Yazar: C8H

  • Astım tanı, takip ve tedavi

    Astım tanı, takip ve tedavi

    Astım, hava yollarının kronik (müzmin) hastalığıdır. Soluduğumuz hava akciğerlerimize yani oksijen ile karbondioksit değişiminin yapıldığı alveollere (keseciklere) havayollarından geçerek ulaşmaktadır. Astım aslında karmaşık bileşenleri olan bir klinik sendrom olarak kabul edilmektedir. Hastaların hava yollarında mikrobik olmayan iltihap vardır. İltihabi süreçte hem hava yollarında aşırı duyarlılaşma olurken hem de aşırı hücre birikimi, mukus ve hava yollarını saran kaslarda kasılma meydana gelir. Tüm bu faktörlerin etkisiyle hava yolları daralır. Nefes alıp verirken zorlanmaya başlarız. Soluduğumuz havanın alveol dediğimiz keseciklere ulaşmasında sorunlar yaşanmaya başlar. Bu durumda hastalarda öksürük gibi hafif bulgulardan, ağır nefes darlığına kadar değişen geniş yelpazede semptomlar ortaya çıkar.

    Astım tanısı olan şikayeti olmayan hastalar da bile havayollarında iltihap bulunmaktadır. Normalde reaksiyon verilmemesi gereken tetikleyicilerle (alerjenler, hava kirliliği, sigara dumanı) karşılaştıklarında hava yollarında aşırı hassasiyet olduğu için öksürük, nefes darlığı gibi semptomlar ortaya çıkar.

    Astım çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığıdır. Dünyada 300 milyon kişide astım olduğu bilinmektedir. Sıklığı da giderek artmaktadır. Ülkemizde her 10 çocuğun birinde astım olduğu bilinmektedir. Bu oran erişkinlerde daha düşüktür.

    Diğer alerjik hastalıklarda olduğu gibi astımında nasıl geliştiği tam olarak bilinmemektedir. Günümüzde alerjik hastalıkların gelişimini açıklamaya çalışan “hijyen hipotezi” halen geçerliliğini sürdürmektedir. Astım ya da diğer alerjik hastalıkların sıklıklarındaki artışın, dünyadaki sosyo-ekonomik düzeydeki iyileşme dönemine denk gelmesi bu hipotezin esasını oluşturmaktadır.

    Astım semptomları alerjenler ile karşılaşıldığında ortaya çıktığı gibi, bazı kişilerde egzersiz sonrasında da görülebilir. Spor yaparken ortaya çıkan bu durum egzersizin tetiklediği bronkokonstrüksiyon (EIB) olarak adlandırılmaktadır. Yine bazı meslekleri yapan kişilerde işine özgün alerjenlere bağlı astım (mesleksel astım) görülebilir.

    Astım benzeri bulgular çocukluk döneminde özellikle 5 yaş altında sıkça görülür. Bu dönemde astım tanısı konulurken dikkatli olunması gerekir. Bu konuda alerji ve immünoloji doktorlarından yardım alınması uygun olur.

    Astım ne yazık ki kür (tamamen düzelme) edilebilen bir hastalık değildir. Ancak hekiminizle iyi bir işbirliği ile astımınızı kolayca kontrol altına alabilirsiniz. Ve yaşamınıza sorunsuz olarak normal kişiler gibi devam edebilirsiniz.

    Astım Semptomları nelerdir?

    Astım semptomları bireyler arasında farklılıklar gösterebilir. En sık görülen semptom göğüsten gelen hışıltı (vizing) sesidir. Hava yollarındaki daralma sonucu nefes verirken ortaya çıkar.

    Hangi bulgular astımı düşündürmelidir?

    Nefes darlığı

    Göğüste tıkanma hissi ya da ağrı

    Uzun süreli öksürükler

    Uykudan uyandıran öksürük ve hışıltı.

    Astım semptomları genellikle tetikleyiciler (infeksiyonlar, alerjenler, egzersiz vb) ile karşılaşıldığında ortaya çıkar. Astım semptomlarının alerjik olmayan tütün dumanı, hava kirliliği, kimyasal/kozmetik kokular ya da soğuk havalarda da ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. Çocuklarda egzersizle yani oyun oynarken ortaya çıkan öksürük astım belirtisi olabilir.

    Semptomlar ağır olduğunda ya da belirgin nefes darlığında astım atağından söz edebiliriz. Bu durumda hızlı hareket edilmeli, gerekirse doktorunuzla irtibata geçip tedavi planınızda değişiklikler yapılmalıdır.

    Astım Tanısı Nasıl Konulabilir?

    Astım tanısının konulabilmesi için öncelikle hastanın iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Çoğu vakada tanı, hastanın öyküsü ve semptomların özelliklerine göre kolayca konulabilir.

    Ailesel alerjik hastalık bulunması tanı için oldukça önemlidir. Astım semptomları gece veya sabaha karşı daha sık ortaya çıkabilir. Tetikleyiciler (alerjen, egzersiz, hava kirliliği, vb) ile karşılaşıldığında öksürük, göğüste hışıltı sesinin duyulması ya da nefes darlığının oluşması astım tanısı için önemli özelliklerdir. Diğer bir önemli husus ise astım hastaları şikayeti olmadan tamamen normal olduğu dönemleri de vardır. Diğer kronik akciğer hastalıklarından ayırıcı önemli bir özelliktir.

    Öykü ve hastanın muayenesi ile büyük ölçüde tanı konulabilmesinin yanında ek laboratuvar incelemelerine de çoğu zaman gereksinim duyulmaktadır. Laboratuvar incelemeleri, tanı konulması yanında hastanın takip sürecinin de objektif parametrelerle yapılmasını sağlamaktadır.

    Tanısal işlemler

    Solunum fonksiyon testleri (Spirometri)

    Bronş provokasyon testleri

    Metakolin

    Egzersiz

    Diğer

    Tetikleyicilerin belirlenmesi

    Deri prik testleri

    İntradermal testler

    Astım tanısının konulmasında en önemli basamaklardan birisi solunum fonksiyon testleridir (SFT). Deneyimli personel tarafından uygun ortamlarda yapılması gerekir. Derin nefes alındıktan sonra hızla cihaza üflenir. Bu test ile akciğerlerinizdeki havanın 1.saniyedeki çıkan miktarının (FEV1) >%80 olması beklenmektedir. Astım şiddetine göre bu değerlerde düşüklük gözlemlenebilir. Ancak astımlı hastalarda bronşlarda daralma olup olmadığını göstermek için solunum fonksiyon testleri normal olsa bile kısa etkili ß2 agonist (salbutamol) verilerek işlem tekrarlanır. Hastanın ilk değerine göre belirli oranda artış görülürse tanı için çok değerli bir bulgudur.

    Solunum fonksiyon testleri hem astım tanısı konulmasında, şiddetinin belirlenmesinde ve hastanın takibinde çok önemlidir.

    Ancak bazı durumlarda hastanın öyküsü astım ile uyumlu olsa da solunum fonksiyon testleri normal olabilir. Bu durumda hastalara provokasyon testlerinin yapılması gerekir. Provokasyon testlerinden hangisinin yapılacağına hekiminiz karar verecektir. Çoğunlukla farklı dozlarda ilaç (metakolin)inhalasyonuyla ya da egzersiz ile bu testler yapılabilir.

    Astım tanısı konulduktan sonra hastalığı kontrol altına almak için varsa tetikleyicilerinin (alerjenler) belirlenmesi gerekmektedir. Hastanın semptomlarının özelliklerine göre seçilen alerjenlerle deri prik testleri yapılır. Pozitif çıkan alerjenler için hastalara korunma önlemlerinin alınması tavsiye edilir.

    Alerji deri testleri ile astım tanısı konulamaz. Bir çok hastanın deri testi pozitifliği olsa bile hasta olmadığını biliyoruz. Bu nedenle testlerin yapılması ve yorumlanması alerji ve klinik immünoloji uzmanları tarafından yapılmalıdır. Aksi taktirde hem tanısal yanlışlıklar yaşayabilir hem de gereksiz önlemlere ve tedavilere maruz kalabilirsiniz.

    Astımın tedavisi ve izlemi

    Her şeyden önce astım hastalığında kür dediğimiz tamamen düzelmenin olmadığı bilinmelidir. Astımda kontrolü sağlamak için bir kaç basamağın birlikte uygulanması gerekmektedir. Bir konuda aksaklık yaşandığında hastalığın kontrolü konusunda sorunlar yaşanmaya başlar.

    Astım,

    İlaçların düzenli kullanılması,

    Tetikleyicilerden kaçınılması (çevre kontrolü) ve

    İyi bir hekim hasta işbirliği ile kontrol altına alınabilir.

    Her üç basamakta hastaya iyi eğitim verilmesi başarı için olmazsa olmazımızdır. Hasta eğitiminde ilaçların kullanım teknikleri, izleyeceği yol haritası , tetikleyicilerden nasıl korunacağı ve sorun yaşadığında yapabileceği ilk müdahaleler konusunda donanımlı olması sağlanmalıdır. Elbette astım kronik bir hastalık olduğu için gerektiğinde aileye ya da hastaya psikolojik destek verilmelidir.

    Temel yaklaşımların yanında gerektiğinde hastalığı kontrol etmek için çoğu zaman ilaç kullanımına da ihtiyaç duyulmaktadır.

    Bu süreçte kullanılan ilaçlar kontrol edici ve rahatlatıcı ilaçlar olarak adlandırılır. İlaçlar daha çok solunum yolu (inhalasyon) ile alındığı için kullanımı konusunda eğitim verilmesi gerekir. Uygun teknik ve cihazlar kullanılmadığında ilaçlardan beklenen etkiyi göremezsiniz.

    Kronik hava yolu hastalığı olarak astım hastalarında bronşlarda mikrobik olmayan inflamasyon olduğu için buna yönelik ilaçların kullanılması çok önemlidir. Günümüzde az sayıda ama çok etkili ilaçlar ile astım hastalığının kontrolü sağlanabilmektedir. Anti-inflamtuvar etkiye sahip en etkili ilaçlar kortizonlardır (kortikosteroid). Bu ilaçlar solunum yolu ile değişik formlarda hastaların kullanımına sunulmuştur. Kullanım teknikleri açısından her birinin ayrı özellikleri vardır. Hekimler yeterli zaman ayırarak bu konuda hastalara eğitim vermelidir. Bu ilaçlar solunum yolu ile çok düşük dozlarda alınmakta ve sadece akciğerlerimizde etkili olmaktadır. Hekim kontrolünde kullanıldığında önemli yan etkileri bulunmamaktadır.

