Yazar: C8H

  • Yaz hastalıkları

    Yaz geldi tatilin tadını çıkaralım derken yaz hastalıklarına yakalanmayalım.. Güneş çarpması, gıda zehirlenmesi, yaz ishali, böcek sokması ve temiz olmayan havuz suyundan kaynaklı göz ve kulak enfesiyonları yaz aylarında sıkça karşılaşılan rahatsızlıklardır.

    Uzun süre güneş ışınlarına maruz kalmak güneş çarpması ve güneş yanıklarına neden olabilir. Güneş çarpması baş ağrısı, bilinç değişiklikleri, bayılma şeklinde de kendini gösterebilir. Böyle bir durumda bilinci yerindeyse çocuğa bol sıvı verilerek, elbiselerin derhal çıkartılması ve soğuk bir ortam oluşturulması gerekir. Ayrıca, çocuklar ılık duşa sokularak rahatlatılabilir. 40 dereceyi bulan bir ateş söz konusu olduğunda doktora başvurulmalıdır.

    Güneş ışınlarından korunmak için sadece şemsiye altında veya gölgede bulunmak yeterli olmaz. Ultraviyole ışınları, özellikle bir yaşın altındaki bebeklerin cildini olumsuz etkiler. Tekrarlayan güneş yanıkları da cilt kanserine neden olabilir. Bu nedenle özellikle küçük bebeklerin saat 10.00- 16.00 arasında güneşe çıkarılmamaları, güneşte kalma süresinin 10 dakika ile başlayıp yavaş yavaş artırılması ve mutlaka bebeklere yüksek koruyuculuğu olan güneş kremlerinin kullanılması gerekir.

    Yaz aylarında tükettiğimiz gıdaya da dikkat etmek gerekir. Tavuk, balık ve süt ürünleri gibi özellikle de sıcak ortamda çabuk bozulan ürünler alındıktan kısa bir süre sonra tüketilmelidir. Besin zehirlenmesine neden olan bir diğer etken ise tüketilen gıdaların yeterince iyi yıkanmamasından kaynaklanır. Bu nedenle sebze ve meyveleri çocuğa vermeden önce iyi yıkandığından emin olmak gerekir. Çocukların keyifle vakit geçirdiği havuzlar da dikkat edilmezse sağlık sorunlarına yol açabilir. Sağlık ve hijyen kurallarına uyulmayan havuzlar göz ve kulak enfeksiyonlarına neden olabilir.

    Bu nedenle özellikle çocuklar için havuz yerine deniz tercih edilmelidir. Yaz aylarında böcek, kene, akrep sokmalarına da rastlanır. Özellikle piknik alanlarında meydana gelen böcek sokması alerjik bünyelerde istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Böcek sokmalarında ilk müdahale ısırılan bölgeye soğuk kompres ve buz uygulamak, iğne varsa uzaklaştırmaya çalışmak olmalıdır. Arı sokmasında ise alerjik bünyelerde şok tablosu gelişebilir acil tıbbi müdahale gereksinimi doğabilir. Aynı zamanda akrep gibi zehirli böceklerde de acil müdahale gerekebilir. Bu gibi durumlarda vakit kaybetmeden sağlık kurumuna başvurmak gerekir.

  • Borderline Kişilik Bozukluğu

    Borderline Kişilik Bozukluğu

    Borderline kişilik bozukluğu nedir?
    Borderline kişilik bozukluğu kişinin karekterinin iki zıt kutupta bulunabilmesi durumudur. Bu kişilerde gri yoktur. Kendilerini çok değerli görürken bir anda çok değersiz görüp,intihara teşebbüs edebilirler. En sık intihar oranı da bu hastalıkta görülür.

    Borderline kişilik bozukluğunu nasıl farkederiz?

    Bir kişinin borderline olduğunun ipuçlarını bulmak için; aşağıdaki maddelerin en az ikisini olağandışı fazlalıkta hastada gözlemlemek gerekmektir.

    1-Alkol kullanmak
    2-Para harcamak
    3-Seks
    4-Yemek yemek
    5-Araba kullanmak

    Bu hastalarda,
    Ahlaki değerlerlerde ani değişiklik,
    İlişkilerinde dengesizlik,
    Kişileri gözünde aşırı büyütme yada gözünden çıkarma,
    Sürekli boşlukta hissetme,
    Paranoid düşünceler,
    Kendine zarar verme(jiletleme,intihar girişimleri vb…)
    Sonunu düşünmeden hareket etme,(hızlı araba kullanımı,fazla miktarda alkol ve uyuşturucu kullanımı vb…)
    Duygudurumlarında anlık tepkisellik fazlasıyla görülebilir.

    Borderline kişilik bozukluğu kimlerde görülür?
    Bu hastalık erken erişkinlik döneminde başlar. Zorlu ve sıkı bir tedavi ile ileri yaşlarda kontrol altına alınabilir. Bu 40’lı yaşları biraz geçmektedir. %75 oranında kadınlarda görülür.

