Otizm, son bilgilere göre her 42 erkek çocuktan birini etkileyen, ve sıklığı her geçen gün artan bir durumdur. Otizmden etkilenen çocuklar sosyal hayata adapte olmakta zorluklar yaşarlar. Temple Grandin’in deyişiyle esas sorun bu çocukların “otistik olmayan bir dünyada yaşamak zorunda olmaları”dır. Bu zorluklar ve çocuklarının gelecekte kendine yeterli bir hayat sürememe olasılığı, aileler açısından büyük bir endişe kaynağıdır. Bununla birlikte otizmin patofizyolojisinin ne derece karmaşık olduğunun algılanamaması, çoğu zaman, çocuğun gelişimi açısından son derece kritik ve sınırlı zamanın, çocuğun bireysel biyokimyasal ihtiyaçlarına cevap vermeyecek ve her çocuk için aynı şekilde düzenlenen tedavi arayışları ile boşa harcanmasına neden olur. Çok yerinde bir söyleyişle “otistik çocuk sayısı kadar farklı otizm vardır”. Altta yatan nedenlerin her çocukta farklılık gösterebilmesi ve birbirini tetikleyen farklı etkenler ve yolaklara bağlı bir seyrinin olması nedeniyle, hem özel eğitim, hem tıbbi tedavi yaklaşımı çocuğa özel olarak düzenlenmelidir. Bir çocukta büyük yarar sağlayan bir yaklaşım, başka bir çocukta otizm bulgularının şiddetlenmesine, hatta bazen geri dönüşsüz sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir. Otizmde görülen nöropsikiyatrik belirtiler buzdağının görünen tarafı olup, buzdağının görünmeyen tarafında hem bağırsak hem beyinde devam eden bir inflamasyon ve birbiri ile bağlantılı bozulmuş biyokimyasal yolaklar mevcuttur. Her çocuk ayrı bir bireydir ve özellikle otizm söz konusu olduğunda genetik, metabolik ve biyokimyasal süreçler hepsinde ortak olan genel prensiplerden etkilenebildiği gibi bireysel farklılıklar da gösterir. Otizmdeki biyomedikal tedavi başarısı bu bireysel tıbbi farklılıklara ve ihtiyaçlara odaklanılabildiği ölçüde artar.
Yazar: C8H
-

Sanal Uyuşturucu = FOMO
Yaşamımızın her anında aktif olarak yer alan en büyük durumlardan biri hatta en büyüğü olarak ‘sosyal medya’ karşımıza çıkmaktadır. Sosyal medyadaki bilgi akışı çılgınlığı o kadar yoğundur ki bu bir süre sonrasında sürekli takipte kalınması gereken bir olgu olmaktadır.
FOMO; açılımı; ‘fear of missing out’ yani gündemi-gelişmeleri kaçırma korkusu ve bununla bağlantılı olarak elinde sürekli akıllı telefonlar olan, uykusuz ve işlevselliğini yitirmeye başlayan bir kuşaktan bahsedilebilir. Bu korkunun oluşmasındaki neden kontrol gücünü elden kaybedeceğim düşüncesi ile bağlantılıdır. Her an, her şeyden haberdar olmak isteyen kişi; rutin yapması gereken işlere kendini vermekte zorlanır çünkü gündem bir yandan onun kontrolü dışında akmaktadır ve o takip edememektedir. Bununla bağlantılı olarak ‘nomofobi’ diye adlandırılan telefona bağımlılık durumu ortaya çıkar.
Sosyal medyada yer almamak ve yer alınca da istenilen miktarda beğeni ve yorum almamak kişide kendisinin ‘onaylanmayan ve beğenilmeyen kimse’ olduğu düşüncesini uyandırmaktadır. Bu da bireyin özgüveninde düşüş gerçekleşmesine yol açmaktadır.
“FOMO tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık mıdır?” sorunu sıklıkla duymaktayım. Eğer yaşamınızda sosyal medya çok önemli bir rol oynuyorsa, uzak kaldığınızda kriz halinde hemen sosyal medya hesaplarınıza koşmak istiyorsanız yani yoksunluk belirtisi gösteriyorsanız, ona kavuştuğunuzda rahatlama hissi yaşıyorsanız ve sosyal medya hesaplarınızdan uzak kaldığınızda mutsuz oluyorsanız; bu tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık durumuna ulaşmış demektir. Çünkü yaşam kalitenizde ciddi anlamda tahribata yol açmaktadır.
FOMO en çok Z kuşağı bireylerde yani 15-35 yaş arası “internet çağı çocuğu” diyebileceklerimizde görülmektedir. Özellikle de erkeklerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.
Daha çok bilgisayar başında çalışan bireylerde FOMO görülmektedir. Sosyal medya sayesinde sosyalleşen kişilerde de FOMO ortaya çıkmaktadır. Sosyal medya ortadan kalktığında yalnızlaşan ve mutsuz kişilerdir.
Aile içerisinde de arkadaş çevresinde de yüz yüze yani gerçek olan ilişkileri zedelemektedir. Çünkü herkes elinde telefonuyla gerçek yaşamdan koparak, “sosyal engelli” bireylere dönüşmeye başlamaktadırlar.
Peki yaşamımızda hiç mi yer almayacak? Tabiiki hayır. Ancak asıl olan şey tüm yaşamımızı sarıp sarmalayan bir amaç olması yerine araç olması gerekmektedir.
Bundan kurtulmak ilk aşamada zorlu olacaktır; bireysel olarak baş edemiyorsanız; artık yaşam kalitenizde düşüş; ilişkilerinizde bozulmalar ve işlevsellikte sorunlar yaşıyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almanızı öneririm.
-
Alerjik rinit nedir
Rinit alerjik yürüyüşün bir parçası olarak karşımıza çıkabilen ve çocuk ve yetişkinlerde okul ve iş başarısını oldukça düşürebilen bir hastalıktır. Rinitte başvuru şikayetleri tekrarlayan burun akıntısı ya da burun tıkanıklığı, burunda dolgunluk hissi, sık burun çekme, burun kaşıntısı, tekrarlayan hapşırık, aksırık, geniz akıntısı, gözlerde, boğaz, damak ve kulaklarda kaşıntı, gözlerde sulanmadır. Bu şikayetler nedeniyle hastanın uyku kalitesi, okul ve iş başarısı oldukça düşebilir.
