Yazar: C8H

  • Bebeklerde burun tıkanıklığı hakkında

    Yeni doğan ve süt çocuklarında en sık problemlerden biri burun tıkanıklığıdır. Bebekler erişkinlerin yaptığı sümkürme işlemini de gerçekleştiremezler. Bebeklerin burnu kolayca kurur ve tıkanır. Burun tıkanıklığı anatomik bir nedenden kaynaklanmıyor olduğu kesinleştirildikten sonra serum fizyolojik (ya da deniz suyu) içeren damlalarla açılmalıdır. Anatomik nedenler doğumu takiben çocuk doktorunuz tarafından tespit edilir. Burun tıkanıklıkları emmede sorun yaratır. Emdiği sütü yutarken soluk borusuna kaçırabilir. Hava yutmasına neden olarak mide ve bağırsak gazının artmasına neden olabilir. Kısacası burnu tıkalı bebekler, huzursuz bebekler olurlar. Bebeğin burnu günde 3-5 kez açılabilir. Her seferinde 2-3 cc püskürtülebilir. Serum fizyolojik, yavaş hareketlerle fazla basınç uygulamadan sıkılmalıdır. İşlemi fazla yavaş yapmak da serum fizyolojiğin burnun içine girmeden dışarı çıkmasına neden olabilir. Geri dönen burun salgısı ile karışık sıvıyı burun aspiratörleri ile çekebileceğimiz gibi bebeği bir elimizle kavrayıp diğer elimizle sırtına hafifçe vurarak da çıkartabiliriz. Bebekte korku oluşturmak işlemi bir sonraki sefer çok daha zor olmasına neden olur. Huzurlu bebekler ve huzurlu geceler için bebeklerimizin burnuna hassasiyet gösterelim.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması gerekir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması gerekir?

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişi her şeyi kendisi yapar ve genellikle başkasına iş verememeyi tercih eder. Herhangi bir şey yapmadan muhakkak yapacağı şey hakkınca ciddi anlamda bilgi toplar. Çok irdeler, zor karar alır ve aldığı kararları yoğun sorgulamadan geçirmeden duramaz. Yapacağı işle ilgili ve veya yaşayacağı kişi ve kişiler, olaylarla ilgili sürekli bir güvence arayışı içine girer. Yaptığı işi tekrar tekrar kontrol eder, bazen birlikte olduğu kişinin hayatını denetleyip kontrol edebilecek seviyeye gelebilir. Sevdikleri kişilere karşı fazla korumacı olurlar ve onlar için sürekli bir şeyler yapmaya çalışırlar. Belli durumlara asla tam anlamıyla bağlanamazlar çünkü kaygı yaşayacaklarını bilirler. Belli şeyleri yapmamak için hayali nedenler bulabilirler. Detaycı ve çıktıkları işi en ince ayrıntısına kadar irdeleyecekleri için ertelemecidirler. Genelde kaygıları iş hayatı, maddi durum, ilişkiler, sağlık, sevilen birinin durumu gibi küçük veya gündelik konularla ilgilidir.

    Hemen hemen her gün ortaya çıkan birçok olay ya da etkinlikle ilgili olarak aşırı kaygı ve endişe duyarlar. Kişi endişelerini kontrol etmekte ciddi anlamda zorlanır. Bazılarında ise huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe, kolay yorulma, düşünceyi yoğunlaştırma güçlüğü, irritabilite dediğimiz duyarlılık, alınganlık, huzursuzluk, kas gerginliği, uykuya dalmada ve sürdürmede sorun ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku gibi sorunlar yaşadıkları görülür.

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişiler yaşayacakları durumun tehdidine odaklanırlar ve ciddiyetiyle ilgili yaşadıkları veya yaşayacakları duruma beyinlerinde tehlike anlamlandırması yaparlar. Bir nevi kendilerini etkileyen yaşadıkları ya da yaşayacakları olay değil bu olayı beyinlerinde nasıl anlamlandırdıklarıdır. Abartılı tehlike düşüncesi ile baş etme yetenekleri gelişmiş olur ve bunu dış desteklerle güvenceye alma ihtiyacı yaşarlar, sürekli kaygı içerisinde olurlar ve bu da kendilerine zarar verir.

    Sadece anlattıklarımı anlamlandırmanızı kolaylaştırabilmek için küçük bir örnek verecek olursam ; evde yalnızken dışarıdan ses (silah sesi) duymadıklarında çok ciddi endişe yaşarlar ve eve silahlı birisi girmiş olabilir diye düşünürler. Yaşadıkları kaygı sonucunda da her yerin, her şeyin tehlikeli olduğunu düşünerek tetikte olmalıyım düşüncesi ortaya çıkar ve ellerinde bıçakla evi dolaşıp odalara bakmaya başlarlar.

    Tam olarak net olmayan olay veya durumlara duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimleri olur. Bu kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulurlar ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar ve böyle durumlarda normal işlevselliklerini sürdüremeyebilirler. Tehdit edici zihinsel imge ve buna eşlik eden bedensel sıkıntıdan kaçınma çabası olabilir.

    Endişe duymak sorun çözmeye yardımcı olur ve motivasyonu artırır. Gelecekte çıkacak olan olumsuz sonuçlara daha az üzülmeyi sağlar ve bu kaygıyla kişi doğrudan olayların sonucunu değiştirir. Belirli düzeyde endişe duymayı bizler olumlu bir kişilik özelliği olarak nitelendiririz ancak bu endişe ve kaygı abartılı bir biçimde tekrar ediyorsa kişinin artık bireysel ya da sosyal çevresini etkileyecek zarar verecek boyuta gelmişse muhakkak kişinin profesyonel destek alması gerekmektedir.

  • Ateş öcü değildir!

    Çoğumuzun hafızasında kulağımıza biryerden çalınan korkulu ‘ateş’ hikayeleri vardır. Herşeyden önce ”ateş” vücudun doğal bir savunma mekanizmasıdır. Vücudun mikropları öldürmeye çalıştığının bir göstergesidir. Çocuk acillerin kapısından telaşla içeri giren anne babaların korkulu rüyasıdır. Ateş, hastalığın bir teşhisi değil bir bulgusudur. Ateşin öcü olmadığını anlamak, bilgi sahibi olmak ve ateş halinde neler yapabileceğimizi bilmek anne baba olarak en önemli sorumluluklarımızdan biridir. Öncelikler telaş yapmayın. Hasta olan çocuğunuzun mimiklerinizi takip ettiğini unutmayın. Bu noktada sizi en iyi yönlendirecek şey çocuğunuzun genel durumudur.Genel durumu iyi olan ,neşesi bozulmayan çocuğunuzu sakince değerlendirmeye devam edin.Öncelikle kıyafetlerini inceltin. Arada (çok sık olmayarak) ateşini ürkütmeden yavaş hareketlerle ölçün.Unutmayın çok sık ateş ölçmek hem çocukta huzursuzluk yaratır hem de sizin çocuğunuzun durumunu yanlış değerlendirmenize neden olur. Çocuğunuzu değerlendirirken diğer semptomları daha sonra doktorunuzla paylaşmak için not edin(burnu akıyor, vücudunda kızarıklıklar çıktı, gözlerinde çapaklanma gördüm,kakası cıvıklaştış, ateş şu saatte şöyleydi.. vb.)

    Ateşin dirençli olup olmaması (destek tedaviye cevap verip vermemesi) ve eşlik eden semptomlar önemlidir. Ancak, ateşin derecesi ve yüksek kalma süresi antibiyotik ihtiyacı olan bakteriyel infeksiyonlar ve antibiyotik ihtiyacı olmayan viral hastalıklar arasında ayırıcı değildir. Yani çocuğun ateşi çok yükseldiğinde antibiyotik kullanılması gerektiği anlamına gelmez!! Çocuklarda, gerçek vücut ısısına en yakın vücut ısısını makattan ölçeriz. Ancak yenidoğanlarda ve dört yaşından büyük çocuklarda önerilmez.Uygulamadaki zorluklar ve başkasına kullanıldığında infeksiyon bulaştırma gibi kısıtlamaları mevcuttur. Makat içinde 2-3 dakika tutularak ölçülen ateşin 38 derece üzerinde olması ateş kabul edilir. Bu değer kulaktan ölçümler için 37.8’dir ve kulaktan ölçüm daha sık kullanılır. Yenidoğanlarda koltuk altından ölçmek daha uygun olacaktır. Bebeklerin ateşlerini banyodan hemen sonra ölçmemek gerekir.En azından 20 dakika beklenmelidir. Aksi
    taktirde yanlış bir şekilde yüksek değerler elde edebilirsiniz. Alından ölçen termometrelerin kullanması diğer ölçüm yöntemlerine göre daha kolaydır. Belki de en sık yapılan hata, alından ateş ölçen infrared termometrelerin vücudun başka noktalarında kullanılmasıdır.Bu durum hem sizin aklınızı karıştırır hem de yanlış ölçümler yapmanıza neden olur.Ayrıca cihazın ölçüm yapan yüzünün temiz olduğundan emin
    olmalısınız. Bebeğinizin ateşini koltuk altından ölçecekseniz,koltuk altı bölgesinin kuru olmasına, termometrenin uç kısmının koltuk altının derin kısmına değmesine ve bip sesini duyana kadar termometreyi geri çekmediğinize emin olun.

    Ateş düşürmede temel olan büyük çocukların kendilerini rahat hissettiği küçük çocukların rahatladıkları düzeye kadar düşürmektir.Yani sayısal sabit bir değer belirlemek gerekmez. Yüksek derecelerde ateş düşürücü ilaç kullanılabilir Düşük derecelerde ise kıyafetlerini inceltmek ya da çıkartmak, ortam ısısını ayarlamak, bol su vermek ve olabildiğince yeterli kalori almasını sağlayacak şekilde besleyerek destek tedavi verilmesi uygundur.6 aydan büyük anne sütü alan bebekler hastalık dönemlerinde ek gıdaları kabul etmek istemeyebilirler. Bu durumda sık sık emzirin. Ateş düşürmede sirke, alkol, soğuk su kullanmayın.Çok soğuk suyun altına sokmanın aksi etki yapabileceğini unutmayın. En sık kullanılan ateş düşürücüler parasetamol ve ibuprofendir. İçerisinde düşük dozda ateş düşürücü bulunan grip-soğuk algınlığı ilaçlarını ateş düşürücü olarak kullanmak doğru olmaz.Kullanılan ateş düşürücüleri verilmesi gereken saat aralıklarına ve dozuna uymadan kullanmak doğru değildir. Geri dönüşümü zor sorunlara neden olabilir. Ateş düşürücülerin dozunu mutlaka doktorunuzdan iyice
    öğrenin.Yapılan çalışmalarda, parasetamol ve ibuprofenin ardışık olarak kullanımının ateşi düşürmede tek başına parasetamol veya tek başına ibuprofen kullanılmasına üstünlüğünün olmadığı gösterilmiştir.

    Kendinize güvenin, doğru bilgiler edinin,Unutmayın, bebeğinize bu dünyada en iyi bakabilecek kişi sizsiniz.

  • Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    İnsan sosyal bir varlıktır. En temel ihtiyaçlarından biri diğer insanlarla bir arada yaşamaktır. Bireyler duygularını sosyal ilişki halindeyken fark ederler. Değişik davranış biçimlerini yaşadıkları olaylara uygun birer tepki olarak geliştirirler. Bireyler yalnız yaşamaya değil, bir topluluk içinde diğer insanlarla ilişki içinde bulunmaya göre kurgulanmış varlıklardır. Karşı cinsle olan ilişkilerini de diğer insanlarla olan ilişkilerine olduğu gibi ihtiyaçları vardır. Beraberliklerin daha kabul gören ve toplum tarafından onaylanabilir hale gelmesi için bireylerin beraberliklerini evlilik kurallarıyla onaylatmaları gerekir. Kimi insanlar evliliği toplumsal yaşamın bir gereği olarak düşünerek, bu tür bir beraberliğin çok doğal ve gerekli olduğunu kabul ederek evlenmeye karar verirler. Kimi insanlar yalnızlıktan kurtulmak için gelecekte yaşamlarını yalnız sürdürmemek ihtiyacı ile evlenirler. Kimi insanlar ise ekonomik nedenlerle, maddi koşulları daha iyi olan ve kendilerine daha iyi bir gelecek sağlayacak insanlarla evlenmeyi tercih ederler. Bir kısım insanda çocuk sahibi olabilmek için evlenmeyi düşünür. Kimileri ise cinsel doyum sağlamak için evlenirler. Bazıları da evlilik kurumunu kadın ve erkek arasında bir iş ortaklığı gibi kabul ederek, evlilik kuralarını koyarak bir anlaşma yapar ve evlilik kurumunu kurallara bağlayarak kurar. (Çaplı, 1992)

    Saygılı (2004) evlilik kurum ile ilgili; Son devirlerde ailelerin görevlenirde değişiklikler olduysa da şu dört temel fonksiyonu her zaman vardır ve var olacaktır:

    1- Cinsel ihtiyaçların karşılanması: Toplumun huzurunu sağlamak amacıyla cinsel davranışla çeşitli kısıtlamalar getirilir; evlilik kuralları da bu kısıtlamalardandır. Ancak, cinsel ihtiyaçlar evliliğin tek amacı değildir.

    2- Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Bilinen bütün insan topluluklarında cinsiyete göre bir iş bölümü ve işbirliği vardır. Erkeklere fiziki güçleri sebebiyle genelde daha ağır ve zorlayıcı görevler (avcılık, maden işleme, ağaç kesme vb. gibi) verilmektedir. Kadınlar için çocuk doğurma esas olduğundan bu görevin yanı sıra onlara çoğunlukla daha hafif işler (ev işi, yiyecek hazırlama, çocuk bakımı, kumaş dokuma, toprak çapalama vb. gibi) uygun görünmektedir. Kısacası, erkeğin ve kadının aileye ekonomik katkıları birbirini tamamlar mahiyettedir.

    3- Üreme, çoğalma ortamının sağlanması

    4- Çocuğun yetiştirilmesi, bakımı ve eğitimi (Sosyalleşme): Aile üyeleri bu konuda kendi paylarına düşeni yerine getirerek aile birliğine katkıda bulunurlar.
    Evlilik yaşamının başarılı olup olmaması söz konusu evliliğin mevcut ölçülere uygun olup olmamasıyla anlaşılır. Ölçütler ailenin içinde oluşup geliştiği kültüre, coğrafi özelliklere evlilik kurumunun üyelerinin kişiliklerine göre biçimlenir. Bu yüzden evlilikte kesin bir başarı ölçütü düşünülemez. Doğal olarak evliliğin başarısı göreceli bir yargıdır. Bu yargının olumlu olması, eş seçiminin iyi yapılmış olmasına bağlıdır. İyi eş seçmek ise karşı cinsten kimselerin tanıma olanağına sahip olmaya bağlıdır. (Bilen, 1996)
    Evlenecek kişiler (ister ilkel bir toplumun, isterse modern bir toplumun üyesi olsunlar) eş seçimi konusunda daima bir dizi kural ile karşı karşıyadırlar. (Gökçe, 1978)
    Eş seçimi insan yaşantısındaki en önemli kararlardan biridir. Kişinin geri kalan yaşamı, vereceği bu kararla birlikte birçok yönden olumlu veya olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Evlilik ilişkisi insanın yaşam süresinin yarıdan fazlasını, hatta bazen üçte ikisine ulaşan bir süreyi kapsayabildiği için, son derece önemli bir karardır. Eş seçimi kararı önemli ve bir o kadar da zor ve karmaşık bir süreçtir. Bu kararla birlikte yol alıp, gelişip değişeceğine, nasıl bir yaşam sürdüreceğine ve hatta kimden çocuk sahibi olup, kiminle birlikte çocuk yetiştireceğine karar vermiş olmaktadır. (Şenel, 2004)
    Evlilik kurumu insanoğlunun sayısının devamını sağlamaya yönelik bir toplumsal kurumdur. İnsan bu kurum yoluyla kendi neslinin devamını garantiye almaya çalışmıştır. Aynı zamanda evlilik insanın düzenli yaşamasını ve bunun sonucu olarak da bireylerim toplumsal kurallara uymasını zorlayıcı bir kurumdur. Evlilik kurumu yoluyla kimin ne olduğu, nasıl denetlenebileceği kolayca bilinebilir. Bu önemli kurumun nasıl yaşatılacağı 1970-1990 yılları arasında tartışılan önemli konulardan biridir. Ailenin öldüğü, hastalandığı v.b. iddia edilmiştir.

    Evliliğin kurulması konusu son yıllarda irdelenmeye başlayan bir konudur. (Bacanlı, 2002)

    Eş seçme ve evlenme, geleneksel düzende tamamen bireyin ait olduğu “ailenin” bir sorumluluğu iken, bugün “bireylerin kişisel sorumluluğu haline gelmiş “görücü” yoluyla evlenme geleneği “bireylerin” bağımsız iradeleri ile eşlerini seçmeleri yöntemine dönüşmüştür. Bununla birlikte eş seçme ve evlenme kararı verecek bireylerin içinde yaşadığı toplumun değerlerinden tamamen bağımsız olarak serbest iradeleri ile kişisel olarak karar verdiklerini söylemek oldukça güçtür. Modern toplumlarda bireyler görünürde “özgür” bir seçimle evlendiklerini sanırlar, ancak bu seçimin tam bir özgürlüğe dayandığını söylemek olanaksızdır. Zira sosyal sınıf, statü, eğitim düzeyi, inançları, yaşam biçimleri, aile kökenleri gibi birçok toplumsal faktörlerin bireylerin eş seme ve eşe ilişkin nitelikler konusundaki, düşünce tercihlerini şartlandırmakta ve “eş seçimini” yönlendirmektedir. Eş seçme çok boyutlu değişkenleri içeren geleceğe yönelik bir karardır. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçmenin Önemi

    Kızlar ve erkeklerin eş seçerken birbirlerinin özelliklerini iyi tanımaları, evliliği olabilir olup olmayacağı konusunda, bilinçli bir değerlendirme yapmaları gerekir.

    Evlilikte mutluluk geniş çapta eş seçiminin iyi yapılmasına bağlıdır. Evlilikte, kişiliklerin farklı, değişik çevrelerden gelmiş iki kişinin birlikte olacağı ve yaşamı paylaşacakları gerçeği unutulmamalıdır. Bu nedenle eşler önce “kendilerini”, sonra “birbirlerini” iyi tanıyıp değerlendirmelidirler. Birbirlerinin kişisel niteliklerin ötesinde, karşılıklı olarak birbirlerinin yaşamdan, evlilikten, gelecekten ne beklediklerini bilmeli gerçek beklentiler amaçlar üzerinde durulmalı ve en önemli, olası sorunlar evlilikten önce tartışılmalı ve çözülmelidir. (Özgüven 2000)

    Evlilik kararını vermeden önce kişi kendisini iyi tanıması gerektiğini belirtmiştik, nasıl biri olduğu, ne istediği, nasıl bir yaşam düşündüğü konusundaki sorulara doğru ve net cevaplar verilmelidir.

    Kişinin kendisini tanıması hususunda şu nokta çok önemlidir. Bireyler, ebeveynlerinden öğrendikleri kalıpları çoğu zaman doğru bulmasalar dahi uygularlar. Yani fert ebeveynden gördüğü kalıbı iyi çözümlemelidir. Yoksa bu durumun etkisiyle ebeveyne çok benzeyen birisini eş olarak seçebilir. Çevremizde eşler arasında sıkça duyduğumuz şu sözler, bu durumun açık bir göstergesidir.

    · Tıpkı anneme/babama benziyorsun
    · Annem/babam gibi konuşuyorsun
    · Giderek anneme/babam benziyorsun

    Bireyler başkalarıyla ilişkilerinde öğrendiği yöntemleri seçer. Hatta kendi çocukluğunda bunlara karşı çıkmış da olsa. İşte evlenmeden önce her fert bu açıdan duygusal olarak ebeveyninden kopmalı onların yönetiminde olmaktan çıkmalıdır. (Yılmaz, 2007)
    Evlilik öncesinde adayların evlilikle ilgili beklentilerini ölçmesi ne kadar zor olsa da evlilik uyumun sağlanabilmesi için beklentiler düşünülmeli yakın kişilerle bu konuda konuşulmalıdır. Evliliği bir kaçış değil başlangıç olarak değerlendiren Adler’in “Cinsiyetler arasında İşbirliği” kitabında bahsettiği evlilik uyumu hakkındaki görüşlerini inceleyelim:

    “Evliliği yalnızca bir kaçış olarak gören genç kızları; yine evliliği yalnızca zorunlu bir bela olarak gören kadınları ve erkekler bir düşünün. Cinsler arasındaki bur gerginlikten kaynaklanan zorluklar, günümüzde devasa boyutlara ulaşmış durumdadır. Kadının çocukluğundan başlayarak kendisine zorlanan role başkaldırısı ne denli güçlü olursa, ya da aynı şekilde erkek kendisine biçilen “ayrıcalıklı” saçmalığına karşın oynamakta ne denli ısrarlıysa cinsler arasındaki çatışma da o denli şiddetli olur.”