    Borderline kişilik bozukluğunu diğer hastalıklardan nasıl ayırırız?
    Borderline kişilik bozukluğu duygudurum bozukluğuna çok benzerdir. İki bozukluğu birbirinden ayırmak için süreye ve erken başlangıç dönemlerine dikkat edilmelidir.
    Borderline kişilik bozukluğu aynı zamanda narsisizm ile de benzerdir. Fark olarak narsisizm de kendine zarar verme,intihar girişimleri bulunmaz. Narsisizmde kişiler dışlanma korkusuna sahip değillerdir.

    Borderline Kişilik Bozukluğu nasıl Tedavi Edilir?

    Aslında psikiyatri literatüründe kişilik bozukluklarının tedavisinin tümüyle başarılı sonuçlandığına dair herhangi bir ibare olmamasına karşın yeni gelişen psikoterapi yöntemleriyle birlikte(şema terapi,emdr,diğer bilinçaltı yöntemler vs…)kişilik bozukluklarının önemli ölçüde düzeldiği ve kişinin hayata dair işlevselliğinin arttığı görülmektedir. Bu uygulanan psikoterapi yöntemlerinde genellikle gerek aile gerek arkadaş gerek karşı cinsle ilişkiler ele alınmaktadır. Ancak bu terapiler belli bir zaman almakla birlikte danışanların hayat kalitesini arttırmaya yönelik somut adımlar attırmaya elverişlidir.
    Bu hastalığa psikiyatrik bir takım bozukluklar da eşlik edilebileceğinden ilaç kullanılması gerekebilir. Her ne şekilde yardım edilecekse de bilinmelidir ki bu uzun ve zorlu bir yoldur. Öncelikle bir uzmandan bilgi ve yardım alınmalıdır.

  • Çocuklarda tekrar eden ateşe dikkat!

    Ateş çocukluk çağında sık görülen ve öncelikle enfeksiyonu akla getiren semptomlardan biridir. Ancak her zaman enfeksiyonlar neticesinde gelişen bir bulgu değildir. Sık olarak ateşlenen ve boğaz ağrısı eşlik eden çocuklarda periyodik ateş sendromlarından PFAPA’ da klinisyenin aklına gelmelidir.

    Periyodik ateş atakları, aftöz stomatit ( ağız içinde pamukçuk benzeri lezyonlar ), farenjit ( boğaz enfeksiyonu ) ve boyunda lenfadenit ( lenfbezi iltihabı ) ile seyreden ve oldukça nadir olarak görülen PFAPA Sendromu tıbben oldukça iyi tanımlanmasına karşın, hastalığa özgü laboratuar bulgusu yoktur. Nedeni belli olmayan ve yineleyen ateş ataklarıyla başvuran çocuklarda aile hikayesi, eşlik eden semptomlar ve basit laboratuvar testlerinden elde edilen verilerle tanı konabilir. PFAPA bir klinik tanıdır. Belirli sürelerle tekrarlayan benzer şikayetlerle doktora başvuran hastalarda ateş yapacak mikrobik nedenler birtakım laboratuar testleri ile dışlandıktan sonra, ateş ve diğer bulguları açıklayacak herhangi bir neden saptanamıyorsa bu hastalıktan şüphelenmek gerekir.

    PFAPA sendromu çoğunlukla 5 yaşından küçük çocuklarda görülür. Erkeklerde genellikle daha sık görülür. En önemli bulgu 21-28 gün arası olmak üzere düzenli aralıklarla tekrarlayan ve genellikle 40.0 dereceye kadar yükselen ateştir. Ateş ortalama 4 gün sürer ve kendiliğinden geriler. Tedavi için kullanılan antibiyotik ve ateş düşürücü ilaçlar genellikle etkisizdir. Yüksek ateşe, ağız içinde pamukçuk benzeri lezyonlar, farenjit ve boyunda lenfadenit de eşlik eder. Bademciklerde genellikle sadece kızarıklık görülebildiği gibi kript (beyaz noktalar) de görülebilir. Hastaların atakları sırasında alınan boğaz kültürü steril saptanır. Boyunda lenfadenit genellikle iki taraflı, ağrısız, hareketli lenfadenopati şeklindedir. Boyun dışındaki lenf bezlerinde büyüme görülmez.

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Hastalığı tam geçirecek bir tedavi yoktur. Ataklar sırasında ateşi dramatik şekilde düşüren ilaçlar vardır. Enfeksiyon boğaz kültürü veya hızlı antijen testleriyle dışlandıktan sonra tek dozluk steroid tedavisi kas içine veya ağızdan uygulanır. Uzun süreli tedavide bademciklerin alınması denenmiştir ama tam tedavi edici değildir. Hastalığın uzun süre izleminde kötü bir tablo oluşmamaktadır. 4-6 lı yaşlarda atak sıklığı, süresi ve şiddeti gerilemeye başlar.

