Yazar: C8H

  • Sık sorulan sorular ile yenidoğan sarılığı

    Sık sorulan sorular ile yenidoğan sarılığı

    Yenidoğan sarılığı, bütün yenidoğan bebeklerde görülebilen, mikrobik / bulaşıcı olmayan, cilt ve gözün beyaz kısmında sararma ile kendini gösteren bir hastalıktır. Vücut içinde normal zamanda çeşitli süreçlerde oluşan bilirübin maddesinin, idrar ve kaka yoluyla yeterince atılamaması nedeniyle vücutta birikmesi sonucu oluşur. Altta yatan çeşitli kan hastalıkları, anne-bebek kan grubu uyumsuzlukları, enfeksiyonlar, tiroid hastalıkları, çeşitli metabolik hastalıklar olabileceği gibi, hasta bebeklerin çoğunda bu nedenlerin hiçbirisi yoktur. Bebeklerin karaciğeri biraz yavaş çalıştığı için kandan bilirübin maddesinin temizleyemez ve kanda birikmeye başlar.

    Bilirübinin ciltte birikmesi ile cilt sarı kırmızı bir renk alır. Zaten hastalığın ilk fark edilmesi genellikle ebeveynler tarafından bu sarılığın gözlenmesi ile olur. Bu sararmayı en iyi cilde baş parmağınızla 2-3 saniye bastırıp bırakarak gözleyebilirsiniz. Ciltte gözlenen sararma, sarılığın derecesi ile ilgili bir fikir verir. Kanda bilirübin düzeyi arttıkça ciltte sararma baştan ayağa doğru artmaya başlar. Ancak bunu profesyonel olmayan bir gözün ayırt etmesi oldukça zor ve sonuçları itibariyle risklidir. Bu nedenle eğer çocuğunuzda bir sararma hissederseniz mutlaka doktorunuza başvurun. Doktorunuz gerekli görürse tetkik isteyecektir.

    Yapılan tetkikte bilirübin düzeyi, bebeğin günü, saati, doğum haftası ve risk faktörleri göz önüne alınarak değerlendirilir. Eğer sonuç fototerapi sınırının altındaysa Fizyolojik Yenidoğan Sarılığı olarak değerlendirilir. Bu durumda herhangi bir tedavi vermeye gerek yoktur. Sadece beslenmenin desteklenmesi yeterli olur. Sonuç fototerapi sınırının üzerindeyse, belli frekans aralığına sahip özel florasan lambalı (evde kullandığınız florasan lamba ile hiçbir ilişkisi yok) bir yatakta ışık tedavisi verilir. Fototerapinin bebeğe önemli bir yan etkisi yoktur. Ciltte kızarıklık, kakada kıvam renk değişiklikleri görülebilir. Işık altında gözlerin zarar görmemesi için gözler kapatılır. Yeni nesil cihazlarla genellikle bir günlük tedavi bilirübin düzeyini uygun miktarda azaltır. Eğer sonuç kan değişim sınırının üzerindeyse bebeğin hastalıktan zarar görmemesi için nadir de olsa kan değişimi uygulamak gerekebilir.

    Şimdi hastalarımdan sıklıkla duyduğum sorularla devam edelim:

    Fototerapi bebeğime zarar verir mi?

    Fototerapinin bebeğe önemli bir yan etkisi yoktur. Ciltte kızarıklık, kakada kıvam renk değişiklikleri görülebilir. Işık altında gözlerin zarar görmemesi için gözler kapatılır. Yeni nesil cihazlarla genellikle bir günlük tedavi bilirübin düzeyini uygun miktarda azaltır.

    Tedavi için yarın sabahı beklesek?

    Bilirübin ciltte biriktiği gibi bütün dokularda birikir. Bunlar arasında en önemli olanı ise beyin dokusudur. Beynin belli bölgelerinde biriken bilirübin, zeka geriliği, motor fonksiyon kaybı, işitme kaybı ve görme kaybı ile sonuçlanan kernikterus denen, tedavisi mümkün olmayan bir tabloya neden olabilir. Bu nedenle tanı konulan en erken zaman tedaviye başlanmalı.

    Fototerapiden sonra sarılık tekrar artar mı?

    Evet. Genellikle fototerapi sonrası bilirübin düzeyi bir miktar artar. Bu nedenle doktorunuz sizi taburcu ederken bu durumu göz önünde bulunduracak ve bilirübin düzeyinin yeterince düşmesini bekleyecektir. Nadir de olsa bu artış istenen düzeyden fazla olabilir ve ikinci bir kez daha fototerapi gerekebilir. Bu durumda altta yatan başka hastalıklar açısından tetkik gerekebilir.

    Anne Sütü Sarılığı varmış. Kesince düzeliyormuş. Anne sütünü bir süre kesmeli miyim?

    Böyle bir sarılık nedeni var. Ancak yenidoğan bir bebek için anne sütü neredeyse vazgeçilmezdir. Diğer bütün altta yatan nedenler dışlandıktan, fototerapi belki birkaç kez tekrarlandıktan sonra hala sarılık devam ediyorsa Anne Sütü Sarılığı düşünülüp kısa süreli emzirmeyi kesme denenebilir. Ancak bu duruma doktorunuzun karar vermesi daha uygun olur.

