Yazar: C8H

  • Verem ( tüberküloz) aşısı : bcg

    Canlı bir bakteri aşısı olan BCG eski bir aşı olmasına karşın günümüzde uygulanmaktadır. Aşı ilk kez 1920 yılında bulunmuştur. İlk uygulanan aşı ile bugün uygulanan aşı arasında bazı farklar mevcuttur. Bu durum bakterinin genetik yapısındaki değişiklikten kaynaklanmaktadır.

    Verem hastalığından korunma amacıyla uygulanan BCG aşısı ile ilgili yoğun tartışmalar mevcuttur. Tartışma başlıkları aşağı da özetlenebilir.

    Aşının koruyuculuğu yeterli midir?

    Aşı rutin olarak her bebeğe uygulanmalı mıdır?

    Aşı ne zaman uygulanmalıdır?

    Korunma süresi ne kadardır?

    Korunmanın yetersiz olduğu durumlarda tekrar doz gerekir mi?

    Erişkinlere uygulanabilir mi?

    Erişkin dozu ne olmalıdır?

    Aynı doz erişkinleri koruyabilir mi?

    Deri testinin aşı endikasyonundaki yeri nedir?

    Bütün bu soruların yanıtlarını aradığımız BCG aşısında farklı yaklaşımların olduğu görmekteyiz.

    Verem hastalığından korunma amacıyla uygulanan bu aşının yeterli koruma sağlamadığı bilinmektedir. BCG aşısı ciddi tüberküloz vakaları (miliyer tbc ve tüberküloz menenjit) yüksek koruyuculuk göstermesine karşın akciğer tüberkülozunda yeterli koruyuculuğun olmadığı ancak aşı uygulanan çocukların %50 ‘sinin akciğer tüberkülozundan korunabildiği anlaşılmıştır.

    Aşı rutin olarak her bebeğe uygulanmalıdır sorusunun yanıtı ülkeler arasında farklılık gösterdiğidir.

    BCG aşısı doğumdan itibaren yapılabilir. Hindistan gibi bazı ülkelerde 15 günlükken uygulanan bu aşı ülkemizde bebek 2’ci ayını doldurduğunda yapılmaktadır.

    BCG aşısı 3 aydan sonra yapılacaksa Tüberkülin cilt testi (PPD) sonucu değerlendirilmeli test sonucu negatif ise uygulanmalıdır. Testin uygulanması ile ilgili bazı farklılıklar vardır. Ülkemizde 3 aylık çocuklarda test sonucuna göre BCG uygulamasına karar verilirken bazı ülkelerde testin 6 aydan büyük çocuklara uygulanması önerilmektedir.

    Aşı doğan her bebeğe rutin olarak uygulanmalı mıdır? Sorusunun yanıtı net değildir.

    Ülkemizde 2 ayın bitiminde uygulanan BCG aşısının Amerika, İngiltere gibi tüberkülozun düşük olduğu ülkelerde uygulanmadığı görülmektedir. 2005 yılından sonra İngiltere de bebeklere rutin uygulanan BCG aşından vazgeçilmiştir. Her ülkede rutin olarak uygulanmayan BCG aşısı bu aşının rutin uygulama programından çıkarılmasını da gündeme getirmektedir.

    BCG aşısının farklı ülkelerde farklı şekilde uygulanması koruyuculuk süresi ne kadar olduğu sorusuna hatalı yanıt vermemize neden olmaktadır. Koruyuculuğun ;

    5 yaş / %80

    10 yaş / %70

    Erişkinlerde ise %50

    Koruma sağlayabileceği bildirilirse de bu konuda fikir birliğinin olmadığı görülmektedir. Diğer taraftan BCG aşısının korunmasının uzun süreli olmadığı vurgulanmaktadır.

    Erişkine BCG aşısı önerilmeli midir? Erişkin dozu ne olmalıdır?

    BCG aşısının erişkin de ancak %50 koruma sağladığı göz önüne alındığında erişkine BCG aşısı önerilmez. Ancak yüksek riskli bölgelerde çalışmak durumunda olan erişkinlerde deri testi negatif ise aşı düşünülebilir. Çocuklara uygulanan aşı ile erişkin aşı dozunun aynı olması bu konuda eleştirilere neden olmaktadır.

    Tüberkülin cilt testi (PPD) bireyin tüberküloz mikrobu ile karşılaştığını tanımlamak açısından önemlidir.

    Ön kol’a uygulanan bu test yapıldıktan 48-72 saat sonra değerlendirilir. Oluşan sertliğin çapı ölçülür.

    0- 5 mm ise sonuç negatiftir.

    6-9 mm ise şüpheli kabul edilir. Bu durum da test tekrarlanır.

    10 mm üzerinde ise enfeksiyon olduğu sonucuna varılır. Test sonucunun negatif olduğu durumunda BCG aşısı yapılır. Test sonucun pozitif olduğu durumlarda çocuk ailesi ile birlikte değerlendirilir ve koruyucu tedavi başlanır.

    Bebekken verem aşısı yapılmayan ergen ve erişkinlerin tüberkülozla karşılaşma riskleri mevcutsa BCG aşısı önerilir.

    Verem aşısı güvenilir bir aşımıdır? Bağışıklık sistemi bozuk olan çocuklarda (AIDS ‘li çocuklar) verem aşısına bağlı hastalık gelişebilir. Bilindiği gibi verem aşısı canlı bir bakteri aşısıdır ve bağışıklık sistemi bozulmuş hastalarda ciddi yan etkiler oluşabilir.

    Günümüzde uygulanan verem aşısı yerine ;

    Yeni

    Etkili

    Güvenli bir aşı arayışı mevcuttur.

    Yeni aşının her yaş grubunda etkili olması önemlidir.

    Bağışıklık sistemi zayıf hastalarda uygulanabilirlik beklentisi mevcuttur.

    Yeni ve kapsamlı verem aşısının uygulanması ile birlikte hastalığın kontrol altına alınabileceği şüphesizdir.

  • Stres ve Başa Çıkma Yolları

    Stres ve Başa Çıkma Yolları

    Bir organizma çevresine sürekli uyum yapma durumuyla her an karşı karşıyadır. Bireyin dış çevresindeki fiziksel koşullar ya da içinde bulunduğu sosyal ortamdaki psikolojik koşullar uyumu ya kolaylaştırır ya da zorlaştırır. Uyumun zorlaştığı anlarda organizma bedensel ve psikolojik olarak yorulmaya başlar. Dış çevrede ki fiziksel koşullara basit bir örnek hava soğukluğu verilebilir. Hava soğudukça birey kendini korumak ve bir anlamda çevreye uyum yapmak için üstüne bir şeyler giymek, ya da sıcak bir ortama girmek zorunluluğu duyar. Psikolojik koşullara örnek olarak da üniversite giriş sınavına çalışan bir bir kimseyi düşünebilirsiniz. Sınava hazırlanma kaygısı, sınavda geçme veya kalma korkusu bireyde gerginlik yaratır. Bireyin, fiziksel ve sosyal çevreden gelen uyumsuz koşullar nedeniyle, bedensel ve psikolojik sınırlarının ötesinde harcadığı gayrete “stres” adı verilir.

    Stres üç süreçte yaşanır. İlk dönem alarm tepkisi adını alır. Bu dönemde otonom sinir sistemi gayet faal bir duruma geçer ve salgı bezlerini uyararak kana bol miktarda adrenalin ve onun etkisi altında ortaya çıkan diğer biyokimyasal maddeleri pompalar. Salgıların etkisi altında vücut alarm durumuna geçer ve ortaya çıkacak acil durumlarla uğraşmaya hazırlanır. Stres veren uyarıcı ya da ortam devam ederse ikinci dönem ortaya çıkar. İkinci basamağa direnç dönemi adı verilir. Bu dönemde organizma yapmış olduğu alarm tepkisini ortadan kaldırır. Stresli ortama bir tür uyum yapar ve kandaki biyokimyasal maddeleri geri çeker. Organizma, sanki normal koşullar altında işliyormuş izlenimi verir. Ne var ki, gerçekte organizma yorulmaktadır. Ve içten içe direncini yavaş yavaş kaybetmektedir. Üçüncü basamağı oluşturan tükenme döneminde beden artık stresin baskısına dayanamaz, direncini kaybeder.

    Stresle Başaçıkma Yolları:

    Stres modern insanın günlük yaşamının bir parçasını oluşturur. Sabahleyin kalktığınızda suyun ya da elektriğin kesik olması, kaloriferin yakıt yokluğundan yanmaması ve bu nedenle evin soğuk olması , otobüs duraklarında ki izdiham, iş yerindeki sigara dumanı ve insanların sürekli hırçın bir tavır ve ses tonuyla birbirleriyle konuşmaları, öğle yemeği için gittiğiniz lokantanın pisliği, garsonların kabalığı, yemeğin geç ve soğuk gelmesi, vb. stres kaynağı olarak sizi sürekli etkiler.

    Bu günlük strese hastalık, ölüm, ayrılık ve benzeri gibi diğer olaylar eklenince artık daha fazla dayanamazsınız. Önemli hastalıklar kendini göstermeye başlar. Stresli olayları önlememiz çoğu kez olanaklı değildir. Bu nedenle stresle başa çıkma yollarını öğrenip, günlük yaşamımıza uygulamakta büyük yarar vardır.

    Bilinçli Başa Çıkma Yollarından Kaynağı Bulma Tekniği:

    1-Kaygınızın farkına varın ve kaygılı olduğunuzu kabullenin: En önemli adımlardan biri budur. Kaygılı olduğunuzun farkına varamazsanız. Kendinize yardımcı olamazsınız. Siz kaygılıyken bedeniniz ve ona bağlı olarak davranışlarınız az yada çok değişir. Örneğin daha yüzeysel solunum, daha sık kalp çarpıntısı, dikkatinizi belli bir konuya toplayamama, hemencecik alınma veya en ufak şeyden öfkelenme gibi belirtiler, kaygı sonucu ortaya çıkar. Bedeninizin ve davranışlarınızın farkındaysanız bu değişiklikleri hemen gözleyebilirsiniz. Kaygılı olduğunuzun farkına vardığınızda önünüzde iki olanak vardır. Kaygılı olduğunuzu ya kabul eder ya da etmezsiniz. Kaygılı olduğunuzu kabul etmezseniz, bundan sonraki adımları uygulama fırsatı bulamazsınız.

