Yazar: C8H

  • Çinko ve immün sistem

    Çinko vücudumuzun hayati pek çok mekanizmasında katalitik ve regülatör özellik gösteren bir iyondur. DNA replikasyon ve transkripsiyonunda rol oynayan DNA polimeraz gibi enzimlerin komponentlerinden biridir. İmmün sistem hücreleri hızlı bölünen hücreler olup bu durum özellikle enfeksiyon esnasında daha da belirgin hale geldiğinden, bu dönemde DNA replikasyonundaki bozukluklara duyarlılıkları artar. Çinko, DNA transkripsiyon faktörleri için gerekli olan çinko parmaklarının oluşumunda gereklidir. T hücre aktivasyonu ve T-B hücre etkileşiminde önemli olan sinyal proteinlerinin yapısında yer alır.

    Çinko eksikliği immün yanıtta baskılanma, lenfopeni, dolaşımdaki T ve B hücre sayılarında azalma, nötrofil, monosit ve makrofaj kemotaksisinde bozulmaya yol açabilmektedir. T hücrelerinin normal fonksiyonları azalırken, alloreaktivite ve otoreaktivite artmıştır. B hücrelerinde apoptozis artmıştır.

    NK hücre sitotoksisitesinde azalma ve granülositlerin fagositozunda bozulmaya neden olmaktadır. Çinko eksikliğinde kan glukokortikoid seviyesi artmakta, timulin seviyesi azalmakta, sitokin seviyelerinde değişim gözlenmektedir. Lenfositleri etkileyen sitokin düzeyleri azalırken proinflamatuar sitokin (IL1, IL6, TNF alfa and interferon gama) düzeyleri artmaktadır. Uzun süreli çinko eksikliği timus hacminde önemli bir küçülmeye, dalak ve lenf nodlarında T hücre eksikliğine, kemik iliğinde preB ve immatür B hücrelerinde azalmaya yol açmaktadır. Ancak immün sistemdeki tüm bu negatif etkilerin çinko tedavisi ile geri dönüşümü mümkündür. Ancak çinkonun yüksek düzeylerde immün sistem baskılanmasına yol açabildiği bildirilmektedir. Çinko konsantrasyonu 100 mol/L iken T hücre fonksiyonları ve NK hücre öldürme fonksiyonları bozulur.

    Yaşlılardaki düşük çinko biyoyararlanımı infeksiyonlara direnci azaltır. Destek tedavi ile çinkonun fizyolojik seviyelere getirlmesi sonrasında infeksiyonların azaldığı, yaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Aşırı çinko alımı ise bakır eksikliği, anemi, büyüme geriliği ve immün baskılanmaya yol açar. Çinko eksikliği olan kişilerde diyetin çinko ile desteklenmesi infeksiyonun tedavisi ve engellenmesinde faydalıdır.

    Gelişmekte olan ülkelerde çinko eksikliği sık görülen bir durum olup immünitede azalma enfeksiyonlarda artmayla karşımıza çıkar. Bu ülkelerin malnütrisyonlu çocuklarına çinko desteğinde bulunulduğunda akut alt solunum yolu infeksiyonları ve diyarenin azaldığı gözlenmiştir.

  • Sosyal Fobi (SF) Nedir?

    Sosyal Fobi (SF) Nedir?

    Günlük hayatımızın büyük bir kısmını insan ilişkileri oluşturmaktadır. Gerek iş hayatımızda, gerek eğitim hayatımızda, gerek insan ilişkilerimizde sorun yaşamamak adına efektif bir sosyal etkileşimde bulunabilmek en önemli kriterlerden biridir.

    Sosyal Fobi (SF) ilk başlarda çekingen olma haliyle karıştırılsa da ilerleyen zamanlarda bundan daha fazlası olduğu kişilerin kendisi ve yakınlarınca fark edilir. SF’nin en göze çarpan belirtileri şunlardır;

    • Topluluğa girmekten kaçınma,

    • Aşırı boyutlara ulaşan değerlendirilme kaygısı,

    • Performans gerektiren durumlarda (topluluk önünde konuşma, sunum yapma, derste söz almamak vb.) aşırı zorlanma (kaygı, bulantı, terleme vb.) ve bu durumlardan mümkün olduğunca kaçınma,

    • Tanımadıkları insanların olduğu ortamlarda yer almaktan, yeni insanlarla tanışmaktan, parti ve eğlence ortamlarında bulunmaktan aşırı korku duyma,

    • Satın alınan bir ürünü iade etmede veya ısrarcı davranışlara karşı direnç göstermekte zorlanmak,

    • Topluluk önünde yemek yeme ve kalabalık bir ortamda çalışmaktan kaygı duymak,

    • Sosyal ilişkilerde problem yaşamak.