    Sağlıklı kalın…

  • Oyun Terapisi Hakkında Merak Edilenler

    Oyun Terapisi Hakkında Merak Edilenler

    Yetişkinler için danışmanlık ne ise çocuklar içinde oyun terapisi odur. Oyun terapisi kelimeler yerine oyuncaklar kullanarak çocuklara kendilerini ifade etmelerine yardımcı olur.

    Oyun terapisi çocukların uyumlu ve mutlu bir şekilde yaşamalarını hedefleyen gelişimsel bir terapi şeklidir. Oyun terapisi oyunla çocuğun kendini ifade edebilmesi için doğal ortamda bulunması temeline dayanır.

    Oyun ve oyuncaklar kullanarak kendilerini ifade etme gereksinimlerine odaklanan bir süreçtir. Kendilerine güvenli bir ortam sunan eğitimli bir oyun terapisti ile istedikleri şekilde oynayabilmeleri için cesaretlendirilir. Bu süreçte çocuklarına duygusal sorunlarını ifade edebilmeleri için bir çok oyuncak sunulur. Çocuklara kendilerini sanat, drama ve fantezi içeren oyunlar yoluyla ifade edebilmeleri için fırsatlar sunar.

    Oyun terapisi yönlendirmeli(direktif) yada yönlendirmesiz (non – direktif) olabilir.

    Yünlendirmeli oyun terapisinde önderlik ve yükümlülüğü terapist üzerine alır

    Yönlendirmesiz terapilerde ise, terapist yükümlülük ve yönetimi çocuğa bırakır.

    Neden Oyun Terapisi?

    Çocuklar oyun oynamayı severler. Yetişkinler kadar duygularını anlayabilme ve becerileri gelişmemiştir. Bu nedenle oyunla çocuklara deneyimlerini ve duygularını ifade etme fırsatı sunulduğundan iyileştirici özelliği vardır. Çocuklar oyunla davranışlarını etkileyen;

    • Kızgınlık,
    • Korku,
    • Hayal kırıklığı gibi duyguları terapistin sağladığı güvenli bir ortamda canlandırabilirler

    Oyun terapisi çocukların;

    • Duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine
    • Zihinsel ve fiziksel düşüncelerini geliştirmelerine yardımcı olur.

    Oyun Terapisi Ne İşe Yarar?

    Oyun hayatın şartlarına uyumda güçlük çeken çocukları tedavide en uygun metottur. Çocuklar kendilerini kelimelerle ifade edebilecek zihni yetekleri tam gelişmediği için, kendilerini oyun üzerindem daha akıcı bir şekilde ifade ederler. Oyun terapisi onlara kendilerini en rahat şekilde ifade edebilecekleri ortam sunar.

    Bir Çocuğun Oyun Terapisine İhtiyacı Olduğuna Nasıl karar Verirsiniz?

    Çocuklar, evdeki veya okuldaki değişimlere adaptasyonda, aileden birinin ölümünde, ebeveynin boşanmasında, zor dönemlerden geçebilirler. Bazı çocukların bu dönemlerde diğerlerinden daha çok yardıma ihtiyacı olur. Çocuğun hayatındaki ebeveyn, öğretmen yada bir başka yetişkin, çocuk hakkında endişe duyarsa oyun terapisi yardımcı olabilir.

    Bir Çocuğun Ne Kadar Süre Oyun Terapisi Alması Gerekir?

    Çocuktan çocuğa değişir bu süre. Ayrıca bu sürenin uzunluğu yada kısalığı çocuğun yaşadığı olayın ciddiyeti ve çocuğun olayı nasıl algıladığı önemlidir.

    Oyun Terapisi ile Çocukla Evde Oyun Oynamanın Farkı Nedir?

    Oyun terapisti oyun odasında empati, kabul ediliş ve anlayış havasını oluşturabilmek üzere eğitim almıştır. Oyun terapisi oyun ile aynı şey demek değildir. Oyun terapisi çocukların hayat şartlarına doğal olarak verdiği reaksiyonları ortaya dökmesine imkan verir. Eğitimli bir oyun terapistinin varlığı çocuğun kendini kabul edilmiş ve anlaşılmış olarak hissetmesine ve kontrol hissini veya zor durumların farkına varabilmesine uygun ortam sağlar.

  • Grip nedir? Tanı ve tedavi hakkında bilgilendirme

    Grip nedir? Tanı ve tedavi hakkında bilgilendirme

    Grip, sadece İnfluenza Virüs’ün yaptığı bir hastalıktır. Ülkemizde bu hastalık daha çok Aralık, Ocak, Şubat aylarında görülür. Yüksek ateş, boğaz ağrısı, öksürük, yaygın kas ağrısı tipik özellikleridir. Bu belirtiler diğer bütün üst solunum yolu enfeksiyonlarında görülebildiği için soğuk algınlığı, nezle gibi gribal (yani grip benzeri) enfeksiyonlarla karıştırılabilmektedir. Ancak grip sadece influenza virüsün yaptığı hastalığa verilen bir isimdir. Diğer gribal hastalıklar çok daha hafif seyreder.