    2-İçinde bulunduğunuz durumdan bir süre uzaklaşın ve durumunuzu gözden geçirin. Örneğin evdesiniz ve ev ortamında iken kaygılı duruma girdiğinizi fark ettiniz ve bu kaygının altında yatan nedenleri bulmaya karar verdiniz. Kararınızı uygulamaya koyabilmek için ev ortamından bir süre uzaklaşın ve ev durumunuzu gözden geçirin.

    Bir süre uzaklaşmak değişik biçimlerde yapılabilir. Bir yürüyüşe çıkabilirsiniz, bir parka gidip oturabilirsiniz, ne yaptığınız önemli değil, önemli olan bir süre ev ortamından uzaklaşmaktır. Kaygınız iş ortamıyla ilgiliyse, işten bir süre uzaklaşın ya da iş başında olmadığınız bir zamanda aşağıdaki basamakları gözden geçirmeye devam edin.

    3-kendinizi en iyi (en rahat) hissettiğiniz ortamı hayal edin; gözlerinizi yavaşça kapayın, hiç acele etmeden sakin bir biçimde nefes alıp vermeye başlayın. Derin ve muntazam nefes alın ve yavaş yavaş gayet sakin bir biçimde nefes verin, her nefes alıp verişte ondan sıfıra doğru birer birer sayın. Bir rakamına ulaştığınızda kendinizi huzur dolu hissettiğiniz bir ortamda hayal edin ve hayalinizi bir miktar devam ettirin. (3-4 dakika bu hayalinizi sürdürün.) Bu arada muntazam olarak nefes alıp vermeye devam edin. Hayal kurmanız bittikten sonra gözlerinizi yavaşça açın.

    4-Kaygınızın temelinde yatan nedenleri anlamaya çalışın.

    5-Kaygınızın ortadan kalkması için uygulayacağınız kısa süreli ve uzun süreli çözüm yollarını saptayın.

    6-Kısa süreli çözüm yollarını hemen uygulamaya koyun ve uzun süreli çözümler için gerekli adımları atmaya hazırlanın. İşe ufak ve basit adımlarla başlamakta yarar vardır.

    7-Kaygı için harcadığınız enerji ve zamanın hiçbir yararı olmadığını unutmayın.

    8-Kaygınızı abartmaktan sakının, olumsuz duyguları abartarak olduğundan daha da kötü göstermek çoğumuzun alışkanlığıdır. Böyle bir eğilim kısır döngü yaratır. Kaygı abartılınca daha çok kaygıya, daha çok kaygı daha çok abartmaya, abartma kaygının yeniden artmasına yol açar. Böylece enerji ve zaman kaygıyı çözme yerine büyütüp, beslemeye harcamış olur. Bu kısır döngüye girmekten sakının.

  • Çocukluk çağı astımı

    Astım çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığıdır. Solunum yollarının daralması sonucunda nefes almayı güçleştiren ve aralıklı ataklar ile seyreden bir hastalıktır. Tüm yaş gruplarını etkilemekle beraber özellikle astım tanısı alan çocukların %80’inde 5 yaş altında bulguları mevcuttur. Ülkemize ortalama her 10 çocuktan birinde astım veya benzeri hastalıklar görülmektedir. Bu oran doğu illerinde azalırken batıda oldukça yüksektir. Astım gelişen çocukların %80’ninde ilk bulgular 5 yaşından önce başlar.

    Astım gelişimini tek bir neden bağlamak mümkün değildir. Sebebi net olarak anlaşılamamış olmasına rağmen bazı faktörlerin astımı tetiklediği bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi sigara ile olan temastır.

    Erkek cinsiyeti, stres, ailede astım veya alerji olması, bebeklik çağında sık geçirilen solunum yolu hastalıkları, bebeklikte egzama öyküsü, mide reflüsü ve aşırı kilolu olmak diğer risk faktörleridir.

    Ayrıca azot dioksit (gaz sobalarından), temizlik malzemelerinden yayılan partiküller, parfümler, saç spreyleri, boyalar ve oda parfümleri diğer tetikleyici sebeplerdir

    Hastalık bazen alerji ile ilişkili iken ataklar çoğu zaman geçirilen üst solunum yolu enfeksiyonlar ile ilişkilidir. Özellikle kış aylarında atakların nedeni çoğunlukla grip veya nezle iken bahar aylarında polenlerdir.

    Astım atağı çocuklarda ve erişkinlerde her ne kadar birbirine benzer bulgular olsa da çocukların kendini ifade etmelerindeki zorluklar nedeni her zaman kolaylıkla anlaşılamayabilir.

    Öksürük:

    Öksürük daha çok kuru ve ard arda gelen vasıftadır. Uzun süren öksürük sonrası beyaz bir balgam çıkarak veya kusarak çocuk rahatlar.

    Özellikle gece ortasında ve uyanırken belirginleşir. Koşunca, ağlayınca, gülünce ve soğuk havalarda artan öksürük tipiktir. Mevsimlere göre hastalık şiddetlenip hafifleyebilir. Öksürükle beraber hışıltı ve nefeste ıslık sesi duyulur.

    Çocuklarda:

    Sık nefes alıp verme,

    Nefes verirken zorlanma

    Nefes alırken karından soluma çabası

    Nefes verme esnasında ıslık veya hışıltı sesi duyulması,

    Burun kanatlarının solunuma katılması,

    Göğüs kafesinin içe çekilmesi

    Kesik kesik ağlama

    Morarma, halsizlik, baygınlık

    Daha büyük çocuklarda ve ergenlerde yukarıda anlatılan bulgulara ilave olarak:

    Göğüs sıkışma hissi,

    Kalp çarpıntısı, sık nefes alma,

    Hasta nefes alamadığı için konuşmakta ve uyumakta zorlanma

    Tanı:

    Çocukluk çağında astım erişkin yaş grubuna göre daha zor anlaşılır. Tanı daha çok hastalık öyküsü ile konur ve testler sadece yol göstericidir. Astım ilacına verilen klinik cevap en önemli tanı yöntemlerinden biridir. Hastalık bulgularının yanında alerji ve solunum testleri, zorlayıcı solunum testleri (bronşiyal provokasyon testleri), akciğer grafisi ve ciltte ter testi bizlere yardımcı olacaktır.

    Etkin tedaviye rağmen halen çocuk iyileşememişse ise astım ile karışabilecek hastalıklar ayırt edilmelidir. Bu durumda akciğerde görülebilen diğer hastalıklar (tüberküloz, akciğere yabancı cisim kaçması, kritik fibrozis hastalığı, doğuştan akciğer kusurları), kalp hastalıkları, mide hastalıkları ve bağışıklık sistem hastalıklarının araştırılması gerekir.

    Bu durumda akciğer tomografisi, verem testleri, kalp ekokardiyografisi, mide kaçağına yönelik ilaçlı filmler, bazen endoskopi, bağışıklık sistemine ait detaylı incelemeler ve eğer sonuç alınamazsa akciğerin kamera (bronkoskopi) ile incelenmesi gerekebilir.

    Tedavi:

    Hastalık bulgularının son 1 ay içindeki değişikliklerin belirlenmesi

    Tedaviye yeterli cevap alınamadığı durumlarda diğer risk faktörlerinin belirlenmesi

    Tedavi öncesi ve sonrası solunum fonksiyon testlerinin ölçülmesi ve yıllık takiplerle kontrol edilmesi

    Tedavi bilgilerinin kaydedilmesi ve yan etkilerinin sorgulanması

    Hastanın tedavilerini doğru kullanıp kullanmadığın gözlenmesi

    Hastaya ait astım tedavi planının olup olmadığının kontrol edilmesi

    Hastanın astım hastalığı ile ilgili beklentilerinin ve hedeflerinin sorgulanması

    Hastaya rinit, rinosinüzit, gastroözefagial reflü ile ilgili bulgularının olup olmadığının sorgulanması

    Astım tedavisindeki esas hedef bulguların kontrol altına alınması ve risk faktörlerinin azaltılmasıdır.

    Tedaviye başlanmadan önce tüm risk faktörleri belirlenmeli ve düzeltilmeye çalışılmalıdır. Sigara veya sigara içen biri ile olan temas ortadan kalkmadığı sürece tedavide istenen sonuca ulaşılamayacaktır. Diğer taraftan akar(mite)alerjisi olan bir çocuğun yünle olan teması hastalık sebebi ile iç içe yaşamasına neden olacak ve hastalık kontrolünü zorlaştıracaktır. Fazla kilolu çocuklarda astım kontrolü normal kilolulara göre daha zordur. Uygun beslenme diyetleri ve hareketle çocukların kilo vermeleri sağlanmalıdır. Mide kaçağı olan bir çocuğun yatmadan önce süt içmesi veya yemek yemesi gece öksürük ataklarını artıracaktır.

    Tedaviye başlamadan önce solunum testleri, alerji testleri ve gerekli ise akciğer filmleri çekilmeli; hastalık şiddeti ve yoğunluğu belirlenerek uluslararası tedavi kılavuzları önerilerine uygun şekilde planlama yapılmalıdır.

    Astım tedavisi uzun soluklu bir tedavidir. Kısa süreli verilen tedavi yaklaşımları doğru değildir. Tedaviye ne gerekmeyen tüm astım ilaçlarını vererek ne de yetersiz ilaçlarla başlanmalıdır. Tedavi başlandıktan 2-3 hafta sonra hasta tekrar değerlendirilmeli, eğer yeterli cevap alınamadı ile risk faktörleri gözden geçirilmeli tedavi bir üst basamak ilaçlarla devam edilmelidir.

