öldürme dürtüsü ile birey karşısındaki canlının hayatına kast edebilir ve öldürebilir. Bazı bireyler (vicdanı olan, çevresel hassasiyeti bulunan) öldürme davranışı sonrası pişman olurlar ve “kader mahkûmu” diye bilinirler, bazıları (vicdani yapıdan yoksun olan, çevreye hiç değer vermeyen) ise “ben haklıyım” düşüncesi ile pişmanlık hissetmezler, aksine kendileriyle gurur duyarlar ve “psikopat, katil…” olarak anılırlar.

    Öldürme dürtüsünün zirve yaptığı savaş anında bile esir düşen veya savaş meydanında yaralı yatan asker öldürülmez, öldürülmesi insani suç kabul edilir. Nefsi müdafaa nedeniyle öldüren kişi, cezai indirim görse de yine suçlu kabul edilir ve ceza alır. Sonuçta “öldürme dürtüsü”, insani açıdan masum karşılanmaz ve kabul görmez. Marifet olan, var olan “öldürme dürtüsünü” kontrol etmek ve “yaşama hakkına” saygı duymaktır.

    İnsan için tercih edeceği iki alternatif vardır: ya bir “en güzel biçimde yaratılan” olarak karşısındaki insanı “yaşatmak” için uğraşacak ya da “aşağıların aşağısına çevrilmiş” bir varlık olarak diğer insanı öldürecek.

  • Anne sütü nasıl artırılır?

    Emzirme dönemi, annenin hamilelikte aldığı kiloları atabilmesi için bahşedilen harika bir süreçtir. Anne sütünün oluşabilmesi için vücut ortalama günlük 500-600 kalori gibi bir enerji harcar. Bu yakımı bir saat koştuğunuz da bile sağlayamazsınız. Her annenin sütü kendi bebeğine özeldir. Anne sütü Yeni doğan bebek için en uygun besindir. Sindirimi kolaydır, her zaman temizdir, bebeğinizi hastalıklardan korur ve bebeğinizle aranızda özel sevgi bağı kurulmasını sağlar.

    Sütünüzü arttıran en önemli besin ise , sudur. Günde en az 2,0 -2,5 litre su içmelisiniz, çünkü anne sütünün yaklaşık %87 si sudan oluşur. Ne kadar çok su içerseniz o kadar çok süt oluşur.

    Bitki çaylarından rezenenin anne sütünü artırıcı ve bebeği rahatlatıcı özelliği vardır. Günlük 1-2 fincan içilebilir.

    Süt oluşumu için çok fazla şekerli gıda, şerbet ve tatlı tüketmeye gerek yoktur. Bu size kilo katmanın dışında başka bir yarar sağlamaz. Tatlı tüketmek istediğinizde sütlü tatlılar, kurutulmuş meyveler veya meyve tatlıları tercih edilebilir.

    Hurmada bulunan doğal oksitosin, doğumu kolaylaştırır ve anne sütünün salgılanmasını artırır.

    Soğan, sarımsak, karnabahar, lahana, kuru baklagiller, brokoli gibi besinler gaz yapıcı özellikleri ve anne sütünün tadını değiştirebilme özelikleri nedeni ile dikkatli tüketilmelidir. Bu tarz besinleri tükettikten sonra bebekte gaz şikayetlerine ve emmeyi ret etme durumuna bakarak bu besinleri tüketmeye devam edebilir yada kesebilirsiniz.

    Emzirme sürecinde alkol, sigara ve kafeinli- gazlı içecekler tüketilmesi tavsiye edilmez. Bunlar süt oluşumunu olumsuz etiler.

    Gece emzirmesi süt oluşumunu artırır, annenin uykusunun daha kaliteli olmasını sağlar.

    Bebek bir memeyi emip iyice boşalttıktan sonra ikinci meme verilmelidir. Aşırı gergin tam boşaltılamayan memede süt yapımı durabilir.

    Anne sütü, bebek ek besinlere başlasa bile iki yaşına kadar vermeye devam edilebilir.