    GRİBİN DİĞER GRİBAL HASTALIKLARA GÖRE ÖNEMİ NEDİR?

    Çoğunlukla ilaç kullanılmasa bile kendiliğinden geçen gribin en korkutucu yanı ise 1000 hastadan 1’inin ölümüne sebep olmasıdır. Başka kronik hastalıkları olan kişiler için gribin daha riskli olacağı düşünülse bile biliyoruz ki ölenlerin yaklaşık yarısında altta yatan hiç bir hastalık, risk faktörü vs bulunmamaktadır.

    TEDAVİSİ VAR MI?

    Evet. Gribe etkili ilaçlar var. Bu ilaçlar hastalığın uygun zamanında doktor önerisiyle kullanılanırsa gribe bağlı sıkıntıları büyük oranda azaltabilir. Şunu özellikle belirtmek gerekir ki bu mikrop bir virüs olduğu için antibiyotikler tedavide etkili olmazlar.

    NASIL KORUNABİLİRİZ?

    Birçok hastalıktan korunmada ilk aşama olan el temizliği bu hastalıkta da çok önemli. Özellikle hastalık atağı dönemi olan Aralık, Ocak ve Şubat aylarında tokalaşmaktan kaçınmak unutulmamalıdır. Yine bu aylarda kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçınmak önemlidir. Gribe karşı en etkili korunma yöntemi ise her sene sonbahar aylarında yapılan grip aşısıdır.

    GRİP AŞISI NEDİR? NEDEN BİR SEFER DEĞİL DE HER SENE TEKRAR YAPILMALIDIR?

    Grip virüsü, yüzeyindeki yapılara ve yapısına göre değişik isimlerle karşımıza çıkar. İnfluenza A – B gibi ya da H1N1 (domuz gribi diye bilinir), H3N2 (mevsimsel grip diye bilinir) ve buna benzer isimleri çok duyarız. Bizim bağışıklık sistemimiz bu saydığım virüslerin hepsini farklı mikroplar gibi algılar. Birinden hasta olunca diğerlerine karşı bağışıklık kazanamayız. Diğeriyle karşılaşınca ne yazık ki yine grip oluruz.Ve grip virüsü sürekli kendisini biz onu tanıyamayalım diye değiştirir. Daha önce H1N1 geçirsek bile birkaç yıl önceki H1N1 virüsü artık aynı dış görünüşe sahip olmadığı için artık onu tanıyamayız ve karşılaşınca yine hasta oluruz.

    Dünya Sağlık Örgütü her yıl bir önceki virüsleri inceleyerek bir sonraki grip mevsimi için aşı yapımında kullanılacak influenza virüslerini tespit eder ve aşı üreticileri de buna göre aşıları üretir. Virüsün kendini değiştirme özelliğinden dolayı aşıların etkinliği %70-90 arasında kalır. Yine Dünya Sağlık Örgütü her yıl kimlerin aşılanması gerektiğine dair önerilerde bulunur.

    KİMLER GRİP AŞISI OLMALI?

    Mutlaka aşı olması gereken gruplar şunlardır:

    Hamileler

    6 – 59 ay arası çocuklar

    Yaşlılar

    Kronik ya da riskli hastalığı olanlar

    Sağlık çalışanları

    Bunların haricinde evde kronik ya da riskli hastalıklı birey olan ev halkı, yatılı öğrenciler, kışla gibi kapalı yerde uzun süre kalması gerekenler, öğretmenler gibi kalabalık ortamda çalışanlar, öğrenciler aşı yapılması önerilen kişilerdir.

    SON SÖZ

    Domuz gribi (H1N1), mevsimsel gripten daha tehlikeli değildir. Duyunca korkmayın.

    Mutlaka doktorunuzun verdiği ilacı kullanın.

    Her gün C vitamini almanız sizi gripten korumaz.

    Doktorunuz önermiyorsa antibiyotik kullanmayın.

    Aşı en etkili korunma yöntemidir, unutmayın.

    Aşılar vücudumuza zarar vermez, bağışıklığımızı bozmaz.

    Sağlıklı kalın …

  • İyi Ebeveyn Olmak

    İyi Ebeveyn Olmak

    Özellikte yeni anne-babalarımızın çocuklarıyla nasıl iletişim kurmaları gerektiğiyle ilgili konularda arada kalmaları nedeniyle bu konuya değinmek istedim. Ayrıca birçok anne-baba çocuklarıyla iletişim problemi yaşamaktadır. Bu noktada önemli olan birkaç unsuru atlamamakta fayda var, belki de bu sayede bu sizlere sunacağım küçük anahtarlarla çocuğunuzla olan iletişiminiz olumlu olarak ilerleme kaydeder.

    Öncelikle çocuğunuzu yetiştirirken tek bir doğru olması mümkün değildir, her ailenin kendine özgü dinamikleri mevcuttur. Ancak ilk olarak sizlere şunu hatırlatmalıyım ki çocuğunuzla çocuk olmayı tekrar hatırlayın, olumsuz davranışlara kilitlemeyin kendinizi. Bu hem çocuğunuzla olan iletişimin kapılarını açmaya yarar sağlayacaktır, hem de sizin kendinizi olumsuz düşüncelere yöneltmenizi engelleyecektir.