    Tedavi ile rahatlama sağlandı ise 3 aylık dönemlerle kontrollere çağrılarak durum değerlendirilmelidir. Yüksek doz veya karma tedavi verilen hastalar 2-3 aylık dönemlerdeki kontrollerinde eğer atak geçirmemiş ve risk faktörleri mevcut değilse tedavide ilaç azaltılmasına gidilebilir. Sonuç olarak astım, 1 hafta 10 gün ilaç kullanılarak düzelebilecek bir hastalık değildir. Bu konuda eğitimli ve tecrübeli hekimlerle daha iyi sonuç alınacaktır.

  • İnternet ve Teknoloji Bağımlılığı

    İnternet ve Teknoloji Bağımlılığı

    Teknolojik gelişmelerle birlikte çocukların alışkanlıkları değişmiş ve günlük yaşamlarının neredeyse çoğu bilgisayar, tablet ya da cep telefonu başında geçmeye başlamıştır. Bu teknolojik cihazlarla çok erken dönemlerde tanışan çocuklar henüz konuşmayı öğrenmeden bu cihazları kullanmayı öğrenmekteler. Çocuğun çevresindekiler ise bu cihazı bu kadar erken yaşta öğrenmiş olmasını bir zeka ya da yetenek göstergesi olarak kabul etmekteler. Ancak doğduğu andan itibaren sürekli gördüğü ve çevredeki yetişkinler tarafından sürekli kullanılan bir cihazı kullanabilmesi çocuğun zekasını göstermez. Benzer yaklaşımı sergileyen bazı anne babalar ise bu teknolojik cihazları çocuklarının bakıcısı olarak kullanmakta, evde iş yaparken, çocuğa yemek yedirirken oyalanabilmesi için çocuğun eline cep telefonu ya da tablet tutuşturmaktalar. Farkında olmadan yapılan bu yanlışlar çocukların sorunlu teknoloji kullanımlarına da aslında zemin hazırlamaktadır.

    Öte yandan birçok anne babanın ise çocuklarının bu teknolojik cihazların karşısında geçirdikleri sürelerle ilgili ciddi endişeleri bulunmaktadır. Bu endişeler kimi zaman uygunsuz sitelere girme riskini, kimi zaman şiddet içeren oyunlar nedeniyle saldırgan olmalarını, kimi zaman ise bu cihazlara ayırdıkları süre nedeniyle derslerini ihmal etmelerini içermektedir.

    Teknoloji nasıl kullanıldığına bağlı olarak, çocuk gelişimine olumlu ya da olumsuz etki etmektedir. Bir tarafta sağlıklı bir kullanım ile ihtiyaç duyulduğunda kolayca bilgiye ulaşılmasını, değişen toplumsal şartlara uyumu, sorunlara yeni çözümler üretebilmeyi desteklerken diğer taraftan sınırsız kullanım ise sosyal, psikolojik ya da akademik sorunların ortaya çıkmasına sebep olabilir.

    Teknolojinin kullanımı üzerindeki kontrolün kaybolması ile çocuk ve gençlerde düşünce süreçlerinin, kişiler arası ilişkilerin ve genel sağlığın bozulduğu gözlenmektedir. Yapılan araştırmalar, internette fazla zaman geçiren çocuk ve gençlerin giderek yalnızlaştığını ve yüz yüze ilişki kurmakta güçlük çektiğini ve depresyon, anksiyete gibi psikolojik sorunlar yaşadıklarını ortaya çıkarmıştır.

    Peki nedir sağlıklı sınır? Gelişim dönemleri için farklı sınırlardan söz etmek daha doğru olacaktır. 0-3 yaş arasındaki çocukların bu teknolojik cihazlardan olabildiğince uzak tutulması gerekirken, 3 yaşından itibaren günlük en fazla 20-30 dakika ile sınırlı olmalıdır. Sonraki her 3 yılda, bu sürenin üzerine 20 dakika eklemek daha büyük yaştaki çocukların günlük sınırlarını belirlemeye yardımcı olacaktır. Ancak kullanım süresi çocuğun yaşı büyüdükçe sürekli artmamalıdır. 12 yaşından itibaren günlük 2 saatin üstüne çıkmaması sağlanmalıdır.

    Tüm diğer bağımlılıklarda olduğu gibi teknoloji ya da internet bağımlılığı da birden bire ortaya çıkmamakta, adım adım gelişmektedir. Ve yine tüm diğer bağımlılıklarda olduğu gibi burada da bağımlılık başlamadan önüne geçmek en çok tercih edilen yoldur. Önleme adına anne babaların dikkat etmeleri gereken bazı noktalar bulunmaktadır. Öncelikle, onların gözü önünde saatlerini telefon, tablet ya da bilgisayar karşısında geçirerek onlardan bunu yapmamalarını istemek gerçekçi olmayacaktır. Öte yandan bu cihazlara çocuk bakıcılığı görevini yüklemenin ne kadar büyük sorunlara yol açabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir.

    Bu cihazların ailece geçirilen zamanların yerini almaması için çocukları birlikte zaman geçirme heveslendirecek farklı etkinlikler bulma konusunda onlarla konuşmaya gayret gösterilmelidir. Ergenlik dönemindeki çocukların eleştirel bir bakış açısı geliştirebilmeleri için izledikleri takip ettikleri şeyler hakkında onlarla sohbet edilmesi oldukça yararlı olabilir. Çocukların severek oynadıkları bilgisayar oyunlarını oynamak, ilgiyle takip ettikleri internet sitelerini ziyaret etmek ve sürekli kullandıkları telefon uygulamalarını kullanmak; onlarla bir bağ kurmak ve içinde bulundukları dünyayı tanımak ve risk oluşturabilecek durumlar için önlemler almak konusunda ipuçları sağlayacaktır.

    Tablet, bilgisayar ve cep telefonu kullanımı için sınırları ve kuralları belirlemek, kullanım süresinin bittiğini işaret edecek bir alarm kullanmak sınırlara uymak konusunda yardımcı olabilir. Evde birden fazla sayıda olan televizyon, bilgisayar, tablet gibi cihazların sayısını azaltıp tek bir cihazı diğer aile üyeleriyle sırayla kullanmak aşırı kullanım sorununun çözümüne yardımcı olacaktır.

    Öte yandan çocuklar kişisel bilgilerini sosyal medyada paylaşmamaları ve bu ortamlarda insanları gerçekten tanımanın mümkün olmadığı, dolayısıyla güvenilmemesi gerektiği konusunda bilgilendirilmelidirler. Son olarak elbette spor yapmak, yeni sosyal ortamlara katılmak, teknoloji kullanımını kontrol altına almakta çok büyük fayda sağlayacaktır.

  • Ensefalit

    Ensefalit beynin virüsler tarafından enfeksiyonu anlamına gelmektedir. Virüsler bakteriler gibi mikroptur ve bulaşıcıdır. Bakterilerden farklı bir yapıya sahip olan virüsler antibiyotiklerle yok olmazlar.

    Ensefalitlerin en sık bulgusu ateş ile birlikte olan baş ağrısı, bulantı, kusma, konfüzyon (yer, zaman, kişi bilgisinde karıştırmalar)’dur. Hastalık ilerledikçe nörolojik kayıplar, epilepsi nöbetleri ve felçler ortaya çıkabilir.

    Ensefalit etkenlerinin başında herpes virüsler gelmektedir. Bunlar içinde en çok korkulanı herpes simlpex tip I’dir. Herpes dışında başka pek çok virüs’da ensefalit yapabilir.

    Ensefalit tanısının konmasında en önemli basamak hastanın şikayetlerinin ve nörolojik bulgularının değerlendirilmesidir. Bunu beyin görüntülemesi, tercihen ilaçlı beyin MR’ı izler. Sıklıkla kesin tanı için de beyin omurilik sıvısının (bel suyu) incelemesi de gereklidir.

    Ensefalit tedavisinde temel hedef etken herpes virüs ise bunun tedavisidir. Bunun nedeninin elimizde diğer virüslere karşı yeterli etkinlikte antivirallerin olmaması olduğu kadar, herpes dışındaki diğer virüslerin de sıklıkla kalıcı nörolojik kayıplara neden olmamasıdır. Herpes virus enfeksiyonu varlığında veya şüphesinde damar içine uygulanan tedavi verilmelidir.

    Herpes simpleks virüs (HSV), çift sarmal DNA içeren zarflı bir virüs olup enfeksiyonları insanlar arasında sık görülür. HSV-1 ve HSV-2 olmak üzere iki suşu tanımlanmıştır. Bu her iki HSV suşu başlıca deri, mukozalar, göz, merkezi sinir sistemi (MSS) ve genital organları tutar; ayrıca sistemik hastalık tablosuna da neden olabilir. HSV-1 deri ve mukozayı, HSV-2 ise genital organları ve annenin genital traktusu yoluyla da yenidoğanları enfekte eder

    HSV Ensefaliti

    HSV’nin neden olduğu SSS’nin fatal seyirli olabilen bir enfeksiyon hastalığıdır.

    Akut sporadik viral ensefalitlerin en sık nedenidir.

    Tedavisiz mortalite oranı yüksektir. Erken tanı ve tedavi önemlidir. Yıllık insidansı milyonda 2–3’tür. Herpes ensefalit vakalarının %95’i HSV-subtip 1’dir.

    HSV-1 ile ilişkili enfeksiyonların üçte ikisinden fazlası daha önce virüse maruz kalmış bireylerde endojen latent HSV-1’in reaktivasyon kazanması sonucu gelişirken; geriye kalan enfeksiyonlar ise daha önce HSV’ye maruz kalmamış bireylerde primer enfeksiyon sonucu gelişmektedir.

    Virusler vücuda orofarengial mukoza, konjonktiva ve hasarlanmış deriden girerler.

    TANI

    EEG ve görüntüleme tanıda yardımcı- HSE’de patognomonik bir EEG paterni yoktur.

    Kranyal MR-BT

    HSV ensefalitinde karakteristik olarak temporal lobda fokal hemorajik nekroz meydana gelir. Bu özellik diğer ensefalitlerden ayırıcı bir bulgudur.