  • EMDR

    EMDR

    Türkçe’de ‘Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme’ olarak adlandırılan EMDR, travma sonrası stres bozukluğu, taciz, doğal afetler veya çocukluk döneminde yaşanan üzücü olaylar gibi olumsuz yaşam deneyimlerinin yol açtığı duygusal problemlerin yanında; fobi, performans kaygısı, panik bozukluk, beden algı bozukluğu, çocukluk çağı travması, yas, kronik ağrı ve başka sorunların işleyişinde kullanılan; psikodinamik, bilişsel, davranışsal ve danışan merkezli yaklaşımlar gibi çok iyi bilinen farklı yaklaşımları bir çatı altında toplayan, ilaç tedavisi ve hipnoz kullanılmadan yapılan bir psikoterapi uygulamasıdır. Bugüne kadar her yaştan yaklaşık 2 milyon kişinin değişen psikolojik rahatsızlıklarının tedavisinde EMDR ile başarıya ulaşılmıştır.

    EMDR ilk olarak 1987’de, göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltabildiğinin Dr. Francine Shapiro tarafından tesadüfen keşfedilmesiyle gelişti. Dr. Shapiro daha sonra EMDR’ı travmaya maruz kalmış kişiler üzerinde bilimsel olarak inceleyerek tedavi sonunda elde edilen başarıyı gösteren çalışmasını yayınladı (Journal of Traumatic Stress, 1989).
    1987’den itibaren EMDR, tüm dünyadan terapistlerin ve araştırmacıların katkılarıyla hızla gelişme gösterdi. Ülkemizde ise 1999 depreminden sonra travma sonrası stres bozukluğu gösteren çocukların ve yetişkinlerin ruh sağlıklarını düzeltmek ve korumak amacıyla kullanılmıştır.
    EMDR günümüzde birçok farklı terapi yaklaşımlarının ögelerini içeren, farklı tanılanmış durumlara özel standartlaştırılmış protokolleri olan bütüncül bir terapi yöntemidir.

    EMDR, travmaların insanlarda meydana getirdiği duygusal kabızlığı açar ve kişide var olan iyileştirici potansiyelleri harekete geçirmeye başlar. Böylelikle travmaların beyinde oluşturduğu kilitlenmiş yaşantıların işlemesine yardımcı olur.
    EMDR teorisinin iskelesini oluşturan Adaptif Bilgi İşleme Modeli(Adaptive Information Processing Model)’ne göre beynimiz fizyolojik olarak her deneyimle kendisine gelen bilgiyi önce işler daha sonra işlevsel hale getirir. Beyin, duygu, düşünce, imge, duyum, ses ve koku gibi kaynakları işler ve bunlarla ilişkili anı ağlarına bağlanarak bütünlük kurar. Bunun sonucunda da o deneyimle ilgili öğrenme meydana gelir. Elde edilen bilgilerle de bir sonraki deneyimde tepkilerin kontrol edilmesine çalışılır.
    EMDR teorisine göre psikolojik rahatsızlıkların, olumsuz duygu, düşünce, davranış ve kişilik özelliklerinin altında uyumu ve işlevi bozan, henüz işlenmemiş ve izole bir halde depolanmış anılar yatmaktadır. Bir bireyin kendine yönelik olumsuz inançları (Ben gerizekalıyım), olumsuz duygusal tepkileri (başarısızlık korkusu) ve olumsuz somatik(bedensel) tepkileri (sınava girmeden önce mide bulantısı) sorunun kendisi değil, semptomlarıdır. Bu olumsuz düşünce(inanç) ve duygulara yol açan işlenmemiş anılar(deneyimler) şimdiki zamanda gerçekleşen olaylar tarafından kıvılcımlanmaktadır.
    Kayıp, doğal afet, kaza, savaş, cinsel taciz, tecavüz vb. travmatik olayların yanında, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaş grubunda yaşanan ve etkisi travmatik sayılabilecek deneyimler; aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz yaşantılar, şiddete maruz kalma, aşağılanma, reddedilme, ihmal ve başarısızlık da işlenmemiş anılar arasında yer alabilirler.
    EMDR, yukarıda bahsettiğimiz izole anıların(deneyimlerin) işlenmesini gerçekleştiren fizyolojik temelli bir tedavi biçimidir. Beynin deneyimler sırasında yapamadığı işlemi yapmasına yardımcı olur. Hapsolmuş anı ile diğer anı ağları arasında bağlantı kurulması, öğrenme gerçekleştirilerek bilginin adaptif(uygun) bir şekilde depolanması mümkün hale gelir. Danışan böylelikle anıdan rahatsız olmaz ve onu yeni ve sağlıklı bir bakış açısıyla görmeye başlar.
    EMDR tedavisi ile yalnız semptomlar(belirtiler) kaybolmaz. Yeni bakış açısıyla birlikte kazanılan olumlu inançlar(düşünceler) ve duygular kişinin kendine, diğer insanlarla olan ilişkilerine, dünyaya bakışına da pozitif olarak katkı sağlayıp kişisel gelişimini gerçekleştirir.