    *Kendinize hata yapma şansını tanımayı unutmayın…

    Ebeveyn olarak mükemmel olmaya çalışmak çok yorucu ve ulaşılması güç bir hedef olacaktır. Bazen hatalar yapabileceğinizi, bir şeyleri zaman zaman deneme yoluyla bulabileceğinizi ve hatta yeri geldiğinde problem çözme becerinizin o noktada devreye giremeyebileceğini unutmamalısınız. Önemli olan sizin çocuğunuza koşulsuz sevgi vermeniz, güvenmeniz ve açık iletişimde olmanızdır. Bunlar olduktan sonra her durumda sağlıklı biçimde ilerlenebilecektir.

    *İyi ebeveyn olmak…

    Bebekken temel ihtiyaçlarını karşıladığınız çocuğunuz ihtiyaçlarına uyum sağlayabiliyor ve zamanla o büyüdükçe daha az ihtiyaç duyduğunu tolere edebiliyorsanız iyi bir yerdesiniz demektir. Ebeveynlerin yapması gerekenler çocuğunun gelişimlerini takip etmeleridir. Buna ek olarak çocuğunun yanlış yapabilme ihtimalini de tolere etmesi gerekmektedir. Çünkü yaptığı bu yanlışlardan dolaylı olarak rahatsız olan çocukta sorumluluk alma bilinci oluşur. Ebeveynlerin her noktada kurtarıcı bir tutum sergilemeleri çocuğun sorumluluk sahibi olmasını yavaşlatabilir.

    *Sınır koymak…

    Ebeveynler çocuklarını yetiştirirken sınırlar koymalıdır. Ancak sınır koymak demek sert disiplin uygulamak demek değildir. Zaten küçük yaştan itibaren doğru şekilde sınır koyularak büyüyen çocuklar, sınırlarını ve o ortamın gerektirdiği kuralları bilerek hareker ederler.

    Sınırlar belirlenirken çok sert ve çocuğu engelleyici olmamasına dikkat edilmelidir. Çünkü sert ve engelleyici sınırlar içerisinde çocuğun hayata karşı olan motivasyonu düşer ve yaratıcı yönü gelişmez, bu da yetişkin olduğu dönemleri olumsuz etkiler.

    Sınırları koyarken çocuğunuza karşı net ve söylediğiniz şeyler için her zaman tutarlı olmanız gerekmektedir. Aynı zamanda sınırları koyarken bunu çocuğunuzun yanında ve yüz yüze net olarak konuşmanız gerekmektedir. En önemli olan şey ise sabırlı olmalısınız, çünkü anında değişim olmayacaktır. Bir diğer nokta ise çocuğunuzun kazançlarını ve kayıplarını net olarak anlatmaktır. Yani sınırlara uyacağı zaman onu motive edecek faydalı ve uymadığı zaman ki zararları ifade etmek ve davranışsal olarak göstermek gerekmektedir.

    *Genel sorulardan kaçının

    Çoğu ebeveynler çocuklarının paylaşım yapmamalarından şikayetçi olmaktadır. Ancak asıl durum çocuklarının paylaşmaması değil, ailelerin çocuklarına nasıl sorular soracaklarını bilememeleridir.

    Çocuğuyla iyi iletişim kurmak isteyen anne-baba ‘Bugün okulda ne yaptın?’ gibi genel sorular sormak yerine; ‘Bugün hiç çok güldüğün bir şey oldu mu?’ ya da ‘Bugün neye sinirlendin?’ gibi daha spesifik soruları tercih etmelidir.

    Bir yandan da sadece paylaşımı çocuğunuzdan beklememelisiniz, siz de kendinizle ilgili şeyler paylaşmalı ve çocuğunuzun da size sorular sorma davranışını geliştirmesine katkıda bulunmalısınız.

    *En önemli anahtar: Çocuğunuzla çocuk olmayı unutmamak!

    Yaşam koşullarının ve zorlukların ailelere vermiş olduğu yoğun sorumluluklar ve yükler nedeniyle ailelerin çoğu çocuk olmayı, hayattan keyif almayı, kendilerine zaman ayırmayı, esnek olabilmeyi unutuyorlar. Yetişkinliğin vermiş olduğu yüklerle birlikte her şeyi kontrol etme çabasına girebiliyor ve bunu çocuklarda da uygulayabiliyorlar.

    Bu bağlamda iyi birer ebeveyn olmak ve çocuğunuzla iletişim kurabilmek adına; çocuğunuzla çocuk olmayı unutmamalısınız. Onunla eğlenin, onun yaşına inebilin, esnek davranışlar gösterin. Bunları uyguladıkça iletişiminizin ilerlediğini ve ilişkinizde de aşamalar kaydettiğinizi göreceksiniz.

    Çocuklarınızla bol bol iletişim kurun. Çünkü çocuğunuzla kurduğunuz doğru iletişin, onun sosyal, akademik ve duygusal gelişimi için çok önemlidir. Unutmayın ki şu anda onun için attığınız her doğru adım ileride olan yaşantısını etkilemektedir.

