Yazar: C8H

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobi yaşayan kişi, dikkatleri üzerinde toplayabileceği sosyal ortamlarda kendisini zor durumda bırakacak şekilde davranmaktan ve başkaları tarafından fark edildiğinde gülünç duruma düşmekten korkar ve kaçınır. Titreme, terleme, kızarma gibi bedensel belirtiler yaşayabilir. Çocuk ve ergenlerde, bu durum sözlü derslerden kaçınma, sınıfta parmak kaldırmama, sportif faaliyetlerden kaçınma şeklinde görülebilir. Yabancı biriyle tanışma ve iletişim kurma konusunda zorlukları olabilir. Topluluk içinde yemek ya da içmek istemeyebilirler. Başkalarının önünde yazı yazmak, konuşmak ve göz teması kurmaktan kaçınabilirler. Çocuklarda kaygı; ağlama, bağırıp çağırarak tepinme, donakalma, sıkıca sarılma, sinme ya da toplumsal durumlarda konuşamamayla kendini gösterebilir. Yaşanan bu durumların sosyal kaygı bozukluğu / sosyal fobi tanı ölçütlerini karşılayabilmesi için sosyal kaygı ve kaçınmaların altı aydan daha uzun sürmesi beklenir.

    Yetişkinlerden farklı olarak çocuklarda içgörü olmadığı için korktukları nesne veya ortamın gerçekten tehlikeli olduğunu düşünürler. Sosyal fobisi olan çocuklarda ailenin yaşam tarzı ona göre organize olabileceğinden kaçınma söz konusu olabilir. Ebeveynin çocuğun sosyal kaygısını azaltmaya yönelik çabalarına çocuklar genelde ani huzursuzluk, mutsuzluk ve ebeveyne yapışma şeklinde tepkiler verebilirler. Bu durum ebeveynde suçluluk duygusuna yol açabilir. Bu çocuklara uygulanan psikoterapiyle terapistin sunduğu psikolojik destek onların gerçek yaşamda fobik durumla baş etmesine katkı sağlar.

    Çocukluk fobileri ile ilgili herhangi bir müdahale (psikoterapi ve / veya psikiyatrik destek) alınmadığında benzeri sorunların yetişkinlikte de devam edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle ebeveyn çocuğun korkularını önemsemeli ve gereken önlemleri almalıdır.

  • Sosyal fobi !..

    Sosyal fobi ya da sosyal anksiyete bozukluğu, toplum içinde konuşma, yemek yeme gibi genel olarak hemen tüm sosyal ortamlardan kaçınma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Sosyal fobinin başlıca özelliği, utanç duyulabilecek toplumsal bir durumdan ya da bir eylemin gerçekleştiği durumlardan belirgin ve sürekli bir korku duymadır.

    Sosyal fobide kişinin başlıca korkusu başkalarının yanında küçük düşeceği, sıkıntı ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağı ile ilgilidir. Bu kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmalarını gerektiren ya da bir eylemi başkaları yanında yerine getirmeleri gereken durumlardan korkarlar ve bunlardan olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Çocuk ve ergenlerde görülen belirtiler sıklıkla, sınıfta başkalarının önünde konuşma ya da tahtaya yazı yazma, öğretmen ya da karşı cinsiyetten arkadaşlarla konuşma, okul tuvaletini kullanma, toplu halde yemek yeme ile ilgilidir. Aslında sosyal fobili kişiler başkaları ile iletişime geçmeye can atarlar fakat başkaları tarafından itici, aptal veya can sıkıcı bulunulma korkusu nedeniyle sosyal ortamlardan kaçınırlar. Sosyal fobi çocuklarda görülen okul reddinin yaygın bir sebebidir. Okulu erken bırakmaya neden olan anksiyete bozuklukları içinde ise en sık görülen nedendir.

    Çocuk ve ergenlerde görülen sosyal fobinin klinik özellikleri erişkinlere benzemektedir. Ancak çocuklarda ağlama, kaçınma ve somatik yakınmalar gibi belirtiler kliniğe daha sık eşlik etmektedir. Çocukların sosyal fobideki korkuyu erişkinlerdeki gibi aşırı ya da mantıksız olarak algılamayabilecekleri belirtilmektedir.