    Bebek büyüme eğrisinin altında kalmıyorsa ( ağırlık kazanımı varsa) ve günde 4-5 bez kirletiyorsa sütünüz bebeğinize yetiyordur. İlk altı ay bebeğinize sadece anne sütü vermeniz yeterlidir.

  • Damgalanma (Stigma)

    Damgalanma (Stigma)

    Tıpta uzmanlık sınavında (TUS), ağırlıklı olarak psikiyatri tercihi yaptığım için meslektaşlarım tarafından bana verilen tepkiler şu şekilde idi: “deli doktoru mu olacaksın?”. Damgalanma (stigma) ile ilk tanışıklığım bu şekilde oldu. Sadece doktor camiasında değil halkımız nezdinde de “deli doktoru, deli miyim?, sen delisin, Bakırköy’lük olmuşsun, sen ruh hastasısın, delisi olan her gün ağlar” gibi damgalayıcı ifadeler sık kullanılırdı.

    Asistanlığım sırasında, servis nöbetimde gece 03.00’de acilden arandım. Acil uzmanının verdiği bilgi: “acilde bir şizofren hasta var, apandisiti payladığı için acil operasyona alınacak, her ne kadar hasta sorunsuz olsa da cerrah arkadaş, hastaya tarafınızdan müdahale edildikten sonra yatışına onay verecek” idi. Acilde gördüğüm bayan hasta 20 yıllık şizofreni vakasıydı ve tedavisine uyumlu, iletişime açık, psikiyatrik açıdan stabil bir durumdaydı. Evet! şizofreni hastası da bir insandı ve apandisiti patlayabiliyordu. Sorun hastada değil, cerrah arkadaşın damgalayıcı yaklaşımındaydı.
    Damgalama (stigmatizasyon), kişinin içinde yaşadığı toplumun “normal saydığı” ölçülerin dışında sayılması nedeniyle, toplumu oluşturan diğer bireyler tarafından, kişiye saygınlığını azaltıcı bir atıfta bulunulmasıdır. Damgalanan kişiye gerçeğe dayanmaksızın, adını kötüye çıkaran utanç verici bir özellik yüklenmektedir.

    Psikiyatrik bozuklukları olan bireyler damgalanma konusunda ciddi sıkıntılar yaşarlar. Hem hasta hem de hasta yakını yaşadığı sorunları gizlemek zorunda kalırlar. Toplum içinde damgalandıkları zaman “adım çıktı dokuza, inmez sekize” şeklinde bir sonuç yaşarlar ve iyileşseler dahi kendilerini bu damgadan kurtaramazlar.

    Damgalanmanın önüne geçilmesinin temel şartı eğitimdir. Hastalıklar konusunda cehaletimiz azaldıkça bu tarz sorunlar, hastalarımız ve yakınları tarafından yaşanmaz olur. Geçmişte “köyün delisi, mahallenin mecnunu” gibi tanımlara muhatap olan ve toplumdan dışlanan bireylerimizin tekrar kazanılması mümkün olur. Sonuçta psikiyatrik bozukluğu olup da pek çok başarıya imza atmış insanlarımız vardır ve gelecekte de daha çok olacaktır, yeter ki damgalanma ile önleri kesilmesin.

  • Bebeklerde beslenme ve ek gıdaya geçiş

    Ek gıdalara Erken Başlama ile Gelişen Komplikasyonlar 2’ye ayrılır

    1-Erken dönemde besin alerji,bağırsak dokusunun gelişememesi ,mide asit düşüklüğü ve besin maddeleri verilirken kullanılan tabak ve kaşık hijyen bozukluğuna bağlı olarak enfeksiyona neden olur.Anne sütü alımının azalmasıyla beraber koruyucu ve besleyici madde emilimi de azalır.

    2-Geç dönemde başlanması ise ileri yaşlarda damar sertliği,hipertansiyon ve obeziteye yol açar.Aynı zamanda Geç beslenme yetersizliği,demir eksikliği ve immün (bağışıklılık)bozukluklarına yol acar.