    HSV Ensefalitinde mortalite oranı %0-10 arasında değişmektedir.

    En sık nörolojik sekeller nöropsikolojik bozukluk, davranış-dil bozukluğu, fokal motor defisit ve/veya epilepsidir.

    Ateş, bilinç bozukluğu, nörolojik defisit ile gelen olgularda özellikle HSV ensefaliti düşünülmeli ve zaman kaybedilmeden tedavisi başlanmalıdır. Böylece hem mortalite hem de morbidite azalacaktır.

  • Ergenlik Nedir?

    Ergenlik Nedir?

    Ergenlik dönemi insan gelişiminin başka hiçbir aşamasında gözlemlenemeyecek kadar büyük bir değişimin yaşandığı vücudumuzun, zihinlerimizin, yeteneklerimizin ve kişiler arası ilişkilerimizin değiştiği sancılı bir süreçtir.

    Ergenliği çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemi olarak tanımlayabiliriz. Ergenlik sürecindeki birey artık çocuk değildir; ancak hala bir yetişkin kadar hayata, kendine, kararları sonucunda oluşabilecek sorunlara hakim de değildir. Yani hem yetişkin olmak ve kendi kararlarını almak için ailelerle ters düşebilirlerken; hem de yaptıklarını sorumluluklarını almakta güçlük çekerler. Aslında ailelerinden birey olmak için bir şans isterler. Bu dönem ortalama 12-21 yaş arası kabul edilir. Bu sürecin başlangıç ve bitişi kişiden kişiye değişebilmektedir.

    Ergenler bu dönemde daha önce sorgulamadıkları tutum, davranış ve değerleri sorgulamaya başlarlar, kendi kimliklerini oluşturmaya çalışırlar. Artık anne ve babalarının onlardan olmaları bekledikleri kişi ile kendi olmak istedikleri kişi arasında gidip gelirler.

    Ebeveynlerin ergenlik dönemi ile baş etme hazırlıklarına ergenlik çağını beklemeden başlamaları çok önemlidir. Yani çocuğunuza bebeklik döneminden itibaren tutarlı, saygı ve sevgiye dayalı, sağlıklı bir iletişim kurmanız bu dönemleri daha rahat atlatmanıza destek olacaktır. Koşulsuz sevgi çocuğa verilebilecek en güzel armağan iken, ona saygı duymak, onu dinleyip anlamaya çalışmak , ergenlik döneminden önce de ona kabul gördüğünü hissettirmek bu ergenlik dönemdeki zorlukları, çatışmaları azaltacaktır. “Sen küçüksün, sen anlamazsın” gibi cümleler kurmak yerine onun da duygularının, düşüncelerinin her zaman özel olduğu unutulmamalıdır.

    Ergenlikte döneminde çocuklarınıza sevginizi gösterin, iletişim kurun, iletişim kurarken emir cümleleri kullanmayın, onlara tehditle bir şey yaptırmaya çalışmayın, sürekli öğüt vermeyin. Bir sorun yaşadığında kendisinin çözmesine izin verin, çözemezse size geldiğinde ona kızmayın, destek olun. Hatalarını dile getirirken bile onun artık büyüdüğünü göz ardı etmeden onunla konusun. Empati kurun, olaylara ergenin gözüyle bakmaya çalışın. Kesin, tutarlı ve adil olun. Sınırlarınızı esnetebildiğini gördüğünde, bu şansı her fırsatta deneyecektir. Kendisine güvendiğinizi hissettirin, güvenilmez biri olduğunu düşünmesine izin vermeyin. Sorumluluk alma bilincinin gelişmesi için ailede ve toplumda çocuğunuza bazı sorumluluklar verin.

    Ergenlik dönemindeki çocuğunuza sınırları ve özgürlükleri hakkında bilgi verin. Yaşına uygun yeterlilikte özgür olması gelişimini olumlu yönde etkileyecektir. Onları çok bunaltmayın nefes almaları ve birey olmaları için onlara fırsat tanıyın. Tam anlamıyla bir yetişkin olmaları için kendilerini bulmaları ve kendi kendilerine istediklerini başarmayı öğrenmeleri gerekiyor.

    Ondan mükemmel olmasını beklemeyin. Her hatasını gündeme getirmeyin. Eleştirirken cimri, överken bonkör davranın. Böylelikle olumlu davranışlarını da pekiştirmiş olursunuz. Ancak bu överken abartıya da kaçmayın, yaptıklarının hak ettiği tepkileri verin.

    En önemlisi çocuğunuza değerli olduğunu, onu sevdiğinizi, güvende olduğunu hissettirin. Ailece bir dayanışma içinde olduğunuzu gösterin.

  • Çocuğum tırnaklarını yiyor!

    Tırnak yeme davranışı anne babaları en çok tedirgin eden durumlardan biridir.Toplumda da kabul görmeyen bir davranıştır. Çocuğunuzu bu konuda yargılayıp eleştirmeden önce ilk adım onun neler yaşadığını anlayabilmenizdir. Günlük hayatındaki olumsuz bir olay,sıkıntı veya gerginliğin bir sonucu olabilir. Bir diğer neden de taklittir. Ailedeki veya yakın çevresindeki herhangi birinin tırnak yeme alışkanlığını taklit ediyor olabilir. Günlük olarak çocuğunuzla konuşmayı gün içinde neler yaptığını sormayı ve cevaplarını gerçekten dinlemeyi unutmayın. Sorunlarını birlikte çözüm bulun.Önerdiğiniz çözümün onun günlük hayatıyla uyumlu ve uygulanabilir olmasına özen gösterin.

    Tırnak yeme davranışı nedeniyle asla cezalandırmayın.Tehdit etmeyin. Bu hareketinizin çocuğu daha çok strese sokacağını ve davranışını pekiştireceğini unutmayın.

    Tırnak yediği zaman onun dikkatini dağıtacak aktiviteler yaratın.Hareket üzerine yoğunlaşmayın. Ona hareketiyle ilgili birşeyler söylemek istiyorsanız bunu başka bir zamanda yumuşakça incitici olmadan yapın. Ellerini meşgul edecek aktiviteler (resim yapma vb)tırnak yeme davranışından uzaklaştıracaktır. Kendi tırnak yeme alışkanlığınız varsa beraber bundan kurtulacağınızı söyleyerek onu da yüreklendirin.Tablolar yaparak başarılı geçen günleri işaretleyin.Bu alışkanlığı yok etmek için kullanacağınız acı ojelerin altta yatan sebebi ortadan kaldırmadan bir işe yaramayacağını unutmayın.Küçük çocuklarda parmak uçlarına renkli yara bantları takarak süreci neşelendirebilirsiniz.Çocuğunuzun bu kurtulma sürecini bir oyun gibi algılamasına yardımcı olacaktır.

    Çocuğunuzla hergün göz göze bakışarak, gerçekten iletişim kurmak birçok sorunun çözümü olabilir!

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Bireyler arasında yaşanan sorunlar evliliğin ya da ilişkinin sürecine göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin yeni başlayan evlilikler de görülen sorunların bazıları duygusal yakınlaşmada yaşanan sorunlar, yeni düzene alışmakta zorluk, maddi ve manevi paylaşımlarda ortak yol bulamamak, evlilikten beklentilerde farklılıklar, güç savaşları, cinsel yaşamdaki sorunlar, evliliğe dışardan yapılan müdahalelerden kaynaklanan problemler gibi sıralanabilir. Kişiler kendi bireysel hayatlarından ve kök ailelerinden ayrılmayı şiddetli yaşayabilecekleri gibi, evlilikte yaşanan sorunlarla da nasıl baş edebileceklerini bilemiyor olabilirler. Bu genelde ergenlik dönemine benzer bir süreçtir. Kişiler “benmerkezci” düşünüyor veya ilişkilerinde “ben de burdayım”, “ben böyleyim” diyor olabilirler. Ben, benim duygularım, benim alışkın olduğum aile hayatı doğrudur gibi bir mantıkla karar alabilirler ve bu da karşı tarafın beklentilerini karşılamadığı sürece ilişkide çatışmalara sebep olur.

    Kişiler evliliklerinin ilk dönemlerinde olan sorunlarla kendileri baş edebileceklerini düşünürler ama bazen bu konuda yetersiz kalırlar ve evliliklerini negatif bir döngüye sürüklerler. Çözülmeden üstü örtülen sorunlar başka zamanlarda tekrar ortaya çıkmaktadır. Bir hata yapıldığında kurulan bir “özür dilerim” cümlesi bazen sadece anı kurtarmak için kurulan bir sözdür, önemli olan bunu telafi etmeye çalıştığınız, kendinizi anlatmaya çalıştığınız, neyin neden yaşandığına dair iletişime geçtiğiniz, karşı tarafın hislerini anlamaya çalıştığınız süreçtir. Sağlıklı bir iletişim kurularak bu konunun üzerinde durularak bir daha tekrarlanmaması daha muhtemeldir. Diğer türlü insanlar o an affetmiş olsalar bile bir sonraki tartışma da bunun tekrar yüzeye çıkması olasıdır. Bu durum evlilik söz konusu olmayan duygusal ilişkilerde de genelde görmezden gelinebilir. Bireylerde genelde evlenince düzelir gibi bir inanış vardır, ancak evlenince bir çaba göstermeden, ortak nokta bulunmadan düzelme genelde söz konusu olmamaktadır.

    İlişki iki ayrı hayatı yaşayan insanın bir arada olduğu ve ortak bir hayatı paylaşmayı amaçladıkları bir süreçtir. Bu ilişkiyi kaliteli kılan da ortak noktada buluşabilmeleridir. Kişiler farklı oldukları için değil, beklentileri farklı olduğundan dolayı beklentileri karşılanmadığından dolayı mutsuz olurlar. Bunu çözmenin en güzel yolu da sağlıklı bir iletişimdir. Bireyler birbirlerini anlamaya çalışmalı ve karşı tarafın beklentilerini de karşılamaya çalışmalıdırlar.Böylelikle ilişkinin içinde mutlu olan bireyler ilişkilerinin de daha tatminkar olmasını sağlarlar. Birey karşı tarafın beklentilerini karşılayamayacağını belirtirse bu sefer kişi bu beklentiler onun için ne kadar vazgeçilebilir ona odaklanmalıdır. En doğrusu bu beklentilerin evlilikten önce konuşulmasıdır, böylelikle evlilikte sürprizlerle karşılaşılmaz. Bu süreçte evlilik öncesi ilişki danışmanlığı da uygulanmaktadır.