    Araştırmalar sosyal fobisi olan çocukların yaşıtlarına göre kişilerarası ilişkilerde daha beceriksiz olduğunu göstermiştir. Yaşıt ilişkilerindeki güçlükler sosyalleşme probleminde bir risk faktörü olarak tanımlanmıştır. Bunun yanında çocuğun yaşıtlarıyla etkileşimde yaşadığı olumsuz deneyimler ya da travmalar da sosyal korkularını artırabilmektedir.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Sıkıntı yaratan düşünce,hayal,duygu,isteklerimiz olduğunda veya aynı şeyi istediğimiz halde tekrar tekrar yaparak sıkıntıyı azaltmaya çalışmamız şeklinde belirtilerle seyreden rahatsızlığa Obsesif Kompulsif Bozukluk denmektedir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk belirtileri şu şekilde sıralanabilir:

    Sıklıkla Karşılaşılan Obsesyonlar

    ▪▪Pislik veya mikrop bulaşmasından korkma

    ▪▪Sürekli başkasına zarar vermekten korkma

    ▪▪Hata yapmaktan korkma

    ▪▪Rezil olmaktan veya sosyal açıdan kabul edilemez bir şekilde davranmaktan korkma

    ▪▪Sürekli şeytanca veya günahkâr düşünmekten korkma

    ▪▪Düzen, simetri, kusursuzluk ihtiyacı hissetme

    ▪▪Aşırı kuşkulu olma

    Sıklıkla Karşılaşılan Kompulsiyonlar

    ▪▪Tekrar tekrar yıkanma, duş alma veya ellerini yıkama

    ▪▪El sıkışmayı veya kapı tokmağına dokunmayı reddetme

    ▪▪Kilit, ocak gibi şeyleri sürekli kontrol etme  

    ▪▪Rutin işleri yaparken içinden veya yüksek sesle sürekli sayı sayma

    ▪▪Sürekli bir şeyleri belli bir biçimde düzenleme

    ▪▪Belirli bir sıraya göre yemek yeme

    ▪▪Belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama

    ▪▪İşleri belirli bir sayıda yapma ihtiyacı hissetme

    ▪▪Değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme

    Obsesyon ve kompulsiyonlar, yetişkinlerde görüldüğü gibi çocuk ve ergenler arasında da sıklıkla görülebilmektedir. Kişinin takıntılı düşünce ve davranışlarına ne kadar zaman ayırdığı ve yaşamları üzerinde nasıl yıkıcı etkileri olduğu incelenmektedir.

    Obsesif Kompulsif Bozuklukta Bilişsel Davranışçı Terapinin etkililiğine pek çok bilimsel yayında yer verilmektedir. Obsesif Kompulsif Bozukluğun tedavisinde Bilişsel Davranışçı Terapi uygulamaları yapılmaktadır. Bu açıdan danışanların kompulsiyonları gerçekleştirmemenin doğuracağı anksiyeteyle yüzleşmeleri ve başa çıkma becerisi kazanmaları terapide hedef olarak belirlenmektedir. Ayrıca gerektiğinde danışanların psikoterapiye ek olarak medikal tedavi almaları için yönlendirme yapılmaktadır

  • Öğrenme bozuklukları

    Öğrenme, insanın doğduğu günden ölünceye kadar devam eden, gelişim düzeyine ve bireysel özelliklerine göre gerçekleşen kapsamlı ve karmaşık süreçler zinciridir.Öğrenme Bozuklukları, normal zihinsel gelişim olmasına karşın, okuma-yazma, aritmetik ve diğer akademik işlevlerde ortaya çıkan yapısal ve gelişimsel sorunları tanımlar. Öğrenme bozukluğu genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli zorluklarla kendini gösteren bir bozukluk grubudur. Bu bozukluk grubu için Öğrenme Güçlüğü ya da Özgül ÖğrenmeGüçlüğü gibi adlar da kullanılmaktadır. Literatürdeki çeşitli tanımlardan yola çıkarak öğrenme bozukluğu; “Normal ya da normalin üstünde zekaya sahip olan (IQ>85), primer psişik bir hastalığı, belirgin bir beyin patolojisi, duygusal özrü olmayan fakat dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlükleri olan, kendini ifade etme, sosyal algılama ve etkileşim sorunları olan, standart eğitime rağmen yaşına ve zekasına uygun başarı gösteremeyen bireylerdeki durum“ olarak tanımlanabilir. Öğrenme bozukluklarını dört başlık altında sınıflandırmaktadır:

    1a. Okuma bozukluğu (disleksi),

    1b. Matematik bozukluğu (diskalkuli),

    1c. Yazılı anlatım bozukluğu (disgrafi)

    1d. Başka türlü adlandırılamayan öğrenme bozukluğu

    Öğrenme bozukluklarının bu türleri bir arada olduğu gibi tek başlarına da görülebilmektedir. Öğrenme bozuklukları içerisinde en sık görülen alt grup ise “disleksi” olarak da adlandırılan “okuma bozukluğu”dur.