    SF’de kişiler değerlendirilme kaygılarının aşırı ve gereksiz boyutta olduğunu fark etseler de kaçınmalarına engel olamazlar. SF sonucu ortaya çıkan kaçınmalar ne kadar kişileri anlık olarak rahatlatsa da uzun vadede bir çok probleme sebep olur. Örneğin, iş hayatında gerçekte olanın daha altında performans gösterme, karşı cinsle iletişim kurmada zorlanma, yalnızlık çekmek SF sebep olduğu başlıca problemlerdir. Ayrıca, SF’nin getirdiği olumsuzluklar bireylerde depresyonun ortaya çıkmasına da sıkça sebebiyet vermektedir.

    SF’nin Sebepleri

    Geçmişteki olumsuz yaşantılar: Farkında olmasak da deneyimlediğimiz olumsuz yaşam olayları gelecekteki düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkiler. Gerek çocuklukta gerek ergenlik yıllarında yapılan rencide edici eleştiriler yahut negatif değerlendirmeler bizleri aynı olumsuz deneyimleri tekrar yaşamamak için benzer durumlardan kaçınmaya itebilir. Bu kaçınmalar zamanla korkuyu ve kaygıyı arttırır ve SF döngüsünü (sosyal ortamlardan çekinme- kaçınma- sosyal ortamlardan korkma) ortaya çıkartır.

    Erken Dönem Uyumsuz Şemalar: Şemalar için en basit anlamıyla, geçmiş yaşantılarımız sonucu ortaya çıkan zihinsel yapılardır (Şemalar hakkında daha detaylı bilgi edinmek için Şema Terapi başlıklı yazıma bakabilirsiniz). Yüksek standartlar, yetersiz özdenetim ve kusurluluk şemaları ile SF arasında ilişki olduğu bilinmektedir.

    Olumsuz Düşünceler: SF görülen bireylerde genellikle sosyal ortamlarla ya da durumlarla ilgili negatif inançlar ve düşünceler mevcuttur. “Herkesin alay konusu olacağım”, “aptal gibi görüneceğim”, “benden asla hoşlanmayacaklar”, “herkes kaygımı yüzümden anlayacak” gibi düşünceler SF görülen bireylerin kafalarını sürekli meşgul eder. Ayrıca, “asla hata yapmamalıyım”, “herkesin onayını almalıyım”, “sevilebilir olmam için her şeyi en iyi şekilde yapmam gerekir” gibi inançlar da SF’de oldukça yaygındır.

    Genetik Faktörler: SF tanılı bireylerin genellikle ailelerinde ve akrabalarında çekingen, sessiz ya da SF tanısı alan bireyler görülmektedir.

    SF Tedavisi

    SF tanılı bireyler genellikle tedaviye gelmeye karşı isteksiz olabiliyorlar ama bilinmelidir ki psikoterapi ile SF belirtileri kontrol altına alınabilmekte ve bireyler günlük işlevselliklerini arttırarak kaliteli bir hayat sürebilmektedirler. Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, EMDR ve Diyalektik Davranışçı Terapi gibi terapi ekolleriyle SF’nizin kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Gerekli seans sayısı rahatsızlığın şiddetine göre değişmekte olup detaylı bilgi için bir psikolog ile görüşmenizde fayda vardır. Her ruh sağlığı bozukluğunda olduğu gibi SF’de de iyileşmenin ilk adımı tedavi için istekli olmaktır.

  • Bebek ve çocuklarda immün sistemi hakkında

    İmmün sistemin gelişimi yaşla birlikte tamamlandığı için bebek ve çocuklarda immün sistemin bazı farklılıkları vardır. Bebeklerde antikor yanıtları tam olgunlaşmamıþtır. Sağlıklı yenidoğanlarda IgA ve IgM düzeyleri yabancı antijenlerle henüz karşılaşmamış olması nedeniyle çok düşüktür. IgA düzeyi yetişkin düzeylerine adolesan dönemde ulaşırken, IgM yaklaşık bir yaşında yetişkin düzeyine erişir. IgA ve M’nin tersine

    özellikle son trimesterde plasental geçiş nedeniyle IgG annedeki düzeyde iken 4-6 aylarda düşüş gösterir ve 5-6 yaşlarında yeniden erişkin düzeyine çıkar. Yenidoğan döneminde, T ve B lenfositlerin etkileşimi ile difteri, tetanoz toksoidi gibi protein antijenlere karşı antikor oluşabilirken, T hücre bağımsız polisakkarid antijenlere (H.influenza tip B ya da pnömokok) iki yaşına kadar yeterli yanıt gelişememektedir. In vitro T hücre proliferatif yanıtları da

    yenidoğan döneminde normalden daha düşüktür. Gecikmiş tipte hipersensitivite yanıtı

    çocuğun antijenle karşılaşmaması nedeniyle genellikle bir yaşına kadar çok düşüktür.