    İletişim kurarken cevap verme odaklı değil, anlama odaklı dinlemek en doğrusudur. Kişi kendini, duygularını açıklarken siz kendinizi korumak için kuracağınız cümleyi düşünüyorsanız bu olması gereken bir iletişim şekli değildir. Bunun yanında suçlayıcı davranmak genelde kişiyi çözüme ulaştırmaktan çok ilişkideki gerilimi arttırır. Bunun yerine “ben dili”’ni kullanmak daha verimli bir yoldur. “Yine geç geldin, sözünü tutmadın” gibi suçlayıcı cümleler yerine “Erken gelmeni çok isterdim, güzel bir gün geçirebilirdik, çok üzüldüm” gibi kendi duygunuzu da kapsayan cümleler kurmak ilişkide daha olumlu bir etki yaratır.

    İlişkideki bireylerde genelde beklentilerin karşı taraf tarafından anlaşılması beklenir ve dillendirilmez. Kişi dillendirmediği beklentinin olmasını beklerken de kendini yıpratır ve genelde karşı taraf ne olduğunu anlamaz. Önemli olan beklentilerin açıkça konuşulmasıdır. Çünkü karşı tarafın sizin beyninizi okuması imkansızdır. Herkes farklı aile yapılarından gelmekte, farklı beklentileri olan farklı ilişkiler deneyimlemektedir. Onun için kendinizi açıklamaktan çekinmemeniz en doğrusudur. Bireylerin beraber vakit geçirme süreleri, bu süreyi ne kadar verimli geçirdikleri, paylaşımları, güven ilişkileri, iletişim şekilleri ilişkinin sağlıklı olabilmesi için önemli unsurlardır. Çift terapilerinde bu konular üzerinde de çalışılmaktadır.

    Yukarda belirttiğim problemlerin yanında aileler çocukları olduklarında bir rol daha üstlenirler. Aileye yeni katılan bireyle beraber kendi ikili ilişkilerinde yaşanan değişiklikler pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir. Bazen anne ve baba olduklarında, eş olmayı arka plana atabilirler, hatta unutabilirler. Ancak unutulmamalıdır ki anne, baba olmak çok önemli bir rol olsa da bireyler eş olmayı asla arka plana itmemeliler, birbirlerine vakit ayırmalılardır.

    Bütün bu ve benzeri konularda çiftler kendi baş edemedikleri konularda bir terapistten yardım almaktan çekinmemelidirler. İlişki insanın hayatında çok yer kaplayan ve pozitif ya da negatif etkisi kuvvetli bir dinamiktir. İyi bir ilişki, evlilik yaşamak kişinin hayatında daha mutlu, sorunlarla daha rahat baş edebilecek bir birey olmasını sağlar. Paylaşım, anlayış, doğru iletişim ve sevgi ile ilişkiler daha kaliteli yaşanabilmektedir.

  • Doğumsal kalp hastalıkları

    Çocuğunuzda doğumsal kalp hastalığı olması kalbinde yapısal bir problemle birlikte doğduğu anlamına gelir.

    Çocuklardaki doğumsal kalp hastalıklarından bazısı basittir ve tedavi gerektirmez. Örneğin kalp boşlukları arasındaki bazı küçük delikler kendiliğinden kapanabilir. Çocuklarda görülen diğer doğumsal kalp hastalıkları daha karmaşık olup birkaç yıl içinde birkaç operasyon yapılması gerekebilir.

    Çocuğunuzda doğumsal bir kalp hastalığı olduğunu öğrenmek şimdi ve ilerisi için çocuğunuzun sağlığı ile ilgili endişe duymanıza neden olabilir. Fakat çocuğunuzun hastalığı hakkında bilgi sahibi olmanız durumu anlamanızı ve ilerleyen ay ve yıllar içinde neler beklemeniz gerektiğini bilmenizi sağlar.

    BELİRTİLER

    Ciddi doğumsal kalp hastalıkları genellikle doğumdan hemen sonra veya yaşamın ilk birkaç ayı içerisinde ortaya çıkar. Belirti ve bulguları şunlardır:

    Ciltte soluk gri veya mavi renk (siyanoz)

    Hızlı nefes alma

    Burun kanatlarının solunuma katılması (burun deliklerinin nefes alırken genişlemesi)

    Nefes alırken hırıltı/hışıltı

    Bacak, karın veya göz çevresinde şişlik

    Kilo alma sorununada yol açan beslenme sırasındaki nefes darlığı

    Daha hafif olan doğumsal kalp hastalıkları çocuğunuzda herhangi fark edilebilir bir belirti olmayacağından dolayı çocukluk çağının sonuna kadar tanı almayabilir. Daha büyük çocuklarda ortaya çıkabilen bulgu ve belirtiler şunlardır:

    Egzersiz ve aktivite sırasında kolayca gelişen nefes darlığı

    Egzersiz ve aktivite sırasında çabuk yorulma

    El, ayak bileği ve ayaklarda şişlik

    Ne zaman doktora gitmeli?

    Ciddi doğumsal kalp hastalıkları genellikle çocuk doğmadan önce (fetal ekokardiyografi) veya doğduktan hemen sonra tanı alır. Yukarıdaki bulgu ve belirtilerin bebeğinizde olduğunu fark ederseniz doktorunuzu arayın.

    Çocuğunuz büyürken hafif kalp hastalığının bulgu ve belirtilerini fark ederseniz doktorunuzu arayın. Doktorunuz size bu belirtilerin kalp hastalığına mı yoksa başka tıbbi bir duruma mı bağlı olduğunu söyleyecektir.

    NEDENLERİ

    NORMAL KALP ANATOMİSİ

    Kalbimiz ikisi sağda, ikisi solda olmak üzere 4 boşluktan oluşur. Esas görevini – vücuda kan pompalamak – yaparken sağ ve sağ taraflarını farklı görevler için kullanır. Kalbin sağ tarafı kanı pulmoner arter adı verilen damarlar ile akciğerlere gönderir. Akciğerlerde oksijenlenen kan pulmoner venler ile kalbin sol tarafına geri döner. Daha sonra kalbin sol tarafı kanı aorta ve vücudun geri kalan yerlerine pompalar.

    Kalp hastalıkları nasıl oluşur?

    Gebeliğin ilk 6 haftasında kalp şekil almaya ve atmaya başlar. Kalbe giren ve çıkan ana damarlar da gebeliğin bu kritik döneminde oluşmaya başlar.

    Bebeğin gelişiminin bu noktasında kalp hastalıkları gelişmeye başlayabilir. Araştırmacılar bu hastalıklara tam olarak neyin neden olduğundan emin olmasa da genetik, bazı tıbbi durumlar, ilaçlar ve sigara gibi çevresel faktörlerin rol oynadığını düşünmektedirler.

    DOĞUMSAL KALP HASTALIĞI ÇEŞİTLERİ:

    Doğumsal kalp hastalıklarının birçok şekli vardır.

    Sınıflandıracak olursak;

    KALP DELİKLERİ: Kalp boşlukları veya kalbi terk eden ana kan damarları arasında delik olabilir. Bu delikler oksijence zengin kanın oksijen seviyesi düşük olan kan ile karışmasına neden olur. Delikler büyük olup fazla miktarda kan karıştığında, çocuğun vücudunda dolaşacak olan kan taşıması gerektiği kadar oksijen taşıyamaz.

    Kanın yeteri kadar oksijenlenememesi çocuğun cildinin veya el tırnaklarının mavi renkte görünmesine neden olabilir. Akciğerlere oksijence zengin ve fakir kanın ikisinin de gitmesinden dolayı bebeğinizde nefes darlığı, irritabilite (huzursuzluk) ve bacaklarda şişlik gibi konjestif kalp yetmezliği bulguları da gelişebilir. Ventriküler septal defekt(kısa adıyla VSD) kalbin alt yarısındaki sağ ve sol boşluklar (ventrikül-karıncık) arasındaki deliktir.

    Üst kalp boşlukları (atrium-kulakçık) arasında bir delik olduğunda ise buna atrial septal defekt(kısa adıyla ASD) denir. Patent duktus arteriyozus pulmoner arter (oksijence fakir kan içerir) ile aort (oksijence zengin kan içerir) arasında bir açıklığa neden olan hastalıktır. Komplet atrioventriküler septal defekt(kısa adıyla AVSD) ise kalbin ortasında bir deliğin olduğu durumdur.

    AZALMIŞ KAN AKIMI: Kalp hastalığı nedeniyle kan damarları veya kalp kapakları daraldığında kalbin kanı pompalayabilmesi için daha fazla çalışması gerekir. Bu tip kalp hastalığının en yaygın şekli pulmoner stenoz(kısa adıyla PS) ‘dur.

    Pulmoner arter ile sağ ventrikülden akciğerlere kan akımını sağlayan kapakta düzgün çalışmasını engelleyecek derecede ciddi bir darlık olduğu durumlarda meydana gelir. Obstrüktif defektlerin bir başka şekli aort stenozu(kısa adıyla AS) ‘dur. Bu durumda, sol ventrikülden aort ile vücuda kan gönderilmesini sağlayan kapak çok daralmıştır.

    Daralan kapaklar kalp kasını daha çok çalışmaya zorlar, zamanla kalınlaşmaya ve kalpte büyümeye neden olur.

    ANORMAL KAN DAMARLARI: Bazı doğumsal kalp hastalıkları kalbe gelen ve kalpten çıkan kan damarlarının düzgün oluşmaması veya olması gereken pozisyonda olmaması sonucu meydana gelir. Büyük arterlerin transpozisyonu(kısa adıyla BAT/TGA) adı verilen hastalık anormal kan damarlarının neden olduğu bir durumdur. Pulmoner arter ve aortun kalbin ters taraflarında olması ile meydana gelir.