Bu şikayetler yılın belli dönemlerinde olabildiği gibi tüm yıl boyunca da tekrarlayabilir. Deri testi pozitiflikleri rinitte şikayet oluşum zamanları ile ilgili bize bilgi verir. Rinit bulgularına ev tozu ve ev akarı, ağaç, ot, çimen polenleri, mantar sporları, hayvan tüy ve kepekleri, gıdalar neden olabilir. Bazı mesleki maruziyetlerde de rinit bulguları görülür. Kapalı ve açık ortam çevre kirliliklerinde de rinit görülebilir. Tütün, spreyler, yeni binaya taşınmış olma kapalı, kimyasallar ve endüstriyel kirlilik açık çevre kirliliklerine örnek oluşturur.
Rinit alerjik rinit, lokal alerjik rinit, nonalerjik rinit, enfektif rinit olarak sınıflandırılabilir. Benzer şikayetlere sebep olabilse de bu alt başlıklarda fizik muayene bulguları ve deri testi sonuçları farklıdır. Tüm rinit nedenlerinde burun mukozasında inflamasyon görülür.
Kendisinde veya ailesinde alerji öyküsü olan çocuklarda rinit daha sık görülür. Alerjik yürüyüş, besin alerjisi atopik dermatit, astım şeklinde ilerler. Rinit alerjik yürüyüşün en son görülen basamağını oluşturur.
Atopik Yürüyüş
Çocuklarda yoğun burun akıntısı ya da tıkanıklığı, tekrarlayan hapşırıklar, geniz akıntısı, gözlerde sulanma, kaşıntı, kızarıklık gibi şikayetlerle gelen rinit doğru ve yeterli şekilde tedavi edilmezse komplikasyonlar gelişebilir. Aileler çocuklarında enfeksiyonun çok çabuk akciğerlere indiğini, tekrarlayan grip bulguları yaşadıklarını ifade ederler ve çocuklarında bir bağışıklık sistemi problem olmasından endişe duyarlar. Bu çocuklarda sık tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları (grip, tonsillit yani bademcik enfeksiyonu, farenjit, sinüzit) görülebilir.
Rinit doğru şekilde tedavi edilmez ve kronikleşirse adenoid hipertrofi yani geniz eti büyümesine yol açar. Geniz eti büyüyen hastalarda horlama, ağzın açık durması şikayetleri olur. Geniz eti büyümesi ile birlikte östaki tüpü daralır ve hava pasajı azalır. Hastalarda tekrarlayan otit yani kulak enfeksiyonları olur, ki bu durum da iletim tipi işitme kaybına yol açabilir. Kronik ağız solunumu, horlama sonucu adenoid yüz gelişebilir. Dişlerde bozukluklar yani malokluzyon görülebilir. Hastalarda uyku bozuklukları, uyku kalitesinde düşme, uyku apnesi gelişebilir.
Rinitli hastaların astım, astımlı hastalarda rinit görülme sıklığı artmıştır. Rinit iyi tedavi edilmezse astım bulgularını kontrol altına almak zorlaşabilir ve astım atak sıklığı artar. Bu hastalarda tekrarlayan hışıltı, kuru öksürük ve gece öksürükleri, nefes darlığı şikayetleri olur.
Hastanın alerjik, nonalerjik, lokal alerjik ya da enfektif rinit gruplarından hangisinde olduğuna alerji uzmanı tarafınca karar verilir ve uygun tedavi düzenlenmesi ile şikayet ve bulgularda belirgin düzelme olur. Rinit tedavisinde çevresel uyaranlardan korunma yanında hastanın şikayet, fizik muayene ve test sonuçlarına göre bireysel tedavi ve immunoterapi yani aşı tedavisi planlanabilmektedir.
-

Psikolog Psikiyatr Ayrımı
Kafaların fazlası ile karıştığı bir konu; çokça kez duyuyorum ki psikolog ne iş, psikiyatrist ne iş yapıyor? Kime başvurmak gerekiyor; terapi alınca ne olacak ki ilaç değil mi asıl çözüm gibi. Bununla ilgili ayrıntılı şekilde ele almak gerektiğini düşünüyorum.
Psikiyatrist; tıp fakültesi üzerine 4 sene psikiyatri ihtisası yapan, ilaç yazma yetkisi bulunan doktordur. Tanı ve teşhis koyabilmektedir. Hastane yatışı gereken; ağır patolojisi olan hastalarla ilgilenir. Kendilerinden destek alan kişiler ”hasta” olarak tanımlanmaktadır.
Klinik psikolog; 4 yıllık hazırlıkla birlikte 5 yıllık psikoloji lisansı okuyup, sonrasında iki sene klinik psikoloji üzerine master/yüksek lisans yapan ve bunun yanı sıra bir kaç tane daha master düzeyinde terapi eğitimleri alan ve eğitim süreçlerinin hiçbir zaman için bitmeyeceği; terapistlerdir. Psikoterapi uygularlar ve terapisti oldukları kişiye ”danışan” denir.
Psikolog ve Psikiyatristin Uygulama Farklılıkları Nelerdir?
Bu ikisi ruh sağlığı çalışanları olsa da hem bağlantılıdır, hem de net çizgilerle ayırmak gerekir. Psikiyatrisler duygusal ve davranışsal sorunların fiziksel kökenli olduğundan yola çıkarken; psikologlar sıkıntı, zorluk, işlevsel olmayan düşünce nedenlerini arayarak kökenin psikolojik olduğu kanısındadırlar. Bu nedenle psikiyatristler ilaçla tedavi yolunda ilerlerken yani tedavi için hangi ilacın uygun olduğunu tespit etmeye çalışırken; psikologlar da kişi için uygun terapi yöntemini bulurlar ve kişinin baş etmesi adına; çalışmalar uygularlar. Ancak unutulmamalıdır ki ilaç çözüm olmamaktadır. Çünkü ilaç kişinin kaygısını bastırmasını sağlayabilir belki; ancak terapi ile kişi kendisinde kaygı yaratan durumları keşfeder ve bununla baş etmek ve çözüm üretmek adına neler yapacağı üzerine gider.
Psikologlar ve psikiyatristler genellikle el ele çalışırlar ve çalışmalıdırlar. Acil durumlarda genellikle psikiyatriye yönlendirilir. Zaten psikologlarda ihtiyaç görürlerse psikiyatriste yönlendirme yapmaktadırlar.