  • Rutin aşılama olmasaydı ne olurdu?

    Son zamanlarda aşılama yaptırmak istemeyen ailelerin artması üzerine kısa ve öz bir yazı yazmak istedim. Çocuklarımızı bekleyen tehlikeyi bu şekilde belki daha iyi anlayabiliriz.

    Sağlık Bakanlığı’nın rutin aşılama takviminde bulunan aşılar yapılmasaydı, ülkemizde her yıl bu hastalıklara bağlı ne kadar hasta görürdük?

    HEPATİT B: Yılda 7.000 hasta, 350 ölüm

    TÜBERKÜLOZ (verem): 27.000 hasta, 5400 ölüm

    DİFTERİ (kuşpalazı): 140.000 hasta, 14.000 ölüm

    BOĞMACA: 70.000 hasta, 700 ölüm, 700 havale

    TETANOZ: 300 hasta, 250 ölüm (sayı az ama orana dikkat!!)

    POLYO (çocuk felci): 10.000 hasta, 150 ölüm, 2200 kalıcı sakatlık

    HEMOFİLUS İNFLUENZA B: 70.000 hasta, 350 ölüm

    PNÖMOKOK: 62.000 hasta, 2700 ölüm

    KIZAMIK: 250.000 hasta, 1.000 ölüm, 3 SSPE (yıllara yayılan yavaş ölümlü beyin tutulumu)

    KIZAMIKÇIK: 30.000 hasta, 35 doğumsal hastalık (körlük, sağırlık, zeka geriliği vs)

    SU ÇİÇEĞİ: 1.000.000 hasta, 20 ölüm, 64 karaciğer yetmezliği, 34 beyin tutulumu

    HEPATİT A: 10.000 hasta, 50 karaciğer yetmezliği

    Unutmayalım, salgın anında bu sayılar 10-20 kat daha fazlasına çıkabilir.

    Aşılar bu hastalıkların görülme oranını %90-99 (verem için %50 civarı) azaltmaktadır. Aşı yaptırmayarak bu riskleri almaya değer mi? Lütfen bir daha düşünün.

    Sağlıklı kalın.

  • Herkes Kendi Boşluğunu Arıyor

    Herkes Kendi Boşluğunu Arıyor

    Büyük Ev Ablukada diye bir alternatif grubun ”Boşluk” isimli şarkısını dinlerken şarkının nakaratında ”herkes kendi boşluğunu arıyor” diye duydum.

    Genellikle tek bir açıdan bakılırken;hep bir boşluk doldurma çabası varken ;neden tersi olmasın ki? Kendi boşluğunu aramak!

    Her şey yolunda gidiyor olsun yaşamımızda ;”aile,maddiyat,ilişki,rutin,sosyal yaşam,vs.” ancak bir şeyler yetmiyor,sanki eksik olan bir şeyler var…

    Öyle değil mi zaten;etrafta kaç kişiye bunu dile getirseniz mutlaka boşluk var yaşamında yani insanlarda da şu izlenim oluşuyor ;”herşey bu kadar da yolunda gidemez.”

    Baktınız ki yaşamınızda herşey yolunda gidiyor.Fakat sizi içten içe kemiren bir düşünce devreye giriyor ;”hadi canım hiç kimsenin hayatı bu kadar yolunda gidemez!” Ozaman düşünmeye ve arayışa başlıyorsunuz;”kendi boşluğumu bulmam gerek!”

    Varoluşun vermiş olduğu ağır boşluk;yaşama tutunmanın zorluğu karşılaştığınız olgular olabilir.Siz artık düşünen bir canlısınız!

    Bunca zaman hayatınızın en derininde yer alan;hayat koşuşturmacaları ,yetişme teleşları,akut durumlar için stres yaşamalar,hep daha iyiye gitme çabaları bir kenara taşınıyor ve düşünmeye başlıyorsunuz.Tamam bu kadar zaman varoldum ancak kendilik varolşumda bir boşluk var!

    Varolduğum zaman diliminde burdaki amaç üzerine ne kadar enerji harcadım,Sadece günlük işler için dünyaya getirlmiş bir canlı olma ihtimalim var mı?Biricik olma telaşı yanında ;ailelerinizin tüm kardeşlerinize vermiş olduğu ya da vermeye çalıştığı eşit ilgi aklınıza geliyor.

    Herkes kadar sırdan bir yaşam yaşamanın amacı ne;insanlık bir sürü ve kesilene kadar ben de bu sürünün bir parçası olma ihtimalim kaç diye düşünceye dalınır.

    Aynayı kendimize döndürdüğümüzde gerçeklerle yüzleşme başlar.Aslında sizde herkes gibi belli bir saatte uyanıp,belli bir saatte yatıyorsunuz;belli stresler yaşayıp-yaşatıyorsunuz;temel ihtiyaçlarınızı (yemek,barınmak,cinsellik,tuvelet,uyku)herkes gibi gideriyorsunuz

    Dönüp bakıyorsunuz ki aslında kocaman bir boşluk avucunuzun tam da içindeyken;bunca zaman geçici körlük yaşamışsınız.