    Astım kontrolünde lökotrienlerin etkisini reseptörleri düzeyinde bloke eden ilaçlarda (montelukast)kullanılabilir. Bunların etkisi nispeten kortizonlu ilaçlara göre daha azdır. Ağızdan günde bir kez alınarak kullanılır.

    Astımın kontrolünde zorluklar yaşandığı zaman tedaviye ağız yoluyla verilen kortizonlu ilaçlar eklenebilir. Son yıllarda zor astım vakalarında biyolojik ajanlarda tedaviye girmiştir. Anti-IgE ile kontrol edilemeyen astımlı hastalarda iyi sonuçlar alınmaktadır. Anti-IgE’nin, kılavuzlarda önerilen tedavilere yanıt alınamadığında, bu tedavilere ek olarak kullanılması önerilmektedir.

    Astım tedavisinde kurtarıcı ilaçlar

    Kurtarıcı ilaçlar solunum yolu ile alınırlar. Daralmış bronşlarda hava yollarının etrafındaki düz kasları gevşeterek hastanın daha rahat nefes almasını sağlarlar. Salbutamol (ß2 agonist) en sık kullandığımız bronş genişleticilerden birisidir. Etkisi dakikalar içerisinde başlar. Astım ataklarında kısa aralıklarla bir çok kez kullanılabilir. Ayrıca hastaların kendisi de semptomları olduğu zaman kullanabilirler. Bu ilaçlar hastalarda rahatlama yapar ancak hava yollarındaki iltihap üzerine etkisi yoktur. İlacın rahatlatması sizde rehavete neden olmasın.

    Unutmayın. Haftada iki seferden daha fazla rahatlatıcı ilaç kullanıyorsanız doktorunuzla temasa geçmelisiniz!

    Uzun etkili olan ß2 agonist ilaçlar (formeterol, salmeterol vb) astım kontrolü için kullanılmaktadır. Uzun etkili olanlar kortizon gibi kontrol edici ilaçlar ile kombine şekilde hastaların kullanımına sunulmuştur. Ancak bu ilaçlar mutlaka alerji ve immünoloji uzmanlarının önerisi alınarak kullanılmalıdır.

    Astımlı hastalarda rahatlatıcı ilaçlardan bir diğeri ise antikolinerjiklerdir. Bu ilaçlar yine solunum yolu ile alınırlar. Ancak kısa etkili ß2 agonistlere (salbutamol) göre etkisi daha azdır ve geç başlar. Antikolinerjikler (ipratropium) havayollarındaki düz kasları kontrol eden sinirleri bloke ederek genişlemeye neden olurlar. Klinik uygulamada ilk tercih edilen ilaç değildir. Ancak ß2 agonistlere yeterli yanıt alınmadığı zaman ilave olarak kullanımı tercih edilmektedir.

    Daha fazla bilgiyi ilaçlar bölümünden alabilirsiniz.

    ÖZEL DURUMLAR ve ASTIM

    Gebelik ve Astım

    Hamilelik döneminde hiç bir ilacın kullanılmasını arzu etmiyoruz. Ne yazık ki çoğu zaman bu mümkün olmamaktadır. Uluslararası kılavuzlar astımı olan hamile kadınların astım ilaçları ile tedavi edilmelerinin, astım belirtilerinin ve astım ataklarının olmasından daha güvenli olduğunu önermektedir. Yani hamilelik sırasında astımın yeterli şekilde kontrol altında tutulmasının hem annenin hem de bebeğin sağlığı açısından daha önemli olduğunu söyleyebiliriz. Gebelik sürecinin bazı astımlı hastalar üzerinde olumlu etkisi olabileceği gibi, bazı astımlı hastalar üzerinde de olumsuz etkisinin olabileceği unutulmamalıdır. Diğer yandan iyi kontrol edilemeyen astımlı hastalarda gebelik komplikasyonlarında da artış görülmektedir.

    Hamilelikte astım kontrolünü nasıl sağlayabilirim?

    İyi bir astım kontrolü hem anne hem de bebeğinizin sağlığı için çok önemlidir. Gebelik sürecinde özellikle bebeğin ihtiyacı olan oksijen desteğinin sağlanabilmesi için astımınızın kontrolünün iyi olması gerekmektedir. Bunun için;

    Düzenli kontrollerinizi yaptırın

    Eğitim; Hasta-hekim işbirliği çok önemli

    Astımınız kötüleştiren tetikleyicilerden kaçının

    Uygun ilaç tedavisi alın

    Astım kontrolü hekiminizle iyi işbirliği yaparak sağlanabilir. Kullanmakta olduğunuz tüm ilaçları gözden geçirin. Zararsız gibi görünen vitaminler ve bitkisel ürünler bebeğiniz için sakıncalı olabilir. Her hangi bir ilacı almadan önce mutlaka doktorunuza danışın. Sadece doktorunuzun önerdiği ve reçete ettiği ilaçları kullanın.

    ÖZEL DURUMLAR ve ASTIM

    Egzersize Bağlı Bronkokonstrüksiyon

    Egzersiz yaparken ya da daha sonrasında nefes darlığı, öksürük ya da göğüste sıkışma hissi ortaya çıkabilir. Bu durum egzersizin tetiklediği bronkokonstruksiyon olarak tanımlanmaktadır. Astımı olmayan kişilerde görülebileceği gibi alerjisi olan astımlı kişilerde de ortaya çıkabilir.

    Semptomlar ve bulgular genellikle egzersizden sonraki 20 dakika içerisinde çıkmaktadır. Bu hastaların solunum yolları soğuk ve kuru havaya karşı daha duyarlıdır. Solunum sırasında akciğerlerimize ulaşan hava, burunda nemlendirilir ve ısıtılır. Ancak egzersiz sırasında nefes, ağız yolu ile alındığında hava daha kuru ve soğuk olarak akciğerlerimize ulaşmaktadır. Bu durum hava yollarında daralmaya ve semptomların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Hava kirliliği, solunum yolu infeksiyonları ve polenler de benzer şekilde astım semptomlarının ortaya çıkmasına neden olabilirler. Eğer astımlı hastada egzersiz ile öksürük, nefes darlığı ya da hışıltı gibi semptomlar oluyorsa hastalığının kontrolünde sorun olduğunu düşünmeliyiz.

    Egzersize Bağlı Bronkokonstrüksiyon Tanısı İçin Neler Yapabiliriz?

    Spor yaparken ya da günlük yaşantınızda, herhangi bir efor sırasında solunum yolu ile ilgili sorunlar (nefes darlığı, öksürük, göğüste sıkışma hissi ve hışıltı) olduğunda mutlaka alerji ve immünoloji uzmanına başvurmalısınız. Tanı konulması için hekiminiz dikkatli bir öykü aldıktan sonra size bazı testler yapacaktır.

    İlk olarak size

    Solunum Fonksiyon Testleri.

    Daha sonra da,

    Egzersiz Testi yapılacaktır.

    Size yapılan solunum fonksiyon test sonuçları düşük ve salbutamol (kısa etkili ß2 agonist) inhalasyonundan sonra düzeliyorsa (reverzibilite testi) muhtemelen astımınız olduğunu söyleyebiliriz.

    Ancak istirahat halinde solunum fonksiyon testleri normal ve bronkodilatatör (salbutamol) yanıtı yok ise size egzersiz challenge testi” yapılacaktır. Bu testler standart protokollere göre koşu bandında yapılır. Ancak tanı konulabilmesi için semptomlarınızın ortaya çıkmasına neden olan eforlar (koşu bandı veya aktivitenizin türüne göre) yaptırılarak ta test yapılabilir. Semptomlarınızın ortaya çıkıp çıkmadığı seri solunum fonksiyonları yapılarak gösterilmeye çalışılır. Bu testler sırasında solunum fonksiyon test değerlerinde belirli bir oranda düşme olursa tanı konulabilir.

    Egzersiz ile ilişkili solunum sistemimle ilgili sorunlar yaşıyorum. Nasıl tedavi olabilirim?

    Eğer astımınız varsa ve egzersiz sırasında solunum yolu problemleri (öksürük, nefes darlığı ya da hışıltı) yaşıyorsanız hava yollarınızda iltihap olduğunu ve kontrol altında olmadığınızı söyleyebiliriz. Bu durumda hekiminiz size astımınızı kontrol edecek ilaçlar (inhale kortikosteroid, lökotrien reseptörlerini bloke eden ilaçlar vb) başlayabilir. Bu ilaçları zaten kullanıyorsanız astımınız kontrol altına almak için doktorunuzun sizi yeniden değerlendirmesi gerekmektedir. İlaçlarınızı yeniden düzenleyebilir, kullanım tekniklerinizi ve alerjenlerden korunma önlemlerinizi gözden geçirebilir.

    Astımınız yoksa ve sadece egzersize bağlı olarak solunum yolu problemleri yaşıyorsanız doktorunuz size kısa etkili bronkodilatasyon yapan ilaçlar (salbutamol) önerebilir. Şikayetleriniz olduğunda ya da egzersize başlamadan 30 dakika önce almanız sizi rahatlatabilir.

    Egzersiz ile ilişkili solunum sistemimle ilgili sorunlarımı gidermek için alacağım önlemler var mıdır?

    Soğuk havalarda, hava kirliliği olan bölgelerde ya da polen yoğunluğunun fazla olduğu dönemlerde egzersizden kaçınmanız size iyi gelecektir. Virüslere bağlı bir üst solunum yolu geçiriyorsanız egzersizinizi ertelemelisiniz. Soluduğunuz havayı filtre edecek ya da ısıtacak önlemleri de (ağzınızı kapatacak atkı, boyunluk ya da eşarp) alırsanız daha rahat edebilirsiniz.

    Egzersiz ile ilişkili solunum sistemimle ilgili sorunlarım var. Hangi sporları tercih etmeliyim?

    Aslında astımınız kontrol altında ise istediğiniz her aktiviteyi yapabilirsiniz. Yoğun efor gerektiren takım sporları yerine (futbol, basketbol, hentbol vb) bireysel sporları (yüzme, yürüyüş, yavaş tempoda bisiklete binmek) tercih edebilirsiniz.