    Yenidoğan döneminde hem enfeksiyonlara yanıt olarak nötrofil üretimi, hem de nötrofil

    ve monositlerin enfeksiyon bölgesine kemotaksisinde kısıtlılıklar vardır . “Naturalkiller” hücre aktivitesi ancak bir yaşında yetişkin düzeylerine ulaşmaktadır .

  • Şema Kavramı

    Şema Kavramı

    Yaşadığımız olaylar ve durumlar karşısında her birimiz farklı bir takım tepkiler veririz. Tepkilerimiz, davranışlarımız, düşüncelerimiz kimi kişilerce onay görse de bazılarını şaşırtabilir ya da doğru bulunmayabilir. Farklı bireyler birebir aynı olayı yaşasalar dahi hissettikleri, düşündükleri, davranışları ve beden duyumları hiçbir zaman birbirleriyle aynı olmaz.

    Çocukluktan itibaren yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar şema denilen zihin kalıplarını oluşturur. Kendilik algımız, öteki algımız ve başarı algımız çocukluğumuzdan itibaren edindiğimiz intibalarla şekillenir ve zaman geçtikçe de kalıplaşır.

    Şemaların oluşumunda 3 temel faktör rol oynar;

    • Temel ihtiyaçların karşılanmaması

    • Çocukluk ve ergenlik döneminde temel ihtiyaçların giderilememesi -ki bu durum daha sonra yetişkinlik döneminde de temel ihtiyaçların giderilememesine sebep olacaktır-

    • İyi olan şeylerin kişiye abartılı oranda sunulması.

    İnsanın içinde bulunduğu kişilere ve durumlara karşı çok sayıda şeması olabilir. Şemaların bazıları hayatımız olumlu yönde etkilerken bazıları olumsuz yönde etkiler ve bizlerin kontrol alması gereken şemalar hayatımızı olumsuz etkileyen şemalardır.

    Şema terapi, Jeffrey Young tarafından Bilişsel-Davranışçı Terapi yaklaşımı içerisinde kendine has bir okul olarak geliştirilmiştir.

    Şema terapinin tanımı Young’a göre şöyle yapılabilir:

    “Değiştirilmesi zor, çocukluk ve ergenlik döneminde belirgin kökenleri bulunan psikolojik rahatsızlıklar (borderline kişilik bozukluğu gibi) için tasarlanmış, bilişsel, davranışçı, kişiler-arası ve yaşantısal teknikleri birleştiren, bütünleştirici bir teori ve tedavi yaklaşımı.”

    18 tane temel şema vardır ve Young bunları Erken Dönem Uyumsuz Şemalar olarak isimlendirilmiştir. Bunlar;

    1- Terk Edilme Şeması

    2- Kuşkuculuk Şeması

    3- Duygusal Yoksunluk Şeması

    4- Kusurluluk Şeması

    5- Sosyal İzolasyon Şeması

    6- Bağımlılık Şeması

    7- Dayanıksızlık Şeması

    8- Yapışıklık Şeması

    9- Başarısızlık Şeması

    10- Onay Arayıcılık Şeması

    11- Boyun Eğicilik Şeması

    12- Kendini Feda Etme Şeması

    13- Haklılık Şeması

    14- Yetersiz Özdenetim Şeması

    15- Yüksek Standartlar Şeması

    16- Karamsarlık Şeması

    17- Duyguları Bastırma Şeması

    18- Cezalandırıcılık Şeması

    Şema konusunu anlatırken Şema kimyası kavramına değinmek gerekir. Şema kimyası, ilişkilerinizde hayatınıza aldığınız insanları var olan şemalarınıza göre belirlemeniz anlamına gelmektedir. Örneğin kusurluluk şeması olan bireyler kendilerini değersiz hisseder, başkalarının kendisini değersizleştirecek davranışlarına izin verebilir. Sosyal ortamlardan insanların kendilerindeki kusuru fark etmemesi için uzak durabilirler. Fakat bu bireyler aynı zamanda partner seçerken kendilerini duygusal ya da cinsel olarak istismar eden kişilere yönelebilirler. Kendilerini aşağılayan veya saldırgan davranan bir partner seçiminde bulunabilirler.

    Ya da terk edilme şeması olan bireyler kendilerini terk etme ihtimali bulunan ya da terk edilmiş hissettirecek bireylerle ilişki içine girmeye daha meyillidirler.

    Her birimizde her bir şema bulunabilir, önemli olan bu şemaların hayatımız ne ölçüde ve ne yönde etkilediğidir. Şema terapi ile çocukluğumuzdan beri kalıplaşan ve değiştirilmesi çok da kolay olmayan şemalardan işlevsiz olanların tespit edilerek daha olumlu ve işlevsel hale getirmek amaçlanmaktadır. Ayrıca şema terapiye neredeyse bütün ruh sağlığı sorunlarının tedavisinde kullanabilmekteyiz.

    Şimdi hayatınızın kontrolünü elinize alma ve olumlu bir değişiklik yapma zamanı.