    “İyi bir evlilik, insanlığın gelecek kuşaklarını yetiştirmenin en iyi yoludur ve evlilikte bu nitelik her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Evlilik gerçekten bir görevdir, kendine has kuralları ve yasaları vardır; bu yeryüzü kabuğunun sonsuz yasası olan işbirliğini zedelemeden, o kural ve yasaların bir bölümünü benimseyip, bir bölümünü reddedemeyiz. Sorumluluğumuzu beş yılla sınırlarsak veya evliliği bir deneme süreci olarak yorumlarsak, aşkın o içten bağımlığına erişemeyiz. Erkekler veya kadınlar bu tür bahanelerle kaçış yolları ararlarsa üstlerine düşen görevi yerine getirmek için gerekli gücü toplayamazlar. Hayatın hiçbir ciddi görevinde buna benzer kaçış yolları aramayız. Sevmek ve sevgiyi sınırlamak bir arada yürümez.Hiç kimse bir başkasının davranışlarını sınırlandıramaz.Glasser (2005) Bir sevgi ortaklığı için hangi özelliklerin, gerekli olduğunu biliyoruz. Sadakat, doğruluk, dürüstlük, mesafeli olmamak, kişilik kanıtlamaya çalışmamak…

    Eğer insan sadakatsizliğin her yerde geçerli olduğuna inanıyorsa, evliliğe doğru biçimde hazırlanmamış demektir. Her iki eş de kendi hürriyetlerini, kendi bağımsızlıklarını korumaya karar verirlerse gerçek bir arkadaşlık bile yürütülemez. Buna yoldaşlık denilemez. Yoldaşlıkta her konuda hür olmalıyız. Kendimizi işbirliğine bağımlı kılarız.”

    Evlilik beklentilerinin kuşkusuz en büyüğü eşlerin ortak ve uyumlu bir yaşam sürdürebilme isteğidir. İlişkilere biraz daha uzaktan bakıldığında göreceğimiz şey, emek vermeden bu ortaklığın sağlanamayacağı gerçeğidir. Ürkmez ,Ogurtan, (2007)

    Eş Seçme Yöntemleri

    Birey yaşamında en önemli kararlardan biri olan “eş seçimi” pek çok değişken tarafından etkilenmektedir. Bireyin tercihini ve eş seçmeyi etkileyen çeşitli etmenler, eşlerin tercihlerindeki farklara ilişkin tutum ve değer yargıları konusunda ülkemizde ve yurt dışında yapılan araştırmalar, Özgüven’in (1994) “üniversite öğrencilerinin evlilik ve eş seçmeye ilişkin tercihleri” konusunda yaptığı araştırma sonuçları aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş seçmeyi etkileyen etmenlerle ilgili araştırma’da Özgüven (1994) öğrencilere kültürümüzün çeşitli kesimlerinde yer alan bazı evlenme yöntemleri verilmiş ve kendi tercihlerinin hangisi olduğu sorulmuştur. Bu soruya Ankara’da bulunan beş üniversiteden örnekleme dahil 350 öğrencinin %74’ü “Uzun bir arkadaşlık döneminden sonra evlenmeyi tercih ettikleri cevabını vermişlerdir. İkinci sırada %18 ile “mantık evliliği” yer almıştır. “Beşik kertmesi”, “görücü usulü” ve “ilk görüşte beğendiği birisi ile” gibi seçeneklere verilen cevapların frekansı ise çok düşük çıkmıştır. Cinsiyet gruplarına bakıldığında kız ve erkeklerin tercihlerinde bir paralellik bulunmakta, cinsiyet farkı olarak erkeklerin %13, kızların ise ancak %3 kadarı geleneksel eş seçme yöntemlerini benimsemesi dikkat çekicidir.

    Evleneceği kişi ile tanışma şekilleri arasında “aynı mahalleden veya köyden olma”, “konut yakınlığı” gibi “mekan yakınlığı” faktörü tanışma nedenleri arasında en başta gelmektedir. Tanışma ve Evlenme yöntemi olarak “flört” etmekte oldukça yaygındır. Keimer’in (1971) flört konusundaki çalışmasına göre benlik saygısı yüksek kızlar daha çok flört etmekte (%71) ve yüksek öğrenimde flört eden kızlar, etmeyenlere göre, daha erken evlenmektedirler.

    Ülkemizde Kayadibi (1992) tarafından yapılan bir araştırmaya göre de akademisyen olan kadınların %95’i flört ederek evlenmelerine karşı gecekondu bölgesindeki yaşayan kadınların sadece %31’i bu tür bir evlilik yapmışlardır.

    Koçinoğlu (1971)’nun yaptığı bir araştırmaya göre de üst sosyo-ekonomik düzeydeki bireylerin çoğunluğu “anlaşarak” evlenmelerine karşın daha alt sosyo-ekonomik düzeydekiler çoğunlukla “görücü” usulü ile evlenmektedirler. Bir başka araştırmada deneklerin %75’i flörtü genç bu kız ile erkeğin birbirini tanıması için gerekli olduğunu belirtmişlerdir. (Esmer, 1991)

    Ankara, Oran Semtinde oturan aileler üzerinde yapılan bir araştırmada da kadınların %71’inin ve erkeklerin ise %79’unun flörtle evlendikleri belirtilmiştir. (Küçükkaragöz 1979).
    Flört etme durumun bireylerin sosyo-ekonomik düzeyleri ile ilgili olduğu kadar sosyo-ekonomik faktörlerden biri olan, öğrenim düzeyi ile de çok yakından bağlantılı olduğu saptanmıştır. Öğrenim düzeyi orta öğretimin altına düştüğünde, flört azalmakta, öğrenim düzeyi yükseldikçe artmaktadır. Yaşamını büyük kentlerde sürdürenlerde flörtle ilişkin tutum ve eğilimler artmakta yerleşim yeri küçüldükçe azalmaktadır. (Ünal, 1996)

    Evlilik ve Eş Seçimi İle İlgili Bilgi Kaynakları

    Araştırmada öğrencilere “evlilik ve eş seçme ile ilgili bilgileri hangi kaynaklardan edindikleri sorulmuş, “aile”, “arkadaş”, “yazılı kaynaklar” ve “diğerleri” gibi seçenekler verilmiştir. Öğrencilerin evlilikle ilgili bilgileri edindikleri kaynaklar arasında %35 ile “arkadaş çevresi” ile sırayı almış, bunu, %23 ile “yazılı kaynaklar” ve %21 ile “aile” cevabı izlemiştir.

    Eş seçimine ilişkin kaynak tercihlerine ilişkin cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, evlilikle ilgili bilgi kaynağı olarak, erkeklerde “arkadaş çevresi” ile “yazılı kaynakların”, kızlarda ise, “arkadaş grubu” ve “ailenin” başta geldiği, kızların erkeklere göre aile çevresini daha çok ve yazılı kaynakları daha az tercih ettikleri anlaşılmıştır. Her iki cinste de “arkadaş grubu” bilgi kaynağı olarak birinci sırayı almaktadır. (Özgüven 1994)
    Amerikan kültüründe 30 yıldır eş seçimi konusunda çalışan Waren’in sıraladığı özelliklerin toplumdan topluma ve aynı toplumda da zaman içinde değişebileceği unutulmamalıdır. Eş seçimi ile ilgili olarak, yarım asırdan fazla bir süre içinde yapılmış bir araştırma eş seçiminde önemli olan önceliklerin zaman içinde ve kültürden kültüre değiştiğini göstermektedir. Bu araştırmaya 1939’da başlanmış. ABD’nin farklı bölgelerinde 1956, 1967, 1977, 1984-1985 ve 1996 yıllarında aynı ölçeğin uygulanması ile devam edilmiştir. 57 yıl boyunca süren bu araştırmada eş seçimine ilişkin önceliklerde birçok değişik olduğu saptanmıştır. Bu değişiklikler şu şekilde sıralanmaktadır.
    · Her iki cinsiyetin de fiziksel çekiciliğe verdiği önem artmış.
    · Her iki cinsiyetin de (özellikle erkeklerin) maddi imkânlara verdikleri önem artmış.
    · Her iki cinsin de karşılıklı olarak birbirini çekici bulmaya ve sevmeye verdiği önem artmış.
    · İyi yemek yapma ve ev bakımı konularına verilen önem azalmış (Buss, Shpackelford Kirkpatrick ve Larsen, 2001)

    Bu araştırmanın ortaya çıkardığı diğer bir bulgu da eş seçimine ilişkin önceliklerde bölgesel farklılıkların da olduğudur. Örneğin Teksas bölgesinden olanların bekârete ve benzer dini inançlara sahip olmaya verdikleri önemine daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca erkeklerin, eşlerinin fiziksel çekiciliğe sahip olmasına verdikleri önem kadınlardan daha fazla, kadınların da eşlerinin sahip olduğu maddi olanaklara verdikleri önem daha fazla bulunmuştur. Eş seçimi tercihlerine ilişkin benzer bulgulara South’un (1994) 19-35 yaş arasındaki 2214 bekarla yaptığı araştırmada da rastlanmaktadır. (Şenel, 2004)

    Eş seçme sürecinin bir boyutu olarak öğrencilere “evlenecekleri kimseyi kimin seçmesi gerektiği” sorusu yöneltilmiştir. Bu soruya verilen seçeneklerden “kendim” cevabı %80 ile birinci “aile ya da başkaları” seçeneği ise %20 ile ikinci sırada yer almıştır. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “evleneceğim kişi kendim seçerim” cevabı erkeklerin %81’i kızların ise %78’i tarafından tercih edilmiştir. Ancak kızların, evlenme kararının erkeklere göre aileleri ile daha çok paylaşma eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. (Durmazkul 1991, Özgüven 1994)

    Bacanlı (2002), eş seçimini, evrim düşüncesine göre, insanın bugünkü eş seçimi stratejileri onun geçirmiş olduğu tarihsel evrimin bir sonucudur. Bu evrim sonucunda erkek ve kadınlar aynı stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Buna göre, erkekler tarih boyunca öğrenmişlerdir ki, verimli olan kadınlarla eşlenebilenler soyadlarını sürdürmekte, verimli olmayan kadınlarla eşlenenler, soyadlarını sürdürememektedirler. Ayrıca gene öğrenmişlerdir ki, kadına yatırım yapmanın yanı sıra onu başkalarının da aynı kadına yaptırım yapması kimin soyunu sürdüğünü belirsiz bırakmaktadır. Bu yüzden erkek verimli olduğu düşünülen bir kadına sahip olmalı ve onu başkalarından korumalıdır. Bu karşılık kadınlarda öğrenmişlerdir ki, kadın kendisine ve doğacak çocuğa bakabilecek, onları bırakıp gitmeyecek bütün servetini onlara adayacak bir erkekle eşleşmeye çalışmalıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki, fakir ve güvenilmez erkeklerle eşlen kadınlar sefil düşmüşler ve hem kendilerini hem de çocuklarını hayatta tutmayı başaramamışlardır. (Buss, 1994, 1989; Buss & Barnes 1986)

    İkinci olarak, gene erkekler öğrenmişlerdir ki sağlıklı olan kadınlar, fiziksel açıdan çekici olan kadınlar verimli olmaktadır. Ayrıca bekaret, kadına başkalarının (henüz) yatırım yapmadığının bir göstergesidir. Bu yüzden erkek çekici, sağlıklı ve bakire kızlarla evlenmeye çalışacaktır. Buna karşılık kadınlar da öğrenmişlerdir ki, ekonomik açıdan gelecek vat eden, olgun, zeki, eğitimli, sağlıklı erkekler eşleşmeye daha uygundur. Erkeğin ekonomik durumunun iyi olup olmadığı ve kadına yatırım yapma hazır olup olmadığı erkeğin bahtsızlığına (evli / nişanlı olmamasına) ve ekonomik güç gösterilerine (pahalı hediyeler alması, giyim-kuşamının kalitesi) bakılarak anlaşılabilir. Zeki ve “okumuş” olan erkeklerin de bir şekilde gelecekle ilgili “umut vaat ettikleri” görülmüştür. Bu akıl yürütme erkek ve kadınların eş tercihleriyle ilgili şu sonucu doğurmaktadır. Erkekler kadınların fiziksel çekiciliklerine, kadınlar erkeklerin mal varlıklarına bakmaktadır. (Buss, 1994, 1989)