    Eğer dalış sporları yapmak istiyorsanız mutlaka doktorunuza danışmalısınız

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık, insanın en temel duygularından bir tanesidir. Çocuklarda genellikle kardeş doğumu ile ortaya çıkar. Eve yeni gelen bu birey başta anne baba olmak üzere herkesin dikkatini çekmekte ve herkes ondan bahsetmektedir. Yaşanan düzen değişikliği ailede herkesi etkilemektedir.

    Anne babanın çocuğa karşı tutumlarının farklılaşması, aradaki yaş farkı, çocukları kıyaslamak, anne-babanın çocuğun cinsiyetine ilişkin tercihleri vb. sebeplerde kıskançlığı arttırır.

    Çocuklarda bazı davranışlar kıskançlığın boyutu hakkında bize ipucu verir:

    • Anneye aşırı sevgi gösterisinde bulunma, adeta anneye yapışma çabası

    • Kardeşe karşı aşırı, abartılı sevgi gösterme; okşarken biraz fazla sıkar, ağlatacak kadar fazla sıkı sarılır.

    • Etkilenmemiş gibi davranır; bebekle ilgili görünmeyen ağlamalar, tutturmalar, tepinmeler

    • Duygusal ve davranışsal gerilemeler; bebeksi konuşma, anne babayla yatmak isteme, tuvaletini kaçırma, yardımla yeme gibi.

    • Çeşitli bahanelerle ilgiyi üzerine çekmeye çalışma, isteklerini bağırarak ifade etme,

    • Okul korkusu,

    • Anne-babanın sevgisinden emin olamama şeklindedir.

    Öneriler;

    • Çocuk psikolojik olarak kardeşin doğumuna hazırlanmalıdır.

    • Çocuğun aile içinde her zaman yeri olduğu hissettirilmelidir.

    • Kıskançlık duygusunu tümüyle ortadan kaldırmak yerine kontrol edilebilir seviyede tutulmasına çaba gösterilmelidir.

    • Kardeşler arası tartışmalara olabildiğince karışılmamalıdır.

    • Çocuğun arkadaş ortamına girmesi ve paylaşmayı öğrenmesi kardeşini de kabullenmesini ve onunla da paylaşım yapabilmesini kolaylaştırır.

    • Çocuğa onunla ilgilenildiğini ve onun hala sevildiğini ifade eden sözler davranışlarla desteklenmelidir.

    • Kardeşler arası kıyaslamalar yapılmamalıdır.

    • Anne baba çocuğun davranışlarına karşı hissettiği duyguları dinlemeli ve anlamaya çalışmalıdır.

    • Çocuğun yaşına ve ihtiyacına göre zaman ayrılmalıdır.

    Eğer bu duygular çocukta uyumu bozmaya başlamışsa, kaygı ya da depresyon gibi sorunlara yol açmaya başlamışsa kesinlikle bir uzmandan destek almak gerekir.

  • Atopik (alerjik) ekzama

    Atopik dermatit (Egzema) (AD), bir çok faktöre (genetik, çevresel) bağlı olarak kronik bir cilt hastalığıdır. Çoğunlukla erken çocukluk döneminde başlar. Atopik yürüyüş olarak adlandırdığımız sürecin ilk basamağında yer alır. Bu özelliği ile ileriki yaşlarda astım ve alerjik rinit gibi diğer alerjik hastalıkların gelişiminin habercisi olma özelliğini taşımaktadır. Atopik dermatit (Egzema), hastaların ve ailelerinin yaşam kalitelerini olumsuz yönde etkilemektedir.

    Cildimiz vücudumuzu dış etkenlerden koruyan en önemli organımızdır.Atopik dermatit (Egzema)hastalarında cildin bariyer özellikleri bozulmuştur. Bu bozulmanın hangi nedenden kaynaklandığını tam olarak bilemiyoruz. Bariyer fonksiyonlarının bozulması yanında yoğun bir immünolojik reaksiyonda Atopik dermatit (Egzema) hastalarında görülmektedir. Cildin bariyer fonksiyonlarının bozulması ile su tutma özelliği azalır. Ve ciltte kuruluk başlar. Kuruluk atopik dermatitin en önemli özelliğidir. Kuruluğa yoğun bir kaşıntı eşlik eder.

    Bariyer fonksiyonları bozulmasının diğer olumsuz yanı ise alerjenler kolayca cildi geçerek bağışıklık sistemimizi uyarırlar ve alerjik reaksiyon gelişmesine neden olurlar. Bu da atopik dermatitin şiddetini artırır yani cildin daha da kötüleşmesine neden olur.

    Atopik dermatitli hastaların ciltlerinin mikroplara karşı savunma özellikleri de azalmıştır. Normalde cildimizde bulunan mikroplar bu hastalarda enfeksiyonlara neden olabilirler. Enfeksiyonlar hem atopik dermatit’in şiddetini artırır hem de tedaviye yanıtı olumsuz etkileyebilir.

    Atopik dermatiti olan çocukların yarısına yakınında besin alerjileri görülebilir. Bu hastaların mutlaka besin alerjisi yönünden alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Besin alerjisi ne neden olan besinler sıklıkla;

    İnek sütü,

    Yumurta,

    Buğday,

    Kuruyemişler (fındık, fıstık vb),

    Yer fıstığı,

    Balık,

    Kabuklu deniz ürünleridir.

    Ev tozu akarları, evcil hayvan alerjenleri ve polenler de atopik dermatit hastalarında alerjiye neden olabilir.

    Bebeklerde ilk aylarda yanaklarda kızarıklık, kaşıntı ile seyredebilir. Beraberinde besin alerjisi olabileceği unutulmamalıdır.

    Atopik Dermatit (Egzema) Belirti ve Bulgular

    Atopik deramtitin en önemli bulgusu cilt kuruluğudur. Kuruluğa bağlı olarak ciltte kaşıntılar meydana gelir. Kaşıntı atopik dermatite özgü cilt yaralarının çıkmasına neden olur. Kaşıntıyı terleme, sıcak, tahriş edici maddeler ve alerjenler artırır. Kaşınma ile cilt bütünlüğü daha da bozulur ve egzema olarak tanımladığımız yaralar meydana gelir.

    Egzema kızarık, üzeri pütürlü ve sızıntı bulunan lezyonlardır ve hastanın yaşına göre vücudun farklı bölgelerinde ortaya çıkar.

    Egzemalar

    süt çocukluğu döneminde en sık yüzde (sıklıkla yanaklarda), saçlı deride, diz ve dirsek bölgelerinde ve kulak arkasında görülür. Bez bölgesi genellikle etkilenmemiştir.

    İki yaşından büyük çocuklarda daha çok dirsek önü, diz arkası, boyun, el ve ayak bileği bölgesini tutar. Yüz ve göz kapaklarında bu dönemde lezyon görülmemeye başlar. Tutulan bölgelerde deride kalınlaşma, kabalaşma ve deri çizgilerinin belirginleşmesi gözlenir.

    Ergenlik döneminde kaşıntı ve deride kalınlaşma ön plandadır. Lezyonlar daha çok el ve ayak bilekleri, kol ve bacakların iç yüzlerinde, göz çevresi, yüz, boyun ve gövdenin üst kısmındadır. Bu dönemde egzama sadece ellerde görülebilir. Genellikle ciltte çizgilenme, kalınlaşma ve rengin kahverengileşmesine neden olur.

    Atopik Dermatit (Egzema) Tedavi

    Atopik dermatit kronik bir hastalıktır ve kür sağlayacak bir tedavi yöntemi yoktur. Hafif vakaların önemli bir bölümü kendiliğinden geçer.

    Tedavinin hedefleri:

    İlaç tedavisi

    Cildin nemlendirilmesi

    Koruyucu önlemler

    İlaçlar ile tedavideki amacımız, ciltte meydana gelen alerjik reaksiyonların baskılanmasıdır. Atopik dermatiti olan hastalarda ciltte bağışıklık sistemimize ait hücrelerin birikimine bağlı iltihabi bir süreç vardır. Bu iltihabi sürecin baskılanması tedavinin en önemli basamağını oluşturmaktadır.

    Atopik dermatitli hastalarda bu tedavi için daha çok lokal uygulanan ilaçlar kullanılır. Ama tedaviye dirençli hastalarda sistemik olarak kullandığımız ilaçlarda bulunmaktadır.

    Tedavide kullanılan en etkin ilaçlar kortizon (kortikosteroid) içermektedir. Sadece egzemanın olduğu yerlere sürülür. Bu ilaçları kullanırken mutlaka hekim tavsiyesine uyulmalıdır. Tüm vücuda yayılacak şekilde kullanılmadıkları sürece ciddi yan etkilere yol açmazlar.

    Olası yan etkileri arasında deri incelmesi, renklenmede azalma, çizgilerin oluşması, deri altı kanamalar, deri altı damar genişlemeleri sayılabilir. Çok güçlü etkiye sahip kortizonlu ilaçların uzun süre deriye uygulanması ile nadiren ciddi sistemik etkiler de ortaya çıkabilir. Bu nedenle hastalar doktoruna danışmadan bu ilacı kullanmamalıdır.

    Tedavide uyulması gereken ilkeler ise hastalığın kontrolünü sağlayacak en zayıf etkiye sahip kortizonlu ürünü seçmek ve kontrol sağlanır sağlanmaz da daha zayıf etkili bir ürüne geçmektir. Özellikle yüz gibi hassas bölgelerde mümkün olan en zayıf kortizonlu kremi kullanmaya özen gösterilmelidir. Kortizonlu kremler banyodan hemen sonra ve nemlendiricilerden önce kullanılmalı ve yalnızca egzemanın olduğu bölgeye uygulanmalıdır. Saçlı deride losyonlar ve kremler yaşa bağlı olarak seçilebilir

    Kortizon içermeyen kremler pimekrolimus ve takrolimus atopik dermatit tedavisinde kullanılan diğer ilaçlardır. Kortizonlu ilaçlarda görülen yan etkilere yol açmazlar. Yüz gibi hassas deri bölgelerinde kullanılabilirler. İki yaşından büyük bebeklerde hafif ve orta şiddette atopik dermatit tedavisinde kullanılması tavsiye edilmektedir. Bağışıklık sisteminde sorunu olan çocuklarda kullanılmamalıdır.