    EMDR literatürde kısa süreli terapi grubundadır. EMDR’da tedavi süresi problemin çeşidi, danışanın şimdiki hayat koşulları, deneyimlediği travmaların sayısı ve etkisine göre değişkenlik gösterir. Her bireyin kendi değer ve tecrübeleri doğrultusunda bilgiyi kendine öz bir şekilde işlemesi de tedavinin süresini etkileyen diğer bir faktördür.
    EMDR uygulamasında 8 basamaklı ve üç yönlü (geçmiş, şimdi ve gelecek) bir protokol devreye girer. Daha önce de bahsettiğimiz gibi EMDR tedavisinde amaç; geçmişte yaşanan deneyimlerin yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın gerçekleşmesi, bugünkü semptomların(belirtilerin) tedavisi, danışanın gelecekte karşı karşıya kalacağı benzer problemler karşısında elde ettiği olumlu inanç(düşünce) ve duyguların getirdiği yeni bakış açısının gerektirdiği davranışları göstermesidir.

    EMDR tedavisi uygulanan alanlar başlıca şunlardır;
    Depresyon, Panik Bozukluk, Basit Korkular, Kaygı Bozuklukları, Obsesif Kompulsif Bozukluk (Okb), Akut Stres Bozukluğu, Sebebi Belirlenemeyen ve Geçmeyen Ağrılar, Cinsel İstek Azlığı, Cinsel İstismar, Kekemelik, Tikler, İletişim Sorunları, Kişilik Bozuklukları, Sınav Kaygısı, Performans Kaygısı, Anoreksiya Nevroza, Bulumia Nevroza, Uyku Bozukluğu, Alkol Bağımlılığı ve Madde Bağımlılığı gibi rahatsızlıklarda EMDR uygulaması gerçekleştirilir.

  • Çocuklarda alt ıslatma tedavisinde ilk adım: motivasyon!

    Bir çocuğun 5-6 yaşını geçmiş olmasına rağmen gece veya gündüz altını ıslatmaya devam etmesine tıp dilinde ‘enürezis’ denir. Çocukluk çağında alt ıslatma genetik, uyanma bozukluğu, idrar yolları veya böbreklerde bazı anatomik bozukluklar, enfeksiyonlar zaman zaman da psikolojik ( tuvalet eğitiminin erken başlaması, ebeveynin yanlış tutumları veya travmalar ) nedenlerle görülebilir.

    Alt ıslatma 5 yaşından sonra da devam etmesi durumunda ebeveynlerin altta yatan faktörler açısından bir uzmana başvurmalarında fayda vardır. Alt ıslatma tedavisinde ilk ve en önemli adım çocuğun tedaviye motive edilmesini sağlamaktır. Bunun için ailenin anlayışlı olması, çocuğa problemin çözüleceğine dair güveni vermesi ve çocuktaki suçluluk duygusunu gidermesi gereklidir. Günümüzde alt ıslatma tedavisinde eğer altta yatan organik bir neden yoksa genellikle davranış değiştirme ve daha az sıklıkla ilaç tedavisi uygulanır.

  • Ergenlik Dönemi ve Psikolojik Sorunları

    Ergenlik Dönemi ve Psikolojik Sorunları

    Ergenlik dönemi, 11-12 yaşlarından 20 li yaşların başlangıcına kadar süren hızlı fiziksel, zihinsel ve sosyal-duygusal değişimlerin olduğu bir geçiş dönemidir. Bu dönem kişinin hayata bakış açısının belli olduğu, bedensel ve ruhsal gelişiminin hızla ilerlediği bir dönemdir. Bu dönem üç alt evreye ayrılmaktadır.

    1-İlk Dönem: Kızlarda ortalama 11-13, erkeklerde ise 13-15 yaş aralığındadır. Fizyolojik değişikliklerin en hızlı ve belirgin olduğu dönemdir. Bu dönemde boy hızlı bir şekilde uzar ve cinsiyet özellikleri belirginleşmeye başlar ( Kızlarda göğüslerin belirginleşmeye başlaması, erkekler de ise ses tonunun kalınlaşması ve yüz çevresinde tüylenme)

    2- Orta Dönem (15-17 yaş): Yoğun olarak utangaçtırlar, küçük kusurları büyütürler ve kendilerine kızarlar. Benmerkezcidirler ve çevrenin beğenisini kazanma ihtiyaçları ön plandadır. Arkadaşlar aileye göre daha ön plandadır. Hayranlık ve tutkunlukları vardır (Rol Model). Bu dönemde sık sık kaygı ve umutsuzluğa kapılırlar. Çabuk sinirlenirler ve saldırgan davranışlar sergileyebilirler.

    3- Son Dönem (17- 20 yaş): Bu dönemde davranışlarındaki çelişkiler ve tutarsızlıklar zamanla azalır ve daha istikrarlı ilişkiler kurmaya başlarlar. Sorunlarla başa çıkmada daha gerçekçi ve amaca yönelik çözümler üretirler. Dış görünüşleri ve kıyafetleri ile alakalı zıtlaşmalar ortadan kalkar.

