Yazar: C8H

  • Çocuklarda konuşma gecikmesi

    İnsanlar arasında iletişimin en önemli yolu konuşmaktır. Bebekler konuşma becerisini doğar doğmaz kazanamadıkları gibi belli bir beyin olgunlaşması, duyuların netleşmesi, deneyimin, farkındalığın artması, ihtiyaçların çeşitlenmesi ile birlikte kendini ifade edebilme gerekleri nedeniyle bir süreç içinde geliştirirler. Konuşma ve olgunlaşmanın istenen zaman sürecinde oluşabilmesi için beyin ve sinir sistemi, işitme, gırtlak ve ağız yapılarının yanında zekâ düzeylerinin de normal olması gerekir. Hayatlarının başında bebekler kendilerini ilk önce ağlama yoluyla ifade eder. Belli bir süre sonra annesi ağlama şeklinden bebeğin ne sebeple ağladığını anlar hale gelir.

    Bebeğin ağlaması, artık belirgin bir iletişim aracı halini almıştır. Sonrasında basit sesler üretmek, “A-E-I-O-U” gibi ünlü sesleri çıkararak konuşmanın ilk adımları atılmış olur. Ba-, da- gibi ünlü ünsüz sesleri üreterek babıldama (4-7 aylar arasında), birleştirerek de ba-ba, de-de gibi taklit sesleri 7-9 aylarında üretebilirler. İlk anlamlı sözcükler 12 ay civarında ortaya çıkar (8-18 ay arası). 18 ayda yaklaşık 20 kelime dağarcığına erişirler ve kelimeleri tekrar ederler. Bundan sonrasında;

    İki yaş civarında en az iki kelimeli, ekler ve bağlaçlar içermeyen tarzda cümle kurmaya başlar (baba gel, mama ver vb).

    2-3 yaş arası gramer hatalı da olsa “nerede”, “kim” ile başlayan sorular ve olumsuz cümleler kurmaya başlar.

    3-4 yaş arası öykü anlatıp soru sorabilirler.

    4-5 yaşlarında 6-8 sözcüklü düzgün cümlelerle konuşabilirler.

    Konuşma problemini tek başına değil daha çok iletişim sorunları içinde ele almak gerekir. İletişim sorunları içinde; anlatım bozukluğu (sözel anlatım bozukluğu, dil algılama bozukluğu), konuşma bozukluğu, fonasyon (ses çıkarma kabiliyeti bozuklukları), kekemelik problemleri yer alabilir.

    Bir çocuğun 18. ayda hiç kelimesi yoksa, 2 yaşında iki kelimeli bir cümle kuramıyorsa, üç yaşında normal bir cümle kuramıyor veya hiç konuşmuyorsa, anlaşılmaz konuşuyorsa mutlaka dil problemi ve konuşma gecikmesi açısından incelenmesi gerekir.

    Bu durumun sebepleri arasında;

    Beyin anomalilikleri,

    Nörolojik gelişim sorunları

    Genetik nedenler

    Çevresel faktörler

    Dil faktörleri

    İşitsel süreçler yer alabilir.

    İşitme sorunlarından, yapısal anormalliklerden (dudak-damak yarığı) ve nörolojik durumlardan kaynaklanan fonolojik bozukluklara artikulasyon bozukluğu ya da konuşma sesleri üretim bozukluğu diyoruz. Bu bozukluklar nadiren dil bağı ya da diş anormalliklerinden kaynaklanmaktadır.

    Yaşına uygun zamanda beklenen konuşma ve dil iletişim seviyesine ulaşamayan çocukların durumuna konuşma gecikmesi veya konuşma gelişim kusuru adını veriyoruz.

    Zekâ geriliği konuşma gecikmesi olan çocukların yarısında karşımıza çıkan bir nedendir. Ayrıca çocukların psikiatrik bozuklukları, yaygın gelişimsel bozukluklar, çocukluk çağı otizm bozuklukları da konuşma gecikmesi olarak bulgu verebilir. Ancak bu hastalardaki konuşma sorununda daha çok iletişime yönelik olmayan sesler çıkarma, konuşmama ve öncelikle iletişim kuramama (göz teması yokluğu, ardışık ve tekrarlayıcı hareketler, önemsiz objelere takıntı boyutunda ilgi gösterme, ortak dikkat yokluğu vb) şeklindedir.

    Nörolojik ve epileptik bozukluklara bağlı konuşma problemleri altta yatan sebebe de bağlı olarak nadir görülürler.

    Çocukların istismar edildiği ve psikolojik travmaya uğradığı savaş, terör, ebeveyn kaybı- eksikliği, şiddet görme gibi durumlarda vücudunda bir problem olmasa da konuşma gecikmesi ve bozukluğu görülmektedir.

    Bir evde birden fazla lisan konuşulan ailelerde konuşma gecikmesi sık rastlanan bir durumdur. Seçilen ana dilin öncelikle konuşulması, basit konuşulması ve sabırlı davranılması ile rahatlıkla sorun çözülebilir.

    Günümüzde artan teknolojinin beraberinde getirdiği sorunların başında da iletişim olanaklarının dijital ortama kaymasıyla alakalıdır.

    Çocukların beyni ilk iki yaşta en hızlı olmak üzere keşfetmeye ve öğrenmeye odaklı yoğun bir yapılanma içindedir. Kendinin farkında olma, vücut parçalarının keşfi, etrafını tanıma, yabancı olanı ayırt etme, kendini ifade etmeye başlama, kaslarını kontrol etme-yönetme, hareketlenmeye başlama ve dünyayı keşfetme aşamalı olarak gelişir. Bütün bunlar algılarının artması, elde ettiklerini analiz edebilmesi ve tepki gösterebilmesiyle mümkün olur. Özellikle bu dönemde doğal olmayan aşırı uyaranlar sağlıklı duyusal gelişimi etkiler.

    Her yeni doğan bebek insanlığın bugüne kadar olan birikimi ile karşılaşır. Televizyon, tablet, telefon vs. ekranları ve programlarının hızlı akışı bu dönemdeki bir çocuğun algı ve analiz edebilme kapasitesinin çok üzerindedir. Gördüğünü algılayabilmek ve anlama sırasında çok yoğun bir çaba sarf eder ve geri kalan dünyaya algılarını ve duyularını kapatır. Aşırı odaklanma yaşar. Çocuğun böyle programlar karşısında sabitlendiğini gören ebeveynler (sağlıksız bir tercih ile) çocuğu sakinleştirmek ve yemek yedirmek için bu programları (örn reklamlar) kullanırlar. Oysa çok fazla odaklanmaya çalışmak beyni yorar ve beyin sağlıklı gelişimini kısıtlar. Sonuçta devam eden bu durum çocukların ciddi iletişim ve dil problemlerine, sosyalleşme, öğrenme ve analiz yeteneklerinde sorunlara yol açabilir. Bu nedenlerle çocukların İlk iki yaştan önce mobil cihazlarla ilişki kurması tavsiye edilmez.

    TV karşısında fazla zaman geçiren çocuk uygun olmayan aşırı uyaran almakla birlikte ebeveynlerinden ve çevresinde ki sağlıklı sosyal ortamlardan alması gereken birebir iletişimin sağladığı sağlıklı uyaranlardan da mahrum kalır.

    Gelişmekte ve dünyayı tanımakta olan çocuk beyni soysal ve psikolojik anlamda da korunmalıdır. Ailesinde şiddet olan, sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalan ve sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda beyin gelişiminin geri kaldığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır.