Önemli olan bir nokta ise; terapinin alternatifinin ilaç olmadığıdır. Bilinçsiz ilaç kullanımı; beynin yapısında ciddi bozulmalara yol açmaktadır. Uzman seçimine dikkat etmek gereklidir. Özellikle uzmanların geçmişini; aldıkları eğitimleri vs. araştırmadan hizmet almamalısınız. Eğer bir psikiyatrist 5 dk’da yüzünüze bakmadan ilaç yazıp, sizi gönderiyorsa; iyi bir uzman değildir ya da bir psikolog oturup kendi sıkıntılarını size anlatıyorsa; iyi bir psikolog değildir. Bu nedenle mutlaka uzmanların geçmişini araştırmak gereklidir. Psikologların da psikiyatristlerinde amacı aynıdır; insana yardım etmek. Bir diğer ortak amaçları ise; ilaca ve terapiye bağımlı olmadan kişinin sorunları ile kendi baş etmesini sağlamaktır.
Psikoterapide Neler Yapılmaktadır?
Birçok kişinin merak ettiği ise; psikoterapide neler yapıldığıdır. Dışarıdan bakıldığında; ilaç yok, ameliyat yok, sırf iletişim kurarak çare bulmak nasıl mümkün olur?; çoğu terapi almamış kişide bu konu soru işaretidir.
Psikoterapide; danışan kişi şikayetlerini, sıkıntılarını, değiştirmek istediklerini, terapiden beklentilerini paylaşır.
Danışan planlar yapıp, buna ulaşmak adına küçük hedefler belirler. Kişi etkin ve aktiftir. Bu aktif terapiye katılım sürecinde; kişi kendi terapisti olmayı öğrenir. Sonrasında baş edecek güce sahip olduğunda; kendi yol haritasına hakim olduğu için terapi sonlandırılır.
Psikoterapi kişiye nasıl fayda sağlar?
Kişi psikoterapiyle birlikte işlevsel yollar öğrenir. Sıkıntının ne olduğunu, neyin tetiklediğini keşfedip, değişikleri fark etmesi sağlanır.
Bir diğer merak edilen konu ise psikoterapinin ne kadar süreceğidir. Çünkü kişi düzenli olarak; zaman, bütçe ve emek harcamaktadır; bu da doğal olarak ne kadar süreceği merakını uyandırmaktadır. Bunu il seansta söylemek zordur ve doğru değildir. Genelde 1 yıldan kısa sürmektedir. Kronik bir durum olduğunda ya da değişmesi güç düşünce ve davranış alışkanlıkları olduğunda ise 1-2 yıldan da uzun sürebilmektedir.
-
Tüberkülozda sıkça sorulan sorular
Tüberküloz nedir?
Tüberküloz bulaşıcı bir hastalık olup etken Mycobacterium tuberculosis isimli bir bakteridir. Tüm Dünya da yaygın bir enfeksiyondur.
Çocuklarda tüberkülozun önemi?
Evrensel bir hastalık olan tüberküloz modern tıptaki tüm ilerlemelere karşın önemini korumaktadır. Çocuk ölümlerinde 8.ci sırada yer alan tüberküloz vakalarında artışa dikkat çekilmektedir. Hastalık çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar ağır seyretmekte ve yaş küçüldükçe bağışıklık sisteminin gelişmemiş olması tablonun dramatik seyrine neden olmaktadır.
Tüberküloz nasıl bulaşır?
Hastalık enfekte erişkinden çocuğa bulaşmaktadır. Tüberküloz bakterisi hava yoluyla bulaşım gösterir . öksürük , aksırık ve öpme ile bakteriler kolaylıkla çocuklara bulaşır.
Tüberkülozun klinik belirtileri nelerdir?
Öksürük
Ateş
Halsizlik ,İştahsızlık
Gece terlemesi
Büyüme ve gelişme geriliğidir.
Çocuklarda tüberkülozun klinik formları nelerdir?
Akciğer tüberkülozu
Tüberküloz menenjit
Tüberküloz adenit
Periton tüberkülozu
Tüberküloz osteomyeliti olarak tanımlanabilir.
Çocuklarda en sık görülen tüberküloz Akciğer tüberkülozudur.
Çocuklarda Latent tüberküloz enfeksiyonu nedir?
Latent tüberküloz enfeksiyonu bir bireyin tüberküloz bakterisi ile temas etmesi sonucu enfekte olmasını tanımlar. Bu bireyin hasta olduğu anlamına gelmez, tüberküloz bakterisi ile karşılaştığını gösterir. Çocuklarda latent tüberküloz tablosu yaş büyüdükçe artma gösterir.
Neden çocuklarda tüberküloz tanısı koymak zordur?
Klinik belirtiler belirgin değildir.
Çocuklarda bakteri sayısının az olması özgün laboratuvar incelemelerini yetersiz kılmaktadır.
Çocuklarda tüberküloz tedavisi nasıl olmalıdır?
Tedavide kullanılan antibiotikler 2 veya 4 ‘lu kombinasyonlar şeklindedir. Tedavi süresi 6 ay – 1 yıl arasında değişebilir. Çocukların tedaviye yanıtı iyidir.
Çocuklarda rutin uygulanan verem aşısı (BCG) çocuğu tüberkülozdan koruya bilir mi?
Aşının sınırlı bir koruyuculuğu mevcuttur. BCG aşısının ciddi tüberküloz vakalarında koruyucu etkisi önemlidir. Diğer tüberküloz vakalarında ise koruyucu etkisi yeterli değildir.
Ailede tüberküloz öyküsü varsa çocukları hastalıktan nasıl koruyabiliriz?
Tüberkülozda bulaştırıcı özellik tedaviye başladıktan sonra da devam eder. Hastaların en az iki hafta izole edilmeleri gerekir.
Aile bireylerin sağlık taramasından geçmesi gerekir.
Çocuklarda sağlık taramasında
Laboratuvar testleri
Akciğer grafisi
Cilt testleri uygulanır.
Çocuklarda bu testler
Başlangıçta yapılır.
8 hafta sonra tekrarlanır.
Çocuklar takibe alınır ve koruyucu antibiotik tedavisi başlanır.