    Ergenlik dönemi hızlı gelişen bir geçiş dönemi olduğundan bu dönemde birbirine zıt görünen duygular da bir arada yaşanır. Ergenlik aynı anda hem mutluluk hem hüzün dönemidir. Bu yüzden ergenlik dönemindeki gençlerin duygularında istikrarsızlık vardır. Buna bağlı olarak ergenlik dönemi birçok ruhsal ve davranışsal problemi de beraberinde getirebilir.

    Başlıca Problemler ve Tedaviler;

    Ergen terapilerinde genelde yönlendirici taraf ailelerdir. Buna bağlı olarak terapi sürecinde çocuklarla beraber aile bireyleriyle birlikte de görüşmeler yapılmaktadır. Fakat ergenlik döneminin en zor kısımlarından biride bu süreci aileye anlatmaktır. Bazen çocuktan ziyade aile görüşmeleri sadece anne- baba olarak uygulanmaktadır. Böyle durumlarda amaç aileleri ergenlik dönemi hakkında bilgilendirerek süreci iki taraf içinde kolaylaştırmaktır.

    Terapi sürecinde ilk adım çocukların ergenlik sürecine adapte olmalarını sağlamaktır. Bunu sağlayabilmek için öncelikle onlara birey olduklarını hissettirerek güçlü iletişimler kurmamız gerekmektedir. En etkili yollardan biride onlara birey olma yolunda iyi bir rol model olmaktır. Terapistin yaşının genç olması modelleme konusunda avantaj sağlamaktadır.

    • Sınav Kaygısı (EMDR, Bilişsel Davranışçı Tedavi, Gevşeme Egzersizleri)
    • Depresyon
    • Aile içi anlaşmazlıklar
    • Sosyal Fobi
    • Özgüven Problemi
    • İntihar
    • Şiddet ve Saldırganlık
    • Okul başarısında düşme
    • Madde kullanımı (sigara, alkol, vs)
    • Yeme bozuklukları (Anoreksia nervoza, Bulimia)
  • Çocukluk çağında menenjitler hakkında!

    Menenjit beyni saran zarların iltihaplanmasıyla oluşan tedavi edilmezse işitme kaybı, beyin hasarı ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir bakteriyel enfeksiyondur.

    Hastalığa yakalananların büyük çoğunluğu beş yaş altındaki çocuklardır. Menenjitlerin çoğunun sebebi vücudun bir yerinde başlayıp kan yoluyla beyin veya omuriliğe yayılan bakteriyel enfeksiyonlardır. En çok görülen mikroplar meningokok, pnömokok, hemofilus türü bakterilerdir.

    Ateş, baş ağrısı, bulantı-kusma, zihinsel fonksiyonlarda değişiklik, konuşma bozukluğu, ışığa karşı hassasiyet, boyun ağrısı, kas ağrısı, yüz felci, halüsinasyon, bilinç değişikliği, uyku hali, solunumun hızlanması, gibi belirtiler görülebilir. Bebeklerde belirtiler daha zor anlaşılabilir. Bu nedenle yüksek veya düşük vücut ısısı, huzursuzluk, kucağa alınınca geçmeyen ısrarlı ağlamalar, uyku hali, beslenmede isteksizlik, kafadaki bıngıldağın normalden bombe olması gibi durumlar da bir doktora başvurulmalıdır.

    Tedavi hastane koşullarında damaryolundan setek tedavisi ve antibiyoterapi şeklindedir. Tedavi edilmezse beyin hasarı, felç veya ölümle sonuçlanabilir.

  • Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel davranışçı kurama göre bireyler yaşadığı sorunları, olumsuz duyguları ve düşünceleri objektif olarak algılayamadıklarından ruhsal problemler ortaya çıkmaktadır.

    • Psikolojide bilişsel davranışçı için yapılan diğer bir tanım ise; “olayları olduğu gibi değil, olduğunuz gibi algılarsınız”.

    Bilişsel davranışçı terapinin asıl amacı;

    Danışanın aklındaki yanlış algılanmış, çarpıtılmış, olumsuzlaştırılmış düşünceleri fark etmesini sağlamak ve yerine gerçekçi, sorun çıkartmaktan ziyade sorun çözmeye odaklı bir düşünce biçimi yaratmaya çalışmaktır.

    Bir vaka örneği ile açıklamak gerekirse ;

    Mehmet Bey daha önce çalıştığı iş yerinden “ekonomik zorluklar nedeni ile küçülmeye gidilecektir” açıklaması ile çıkarılmıştır. Tamda o gün işe geç kalmıştır ve patronu ile aralarında ufak bir tartışma çıkmıştır. Bu yüzden de Mehmet bey işten çıkarılma sebebinin işe geç kalması olduğunu, yapılan açıklamanın bir bahane olduğunu düşünmektedir. Şuanda yeni iş yerinde mesai saatlerine çok dikkat etmektedir. Sürekli geç kalma endişesi yaşadığından sabahları işyerine erkenden gitmekte, alarmın çalmama ihtimaline karşı birden çok, farklı alarmlar kurmaktadır.