    Aort koarktasyonu denilen durum vücuda kan sağlayan ana damarın daralması sonucu meydana gelir. Aort koarktasyonu yüksek kan basıncına neden olur. Total pulmoner venöz dönüş anomalisi (TPVDA) akciğerlerden çıkan kan damarlarının kalbin yanlış bölgelerine bağlanması ile oluşur.

    KALP KAPAK ANOMALİLERİ: Kalp kapakları düzgün şekilde açılıp kapanamadığında kan rahatça akamaz. Bu tip kalp hastalıklarının bir örneği Ebstein anomalisidir.

    Ebstein anomalisinde sağ atrium ve sağ ventrikül arasındaki triküspid kapak kusurludur ve sıklıkla kan kaçırır. Bir diğer örnek ise pulmoner atrezi (PA) ‘dir. Pulmoner kapak yoktur, akciğerlere anormal kan akımına neden olur.

    AZ GELİŞMİŞ KALP: Bazen kalbin ana kısımları düzgün şekilde gelişmez.

    Örneğin hipoplastik sol kalp sendromu (HLHS), kalbin sol tarafı kanı vücuda yeterli şekilde pompalayabilecek kadar gelişmemiştir.

    BU HASTALIKLARIN KOMBİNASYONU: Bazı bebekler birkaç kalp hastalığı ile birlikte doğar. Fallot tetralojisi(Tetralogy of Fallot-TOF) 4 ayrı defektin kombinasyonudur: kalp boşlukları arasındaki duvarda delik, sağ ventrikül ve pulmoner arter arasında kan geçişinde azalma, aortun kalp ile bağlantısında öne kayma (ata binen aort görünümü) ve sağ ventrikül kasında kalınlaşma.

    RİSK FAKTÖRLERİ

    Doğumsal kalp hastalıklarının çoğu çocuğun kalp gelişiminin erken evrelerinde meydana gelen sorunlardan kaynaklanır, nedeni ise bilinmemektedir. Fakat bazı çevresel ve genetik risk faktörleri rol oynayabilir.

    Bunlar;

    Rubella (Kızamıkçık, Alman kızamığı): Gebelik sırasında rubella geçirmek bebeğin kalp gelişminde sorunlara neden olabilir. Gebelikten önce doktorunuz bu viral hastalık için immünolojik testleri yapabilir ve bağışıklığınız yoksa aşılayabilir.

    Diyabet: Bu kronik hastalık bebeğin kalp gelişimini engelleyebilir. Gebe kalmaya çalışırken ve gebelik sırasında diyabetinizi dikkatli şekilde kontrol altında tutarak riski azaltabilirsiniz. Gebelik (gestasyonel) diyabeti genellikle bebekte kalp hastalığı gelişme riskini artırmaz.

    İlaçlar: Gebelik sırasında alınan bazı ilaçlar doğumsal kalp hastalıklarını da kapsayan doğum kusurlarına neden olabilir. Gebe kalmaya çalışmadan önce aldığınız tüm ilaçların listesini doktorunuza verin. Doğumsal kalp hastalığı riskini artırdığı bilinen ilaçlar arasında talidomid (Thalomid), akne tedavisinde kullanılan isotretinoin (Amnesteem, Claravis, Sotret), lityum ve valproat gibi havale (antiepileptik) ilaçları yer alır.

    Gebelik sırasında alkol kullanımı: Doğumsal kalp hastalığı riskini artırdığından dolayı gebelik boyunca alkolden uzak durulmalıdır.

    Sigara: Gebelik boyunca sigara içmek bebekte doğumsal kalp hastalığı olasılığını artırır.

    Kalıtım: Doğumsal kalp hastalıkları bazen birden çok aile üyesinde görülür ve bu durum bazı genetik sendromlarla ilişkilidir. Fazladan bir 21. Kromozomun neden olduğu Down Sendromlu çocukların %50’sinde kalp hastalığı bulunur. 22. Kromozom üzerindeki genetik materyalin bir kısmının kaybı (delesyon) da kalp hastalıklarına neden olur. Fetal gelişim sırasında bazı hastalıklar genetik test ile tespit edilebilir. Doğumsal kalp hastalığı olan bir çocuğunuz varsa bir genetik danışman tarafından bir sonraki çocuğunuzda da olma olasılığı tahmin edilebilir.

    KOMPLİKASYONLAR

    Doğumsal kalp hastalığı ile meydana gelebilecek bazı komplikasyonlar şunlardır;

    Konjestif kalp yetmezliği: Kalbin kanı vücuda pompalamasını zorlaştıran bu ciddi komplikasyon ciddi kalp hastalığı olan bebeklerde meydana gelebilir. Konjestif kalp yetmezliği bulguları arasında hızlı nefes alma, çoğunlukla nefes darlığı ve yetersiz kilo alımı bulunur.

    Büyüme ve gelişmenin yavaşlaması: Daha ciddi kalp hastalığı olan çocuklarda büyüme ve gelişme normal çocuklara göre daha yavaştır. Aynı yaştaki diğer çocuklardan daha küçük olabilir ve eğer sinir sistemi etkilenmişse diğer çocuklardan daha geç yürümeye ve konuşmaya başlar.

    Kalp ritim bozuklukları: Kalpteki ritim sorunları doğumsal kalp hastalığının kendinden veya doğumsal kalp hastalığını düzeltmek amaçlı yapılan ameliyatlar sonrası gelişen skardan (yara izi) kaynaklanabilir.

    Siyanoz: Çocuğun doğumsal kalp hastalığı oksijence zengin ve fakir kanın kalpte karışmasına neden oluyorsa çocuğun cildinin gri-mavi renk almasına yol açar. Buna siyanoz adı verilir.

    İnme (felç): Yaygın karşılaşılan bir durum olmasa da bu komplikasyon, doğumsal kalp hastalığı bulunan bazı çocuklarda kalpteki bir delikten geçerek beyne ulaşan kan pıhtısına bağlı gelişir. İnme aynı zamanda doğumsal kalp hastalığını düzeltici bazı ameliyatların olası komplikasyonlarından biridir.

    Psikolojik sorunlar: Doğumsal kalp hastalığı bulunan bazı çocuklar kendini güvensiz hissedebilir veya boyutlarından, aktivite kısıtlamalarından veya öğrenme güçlüklerinden dolayı duygusal sorunlar yaşayabilirler. Çocuğunuzun ruh halinden endişe ediyorsanız doktorunuzla konuşun.

    Yaşam boyu takip: Doğumsal kalp hastalığı bulunan çocukların tedavisi ameliyat veya ilaçlarla bitmeyebilir.

    Endokardit: Kalp hastalığı bulunan çocuklar artmış kalp dokusu enfeksiyonu (endokardit), kalp yetmezliği ve kalp kapak bozuklukları riski nedeniyle kalp problemlerine çok dikkat etmelidir. Doğumsal kalp hastalığı bulunan çocukların çoğunun yaşam boyu bir kardiyolog tarafından düzenli şekilde görülmesi gerekmektedir.

    POLİKLİNİK RANDEVUSUNDA NELERE DİKKAT EDELİM

    Çocuğunuzda yaşamı tehdit eden bir kalp hastalığı varsa doğumdan hemen sonra veya doğumdan önce gebelik sırasındaki rutin incelemeler ile tespit edilecektir.

    Bebeklik veya çocukluk çağında çocuğunuzda bir kalp hastalığı olabileceğinden şüphe ederseniz doktorunuzla konuşun. Çocuğunuzdaki belirtileri tarif etmeye ve bazı kalp hastalıklarının kalıtsal olmasından dolayı detaylı ailede hastalık öyküsü vermeye hazırlıklı olun.

    Doktor çocuğun annesinde doğumsal kalp hastalığı riskini artıran herhangi bir tıbbi durum olup olmadığını veya gebelik boyunca herhangi bir ilaç veya alkol kullanıp kullanmadığını öğrenmek isteyecektir.

    Neler yapılabilir?

    Kalp hastalığı ile ilişkili gibi görünmese bile çocuğunuzdaki tüm bulgu ve belirtileri not edin. Her bir belirtinin ne zaman başladığını not edin.

    Çocuğun annesinin aldığı tüm ilaç, vitamin ve mineral listesini çıkarın.

    Doktora sormak istediğiniz soruları not edin.

    Poliklinik koşullarında genellikle görüşme zamanınız kısıtlıdır. Bu yüzden soruların bir listesinin oluşturmak zamanı daha iyi kullanmanıza yardımcı olacaktır.

    Soru örnekleri:

    Bu belirti ve bulgular aile öykümüz ile ilişkili midir?

    Çocuğuma hangi testlerin yapılması gerekiyor? Bu testler herhangi bir özel hazırlık gerektiriyor mu?

    Çocuğumun tedaviye ihtiyacı var mı? Varsa ne zaman?

    En iyi tedavi seçeneği nedir?

    Çocuğumda herhangi bir uzun dönem komplikasyonu gelişeceğini düşünüyor musunuz?

    Olası komplikasyonları nasıl izleyebiliriz?

    Başka çocuklarımda bu durumun meydana gelme olasılığı nedir?

    Eve götürebileceğim herhangi bir broşür veya yazılı materyal var mı? Hangi internet sitelerini öneriyorsunuz?

    Doktorunuzdan neler beklemelisiniz?

    Doktorunuz size bazı sorular soracaktır. Bunları yanıtlamaya hazır olmanız üzerinde durmak istediğiniz konular için daha fazla vakit ayırabilmenize yardım edecektir.

    Doktorların sıkça sorduğu sorular:

    Çocuğunuzdaki belirtileri ilk ne zaman fark ettiniz?

    Belirtileri tarif edebilir misiniz?

    Bu belirtiler ne zaman ortaya çıktı?

    Belirtiler devamlı mı, arada bir mi oluyor?