-

Panik Atak
Özetle şiddetli korku ve endişe nöbeti olarak tanımlanabilir. Aniden ve beklenmedik bir ortamdayken başlayabilir. Hızlıca belirtiler tepe noktaya ulaşır. Bunun ortaya çıkması 10dakika ya da daha kısa sürede gerçekleşebilir. Panik atak süresi ortalama olarak 10-15dk sürerken; bazen 1 saatten uzun sürerken bazen de 1-2 dakika sürebilir. Araştırmalara göre %75 oranında kadınlarda %25 oranında erkeklerde görülmektedir. Ancak yapılan çalışmalar eski tarihlere dayanmaktadır; literetürdeki çalışmaları tekrar güncellemekte fayda vardır. Çünkü; başvurular düşünüldüğünde bu oran hemen hemen eşit görülmektedir.
Panik olmak ve panik atak yaşamak birbirinden farklıdır. Panik; herkesin yaşayabileceği bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Şiddetli bir olay yaşayınca ya da tehdit algılayınca panik olunması çok doğaldır. Hatta olunmuyorsa bir sorun olabilir. Panik atakta ise; panik olmaktan farklı olarak herhangi bir tehdit ya da şiddetli bir olay olmadan aniden çıkar. Burada kişi yoğun endişe yaşamaz. Ayrıca kalp krizi geçiriyormuş gibi fiziksel şikayetler de vardır.
Genel olarak panik atağın belirtilerine bakıldığında ise; belirtiler iki grup şeklinde ele alınabilir. Fiziksel ve zihinsel belirtiler olarak; iki gruba ayrılabilir. Fiziksel gruba belirtiler olarak; nefes darlığı, kalp çarpıntısı, soluğun kesilmesi, göğüs ağrısı, titreme, terleme, baş dönmesi, bulantı, üşüme ateş basması, karın ağrısı, el veya ayakta uyuşma olarak ele alınabilir. Zihinsel belirtiler ise; kişi çevresine ve kendine yabancılaşma, kontrol kaybı hissetme, ölüm korkusu gibi belirtilerle karşılaşılmaktadır. Eğer bu belirtilerden 4 tanesi görülüyorsa; panik atak şüphesi vardır.
Sebeplerini de incelerken 3 başlık altında toplayabiliriz; fiziksel, genetik ve hayattaki değişimler olarak. İlk sebep grubu olan fiziksel hastalıklara bakıldığında; örneğin; kişide kansızlık, tiroid hastalıkları, kan şekeri düşmesi, şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon varsa panik atak tetiklenebilir.
İkinci sebep grubu olan genetik faktörlere bakıldığında ise; beyin kimyasında gerçekleşen değişimler, travmalar ve sağlıkla ilgili akut durumlar neden olabilir. Üçüncü sebep grubu olan hayattaki değimlerin nasıl tetiklendiğine bakıldığında ise; yaşanılan ayrlıklar, iş değişikliği, ani taşınmalar, ölümler panik atağı tetikleyici olabilir. Panik atak insan hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. İşlevselliği ciddi ölçüde düşürür, kişinin aklı sürekli ”ne zaman atak yaşayacağım, ya atak yaşarsam” gibi işlevsiz düşüncelerde olduğundan, kişi odaklanmada sorun yaşar.
Panik atak; kalp krizi, depresyon, emboli ile karıştırılabilir. Bu nedenle hekimin dikkatli olması önemlidir. Panik atak tedavisi için; mutlaka bilişsel davranışçı terapi uygulayan bir klinik psikologtan terapi desteği alınması gerekmektedir. Zaten gittiğiniz psikolog; ataklarınızı çok yoğun bulursa ve bu; terapi desteği almanıza engel oluyorsa o zaman bir psikiyatri uzmanına da yönlendirme yapıyor olacaktır.
Ancak asıl amacın ilaçsız bir şekilde kişinin kendisinin kontrol sağlaması gerektiği unutulmamalıdır.
-
Amipli dizanteri
Dizanteri ishalle birlikte görülen bakteri ve parazitlerin neden olduğu kalın barsak iltahabıdır.
Entamoeba histolytica bir parazit olup, amipli dizanteri olarak tanımlanan tabloyu oluşturur.
Amipli dizanterinin belirtileri nelerdir?
Ateş
Şiddetli karın ağrısı
Karında gurultu
Dışkı sayısında artma ve dışkının sulu oluşu
İshal olarak tanımlanan bu tabloda dışkı kanlı ve mukusludur.
Dışkı sayısı günde 10 veya daha fazla olabilir.
Bazı hastalarda ise tablo daha hafif seyredebilir.
Amipli dizanteride kuluçka süresi ne kadardır?
Genellikle kuluçka süresi 2-4 hafta olup bu süre daha uzun olabilir.
Amip nasıl bulaşır?
Amip sadece insanlarda bulunur ve dışkı ile yayılım gösterir.
Parazit dışkı ile buluşan su ve gıdaların tüketilmesi ile yayılır.
Su kaynaklarının kirli olması
İyi temizlenmemiş hazır gıdaların tüketilmesi ile bulaşım olmaktadır.
Yaşam şartlarının kötü olduğu toplumlarda enfeksiyon ciddi şekilde seyreder.
Amipli dizanteriyi geçiren bireyler bu paraziti bulaştırırlar. Bu hastalarda bulaştırıcılık süresi aylar ve yıllarca sürebilir. Zaman zaman bulaştırıcılık ortadan kalkarsa da alevlenmeler görülebilir.
Amip dizanterinin karıştığı klinik tablolar nelerdir?
Klinik olarak basilli dizanteri ile karışır.
Laboratuvar da ise aynı görünümü veren Entamoeba dispar (E.dispar) ‘la karışabilir. E.dispar hastalığa neden olmaz. Bu vakalarda tedavi gereksinimi yoktur. Hafif seyreden dizanteri vakalarında E.dispar ayırıcı tanıda düşünülmelidir.
Amipli dizanteri de tanı:
Dışkı örneğinde amip kist veya trofozoitlerin saptanması ile tanıya gidilir.
Dışkı örneğinin 30 dakika içinde incelenmesi gerekir. Dışkı örneği bekletilmemelidir.
Sadece dışkı incelemesi ile tanıya gitmek her zaman mümkün değildir. Entamoeba dispar ismini verdiğimiz parazitlerde mikroskopta aynı görünümü verdiği için hastanın amipli dizanteri olup olmadığını ayırt etmek gerekir.
Bu durumda polimeraz zincir reaksiyonu antijen testi yapılarak E. Histolyticanın E.dispardan ayırt edilmesi gerekir.