  • Çinko ve immün sistem hakkında

    Çinko vücudumuzun hayati pek çok mekanizmasında katalitik ve regülatör özellik gösteren bir iyondur. DNA replikasyon ve transkripsiyonunda rol oynayan DNA polimeraz gibi enzimlerin komponentlerinden biridir. İmmün sistem hücreleri hızlı bölünen hücreler olup bu durum özellikle enfeksiyon esnasında daha da belirgin hale geldiğinden, bu dönemde DNA replikasyonundaki bozukluklara duyarlılıkları artar. Çinko, DNA transkripsiyon faktörleri için gerekli olan çinko parmaklarının oluşumunda gereklidir. T hücre aktivasyonu ve T-B hücre etkileşiminde önemli olan sinyal proteinlerinin yapısında yer alır.

    Çinko eksikliği immün yanıtta baskılanma, lenfopeni, dolaşımdaki T ve B hücre sayılarında azalma, nötrofil, monosit ve makrofaj kemotaksisinde bozulmaya yol açabilmektedir. T hücrelerinin normal fonksiyonları azalırken, alloreaktivite ve otoreaktivite artmıştır. B hücrelerinde apoptozis artmıştır.

    NK hücre sitotoksisitesinde azalma ve granülositlerin fagositozunda bozulmaya neden olmaktadır. Çinko eksikliğinde kan glukokortikoid seviyesi artmakta, timulin seviyesi azalmakta, sitokin seviyelerinde değişim gözlenmektedir. Lenfositleri etkileyen sitokin düzeyleri azalırken proinflamatuar sitokin (IL1, IL6, TNF alfa and interferon gama) düzeyleri artmaktadır. Uzun süreli çinko eksikliği timus hacminde önemli bir küçülmeye, dalak ve lenf nodlarında T hücre eksikliğine, kemik iliğinde preB ve immatür B hücrelerinde azalmaya yol açmaktadır. Ancak immün sistemdeki tüm bu negatif etkilerin çinko tedavisi ile geri dönüşümü mümkündür. Ancak çinkonun yüksek düzeylerde immün sistem baskılanmasına yol açabildiği bildirilmektedir. Çinko konsantrasyonu 100 mol/L iken T hücre fonksiyonları ve NK hücre öldürme fonksiyonları bozulur.

    Yaşlılardaki düşük çinko biyoyararlanımı infeksiyonlara direnci azaltır. Destek tedavi ile çinkonun fizyolojik seviyelere getirlmesi sonrasında infeksiyonların azaldığı, yaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Aşırı çinko alımı ise bakır eksikliği, anemi, büyüme geriliği ve immün baskılanmaya yol açar. Çinko eksikliği olan kişilerde diyetin çinko ile desteklenmesi infeksiyonun tedavisi ve engellenmesinde faydalıdır.

    Gelişmekte olan ülkelerde çinko eksikliği sık görülen bir durum olup immünitede azalma enfeksiyonlarda artmayla karşımıza çıkar. Bu ülkelerin malnütrisyonlu çocuklarına çinko desteğinde bulunulduğunda akut alt solunum yolu infeksiyonları ve diyarenin azaldığı gözlenmiştir.

  • Terapi Nedir?

    Terapi Nedir?

    Terapinin kelime anlamı; bir tanıyı takiben, bir sağlık problemini iyileştirme denemesi olarak ele alınabilir. Bakım, terapi, tedavi ve müdahalekelimeleri aynı anlamsal alanda (semantic field) yer almaktadır vebağlama bağlı olarak eşanlamlı kelimeler şeklinde birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Ama söz konusu psikoterapi olduğunda bu anlamların hepsiyle oynamamız, dönüştürmemiz gerekir. Zira psikoterapi bakımdeğildir, farklı bir tedavi anlayışı vardır ve müdahalesi sıklıkla bilişseldir. O hâlde psikoterapi nedir?

    Psikoterapi; düzenli kişisel etkileşim üzerine kurulu, kişinin değişimine ve problemlerinin üstesinden gelmesine arzulanan yönde yardımcı olmak için psikolojik yöntemlerin kullanımıdır. Psikoterapi; bireyin iyi olma hâlini ve ruh sağlığını geliştirmeyi, zorlayıcı davranışlarını, inançlarını, kompülsiyonlarını, düşüncelerini ve en çok da duygularını çözümlemeyi ve yatıştırmayı ve kişisel ilişkilerini ve sosyal becerilerini geliştirmeyi hedefler.