    Antihistaminiklerin tedavide yeri yoktur. Kaşıntının giderilmesindeki etkileri çok zayıftır. Gece kaşıntısının engellenmesinde yararlı olabilirler. Atopik dermatit hastalarının egzemalarında enfeksiyon geliştiğinde ki bu durum sıklıkla görülebilir. Antibiyotik tedavisi kullanılmalıdır.

    Fototerapi ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar (siklosporin vb) yeterli yanıt
    alınamayan ağır olgularda nadir olarak gerekli olabilir.

    Cildin Nemlendirilmesi

    Atopik dermatiti olan hastaların cilt kuruluğunun giderilmesi çok önemlidir. Bu nedenle ılık suyla banyo yapmaları gerekmektedir. Hastalığının derecesine göre sıklığına ve yöntemine (küvet içerisinde ya da duş) doktorunuzla karar verebilirsiniz. Cildi tahriş edebilecek uygulamalardan kaçınmak gerekir. Banyodan sonra cildin suyunu korumak amacıyla nemlendiricilerin kullanılması çok önemlidir. Su bazlı ya da yağ bazlı nemlendiriciler kullanılabilir. Bu seçimi doktorunuzla birlikte yapabilirsiniz.

    Nemlendiricilerin alerjen ya da kimyasal madde içermemesine dikkat edilmelidir.

    Atopik dermatit hastalarının alacağı önlemler nelerdir?

    1. Kaşıntı ve Döküntüyü Kötüleştiren Şeylerden Kaçının

    Kaşıntı, döküntü veya diğer semptomları neyin daha da kötüleştirdiğini çözmek önemlidir. Kaşınma ve ovalama cildi tahriş eder ve durumu daha da kötüleştirir. Kaşıntıyı önlemek için alınacak tedbirler

    Tırnaklarınızı kısa, düz ve temiz tutun.

    Kaşıntı hissettiğinizde nemlendirici uygulayın.

    Aşırı sıcak veya nem, alerji, aşırı duygusal durumlar ve stres kaşıntı ve döküntüyü artırabilir.

    2. Kimyasal Tahriş Edicilerden Uzak Durun

    Tahriş edici maddelerden (kimyasallar, çözücüler, sabun, deterjan, güzel kokular, cilt bakım ürünleri, bazı kumaşlar ve sigara) kaçınmanız gerekiyor.

    Yeni satın aldığınız tüm elbiseleri giymeden önce yıkayınız. Formaldehid ve diğer tahriş edici kimyasallar yeni yapılmış elbiselerde bulunabilir.

    Diğer kumaşlara nazaran daha az tahriş edici olan pamuk veya pamuk karışımlı elbiseler giyinin. Rahatsız ediyorsa giysilerin etiketleri çıkarın. Dikiş yerleri kaşıntı yapıyorsa, evdeyken giysileri tersyüz giyinin. Yün veya tahriş edici kumaşlardan sakının.

    Çamaşır deterjanınız tahriş edici geliyorsa, kokusuz ve boyasız deterjanlar kullanın. İkinci bir durulama çamaşır deterjanındaki deterjan kalıntılarının giderilmesine yardımcı olabilir.

    Güneş yanmalarından kaçının. Yüksek faktörlü koruyucu güneş kremi kullanın. Güneş kreminiz tahriş edici ise, yüz için geliştirilmiş diğer ürünleri veya güneş kremlerini deneyin.

    Yüzdükten sonra duş yapın ve nemlendirici uygulayın.

    3. Evinizin Sıcaklığını ve Nemini Uygun Hale Getirin.

    Aşırı sıcaklık ve rutubet atopik dermatitli kişiler için problem olabilir. Aşırı sıcak ve aşırı nemden kaynaklanan terleme cildi tahriş edebilir. Düşük nem ciltten su kaybına yol açar. Bu durum kuruluğa ve cilt tahrişine yol açar.

    Yaşadığınız ortamı rahat bir sıcaklık ve nem düzeyinde tutun.

    Egzersiz yaparken ve sıcak havalarda gevşek, geniş ve seyrek dokumalı kıyafetler giyinin.

    4. Alerjenlerden Kendinizi Koruyun

    Alerjiler atopik dermatit semptomlarınızı başlatabilir veya kötüleştirebilir. Alerjik reaksiyon gösterdiğiniz şeylere karşı alabileceğiniz birçok önlem vardır.

    5. Besin Alerjileri Egzemayı Kötüleştirir

    Besin alerjileri atopic dermatitli hastaların yarısına yakınında bulunabilir. Çocuklarda süt, yumurta, yer fıstığı, buğday, fındık, soya, balık ve kabuklu deniz ürünleri egzemayı tetikleyebilir. Mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeniz gereklidir.

    6. Duygu durumunuz ve Stres, Egzemanızın Şiddetini Etkileyebilir

    Duygu ve stres atopik dermatite yol açmaz, ancak kaşıntı ve kaşınmaya neden olabilir. Kızgınlık, düş kırıklığı ve utanma kızarma veya kaşıntıya yol açabilir. Stresler kaşıntı-kaşınma döngüsüne yol açabilir ve durumu daha da kötüleştirebilir.

    Hastalığınızla daha iyi mücadele etmek için hastalığınızla ilgili olabildiğince fazla bilgi öğrenin.­

    Aile bireyleriniz ve arkadaşlarınızın destekleyici olmasını sağlayın.

    Olumsuz durumları nasıl tedavi edeceğinizi öğrenin.

    Duygu ve stresle mücadelenizde yardım alın.

    7. Enfeksiyonlara karşı dikkatli olun

    Cilt enfeksiyonları atopik dermatitli kişiler için sık sık problem oluştururlar. Bulaşıcı organizmalar (bakteriler, virüsler, mantarlar) çoğu kez cilt üzerinde sayıca normalin üzerinde seyreder. Kaşınan veya tahriş olan cilt daha kolay bir şekilde iltihaplanır.

    Cilt enfeksiyonlarının belirtileri:

    Artan kızarıklık

    İltihap dolu şişlikler veya sızıntı

    Uçuklar ve ateş

    Neler Yapılabilir;

    Herhangi bir enfeksiyon belirtiniz varsa hemen doktorunuzu arayın.

    Enfeksiyonu muayene etmek amacıyla doktorunuzun önerdiği eylem planını takip edin.

  • Çocukluk Çağı Şizofrenisi

    Çocukluk Çağı Şizofrenisi

    Şizofreni; algı, düşünce, dil, iletişim, dikkat gibi alanları kapsayan nörobiyolojik temelleri

    olan bir hastalıktır. Başlangıç yaşının semptom oluşumunda önemli bir rolü vardır. Genelde

    15-35 yaşlarında başlamaktadır. Çocuklarda şizofrenin başlamasıysa sinsi biçimde olup 5

    yaşından önce nadir olarak görülmektedir. Bu nedenle bu evrede tanı koymak zordur. Kesin

    nedeni bilinmemekle birlikte genetik yatkınlık ön plandadır. Aile de şizofren olması hastalığa

    yakalanma riskini arttırır. Ebeveynlerin birinde şizofreni öyküsü olan kişilerin %10’u,

    ikisin de şizofreni öyküsü olan kişilerin yaklaşık %50’si tanı alabilmektedir. Şizofreni’de en

    sık görülen belirtiler;

    1. Düşünce Bozuklukları (düşünceleri organize edememe, konudan konuya atlama vb.)

    2. Hezeyanlar (gerçek olmayan yanlış inanışlar örn; kişinin çevresinde kendine zarar verecek kişilerin olduğuna inanması)

    3. Halüsinasyonlar (gerçek olmayan şeyleri duyma ,görme vb. şeklinde)

    4. Duygulanımda değişiklikler (depresyon, kaygı, öfke vb.)

    5. Davranışsal sorunlar (kontrolsüz davranışlar, aşırı saldırganlık vb.)

    6. Negatif belirtiler (içe kapanma, sosyal çekilme vb.)

    7. İlgi ve istek kaybı

    8. Uyku sorunları

    9. Dikkat sorunları

    10. Hafıza sorunları

    Bu belirtilerin en az 6 ay sürüyor olması şizofreni tanısı için gereklidir. Hastalığın  başlangıcı

    birden veya  çeşitli belirtilerle (toplumdan uzaklaşma, okula veya işe  karşı ilgi kaybı, kendine

    bakımda ihmal, olağandışı davranışlar, öfke patlamaları gibi) yavaş yavaş kendini gösteren bir

    tablo seyredebilir. Kişi düşüncelerinin okunduğunu, sesler duyduğunu veya olağan üstü

    güçlere sahip olduğunu, onlar tarafından yönetildiğini vb. söyleyebilir. Bu belirtiler bazı

    kişilerde hafif düzeyde bazı kişilerde şiddetli düzeyde seyredebilir. Çocuklardaysa içe

    kapanma, okul başarısızlığı, davranış sorunları, isteksizlik, agresiflik, dil ve konuşma

    gelişiminde bozukluklarla  ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle Çocuğunuzda uzun zamandır

    buna benzer değişiklikleri gözlemliyorsanız çocukluk çağı şizofrenisi olması anlamına

    gelmese de başka bir durumla da ilişkili olabileceğinden (depresyon vb.) profesyonel bir

    destek alınması faydalı olacaktır. Sorunların kaynağını bulmak ve sorunu doğru bir şekilde ele

    almaya çalışmak önemlidir. Şizofreni tedavisinde en çok  Medikal tedavi ,Psikoterapi ve Aile

    Danışmanlığı, EKT gibi somatik tedaviler uygulanabilmektedir.

  • Besin (gıda) alerjisi

    Günlük tükettiğimiz besinlere bağlı ortaya çıkan reaksiyonların tümü istenmeyen besin reaksiyonları olarak adlandırılır. İstenmeyen reaksiyonların büyük çoğunluğu besinlerin farmakolojik özelliklerine, metabolik ya da toksik etkilerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Şikayetleri benzer olduğu için sıklıkla birbiri ile karıştırılabilir. Ancak her ikisinin mekanizmaları ve yol açtığı sorunlar açısından bakıldığında son derece farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle şikayeti olan hastaların besin alerjisi açısından çok iyi değerlendirilmeleri gerekmektedir.