    • Böyle bir durumda psikoterapide terapist danışanın olumsuzlaştırdığı çarpıttığı düşünceyi tekrardan yapılandırmasını sağlamaktadır.

    Örneğin patronun aslında o gün çok farklı sebeplerden dolayı sinirli olabileceğini, çıkan tartışmanın işe geç kalmaktan kaynaklı olmama ihtimalini, tamamen tesadüfi denk geldiğini dolayısıyla işten çıkarılma sebebinin işe geç kalma ile hiçbir alakası olmadığını danışanın mantığına oturtarak daha gerçekçi algılamasını sağlamaya çalışmaktadır.

    BDT Terapilerinde danışan ve terapist iş birliği içindedir.

    • Terapist, danışanın öğrendiği bilgileri uygulamaya aktarabilmesi ve sorumluluk duygusu kazanarak sonraki sorunlar ile baş etme becerisini öğrenmesi için “ev ödevleri/görevleri” verebilmektedir.
    • Psikoterapi süreci geçmiş ve gelecek değil “Şimdiki An’a ve Mevcut Soruna” odaklıdır.
    • Mevcut durumdaki sorunları ile baş etme becerilerini öğrenen bireyler geçmiş ve gelecek sorunlarınıda çözümleme becerisi elde edebilmektedirler.

      Bilişsel Davranışcı Terapi’nin Etkili olduğu Alanlar

      Yapılan araştırmalar Bilişsel Davranışcı Terapinin etkinliğini kanıtlamıştır.

      İçgörü sahibi olan her yaş grubundan bireylere uygulanabilmektedir.

    • Yeme Bozuklukları (anoreksiya nevroza,bulimia vs.)
    • Fobiler
    • Depresyon
    • Cinsel işlev Bozukluğu
    • Somatik (bedensel) bozukluklar
    • Öfke Kontrolü
    • Anksiyete bozukluğu
    • Panik Atak
    • İletişim sorunları.
  • Çocuklarda görülen kan hastalıkları ve belirtileri

    Kan vücudumuzun her hücresine ulaşan yaşamsal sıvıdır. Erişkinde 4-5 litre, çocuklarda 80 ml/kg kan bulunur. Kan plazma ve kan hücrelerinden oluşur. Kan hücreleri alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcuğu (trombosit) dur. Kan hücreleri kemik iliğinde üretilir ve devamlı yenilenir. Kan ve kan hücrelerinin dokulara oksijen taşımak, pıhtılaşmayı sağlayarak kanamayı önlemek ve hastalıklara karşı vücudu savunmak gibi çok önemli görevleri vardır. Kan hücrelerinin hastalıkları ile ilgilenen bilim dalı hematolojidir. Hematolojik hastalıklar kalıtsal (genetik) veya sonradan edinilmiş (akkiz) olabildiği için doğumdan ölüme kadar her dönemde görülebilir.

    Yenidoğan bebeklerde kan hastalığını düşündüren bulgular şunlardır:

    Bir aydan uzun süren sarılık

    Göbek kanaması

    Göbeğin geç düşmesi

    Aşı veya enjeksiyon yapılan yerlerde kanama, morluk, sertlik oluşması

    Sünnet sonrası durmayan kanama

    Beyin kanaması veya mide-barsak kanaması geçiren bebekler

    Ağır enfeksiyon geçiren bebekler

    Süt çocukluğu döneminde (2 ay – 2 yaş) kan hastalığı belirtileri şunlardır:

    Karın şişliği (karaciğer, dalak büyümesi)

    Kilo alamama, büyüyememe, iştahsızlık

    Solukluk, halsizlik, huzursuzluk

    Gözlerde sararma

    Diz, dirsek, ayak bileği eklemlerinde tekrarlayan ağrılı şişlikler

    Ciltte tekrarlayan morluklar

    Sünnet sonrası durmayan kanama

    Boyunda kitle, lenf bezi büyümesi

    Okul öncesi çocuklarda kan hastalığı belirtileri şunlardır:

    Kemik ve eklem ağrıları

    Sebebi belli olmayan ateş

    Tekrarlayan burun ve dişeti kanamaları

    Diş çekimi sonrası durmayan kanamalar

    Solukluk, sarılık

    Boyunda, koltuk altında lenf bezi büyümeleri

    Karın ağrısı, karında şişlik

    Vücutta morluklar ve kırmızı lekeler

    Okul çağı ve ergenlik dönemi çocuklarda kan hastalıkları belirtileri şunlardır:

    Kızlarda uzun süren ve fazla miktardaki adet kanamaları

    Solukluk, halsizlik, çabuk yorulma

    Kilo kaybı, iştahsızlık

    Kemik ve eklem ağrıları

    Karın ağrısı

    Boyunda, koltuk altında, kasıkta lenf bezi büyümeleri

    Çocuklarda en sık görülen kan hastalığı anemi (kansızlık) dır. Bunun en önemli sebebi yetersiz ve dengesiz beslenme sonucu oluşan demir eksikliği ve vitamin B12 eksikliğidir. Kalıtsal anemi sebebleri talasemi (Akdeniz anemisi), orak hücre anemisi, G6PD enzim eksikliğidir.