Bazı hastalarda tanı koymak zor olabilir. Bu durumda çok sayıda dışkı incelemesine ihtiyaç duyulur.
Serum antikor testleri gereken vakalarda yapılabilir.
Amipli Dizanteride tedavi;
Bol sıvı
Diyet
Probiotikler
Anti paraziter ilaçlar olarak özetlenebilir.
Metronidazol ( Flagyl)
10 gün süre ile kullanılır.
Amipli dizanterinin tekrarlama riski mevcuttur. Tedavi 2-3 kür şeklinde planlanabilir.
Amipli Dizanteriden korunma ;
El yıkama önemlidir. Yemek önce ve sonrası tuvalete gitmeden önce ve sonra el yıkamaya dikkat etmelidir.
Tuvaletler sık dezenfekte edilmelidir.
Çiğ meyve ve sebzeler bol sıvı ile dikkatle yıkanmalıdır.
Pişmiş yiyecekler hazırlandıktan sonra bekletilmeden tüketilmeli.
Pastörize edilmemiş ürünler tüketilmemeli.
Çiğ gıdalardan kaçınılmalıdır.
Tedavi sonrası hastanın kontrol dışkı incelemelerin takibi yapılmalıdır.
Özetle;
Hastalar veya hastalığı geçirmiş bireyler dışkıları ile bu parazit bulaştırırlar.
Amipli dizanteri gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sorundur.
Bebeklerde ve 5 yaşın altındaki çocuklar da ciddi seyredebilir.
Amipli dizanteri de tanı sorunları vardır. Genellikle tek dışkı örneği yetersiz olabilir. Dışkı örneğin 3-6 kez alınması önerilmektedir.
Genellikle tedaviye yanıt yeterlidir. Tekrarlama riski olabilir.
-

Özgüven Eksikliği
Özgüven; yeteneklerimiz ve kişiliğimiz hakkında gerçekçi bir düşünceye sahip olmaktır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmalıdır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmasıdır. Özgüven eksikliği ise; kişinin bunlardan şüphe duymasıdır. Yani kişi kendi yeteneklerinin ve kişiliğinin farkında olmayıp;bunlara dair olumsuz bir düşünceye sahip olmaktır.
Şüphe duymadaki sebep birçok olabilir. Bunlardan biri güven eksikliğidir ve kişi bu nedenle kendi üzerine olumlu düşünmez. Bir diğer unsur; sevilme ihtiyacıdır ve sevildiğini hissetmemektir. Zaten özgüven sorunu yaşayan kişi ne kadar ilgi görürse görsün ona yetmeyecektir ve sevilmediğini düşünecektir. Kişinin pasif olması ve boyun eğmesi gibi unsurlar, hatta her şeye uyum sağlaması ve hiç itiraz etmemesi de eklenebilir. Yalnız kalmaktan çekindiği için o gruba uyum sağlar. Kişi kendisinden şüphe duyduğunda eleştiriyi çok ciddiye almaktadır; aşağılık duygusu baskın gelmektedir.
Bir diğer önemli şey ise; özgüven eksikliğinin depresyon ile karıştırılmamasıdır çünkü depresif bir durumda olur kişi, içine kapanır, evinden çıkmak zor gelir. Ancak bunu ayırt etmek çok önemlidir. Özgüven sorunu yaşayan kişi de kendisini ortaya koymaktan çekinir ve bu depresyon ile karıştırılıp; antidepresan kullanmaya kadar giden yanlış bir tedavi olabilir.
Özgüven eksikliğinin oluşum nedeni nedir? Ne olur da kişi kendisini keşfetmekten ya da sergilemekten uzak kalır? Bu problemin oluşması geçmişe dayanıyor olabilir; aşırı koruyucu ve otoriter bir anne/baba var ise ve çocukluğunuzda bu ebeveynlerden birisi ya da her ikisi tarafından baskı gördüyseniz ya da birey yerine koyulmadıysanız; ”sen sus çocuksun ne anlayacaksın?” gibi cümlelerle aşağılandıysanız bu özgüven eksikliğine yol açan büyük bir etken olabilir(Tabi bu eleştiri hiçbir zaman tek seferle sınırlı kalmıyor ise yani süreklilik arz ediyorsa.).
Bir başka açıdan bakıldığında; aşırı koruyucu ve zorlayıcı anne/baba varsa; bu sefer de hata yapmanıza ya da sorumluluk almanıza hiç olanak tanımadığından birey olarak kendinizi ortaya koymanız ya da riskli durumlar karşısında karar verme mekanizmanızın gelişmesi mümkün olmaz. Bu seferde sizin yerinize sürekli hareket eden birisi olduğundan yetişkin olduğunuzda ve kendinizle kaldığınızda özgüven sorunu yaşayabilrsiniz.
Özgüven arttırmak için neler yapmak gerekir? Öncelikle bireysel değerlendirme yapmak çok önemli. Ben kimim, değerlerim, yeteneklerim, tercihlerin neler gibi; kişinin kendisinin farkında olması ile başlaması gerekir.Bir diğer önemli ama zor olan kısım risk almaktır; yani kendiniz olmaya daha doğrusu kendimizi ortaya koyarken çekindiğimiz durumların üzerine gitmeli yani risk almalısınız.
İç muhasebe yapmak da, bir diğer önemli etken. Kişi kendisinin farkına varmaya çalışırken ya da bir durumla karşılaştığında vazgeçmeye çok meyilli olacaktır.
Ancak önemli olan neye eğilimi olduğundan; kendini nasıl hissettiğidir. Bir diğer önemli madde de özeleştiri yapmak ama burada özeleştiri derken bahsettiğim olumsuz şeyler değil bir tek kimseye bağlı olmadan kendi yaşamınız üzerinde aldığınız kararlar ve koyduğunuz hedefler. Kendini sevmek ve kendini, yeteneklerini tanımak da diğer değindiğim maddeler kadar önemli. Çünkü kişi kendini severse ve bilerek ilerlerse attığı adımlar daha sağlıklı olacaktır.