    Besin alerjisi bağışıklık sistemimiz tarafından besinlere karşı anormal yanıtın verilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Klinik olarak belirtiler hafif (ürtiker vb) olabildiği gibi yaşamı tehdit eden ağır reaksiyonlara da (anafilaksi) yol açabilmektedir. Yine bağışıklık yanıtın özelliğine göre belirtiler bir çok organda (deri, sindirim sistemi vs) görülebilir.

    Besin alerjisinin gelişimi bağışıklık sistemimizin besinlerdeki proteinleri tehdit unsuru olarak algılayıp bunlara karşı IgE tipi antikorlar üretmesi ile başlar. Duyarlı olan bireyler aynı besinle karşılaştığında daha önce oluşmuş olan IgE antikorlarına bağlanır ve mast hücrelerinden başlıca histamin olmak üzere birçok maddenin salınmasına neden olur. Klinik bulgular işte bu maddelerin etkisine bağlı olarak gelişmektedir.

    Ayrıca besin alerjisi bağışıklık sistemimizin IgE dışındaki mekanizmalarına (hücresel immün yanıt) bağlı olarak ta gelişebilir. Klinik bulguları açısından farklılıklar gösterir. Aynı zamanda tanısal süreçleri de farklıdır ve daha zordur.

    Besin alerjileri daha çok çocukluk döneminin sorunlarından birisidir. Anne sütü alan bebeklerde genellikle ek gıdalara başladıktan sonraki dönem ciltte ürtiker, kızarıklık, ya da egzema şeklinde ortaya çıkabilir.

    Günümüzde besin alerjileri anafilaktik reaksiyonların en önemli nedenlerindendir. Bu nedenle halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Besin alerjilerinde korunma önlemlerinin çok yönlü yapılması gerektiğinden bu hastalar devamlı risk altındadır.

    Besin alerjilerini çoğu aşağıdaki besinlere karşı gelişmektedir. Ancak tüketilen her besine karşı alerjik reaksiyonların gelişebileceği unutulmamalıdır.

    İnek sütü

    Yumurta

    Balık

    Yer fıstığı

    Kuruyemişler (fındık, ceviz, antep fıstığı, vb)

    Kabuklu deniz ürünleri

    Soya

    Buğday

    Bakliyatlar

    Susam

    Besin alerjileri çocuklarda daha sık görülür. Bazı besinlere karşı gelişen alerjiler zaman içerisinde düzelme eğilimindedir. İnek sütü, yumurta gibi besinlere bağlı alerjiler yaşa bağlı olarak geçebilir, yer fıstığı, balık, kabuklu deniz ürünleri ve kuruyemiş alerjileri çok uzun yıllar hatta yaşam boyu devam edebilir.

    Besinlerin içerdiği protein yapısındaki alerjenler diğer alerjenler ile benzerlik gösterir. Örneğin polen alerjisi olan hastalarda bazı meyvelerin (kivi, muz, elma, şeftali vs) tüketimi ile ağızda ve boğazda kaşıntı, ödem meydana gelebilir. Çapraz reaksiyon sonucu gelişen bu klinik tablo oral alerji sendromu olarak tanımlanmaktadır.

    Besin alerjilerinin gelişiminde rol alan IgE dışı mekanizmalara bağlı gelişen semptomlar daha geç ortaya çıkarlar. Örneğin bebeklerde ek gıdaya geçme döneminde kusma, ishal, kanlı mukuslu dışkılama hatta su kaybına neden olabilen reaksiyonlar gelişebilir. Kanlı, mukuslu dışkılamanın görüldüğü ön planda görüldüğü tip alerjik proktokolit, besin alımından birkaç saat sonra sürekli kusma ile karakterize hastalığa Besin proteinlerinin tetiklediği enterokolit sendromu (FPIES) denir. Bu duruma inek sütü, soya, yumurta vb karşı vücudumuzun verdiği geç tip alerjik yanıtlar neden olmaktadır.

    Besin alerjileri sindirim sistemimizde yemek borusunu da (özafagus) etkileyebilir. Alerjik reaksiyonlarda çok önemli rolü olan eozinofiller’in yemek borusunda yoğun birikimine bağlı olarak çıkan bu tablo eozinofilik özafajit olarak adlandırılmaktadır. Çocuklarda reflü semptomlarına benzer şekilde kusma, yutma zorluğu ve kilo alamama şikayetleri görülebilir.

    Bu hastaların bir çoğunda besinlere karşı alerjik reaksiyon gelişmektedir. Ayrıca ailesel alerji öyküsü de (astım, alerjik rinit ya da egzema) bulunmaktadır.

    Besin Alerjilerinde Nasıl Tanı Konulmalıdır?

    Besin alerjilerinde tanı oldukça deneyim gerektiren bir süreçtir. Dikkatli yürütülmeyen işlemlerin sonucunda yanlış tanı konulması ile hastalara gereksiz diyet uygulaması ya da hayatlarının riske edilmesi söz konusu olabilir.

    Besin alerjilerinin tanısında iyi bir hasta-doktor işbirliği gereklidir.

    Öykü tanı için en önemli basamaktır.

    Tüketilen besinin içeriği ve miktarı,

    Belirtilerin ortaya çıkış ve düzelme zamanı,

    Daha önceden ve daha sonra benzer reaksiyonların olup olmadığı

    Belirtilerin özellikleri (Fotoğraflamak tanımı kolaylaştırabilir!) iyi bilinmelidir.

    Bazı hastalardan şikayetlerinden sorumlu besin/besinlerin bulunabilmesi için besin günlüğü tutmaları istenebilir. Tükettiği besinlerin ayrıntılı bir şekilde besin günlüğüne kaydedilmesi tanısal sürece yardımcı olabilir.

    Besin alerjilerinde belirtilerin özelliği ve çıkış zamanı izlenecek tanısal işlemler açısından son derece önemlidir.

    Besin alerjisi düşünülen hastalarda yapılacak tanısal işlemler

    Deri prik testleri

    Serumda besine özgün IgE ölçümü

    Besin provokasyon testleri

    Öykü ile oluşan ön görüye göre sorumlu besinin bulunması için deri prik testleri yapılır. Ancak burada hastanın klinik belirtilerine göre çok dikkatli olunmalıdır. Çünkü yaşamı tehdit eden ağır anafilaktik reaksiyonlar bu işlem sırasında gelişebilir. Bu nedenle deri testleri deneyimli ve gerektiğinde acil müdahalenin yapılabileceği kliniklerde yapılmalıdır.

    Deri testleri hayatın ilk gününden itibaren her yaş grubunda yapılabilir.

    Serumda besine özgün IgE bakılması da tanıya yardımcıdır. Ama klinik değeri deri testlerine göre daha düşüktür. Deri testlerinin yapılamadığı ya da ağır reaksiyon geçirme öyküsü olan hastalarda, zamanla tolerans gelişimi hakkında fikir vermesi amacıyla tercih edilebilir.

    Ancak besin alerjilerinde tanı, deri testi ve/veya serumda besine özgü IgE ölçümü ile konamaz. Bu bilgiler ışığında şüpheli besinler için eliminasyon ve ardından da yükleme(provokasyon) testleri yapılarak klinik cevap değerlendirilir. Bu uygulamada şüphelenilen besinler 2-4 hafta süreyle diyetten çıkarılır (eliminasyon) ve hastanın buna klinik yanıtı gözlenir. Kısmi veya tam yanıt anlamlı olarak değerlendirilir. Bir sonraki aşamada ise diyetten çıkarılan besinlerle bir alerji uzmanı gözetiminde ve belli bir protokol dahilinde tek tek ağızdan yükleme yapılarak klinik belirtilerin tekrar ortaya çıkışı gözlenir. Gerekli durumlarda çift kör plasebo kontrollü yükleme dediğimiz hekimin ve hastanın ayırt edemeyeceği şekilde bir seferde şüphelenilen besin, bir seferde de yalancı besin verilen uygulama gerçekleştirilir. Sonuçlar birbiriyle karşılaştırılır. Bu yöntem besin alerjisi tanısında “altın standart yöntem” olarak kabul edilir.

    Eğer hastada geçirilmiş reaksiyon anafilâksi tarzında sistemik bir reaksiyon veya ağır bir reaksiyonsa besin yükleme testi KESİNLİKLE YAPILMAZ.

    IgE dışı mekanizmalarla gelişen sindirim sistemi alerjilerinde tanı amaçlı endoskopi ve ince bağırsak biyopsisi yapılmalı, uygun histoloji saptanırsa besin eliminasyonu ve ardından besin yüklemesi yapılarak histolojik ve klinik yanıt değerlendirilmelidir. Özellikle IgE dışı besin alerjilerinde tanı koymak ve nedeni belirlemek güçtür. Hastalara yanlış tanı konulup gereksiz yere besin kısıtlaması yapmak beslenme bozukluğuna yol açabilir.

    Besin Alerjisi Tanısı Kesinleşmiş Hastada Tedavide Neler Yapılmalıdır?

    Besin alerjilerinde kanıtlanmış bir radikal tedavi yöntemi yoktur. Hastanın alerjik olduğu besin ve ürünlerinden kaçınması reaksiyonları önlemenin tek yoludur. Çok az miktardaki besinlerin tüketilmesiyle bile şiddetli reaksiyon olabileceği için mutlak kaçınma şarttır. Önemli bir besin diyetten çıkarılmışsa beslenme bozukluğunun önlenmesi için diyetin düzenlenmesi gereklidir.

    Besin alerjisi olan hastalarda ortaya çıkan hafif reaksiyonlarda antihistaminik ilaçlar ve kortikosteroidler kullanılabilir.

    Anafilaksi öyküsü olan ve/veya yüksek riskli besin alerjili hastalara adrenalin oto-enjektör verilmeli ve kullanımı hakkında bilgilendirilmelidir. Anafilaksi ani başlayan ve acil bir durum olduğu için hastalar ya da ebeveynler adrenalin oto-enjektör’ü mutlaka yanlarında bulundurmak zorundadır.

    Besin alerjilerinde son yıllarda oral immünoterapi (desensitizasyon) protokolleri ile başarı sağlandığı bildirilmektedir. Henüz yolun başında olunmasına karşın umut verici gelişmeler yaşanmaktadır.