    Öte yandan çocuk yetiştirmede mutlu ve bilinçli bir annenin çocuğa verebileceği katkılar çok fazla olur. Günümüzün değişen şartları nedeniyle iş-güç, sosyal medya ve trafik çok fazla vakit harcamaya ve çocuklara ayrılması gereken zamanın azalmasına yol açmaktadır. (TRAFİK SORUNUNU ÇÖZÜN, ÇOCUKLAR BABASINI ÖZLÜYOR) . Her şeye rağmen ülkemizde geleneksel alışkanlıklar nedeniyle annelerin çocuklarıyla olabildiğince vakit geçirdiğini genelde toplumsal bir sorun olmadığını görüyoruz.

    Asıl bu konuda babalara çok iş düşmektedir. Çocuk yetiştirmede bütün yükü anneye bırakmamalı babalar da sorumluluk almalıdır. Çocukların beyin gelişiminde annenin rolü çocuklar tarafından kanıksanmıştır. Fakat babaların çocuklarla zaman geçirmesi, oyun oynaması, rol model olması ve eğitimine katkıda bulunması çocukların beyin gelişimde önemli fark yaratır. Aile içi ve dışı iletişimin iyi olması çok önemlidir. Mutlu ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirir.

    Konuşma gecikmesi olan çocuklar için her hangi bir sağlık sorunu tespit edilmemişse öncelikle TV, tablet, bilgisayar, telefon gibi elektronik cihazlardan uzak durulması, ebeveynlerinin çocukla birlikte onun oyununa katılarak oyun oynaması, fırsat buldukça bir birey olarak çocukla sohbet edilmesi, öğretilmek istenen kelimelerin ve davranışların oyunla, yumuşak bir şekilde sık tekrarlayarak, sabırla ve bir süreç dâhilinde üstünde durulması gerektiği tarafımızdan önerilmektedir. Çocukların kreş gibi başka çocuklarla iletişim kurabileceği, paylaşımlarda bulunabileceği ortamları da dil ve sosyal gelişim açısından faydalı bulmaktayız. Bundan sonraki aşamada çocukların bazıları için profesyonel yardım, psikiyatrik inceleme, dil terapisi ve özel eğitim gerekebilmektedir.

  • Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    İstanbul Fatih’te bir babanın 9 yaşındaki oğlunu öldürmesi ardından benzer bir haber Adıyaman’dan geldi. Adıyaman’da Z.S isimli anne tedavi altında olan 4 yaşındaki kızını boğmaya çalışarak, küçük kızın beyin ölümüne sebep oldu.

    Yaşanan son olay çocuk cinayetlerini yeniden gündeme getirdi. Peki son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bu dehşetin altında ne yatıyor? Çocuk katili olan anne ve babalar cinayeti hangi psikoloji içinde işliyor?

    Çocuk katili olan anne babaların analizini yapabilir misiniz?

    Şiddete maruz kalanların ve şiddete tanıklık edenlerin şiddet gösterme eğilimlerinin daha yüksek olduğunu düşünüyoruz. Şiddet uygulamanın bireysel nedenlerine de bakmamız gerekir. Şiddete meyilli kişilerin aşırı kontrolcü, empati kuramayan, dürtü kontrolü bulunmayan, kuşkucu, aşırı tepki gösteren, ego zayıflığı bulunan veya anti-sosyal kişilik bozukluğu olan bireyler olduğunu araştırmalar göstermektedir.

    Anne ve babalar çocuklarını nasıl öldürebiliyor ya da nasıl bir ruh hali içerisinde bu yolu denemeye karar veriyor?

    Bu soruya birden fazla cevap vermek mümkün. İlki annenin toplumdan dışlanma korkusu olabilir. Özellikle gayri resmi birliktelik sonucu olan çocukların (tecavüz, istenmeyen gebelik vb.) çocuk yaşta anne olan ve bakım verme becerisi bulunmayan anneler, toplum tarafından dışlanacağını düşünerek bu yola başvurabiliyor.

    Bir diğer neden ise çocuğa bakacak maddi durumun olmaması. Özellikle baba tarafından kabul edilmeyen gebeliklerde veya babanın ilişkisini bitirmek istemesi sonucunda annelerin bu yola başvurduğunu görebiliyoruz.

    Tabi ki bu durumun altında yatan psikolojik nedenleri de göz ardı edemeyiz. Özellikle ergenlik çağı ve beliren yetişkinlik döneminde yaşanılan hamileliklerde annenin psikolojik iyilik durumuna bakılmalı. Çocukluğundan itibaren şiddet mağduru olan annenin, istenmeyen veya hazır bulunuşluğu tamamlanmamış gebelik sürecine başlaması ruhsal durumunu olumsuz etkilemektedir.

    Bir insanı çocuk katili olmaya iten ne olabilir?

    Gelişim bebeklikten başlayıp ölüme kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte özellikle ilk çocukluk, erken çocukluk ve ergenlik döneminin bireyin yetişkinlik dönemindeki davranışlarında önemli etkileri olduğunu düşünüyoruz. Olumsuz yaşam deneyimlerine, aile içi şiddete, ihmal ve istismara maruz kalan çocukların diğer çocuklara oranla yetişkin olduklarında şiddet meyilli, anti-sosyal davranış örüntüleri görülen veya psikiyatrik rahatsızlarının daha fazla ortaya çıkabileceğini söyleyebiliriz.

    Hamilelik süresi ve doğum sonrasında annelerle yapılan araştırmalarda ülkemizde doğum sonrası depresyonun (postpartum) yaygın olduğunu görüyoruz. Hamilelik öncesi ve sonrasında, çocuklu bir hayata başlangıç, bireyin yeterlilikleri, korkuları, kaygıları veya eksiklikleri konusunda mutlaka psikolojik destek almalarını öneriyoruz.

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu’nda kan parametrelerinin incelenmesi

    Amaç: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), pediatrik yaş grubunda yaygın olarak görünen nöropsikiyatrik bir bozukluktur. Nedenine yönelik çok sayıda çalışma yapılmış olsa da etiyoloji tam olarak aydınlatılamamıştır. Biz de DEHB tanılı hastalarda bazı kan parametrelerini araştırarak, hastalıkla ilgili literatüre katkı yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 5-15 yaş arası 91 hasta ve 116 sağlıklı çocuk dahil edildi. Tüm çocuklardan tam kan sayımı, serum demir, total demir bağlama kapasitesi, ferritin, vitamin B12 düzeyi, folik asit düzeyi, serbest T4 ve tiroid stimulan hormon düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Hasta grubunun yaş ortalaması 9,0±2,5 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 9,7±3,1 yıl saptandı ve aralarında fark yoktu. Her 2 grupta da erkek cinsiyet oranı yüksekti. Gruplar arasında MCV, RDW, nötrofil sayısı, MPV, trombosit yüzdesi (PCT), trombosit dağılım genişliği (PDW) sonuçları açısından anlamlı değişiklikler saptandı. Serum demir düzeyi kontrol grubunda hasta grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Ferritin değerleri açısından gruplar arasında istatistiksel fark saptanmadı. Vitamin B12, folik asit ve tiroid fonksiyon testleri sonuçları değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Sonuç: Gruplar arası anlamlı bulduğumuz sonuçları doğrulamak için daha çok sayıda hasta içeren ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Günümüzde birçok insanın yeme alışkanlıklarından şikayet ettiğini hemen hemen her mecrada duymaktayız. “İştahıma engel olamıyorum, gece bile kalkıp yemek yiyorum”, “tok olsam bile sürekli yemek istiyorum”, “bir anda ne bulursam yiyorum, öyle ki yerken nefes dahi almıyorum, ama daha sonra pişman oluyorum” veya “kilo almaktan çok korkuyorum, genellikle çok az yemek yiyorum ve sürekli spor yapıyorum” gibi cümleleri danışanlarımdan sıkça duymaktayım. Modern toplumların ince bir bedene sahip olmanın önemini vurgulaması, basın-yayın organları ve sosyal medyanın etkisiyle bireylerin bedensel memnuniyetsizliklerinin arttığı düşünülmektedir. Sözü edilen güncel faktörlerin yanında yeme bozuklukları ne kadar bedensel rahatsızlıklar gibi görünseler de aslında ruhsal sorunların ortaya çıkardığı bedensel belirtileridir.