Belli bir hedef koymak da bir diğer basamaktır. Eğer hedef belirlemezseniz; o zaman havada kalacaktır atacağınız adımlar! Hedef belirlerken somut hedefler koymaya dikkat etmelisiniz ki kendinize çok yüklenmeyin. Aynı zamanda iç sesiniz; kendinizi eleştirel ve olumsuz olduğu için olumlu düşünce kısmını da geliştirmek gerekir. Bir diğer madde ise sağlam ve sonsuz iletişim kurmaya çalışmak; yani bir şeyleri kendi üzerine almak ya da kurmak yerine iletişim kurmayı denemek çok önemlidir.
Tabi şunu da hatırlatmam gerekir ki; bu yazdıklarım çok genel şeyler ve baktınız ki bu gibi sorunlarla karşılaşıyorsunuz;işin içinden çıkamıyorsunuz ve yaşam kalitenizi olumsuz yönde etkiliyor o zaman bir uzman desteği almakta fayda var.
-
Nepal’de başlayan hikaye sincan’da devam ediyor.
Sağlık Bakanlığı tarafından Siirt’in Pervari ilçesindeki çalışmaları nedeniyle 2015te “yılın doktoru” seçilen Nepal uyruklu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Binod Kumar ŞAH, Nepal’den başlayan, ardından Ankara’ya, oradan da Pervari’ye uzanan, sonunda terör olaylarının da etkisiyle Lokman Hekim Ankara Hastanesinde görevi devam eden hikayesini Antibiyotik Dergisine anlattı.
Öncelikle bize kendinizi ve doğduğunuz toprakları anlatır mısınız?
1976 yılında Nepal’in küçük bir ilçesinde, ailemin ortanca çocuğu olarak dünyaya geldim. Nepal, sosyo-ekonomik düzeyi düşük olmakla birlikte, geçim şartları ve imkanlarının yetersiz olduğu bir ülkedir. Çocukluğumda yaşadığım ilçede hastane, doktor, şebeke suyu ve elektrik olmadığı gibi maddi imkansızlıklara bağlı olarak beslenme yetersizliği vardı ve hijyen, bakım gibi fiziki şartlar da eksikti. Basit bir solunum yolu enfeksiyonu ve akut gastroenterit gibi nedenlerle bile binlerce çocuk can vermek zorunda kalırdır. En yakın sağlık kurumu 20 kilometre uzaktaydı ve ulaşım yoktu.
Bu zor şartlar altında eğitiminize nasıl devam ettiniz?
Çocukluğumu bu zor şartlar altında geçirdiğim ilçede, “Shree Janta Madhayamik Bidhayalayi” adlı okulda ilköğretimimi tamamladım. Eğitim seviyesi yetersiz olduğu için babam ortaöğretim okumam için beni 12 yaşındayken ilçemden 200 kilometre uzakta olan yatılı bir özel okula gönderdi. Yatılı okuduğum zamanlar annem, babam ve iki kız kardeşimden uzakta bir taraftan aile özlemi çekerken, diğer taraftan öğrenme isteği içindeydim. Ayrıca babam da eğitimim konusunda oldukça ısrarcıydı ve ben de gerekli gayreti göstererek liseyi birincilikle bitirdim. Daha sonra Nepal’in başkenti olan Katmandu’da iki sene Amrit Science kolejinde eğitim aldım. Tıp fakültesi giriş sınavlarına başvurdum. Kazanan ilk 30 öğrenciye hükümetçe yurt dışında tıp eğitimi alma imkanı verildiğinden Aralık 2000 yılında Türkiye’ye tam burslu öğrenci olarak geldim.
Türkiye’deki ilk yıllarınız nasıl geçti?
Tömer’de 7 ay Türkçe eğitimi aldıktan sonra 2001 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesine girdim. Yabancı bir ülkede olmak, farklı dil kullanmak ve maddi imkansızlıklara rağmen gece gündüz ders çalışıyordum. Hedefim başarılı bir doktor olup hayallerimi gerçekleştirmekti. 6 senelik zorlu tıp eğitimini tamamlayıp 2007 yılında mezun oldum, 2008 yılında da eşim Esma ile evlendim.
Peki bu süreçte aile özlemi çektiniz mi?
Tabi…bir taraftan aile özemi bir taraftan eğitim durum vardı. O sıralar babamın sağlık sorunları vardı ve erkek evlat olarak ona bakmakla yükümlü olduğumu hissettiğim için Nepal’e gittim. Ancak babam benim uzman bir doktor alarak hizmet vermemde ısrar ettiği için Türkiye’ye geri döndüm.
Uzmanlık eğitimi alırken zorlandınız mı?
TUS sınavını kazanarak uzmanlık eğitimi için Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümüne girdim. Zorlu geçen uzmanlık eğitimime devam ederken 2011 yılında en fazla vakalar ve çeşitli çalışmalar nedeniyle bölümünde’ vaka ödülü’ aldım. Ayrıca aynı sene Türk vatandaşlığına geçtim. Babamı 2012 yılında ben Türkiye’deyken kaybettim. Her şeye rağmen 2013 yılının Mart ayında pediatri uzmanı olmaya hak kazandım.
Sağlık Bakanlığı tarafından yılın doktoru seçildiniz. Sizi farklı kılan şey nedir?
İnsanlar yaşamak istediği hayat ve hayatın sunduğu yaşam arasında kalarak tecrübe kazanır. Çocukluk dönemimde hayatın bana sunduğu yaşam şartlarından etkilenerek doktor olmak istemiştim. Çünkü biliyordum ki eğer ilçemde bir doktor olsaydı binlerce çocuk ölmekten kurtulurdu. Bu nedenle başarılı bir doktor olup gerçekten ihtiyacı olan hastalara kaliteli hizmet sunmayı hedefledim. Hasta hastadır, ister merkezde olsun, ister ücra bir yerde, aynı kalitedeki hizmeti hak eder. Bir doktor için hastanın hangi ülkeden geldiği, nasıl bir sosyo-ekonomik düzeye sahip olduğu ve doktorun nerede hizmet verdiğinin hiçbir öneminin olmaması gerektiğini düşünüyorum.pervaride de yer, din ve ırkına bakmaksızın kaliteli hizmet vermeye çalıştığımden dolayı sağlık bakanlığı tarafından mart 2015 yılında ‘yılındoktoru’ ödülüne layık görüldüğümü düşünüyorum.
Pervari maceranızdan bahsedelim. Bu ilçeye gitmek kendi tercihiniz miydi?
Evet. Bahsettiğim sebeplerden dolayı 51. Devlet Hizmeti Yükümlülüğü kurasında kendi isteğimle Siirt Pervari Devlet Hastanesine atandım ve hedeflediğim yolda mutlu bir şekilde eşimle Pervari’ye gittim.