    En temelde psikoterapi, bir ilişkilenme hâlidir. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir ilişki kurma ihtiyacı içerisindeyiz ve terapi odasının gerçekliği de bu ihtiyaç üzerine inşa edilmektedir. Terapi odasında terapist ve danışan arasında kurulan ilişki, iletişimin tüm olanaklarını kullanır. Yalnız kelimeler, jest ve mimikler üzerinden inşa edilen bu ilişkide sağaltıcı olan bunların hiçbirisi değildir. Dile getirilemez olanın, gizli kalmış, saklanmış, karanlık yanımızın, terapistin tanıklığında vücut bulması, dışarıda kurduğumuz ilişkilere hiç benzemeyen bu karşılaşmanın tedavi edici yönünü oluşturur. Dolayısıyla psikoterapi; bir danışma, akıl verme/sorma, doğruyu bilme veya içimizdekileri dışarı atma ortamı değil, kişinin kendisine döndüğü, kendiliğini keşfettiği, ilişki kurmayı tecrübe ettiği ve arzusunu analiz ettiği eşsiz bir deneyimdir.

  • Bebek ve çocuklarda immün sistem:

    İmmün sistemin gelişimi yaşla birlikte tamamlandığı için bebek ve çocuklarda immün sistemin bazı farklılıkları vardır. Bebeklerde antikor yanıtları tam olgunlaşmamıþtır. Sağlıklı yenidoğanlarda IgA ve IgM düzeyleri yabancı antijenlerle henüz karşılaşmamış olması nedeniyle çok düşüktür. IgA düzeyi yetişkin düzeylerine adolesan dönemde ulaşırken, IgM yaklaşık bir yaşında yetişkin düzeyine erişir. IgA ve M’nin tersine

    özellikle son trimesterde plasental geçiş nedeniyle IgG annedeki düzeyde iken 4-6 aylarda düşüş gösterir ve 5-6 yaşlarında yeniden erişkin düzeyine çıkar. Yenidoğan döneminde, T ve B lenfositlerin etkileşimi ile difteri, tetanoz toksoidi gibi protein antijenlere karşı antikor oluşabilirken, T hücre bağımsız polisakkarid antijenlere (H.influenza tip B ya da pnömokok) iki yaşına kadar yeterli yanıt gelişememektedir. In vitro T hücre proliferatif yanıtları da

    yenidoğan döneminde normalden daha düşüktür. Gecikmiş tipte hipersensitivite yanıtı

    çocuğun antijenle karşılaşmaması nedeniyle genellikle bir yaşına kadar çok düşüktür.

    Yenidoğan döneminde hem enfeksiyonlara yanıt olarak nötrofil üretimi, hem de nötrofil

    ve monositlerin enfeksiyon bölgesine kemotaksisinde kısıtlılıklar vardır . “Naturalkiller” hücre aktivitesi ancak bir yaşında yetişkin düzeylerine ulaşmaktadır

  • Çocuklarla Sağlıklı İletişim Nasıl Kurulur?

    Çocuklarla Sağlıklı İletişim Nasıl Kurulur?

    Uzman Psikolog Yeliz Yılmaz, çocuklarla sağlıklı iletişimin nasıl kurulacağı yönünde önemli bilgiler verdi.

    Bireyin dünyaya geldiği andan itibaren diğer insanlarla iletişim halde olduğunu ve bu iletişime hem sosyal hem de psikolojik açıdan ihtiyaç duyduğunu aktaran Yılmaz, bu nedenle çocuklarla kurulan iletişimin daha önemli olduğunu vurguladı. Yılmaz, “Bebeğin doğdu andan itibaren ilk sosyal çevresi ailesidir. Ebeveynlerin çocuğa yaklaşımı, çocuğun gelişimsel süreçlerini olumlu veya olumsuz etkileyebilir. Bebeğin anne ile kurduğu iletişimin çocuğun güven duygusunu etkilediği bilinmektedir.” ifadesini kullandı.

    ‘İLK KOŞUL ÇOCUĞUN FARK EDİLMESİ’

    Çocukla sağlıklı iletişim kurabilmenin ilk koşulunun çocuğun fark edilmesi olduğunu belirten Yılmaz, çocuğun özelliklerini, isteklerini, yapabildikleri veya yapamadıklarını, yaşının ona getirdiği kısıtlamaları bilerek ve farkına vararak çocukla iletişim kurulması gerektiğini söyledi.

    ‘SÜREKLİ KONUŞMAK DOĞRUYA GÖTÜRMEZ’

    Çocuklarla kurulan iletişim yöntemlerini konu alan araştırmalarda ebeveynlerin çocukları anlamak yerine sürekli konuşarak nasihat verdikleri sonucuna varıldığını kaydeden Yılmaz, “Sadece çocukla kurulan iletişimde değil, bütün kurulan iletişimlerde sürekli konuşmak bizi doğruya götürmeyecektik. Karşımızdaki birey hangi yaşta olursa olsun, önce dinlememiz ve onu anlamaya çalışmamız önemlidir. Dinleme davranışı etkili iletişimin en güzel başlangıcıdır.” şeklinde konuştu.