    Erkeklere kıyasla kadınlarda daha çok karşımıza çıkan yeme bozuklarının erkek/kadın oranı 1/10’dur. En çok karşılaşılan yeme bozukluklarından bazıları şöyledir;

    1. Anoreksiya Nervoza

    Genellikle ergenlik döneminde (14-15 yaşlarında) gençlerin bedenlerine karşı aşırı hoşnutsuzluğuyla ortaya çıkar. Kişiler kalori alımını aşırı denecek ölçüde kısıtlar, aşırı egzersize yönelebilir, kontrolsüzce laksatif (ishal yapıcı) ya da diüretik (su atıcı) kullanabilirler. Anoreksiya Nervoza tanısı alan bireylerde aşırı zayıf olma hali, kilo almadan aşırı derecede korkma, zayıf olma arzusu, beden algısında bozulma (aşırı zayıf olunsa da yeterince zayıf olduğunu düşünmeme), adetten kesilme gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

    II. Bulimiya Nervoza

    Bulimiya nervozada da kişi zayıf bir bedene sahip olmayı amaçlamaktadır lakin anoreksiya nervozanın aşırı zayıf görüntüsünün aksine bulimik bireyler ya normal beden ağırlığında ya da hafif kiloludurlar. Genellikle 18-19 yaşlarında ortaya çıkar. Bulimiya nervoza genellikle bireylerin tıkanırcasına yemek yemesinin ardından (genellikle 1 saat kadar sürer) kendini kusturma döngüsüyle devam eder.

    III. Duygusal Yeme Bozukluğu

    Bireylerin hissettiği sevgisizlik, yalnızlık, stres gibi olumsuz duyguların yarattığı çökkünlüğü hafifletmek için aşırı yeme halinden kaynaklanabileceği gibi aşırı mutluluk, kutlama ya da ödül verme gibi pozitif duyguları perçinlemek amacıyla da aşırı yeme davranışı gösterebilmektedirler. Yeme krizinin arkasından gelen pişmanlık kişileri strese sokmaktadır ve bu da duygusal yeme döngüsünü devam ettirmektedir.

    Yeme Bozukluklarının Tedavisi

    Yeme bozuklukları psikiyatrik hastalıklar içinde en ölümcül olanlarıdır. Anoreksiya nervozalı hastalar, bulimiya nervozaya kıyasla daha çok risk altındadır, bu yüzden tedaviye başlanmakta geç kalınmamalıdır.

    Yeme bozukluklarının tedavisinde çeşitli tıbbi dallarla iş birliği yapılmasının yanında psikiyatrik tedavinin de önemli bir yeri vardır. Yazının başında da belirtmiş olduğum gibi ne kadar fiziksel belirtilerle ortaya çıksa da yeme bozuklukları aslında ruhsal kaynaklıdır. Bu nedenle psikoterapinin hem danışanın içgörüsünü arttırmada hem de tedavinin verimini arttırmadaki rolü çok önemlidir.

    Psikoterapi sürecinde sorunun kaynağını tespit etmek ve tedavi programını buna göre hazırlayarak doğru terapi ekolünü seçmek yeme bozukluklarının tedavisinde kritik öneme sahiptir.

  • Juvenil romatoid artrit hakkında

    JRA çocuklarda en sık görülen romatoid hastalıktır ve seyri çok değişkendir.

    JRA en az 6 hafta boyunca 1 veya daha fazla eklemde kalıcı artrit olarak; hastalığın başlangıç alt grubu ise hastalığın ilk 6 ayındaki klinik semptomlara göre tanımlanır.

    Bir çalışmada hastaların %17’si JRA’ya bağlı kronik üveit geliştirdiği; bu çocukların %20’sinde görme bozukluğu düzelmemiştir.

    Hastalık süresi ortalama 7,1 sene olan hastaların %60’ında günlük aktivitelerde zorluk çektiği ve yaklaşık yarısında da halen tedavi gerektiği rapor edilmiştir.

    Genel olarak 10 yıl boyunca takip edilen hastaların yaklaşık %30’unda ciddi fonksiyonel kısıtlılıklar olduğu görülmüştür.

    Bu bilgiler de JRA’nın sıklıkla ciddi, uzun süren etkileri olduğunu kanıtlamaktadır.

    Hastalığın 7 alt tipi bulunmaktadır.

    Sistemik: Ateş, romatoid döküntü, LAP, organomegali görülür. Erkeklerde sıktır. RF/ANA(-), eklem tutulumu değişkendir.

    Oligoartiküler: 5’ten az eklem tutulumu olur.

    Erken Başlayan: kızlarda sık, kronik üveit riski , ANA(+)

    Geç Başlayan: erkeklerde sık

    Poliartiküler: 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    RF(-): Erken yaşta başlangıç, kızlarda sık

    ANA(+)

    ciddi artrit % 10-25

    RF(+): Sıklıkla 8 yaşından sonra başlangıç, kızlarda sık,erişkin romatoid artrite benzer ANA(+), RF(+)

    ciddi artrit > %50

    Entezit ilişkili artrit : 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    Spondilit, sakroileit, asimetrik periferik artrit ve enteziti içeren erken yaşta başlayabilen bir inflamatuvar hastalıktır.

    Juvenil başlangıçlı seronegatif spondiloartropati,

    à 16 yaşından küçük çocuklarda

    à alt ekstremite (asimetrik oligoartiküler), omurga ve sakroiliak eklemleri etkileyen

    à artrit, entezit (erişkinlere göre çocuklarda daha sık), tenosinovit bulgularını içeren

    à HLA-B27 ile ilişkili sendromlardır.

    Erkeklerde kızlara göre daha yaygındır.

    Klinik belirtilere

    à periferik eklemlerin (genellikle alt ekstremite eklemleri),

    à axial eklemlerin (omurga ve sakroiliak eklemler) ve

    à ekstra-artiküler sistemlerin (örn., Üveit, sedef hastalığı ve enflamatuar barsak hastalığı) inflamasyonu aracılık eder.

    Entezit; hastalığın en belirgin özelliği olup sıklıkla aşil tendonunda görülür ve topuk ağrısı ile kendini gösterir

    Juvenil romatoid artrit alt tiplerinin görülme oranları:

    Sistemik artrit: %4-17

    Poliartrit, RF+: %2-7

    Poliartrit, RF-: %11-30

    Oligoartrit: %27-60

    Entezit ilişkili artrit: %1-11

    Psöriatik artrit: %2-11

    Diğer: %11-21

    JRA Tedavisi

    Bütün hastalar için tedavinin esas amacı kronik eklem ağrısının ve inflamatuar sürecinin azaltılmasıdır.

    Bu amaçları tamamlamak sadece kısa dönem ve uzun dönem fonksiyonları değil aynı zamanda normal büyüme ve gelişmeyi de geliştirmeye öncü olucaktır.

    Birinci basamak tedavi Non-Steroidal AntiInflamatuar ilaçları (NSAID’leri) içerir.

    Ayrıca intra-artiküler kortikosteroid iğneleri akut alevlenmede kullanılabilir.

    Fiziksel tedavi ağrının azaltılması, aynı zamanda eklem ve kas fonksiyonlarının korunmasında da önemlidir.