    İnek sütü alerjisi olan bebeklerin beslenmesi çok önemlidir. Hayatın ilk altı ayı içerinde anne sütü tek başına yeterlidir. Anne sütü yetmiyorsa veya 6 aydan sonra inek sütünün yerini tutabilecek, normal büyüme ve gelişmeyi devam ettirecek ancak süt alerjeni içermeyen mamalar kullanılmalıdır. Bu mamalar gideren artan koruyuculuk sırasına göre şunlar olabilir:

    İleri hidrolize mamalar

    Aminoasit bazlı mamalar

    Soya mamaları (6 aydan küçük bebeklere önerilmez)

    İnek sütüne alerjik bebeklerin % 30-50 kadarı soya bazlı mamalara, % 10 kadarı da ileri hidrolize mamalara reaksiyon gösterir. Bu çocuklarda esansiyel aminoasit mamaları verilmelidir. Bu özel mamaları yeterince alamayan bebeklerin diyetinde diğer protein ve kalori kaynaklarının arttırılması ve mutlaka kalsiyum ve vitamin desteği verilmesi gereklidir.

    Besin alerjisi olan hastalarda önlemler

    Besin alerjisi tanısı konulan hastaların yakınları belirtilerin tanınması ve gerekirse acil tedavisi konusunda bilgilendirilmelidir.

    Anafilaksi gibi ciddi reaksiyonu olan hastalara adrenalin otomatik enjektörü verilmeli ve kullanımı konusunda eğitilmelidir.

    Her hastaya acil eylem planı düzenlenmeli.

    Besin alerjisi olan çocuk okulda arkadaşlarının yiyeceklerini paylaşmamalıdır.

    Hasta ve ailesi besin alerjenleri ve bunlardan kaçınma konusunda eğitilmelidir.

    İşlenmiş, dondurulmuş veya paketlenmiş gıdalar gizli besin proteinleri içerebilir; alışveriş sırasında besin etiketleri ve içerikleri dikkatle okunmalıdır.

    Restoranlarda yenen yemeklerde de gizli besin alerjenleri olabilir; hazırlayan kişilerden yiyecek içerikleri hakkında bilgi alınmalıdır.

    İnek Sütü Alerjisi Olan Çocuk Hangi Yiyeceklerden Kaçınmalıdır?

    İnek sütü alerjisi olan hastalar aşağıdaki besinler ve besin içeriklerinden kaçınmalıdırlar:

    Sütün her formu: taze, çiğ, pastörize, süt tozu, süt kaymağı, her çeşit bebek maması (anti-alerjik mamalar dışında), diğer hayvanların sütleri (keçi dahil)

    Tereyağı, margarin, kaymak, hayvansal yağlar.

    Yoğurt, puding, krema, sütlü tatlılar.

    Peynir, krem peynir, lor, peynir altı suyu (whey)

    Kazein, kazeinat (ticari gıdalar)

    Lactalbumin, lactalbumin fosfat, lactoglobulin, laktuloz (ticari gıdalar)

    Kefir, ekşi krema, kesilmiş süt.

    Yumurta Alerjisi Olan Çocuk Hangi Yiyeceklerden Kaçınmalıdır?

    Yumurta ve yumurta ile yapılan yiyecekler

    Albumin (ticari gıda)

    Lizozim (ticari)

    Mayonez

    Bebe bisküvisi

    Ayrıca, bazı makarnalar, pastalar, şekerler, çikolatalar, ticari gıdalara eklenen lesitin ve lezzet vericiler de yumurta proteini içerebilir.

    Hangi Çocuk Hastalar Alerji Uzmanına Yönlendirilmelidir?

    İdeal olarak besin alerjisi olan tüm hastalar alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmelidir. Bunun dışında aşağıdaki hastaların mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı yönlendirilmesi gerekir:

    Anafilâksi veya ağır reaksiyon geçiren hastalar

    Tanı güçlüğü veya şüphesi olan olgular

    Çoklu besin alerjisi olan hastalar

    Eliminasyon diyetine yanıt vermeyen hastalar

    Eşlik eden astım, alerjik rinit, konjunktivit veya egzeması olan çocuklar

    Ağır besin alerjisi olanlar

    Hasta eğitimi ihtiyacı olanlar

    Besin Alerjisi Olan Hastalara Çocukluk Çağı Aşıları Yapılabilir mi?

    Besin alerjisi olan çocuklara genel olarak çocukluk çağı aşıları yapılmasında sakınca yoktur. Ancak dikkatli olunması gereken birkaç durum söz konusudur.

    Kızamık, kızamık-kızamıkçık-kabakulak(MMR) ve grip (influenza) aşıları hazırlanış özellikleri nedeniyle çok az miktarda yumurta ilişkili antijen içerebilir. Bu nedenle yumurta alerjisi olan çocuklarda bu aşıların yapılması konusunda bazı tartışmalar olmuştur. Önerilen aşı takvimine uygun olarak kızamık ve MMR aşıları uygulanmalı ancak mutlaka bir uzman denetiminde ve acil girişim koşulları altında olmalıdır. Grip aşısı da uzman tarafından gerekli görülüyorsa artan dozlar halinde ve dikkatle uygulanabilir.

    Jelatin veya neomisine sistemik alerjik reaksiyon gösteren çocuklarda ise bu aşılar yapılmamalıdır.

    Çocuklarda Besin Alerjileri Kalıcı mıdır?

    Besin alerjileri çocuklarda ve erişkinlerde düzelme eğilimi gösterir. Bu nedenle belli aralarla hastalar değerlendirilip, yükleme testi yapılarak düzelip düzelmediği takip edilmelidir. Süt, yumurta, buğday ve soya alerjileri yıllar içinde çoğunlukla düzelir. Buna karşılık kuruyemiş, balık ve kabuklu deniz hayvanları alerjilerinin düzelmesi daha nadirdir.

  • Çocuklarda Etkili ve Doğru İletişim

    Çocuklarda Etkili ve Doğru İletişim

    Çocuklara kuralları ve istekleri doğru bir şekilde iletmemiz çok önemlidir. Çünkü bizi model alır ve biz nasıl davranıyorsak onlarda bize öyle davranırlar. Burada çocuğun yaşına göre önce onu anlayabilmeliyizdir. Çocuk yürümeye ve konuşmaya başladığında yani bir birey olmaya başladığından itibaren ebeveynler aradaki iletişimin bozulduğunu düşünebilirler. Burada çocuğun isteklerini anlayabilen, kuralları tanıtabilen ve onu dinleyen bir ebeveyne ihtiyacı vardır. 

    İletişimde yapılmaması gerekenler; kızmak, sabırsızlanmak, uzun süre öğüt vermek, sözlerin yerine getirilmemesi, kurallarda tutarsız davranmak, eleştirilerin abartılı olması, suçlamalarda bulunmak, çocuğu susturmak…diyebiliriz. Bu tür hatalar çocuğun hayal kırıklığı yaşamasına, özgüven sarsılmasına ve aradaki iletişimin zedelenmesine sebep olacaktır. Çocuklarla net ve kısa ancak açıklayıcı cümlelerle konuşmak gerekir. Yapmaması gereken davranışlarda uyarmak ve açıklayıcı olmak işe yarar. Aslında önemli olan çocuğun yaptığı veya yapmadığı şeylerden dolayı değil kendisi olduğu için kabul ettiğinizi göstermenizdir. Çocukla iyi bir iletişim kurmanın diğer bir yolu da onunla oyun oynamaktır. Çocuk oyun aracılığıyla kendini ifade eder, içsel dünyasını ortaya koyar. Ebeveynleri tarafından olumlu davranışların da beğeni alan çocuk kendini mutlu ve kabul görmüş hissedecektir.

    Duygu dili aracılığıyla konuşmakta iletişim de geçerli bir yoldur. Siz çocuğunuza bir durum karşısında duygunuzu belli ederseniz anlamaya çalışacak ve kendini ifade etmek için bu yöntemi kullanacaktır. Kendileriyle konuşulan ve ilgi gösterilen çocuklar konuşmak için cesaretlenirler. Çünkü anne ve babaları onlara model olmaktadırlar. Sorunları iletişim kurarak çözebilmektedirler. İletişimin en önemli unsurlarından olan  empati ve dinleme’ de çok gereklidir. Empati çocukla kurulan bir duygu ortaklığıdır. Dinleme ise sözlü ve sözsüz mesajları alabiliyor olmaktır.

    Anne-babasının kendisini dinlediğini anlayan çocuk sevildiğini ve kabul gördüğünü düşünür. Anlaşıldığında rahatlar. Kendisini dinleyen kişiye yakınlık duymasına neden olur. Böylece iletişimin devamı da sağlanır. Uzun süre dinlenmeyen çocuklar içe kapanabilirler, saldırganlık ve kendine zarar verme davranışında bulunabilirler. Emir kiplerinin kullanıldığı (yap, et, sus vb.) mesajlar da iletişimi engeller .Bu tür suçlayıcı ve tehdit eden mesajların yerine  ebeveynin empati kurarak çocuğun yanında olduğu yaklaşım geçerlidir .Sonuçta; Çocukla zaman geçirirken tüm dikkatimizi ona vermek önemlidir. Göz kontağı kurarak konuşmak buna örnektir.

  • Hpv aşısı ( insan papillomavirüs aşısı )

    HPV enfeksiyonu her yaş grubunu etkileyen yaygın bir enfeksiyondur. Bir çok insan HPV ile enfekte olduğunu farkında değildir. A.B.D ‘de 79 milyonun enfekte olduğu ve her yıl 14 milyon yeni vakanın tanımlandığı bildirilmektedir.

    HPV enfeksiyonu

    Yaygın bir enfeksiyondur.

    Kuluçka dönemi uzundur.

    Enfekte olduktan sonra virüsün vücuttan atılma süresi veya hastalık oluşturma süreci tam olarak bilinmemektedir.

    Birçok insanda HPV belirti vermez veya sağlık problemi oluşturmaz. Genellikle virüs iki yıl içinde vücuttan atılabilir. Bazı şahıslarda ise virüs vücutta uzun yıllar kalır ve ciddi klinik tablolara kansere yol açar.

    HPV Kadınlarda Erkeklerde

    Serviks Penis

    Vajina

    Vulva

    Her iki cinste

    Anüs

    Dil

    Yutak borusu

    Solunum sisteminde kanserlere neden olabilmektedir.

    HPV enfeksiyonunda korumada aşıların önemi tartışılmaz.