    Türk Aile Yapısı araştırması’nda (SPGM, 1993) evli, eşi ölmüş, boşanmış ve ayrı yaşayan kimselere yöneltilen “kiminle evleneceğinize kim karar vermişti” sorusuna örneklemdeki kişilerin %52’i “ailesi” %23’ü “eşimle anlaşarak”, %20’i “kendim”, %4’ü “akrabalar” karar verdi şeklinde cevaplamışlardır. Kiminle evleneceğinize kim karar vermişti sorusuna verilen cevaplar, bireylerin öğrenim düzeyleri ile karşılaştırıldığında, öğrenim düzeyi yükseldikçe “eşimle anlaşarak” karar verdik diyenlerin oranı da artmaktadır. Eş seme konusu “cinsiyet”e göre incelendiğinde kendi karar verene ve eşi ile anlaşarak karar vereme erkek oranını, kadınlara göre daha yüksek olduğu, buna karşılık ailenin ve akrabaların karar vermesi durumunun kadınların eş seçiminde daha etkili olduğu dikkat çekmektedir. Yine aynı konuya “yaş grupları açısından bakıldığında 40 yaşın altındaki genç nüfus oranında eşimle anlaşarak cevabını verenlerin, orta yaşlı (40-50 yaşlar arası) grupta ise ailem karar verdi cevabını verenlerin yoğunlaştığı görülmüştür. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçiminde Ailenin Rolü

    Araştırmada, üniversite öğrencilerine, “Eş seçiminde ailenin rolü ne olmalı” sorusu sorulmuş, verilen seçeneklerden “Ailenin görüşü alınmalıdır” cevabı %89 ile ilk sırayı almıştır. “Aile karışmamalı” cevabı %14 ile ikinci ve “Evlenme kararını aile vermeli” cevabı ise %1 ile en sonda gelmiştir.

    Eş seçimine “kim karar vermeli” ve “ailenin rolüne” ilişkin iki soru birlikte değerlendirildiğinde, öğrencilerin evlenme kararını büyük bir çoğunlukla kendilerinin vermesi gerektiği, ancak ailenin görüşünün de alınmasının uygun olduğu kanısında birleştikleri görülmektedir. Evlenme kararına ailenin karışıp karışmaması konusunda kız ve erkeklerin cevaplarında paralellik görülmektedir. (Özgüven 1994)
    Evlilik kararında ailenin etkisi dolaylı ve doğrudan olarak ele alınabilir. Dolaylı yoldan etki, çocukluk döneminde yaşanan olayların şekli verdiği düşünce ve davranış kalıplarıyla gerçekleşir. Kadının erkek, erkeğinde kadın modeliyle ilgili davranış ve düşünce kalıplarını daha çok anne ve baba şekillendirir. Örneğin, bir kız çocuğunun babası ya da ağabeyi ile kurduğu ilişki, beyninde bir erkek modeli oluşturur. Bu model onun karşı cinsle ilgili tavrını etkiler. Evlilik kararında da, kişinin karşı tarafta aradığı özellikler ve ondan beklentilerini anne ya da baba merkezli düşünce ve davranış kalıpları belirler. Ancak bu dolaylı etki gerçekçi değildir. Çünkü evlenilecek kişi ile anne ya da babanın aynı kişiliğe sahip olması mümkün değildir.

    Evlilik kararında ailenin doğrudan etkisi ise, anne babanın çocuğunun doğru kararı vermesini istemesinden onun bu önemli kararı hususunda sorumluluk hissetmesinden kaynaklanır. Geleneksel aile yapımızda çocuğun “yuva kurmasını sağlamak” anne babanın hem maddi hem de manevi görevi olarak algılandığından, evlilik sürecinde aile önemli bir rol üstlenir. Bu nedenle anne baba çocuğun kiminle evleneceği konusunda söz sahibi de olmak ister. (Tarhan, 2006)

    Eş Seçimi İçin En İyi Ortam

    Eş seçme sürecinin bir diğer boyutu, olan olanakların elverişliliği konusuna ilişkin olarak öğrencilere “Eş seçimi için en iyi ortam” sorulmuş, verilen seçenekler arasında %44 ile “Genelde arkadaş çevresi” ilk sırayı almıştır. Bunu, %25 ile “Üniversite çevresi, %18 ile “Aile çevresi” ve %13 ile “İş çevresi” cevapları izlemiştir.

    Soruyu cevaplandıranların arkadaşlarının çoğunun üniversite içinde ve dışında olabileceği düşünülürse, yaklaşık üçte ikisinin (%69) üniversite yıllarını kapsayan dönemdeki arkadaşlık ortamının eş seçmek için iyi bir ortam oluşturduğu görüşünde oldukları anlaşılmaktadır. Eş seçimi için uygun ortam konusu cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerin eş seçme konusunda “Arkadaş” ve “Üniversite” çevresinin en iyi ortam olduğunda birleştikleri, ancak, erkeklerden farklı olarak kızların (%12) aile ortamını seçtikleri aileye daha çok bağlandıkları görülmektedir. (Özgüven 1994).

    Seçilecek Eşde Aranan Nitelikler

    Üniversite öğrencilerinin eş olarak düşündükleri kişide aradıkları nitelikler hakkında bir dizi soru yöneltilmiş ve alınan cevaplar aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş Seçiminde Aranan Fiziki ve Maddi Nitelikler

    Evlenilecek kişinin fiziksel özellikler kapsamında boyu, kilosu, vücut yapısı ve yüz güzelliğine ilişkin değerlendirmeler yapılır.kişinin evlenmeyi düşündüğü kişinin fiziksel özelliklerini nasıl bulduğu beğenip beğenmediği de son derce önemlidir.Çünkü bu durum o kişiye hissedilenlerin yanı sıra o kişinin yanında hissedilenleri de etkileyecektir.Araştırma sonuçlarında da görüldüğü gibi evlenilecek kişinin fiziksel görüntüsü , özellikle erkekler tarafından vazgeçilemez bir öncelik olarak algılanmaktadır.Şenel (2004)

    Araştırmada, öğrencilere, seçenekleri eş ile ilgili olarak beş nitelik verilmiş, bunlardan en önemli gördükleri üç tanesi işaretlemeleri istenmiştir. Verilen seçeneklerden ilk sırayı %33 ile “Eşin eğitim düzeyi” almış ve bunu %20 ile “fiziki görünüm”, %20 “Sağlık durum”, %16 ile Eşin ekonomik durumu” ve en sonunda da %11 ile “Yaş farkı” izlemiştir. Bu soruya verilen cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “Eğitim düzeyi” kız ve erkeklerde ilk sırada yer almıştır. Erkeklerde “Fiziki görünüm” kızlarda ise “Ekonomik durum” ikinci sırayı almış, “sağlık” her iki cins için de üçüncü sırada belirtilmiştir. Bu ilk üç sırayı erkeklerde, sıra ile “yaş farkı” ve en sonda da “ekonomik durum” kızlarda ise “fiziki görünüm” ve “Yaş farkı” izlemiştir. Kızlarda “Ekonomik durum”un, erkeklerde ise “Fiziki görünüm”ün ikinci sırada yer alması cinsiyet farkları olarak dikkat çekmektedir.
    İlgili konuda yapılan diğer bazı araştırmalarda iyi bir evliliğin oluşturulabilmesi için “eşe sadakat” ve “mutlu bir cinsel yaşam” en önemli değerler arasında gösterilirken, sevgi, aşk, dini değerleri paylaşmak ve ekonomik etkenlerin daha az önemli olduğu vurgulanmıştır. Erkeklerin genellikle çalışan bir bayanla evlenmek istedikleri ve eşlerin evlilik öncesi ilişkileri konusunda kızlara oranla daha hassas davrandıkları saptanmıştır. (Esmer, 1991)

    Üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir araştırmada, Townsend (1989) kızların kendilerinden daha “düşük”, erkeklerin ise “daha yüksek” sosyo-ekonomik düzeydeki kişilerle evlenmek istediklerini belirtmektedir. Ülkemizde araştırmalarda ise bunun aksi sonuçlar elde edilmesi kültürel farkların varlığını düşündürmektedir. Aynı araştırmada erkeklerin %85’i kızların ise %30’u fiziksel çekiciliğin eş seçiminde önemli bulduklarını belirtmişlerdir.

    Eş Seçiminde Tercih Edilen Kişilik ve Karakter Özellikleri

    Öğrencilerin eş tercihlerinde aradıkları kişilik ve karakter özellikleri ile ilgili bir diğer soruda yedi seçenek verilmiş, bunlardan önemli buldukları üç tanesini işaretlemeleri istenmiştir. Verilen cevaplarda “Sevgi” %29 ile ilk sırayı almıştır. Diğer seçenekler ise yüzdelik sırasına göre “Dürüstlük” (%24), “Hayat Görüşü” (%13), “Sosyo-Kültürel Yakınlık” (%12), “İnanç Birliği” (%11), “Eşlerin Kişilik özelliklerindeki benzerlik” (%10) ve en sonda “Siyasi Görüş” (%1) olarak sıralanmıştır.

    Tercih edilen kişilik ve karakter özellikleri sorusuna verilen cevaplar, cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerde “Sevgi” ile “Dürüstlük” ilk sırayı almıştır. Ancak aradaki sıralarda cinsler arasında farklar görülmüştür. Erkekler üçüncü sırayı “İnanç Birliği” kızlarda ise “Sosyo-Kültürel yakınlık” her iki cinste dördüncü sırada “Hayat Görüşü” ve son sırada da “Siyasi görüş” yer almıştır. (Özgüven 2000)

    Eşini tercih nedenleri ve özelliklerle ilgili bir diğer araştırma da eş seçim nedeni olarak “mutlu olduğun ve sevgiyi paylaştığım için” diyenlerin oranı %51, “kişiliğimiz uyuştuğu için” diyenler %26 düzeyde olan kızlar, alt sosyo-ekonomik düzeydeki kızlara oranla eşlerini daha yüksek oranda “kişilik uyuşması” nedeniyle seçtiklerini söylemişlerdir (Ünal, 1996)

    Eş Seçiminde Kişinin Sosyo-Ekonomik Durumu

    Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında Özgüven (1994) öğrencilere, “eş olarak seçecekleri kişinin sosyo-ekonomik durumunun nasıl olmasını istedikleri sorulmuştur. Verilen cevaplarda öğrencilerin %50’si seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyinin “kendisinin ki kadar” olmasını %28’i kendisinden daha yüksek olmasını tercih ettiklerini %22’si ise kendileri için “önemsiz olduğunu belirtmişlerdir. Soruya verilen cevaplar erkek ve kızlara göre incelendiğinde, kızların %41 seçeceği erkeğin sosyo-ekonomik durumunun “kendilerinkinden daha yüksek” olmasını tercih ederken, erkeklerin ancak %13’ü bu tercihi benimsemişlerdir. Erkeklerin %54’ü eş olarak seçecekleri kızın sosyo-ekonomik durumunun “kendisininki kadar ya da daha az” olmasını istemişlerdir. Erkeklerin %33’ü eş seçiminde sosyo-ekonomik düzeyin “önemsiz olduğunu belirtirken, kızların ancak %11 bu görüşe katılmışlardır.