    Çocuklarda görülen sık görülen kanama, pıhtılaşma bozuklukları hemofili, vonWillebrand hastalığı ve İTP (immun trombositopenik purpura) dır. Çocuklarda görülen kötü seyirli kan hastalıkları lösemi (kan kanseri) ve lenfoma (lenf bezi büyümeleri) dir. Ölümcül olabilen ve hızla yayılan bu hastalıklara erken tanı konur tedavisi hemen başlanırsa kurtulma şansı yüksektir.

    Çocuklarda kan hastalığından şüphelenildiği zaman yapılması gerekenler şunlardır:

    Hemen doktorunuza başvurun (aile hekimi, çocuk hekimi, çocuk hematolojisi uzmanı)

    Doktorun önerisine göre kan tahlilleri yapılması gerekebilir (hemogram, hematoloji ve biyokimya testleri)

    Hematoloji uzmanı periferik yayma, kemik iliği incelemesi, ileri hematolojik tahliller yaparak kesin tanıyı koyacak ve tedaviyi planlayacaktır.

    Sonuç olarak çocuklarda bebeklikten ergenlik sonuna kadar olan dönemde (0-17 yaş) kalıtsal ve akkiz birçok kan hastalığı görülebilir. Yukarıda saymış olduğumuz belirtiler yönünden aileler dikkatli olmalı ve en kısa zamanda doktora başvurmalıdır.

  • Öğrenme, Bellek ve Beyin

    Öğrenme, Bellek ve Beyin

    İnsanlar, hayatları boyunca yaşantılama yolu ile öğrenmeyi meydana getirirler. Bu bilinçli ya da bilinçsiz gerçekleşebilir. Öğrenme ile ilgili birçok fikir ortaya atılmış ve kuramlar oluşmuştur. Bunlara; davranışçı kuram, bilişsel kuram, beyin temelli kuram örnek gösterilebilir. Davranışçı kurama göre; kişi davranışı pekiştirerek değişimi meydana getirir. Bilişsel kuramda öğrenmeyi dışardan gözlemleyemeyeceğimizi, öğrenmenin anlama-algılama ile ilgili olduğu savunulur. Beyin temelli öğrenmede ise, beyin yapısında ve işleyişinde meydana gelen biyokimyasal değişimler önemlidir.

         Bellek, duygular ve dikkat öğrenmeyi etkileyen temel etkenlerdir  (Keleş, Çepni,2006). Bu çalışmada öğrenme ve beyin arasındaki ilişkiyi bu etkenlerden yararlanarak açıklamak hedeflenmiştir.

         İnsan dünyaya geldikten sonra sinaptik bağlantı ve dentritlerin sayısının artması ile beyin gelişimi sağlanır. Kişinin deneyim kazanması sinaps olşumunda etkilidir. Beyinde oluşan bu sinaptik bağ sık kullanıldığında güçlenir, kullanılmadığında kaybolur.

          Beyin yapısının çalışmasında ve öğrenmenin sağlanmasında beynin beslenmesi oldukça önemlidir. Beyin besinini glikozdan elde eder (Uluorta, Ataberk, 2003). Buna bağlı olarak,  hipogliseminin öğrenme sürecine etkisini araştıran çalışmalar yapılmıştır.

          Bu çalışmalara göre hipoglisemi uyarana cevap verme süresini uzatırken, öğrenme sürecini de kalitesiz hale getirmektedir ( Okkesim, Ş.,Çelik,G., vd., 2015 ). Ayrıca hipoglisemi adrenalin hormonunun salgılanmasına da neden olur (alıntılayan, Okkesim, vd. ,2015);(aktaran, Briscoe, Davis, 2007). Bu hormonun öğrenmeyi olumsuz etkileyebilmektedir.

         Duyusal faktörler de öğrenme üzerinde etkilidir. Duyusal uyaranlar talamustan geçer ve beynin diğer bölgelerine gönderilirler.

        Talamusun altında bulunan hipotalamus, hormonlar ve nöronlar ile bilgiyi iletir. Bu durum hipotalamustan hormonların salgılanmasına neden olur. Hipotalamustan salgılanan hormonlar hipofiz bezini aktif hale getirirler (Köroğlu , 2015).

          Öğrenmeyi olumsuz etkileyen faktörlerden biri de uzun süreli stres durumudur. Duyusal uyaranlar uzun süreli strese sebep olursa hipotalamustan salınan hormonlar hipofiz bezini aktive edip kortizol hormonu salgılayacak, kişinin odaklanmasında zorlanmalar meydan gelecektir. Bu durum öğrenme süreçlerinin olumsuz etkilenmesine örnek gösterilebilir.