    JRA’sı olan hastaların kronik üveit olma riskinden dolayı dikkatli oftalmotolojik gözetim gereklidir

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    “Kaygı”, “kaygılı olma hali” veya halk dilinde “evham yapmak” insana özgü ve günlük hayatımızda her birimizin deneyimlediği bir durumdur. Birçoğumuzun düşündüğünün aksine kaygı duymak başlı başına problemli bir durum değildir; aksine normal düzeyde duyulan kaygı bizleri olabilecek olumsuzluklara karşı önlem almaya iter ve bu sayede olabilecek tehlikelerin önüne geçilebilir.

    “Sürekli kötü bir şey olacakmış gibi geliyor, bu ihtimali düşünmeden duramıyorum”, “Çocuğumu hiç bir yere yollamak istemiyorum, her an başına bir şey gelebilir, haberlerde neler görüyoruz”, “Geceleri ‘acaba eve hırsız girer mi ya da biri eve girip eşimi, beni veya çocuklarımı öldürür mü’ diye ödüm kopuyor, bunları düşünmekten uyuyamıyorum” gibi cümleler Yaygın Ankisyete Bozukluğunun (YAB) varlığıyla ilgili ipucu verebilecek en tipik ifadelerdir.

    Yukarıdaki örnek ifadelerden de anlaşılacağı gibi YAB’ın tanımı “gerçekte bir tehdit ya da durum olmamasına karşın aşırı bir endişe halinde olma” durumudur. Aşırı kaygılı olma durumu kişinin gündelik hayatını olumsuz etkiler, günlük işlevini kısıtlar, yaşam kalitesini düşürür, akut ya da kronik hastalıklara sebebiyet verebilir. Uyku düzeninin bozulması, bununla beraber gelen yorgunluk hissi, baş ağrısı, kas ağrıları, dikkatini toparlayamama, en ufak uyarana karşı dahi aşırı irkilme tepkisi, kalp atış hızında artma, terleme, vücut ısısında değişme vb. belirtilere YAB halinde sıkça rastlanır.

    YAB aslında oldukça sık rastlanılan bir durumdur; her 100 kişiden 5 ya da 6 kişide YAB vardır. Yaş alımıyla beraber kaygıya karşı olan duyarlılık artar. Bu nedenledir ki yaş alındıkça bireyler olaylara karşı geçmiş zamana göre daha yoğun kaygı yaşarlar.

    YAB’ın Ortaya Çıkma Sebepleri

    YAB temellerini erken çocukluk döneminde maruz kalınan olumsuz yaşam olaylarından ve stresten alır. İlk işaretleriniyse ergenlik döneminde ve genç yetişkinlik döneminde vermeye başlar. Stresli dönemler baş gösterdikçe YAB belirtileri alevlenir, stresin azaldığı dönemlerde ise belirtiler hafifleyebilir. Genetik ve biyolojik etkenler hastalığın ortaya çıkmasında etkili faktörlerdir.

    YAB Tedavisi

    YAB tedavi edilebilmektedir. İyi bir psikiyatrik değerlendirmenin ardından uygun terapi ekolünün seçilmesiyle (Bilişsel Davranışçı Terapi, EMDR, Şema Terapi vb.) danışanların bir çoğu psikoterapiden fayda görmektedir.

  • Juvenil romatoid artrit

    JRA çocuklarda en sık görülen romatoid hastalıktır ve seyri çok değişkendir.

    JRA en az 6 hafta boyunca 1 veya daha fazla eklemde kalıcı artrit olarak; hastalığın başlangıç alt grubu ise hastalığın ilk 6 ayındaki klinik semptomlara göre tanımlanır.

    Bir çalışmada hastaların %17’si JRA’ya bağlı kronik üveit geliştirdiği; bu çocukların %20’sinde görme bozukluğu düzelmemiştir.

    Hastalık süresi ortalama 7,1 sene olan hastaların %60’ında günlük aktivitelerde zorluk çektiği ve yaklaşık yarısında da halen tedavi gerektiği rapor edilmiştir.

    Genel olarak 10 yıl boyunca takip edilen hastaların yaklaşık %30’unda ciddi fonksiyonel kısıtlılıklar olduğu görülmüştür.

    Bu bilgiler de JRA’nın sıklıkla ciddi, uzun süren etkileri olduğunu kanıtlamaktadır.

    Hastalığın 7 alt tipi bulunmaktadır.

    Sistemik: Ateş, romatoid döküntü, LAP, organomegali görülür. Erkeklerde sıktır. RF/ANA(-), eklem tutulumu değişkendir.

    Oligoartiküler: 5’ten az eklem tutulumu olur.

    Erken Başlayan: kızlarda sık, kronik üveit riski , ANA(+)

    Geç Başlayan: erkeklerde sık

    Poliartiküler: 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    RF(-): Erken yaşta başlangıç, kızlarda sık

    ANA(+)

    ciddi artrit % 10-25

    RF(+): Sıklıkla 8 yaşından sonra başlangıç, kızlarda sık,erişkin romatoid artrite benzer ANA(+), RF(+)

    ciddi artrit > %50

    Entezit ilişkili artrit : 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    Spondilit, sakroileit, asimetrik periferik artrit ve enteziti içeren erken yaşta başlayabilen bir inflamatuvar hastalıktır.

    Juvenil başlangıçlı seronegatif spondiloartropati,

    à 16 yaşından küçük çocuklarda

    à alt ekstremite (asimetrik oligoartiküler), omurga ve sakroiliak eklemleri etkileyen

    à artrit, entezit (erişkinlere göre çocuklarda daha sık), tenosinovit bulgularını içeren

    à HLA-B27 ile ilişkili sendromlardır.

    Erkeklerde kızlara göre daha yaygındır.

    Klinik belirtilere

    à periferik eklemlerin (genellikle alt ekstremite eklemleri),

    à axial eklemlerin (omurga ve sakroiliak eklemler) ve

    à ekstra-artiküler sistemlerin (örn., Üveit, sedef hastalığı ve enflamatuar barsak hastalığı) inflamasyonu aracılık eder.

    Entezit; hastalığın en belirgin özelliği olup sıklıkla aşil tendonunda görülür ve topuk ağrısı ile kendini gösterir

    Juvenil romatoid artrit alt tiplerinin görülme oranları:

    Sistemik artrit: %4-17

    Poliartrit, RF+: %2-7

    Poliartrit, RF-: %11-30

    Oligoartrit: %27-60

    Entezit ilişkili artrit: %1-11

    Psöriatik artrit: %2-11

    Diğer: %11-21

    JRA Tedavisi

    Bütün hastalar için tedavinin esas amacı kronik eklem ağrısının ve inflamatuar sürecinin azaltılmasıdır.

    Bu amaçları tamamlamak sadece kısa dönem ve uzun dönem fonksiyonları değil aynı zamanda normal büyüme ve gelişmeyi de geliştirmeye öncü olucaktır.

    Birinci basamak tedavi Non-Steroidal AntiInflamatuar ilaçları (NSAID’leri) içerir.

    Ayrıca intra-artiküler kortikosteroid iğneleri akut alevlenmede kullanılabilir.

    Fiziksel tedavi ağrının azaltılması, aynı zamanda eklem ve kas fonksiyonlarının korunmasında da önemlidir.