    ‘ÇOCUĞUN KENDİNİ KEŞFETMESİNİ SAĞLAYIN’

    “Çocuk her yetişkin gibi bir bireydir ve biriciktir.” diyen Yılmaz, şöyle devam etti: Anne ve babaların çocukları ile ilgili hayalleri ve beklentileri olması çok doğaldır. Ancak her birey kendine özgü özelliklere, yeteneklere ve ilgiye sahiptir. Çocuğumuzun bizimle aynı olduğunu veya aynı olması gerektiği varsayarsak çocuğumuzu görmezden gelmiş oluruz. Ebeveynlerin yapması gereken çocuğun kendisini keşfetmesine olanak sağlamaktır.

  • Çocuklarda beyin gelişimi ve korunması

    BEYNİN YAPISI

    Beyin yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunan organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar.

    Bir memeli hayvan (örneğin inek yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana işlevsel gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli gelişim aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    BEYNİN FİZİKSEL OLARAK KORUNMASI

    Beyinin sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    Beyinin oluşumu ve gelişimi anne karnında başlar. Gebeliğin ilk üçüncü haftası sonunda oluşmaya başlayan beyin doğuma kadar gelişimini devam ettirir. Sağlıklı bir gebeliğin sürdürülmesi ve zamanında tamamlanması bütün vücut organlarının olduğu gibi beyinin de sağlam olması için kaçınılmazdır.

    Zamanından çok erken doğum, annede çatı uygunsuzluğu, bebeğin anne karnındaki yerleşim anormallikleri (örn. makat gelişi), kordon dolanması, annede hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkların olması, çoklu gebelikler, zor ve uzamış doğumlar, doğum travmaları yenidoğan bebeğin beyninde oksijensiz kalmaya neden olabilecek ve hasar yaratabilecek riskli durumlardır. Uygun yaşta gebelik, doktor kontrolünde gebelik takibi, annenin sağlıklı beslenmesi, gebelik süresinde annenin ilaç, radyasyon, travma ve enfeksiyonlardan korunması fetüs beyninin korunması için alınacak başlıca önleyici tedbirlerdir. Gelişmiş bebek yoğun bakım ünitelerinde uygulanan başın soğutulması (hipotermi) tedavisi sorunlu doğan ve beyin hasarı açısından risk altında ki bebekler için beyni koruyucu en etkin tıbbi tedavidir.

    Fiziki yapı kafatasının kompakt anatomisi sayesinde koruma altındadır. Ancak başta travmalar, bazı ilaçlar, zehirler hasar verebilmektedir. Bu hasarları daha olmadan bazı basit tedbirler ve öngörü ile önleyebilmek mümkündür. Örneğin yeni hareketlenen bir çocuk için evde eşyaları çarpmaya karşı ayarlamak, ev kazalarına karşı tedbir almak, açılır çekmece, elektrik prizleri, pencere ve kapıları muhafaza etmek, düşebilecek dolapları ve ev eşyalarını duvara sabitlemek bunlardan bir kaçıdır. Otomobilde bebeklerin bebek koltuğu olmadan, küçük çocukların emniyet kemeri takabilecek yaşa gelmeden ön koltukta seyahat etmemesi, bisiklet sürerken kask kullanılması, çok soğuk ve çok güneşli yerlerde başına şapka takılması da dışarıda beyni fiziki korumak için alınması gereken tedbirlere örnek oluşturur.

    SAĞLIKLI ÇOCUK YETİŞTİRME

    Doğumdan sonra çocuğun büyüme gelişmesini etkileyen en önemli faktör beslenmedir. Yeterli beslenmeyen, yanlış beslenen bebeklerin beyin gelişiminin durduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Anne sütü dışında beyni geliştiren özel bir besin yoktur.

    Daha çok yaşa uygun, vitamin ve minerallerden zengin, doğal ve dengeli bir beslenme önerilir. Bugün gelişmiş ülkelerde çocuklar daha iyi beslenmekte, daha iyi sağlığa uygun koşullarda büyümekte, hastalıklardan daha iyi korunabilmekte, daha iyi eğitim görmüş anne-babalar tarafından büyütülmektedir. Ülkemizde de zaman içinde bu çarpıcı gelişme çocukların büyüme ve gelişiminde önemli bir rol oynamakta, olanakların ve ebeveynlerin farkındalığının artması ile geçmiş yıllara göre vücut ve beyin açısından daha sağlıklı çocuklar yetiştirmekteyiz.

    SOSYAL MEDYADAN BEYNİN KORUNMASI

    Çocukların beyni ilk iki yaşta en hızlı olmak üzere keşfetmeye ve öğrenmeye odaklı yoğun bir yapılanma içindedir. Kendinin farkında olma, vücut parçalarının keşfi, etrafını tanıma, yabancı olanı ayırt etme, kendini ifade etmeye başlama, kaslarını kontrol etme-yönetme, hareketlenmeye başlama ve dünyayı keşfetme aşamalı olarak gelişir.