    Belirtiler daha kötüye gidiyor gibi mi?

    Ailenizde doğumsal kalp hastalığı olan biri var mı?

    Belirtileri hafifletiyor gibi görünen herhangi bir şey var mı?

    Çocuğunuz istenilen düzeyde büyüyormu?

    TESTLER VE TANI

    Muayenede kalp üfürümü duyulması ile kalp hastalığınden şüphelenilir. Üfürüm, kanın kalpte veya kan damarlarında anormal şekilde akması ile duyulan bir sestir. Doktor üfürümü stetoskopla duyabilir.

    Çoğu üfürüm masum üfürümdür, yani herhangi bir kalp hastalığı yoktur ve üfürüm çocuğunuzun sağlığı için herhangi bir tehlike teşkil etmez. Fakat bazı üfürümler çocuğunuzda bulunan kalp hastalığına bağlı olarak kanın anormal şekilde akması ile duyulur.

    DOĞUMSAL KALP HASTALIĞININ TANISI İÇİN HANGİ TESTLER YAPILIR?

    Çocuğunuzda kalp hastalığı olma ihtimali varsa, doktorunuz çocuğun kalbinde bir sorun olup olmadığını belirlemek için bir takım testler isteyebilir. Ayrıntılı muayeneye ek olarak aşağıdaki testler yapılabilir;

    Fetal ekokardiyografi: Bu test doktora çocuk doğmadan önce herhangi bir kalp hastalığı olup olmadığı konusunda fikir verir ve tedavinin daha iyi planlanmasına olanak sağlar. Bu test için ultrason kullanılır. Ultrasondan çıkan ses dalgaları bebeğin kalbinin bir görüntüsünü oluşturur.

    Ekokardiyografi: Doğumdan sonra kalp hastalığı tanısı için ekokardiyografi yapılır. Kalbin görüntüsünü oluştumak için ultrason kullanır. Ekokardiyografi doktora kalbin hareketli görüntüsü izlenir, kalp kası, büyük damarlar ve kapaklardaki anormallikleri tespit edilir.

    Elektrokardiyografi (EKG): Girişimsel olmayan bu test çocuğun kalbinin elektriksel aktivitesini kaydeder ve kalp hastalıkları veya ritim problemlerinin teşhis edilmesine yardım eder. Bilgisayara ve yazıcıya bağlı olan elektrotlar bebeğin göğsüne yerleştirilir ve kalbin nasıl çalıştığını gösteren dalgaları gösterir.

    Göğüs filmi: Kalbin büyüyüp büyümediğini veya akciğerlere fazla kan gidip gitmediğini görmek için çocuğunuza göğüs filmi çekilebilir. Bunlar kalp yetmezliğinin bulgularıdır.

    Pulse oksimetre: Bu test çocuğunuzun kanında ne kadar oksijen olduğunu ölçer. Çocuğunuzun parmak ucu üzerine yerleştirilen bir sensör ile kandaki oksijen seviyesi kaydedilir. Çok düşük oksijen seviyeleri çocuğunuzda bir kalp hastalığı olabileceğini düşündürür.

    Kalp kateterizasyonu: Bu testte ince, esnek bir tüp (kateter) bebeğin kasık bölgesindeki bir kan damarından sokulur ve kalbe yönlendirilir. Ekokardiyografiye göre kalp hastalığının daha detaylı görüntüsünü verdiği için bazen kateterizasyon gerekli olmaktadır. Ek olarak tedavi amaçlı yapılan bazı işlemler de kalp kateterizasyonu sırasında yapılabilmektedir.

    TEDAVİ VE İLAÇLAR

    Doğumsal kalp hastalığının çocuğunuzun sağlığı üzerine uzun dönemde bir etkisi olmayabilir. Bazı durumlarda bu hastalıklar güvenli şekilde tedavi almadan gidebilir. Küçük delikler gibi bazı defektler çocuğunuz büyüdükçe düzelebilir.

    Fakat bazı kalp hastalıkları ciddidir ve tespit edildikleri anda hemen tedavi edilmesi gerekir. Çocuğunuzdaki kalp hastalığının türüne bağlı olarak doğumsal kalp hastalıkları şu yöntemlerle tedavi edebilir;

    Kateterle girişimsel işlemler: Bazı çocuk ve yetişkinlerin doğumsal kalp hastalıkları göğsü ve kalbi cerrahi olarak açmadan onarıma izin veren kateterizasyon teknikleri ile onarılır. Kateterizasyon kullanılan bu tekniklerde doktor bacak venine ince bir tüp sokarak kateterin röntgen görüntüleri yardımı ile kalbe gitmesini sağlar. Kateter defektin olduğu bölgede konumlandırıldığında, defekti onarmak için kateterden ince araçlar geçirilir.

    Kateter işlemleri genellikle darlık bölgelerini ve delikleri onarmak için kullanılır. Atrial septal defekt gibi kalpteki deliği onarmak için kan damarları yolu ile bir kateter deliğe ulaştırılır. Kateterde şemsiye benzeri açılan ve bırakılan bir araç bulunur. Bu deliği kapatır ve zamanla aracın üzerinde normal doku gelişir. Pulmoner kapak stenozu gibi darlıkları onarmak için kateter darlık bölgesinde şişirilecek küçük bir balonla açılır. Böylece kanın akması için daha geniş bir alan yaratılmış olur.

    Açık kalp ameliyatı: Bazı vakalarda kalp defekti kateterle onarılamayabilir. Bu durumda defekti kapatmak için ameliyat gerekebilir. Çocuğunuzun ihtiyaç duyduğu ameliyatın şekli defektin derecesine bağlı olarak değişir. Kalp delikleri gibi bazı doğumsal kalp hastalıkları için minimal girişimsel kalp ameliyatı bir seçenek olabilir. Fakat doğumsal kalp hastalıkları genellikle açık kalp ameliyatı ile düzeltilir.

    Her iki ameliyat biçimi de geçici olarak kalbin durdurulmasını ve ameliyat sırasında kanın vücutta dolaşması için bir kalp-akciğer makinesi kullanımını gerektirir. Bu iki ameliyat arasındaki büyük fark; minimal girişimsel işlemde cerrahların kaburgalar aracılığı ile sadece küçük delikler açarak ameliyat yapabilmesi, açık kalp ameliyatında ise göğsün açılmak zorunda olmasıdır. Bu ameliyatlar büyük tıbbi işlemlerdir ve çocuğunuz için kayda değer bir iyileşme süresi gerekebilir.

    Kalp nakli: Ciddi bir kalp hastalığı ameliyatla tedavi edilemediği durumlarda kalp nakli bir seçenek olabilir.

    İlaçlar: Özellikle geç çocukluk ve yetişkinlik çağında tespit edilen bazı hafif doğumsal kalp hastalıkları kalbin daha etkin bir şekilde çalışmasına yardım eden ilaçlarla tedavi edilebilir. Bazı durumlarda ise doğumsal kalp hastalığı ameliyat edilemez veya tamamen onarılamaz. Bu vakalarda ilaç tedavisi bir seçenek olabilir.

    Anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörleri, anjiyotensin II reseptör blokerleri (ARBs), beta blokerler olarak bilinen ilaçlar ve vücutta sıvı kaybını sağlayan ilaçlar (diüretikler) kan basıncını, kalp hızını ve göğüsteki sıvı miktarını düşürerek kalp üzerindeki stresin azalmasını sağlar. Düzensiz kalp atımları (aritmiler) için de bazı ilaçlar reçete edilebilir.

    Bazen kombine tedavi gerekebilir. Buna ilaveten yıllar içinde bazı kateter veya cerrahi işlemlerin kademeli şekilde yapılması gerekebilir. Çocuk büyüdükçe diğerlerinin tekrarlanması gerekir.

    UZUN SÜRELİ İZLEM VE KISITLAMALAR

    Doğumsal kalp hastalığı olan bazı çocuklarda yaşam boyunca birden fazla işlem veya ameliyat gerekebilir. Kalp hastalığı olan çocuklarda sonuçlar çarpıcı şekilde iyileşse de çok basit defekti olanlar haricinde çoğu kişide tedavi düzeltici ameliyat sonrasında da devam etmektedir.

    Yaşam boyu izlem ve tedavi: Çocuğunuza kalp defektini tedavi etmek için ameliyat yapılmışsa bile hayatının geri kalanında durumunun izlenmesi gerekir.Önce çocuk kardiyoloğu tarafından, daha sonra da yetişkin kardiyoloğu tarafından takip edilir. Doğumsal kalp hastalığı başka tıbbi sorunlara neden olarak çocuğunuzun yetişkin yaşamını etkileyebilir.

    Çocuğunuz büyüdükçe kalp durumu ve devam eden tedavisi hakkında anımsatmalarda bulunmanız önemlidir. Çocuğunuzu kalp hastalığı ve hastalığı tedavi etmek amaçlı yapılan işlemler konusunda bilgi sahibi olması için cesaretlendirin.

    Egzersiz kısıtlamaları: Doğumsal kalp hastalığı olan çocukların ailesi tedavi sonrasında yorucu oyunlar ve aktivitelerin risklerine yönelik endişe duyarlar. Bazı çocuklarda bazı egzersizlerin kısıtlanması gerekse de çoğu normal veya normale yakın aktivitelerde yer alabilir.

    Doktor çocuğunuz için hangi aktivitelerin güvenli olduğunu size söyleyebilir.

    Bazı aktiviteler açık şekilde tehlike arz ettiğinde çocuğunuzu yapamayacağı şeyler yerine yapabileceği diğer aktivitelerde yer alması için teşvik edin. Her çocuk farklı olsa da, doğumsal kalp hastalığı olan çoğu çocuk sağlıklı ve üretken yaşayarak büyür.