    Saygılı (2004) Eş seçiminde maddi destek ve ekonomik güven konusunda eşlerin birbirlerini mağdur etmemeleri, karşılıklı konuşarak iki tarafı da memnun eden bir yol bulmaları gerektiğini belirtmiştir.

    Görüldüğü üzere, kızlar seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyini önemli görmekte ve yüksel olmasını istemekte, erkekler de bir ölçüde önemsemekle birlikte, sosyo-ekonomik düzeyi kendilerinki kadar ya da daha az olmasını tercih etmektedirler. Genel bir eğilim olarak eş seçiminde “yaş ve eğitimin” etkisi birlikte incelendiğinde, gençlerin kültürel, eğitimsel niteliklere yaşlı ve eğitim düzeyi düşük bireylerin ise ekonomik niteliklere daha fazla önem verdikleri gözlenmektedir. Kızlar eşlerinin eğitim düzeyinin kendileriyle eşit veya daha yüksek olmasını istemektedirler. (Özgüven 1994)
    Başka bir araştırmada da, eş seçiminde sosyo-ekonomik değişkenlerle ilgili olarak öğrencilere “ekonomik bağımsızlığını henüz elde etmemiş kişiler evlenmeli midir? Şeklinde soru yöneltilmiştir. Bu soruya genelde öğrencilerin %78’i ekonomik bağımsızlığa ulaşmayan bireyler evlenmemelidir. %22 ise evlenebilir şeklinde cevap vermişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde ise kızların %81’i erkeklerin ise %75’i bu soruyu “Hayır” şeklinde cevaplandırmışlardır. Genelde her iki cins ve özellikle kızlar ekonomik bağımsızlığa ulaşamayan kişilerin evlenmesinin doğru olmadığı görüşünde birleşmektedirler. (Özgüven 2000)

    Eş Seçmede Bireyin Eğitim Düzeyi

    Evlenilecek kişi ile benzer veya yakın eğitim düzeyine sahip olmak da eş arasında ki anlaşma ve uyum için son derce gerekli özelliklerden biridir.Kişilerin eğitim düzeylerinin yakınlığı onların zihinsel kapasitelerinin, olayları ele alış biçimlerini ve verecekleri kararların da daha benzer ve uyumlu olmasını sağlayacaktır.Şenel (2004)
    Bir sosyo-ekonomik ve kültürel değişken olarak öğrencilere “Evlenecekleri kişinin eğitim düzeyinin nasıl olması gerektiği” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Öğrencilerin %63’ü seçecekleri eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki ile aynı düzeyde” olmasını tercih etmişlerdir. Geri kalan öğrencilerin %19’u kendilerininkinden daha “düşük”, %19’u “önemsiz” olduğunu, %18’i ise “kendi öğrenim düzeylerinden daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, kızların %91’i erkeklerin ise %70’i seçeceği eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki kadar” ya da “daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Eşinin eğitim düzeyini “kendisininkinden daha yüksek” olmasını isteyen erkekler %1 iken kızlarda bu oran, %32’dir.

    Eşlerin eğitim düzeyinin farklı olmasının evlilik üzerindeki etkisinin ne olacağı konusunda sorulan tamamlayıcı bir soruya, öğrencilerin %76’sı “eşler anlayışlı kişilerse mutlu olabilirler” %24’ü ise “Böyle bir evliliğin yürümeyeceği” görüşlerini ifade etmişlerdir. Aynı soruya verilen cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde erkeklerin %84’ü eşler anlayışlı olurlarsa mutlu olabilirler derken, kızların ancak %68’i bu görüşü paylaşmışlardır. Kızların %32’si erkeklerin %16’sı evliliğin yürüyemeyeceği görüşünü ifade etmişlerdir.

    Evlenmek isteyen iki kişinin eğitim düzeyleri arasında aşırı fark olması, ilgi, ihtiyaç ve arkadaşlık gibi alanlarda da farklı olmaları sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca eşlerin iletişim kurma ve kişiler arası ilişkileri yöneltme becerileri de oldukça farklı olmakta, eşlerin iletişim kurmalarını güçleştirmektedir. Aslında bireylerin eğitim düzeyi eğitim için verdiği yıllar ve aldığı diplomalar ile sırlandırılamayacak ise de, “yapılan araştırmalar eğitim düzeylerindeki denge ile evlilikteki mutluluk arasında çok yakın ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.”

    Eş Seçmede Bireylerin Yaşları

    Evlilik ve eş seçimi gibi önemli bir karar söz konusu olduğunda “doğru kişi’’ kadar “doğru zaman” faktörü de önem teşkil ediyor… Kişinin, gerek kişisel gerekse yaşamsal anlamda evliliğe hazır olması gerek…

    Evlilik kararının ne anlama geldiğini idrak edebilecek ve evliliğin getirdiği sorumlulukları taşıyabilecek yaş ve olgunlukta olmak önemli unsurların belki de ilki. İstatistiklere göre, erken yaşlarda verilen evlilik kararının sağlıksız ve isabetsiz olma riski yüksek !10’lu yaşlarında evlenen çiftler, 20’li ve 30’lu yaşlarda evlenen çiftlere göre yaklaşık 3 kat fazla boşanma riski taşıyor. Aynı zamanda, 21-22 yaşlarında evlenenlerde, 25-26 yaşlarında evlenenlere kıyasla 2 kat fazla boşanmaya rastlanıyor.

    Eş seçmede önemli sayılan bir diğer boyut olarak, öğrencilere “Evleneceğiniz kişinin yaşı size göre nasıl olmalı?” şeklinde bir soru sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Seçeneklere verilen cevapların %41’i, “seçeceğim kişinin yaşı benimki kadar olmalı” cevabında toplanmış, bunu %35 ile “yaşı benden büyük” ve %11 ise “benden küçük” cevaplan izlemiştir. Öğrencilerin %13’Ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir. Erkeklerin %20’si ve kızların %13’ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğu görüşünü belirtmişlerdir. Yaş konusunu tamamlayıcı bir başka soruda, “ideal evlenme yaşını” kızların %60’ı ve erkeklerin %48’i, 21-25 yaşlan olduğunu belirtmişlerdir (Özgüven 1994).

    Eşler Arası Yaş Farkı

    Genellikle erkeğin, yaşının kadından birkaç yaş daha büyük olması normal kabul edilmekle birlikte, eşlerin, kadın-erkek her iki yönde de aralarında birkaç yıllık fark olması büyük tehlike olarak düşünülmemektedir. Ancak, eşler arası yaş farkı 10-15 yılı geçerse, evlilik ilişkilerinin tehlikeye girme olasılığı artabilir. Buna karşın yaş farkı her durumda ve herkes için mutlaka bir tehlike olarak kabul edilmemektedir.
    Erken yaşta, yasaların tayin ettiği yaşa erişmeden evlenmeler genellikle sorun yaratmaktadır. Eş seçimine temel olan değer ve beklentilerin, kişilerin zevkleri, evlilikten beklediği gayeler, yaşam felsefeleri kararlı hale gelmeden yapılan erken yaşlardaki evlilikler, sonraları çok şey değiştiği için uzun ömürlü olma şansı oldukça düşük olmaktadır. Erken evlilikler ile eşler arasında on yılı aşan yaş farkı olan evliliklerin problemli olma olasılığının yüksek olabileceği kabul edilmektedir.

    Eş Seçmede Bireylerin Fiziki Güzelliği

    Eş seçmenin önemli bir boyutu sayılan “Fiziki yapı ve güzellik” konusu ile ilgili olarak gençlere “eş olarak seçecekleri kişinin fizik güzelliği hakkındaki tercihleri” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Toplam olarak öğrencilerin %53’ü “kendisi kadar güzel” olmasını tercih ettiklerini, %21’i güzelliğin eş seçmede “önemsiz” olduğunu, %20’si “kendisinden daha güzel” olmasını ve %6 kadarı da “kendisinden daha az güzel olmasını” istemişlerdir. Fiziki güzellik konusu, cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %75’i ve kızların ise %71’i eşlerinin “kendileri kadar ve daha güzel” olmasının istemişlerdir. Erkeklerin %18 ve kızların ise %24’ü eş seçiminde fiziki güzelliğin “önemsiz” olduğunu belirtmişlerdir(Özgüven 1994).

    Bu sonuçlara göre, erkek ve kızların her ikisi de yaklaşık dörtte üç oranında eşlerinin güzel olmasını istiyorlar, ancak, erkekler kızlardan biraz daha çok eşlerinin güzel olmasını önemli buluyorlar. Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir başka araştırmada da, ideal eş özellikleri arasında “güvenilir olmak”, “zeki olmak” ön sıralarda yer alırken “cazip görünüşün” daha az önemsendiği belirtilmiştir (Bilen, 1983).

    Eş Seçmede Dini İnanç

    Tarafların dini inançlarının eş seçmede ne derecede önemli olduğuna ilişkin soruya toplam öğrencilerin %86’sı “çok önemli” ve “kısmen önemli” ve %14’ü ise “önemsiz” olduğu cevabını vermişlerdir. Dini inancın önemi konusu cinsiyete göre incelendiğinde erkekler eş seçmede dini inancı %82, kızlar ise %89 oranında “önemli ve kısmen önemli” olarak belirtmişlerdir. Erkeklerin %18’i ve kızların ise %11’i eş seçmede dini inancın “önemli olmadığını” ifade etmişlerdir. Eş seçmede dini inancın her iki cins içinde önemli bir boyut oluşturduğu ve kızların bu konuda daha konservatif bir tutum içinde olduğu, evlenecekleri kimsenin dini inançlarının kendilerinkine benzer olmasını tercih ettikleri görülmektedir.

    Eşlerin dini inançları arasındaki farklılık ailenin mutluluğunu etkileyebilir. Çünkü dini inanç farkları eşlerin tutumlarını, yeme, içme ve eğlenme şekillerini yaşam kurallarını özellikle çocukların dini eğitimlerini etkiler, çocukların göreceklerini din eğitimi ana-baba arasında tartışmalı hale gelir. Dini bu farklılıkların kurulan evliliklerin mutluluğunu da etkilemeyebilir.