    Bütün bunlar algılarının artması, elde ettiklerini analiz edebilmesi ve tepki gösterebilmesiyle mümkün olur. Özellikle bu dönemde doğal olmayan aşırı uyaranlar sağlıklı duyusal gelişimi etkiler. Her yeni doğan bebek insanlığın bugüne kadar olan birikimi ile karşılaşır. Televizyon, tablet, telefon vs. ekranları ve programlarının hızlı akışı bu dönemdeki bir çocuğun algı ve analiz edebilme kapasitesinin çok üzerindedir.

    Gördüğünü algılayabilmek ve anlama sırasında çok yoğun bir çaba sarf eder ve geri kalan dünyaya algılarını ve duyularını kapatır. Aşırı odaklanma yaşar. Çocuğun böyle programlar karşısında sabitlendiğini gören ebeveynler (sağlıksız bir tercih ile) çocuğu sakinleştirmek ve yemek yedirmek için bu programları (örn reklamlar) kullanırlar. Oysa çok fazla odaklanmaya çalışmak beyni yorar ve beyin sağlıklı gelişimini kısıtlar. Sonuçta devam eden bu durum çocukların ciddi iletişim ve dil problemlerine, sosyalleşme, öğrenme ve analiz yeteneklerinde sorunlara yol açabilir. Bu nedenlerle çocukların İlk iki yaştan önce mobil cihazlarla ilişki kurması tavsiye edilmez.

    BEYNİN SOSYAL ANLAMDA KORUNMASI ve AİLE

    Gelişmekte ve dünyayı tanımakta olan çocuk beyni soysal ve psikolojik anlamda da korunmalıdır. Ailesinde şiddet olan, sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalan ve sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda beyin gelişiminin geri kaldığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Öte yandan çocuk yetiştirmede mutlu ve bilinçli bir annenin çocuğa verebileceği katkılar çok fazla olur. Günümüzün değişen şartları nedeniyle iş-güç, sosyal medya ve trafik çok fazla vakit harcamaya ve çocuklara ayrılması gereken zamanın azalmasına yol açmaktadır.

    Her şeye rağmen ülkemizde geleneksel alışkanlıklar nedeniyle annelerin çocuklarıyla olabildiğince vakit geçirdiğini genelde toplumsal bir sorun olmadığını görüyoruz. Asıl bu konuda babalara çok iş düşmektedir. Çocuk yetiştirmede bütün yükü anneye bırakmamalı babalar da sorumluluk almalıdır. Çocukların beyin gelişiminde annenin rolü çocuklar tarafından kanıksanmıştır. Fakat babaların çocuklarla zaman geçirmesi, oyun oynaması, rol model olması ve eğitimine katkıda bulunması çocukların beyin gelişimde önemli fark yaratır. Aile içi ve dışı iletişimin iyi olması çok önemlidir. Mutlu ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirir.

  • Psikodramanın Büyülü Dünyası

    Psikodramanın Büyülü Dünyası

    Son dönemde sıkça karşımıza çıkan bir psikolojik tedavi yöntemi: Psikodrama

    Sözlük anlamına baktığımızda karşımıza, ‘Tiyatroyu psikolojik tedavide kullanan bir tekniktir. Jacob Levy Moreno tarafından, 20. yüzyılın başlarında geliştirilmiştir.’ ifadeleri çıkıyor.

    Kendi içinde büyülü bir dünyası olan psikodrama metodununu Uzman Psikolog Yeliz Yılmaz’a sorduk. Yılmaz, Bilişsel Davranışsal Terapi eğitimi ardından tanıştığı psikodrama ile hayatında farklı bir döneme geçtiğini söyledi.

    Psikodrama ile insanların varolan sorunlarına farklı yaklaştıklarını belirten Yılmaz, ‘Öncelikle sorunun kaynağına inip bu duruma nasıl gelinmiş ve nasıl bu durumu değiştirebiliriz onu hedefliyoruz. Yaşanılan durumu kendi sahnemizde canlandırıyoruz. Bu sahnede dün, bugün ve yarını yeniden gözden geçirme imkanı sunuyoruz.’ ifadelerini kullandı.

    • Sizi tanıyabilir miyiz?

    Merhabalar ben Yeliz Yılmaz. Atılım Üniversitesi Psikoloji lisans bölümü, Ufuk Üniversitesi Genel Psikoloji (Sosyal, Gelişim) yüksek lisansı mezunuyum. Meslekte 6.yılım.

    • İlk olarak çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

    Lisans eğitimimi bitirdiğimde özel eğitim merkezinde çalışmaya başladım. Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, teorik eğitim ve uygulama arasında bocalamayan meslek elemanı yoktur. Ancak ben bu süreci daha az sancılı geçirdim. Lisans eğitimimi birçok özel kurumda gönüllü staj yaparak geçirdim. Bu nedenle mezun olduğumda uygulama alanına daha kolay adapte olabildim.