Nasıl bir Pervari buldunuz gittiğinizde ve ne gibi çabalar verdiniz?
Pervari bal ve narıyla ünlü Siirt’in şirin bir ilçesi. Nüfusun 36 bin olduğu bu ilçede halkın yüzde 80’i köylerde yaşamakta olup, sosyo-ekonomik düzeyi ve okuryazarlık oranı oldukça düşük. Siirt’e 90 kilometre uzaklıkta olan ilçede merkeze ulaşım yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Mahrumiyet bölgesi olmaktan yeni yeni çıkan bölge halkı oldukça samimi, sevecen, yardımsever ve saygılıdır. Hastaneye ilk gittiğimde hastaya verilen hizmet ve hijyen yeterli değildi. Yenidoğan hizmeti yoktu ve çocuk hastaların çoğu merkeze sevk ediliyordu. Poliklinik ve yatan hasta hizmetleri standartların çok altındaydı. Hastane yönetimi ve meslektaşlarım ile birlikte hizmet kalitesini yükseltmek için yoğun bir çaba gösterdik. Gerek servis ve poliklinik, gerekse diğer hizmetler olsun kalite optimal hale geldi. Çocuk sevklerin çoğunu azalttım. Yenidoğan hizmetinin olmamasına rağmen kısıtlı imkanlarla yenidoğan bebeklere hizmet vermeye çalışıyordum. Sonunda yenidoğan yoğun bakım talibim Sağlık Bakanlığı ve Genel Sekreterlik tarafından kabul gördü. Ancak terörden dolayı hemşire olmadığı için çocuk yoğun bakım servisi kapandı. 5 tane bebek Siirt’e giderken yolda öldü. Kahroldum, çok üzüldüm. Çocukları kurtaramıyorsam burada ne işim var diye düşünmeye başladım.
Terör, hayatınıza nasıl etkiledi?
Daha önce her yere gidebiliyorduk. Arkadaşlarımızla gece 12’de gezmeye gidebiliyorduk ancak bu çatışmalar nedeniyle çok tedirgin olmaya başlamıştık. En ufak bir ses duymaya başladığımızda bile dışarı çıkmak istemiyorduk. 11 aylık bebeğimiz var, bunlara tanıklık etmesini istemiyorduk. Bana bireysel bir tehdit gelmedi. Tedirginlik üst düzeydeydi, bir yerlere çıkamıyorduk, korkuyorduk. Eşim ve çocuğumun istikbalini düşünmek zorundayım. Terör olayları nedeniyle kendi hayatımdan ve geleceğimden endişe etmeye başladım.Kendimi açık cezaevinde gibi hissediyordum. Akşam olunca güvenlik güçleri, ‘siz evinize geçin, dışarı çıkmayın’ diyorlardı. Pervari’ye hapsolmuş gibi hissediyordum kendimi. Akşam aydınlatmalar bile tedirgin ediyordu.
İstifa kararını nasıl aldınız?
Bir gece PKK’lı teröristler yolumu kesti. Silahlı, maskeli teröristler. Hayatımın en korkunç anını yaşadım. Sonra her gün patlamalar, çatışmalar. Pervari’de düzenlenen mayınlı saldırıda 8 asker şehit oldu, bu beni çok etkiledi. Sadece ben değil, çevremdeki doktor arkadaşları da çok etkiledi. 3 hekim ile başladık. Birdenbire baktık ki herkes çekilmeye başladı. Artık çok korkuyordum. Kızım Sitare doğdu. Süresi dolup fazladan 1 sene hizmet vermiştim ve Eşim ve kızım için endişelendiğim için istifa ettim. Hala Pervarili hastalarım sağlık durumunu buradan takip ediyorum. Pervari halkını çok sevdim. Onları bıraktığım için çok üzgünüm. Ancak ben ölürsem hiçbir çocuğa hizmet veremezdim. İnsanların her şeyden önce, doktora, öğretmene ihtiyaçları var. Doktorsuzluktan bir çocuğun ölmesi kadar korkunç bir şey olamaz.
Pervari’de sizi en çok etkileyen olay nedir?
Pervari’de teröristler yolumuzu kesti. Birçok kontrolden geçirdiler bizi. O tedirginliğimizi anlatamam, hiçbir zaman da unutamıyorum. Teröristler tarafından yolumuzun kesilmesi, daha dün yaşamış gibiyim, unutamıyorum. Propaganda yaptılar, kendilerini anlatmaya çalıştılar. Ölüm korkusu bize yetti. Elinde keleş vardı, silah vardı. Karanlıkta karşımızda onları görmek bizi çok tedirgin etti.
LOKMAN HEKİM’İ TERCİH ETTİ
Pervari’den sonra Lokman Hekim’de göreve başlamanızda ne etkili oldu?
İstifa ettikten sonra özellikle Lokman Hekim Ankara Hastanesini tercih ettim. Benim için her şeyden önemli olan dezavantajlı çocukların sağlığıdır. Sincan ağırlıkla Ankara’nın sosyo-ekonomik seviyesi düşük insanların yaşadığı bir bölgedir. Lokman Hekim Hastanesi, diğer özel hastanelerle kıyasla fiyatları vatandaşlar tarafından karşılanabilecek bir hastane olmasının yanında etik değerlere son derece özen gösteriyor. Daha çok gelir için hastanın ihtiyacı olmayan tetkiklerin yapılması konusunda doktorları zorlamıyor. Hasta-hekim ilişkisine müdahale etmiyorlar. Etik bir hastane olduğu için Lokman Hekim’i tercih ettim.
Bundan sonraki hedefiniz nedir?
Benim için hizmet hizmettir, hasta hastadır. Bunun merkezde ya da başka bir yerde olması önemli değil. Aynı kalitede hizmet vermeye devam ediyorum. Ben yapabileceklerimi Pervari’de fazlasıyla yaptım. İleride, Afrika ve doğup büyüdüğüm Nepal başta olmak üzere dünyanın en fakir bölgelerinde gönüllü çalışmak istiyorum.
Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?