    Enfeksiyonu önleme: Çocuğunuzdaki doğumsal kalp hastalığı tipine ve düzeltmek için yapılan ameliyatın şekline bağlı olarak çocukta enfeksiyonu önlemek için ilave tedbirler alınması gerekebilir. Doğumsal kalp hastalıkları kalbin iç yüzü ve kalp kapaklarının enfeksiyon (infektif endokardit) riskini artırabilir. Bu riskten dolayı çocuğunuzun geçireceği bir ameliyat veya diş işlemleri öncesi enfeskiyonu önlemek için antibiyotik kullanması gerekebilir. Yapay kalp kapağı gibi yapay materyal veya araçlar ile onarılmış kalp hastalığı olan çocuklarda enfeksiyon riski daha yüksektir. Geçen 6 ay içinde yapay bir araç konulması için ameliyat edilmiş çocuklar da yüksek enfeksiyon riski ile karşı karşıyadır. Çocuğunuz için koruyucu antibiyotik gerekip gerekmediğini özellikle diş tedavisi öncesi doktorunuza sorun.

    HASTALIKLA YAŞAMA VE DESTEK

    Doğumsal kalp hastalığı tedavisinden sonra bile çoğu ailenin çocuklarının sağlığı hakkında endişe duyması doğaldır. Doğumsal kalp hastalığı olan çoğu çocuk hasta olmayan çocukların yaptığı şeylerin aynısını yapabilse de çocuğunuzda doğumsal kalp hastalığı varsa aklınızda tutmanız gereken birkaç şey vardır. Bunlar;

    Gelişimsel sorunlar: Ameliyat veya işlemlerden sonra doğumsal kalp hastalığı olan bazı çocuklarda iyileşme süresi uzun sürdüğü için yaşıtlarına göre gelişimsel olarak geride kalabiliyorlar.

    Bazı çocuklardaki zorluklar okul yıllarına kadar sürebiliyor ve okuma-yazma öğrenmede zorluk yaşayabiliyorlar. Çocuğunuzdaki gelişimsel zorlukları yenmenin yollarını doktorunuzla konuşun.

    Duygusal sorunlar: Gelişimsel sıkıntılar yaşayan çoğu çocukta okul çağına geldiğinde kendine güven azlığı ve bazı duygusal sorunlar yaşanabilir. Bu konuda doktorunuzla konuşmanız, aileler için destek grupları veya çocuk için bir terapist veya psikologla görüşülmesi yardımcı olabilir.

    Destek grupları: Ciddi sağlık problemleri yaşayan bir çocuğa sahip olmak kolay değildir ve hastalığın ciddiyetine bağlı olarak çok zor ve korkutucu olabilir.

    Aynı durumu yaşayan diğer aileler ile konuşmak sizi daha rahat hissettirebilir ve size cesaret verir.

    KORUNMA

    Çoğu doğumsal kalp hastalığının kesin sebebi bilinmediğinden bu durumlardan korunmak mümkün olamayabilir. Fakat aşağıdaki gibi çocuğunuzda doğum defektleri ve kalp hastalığı riskini azaltmak için yapabileceğiniz bazı şeyler vardır:

    Rubella (Kızamıkçık, Alman kızamığı) aşısı yaptırın. Gebelik sırasında geçireceğiniz rubella enfeksiyonu bebeğinizin kalp gelişimini etkileyebilir. Gebe kalmadan önce aşılandığınızdan emin olun.

    Kronik hastalıklarınızı kontrol altında tutun. Diyabetiniz varsa, kan şekerini kontrol altında tutmanız kalp hastalığı riskini azaltabilir.

    Epilepsi gibi ilaç kullanmanızı gerektiren başka kronik hastalıklarınız varsa ilaçların risk ve faydalarını doktorunuzla konuşun.

    Zararlı maddelerden uzak durun. Gebelik boyunca güçlü kokulu ürünlerle resim ve temizlik yapmayı başkasına bırakın. Ayrıca öncelikle doktorunuza danışmadan herhangi bir ilaç, bitkisel destek veya diyet desteği almayın. Gebelik boyunca sigara ve alkol kullanmayın.

    Folik asit içeren multivitamin kullanın. Günlük 400 mikrogram folik asit alımının beyin ve omurilikle ilgili doğum defektlerini ve aynı zamanda kalp hastalığı riskini azaltmaktadır.

  • Fobiler

    Fobiler

    Hayatımızda bizim güvenliğimizi, duygularımızı tehdit eden tehlikeler karşısında korku duyarız. Yaşadığımız korku sayesinde tehdit edici uyarana karşı gerekli tedbirleri alırız ve kendimizi korumuş oluruz. Bu durum kişinin kendini koruması ve güven içinde yaşaması için gereklidir. Örneğin, eve hırsız girmesinden korkarız ve evimize hırsız girmemesi için gerekli önlemleri alırız.

    Ancak fobiler, bir düşüncenin, objenin ya da durumun varlığından kaynaklanan uzun süreli ve mantıksız korkulardır. Örneğin kişi kediden korkar ve kedi gördüğünde aşırı tepkiler verebilir. Kedinin ona bir zarar vermeyeceğini bilse de kendine engel olamaz ve ciddi seviyede tedirginlik, anksiyete (kaygı) ve stres hisseder. Bu fobi bireyin anından zevk almasına engel olabileceği gibi, bazı durumlarda kişinin ortamdan kaçmasına bile neden olabilir. Oluşan tepki ve anksiyete, uyaranla orantısız şekilde meydana gelir. Fobinin yarattığı baskı nedeniyle, fobiye sebep olan uyarana maruz kalmamak için birey ciddi bir kaçış isteği hisseder. Hatta bazı durumlarda fobiye sebep olan uyaranla karşılaşma ihtimali bile kişinin korkuyu hissetmesi için yeterlidir. Fobiler bireyin yeteneklerini, davranışlarını, hayatını ve özgürlüğünü kısıtlayabilir. Fobilere sahip yetişkin kişiler, fobinin neden olduğu korkunun mantıksız ya da aşırı olduğunun farkında olsalar bile kendilerine engel olamayabilirler, kendilerini çaresiz hissedebilirler ve bu durumun üstesinden gelmek için yardıma ihtiyaç duyabilirler. Kendileri başa çıkamadıkları bu tür sıkıntılarda bir terapistten yardım alabilirler.

    Fobileri 3 alt grupta inceleyebiliriz

    1) Agorafobi (açık alan korkusu)

    2) Özgül Fobiler

    3) Sosyal Fobi

    Agorafobi:

    Agorafobi, açık alan korkusu olarak bilinir.

    Agorafobisi olan bireyler:

    Toplu taşıma araçlarıyla seyahat etmekten ,

    Geniş ve açık alanlardan ,

    Kapalı alanlardan (AVM’ler, sinemalar),

    Kalabalıklar ya da sırada beklemekten,

    Dışarıda ya da evde yalnız olmaktan tedirgin olabilirler ve şiddetli bir anksiyete hissedebilirler. Terleme, baş dönmesi, çarpıntı, yutkunmakta zorluk, göğüs ağrısı, bulantı veya ölüm korkusu gibi panik atağa oldukça benzer semptomlar sergileyebilirler.

    Bu semptomlar kişinin sosyal yaşantısını negatif etkileyebilmektedir. Bu sebeple kişi bu gibi ortamlardan kaçınmak için çaba sarf edebilir, eve ve diğer güvendiği bireylere bağımlı bir hale gelebilir. Bu durumda da kişinin yaşantısı, özgürlüğü ve geleceği olumsuz şekilde değişebilmektedir.

    Özgül Fobiler:

    Fobilerin, korkulan durum ya da objeye göre değişen türleri vardır.

    Hayvan fobileri: Köpek korkusu, yılan korkusu, fare ya da böcek korkusu gibi korkular bu sınıfa girer. Hayvan fobileri en yaygın görülen fobilerdir.

    Durumsal fobiler: Durumsal fobiler, uçmak, otomobil kullanmak, toplu taşımayla yolculuk yapmak, tünel ya da köprülerden geçmek, kapalı alanda kalmak gibi korkuları kapsar.

    Doğal fobiler: Doğa olayları kaynaklı fobiler, fırtına korkusu, yükseklik korkusu ya da sudan korkmak gibi korkulara neden olabilir.

    Kan-iğne-sakatlık fobileri: Bu fobiler, kan görmek, yara almak, medikal prosedürler ve iğne korkusu gibi korkulardır.

    Diğer fobiler: Düşme korkusu, yüksek ses korkusu, palyaço korkusu gibi belirli objelere göre değişen fobiler de bu kategoriye girer.

    Bir kişi, birden fazla fobiye sahip olabilir.

    Sosyal Fobi: Bu fobiye sahip bireyler sosyal durumlara karşı yoğun anksiyete (kaygı) hissederler ve sosyal durumlardan kaçınmaya çalışırlar. Eğer sosyal durumlara maruz kalırlarsa kafa karışıklığı, baş dönmesi, kalp çarpıntısı, terleme, titreme, yüz kızarması, kas gerilmesi gibi belirtiler gösterebilirler.

    Anksiyete, diğerleri tarafından eleştirilme, seyredilme, hata yapma, rezil olma yargılanma korkularından kaynaklanır. Sosyal fobisi olan bireylerin çoğu korkularının mantıksız olduğunu bilirler ama bunların üstesinden gelemezler, kendilerine engel olamazlar. Tedavi edilmezse bireyin hayatı birçok alanda negatif etkilenir. Örneğini kişinin hayatı okul, iş, sosyal hayatı ve ilişkileri de dahil olmak üzere kısıtlanır. Birden çok korkuyu aynı anda yaşayabilirler. Korkulardan bazıları şöyle sıralanabilir;

    • Başkalarının önünde yemek veya içmek
    • Başkalarının önünde çalışmak veya yazmak
    • Dikkatin odağı olmak
    • Sosyal ortamlara girmek
    • Topluluk önünde konuşmak
    • Toplulukta soru sormak veya rapor vermek
    • Telefonda veya yüz yüze konuşmak

    Bilişsel davranışçı terapi fobilerin tedavisi için, bilişsel davranışçı terapinin duyarsızlaştırma ya da maruz bırakma tekniklerinden yardım alınabilir. Bunun yanında bazı durumlarda terapi ve ilaç tedavisi eş zamanlı ilerleyebilir.