    Özel eğitim merkezinde çalışırken özel öğrenme güçlüğü, otizm ve Serebral Palsi tanısı almış çocuk ve yetişkinlerle çalışma imkanı buldum. Bu süreçte çok fazla şey öğrendim diyebilirim. Ve bu vesile ile terapi eğitimlerime başladım. Öncelikle Bilişsel Davranışsal Terapi (BDT) eğitimimi tamamladım. Sonrasında psikodrama ile tanıştım. Psikodramanın büyüsü ile hayatımda farklı bir döneme geçtim diyebilirim. Şu anda 3 yıllık psikodrama yardımcı terapist eğitimimi tamamladım ve yardımcı terapist olarak çalışmalarıma devam ediyorum. Bunun yanı sıra EMDR terapisi ve Şema terapisi eğitimlerini alarak uygulayıcısı oldum. Danışanlarıma yetkin olduğum bütün yöntemleri kullanarak danışmanlık hizmeti vermekteyim.

    • Psikodramanın büyülü dünyasından bahsettiniz, psikodrama nedir?

    Psikodrama 1920’lerde Moreno’nun geliştirdiği, tiyatro tekniklerini ruh sağlığı hizmetleriyle birleştiren doğaçlama ve yaratıcılık üzerine kurulu bir psikoterapi metodudur. Psikodrama kendimizi tanımayı, kendimize ve durumlara dışarıdan bakabilmeyi, problem çözme ve baş etme gücümüzü arttıran eylem, spontanlık ve yaratıcılık üzerine kurulmuş bir paylaşım yöntemidir.

    • Psikodrama bir tedavi yöntemi midir? Hangi alanlarda kullanılabilir?

    Psikodrama çalışmaları her alanda kullanılmaktadır. İnsanların duygu ve düşüncelerini eylem halinde ifade edebildikleri bir tedavi yöntemidir.

    Psikodrama ile insanların varolan sorunlarına farklı yaklaşıyoruz. Öncelikle sorunun kaynağına inip bu duruma nasıl gelinmiş ve nasıl bu durumu değiştirebiliriz onu hedefliyoruz. Yaşanılan durumu kendi sahnemizde canlandırıyoruz. Bu sahnede dün, bugün ve yarını yeniden gözden geçirme imkanı sunuyoruz.

    • Psikodramayı tercih etmenizin nedeni nedir?

    Psikodramayı günlük hayatımda bile kullanıyorum. Şu anda grup terapisinde yaygın kullanımı olsa da ben bireysel terapilerimde de birçok tekniğini kullanıyorum. Büyülü bir dünyası var psikodramanın. İçine girdiğiniz andan itibaren farkındalığınızı arttırıp sizi daha doğru ve olumlu düşünmeye yönlendiriyor. Ben tek bir terapi tekniği kullanmak yerine uygun danışana uygun yöntemi seçme taraftarıyım. Bu nedenle psikodramanın yanı sıra EMDR, BDT ve Şema terapiyi de sıklıkla kullanıyorum.

    • Peki daha çok hangi alanlarda çalışıyorsunuz?

    Yüksek lisansım ve sonrasındaki terapi eğitimlerim klinik ve gelişim psikolojisi alanında devam etti. Sıklıkla çocuk ve yetişkinlerle çalışmaktayım. Aynı zamanda anne-baba eğitimleri, iletişim becerileri ve kişisel gelişim seminerleri de vermekteyim. Bu eğitimlerde de psikodrama tekniklerini kullanıyorum.

    • Hep merak edilen ve eminim ki çok sık sorulan bir soru ile devam etmek isterim. Meslek hayatınızda karşılaştınız ilginç bir anınız var mı?

    Evet çok fazla var hem de. Beni en çok etkileyen bir anımı paylaşmak isterim. Özel eğitim merkezinde çalıştığım yıllarda ağır engelli tanısı almış 27 yaşında bir kadın danışanım vardı. Danışanım zihinsel kapasitesi nedeniyle sadece 3 kelime kullanabiliyordu. “Anne, yok ve gidek “ Bu kelimeler dışında bildiği ve anlayabildiği kelimeler olmadığı düşünülüyordu. Yaklaşık 5 ay beraber çalıştık.

    Onun beni anlamadığı benim ise onu anlamaya çalıştığım seansların birinde masal kitabı okumaya karar verdim. Kitap arasından en sevdiğim masalı seçerek artık her seansta aynı masalı okumaya başladım. Bir süre sonra aralarda duraklayarak tepkilerini ölçmeye başladım. Masal boyunca konuşmadığını sadece durduğumda normalden daha hızlı ve yüksek sesle “anne,yok, gidek” kelimelerini tekrarladığına şahit oldum. Aslında ‘devam et’ demek istiyordu. Devam et kelimesini söylemese de devam etmemi istediğini bana anlatabildiği düzeyde gösterdi. O gün benim için inanılmazdı, azimle başarıya ulaşabilmenin en güzel kanıtıydı.