Başarıda aile, istikrarlı çalışma ve duaların öneminin olduğunu düşünüyorum. Benim için başta babam olmak üzere ailem, onların duaları ve benim azimle çalışmamın bu başarıyı sağladığına inanıyorum. Üzerimde emeği geçen herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum
-

Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık
Obezite cerrahisi kararı verilmeden önce, obezite rahatsızlığı olan kişi birçok tahlil sürecinden geçmektedir. Bunlardan biri de psikolojik kontroldür. Psikolojik kontrol yapılırken hastada asıl önem verdiğimiz konu; yemeğe nasıl bir anlam yüklediğidir yani yemek kişi için ne anlam ifade etmektedir. Yemek birey için yaşamak adına bir araç mıdır yoksa yaşam amacıdır ve kişi yemekle arasında ciddi bir bağ kurup aslında yemeğe bağımlı hale mi gelmiştir?
Çapraz bağımlılık; dürtüsel bir davranışın yerini diğer bir dürtüsel davranışın almasıdır. Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkabilen bağımlılık geçişi ise; dürtüsel yeme davranışının yerini bir diğer bağımlılık türüne bırakmasıyla meydana gelir. Bunlar; alkol, sigara, kahve ve ağrı kesici olabileceği gibi kumar, alışveriş, cinsellik, egzersiz veya dini ritüeller gibi davranışsal bağımlılıklar da olabilir.
Bariatrik cerrahi sonrasında, hastanın yemekle olan ilişkisi değişmeye başlar. Önceleri rahatlamak ve dikkat dağıtmak için, ödül veya kaçış olarak yemeğe başvursa da, ameliyat yemekle hazzı birleştirme kalktığından, bu boşluğun yerini başka bir davranış veya maddeyle doldurmaya yönelir. Rakamlar, operasyon sonrasında %5 ile %30 arasında çapraz bağımlılık vakalarının ortaya çıktığını göstermektedir.
Çapraz bağımlılık için risk oluşturan bazı faktörler bulunur. Hastanın operasyondan önce alkol veya ağrı kesici bağımlılığı bulunması, ailesinde madde kullanımının olup olmaması, çocukluk travması, depresyon veya anksiyete problemi yaşayıp yaşamadığı, kendini toplumdan izole etmeye yatkın olması ve duygusal deneyimlerden sakınma davranışı göstermesi, operasyon sonrasında geliştirilen çapraz bağımlılığın işaretlerindendir. Bunun için de ameliyat kararı verilmeden önce, obezite hastası mutlaka ayrıntılı tetkiklerden geçirilmelidir. Bu bağlamda dikkat edilecek şey, başvurduğu hekimin mutlaka bir ekiple çalışmasıdır.
Bağımlılık sürecinin nasıl işlediğini anlamak için beyin görüntüleme yöntemlerine başvurduğumuzda, ödül hissiyle ilişkili bölgelerde bulunan dopamin adlı nörotransmitter miktarında azalma olduğunu görürüz. Bu bulgu; alkol, sigara veya uyuşturucu gibi maddelere bağımlılıkta geçerli olduğu gibi yeme bağımlılığında da aynı prensiple işler. Bunun yanısıra yeme bağımlılığı olan kişilere bakıldığında vücut kitle indeksi arttıkça dopamin seviyesinin azaldığı ortaya çıkmıştır. Yeme bağımlılığını incelemek üzere hayvanlar kullanıldığında, aşırı yağ ve şekerli gıdayla beslenmeleri sonrasında kısa zamanda fazla yiyecek tüketmeye ve yoksunluk belirtileri göstermeye başlamışlardır.
Yeme bağımlılığı ve diğer bağımlılıkların çalışma prensipleri arasındaki bu benzerlik çapraz bağımlılığın meydana gelmesinde büyük önem taşır. Kişi, düşük olan dopamine seviyesinden dolayı olumsuz duygular hisseder. Bu anormal düşüklük, hastayı bu hisleri tolere etme konusunda zorlar. Ancak dopamini arttırmanın birçok yolu vardır. Bu yönlendirmelerde doğru çalışan bir ekiple ilerlemek her zaman için tercih edilmelidir.
Çapraz bağımlılıkta yemek yerine koyulan bir diğer unsur ise; şans oyunlarıdır. Kumara olan yatkınlık yemekle birlikte bastırılırken, obezite ameliyatı sonrasında, obezite rahatsızlığı yaşayanların yemek unsuru yerine kumar ve şans oyunlarını koydukları görülmektedir.
Bağımlılık geliştiren hastaların başka bir ortak tarafı da stres oluşturan durumlardan kaçmak için bunu bir strateji olarak kullanmalarıdır. Sıkıntı ve zorluğa karşı savaşma kabiliyeti düşük olan kişilerin çapraz bağımlılığa yöneldiği görülmüştür.
Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkan çapraz bağımlılık hastanın tek sorunu değildir. Bununla birlikte, insomnia, depresyon ve anksiyete ortaya çıkabilir. Ülser, yüksek kan basıncı, vitamin eksikliği ve tekrar kilo alımı gibi problemler yaşayabilir. Yeme bağımlılığı bulunan kişinin bariatrik cerrahi öncesi ve sonrası bir psikoloğa danışması da bu sebeplerden dolayı önemlidir.
Hastanın hayatı için büyük önem taşıyan yemek yemenin yerini maddesel veya davranışsal bağımlılıkların doldurmasını engellemek yeterli olmayabilir. Bu büyük boşluğu, kişinin kendisiyle ve toplumla barışmasına ön ayak olacak alışkanlıkların alması gerekmektedir. Egzersiz, dopamin salınımına olan etkisiyle de ödül yerine geçebilecek önemli yollardan biridir. Gönüllülük esasına dayanan kuruluşlarda çalışmak, hastanın hem kendini değerli hissetmesine hem de sosyal ilişkilerini geliştirmesine yarayabilir. Bu örnekler, kişinin o dönem yaşadığı ruhsal duruma ve çevresel faktörlere göre geliştirilip değiştirilebilir. Çapraz bağımlılığın ilk 2 yıl ortaya çıktığı gözönünde bulundurulduğunda; terapistin bu dönemde önemli bir ilerleme kaydedip, 2 yıl sonrasında belirli aralıklarla danışanla görüşmeye devam etmesi obezite cerrahisi olmuş birey için daha sağlıklı ve yaşam kaliteleri artmış bir hayat sürmelerini sağlamaktadır.
Unutmayın; yaşam karar ya da seçimlere dayanır. Kendiniz ve sevdikleriniz için ilk adımı atın ve psikoloğunuzdan destek alın.