    JRA’sı olan hastaların kronik üveit olma riskinden dolayı dikkatli oftalmotolojik gözetim gereklidir

  • Çocuk ve Ergenlerde Yeme Bozukluğu

    Çocuk ve Ergenlerde Yeme Bozukluğu

    Anoreksiya Nervosa, bir yeme bozukluğudur. Bir çok kişinin ilk dikkatini çeken şey bu tür rahatsızlığı olan gençlerin, genellikle genç kızların gittikçe az yemek yemesi, yeme alışkanlıklarını değiştirmesi veya kilo kaybetmesidir. Fakat Anoreksiya Nervosa yemeyle ilgili sıradan bir problem olmaktan öte, ciddi bir hastalıktır. Bulimia Nervosa da yemeyle ilgili, daha çok çocukluk dönemini aşmış genç kızlarda görülen bir başka problemdir. Bu durumdaki genç kızların kilosu çok fazla değişmeyebilir fakat yemek yeme alışkanlıkları normal değildir. Aynı gün içinde diyet yapabilirler, içebilirler ve kusabilirler. Aynı zamanda öğün yememe veya aşırı diyet yapma gibi davranışlarda görülür. Zararlı yeme alışkanlıkları veya aşırı derecede egzersiz yapma artık genç erkeklerde de daha sık görülmektedir. Fakat yeme bozuklukları kızlarda daha yaygın bir rahatsızlık olduğu için biz bu bilgilendirmede Anoreksiya Nervosa ve genç kızlarımız konusunu ele alacağız.

    Neden yemek yemeyle ilgili bozukluklar tehlikelidir?

    Aşırı derecede, Anoreksiya Nervosa şiddetli açlığın yol açacağı aynı fiziksel sonuçlara neden olur. Kilo kaybıyla birlikte kaslarda erime ve organlarda, örneğin kalpte, hasar meydana gelir. Kilo kaybı adet kanamalarının kesilmesine ki, bu durum ilerde kısırlığa yol açabilir veya Osteoporosis (zayıf ve kolay kırılan kemikler) kemik erimesine neden olabilir. Belki de en can sıkıcı olanı Anoreksiya Nervosa’nın bu genç kızların üzerindeki duygusal ve sosyal etkileridir. Birçoğu eskiden yaptığı şeyleri yapmayı istemez, aşırı hoş ya da mükemmel olma çabasıyla kaygılanır, kederli ve bunalımlı olurlar. Bir kısmı eğitimlerinden uzak kalır veya okulla ilgili saplantı geliştirirler.

    Çocuklarımızı yeme bozukluğundan korumak için neler yapabiliriz?

    Ailemizin, etrafındaki dünyayı kontrol etmek zordur. Genç çocuklarımız bir çok değişik ve karışık mesajlarla karşı karşıyadırlar. Okulda sağlıklı beslenmeye teşvik edilen gençler, aynı zamanda hazır yiyecek reklamlarından da etkilenirler. Gençlerin örnek aldığı meşhur kişilerin hemen hemen hepsi zayıf ve görünüşleriyle değerlendirilen kişilerdir. Yapabileceğimiz en yararlı şeylerden birisi, kendi yeme ve diyet alışkanlıklarımızı, başkalarının fiziksel görünüşlerine dair konuşma şeklimizi dikkat ve kontrol etmektir. Sürekli olarak kendi fiziksel görüntümüzü veya çocuklarımızın dış görünüşlerini eleştirmek onlara kötü örnek olur ve onları yanlış diyet uygulamalarına teşvik ederek ciddi bir yeme probleminin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

    Çocuğumuzun yeme bozukluğu olduğunu nasıl anlayabiliriz?

    Yeme bozukluğunun birçok erken uyarı belirtileri vardır: • Çocukların ve gençlerin diyet yapıp yapmadıklarına bakmak önemlidir. Bir çok doktor gençlerin kilo kaybetmek için sıkı diyet yapmasının tehlikeli olduğuna işaret eder. Gençler için sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz yapmak daha iyidir. • Bazen kız çocukları yeme bozukluğunu yavaş yavaş geliştirir, önce makul yemeye çalışmakla başlayan bu problem, gittikçe daha çok gıda çeşidinden özellikle süt, tereyağı gibi yiyeceklerden kaçınmaya dönüşebilir. • Eğer kızınızın yemeklerden sonra kustuğundan şüpheleniyorsanız. • Diğer uyarıcı işaretler de arka arkaya ve gizli yapılan eksersizler veya kilo kaybını gizlemek için giyilen bol giyecekler de olabilir.

    Çocuklarımızla endişelerimiz hakkında nasıl konuşabiliriz?

    Genellikle, çocuklarımıza yumuşak bir şekilde yaklaşmak ve de onların sağlıklarına ve yeme alışkanlıklarına ilişkin endişelerimiz olduğunu belirtmek iyidir. Bunlar, örneğin yorgun görünmeleri veya hep birlikte yediğimiz öğünlerden kaçınmaları gibi dikkatimizi çeken şeyler olabilir. Bu yaklaşım genellikle, onlara doğrudan aşırı derecede zayıfladıklarını düşündüğümüzü söylemekten daha iyidir. Sadece kilo ile ilgili konuşmak, doğru kilonun ne olması gerektiği gibi bir tartışmaya dönüşebilir. Kilo meselesi aynı zamanda zor bir konudur, çünkü genellikle daha zayıf göründüğümüzde övgü alırız. Bu da sağlıklı bir kiloya erişildiğinde bile diyeti durdurmayı güçleştirir.

    Çocuklarımızın yardıma ihtiyacı olduğunda biz yardımcı olamıyorsak neler yapabiliriz?

    Eğer bizi iyi bilen bir aile doktorumuz varsa, durumu onunla tartışmak en iyi yoldur. Aileler de doktorla görüşmeli ve çocuklarıyla ilgili endişelerini dile getirmelidir fakat yeme bozukluğu olan genç kızında doktorla yalnız görüşebileceği zamana ihtiyacı vardır. Doktor kızınızı muayene etmek ve bazı kan testleri yapmak isteyecektir. Eğer kızınız, kendisi sağlığının riskte olduğunun farkına varırsa, bu diyeti durdurması için yeterli olabilir. Eğer bu yeterli olmazsa kızınızın psikolojik danışmanlığa ihtiyacı olabilir.

    Eğer kızımız yardımı reddederse neler yapabiliriz?

    Yeme bozukluğu çok ciddi olabilir ve zaman zaman hayati tehlike taşıyabilir. Kızımızı yardım için birisini görmeye teşvik etmek çok önemlidir. Bu dışarıdan destek bulmak anlamına gelebilir. Bu konuda tüm ailenin desteği çok önemlidir. Eğer aile çocuğu yardım alması konusunda ikna edemezse, bu konuda okulun psikolojik danışmanı veya yakın aile dostu gibi başka kişilerin yardımını isteyebiliriz. Davranışlarını görmemezlikten gelerek veya yardım almamak için sizinle tartışmasına izin vererek çocuğunuzu mutlu etmeye çalışmayınız. Çünkü yeme bozukluğu gittikçe şiddetleneceğinden tedavisi daha da zorlaşır.

    Yardım için neler yapılabilir?

    Birçok sağlık görevlisi yeme bozukluğu olan gençleri hastaneye yatırmadan tedavi eder ki bu tedavi biçimine outpatients denir. Bu tedavi biçimi en çok, erkek ve kız kardeşler de dahil olmak üzere tüm aile, tedaviye katılıp yardımcı olurlarsa başarılı olur. Bu tür tedavi kiloyu ve fiziksel sağlığı gözetim altında tutmayı içerir.

    Eğer kızınız fiziksel olarak, iyi durumda değilse veya uygulanan tedavi bir işe yaramıyorsa hastaneye yatırmak gerekebilir. Bu durumda genç şahıs aşırı derecede açlıktan dolayı mantıklı düşünemeyecek durumda olabilir. Bu da onlarla konuşabilmeyi zorlaştırır. Eğer kızımız açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya ise bizim tam iznimiz olmadan da hastaneye kaldırılabilir.