    Bebek beslenmesi 3 aşamada olur;

    -o-6 ayda EMME dönemi sadece sıvıları alabilir.

    -6-9 ayda GEÇİŞ dönemi kaşıkla beslenir,yarı katı gıdalar verilir.Dil ve dudak kasları gelişir.

    -9-12 ayda ÇİĞNEME dönemi olup yanak ve çene ittirme hareketleri gelişir ve artık her türlü gıda bu dönem verilebilir.

    Ek gıda en erken 4.ayda verilmeli, eğer gelişimi iyi ise sadece anne sütü verilmelidir.

    Ek gıdalara başlamak gerçekten sabırlı olmayı gerektirir.İlk aşamada bebek reddederse ısrar edilmemeli,daha sonra tekrar denenmeli,gerekirse sevdiği bir şeylere karıştırılıp verilmelidir.Her besin ilk başlamada karışım olarak değil de tek tek ve miktar olarak da azar azar denenmeli,gerekirse sevdiği bir şeylere karıştırılıp verilmelidir.Her besin ilk başlamada karışım olarak değil de tek tek ve miktar olarak da azar azar denenmelidir.Beslenme sonrasında alerjik reaksiyon veya bağırsak bozukluğu yaparsa o besin bir süre geri çekilmelidir.Ayrıca ek gıdalar anne sütü ile aynı aynı anda verilmemelidir,yoksa anne sütündeki yararlı maddelerin ek gıda ile birleşip atılımı söz konusudur.

    Ek gıdalara başlama sırasıyla şöyle guruplanabilir;

    4.ayda meyve suyu ve yoğurt şeklinde sıvı gıdalar,6.ayda sebze meyve püreleri muhallebi başlanır.6.-8.ayda et suyu eklenmiş tarhana, mercimek çorbaları, peynir, yumurta sarısı verilebilir.8.aydan sonra etli gıdalar,köfte,tavuk,balık etine geçilebilir.Bu nedenle özellikle ete başlamak önemlidir.Bebeklere özellikle etli gıdalar doğal yoldan beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerden seçilmelidir.Yumurta,köy tavuğu yumurtası olarak yedirilmelidir.

    Ekonomik durumu uygun olmayan ailelerde özellikle demir ve proteinden zengin baklagiller etin yerini almalıdır.Bunlar özellikle de C vitamini ile alınmalı ve vücuda yararlılık oranı artırılmalıdır.Ayrıca güvenilir kasaptan alınan sakatatlar bu aylarda eklenmelidir.

    Yumurta yedirmeye 6.aydan sonra özellikle yumurtanın sarısı ile başlanılmalıdır.Yumurta demir ve protein içeriği zengin bir besin maddesi olup, yumurtanın beyazı özellikle içerisindeki proteinlerin alerji riskine karşı 1 yaş sonrası verilmelidir.

    Bunlara bu 3-4 aylık süreçte alışan bebek,artık 9.aydan sonra sofraya oturtulmalıdır.

    Karbonhidratlı yiyecekler

    Beyaz ekmek ,un,şeker,pekmez,bal,meyve sularının insülin direncini erken yaşta ortaya çıkartması gerçeği ve erişkin yaşlarda buna bağlı hastalıkların açığa çıkması nedeniyle,tüketimleri azaltılmalıdır.

    Yağlı yiyecekler

    Yağ içermeyen diyetlerin bebekte gelişimi bozduğu gerçeğininden yola çıkarak tereyağı,kuyruk yağı ve zeytinyağı gıdalara 8.-9.aylarda eklenmelidir.

    Sütlü yiyecekler

    Sütlü gıdaların demir eksikliği anemisine yol açması nedeniyle bebeğe verilmesine karşı cıkılsa da,1 yaş sonrası 1-2 bardak süt mutlak gelişim için verilmelidir.Pastörize sütlerin protein yapısı bozulduğu ve katkı maddeleri eklendiği için bu sütleri tüketmek yerine,çok güvenilirsütçüden alınan süt tercih edilmeli yada günlük süt şeklinde cam şişede marketten alınmalıdır.