    Aşı her iki cinse uygulanmalıdır.

    Aşı uygulama zamanı

    Kızlarda 9-26 yaş

    Erkeklerde 9-21 yaş ‘dır.

    Ülkemizde HPV aşısı 12 – 14 yaş ve üzerinde uygulanmaktadır.

    Genellikle 2-3 doz olarak uygulanan bu aşılar güvenli ve etkilidir.

    Erken yaşlarda uygulanan aşılardaki etkinlik daha yüksektir.

    Aşı gebelikte uygulanmaz.

    Lateks alerjisi olan bireylere HPV aşısı önerilmez.

    Özetle

    HPV aşısı her iki cinse uygulanmalıdır. Sadece kız çocukları değil erkek çocuklar da aşılanmalıdır.

    Yaş sınırı 9 yaş – 45 yaş olarak belirtilmiştir.

    HPV aşısı kızlarda 12- 26 yaş

    Erkeklerde ise 14-21 yaş aralığında uygulanmalıdır.

    Yüksek riskli bireylerde aşı uygulama sınırları esnetilebilir.

    Sonuç olarak ;

    HPV enfeksiyonu esas olarak cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyondur. Enfeksiyon sadece cinsel yolla değil solunum yolları ,ağız, burun ve deriden de bulaşabilmektedir.

    HPV aşısı insan papillomavirüs aşısıdır. Aşıyı ‘’rahim ağzı kanser ‘’aşısı olarak lanse etmek yetersiz bilgiden kaynaklanır.

    HPV aşısı hem kız hem de erkek çocuklarına uygulanmalıdır.

  • Çocuk ve Oyun

    Çocuk ve Oyun

    Çocuğun iç dünyasında oyun bir “uğraş”tır ve bir çocuktan beklediğimiz oyun oynamasıdır. Her oyunun kendisine özgü bir nedeni ve özelliği vardır.Dolayısıyla oyun, çocuğun duygusal sorunlarını çözmede, sosyal becerilerinde,motor gelişimi ve karakter özelliklerini oluşturmasında desteklenmesini sağlar.

    Oyun Terapisi Nedir?

    Terapistlerin terapötik araç olarak kullandığı psikoterapi temelli OyunTerapisi, çocuğun içsel duygularını deneyimlemesini kolaylaştırmada,kendi dünya görüşünü ifade etmesini sağlamada ve sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yararlandıkları bir yöntemdir.Bu çalışma sırasında çocuğun kullandığı oyuncaklarla birlikte bu oyuncaklarla oynama şekilleri de çok önemli olup eğitimli bir terapist bunu gözlemler ve yorumlar.

    Neden Oyun Terapisi?

    Yetişkinler sorunlarını sözel olarak ifade ederlerken çocuklarda bunu oyunla ve oyuncaklarla anlatırlar.Böylece davranışlarını tetikleyen duygularını yenideninşa ederler.(Öfke,korku,üzüntü vb.) Terapi sırasında yaşadığı olayları tekraroluşturarak yeniden tecrübe etme fırsatı bulurlar ve hayatlarına yansıtırlar.Kendilerini rahatlıkla ifade edebilmeyi ve sosyal ilişkilerini güçlendirmeyiöğrenirler. Böylece oyunla sorunlarını çözebilir hale gelerek güçlenirler ve iyileşme gerçekleşir.Terapist de bu süreçte çocuğu sınırlamadan ona eşlik eder vesürecin bir parçası olur.Terapistle kurulan ilişkiyse çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar.

    Oyunterapisinde ailenin de katkısı önemli olduğundan terapistle görüşmelerdüzenli bir şekilde gerçekleşir.Bu görüşmelerde terapi dışında da ailelerinuygulayabileceği önerilerde bulunulur.Sonuçta; aile ve çocuk bir bütüncül birdeğerlendirilmeyle ele alınır.

    Oyun Terapisi’nin Süresi…

    Çocuğun gelişimsel dönemle içinde yaşadığı psikolojik sorunun/sorunlarınne zaman gerçekleştiği ve yoğunluğu sonucunda haftada bir veya iki seansşeklinde oyun terapisine başlanabilir.Terapinin devamlılığı çok önemlidir.

    Ne zaman Oyun Terapisi’ne ihtiyaç duyulur?

    Yetişkinlerinde yaşamında zor süreçler olabildiği gibi çocuklar içinde böylezamanlar vardır.Boşanma,sevilen kişinin kaybı,taşınma vs.Bazı çocuklar budurumlarda daha fazla desteğe ihtiyaç duyarlar.Terapistin de aile ve çocuklayapacağı değerlendirme sonrasında Oyun Terapisi’ne başlanılır.

    §  Endişe,üzüntü,korku,öfke gibi duyguların yoğun yaşandığı durumlarda,

    §  Zarar verici davranışlarda bulunduğunda (kendisine ve/veya çevresineyönelik) ve şiddete maruz kalındığında,

    §  Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda,

    §  Dikkat Eksikliği ve HiperaktiviteBozukluğu’nda,

    §  Ebeveynden ayrılmaya karşı aşırı tepki vermede,

    §  İstismar,

    §  Aşırı utangaçlık ve hareketsizlik,

    §  Korku, kaygı ve fobilerin olduğu durumlarda,

    §  Dil ve Konuşma güçlüğü olan çocuklara,

    §  Özgüven Eksikliği,

    §  Boşanma sonrası uyum sorunlarında,

    §  Depresyon,

    §  Kardeş kıskançlığı,

    §  Değişimlere uyum sağlamada güçlük yaşanması vb. psikolojik sorunların çözümünde ve 3-11 yaş arasındaki çocuklara Oyun Terapisi yapılmaktadır.

  • Blw beslenme yöntemi

    BLW beslenme yöntemi son yıllarda ülkemizde oldukça moda olan bebeklerde ek gıdaya geçiş yöntemi olan bir beslenme şeklidir.

    Kelimenin anlamını inceleyecek olursak BLW İngilizce “ Baby Let Weaning” kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Türkçeye tercüme edersek “Bebeği Bırak Yesin “.

    BLW süreci bebeğin ek gıdaya geçiş süreciyle başlıyor ve bebeğe kendi kendine yemek yemeği öğretiyor.

    BLW Yöntemi (BKY) Neden Önemlidir?

    Tatile gittiğinizde görürsünüz, genellikle Türk çocuklarının anne-babaları sürekli ellerinde bir kaşıkla, çocuğa oyunlar yapıp kandırarak, bazen de peşinden koşarak, televizyonun önünde yemek yedirmeye çalışırlar. Yanındaki masaya bakarsınız bir Alman, Fransız veya Amerikalı aile yine 2-3 yaşlarında bir çocuk, elinde çatalıyla ya da bazen eliyle, hiçbir müdahale olmadan gayet rahat yemeğini yer. Sizce yabancı çocuklar çok akıllı da bizimkiler mi aptal? Tabii ki bizim çocuklarımız da en az yabancıların çocukları kadar akıllı. Aramızdaki tek fark yabancılar, özellikle gelişmiş ülkedeki yabancılar çocuklarına 7-8 aydan itibaren yemek konusunda özgürlük tanımış, mümkün olduğunca, çocuğun kendi kendine yemesine olanak sağlamışlardır. Eğer siz de Blender ile tatile gitmek, çocuğunuzun peşinde yemek yedirebilmek için koşturmak istemiyorsanız, çok da geç kalmadan BLW yöntemini denemenizi öneririm.

    Türkiye de BLW Yöntemi neden yeterince uygulanamıyor.

    1. Türk anneleri biraz titizdir ve etrafın kirlenmesi onları rahatsız eder.

    2. “Bırak kızım bu yöntemi bu daha bebek kendi kendine yemek yiyemez, ver bakin şu kaşığı bana” diyen anneanne ve babaanneleri duyar gibiyim.

    3. Henüz bu yöntem Türkiye de çok bilinmiyor

    4. Bunun en önemli sebeplerinden birine gelince, bir şeyler yerken bebeğin boğulacağına dair duyulan endişedir.

    BLW, aslında yeni bir yöntem değildir. Asırlarca bebekler bu şekilde ek gıdaya geçmiştir. Günümüz şartlarında Dünya Sağlık Örgütü, ilk 6 ay bebeklerin sadece anne sütüyle beslenmesini, yeterli anne sütü olmadığında mamalarla bu açığın kapatılmasını önerir. Bu şekilde tamamlayıcı beslenmeye 6. ayda geçildiğinde bebekler kendilerini besleyebilecek olgunluğa erişmiş olurlar.

    Bebek yemek yerken dik oturmalı

    BLW yöntemine başlarken bebeğin destekli ya da desteksiz olarak dik oturabilmesi

    Ve mama sandalyesinde tek başına oturabilir durumda olması önemlidir.

    Mevsim sebzelerine öncelik verin

    Bu şartlar sağlandığında, ilk olarak mevsim sebzeleri eliyle rahat tutabileceği (yaklaşık 5 cm uzunluğunda parmak şeklinde) büyüklükte hazırlanarak bebeğe sunulur. Öncelikle sebzelerle başlanmasında amaç; bebeğin ilk tattığı yiyecekler meyveler gibi şekerli besinler olduğunda şekerli gıdalara alışıp diğerlerini reddetmesine engel olmaktır.

    Bebekler besinleri ellerine almalı

    Buharda, fırında ya da tavada pişirme yöntemi kullanılsa da bebek kendine sunulan yiyeceği tutarak, koklayarak, tadına bakarak keşfeder. Bu süreç tamamen bebeğin yiyeceği tanıması ve öğrenmesiyle geçer.

    Zorla yemek yedirmeye çalışmayın. Damak tadına saygı duyun

    Bir yaşına kadar ana öğünü anne sütü veya formül mamadır. Ek gıda doyumluk değil tadımlıktır. BLW, bebeğin öncülüğünde ilerlemesi gereken bir yöntem olduğu için asla beslemek için zorlanmamalı, tercihlerine saygı duyulmalıdır.

    Aynı besinlerle beslenmesine özen gösterin

    Bebek, hazır olduğunda ve güvendiğinde aşama kaydedecek ve yiyecektir. İlk denemelerde üst üste aynı gıdanın bebeğe sunularak hem bebeğin tatları öğrenmesi hem de olası alerjik tepkilerin gözlemlenmesi sağlanır.