    Eş Seçiminde Bekaret Konusu

    Araştırmada, “evlenme kararı verirken bekâret konusu sizce önemli midir?” sorusuna toplam öğrencilerin %66’sı, evlenme kararı verirken “bekaret” konusunun farklı derecelerde de olsa önemli olduğunu %34’ü ise bekaretin önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir.

    Konu cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %37’si ve kızların ise %30’u bekaret konusunu önemli bulmuşlardır. Bekâret konusunun erkekler tarafından daha önemli bulunduğu görülmektedir (Özgüven 1996).

    Eşte Aranan Niteliklerin Kararlılık Düzeyi

    Üniversite öğrencilerinin, eşlerin de aradıkları yedi kişisel özelliğin sıralarında değişiklik olup olmadığını araştıran Hudson (1967) 28 yıl için de bu özelliklerin hiç değişmediğini saptamıştır. Bu temel özellikler, “güvenilir karakter”, “dengeli olmak”, “duygusallık”, “sevimli mizaç”, “karşılıklı çekicilik”, “sağlıklı oluş”, “yuva ve çocuk isteği” ve “zarafet ve inceliktir”. Bu kişilik özellikleri 1939 ile 1967 yılları arasında geçen 28 yıl içinde, farklı yıllarda üç araştırma üzerinde, yapılmış, eşde aranan bu niteliklerin önem sıralarında, dikkate değer bir değişiklik görülmemiştir.

    Ülkemizde Başaran’ın (1984) yaptığı araştırmada “ideal eşin sahip olduğu nitelikleri” incelenmiş, ideal eş olarak erkeklerin kadında aradığı nitelikler ise “ahlak, karakter, güzellik, iyi huy”, kadınların ise “ahlak, karakter, iyi bir meslek ve iyi huy”un ideal eşte bulunması gereken önemli nitelikler olarak bulunmuştur. Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında da ,Özgüven (1994) genel çerçevesi yönünden benzer sonuçlar elde edilmiştir. Araştırmalarda “ideal eşte” aranan özelliklerin önem sırası oldukça benzerlik göstermekle birlikte, kültürler arası farklılıktan erkek ve kadın olarak cinsiyetler arasında farklılıklardan dolayı önem sırasının değişmesi doğal sayılmaktadır.

    Ailelerin Çocuklarının Eşlerine İlişkin Tercihleri

    Ailelerin çocuklarının eşlerinde bulunmasını istediği nitelikler konusunda, Sosyal Planlama Genel Müdürlüğünün (1993) yaptığı bir araştırmada, aileler tarafından belirtilen nitelikler TABLO 4.1’de verilmiştir.

    TABLO 4.1

    Ailelerin çocuklarının evleneceği kişide aradığı özellikler

    Önem Sırası

    Nitelikler

    Yüzdelik

    (1)

    Köklü bir aileden olması

    %42

    (2)

    İyi bir meslek ve iş sahibi olması

    %41

    (3)

    Dinine bağlı ve ahlaklı olması

    %29

    (4)

    Çalışkan ve becerikli olması

    %28

    (5)

    Tahsilli olması

    %27

    (6)

    Aynı siyasi görüşte olması

    %21

    (7)

    Zengin olması

    %13

    (8)

    Güzel, yakışıklı olması

    %03

    Sonuç ve Öneriler

    Eş seçimini etkileyen etmenlerle ilgili pek çok araştırma yapılmıştır.Bu araştırmalar cinsiyetlere göre ayrılmış , bireylerin v erdiği cevaplar kategorilere ayrılmıştır.Her insanın fikir yapısı evlilik ile ilgili düşünceleri birbirinden farklıdır.Bu sadece eş seçimi için değil her zaman böyledir.Eş seçimi konusu da titizlikle incelenmesi gereken bir konudur.Biraz öncede söylediğim gibi pek çok araştırma yapılmış öneriler ortaya konulmuş ancak yaşantımızda bizi yargılamayan, yada değişmemizi istemeyen birisiyle olmak kendimizi gayet iyi hissetmemizi sağlayacağını düşünüyorum

  • Aft-ağız içi yaraları

    Ağızda ülser olarak bilinen aftlar, ağız içinde oluşan en sık ağrılı yaralardır. Klasik lezyon kırmızı, yuvarlak veya oval ülserler şeklinde olup, genellikle 1 cm den küçüktürler. Ağızda mukoza üzerinde meydana gelir. Toplumun %40 ının yaşamları süresince ağızlarında aft oluşur. Tekrarlayan bir durum olmadığı takdirde tetkik veya tedavi gerekmez.

    En sık olarak ergenlik ve genç erişkinlik döneminde görülür, yaşlandıkça daha az oluşur.Bulaşıcı değildir.

    Ağızdaki aftların nedeni bilinmiyor. Aftı olan insanların büyük çoğunluğunda neden olacak başka bir sorun da yoktur. Hem kalıtsal hemde çevresel nedenleri varsada kesin nedeni belli değildir. Bir çok faktör duyarlı kişilerde neden olarak öne sürülmüşsede kesin neden bilinmemektedir.

    – Oral travma

    – Ağız içi ateşli enfeksiyonlar

    – Adet kanamaları ile ilişkili hormonal değişiklikler

    – Anksiyete veya stres

    – Sigarayı bırakma

    – Kalıtım

    – Gıda alerjileri; çikolata, domates, fındık, ananas ve benzoik asit

    – Sodyum lauril sülfat ihtiva eden diş macunları

    – Demir, folik asit veya B12 vitamini eksikliği

    -İnflamatuar barsak hastalıkları.

    – Çölyak hastalığı (gluten duyarlılığı) aft gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

    – Behçet hastalığı; Ağızda aft, genital yaralar ve göz iltihabı ile karakterize bir durumdur.

    – AIDS virüsü ile enfeksiyon da aft ile ilişkili bulunmuştur.

    TANI

    Aftlara dikkatli bir anamnez ve tipik görünüşü ile tanı konmaktadır. Eğer tanı kesin değil, hastalık daha şiddetli, ya da diğer belirtiler mevcutsa, biyopsi ve bazı testler yapmak gerekebilir. Aftların herpes veya mantar enfeksiyonları, travma ya da kanser ile ilişkili olabileceği unutulmamalıdır. Aftlar inflamatuar barsak hastalıkları, HIV enfeksiyonu ve bazı tıbbi durumlar ile birlikte de görülebilir.

    TEDAVİ

    Tuzlu su ile gargara yapılabilir veya diğer antiseptik gargaralar kullanılabilir. Bazen topikal kalamin losyonu veya benzokainli ağrı gidericili merhem kullanılabilir.

    Meyan kökü ekstresi glycyrrhiza iyileştirici etki yanında aftlara bağlı ağrıyı azaltabilir.

    Eksiklik varsa folik asit, demir, vitamin B12 verilebilir. Tedavi birkaç ay sürebilir.

    Kortikosteroidler: Çok şiddetli durumlarda, oral veya topikal verilebilir.

    Aftın Önlenmesi İçin

    Sert diş fırçası, kaba gıdalar, küçük bir travma afta neden olabilir.,kullanılmamalıdır.

    Stres azaltma: stres tekrarlayan aftlar için bir neden olduğundan stresi azaltın.

    Sodyum lauryl sülfat içeren diş macunlarından kaçının.

    Çiğneme sırasında konuşmayın.

    Düzensiz diş yüzeylerinin tamir ettirin.

    Hormonal faktörler bazen premenstrüel dönemde aftı tetikleyebilir.

    Demir, folik asit veya B12 vitamini eksikliği varsa, tedavi edilmelidir.

  • Bahar Yorgunluğu

    Bahar Yorgunluğu

    Yorgunluk nedir?

    Genel tanımlamanın zor olduğu yorgunluğu, yapılan bir iş sırasında yada yapılan işin ardından başka bir işe başlamak için gerekli olan enerjinin olmadığı hissi olarak tanımlanabilir. Kişide tükenmişlik hissedilir.

    Yorgunluk neden oluşur?

    Nedenleri üç kategoride toplanabilir.Bunlar;

    -Fizyolojik Yorgunluk

    Sağlık durumu normal olan kişilerde stres, dinlenmenin yeterli olmaması, gerekenden az olan uyku, diyet değişiklikleri veya aşırı aktivite durumunda görülür. Yaşlı olan hastalarda bu tip yorgunluk daha sık görülür.

    -Organik Yorgunluk

    Yorgunluğun organik tipi bazı hastalıklarla birlikte görülür. Genellikle orta ve ileri yaş hastalarda en sık karşılaşılan durumdur.

    -Psikojenik Yorgunluk

    Sıklıkla depresyon ile görülen yorgunluk çeşitidir. Şiddetindeki değişiklik kişinin duygusu, düşüncesi ve yaşadığı stresin ortanına göre farklılıklara sebep olabilir. Düşünce ve duygunun her an sabit kalmadığı gibi bu yorgunluk türü de sabitlik göstermeden azalmalara veya artışmalar uğrayabilir.

    Bu üç kategoriye dahil olan ve olmayan sebepler de sıralanabilir. Bunlar;

    – Yeterli kalitede ve uzunlukta uyuyamamak (sık sık uykusu bölünen ve 6 saatten az uyuyanlarda),

    – Kansızlık (demir eksikliğine bağlı kansızlık yaygındır),

    – Yanlış beslenmek (tek yönlü beslenmek, protein, yağ, karbonhidrat dengesini kuramamak),

    – Depresyon (stresi hayatında yoğun şekilde bulunan kişilerde, mesai saatleri uzun olan kişilerde),

    – Tiroid bezinin az çalışması,

    – Sigara kullanımı (kanın akciğerde yeteri kadar oksijen alamaması),

    – Çay ve kahve tüketimindeki aşırılık (tansiyonu ve kas gerginliğini arttırır),

    – Şeker hastalığı ve kalp hastalığı, böbrek hastalığı, yorgunluğun nedenleri olarak sayılabilir.

    Yorgunluk bir hastalık mı, yoksa bir hastalık işareti midir?

    Yorgunluğun bahsedildiği gibi bir çok sebebi belinmektedir. Bu sebeplerin bir çoğu yorgunluğun genelde hastalıkların önemli bir belirtisi olduğunu göstermektedir. Örneğin; yorgunluktan fazlaca şikayeti olan kişiyde gerekli incelemelerin ardından “Depresyon Hastalığı” teşhisi konulabilir. Hastalığın önemli belirtisi yorgunluğu yoğun hissetmesi sayılır. Elbette yorgunluğu hissedene kadar bir veya birden fazla problem ile karşılaşılabilir. Az önce verdiğimiz örnekten devam edecek olursak, aşırı stres, yoğun mesai saatleri ya da kişiler arası iletişim problemleri zamanla yorgunluk hissinin yaşanmasına ve bu his ile beraber depresyonu ortaya koyacaktır. Bu özelliğe ek olarak elbette şunu da söyleyebiliriz; yorgunluk kronik bir hal alarak bir hastalık haline gelebilir.

    Yorgunluk hangi durumlarda masum bir halin ötesine geçerek tehlike işareti olabilir?