    Sütlere eklenen antibiyotikler,sütlerin ekşimesini ve kesilmesini sağlayan faydalı bakterileri ve probiyotikleri yok ederek bağışıklık sisteminin çökmesine neden olur.

    Ayrıca buradaki bağırsak probiyotiklerinin hazım sistemini geliştirme,bağırsakta K vitamini yapımı,besin alerjisinden koruma ve immün sistem hastalıklarını önlemede etkili olduğu bilinmektedir.Sütün yanı sıra tüm yeşil yapraklı sebzeler,özellikle kalsiyum ve magnezyum zenginidir ve mutlak tüketimi sağlanmalıdır.

    Bebeklerimizi sıkmadan,üzmeden,onlara zarar vermeden,azar azar ve sırası ile bu besinleri beslenme şemasına oturtmak biz annelerin en önemli görevidir.

  • “Olasılıkları Yaşamak”

    “Olasılıkları Yaşamak”

    “Dün yoğun göğüs ağrısı, çarpıntı ve nefes darlığı oldu, 30 dakika sürdü, çok korktum, kalp krizi geçirdiğimi sandım” şeklinde geçirdiği panik atağını tarif eden panik bozukluk hastasında veya “çoluk çocuğum aç ve açıkta kalacak, yiyecek kuru ekmeğe muhtaç kalacağız” diyerek ağlayan ileri yaş depresyon hastasında ortak özellik, farkında olmadan ve hastalıklarına bağlı olarak en kötü olasılıkları düşünmeleridir. Bu örneklerde hastaların, olasılıkların en kötüsünü düşünmelerinde bir gerekçe vardır: var olan hastalıkları. Terapi sürecinde farkındalık geliştirilerek bu olumsuz düşünme tarzı ile hasta yüzleştirilir.

    Hastalık öyküsü olmayan bireylerde de en kötü olasılığı düşünüp bu olasılığa göre yaşama olur mu? “Muhtemelen bu işi yapamayacağım”, “bu sınavı kazanmam imkansız”, “bu çocuk adam olmaz”, “her an bir felaket yaşayabilirim ve çok acizim”, prospektüs bilgisi ile nadiren görülen bir yan etkiyi dikkate alarak “bu ilaç bana dokundu, zarar verdi”… gibi düşünceler, en olumsuz olasılığı tek gerçekmiş gibi görüp hareket eden bireylerin kendine has düşüncelerdir. Gerçekte ise “kişi bu işi yapabilecek düzeydedir”, “sınavı kazanması için yeterli bilgiye sahiptir”, “çocuğu adam gibi adam olacaktır”, “yaşanabilecek bir felaket durumu için eğitim görmek ve tedbir almak yeterlidir” ve “her ilacın yan etkisi olabilir, prospektüse göre değil doktorumun verdiği bilgiye göre hareket etmem gereklidir”.

    Hekim, hastasını muayene ettiğinde bir ön tanı koyar ve ayırıcı tanıda olabilecek en kötü hastalığı da düşünür. Ateşli çocuk için öncelikle enfeksiyon hastalıkları düşünür ama tetkiklerinde bir olumsuzluk görürse “bir kanser vakası olabilir mi?” düşüncesi ile ileri tetkikler isteyebilir. Şayet hekim en kötü olasılığı düşünerek en son yapılacak tetkikleri ve tedavileri baştan yaparsa hem hastasına hem de devletine maddi ve manevi ek yük getirir. Göğüs ağrısı olan hastaya ilk görüşte “senin ki psikolojik, panik atak geçiriyorsun” demek ne kadar hatalı ise EKG gibi ön değerlendirme tetkiklerini yapmadan hastaya direk anjiografi yapmak da o kadar uygunsuzdur.

    Marifet, en kötü olasılığı düşünerek tedbir almak ama daha önce olumlu olasılıkları düşünerek hareket etmektir.