    Tebrikler kendi boşluğunuzu yaratmanın ilk adımını attınız; ya sonra?

  • Üfürüm hakkında

    Üfürüm kalbin dinlenmesi sırasında doktor tarafından duyulan ek sestir. Çocukluklarda 2-5 yaş arası çok sık olarak üfürüm duyulur. Önemli olan bu üfürümlerin masum olup olmadığının değerlendirilmesidir. Üfürüm kalpte delik demek değildir.

    Üç tip üfürüm vardır: Masum üfürüm, fonksiyonel üfürüm, patolojik üfürüm.

    Masum üfürümlerde kalpte herhangi bir yapısal problem yoktur, kalp tamamen normaldir. Bu tip üfürümün nedeni belli değildir ve zamanla kaybolur. Ateş sırasında üfürümün şiddeti artar. Bu tip üfürümlerde çocuk kardiyoloğu tarafından muayene ve gerekirse ekokardiyografi yapılarak yapısal problem olmadığı kesinleştirilmesi şarttır. Eğer yapısal kalp hastalığı olmadığı görülürse takibe gerek yoktur.

    Fonksiyonel üfürüm; kansızlık ve tiroit bezinin aşırı çalışması durumunda duyulan üfürümlerdir. Bu tip üfürümlerde kalpte problem yoktur ve altta yatan hastalığın tedavisi ile üfürüm kaybolur.

    Patolojik üfürüm; kalpte doğuştan var olan veya sonradan gelişen herhangi bir yapısal problemde duyulan üfürümlerdir. Patolojik üfürümlerde kalpte delik, kalp kapaklarında darlık veya yetersizlik, akciğer damarında veya şah damarında darlık gibi önemli problemler olabilir. Bu nedenle, her ne kadar deneyimli bir hekim patolojik ve masum üfürüm ayırımını yapabilirse de, muayenede üfürüm duyulan her hastanın çocuk kardiyoloğu tarafından görülmesi önerilir.

  • En Büyük Tuzaklardan Biri: Teknoloji!

    En Büyük Tuzaklardan Biri: Teknoloji!

    Teknoloji günümüzde olmazsa olmazlardan iken; aileler tarafından bir şikayet unsuru haline gelmiştir. Aile içi iletişimi koparan; çocuklarda algı ve odaklanma sorunu oluşumuna neden olan ve sabretme kat sayısını daha da düşüren bir etken olarak teknoloji karşımıza çıkmaktadır.

    Bu kadar olumsuz etkileri varken bir yandan da etkili olarak kullanılması gereken bir araç haline gelmiştir. Ancak amaç değil de araç haline dönüştürmek adına ne yapmalıyız?

    Öncelikle çocuklarınızın gidip mağazadan o teknik aletleri alacak bir kazancı vs olmadığını hatırlayarak başlamak gerekmektedir; çünkü hem sizlerin aldığı teknolojik aletlerken o aletler sonrasında bir krize yol açmaktadır. Oysaki çocuklarınızın mağazaya gidip de ‘ben şu model, şu özelliği olan, şu fiyata aletten istiyorum’ diyip alma gibi bir imkânları olmamaktadır. Kendi almış bulunduğumuz teknik envanterler sonrasında sorun olmaktadır.

    Zararlarını özellikle ayrıntılı olarak vurgulamak istiyorum ki işin ciddiyetinin farkına varabilelim. Psikolojik olarak etkilerinin yanında fiziksel olarak radyasyon yüklenen körpecik bünyeler. İlk olarak sürekli teknolojiyle olan çocuklarda kalp krizi riskinde artış görülmektedir. Ayrıca ileride alzheimer, hafıza zayıflığı gibi rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir.

    Bir diğer önemli nokta ise; sürekli kanal ve oyun değiştirme arzusu olan çocukların, hemen sıkılmaya başlamalarıdır. Teknolojinin aşırı kullanımı; gelişim geriliği, çocukluk depresyonu, anksiyete, dikkat eksikliği, otizm, bipolar da aralarında olmak üzere birçok sendromu tetikleyebiliyor. Bunun yerine top oynansa, spor yapılsa vs. daha çok katkısı bulunmaktadır. Çünkü bedensel aktiviteler dikkati toplamada destek olmaktadır.

    Hep ileriki dönemlere istinaden düşünmek durumundayız ki; görünen tablo işlem yapamayan ve okuduğunu anlamakta zorlanan, çabuk sıkılan, odaklanma sorunu yaşayan çocuklar. Sürekli veri yüklemesi, yeni oyun ve görsel sunumlar tek başına verimli olmayacaktır. Çünkü asıl bilgi alımı; bunları algı sürecinden geçirip deneyimleyerek pratiğe dönüştürmekten geçmektedir.

    Peki bu teknoloji kaçınılmaz bir son, tamamen yok etmek mümkün değil; o zaman ne yapmalıyız? Tabii ki tamamen ortadan kaldırılamayacak bir unsur teknoloji, ancak bunu sınırlamak biz ebeynlerin elinde.