         Köroğlu (2015) ; Amigdala , temporal lobun içinde bulunur.  Duygularla ilgilidir. Davranışlarımızın yaşantıya uygun tepkiler olarak ortaya çıkmasını sağlar.  Odaklanma ve bellek ile ilişkilidir.

         Uyaranın duygusal önemini belirleyen amigdala o uyarana kaşı odaklanmayı sağlar, kişi dikkatini öğrenmekte olduğu şeye yönlendirir ve öğrenme daha kolay gerçekleşir. Bir çok uyarana maruz kalmamıza rağmen, gerekli uyarana yönelmemizi sağlayan etmenlerden biri de  nöron ve lif ağlarından uluşan, beyin sapını yöneten retiküler formasyondur (Schunk, 2014).

        Bu sistemlerle birlikte, duyusal girdilerden birisine yönlenip dikkatimizi onun üzerinde toplarız, duygusal bağlantı kurup onu anlamlandırmamız bilgiyi belleğe kodlamamız için bize zemin hazırlar. Yeni bilgiler sürekli tekrarlar ve görsel uyaranlar ile kısa süreli bellekte tutulur, ancak bu tekrar ortadan kalktığında bilgi unutulur.

    Temporal lobda bulunan hipokampus yapılan çalışmalara göre, sağ frontotemporal bölgede meydana gelen hasarda episodik, sol hemisferde oluşan hasarlarda  semantik bilgiye ulaşılmakta güçlük çekilmiştir (Erbek-Özen, Rezaki,2007).Hipokampus kodlama sırasında aktif olur kısa süreli bellekteki bilgiler bir süre burada kalırlar, daha çok süreklilik sağlamayan anılar için kullanılan bir bölümdür (Schunk, 2014).

       Uzun süreli bellekte ise sinapsların yapılarında farklılıklar meydana gelecek ve diğer nöronlarla da bağlantı kurulacaktır.

       Bu değişimler öğrenilen bilginin depolanıp kalıcı hale geldiğini göstermektedir (Senemoğlu, 2005).  Uzun süreli bellek temelde ikiye ayrılır. Bunlar ‘’örtük bellek’’ ve ‘’açık bellek’’tir.

         Beyninde hasar olan ve hasar olmayan insanlarla yapılan PET çalışmalarında açık belleği oluşturan öyküsel (kişilerin anı ve tecrübelerinin yer aldığı) belleğin sağ hemisferde ve yine açık belleği oluşturan anlamsal ( değişmeyen kesin bilgilerin yer aldığı ) belleğin, sol hemisferde kayıt altına alındığı gözüküyor ( Davies, Hodges,2005).

         Yapılan araştırmalarda uzun süreli belleği etkileyen bir diğer etmenin ise Nitrik Oksit (NO) olduğu bulunmuştur. NO post sinaptik mebrandan pre sinaptik mebrana bir reseptöre bağlanmadan gelir ve post sinaptik mebranda kalsiyumun artmasını, kasiyumun artması da reseptörün çoğalmasını sağlayacaktır. Artan reseptörler sayesinde yapısal bir değişiklik olacak ve sinaptik ileti güçlenecektir. Bu da öğrenmeyi etkiler  (Eşsizoğlu, Yıldırım, 2009).

         Sıçanlar üzerinde yapılan bir araştırmada  nitrik oksit sentezi (NOS) baskılanarak, glutamat aktivasyonu değişmiş ve post sinaptik  mebranda ki NMDA reseptörü uyarılmadığı için , hipokampüslerinde ki hücrelerde uzun dönem potansiyelizasyon oluşumu  engellenmiştir (alıntılayan, Eşsizoğlu, Yıldırım, 2009 );( aktaran, Schuman, Madison , 1991).

        Yapılan bu çalışmalar gösteriyor ki NO, uzun süreli hafıza ile ilgili olan beyin bölgeleriyle birlikte bellek oluşumu ve öğrenme için gereklidir.

         Beyin bölgelerinde meydana gelen bu hareketlenmeler ile dikkat toparlanacak, zihinsel süreçler başlayacak, anlama ve algılama gibi bu zihinsel süreçlerin bazıları bir yarı kürede daha baskın olsa bile ‘’corpus callosum’’ bağlantısı ile iki hemisferde aktif durumda bu süreçlere katılacak  (Byrnes, Fox ,1998 ).

        Kişi doğru uyarana yönlenecek, gelen uyaranlar ile duygusal ilişki kurup bunları bellek süreçlerinde kullanacak ve öğrendiği bilgiyi kalıcı hale getirip kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktaracaktır. Uzun süreli bellek ile gerektiğinde geri çağırabildiğimiz bilgiler sayesinde dış dünya ile olan iletişimimiz kuvvetlenecek bu da yeni bilgiler öğrenmemize katkı sağlayacaktır.