    Aileler olarak tedaviyi nasıl destekleyebiliriz?

    Aileler için, tedavi altındaki kızlarını desteklemek moral bozucu olabilir. Bu durumdaki kızlar için normal hatta güvenli bir kiloya erişme düşüncesi bile çok sinir bozucudur. Bizler de, uygulanan tedavinin hayat kurtarıcı olduğunu bildiğimiz halde zaman zaman çocuklarımızla birlikte tepki gösterebiliriz. Bu durumda sağlık görevlileriyle düzenli aile toplantıları yaparak gelişmelerden haberdar olmak önemlidir. Kızımızın başlangıçta tedaviyi kabul etmekte zorluk çekebileceğine hazırlıklı olmamız gerekir. Bu durum özellikle hastaneye, yatırılan çocuklarda daha yaygındır. Kızımızın, hastane personeli veya uygulanan tedaviye ilişkin bir sürü şikayeti olduğuna şahit olabilir veya yeteri kadar psikolojik danışmanlık almadığı konusunda endişeler geliştirebiliriz. Bunun nedeni, çocuğun tekrar beslenme döneminin ilk aşamasında yoğun psikolojik danışmanlığın çok fazla bir işe yaramamasıdır. Görevliler zamanının çoğunu hastaya tedaviyi anlatmakla ve hastayı tanımaya çalışmakla geçirecektir. Bireysel psikolojik danışmanlık, hasta fiziksel olarak iyileştikçe daha faydalı olacaktır.

    İyileşme

    Genç bir bayan yeme bozukluğu geliştirdikten sonra, özellikle hastaneye yatırılması gerekecek kadar şiddetli durumda ise, hastanın iyileşmesi oldukça zaman alabilir. İlk aşama sağlıklı bir kiloya tekrar ulaşmaktır. Bu başarıldıktan sonra, hala hastanın normal kiloda mutlu olmasını sağlayabilmek için uzun süreli bir çalışmaya gerek vardır. Yeme bozukluğuyla birlikte depresyon, tekrarlanan kaygılar veya mükemmel olmaya çalışmak gibi başka sorunlarda gündemde olabilir. Tamamen iyileşme üç yıldan beş yıla kadar sürebilir. Problemin erken farkına varma, harekete geçme ve tedavinin aile tarafından desteklenmesi daha iyi sonuç alınmasını kolaylaştırır.

    Yeme ve diyet yapma problemi, gençler özellikle genç bayanlar arasında daha yaygındır ve şiddetli yeme bozukluğunun hayati tehlikesi ve tehlikeli sonuçları vardır. Bizler aileler olarak kızlarımıza, onların yemek yeme alışkanlıklarının farkında olarak ve eğer bir problem varsa, erken yardım sağlayarak yardımcı olabiliriz. Aynı zamanda kendimizin de gıdalara, diyete ve insanların dış görünüşüne ilişkin tutumlarımız konusunda dikkatli olmamız gerekir.

  • Çocuğunuz seslendiğinizde birkaç defa tekrarlatıyor mu! Çocuklarda işitme azlığına dikkat!

    Çocuğunuz seslendiğinizde birkaç defa tekrarlatıyor mu, konuşmayı zor mu öğreniyor, Televizyonu yakından mı izliyor? Bu sorulara yanıtınız evet ise, çocuğunuzda muhtemelen işitme sorunu olabilir.

    Çocuklarda işitme azalmasının en sık rastlanan nedeni orta kulak iltihaplarıdır. Çocukların yarısından fazlası bir yaşına gelinceye kadar en az bir kere orta kulak iltihabına yakalanır, altı yaşına gelinceye kadar da bu iltihap bir kaç kez tekrarlar. Çocukların büyüklere oranla orta kulak iltihabına çok daha kolay yakalanmalarının nedeni kulaklarının anatomik yapısına bağlıdır. Orta kulak boşluğu ile burun arkası boşluğunu birbirine bağlayan Östaki borusu adı verilen kanal, küçük çocuklarda çok kısa ve yatık durumdadır. Erişkinlerde dik ve uzun olan bu kanalın çocuklardaki bu yapısı, nezle ve soğuk algınlığı sonrasında orta kulağa mikropların çok kolay ulaşmasına neden olur. Ayrıca kanal yatık durumda olduğu için salgıların boşalması da güçleşir. Orta kulakta biriken salgılar mikropların üremesi için çok uygun bir ortam oluşturur. Ayrıca kulak sıvı ile dolu olduğu için de işitme azalacaktır, çünkü orta kulakta bulunan çekiç, örs, özengi gibi kemikçiklerin titreşmesi zorlaşacaktır. Sıvı birikmesi zamanında tedavi edilmediği takdirde, kulak zarını da iltihaplandıracak ve bir süre sonra da zar delinecektir. Zar delinmesi ile kulak ağrısı hafifler ancak zar tahrip olduğu için, hastalık iyileşse bile zardaki delik nedeniyle işitme tam olarak düzelemez ve sık sık yeni iltihaplanmalara yol açar.

    Hastalık tedavi edilmezse sonuçları nelerdir?

    Hastalığın sık görüldüğü süt çocukluğu ve oyun çocukluğu dönemi, çocukların aynı zamanda konuşmayı öğrendikleri ve çevrelerini tanıdığı dönemdir. Araştırmacılar bu tür çocukların dili öğrenme ve kullanma yetenekleri ile sosyal uyumlarının normal çocuklara daha kötü olduğunu bildirmektedirler. Hastaların çocukluk çağı hastalığı olarak bilinen bu hastalıktan kurtulabilmeleri için ancak yaşın ilerlemesi ve etkin tedavi yöntemlerinin (ilaç, tüp takılması, geniz eti alınması gibi) uygulanması ile olmaktadır. Sık olarak tekrarlar ve ilerler ise kulakta kireçlenme, iç kulak tipi işitme kaybı, kolesteatom denilen ve ileride büyük sıkıntılar veren ve mutlaka işitmeyi bozan ameliyatlar gerektiren tablolara yol açabilir. Enfeksiyon beyne doğru ilerler ise menenjit ve hatta ölüm bile olabilir.

    Çocuğunuzda işitme kaybı olduğunu nasıl anlarsınız?Çocuğunuz derslerinde başarısız, etrafına ilgisiz mi? Ya da televizyonu çok yüksek sesle dinliyor, onu çağırdığınızda size cevap vermiyor mu? Çocuğunuzda işitme kaybı olabilir.
    İşitme ve anlama diğer insanlarla ilişki kurma yoludur. İletişim kurma da dil aracılığı ile gerçekleşmektedir. Dilin gelişmesinde işitme önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. İşitmenin gerçekleşebilmesi için sesin kulağa ulaşması, dış, orta ve iç kulak bölümlerini aşması ve beyindeki ilgili merkez tarafından algılanıp yorumlanması gereklidir. Bu işlevlerin herhangi birisindeki aksaklık işitme engelini ortaya çıkarmaktadır.

    1. Çocuklarda işitme kaybının nedenleri nelerdir?

    Çocuklarda iletişimlerini bozacak 20 desibelden daha fazla olan işitme kayıpları bir işitme hastalığı olarak değerlendirilmelidir. İşitme kaybına sebep olacak bir çok rahatsızlık olmasına karşın, iki önemli hastalık grubuna çocukluk çağında sıklıkla rastlanılmaktadır. Bunlardan ilki seröz otitis media olarak adlandırılan orta kulakta sıvı toplanması diğeri de işitme sinirinin fonksiyon kaybıyla giden rahatsızlıklardır.

    2. Çocuğumuzda işitme kaybı olduğunu nasıl anlarız?