    Yaş gruplarına göre koyulacak sınırlar değişmektedir;

    0-2 yaş grubu; mümkünse teknolojiyle tanışmasın; çünkü dil gelişimi açısından bu çok önem arz etmektedir.

    2-5 yaş grubu; en fazla bir saat ve saldırganlık içermeyen görseller bulunan şeyleri izleyebilirler.

    6-18 yaş ise öncelikli olarak yapmaları gereken derslerini yapıp, sonrasında 2 saat izlemek yeterli olacaktır.

    Bu konuyu göz ardı etmemelisiniz; başta net sınırlar koyarken yaşadığınız krizler ya da siz iş yaparken çocuğunuz sabit dursun diye verdiğiniz teknolojik aletler; vereceğiniz her karar çocuğunuzun geleceğidir.

  • Down sendromu ve tıbbi sorunları

    En çok karşılaştığımız bir genetik hastalık olan Down Sendromunu çokça sorulan bazı sorular ile tıbbi sorunları açısından değerlendirelim:

    Down Sendromu nedir, nasıl oluşur?

    Down sendromu en sık rastlanılan genetik bozukluktur. Yaklaşık olarak 600 canlı doğumda 1 karşılaşılmaktadır. Down sendromu, bir kromozom bozukluğu hastalığıdır. İnsan hücresi 23 çift yani 46 kromozomdan oluşur, Down sendromunda ise 21’inci kromozom çiftinde bir fazla kromozom vardır. Yani Down sendromunda 47 kromozom vardır.

    Gebelik sırasında Down Sendromu tesbit edilebilir mi, Down sendromu için risk faktörleri nelerdir?

    Down sendromu için en önemli risk faktörünün halen ileri anne yaşı (35 yaş üstü) olduğu bilinmektedir. Gebelik döneminde kimi basit bir kan alımı ile kimi de daha ciddi yöntemlerle Down Sendromunu tesbit edebilme yöntemleri vardır. 12 hafta civarında yapılan 2’li-3’lü testler Down sendromu ile birlikte bazı hastalıkların ortaya çıkma olasılıklarını verir, kesin tanı vermezler. Anneden alınan az miktarda kandan yapılan fetal DNA çalışması Down sendromu ile birlikte diğer trizomik hastalıkların tanısında yeni geliştirilmiş olan ve %99’a varan güvenilirliği olan bir testtir, 14 hf civarında yapılır. Down Sendromu tanısı %100’e varan netlikte ancak amniosentez ile alınan sıvıda kromozom analizi yapılmasıyla konulabilir.

    Diğer üzerinde durulması gereken bir konu da gebelik döneminde yapılan ultrason ile tanının konulup konulamayacağıdır. Henüz Down Sendromunun klinik görüntüsünü net olarak elde eden bir ulktrason cihazı geliştirilmiş değildir. Ancak kendisini bu konuda geliştiren bazı hekimler bir takım bulgular ile Down Sendromu olasılığının olduğunu söyleyebilirler, bunun için en iyi bilinen örnek şu aşamada ense kalınlığı ölçümleridir.

    Down Sendromunun özellikleri nelerdir?

    Down sendromu olan bebekler tipik özellikleri ile tanı açısından herhangi bir tetkike gerek olmadan tanınırlar. Ancak bazen tanı açısından kromozom analizi tetkikini yapmak gerekebilir. Gözler çekik, dil dışardadır, göz kenarlarında epikantus denilen deri fazlalığı vardır, saçlar seyrek ve incedir. Bebekler ilk ay içerisinde gevşek haldedirler. Avuç içlerinde tek çizgi olur, parmaklar kısadır.

    Down Sendromu tanısı alan bebeklere ilk ay içinde neler yapılmalıdır?

    Bu bebeklerin yaklaşık yarısında hafif veya ağır doğuştan kalp hastalıkları vardır. Bu nedenle herhangi bir şikayet olmasa bile mutlaka kalp açısından değerlendirilmeli, ekokardiyografisi yapılmalıdır. Aşırı kusmalar, büyük abdestle ilgili düzensizlik ve bozukluklar, aşırı kabızlık mide barsak hastalıkları açısından uyarıcı olmalıdır. Yine bu bebeklerde tiroid bezinin az çalışması sık görülen bir durumdur bu nedenle tiroid hormonları bakılmalıdır. Göz hastalığı olarak katarakt olabilir, bu yüzden göz kontrolü yapılmalıdır.

    Kalp hastalığı olan Down Sendromlu bebekler hangi problemlerle karşılaşırlar?

    Bu bebeklerde çoğunlukla kalp yetmezliğine neden olan kalp hastalıkları, daha az morarmaya neden olan kalp hastalıkları görülür. Bu yüzden solunum sıkıntısı, beslenirken çabuk yorulma, kilo alamama gibi belirtiler ile morarma, ağlarken morluğunda artış varsa kalp hastalığı belirtileri olarak dikkat edilmelidir.

    Bu hastalıkların çoğu gelişmiş tıbbi olanaklar sayesinde tedavi edilebilmektedir.

    Down Sendromu olan bebeklerin 1 yaşına dek izlemlerinde nelere dikkat edilmelidir?