    Bebekler yemekleri nasıl yemeli?

    Başlangıçta bebeğin yiyeceği eline alıp hissetmesi, koklaması için eliyle yemesi uygun olacaktır. 9-10 aylık olan bebeğe, uygun kaşık ve çatalı yiyeceklerin yanında sunmak bu alışkanlığı kazanması için faydalıdır. Beraber yemek yediği erişkinleri model alarak öğrenmesi kolaylaşacaktır. Genellikle 12-14 aydan sonra bebekler önce çatal, sonra kaşık kullanacak yeterliliğe ulaşırlar. Bu yöntem sayesinde bebekler, kendi beslenmesinden sorumlu olan, neyi ne kadar yiyeceğine kendi karar veren, yemekle arasında olumlu bir bağ kuran bir birey olurlar.

    BLW’de besin nasıl hazırlanılır?

    • Bebekler ek gıdaya geçtikleri ilk aylarda genel olarak her şeyi ağızlarına götürürler. Bunu beslenme amaçlı yapmasalar da farklı gıdalar sunarak değerlendirmek faydalı olacaktır.

    • BLW’ye özel bir pişirme yöntemi bulunmuyor. Ancak ek gıdaya ilk geçiş aşamasında sunulan gıdalar, bebeklerin avuçlarıyla kavrayabilecekleri boyutta ve damaklarıyla ezebilecekleri yumuşaklıkta hazırlanmalıdır. Bu kıvamı sağlamak için en sağlıklı yöntem buharda pişirmedir. Gıdalar bu şekilde besin değerlerini önemli ölçüde korumuş olur. Ayrıca fırında pişirerek de lezzetli besinler hazırlanabilir.

    • Önemli olan, bebeklerin rahatlıkla kavrayıp tutabilecekleri ve yiyebilecekleri sağlıklı gıdalar sunmaktır. Meyveler, kesilerek ve buharda yumuşatılarak verilebildiği gibi, bütün halinde de sunulabilir. Bu bebeğin öğrenme sürecini de destekleyecektir. Öncelikle meyvenin şeklini ve dokusunu öğrenerek başlar, sonrasında görebileceği bir yerde kesilerek tadını da öğrenmesi sağlanabilir.

    Sıvı gıdalar nasıl verilmeli?

    BLW yönteminde, kaşıkla beslemek uygun olmadığı için sıvı gıdalar küçük, kırılmayacak fincan ya da bardaklarla bebeğe sunulur. İlk denemede; bebek yaklaştığında, bardağa eğim vererek, sıvıyı ağzına doğru yönlendirmesine yardımcı olunur. İstediği kadar içmesi sağlanır, istemediğini gösteren hareketler yaptığında kesilir. İlerleyen günlerde bebeğin bardağı tutup ağzına götürmesine de izin verilmelidir.

    BLW Yönteminin Faydaları

    *Özgüven oluşumunu sağlama. Kendi başına yemek yemesi, ne yiyeceğine ve ne kadar yiyeceğine kendi karar vermesi ile birey oluşumunun alt yapısı hazırlanmaktadır. Bu sayede kaşık ile beslemek yerine kendi kendine yemesini izlemek ebeveynler için de mucize gibi görülmektedir.

    * Çiğneme becerisini elde etme. Çiğneme ve yutma eylemlerini yapabilmek bebeklerin daha kısa sürede normal hayata adapte olmasını sağlayacaktır.

    *Pütürlü yiyeceklere hızla alışma. Püreye alışan çocuklar küçük pütürleri dahi kabul etmeyecek ve midesi bulanacaktır. Ama BLW yöntemini tercih eden bebekler daha çabuk pütürler ile tanışacak bu sayede de yemek yerken mide bulantısı yaşamayacaklardır.

    * Aynı anda yemek yeme saati oluşturma. Hem siz hem de bebeğiniz eğlenceli bir ek gıda saati geçirebilirsiniz. Bebeğinizin ağzına devamlı dolu bir kaşığı uzatmakla, ağzından geri attıklarını toplayarak yeniden yedirmeye çalışmakla uğraşmadan aynı anda ikiniz de yiyebilecek ve keyifli anlar yaşayabileceksiniz.

    * Pozitif ek gıda saatleri oluşturma. Yemek saatlerini iple çeken ve mama sandalyesine otururken ağlamayan bebekler hayal ediyorsanız mutlaka ona bu özgürlüğü tattırın. Çoğu bebek mama sandalyesine otururken hatta gördüğü anda ağlamaya başlamaktadır. Mama sandalyesi, bebeğin gözünde bir işkence koltuğu gibi hal aldıysa sorunu bebeğinizde değil kendinizde aramalısınız.

    Damak tadı oluşumunu sağlama. Örneğin bir sebze çorbası veya püresi hazırlıyorsunuz. İçinde bezelye, patates ve havuç var diyelim. Pişirip blender ile püre haline getirdiğiniz bu gıdaların tek tek tatlarından habersiz olan bebeğiniz karışık renkli ve tatlı bir besin ile karşılaşacaktır. Fakat aynı sebzeleri blender ile geçirmeden önüne koyduğunuzda bezelyenin yuvarlak yeşil bir besin olduğunu görebilecek, parmakları ile tutmaya çalışıp yiyecek ve tadına varacaktır.

    İnce motor gelişimi destekleme. Az önceki örnekte verdiğim bezelyeyi düşünün. Bebeğinizin parmakları ile bezelyeyi tutma eylemi göstermesi onun için erken gelen büyük bir başarı olacak ve ince motor gelişimi desteklenmiş olacaktır.

    *5 duyu organı da harekete geçirme. BLW Yöntemi sayesinde bebekler tüm duyu organlarını kullanarak yemek yemekte ve daha hızlı öğrenebilmektedir.

    *El göz koordinasyonu sağlama. Eliyle tuttuğu bir yiyeceği ağzına götürmesi onun dengeli hareketler yapmasını desteklemektedir.

    Bebeği kandırma çabasını sona erdirme. Ebeveynlerin ödül, ceza, oyun, yalan gibi hiçbir zararlı yönteme başvurmasına gerek kalmayacaktır. Yersen bunu sana veririm, yemezsen bunu izleyemezsin, yemezsen arkandan ağlar, yemezsen öcü gelir vs. gibi klasik ama bir o kadar da yanlış yöntemlere gerek kalmayacaktır.

  • Çocuk ve Ergenlerde İstismar

    Çocuk ve Ergenlerde İstismar

    Çocuk istismarı;18 yaşın altındaki çocuklara anne babaları veya onların bakımından sorumlu kişilerle yabancılar tarafından yapılan bedensel ve psikolojik açıdan zarar veren, çocukların bedensel, duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimlerini sarsan her türlü eylem olarak kabul edilir.

    1985 yılında Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını; çocuğa yönelik bir yetişkin, toplum veya ülkesi tarafından çocuğun sağlığını, bedensel, psiko-sosyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen, bilerek veya bilmeyerek yapılan davranışlar olarak tanımlamaktadır.

    İstismar bedensel, duygusal ve cinsel olarak ayrılmaktadır. Bedensel istismar; çocuğun ve ergenin ebeveyni veya diğer yetişkinler tarafından bedensel olarak zarar görmesidir. Bundan doğan bedensel zedelenme, zararın süresi ve buna  uğrayan çocuğun yaşı bedensel istismarın yol açacağı zararları belirler.

    Bedensel istismara ve cinsel istismara uğrayan çocuklarda uyku bozuklukları, kabuslar, ayrılık kaygısı, fobik davranış, bedensel şikayetler, depresyon, yalan söyleme, içe dönüklük, uyumsuzluk gibi belirtiler görülür.

    Cinsel istismarda; çocuk ve ergen cinsel bir obje olarak kullanılmaktadır. Özellikle bu aile içinde yaşanmışsa bireyde en kalıcı ve en olumsuz etkiler bırakan istismar türüdür.

    Duygusal istismara; çocuk ve ergeni reddetme, tehdit etme ,inkar etme, aşağılama, yalnız bırakma, korkutma, suça yöneltme, duygusal açıdan ihtiyaçlarını karşılamama gibi davranışları gösteren yetişkinler neden olmaktadır. Buna maruz kalan çocuk ve ergenlerde okul başarısızlığı, öğrenme bozukluğu, okuldan kaçma ,saldırganlık ,yalan, intihar vb. gözlenmektedir. Yetişkinlik dönemine uzandığında panik atak ,uyku sorunları, takıntılara neden olan etkileri ortaya çıkmaktadır.

    Yapılan araştırmalar istismarın son derece yaygın olduğunu gösterir; aç bırakılan, dövülen, cinsel açıdan kullanılan, sigara vb. yakılan çocukların sayısı oldukça yüksektir.

    Şu koşullar bir araya geldiğinde çocuğu yönelik istismarın ortaya çıkma olasılığı artar;

    -Aile içi ortamda stres,

    -Düşük gelir,

    -Ailede fazla çocuk sayısı,

    -Anne ve babanın geçmişinde kötü davranışa maruz kalmış olması ,aile içi şiddet,

    -Çocuktaki öğrenme güçlüğü,

    -Çocuktaki bedensel sakatlık.

    Çocukluk döneminde yaşanmış cinsel istismarın sebep olduğu travma çok uzun bir döneme yayılarak duygusal, davranışsal ve sosyal sorunların kaynağını oluşturur. İstismara uğrayan kişiler genelde cinsel istismar öykülerini hiç kimseyle paylaşmaz. Özellikle çocuklar tekrarlanan ve dayanamayacakları acı ile karşılaştıklarında dissosiye olurlar. Yaşadıkları olaydan zihinsel olarak uzaklaşırlar, yokmuş gibi davranabilirler. Böylece bastırılan ve unutulmak istenen cinsel istismar yaşantıları kişinin bedensel, ruhsal sosyal gelişimini ve yaşamını olumsuz biçimde etkiler. Bu nedenle durum öğrenildiğinde kişiyi sorgulamak veya duruma kayıtsız kalmak yerine profesyonel bir destek alınması son derece önemlidir.

    İstismara bağlı tedavi sürecinde terapistin kullanacağı uygun tedavi teknikleriyle müdahaleler yapılır. Terapistin deneyimi, yapılacak işbirliği ve kurulan güven ortamıyla danışan desteklenir. Hedeflenen çözüme varılır.