    Bu konuda çocuğun aile ve öğretmenlerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Çocuğun etrafa olan ilgisinin azalması, seslenildiğinde cevap vermemesi veya yanlış cevap vermesi ya da televizyonu yüksek sesle dinlemesi gibi kimi zaman çok da dikkati çekmeyen belirtiler çocukda var olan bir işitme kaybına işaret edebilmektedir.

    3. İşitme kaybının çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir?

    Çocuklar gelişimleri boyunca taklit ederek öğrenmektedirler, bunu gerçekleştirmede görme ve işitme duyuları oldukça ön plandadır. İşitme güçlüğü yaşayan çocuklarda başta konuşmayı öğrenmede gecikme olmak üzere bir çok konuda gelişme geriliği ortaya çıkacaktır. En önemli noktalardan bir tanesi de sınıf başarısının giderek kötüleşmesidir.

    4. Çocuklarda işitme kaybı nasıl derecelendirilir?

    Çocuklarda ve erişkinlerde 20 desibelden daha fazla işitme kaybının olması işitme problemi olarak değerlendirilir. Çok hafif işitme kayıplarından tamamen işitme özürlü olmaya kadar giderek ağırlaşan derecelendirilmesi söz konusudur.

    5. Çocuklarda işitme kaybının doktora danışılmadan anlaşılması mümkün müdür?

    Bebek ve çocuklarda işitme problemi olduğunu farkedenler çoğunlukla anneler olmakta ve şüphelerinin doğrulanması amacıyla doktora başvurmaktadırlar. Günlük hayatta tereddüte düşüldüğünde çocuk veya bebeğin arkasından seslenerek cevap verip vermediği veya beklenilenden daha yüksek sese reaksiyon gösterip göstermediği test edilebilir.

    6. İşitme kaybı olan bir çocuğa uygulanacak tedavi yöntemleri nelerdir?

    İşitme kaybına sebep olan hastalıklara bağlı olarak tedavide farklılıklar arz etmektedir. En sık görülen hastalıklardan biri olan seröz otitis media hastalığında ilk tedavi seçeneği antibiyotik ve dekonjestanlar olmakta, ilaçlarla kontrol altına alınmayan hastalarda tüp takmak gibi cerrahi metodlar gündeme gelmektedir. İşitme sinirinde olan sorunlara bağlı işitme kayıplarında ise hastanın işitme cihazı kullanması ya da biyonik kulak(koklear implant) takılması düşünülmelidir.

    7. Koklear implant ameliyatı kimlere ve hangi yaş grubundaki hastalara uygulanır?

    Koklear implantlar işitme sinirindeki bir sorundan dolayı gelişen ve işitme cihazlarından yeterli oranda fayda görmeyen hastalara uygulanmaktadır. Doğuştan işitme azlığı olan çocuklarda 5 yaşından önce hatta mümkünse 3 yaşından önce koklear implantların uygulanması başarı şansını artıran bir faktördür.

    8. İşitme kaybı olan çocuklar zamanında fark edilip gerekli önlemler alınmazsa ne olur?

    İşitme kaybının derecesine bağlı olarak bu değişmektedir. En önemli nokta çocukların öğrenmesinde olan gecikmedir ve ileri yaşlarda yaşıtlarıyla olan fark kapatılamaz hale gelebilir.

    9. Çocuklarda işitme kaybının önlenmesi kolay olmuyorsa, işitme kaybına erken tanı konmasının ne gibi avantajları olabilir?

    İşitme kaybına yol açan hastalığın engellenmesi halinde bile işitmenin cihazlarla rehabilite edilmesi mümkündür ve çocuğun öğrenmesine, gelişimine ve sosyal uyumuna ciddi katkılarda bulunacaktır.

    10. Türkiye’de işitme kaybı, diğer ülkelere kıyasla daha farklı bir sıklıkta mıdır?

    Bir çok hastalık hakkında Türkiye’de sağlıklı ve geniş istatistiki bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Ancak akraba evliliğinden doğan çocuklarda görülen işitme kayıplarının ülkemizde daha sık rastlandığıda bilinen bir gerçektir.

    Çocuğunuzda son dönemde gözlemlediğiniz bazı değişiklikler işitme kaybından kaynaklanıyor olabilir

    Geleceğimiz olan çocuklarımızın 0-10 yaş döneminde yaşadıkları üst solunum yolu enfeksiyonları onların geleceğini olumsuz yönde etkileyebiliyor. Bu nedenle, özellikle çocuğunuz çok sık hastalanıyorsa, alerjik rahatsızlıkları giderek artmışsa zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmanız çok önemli.

    Anaokulu ve ilköğretim dönemindeki çocuklarda bağışıklık sisteminin değişimi ve gelişimi nedeniyle en sık üst solunum yolları enfeksiyonları ve alerjiler görülür. Bu dönemde tekrarlayan hastalıkları çok iyi takip etmek gerekir. Çünkü bu tür hastalıklar geniz eti büyümelerine ve bunun sonucunda orta kulak boşluğunda sıvı birikimine bağlı işitme kayıplarına neden olabilir.

    İşitme kaybına yol açan sıvı birikimi olan çocukların; hemen hemen hepsinde geceleri ağzı açık uyuma ve horlama şikayeti vardır. Çocukta işitme kaybı olup olmadığını normal konuşma seslerini duyamaması, konuşmaları tekrarlatması, sesli cihazların yanına yaklaşmasıyla anlayabiliriz. Özellikle işitme sorunu yaşamaya başladıkça içlerine kapanır, iletişimleri azalır, sinirli ve gergin olurlar. Okul başarılarında da ciddi bir azalma gözlemlenebilir. Erken tedbir alınmadığında ömür boyu sürebilecek kalıcı işitme kayıpları, riskli kulak operasyonları, zeka, davranış ve kariyer sorunları yaşayabilirler.

    İşitme kaybının belirtileri

    – Çocuğunuz son dönemde çok fazla üst solunum yolu enfeksiyonu geçiriyorsa,

    – Daha sık alerji oluyorsa,

    – Derslerinde eskisi kadar başarılı değilse ve ilgisizse,

    – Daha sinirli ve gerginse,

    – Televizyonun sesini duymak için ona daha çok yaklaşıyorsa,

    – Ağzı açık uyuyor ve horluyorsa,

    – Tepkileri daha yavaş ve yaşıtlarına göre algılaması daha düşükse çocuğunuz sık geçirdiği enfeksiyonlara bağlı olarak işitme kaybı yaşıyor olabilir.

    İşitme Kaybında Erken Tanı Önemli

    Yenidoğan bebeğinizin ilk kontrolleri hayati önem taşır. Özellikle de kalça ve işitme problemleri zamanında fark edilip, tedavi edildiğinde büyük oranda sorunlar önlenir. Bu yüzden bebeğiniz doğar doğmaz bilinçli davranıp, gerekli önlemleri almalısınız. Nasıl mı?

    Doğumsal olan işitme kayıplarının büyük bir bölümü iç kulak tipi (duyusal ve sinirsel tip) işitme kaybı olduğundan ameliyatla (Koklear implant ameliyatı hariç) veya ilaçla tedavileri mümkün değildir.

    Nasıl Saptayacaksınız?

    Bebeğinizin işitme probleminin tespiti için en uygun zaman, doğduktan sonraki ilk 3 aydır. Bebeğiniz 6 aylıkken, işitme tedavisine mutlaka başlamalısınız. İşitme kayıplarında tedavi olarak, işitme cihazı uygulamasının dışında, özel eğitim ve rehabilitasyon ile destek sağlayabilirsiniz.