    Bu bebeklerin düzgün takipleri yapılmalıdır. Kulak ve göz hastalıkları bu dönemde sık ortaya çıkarlar. Beslenme problemleri olabilir, solunum yolu enfeksiyonları bu dönemde fazlaca karşılaştığımız sorunlardır.

    1-12 yaş arasında nelere dikkat edilmelidir?

    1 yaş sonrasında uyku bozuklukları, konuşma problemleri, göz problemleri ve obezite sık karşılaşılan problemlerdir. Bu açılardan aralıklı kontrol gereklidir.

    12 yaş sonrası ve ergenlik döneminde ne yapalım?

    Bu yaşlarda kalp kapak problemleri gelişebilir, bu yüzden yeniden ekokardiyografik değerlendirme gereklidir. Cinsel problemler açısından jinekolojik muayene ve psikolojik danışım gerekli olacaktır. Yine bu dönemde obezite, davranış bozuklukları, katarakt veya keratokonus gibi göz hastalıkları önemlidir.

  • Duygusal Yeme Bozukluğu

    Duygusal Yeme Bozukluğu

    ‘Sürekli bir şeyler yemeye ihtiyacım var. Tok olduğumu hissediyorum ama yine de yiyorum. Hiç doyma hissi yok bende.’ gibi cümleler kuruyorsanız duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    İhtiyacınız olan duygusal boşlukları yemeyle dolduruyorsanız; yani çevreden görmeyi istediğiniz ilgi ve alakayı göremeyip sonrasında kendinizi yemeğe veriyorsanız; kilolu olmayı sevmediğiniz halde diyet uygulayabilecekken bunu devam ettirmede güçlük yaşıyorsanız duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    Hastalığın isminden de anlaşıldığı üzere özetle duygu değişimlerinin sonucunun yemekle sonlanması diyebiliriz. Bu hem olumlu hem de olumsuz duygular sonucunda gerçekleşebilmektedir. Öyleki moralinizin bozuk olduğu zamanlarda o duygusal boşluğu yemek yemeyle dolduruyor ve üzüntü duyduğunuz şeyin acısını bedeninizden çıkarıyor da olabilirsiniz ya da çok mutluyken ve kutlamalar yapıyorken olumlu duygularla yeme eylemini sanki bir ödülmüş gibi birleştirerek yemek yiyor olabilirsiniz. Bu iki durumda da sonuç suçluluk duygusu ile sonuçlanmaktadır ve suçluluk duygusunu bastırmak adına tekrar yeme isteği uyanıp kişi kendini tekrar yemek yerken bulmaktadır. Sonrasında da yine pişmanlık hissetmekte, kişi yemekte bulmaya çalıştığı mutluluk yerine mutsuz olmakta ve bu döngü aynı şekilde bir çıkmaz gibi devam etmektedir. Sonuç ise; alınan kilolar, mutsuz ve özgüvensiz bir kişi, beğenmediğiniz bir vücut, bozulmuş diyetler, başarısızlık ve kendinize dair içinizdeki yüksek sesli suçlamalar.

    Kendinizle ilgili asıl keşfetmeni gereken şey kendinizi bir anda yemeğin içinde bulduğunuz anın öncesinde ne düşündüğünüz ve ne hissettiğinizdir. Çünkü o düşünce ve duygular sizi bir sonraki aşamaya yani yeme davranışına sevk etmektedir. Diyet uygulamada zorluk çekenler ve sürekli diyete başlayıp, sonra diyet bozanlar adına; diyetinizi bozduğunuz anları yazmanız sonrasında dönüp okuduğunuzda nerelerde hata yaptığınızı anlamanıza neden olacak ve aynı hatayı yapmamaya çalışmanızı sağlayacaktır. Bir diğer önemli nokta ise; yemeği neyin yerine koyduğunuzdur. Örneğin; ilişkinizden ayrıldınız ve sevdiğiniz kadın yerine mi yemek yiyorsunuz, yoksa annenizle kavga ettiniz ve annenize karşı verdiğiniz olumsuz tepkiler mi yiyecek konumunu alıyor ya da kötü bir cinsel hayatınız mevcut siz de cinsellik yerine mi yemeği koyuyorsunuz? gibi durumlara kendinize karşı objektif ve gözlemci olmak bir şeylerin farkındalığına varmanızı sağlayabilir.

    Her şeyden önce bir şeyleri başaracağınıza inancınızın olması gerekmektedir. Bir şeyleri tamamen istemeden ve üzerine gitmeden aşmanız da mümkün olmayacaktır. Hiç kolay bir süreç değil, ancak asıl olan rutine oturmuş yeme davranışınızı neyin yerine koyduğunuzu keşfetmektir. Bunun sonrasında ise ihtiyacınız olan şeye ulaşmanızdaki engelleri çalışmak ya da niçin ona ulaşmayı tercih etmediğinizi bulmak olmalıdır. Eğer süreci tek başınıza yönetmekte zorlanıyorsanız ve sosyal desteğe ihtiyaç duyuyorsanız psikoterapi desteği almanız da fayda vardır. Bu konuda destek almak; ihtiyaç duyduğunuz asıl meselenin ne olduğunun cevabına ulaşmak adına faydalı olacaktır.