    Her insanın günlük yaptığı ve yapması gerektiği aktiviteler vardır. Her gün kişi aynı enerjide aynı güçte olamayabilir fakat bu enerji düşüşü neredeyse hergün oluyorsa ve günlük yapmanız gereken işlerinize engel oluyorsa tehlikeye işaret sayılabilir. Aile geçmişinde hastalıklar bulunan kişiler risk grubunda oldukları için doktor kontrolü gerçekleştirmeyi ihmal etmemelidir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu nedir? Belirtileri nelerdir?

    Akşamları erken yatılmasına rağmen sabahları çok yorgun uyanmak, bulunan her fırsatta dinlenilmesine karşın yeterli enerjiye ulaşamamak, yaşanan depresif haller, dikkat problemi yaşanması ve bunun iş ve sosyal hayatı etkilemesi belirtilerinin en az 6 ay sürüyor olması Kronik Yorgunluk Sendromunun kişide varlığını gösterir.

    Kronik yorgunluk sendromu fiziksel, zihinsel ve duygusal belirtilerle ortaya çıkan karmaşık bir tablo. Nedeni bilinmeyen yorgunluk, halsizlik ve bitkinlik belirtilerine; dikkat dağılması, algısal bozukluklar, konuşma güçlükleri, bilinçte bulanıklık, unutkanlık, davranış değişimleri gibi sorunlar eşlik ediyor. Bunların yanı sıra kas ve eklem ağrıları, baş ağrısı, boğaz ağrısı ve bulantı da görülebiliyor.

    Kronik Yorgunluk Sendromu daha çok kimlerde görülüyor?

    Genç ve orta yaş hastalığı olarak görülen Kronik Yorgunluk Sendromu kadınlarda erkeklere nazaran 3-4 kat daha sık ortaya çıkıyor. Ancak bunun nedeni bilinmiyor.

    Kronik Yorgunluk Sendromu’nun tedavisi nasıldır?

    Kronik Yorgunluk Sendromu için özellikle belirlenmiş bir test yoktur. Yukarıda sıraladığımız dört semptomun bir arada görülmesi gerekir. Özellikle en az 6 ay süren nedensiz yorgunluk tanı koymada önemli rol oynar. Tanısı konulan hastalığın semptomik ve kombine tedavisi gerekir. Tedavinin amacı semptomları azaltmaktır. Birçok Kronik Yorgunluk Sendromu hastasının tedavi ile düzelen depresyonu ve psikolojik bozuklukları vardır. Tedavi;

    • Davranışsal terapi ve bazı hastalar için derecelenmiş egzersiz

    • Bilişsel-Davranışsal terapi

    • Sağlıklı beslenme

    • Uyku yönetim teknikleri

    • Ağrıyı, rahatsızlığı ve ateşi düşürecek ilaç tedavisi

    • Anksiyete ve Depresyon için gerektiği durumlarda Bilişsel Davranışçı terapiye ek ilaç tedavisi kombinasyonunu içerir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu yaşayan hastalar aktif bir sosyal yaşam için teşvik edilir. Rahatlama ve stres azaltma teknikleri kronik ağrı ve yorgunluğu azaltmaya yardımcı olabilir.

    Kronik yorgunluğun giderilmesi için yapılması gerekenler nelerdir?

    • Stres kaynaklarınızı tanıyın, bu kaynakları yönetin ve sizi yönetmesine fırsat vermeyin.

    • Aktivite günlüğü oluşturun. Günlükler çok az veya çok çalıştığınız zamanları anlamanıza, bu sayede de dengeli ve gerçekçi hedefler belirleyip uygulamanıza yardımcı olacaktır. Hedefleri kolaydan başlayarak arttırın. Dinlenmeye ayırdığınız zamanınızı giderek azaltıp, hedeflerinizi küçük parçalar haline getirerek güne, daha sonra haftalara yayabilirsiniz.

    • Uyku düzeninize dikkat edin. Gün içinde uyumayın.

    • Gevşemeyi öğrenerek, kas gevşetici egzersizler yapın.

    Alkol ve sigaranın yorgunluk üzerinde ne gibi etkileri vardır?

    Alkol, içiminden sonra hızla kana karıştıktan sonra kan şekerinin düşmesine ve dolayısıyla kişide yorgunluk hissine sebep olmaktadır. Sigara, yorgunluk yapan en büyük etkenlerden biri olmaktadır. Sigara içenlerin tiryakiliğine neden olan nikotin dışında içerisinde bir çok zehirli madde bulunduran sigara yorgunluk hissi meydana getirerek içen kişinin sabahları zor kalkmasına ve yaptığı işlerde çabuk yorulmasına neden olmaktadır. Vücudun ihtiyaç duyduğu bazı mineral ve vitaminlerin dışında ayrıca en önemli yaşam kaynağımız oksijen olmaktadır. Sigara ile içimize çekmiş olduğumu duman akciğerlerde birçok tahribat yaparak kişinin yeteri kadar oksijen almasının önüne geçmektedir. Yeterli oksijeni alamayan vücut gece boyuncada düzgün uyumamaya neden olmaktadır. Sigara aynı zaman damarlarda daralmaya neden olarak kan akışının yavaşlamasına neden olabilmektedir. Sigaranın meydana getirdiği bütün bu stres altında vücut doğal olarak yorgun düşmektedir. İçilen sigaranın yorgunluk yapması vitamin eksikliğinin oluşmasından da kaynaklanmaktadır. Vücut aldığı besinlerden gereken vitamin ve mineralleri tam olarak elde edememektedir. Sigara yorgunluk hissi kişinin cinsel hayatınında olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır.

  • Tik bozukluğu: tekrarlayan haraket bozukluğu

    ~~Tikler, normal davranışlara benzeyen, ani ve tekrarlayıcı hareket, davranış ve seslerdir. Tek bir tik nadiren bir saniyeden uzun sürebilir. Genellikle birkaç kez bazen peşpeşe görülebilir. Sıklıkları ve belirginlikleri değişkendir. Ertelenmeleri ve bastırılmaları geçici süreler için mümkündür. Tik öncesinde hissedilen kimi hisler tik sonrasında hafifler. Hareket tikleri anlık, yalın hareketlerden (göz kırpma, kaydırma gibi), daha karmaşık, görünüşte amaçlı davranışlara (“ayıp” el-kol haraketleri gibi) kadar bir değişkenlik gösterirler. Ses tikleri ise boğaz temizleme gibi sıradan bir davranıştan anlamlı sözcük, küfür ya da cümleler gibi bir yelpazede yer alabilir.
    Tik bozuklukları geçici veya kalıcı tik bozuklukları şeklinde görülür. Geçici tik bozuklukları daha çok çocukluk çağlarında görülür. Geçmeyen veya tedavi ile yardım edilmeyen durumlar daha çok kalıcı olmaktadır. Özellikle karmaşık tikler görülenlerde kalıcı olma ihtimali daha yüksektir. Kalıcı tik bozukluklarında daha çok tek bir tik yer alır. Sık olarak baş-boyun-yüz bölgelerinde görülür.
    Tikler istem dışı olmasına rağmen zaman zaman kontrol edilebilir. Özellikle sıkıntı verici durumlarda (sınav öncesi, stres verici yaşam olayları gibi) artabilir. Zaman zaman kendiliğinde tiklerin kaybolduğu da olabilir. Özellikle ateşli hastalıklar tikleri artırabilir. Ateşli hastalıklar tikleri ilk defa ortaya çıkarıcı bir neden olabilir.
    Tik bazı vakalarda ailesel olabilir. Anne, baba veya yakın akrabalarında tik hikayesi olabilir. Geçici tiklerin aile bireylerinde görüldüğü yaşlarda çıkma olasılığı vardır. Tüm tiklerin ortaya çıkış yaşları, tedavileri ve seyirleri bilinmesine rağmen neden olduğu (fizyopatolojisi) halen bilinmemektedir.

    Tedavi

    Tik bozuklukları daha çok stres verici olaylar ile çıktığından ve kontrol edilemediğinden özellikle kaygı giderici ilaçlar faydalı olmaktadır. Küçük çocuklarda görülen geçici tik bozukluklarında allerji ilacı olarak kullanılan bazı ilaçlar faydalı olabilir.
    Tikler istemsiz/istemdışı geliştiğinden etrafındakiler bu konuda uyarılmalıdır. Tikler “inadına” yapılan bir davranış olarak kabul edilmemelidir. Bu rahatsızlığın genetik bir nedenden çıktığını ve bu nedenle bu davranışların çıkabileceğini kabul etmek aileleri rahatlatır. Öğretmenlerin bu hastalık hakkında bilgilendirilmeleri çocuğun sınıfta yersiz tepkilerle karşılaşmasını önleyerek sınıftaki durumunu düzeltir.

    SIK GÖRÜLEN TİKLER VE SINIFLANDIRMA

    1-Basit Tikler (1-2 saniyeden kısa sürerler)

    a.Hareket Tikleri

    Göz kırpma, burnunu kıvırma, dudak yalama, ani kafa atımları, omuz silkme, parmaklarıyla oynama veya tıklatma, ayaklarını sallama, vurma, sekme, ayak bileğinden germe

    b.Basit Ses Tikleri

    Öksürme, burun çekme, boğaz temizleme, ıslık çalma, hayvan veya kuş sesleri

    2-Karmaşık Tikler (Daha karmaşık “anlamlı” ve 2 saniyeden uzun sürelidir)

    a.Karmaşık Hareket Tikleri

    El veya yüzün “anlamlı” hareketleri veya yavaş bir baş hareketi, “şaşırmış” ya da “anlamamış” gibi bakma, eşyalara veya insanlara dokunma, parmaklarıyla “sayı sayar gibi” yapma, “bir ileri iki geri” adımlama, çömelme, eğilme ve bükülme hareketleri

    b.Karmaşık Ses Tikleri

    Heceler veya kelimeler söyleme, küfürlü veya kötü sesler tekrarlama, kelime tekrarları, karşıdan yapılan hareketleri tekrar etme