    Bebeğinizin işitme derecesine göre, işitme cihazlarının fayda oranı değişir. İşitme cihazı veya koklear implant uygulamasındaki amaç, bebeğinizin %100 duymasından çok, konuşma ve mental gelişimini sağlayacak kadar sesleri duyabilmesidir. Çünkü işitmeyen, sesleri tanıyamayan bebeğiniz sonraki dönemlerde konuşamaz.

    Bu cihazlar sayesinde, dış ortamdan gelen sesler kulağına yükseltilerek yönlendirilir ve işitme sorunu engellenir. Böylece işitme kaybından dolayı bebeğinizin duyamayacağı şiddetteki sesler, duyabileceği seviyeye yükseltilmiş olur.

    Cihazın Kontrolü

    Bebeğiniz büyüdükçe işitme cihazını da kontrol ettirmeniz gerekir. Aslında bu sık sık gereksinim duyulan bir durum değildir, ancak bilmelisiniz ki o büyüdükçe kulak kalıbı da büyüyecektir.

    Bebeğinizin cihazla sesleri duyması da yeterli değildir. Mutlaka özel eğitim programlarına katılması gerekir. Bu programlar ile konuşma ve dil gelişimini sağlayacak rehabilitasyonun yapılması lazım.

    İşitme kaybı olan çocuklarda amaç, konuşma gelişiminden önce işitmeyi sağlayarak, çocuğun işitme ve konuşma engelli olmamasını önlemektir. Bunun için de cihaz takıldıktan sonra tedavinin bittiği sanılmamalı, sonrasında eğitim ve rehabilitasyon mutlaka uygulanmalıdır.

  • Anksiyete & Panik Atak Krizi Sırasında Ne Yapılmalı?

    Anksiyete & Panik Atak Krizi Sırasında Ne Yapılmalı?

    1. Anksiyete krizinin başladığını hissettiğinizde 3-3- 3 kuralını uygulayın.

    Etrafınıza bakın ve gördüğünüz üç şeyin ismini söyleyin. Ardından duyduğunuz üç sesi söyleyin. Son olarak vücudunuzdaki üç bölümü; bileklerinizi, parmaklarınızı ve kolunuzu oynatın. Bir anksiyete krizinin başladığını hissettiğiniz anda bu kuralı uygulamanız zihninizde ışık hızıyla dönen kaygılı düşüncelerden kurtulmanıza ve sakinleşmenize yardımcı olacaktır.

    2. Ayağa kalkın ve vücudunuzu dik tutun.

    Kaygılı ya da korkmuş olduğumuz zamanlarda bilinç altından gelen bir motivasyonla öne eğilerek kalbimizin ve akciğerlerimizin bulunduğu vücudumuzun üst kısmını korumaya çalışırız. Bu doğal reaksiyona anlık bir çözüm olarak omuzlarınızı geriye atın ve vücudunuz dik bir şekilde ayağa kalkın. Böylece vücudunuza her şeyin normal olduğu mesajını vererek sakinleşmenize yardımcı olabilirsiniz.

    3. İçinde bulunduğunuz an’a odaklanın.

    Anksiyete geleceğe odaklı bir zihin durumudur. Biraz sonra olacaklar hakkında kaygılanmak yerine kendinizi şu an’a odaklayın. Kendinize “Şu anda tam olarak ne oluyor?”, “Güvende miyim?”, “Şu anda yapmam gereken bir şey var mı?” diye sorun. Kaygılanmanıza neden olacak bir şey olmadığını kendinize bilinçli olarak hatırlatın. Gerekirse günün farklı bir saatinde kaygılarınızı yeniden değerlendirmek için kendinizden bir “randevu” alın. Böylece aklınızda dolaşan, olma ihtimali uzak senaryoları belirli bir saat dilimine yönlendirip sakin bir şekilde gününüze devam edebilirsiniz.

    4. Derin nefes alıp verin.

    Derin nefes alıp vermek sakinleşmenize yardımcı olur. Farklı egzersizlerde olduğu gibi belirli bir sayıda nefes alıp vermeye odaklanarak kaygılanmanıza gerek yok, alıp verdiğiniz nefeslerin derin ve eşit olması yeterli. Böylece sakinleşerek yeniden odaklanmayı sağlayabilirsiniz.

    5. Yaşadıklarınızı yeniden isimlendirin.

    Panik ataklar, kendinizi sanki bir kalp krizi geçiriyormuşsunuz, ölecekmişsiniz gibi hissetmenize neden olabilir. Böyle anlarda kendinize yaşadığınız şeyin bir panik atak olduğunu, bunun aslında zararsız ve geçici bir durum olduğunu ve yapmanız gereken hiçbir şey olmadığını hatırlatın. Yaşadığınız fiziksel belirtilerin yaklaşan ölümün habercisi değil, sizi hayatta tutan savaş & kaç mekanizmasının belirtileri olduğunu tekrarlayın.

    6. Düşüncelerinizin doğruluğunu yeniden kontrol edin.

    Anksiyete yaşayan kişiler genellikle olabilecek en kötü olasılığa odaklandıkları için kendilerini muazzam bir kaygı içinde bulurlar. Bu düşüncelerinizin ne kadar gerçekçi olduğunu yeniden değerlendirin. Örneğin iş yerinde yapmanız gereken bir sunum sizde anksiyeteye neden oluyorsa başarısız olacağınızı değil bu sunuma hazırlıklı olduğunuzu, bazı şeyler kötü gitse de sonunda başarılı olacağınızı düşünün. Korkularınızı yeniden değerlendirmek beyninizi kaygı verici düşüncelere karşı eğitebilmenize yardımcı olur.

    7. Kendinizi meşgul edin.

    Ayağa kalkın, küçük bir yürüyüşe çıkın ya da o anda dikkatinizi dağıtmanızı sağlayacak fiziksel bir şey ile meşgul olun. Zihninizi öğrendiği kaygılı düşünce kalıplardan uzaklaştırmanız kontrolü yeniden elinize almanızı sağlayacaktır.

    8. Krizin başlayacağını hissettiğiniz anda şekerden uzak durun.

    Her ne kadar stresli olduğumuz zamanlarda bir parça çikolataya uzanmak birçoğumuzun aklına gelen ilk şey olsa da araştırmalar fazla şeker tüketiminin anksiyeteyi kötü etkilediğini gösteriyor. Bir anksiyete atağının başladığını hissettiğiniz zamanlarda şekerli gıdalara yönelmek yerine bir bardak su için ya da protein oranı yüksek besinler tüketin. Proteinli besinlerin sindirimi daha yavaş olacağı için vücudunuz buradan gelen enerjiyi kendisini toplarken kullanabilecektir.

    9. Yakınlarınızı arayarak ikinci bir fikir alın.

    Yakın bir arkadaşınızı ya da ailenizden birini arayarak aklınızdan geçen kaygılı düşünceleri onlarla da paylaşın. Düşüncelerinizi sesli bir şekilde başka birine söylemeniz, bu düşüncelere sizin de yeni bir bakış açısıyla bakmanıza yardımcı olacaktır.

    10. Komik bir video seyredin.

    Araştırmalar, gülmenin psikolojik ve fiziksel sağlığımız için birçok pozitif etkisinin yanında anksiyeteyi azaltmakta da etkili olduğunu gösteriyor. Anksiyete atağının başladığını hissettiğiniz zamanlarda dikkatinizi kaygılı düşüncelerden komik bir videoyla uzaklaştırmak hem rahatlamanıza hem de gülümsemenize yardımcı olacaktır.

    Anksiyeteye bağlı psikolojik sorunlar yaşayan kişiler için anlık çözümlerin yanında içinde bulundukları durumu yönetmelerini kolaylaştıracak psikolojik destek gibi daha uzun soluklu çözümler oldukça önemlidir.