  • Cinsel Tabular

    Cinsel Tabular

    Küçülen dünyayla birlikte cinsel sorunların öneminin giderek anlaşılması ve toplumun cinsel sorunlara duyarlı hale gelmesi, sorunlar karşısında pasif kalmak yerine sorunun giderilmesine yönelik çalışmaların başlatılması cinsellik adına olumlu gelişmelerdir. Buna rağmen hala cinselliğin bir tabu olarak görülmesi, ayıplama endişesi ve utangaçlık duyularından dolayı pek çok çift çare arayışında bulunamamaktadır. Hatta çiftler yaşadıkları sorunları birbirleri ile paylaşmamaktalar. Ülkemizde bu süreç ‘Tadına varılacak bir armağan’ olarak görülmesi nedeniyle evlenmeden önce olabildiğince baskılanan ve evlendikten sonra günlük hayatın rutin koşturmacasından git gide daha az konuşulur ve daha az paylaşılır bir duruma gelmiştir. Yani aslında cinselliği de yaşarken hayatımızda ki diğer pek çok şey gibi zevk alarak değil de yaşamış olmak amacıyla geçici hazlara takılıp geneli göremeyecek kadar sıradan ve basit yaşanmaktadır. Dar kalıpların içinde sıkışmış tamamen fiziksel ihtiyaçları doyurmaktan öteye gitmeyen bir süreç olarak yaşanmaktadır. İnsanlar birbirleri ile cinselliği konuşmaktan çekinmekte, konuştuğunda da yanlış anlaşılma kaygısını yaşamaktalar. Tabi bu ve bunu gibi pek çok sorunun temelinde defolu öğrenmeler veya cinsel bilgi eksikliği bulunmaktadır. Türkiye de bu konuda henüz yeterli bilinç oluşmamıştır. Cinsel mutluluğa ulaşabilmek için kişinin önce kendi bedenini tanıması ve sevmesi gerekir. Kendi bedenini tanıyan, nelerden zevk aldığını bilen, cinsellikle ilgili olumlu duygu ve düşüncelere sahip olan insan cinsellikten keyif alır . Ayıp, yasak günah duygularıyla dolu olan, yaptığı eylemlerden dolayı suçluluk duyan elbette cinsellikten zevk alamaz. Bayan danışanlarımın pek çocuğunu dinlediğimde eğitim düzeyi ne olursa olsun kendi bedenine dokunmaktan çekindiklerini hatta evlenmeden önce hiç dokunmadıklarını ifade etmekteler. Nasıl oluyor da insan kendi bedenine dokunmaktan korkabiliyor tabi bunların temelinde pek çok psikopatoloji olmak ile beraber toplumsal ve çarptırılmış dinsel öğretiler kişinin merak duygusunu da ortadan kaldırıp , kendine yabancılaşmasına neden olmaktadır. Kadının cinselliğine baktığımızda; cinselliğin erkeğe karşı bir sorumluluk ve görev bilici ile yaşandığından kadının cinselliği daha karmaşık hal almaktadır. Orgazm taklidinin altında ezilen kadın hem fiziksel hem duygusal anlamda cinselliğin ruhunu yaşayamaz ve anlayamaz. Orgazm olmak genellikle boşalmak olarak algılanır ama ikisi birbirinden farklı şeylerdir.Orgazm çeşitli fiziksel ve psikolojikcinsel uyaranlar sonucu beynin harekete geçmesi ve hormon mekanizmalarının etkisi ile hem bedensel hemde ruhsal olarak algılanan ’geçici şuur bulanıklığı, kontrol kaybı duygusu’ ve istem dışı ritmik vajinal kasılmaların yaşandığı ‘yoğun bir boşalma olarak tanımlanabilir.Boşalma ise cinsel ilişkilerin sonlarına doğru yaşanan kasılmalarla kendini gösteren fiziksel ve bedensel rahatlama olarak tarif edilebilir. Yaklaşık olarak boşalma 5 ile 10 saniye orgazm ise 10 ile 15 saniye arası sürer. Bazı kadınlar orgazm veya boşalma için geçen süre uzadıkça kendilerine olan güvenlerini kaybedebiliyorlar. Dahası filmlerde gördükleri seks sahnelerini olması geren bir standart olarak değerlendirip cinsel ilişkide mutlaka orgazm olmak gerektiğini ve yatakta çıkarttığı seslerin erkeğin yaşadığı duyunun yoğunluğunu artırdığına dair inancıyla kendini yetersiz hissetmekte ve yatakta özgüven eksikliği yaşanmasına neden olmakta bunu temelinde de erkeğin egosunu tatmin etmek arzusu yatmaktadır. Dolayısıyla kadın orgazm taklidinin altında ezilmektedir. Kadının orgazm olamamasının temelinde pek çok neden olabilir. Bu nedenlerden en sık görülenleri; ön hazırlık ve uyarılma olmadan doğrudan cinsel birleşme, partnerin erken boşalma ve sertleşme sorunun olmasından dolayı erkeğini mutlu etme çabası içinde kendi hazzına odaklanamaması ve cinselliği görev olarak görmesi nedeniyle zevk alamaması, zevk alamadığı için biran önce ilişkiyi bitirme isteği orgazm olamamasının nedenleri arasında sayılabilir, bunun yanı sıra partnere duyulan olumsuz duygular, geçmişinde yaşadığı travmatik cinse deneyimler, hamile kalma endişesi, sosyo kültürel yasaklamalar ve dinsel inançlar, aldatılmış olmak, alkolizm, depresyon vb. psikolojik ve nörolojik rahatsızlıklar da orgazmı engellemektedir. Mutluluk veren bir cinsellik çiftleri daha huzurlu, daha mutlu ve çevreye daha pozitif yaparken, çiftleri birbirlerine daha çok bağlar ve bütünleştirir. Orgazmı yaşamayan kadın cinsel mutluluğu da yaşayamaz. Bu durum aslında ciddi bir stres kaynağı olabilir çünkü cinsel mutluluk yatak odası ile sınırlı değildir. İnsanın en aktif cinsel organı beynidir. Arzuladığınız cinsel hayata ulaşmak imkansız değil sadece cinsel eğitimle pek çok sorunu ortadan kaldırıp yerine keyifli an’lar koyabilirsiniz ve bu sizin elinize hiç birşey için geç değil cinsellikten keyif almamış kadın mutlu bir kadın değildir. Cinselliğin felsefesini ve ruhunu anlamamış bir erkek de ne kendine ne de partnerine cinselliği yaşayamaz, çünkü cinsellikte biraz bencil olmalı insan karşı tarafı mutlu etmek isterken kendi arzularınızdan vazgeçersin ve zamanla seks senin için sadece görev olur. Onun için keyfini çıkarmalısın hayat kısa…

  • Bebeklerde ve çocuklarda karın ağrısı sebepleri

    Karın ağrısı ile gelen hastada yaşa göre, beslenme düzenine göre, gaita şekli ve sayısına göre, ağrının yeri ve şekline göre karın ağrısının özellikleri ile ilgili ayrıntılı bilgi alınır, ayrıntılı muayene yapılır, nedene yönelik laboratuar ve görüntüleme tetkikleri istenir, genellikle de hiçbir tetkik istenmez.

    Bebeklerde en sık karın ağrısı nedenleri:

    – Kolik (Gaz sancısı)

    – reflü hastalığı

    – Süt protein allerjisi

    – Bağırsak tıkanması ve düğümlenmesi

    – Karın içindeki organlara ait (karaciğer, safra kesesi, pankreas, ince ve kalın barsaklar, böbrekler gibi) yapısal ve iltihabi hastalıklar

    -İDRAR yolları enfeksiyonu

    Süt ve Okul Çocukluğu Döneminde Karın Ağrısı Nedenleri:

    – Sindirim ve beslenme bozuklukları

    – Kabızlık

    – İshal

    – reflü hastalığı

    – Gastrit

    – Ülser

    – Bazı besin allerjileri

    – Karın içindeki organlara ait iltihabi hastalıklar

    – İdrar yolu enfeksiyonu

    – Kurşun zehirlenmesi

    – Solunum yolu enfeksiyonları

    – Bağırsak tıkanması ve düğümlenmesi

    – Apandisit

    Ergenlik Döneminde Karın Ağrısı Nedenleri

    – Sindirim ve beslenme bozuklukları

    – Kabızlık

    – İshal

    – Gastrit

    – Ülser

    – Karın içindeki organlara ait iltihabi hastalıklar

    – İltihabi barsak hastalıkları

    – Apandisit

    – Jinekolojik nedenler

    – Testislere ait sorunlar

    – İlaç kullanımı

    – Psikolojik nedenler

    – Bazı kanser türleri

    Karın ağrısı ile gelen hastada yaşa göre, beslenme düzenine göre, gaita şekli ve sayısına göre, ağrının yeri ve şekline göre karın ağrısının özellikleri ile ilgili ayrıntılı bilgi alınır, ayrıntılı muayene yapılır, nedene yönelik laboratuar ve görüntüleme tetkikleri istenir,genellikle de hiçbir tetkik istenmez. Tedavi nedene yöneliktir.

  • Hamilelik Kaygıları İle Başa Çıkma Yolları

    Hamilelik Kaygıları İle Başa Çıkma Yolları

    Hamilelik dönemi birçok kadın için mutluluk ve üzüntü, cesaret ve kaygı, yalnızlık ve birliktelik gibi zıt duyguların bir arada olduğu bir duygusal dalgalanma dönemidir. Anne adayı bir yandan heyecanlı bir bekleyiş yaşar ama bu heyecana kaygılar da eşlik eder. Bu dönemde yaşanan korkuların ve kaygıların çoğu son derece olağandır. Bu dönemde yaşanan korkuların ve kaygıların çoğu son derece olağandır. Bu kaygıların bir kısmı vücuttaki fiziksel değişikliklere bağlı, bir kısmı da yaşantılarla ilgilidir. Bu dönem aslında anne adayının kendini, kadınlığını, değişkenliklerini, duygulanımlarını keşfetmesi için ideal bir dönemdir. Yepyeni, farklı bir beni keşfetmek ve içinizde daha önce tanımadığınız duygularla tanışmak bu dönemi aslında benzersiz bir dönem yapar. Hamilelik dönemi kısa süren ama kadının kendisi için değerli bir dönemdir. Annenin yapması gereken kaygıları ve korkuları bu dönemin doğal bir parçası olarak kabullenip, arkasına yaslanıp hamileliğin keyfini çıkartmak olmalıdır. Bu keyifli süreçte kaygılarla ve korkularla ile baş edemiyorsa anne, mutlaka bir uzmandan yardım almalıdır. Unutmayın ki bebeğiniz sizin hissettiklerinizi derinden hissediyor. Dünyaya sağlıklı bir bebek getirmek istiyorsanız bebeğin fiziksel sağlığının yanında ruhsal sağlığını da önemseyin. Mutlu bir annenin hayata pozitif bakan ve kendiyle uyumlu bir bebeği olacaktır. Sürecinizi daha keyifli ve anlamlı yaşayabilmek adına psikolojik destek almalısınız.

    Kaygı ölçeği ile kaygı, korku ve depresyon seviyenizi bilmek ister misiniz?
    Hamilelik depresyonu nasıl atlatılır?
    Doğum öncesi ve sonrası oluşan kaygılarla nasıl başa çıkılır?
    Bu süreçlerde eşlere ne gibi görevler düşer?
    Hamilelik süresince görülen psikolojik problemler nelerdir?
    Gebelikte oluşan fiziksel değişimle nasıl baş edilir?
    Hamilelik sonrası duygu durum değişikliği için ne yapılbilir?
    Doğum sonrası görülen bu duygu durum değişikleri 2 haftadan uzun sürüyor mu?
    Annenin çevresi ile ve özellikle bebek ile iletişimini bozuk mu?
    İştah ve uykuda azalma var mı?
    Karamsarlık, isteksizlik, mutsuzluk, öfke, dikkatsizlik, unutkanlık varsa mutlaka bir uzmandan yardım almak gerektiğini unutmayın.