    Bu bozuklukların bireyin yapısıyla ilgili olduğu ve merkezi sinir sistemindeki işleyiş bozukluğuna bağlı olduğu üzerinde durulmaktadır. Öğrenme bozukluğu öğrenmeyle ilişkili bir sorun olarak tanıtılmakla birlikte; gördüğümüz, duyduğumuz ya da dokunduğumuz, tanımaya çalıştığımız şeylerin algılanmasıyla ya da işlenmesiyle ilgili bir sorun olarak yaşanmaktadır.Bu durum bir zeka sorunu değildir; çok kapsamlı, heterojen bir gruptur ve gelişimsel bozukluklardan beyin hasarına kadar çeşitli nedenlerden kaynaklanan öğrenme sorunlarını ve akademik başarısızlıkları içinde barındırmaktadır. Her öğrenme güçlüğü gösteren çocuk bir diğerinden farklıdır ve farklı yaklaşım gerektirir.

    Öğrenme bozukluğu tanısı aynı yaş ve zeka düzeyindeki çocuklarla karşılaştırıldığında beklenenin altında okuma, yazma ya da matematik becerilerinin gözlenmesi ile konulur. Zeka düzeyinin normal ya da üzerinde olması gerektiğinden, kapsamlı bir öykü ve ruhsal muayene ardından standart bir zeka testinin uygulanması (WISC-R) tanının başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

    Öğrenme bozukluğu gösteren çocuklar, birbirinden çok farklı klinik özellikler gösterebilmektedirler, ancak tümünde gözlenebilen ortak özelliklerden birisi, çalışma becerilerini kullanma becerilerindeki sınırlılıktır.

    Okuma Bozukluğu: Okuma bozukluğunda, kişinin kronolojik yaşı, zeka düzeyi ve aldığı eğitim göz önüne alındığında okuma başarısı, beklenenin önemli derecede altındadır. Okumayı sökmede gecikirler, okuduklarını anlamakta zorlanırlar. Okumada yanlışlıklar, okuma hızında yavaşlık, sesleri okumakta ve bazı harfleri öğrenmede güçlük, hecelemede ve harflere ayırmada zorluk, yanlış sözcük kullanma ve sözcük-hece atlamaları olmaktadır. Okuma bozukluğu olan çocuklarda şekil-zemin algısında bozukluk olabilir. Bu sorun, bir bütünün önemli olan bir parçasına odaklaşmada zorluklara neden olur. Okuma söz dizilerine odaklaşmayı, soldan sağa ve satır satır izlemeyi gerektirir. Bu alanda sorunu olan çocuklar okumada satır atlama, satır tekrarlama, sözcük atlama türünden hatalar yaparlar.

    Matematik Bozukluğu:

    Matematik bozukluğunda, kişinin kronolojik yaşı, zeka düzeyi ve yaşına göre aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, matematik becerisi, beklenenin önemli ölçüde altındadır. Matematikte güçlükler, çarpım tablosunu öğrenememe, sembolleri karıştırma, toplamaya soldan başlama şeklinde görülür. Bu çocuklar, işlem yapmakta zorlanırlar, işlem yaparken yavaştırlar, sayı ve sembol kavramını algılamakta sorun yaşarlar. Problemi çözerken bağlantıları kurmakta zorlanırlar. Bu duruma eşlik eden sorunlar olsa bile matematik becerisi sorunları çok daha fazladır.

    Yazılı Anlatım Bozukluğu:

    Yazılı anlatım bozukluğunda ise; yazma becerileri, ölçülen zeka düzeyi, alınan eğitim göz önünde tutularak beklenenin önemli ölçüde altındadır. El yazısı yaşıtlarına oranla okunaksızdır ve yaşıtlarına göre daha yavaş yazdığı görülmektedir. Çocuk gördüğü şeyin şekil ve pozisyonunu algılamada güçlük çekebilir. En çok karıştırılan harfler b-d, z-s, m-n, g-k, l-r-n, g-ğ-y, f-v, d-t ve noktalı harflerdir. Harfleri ters ya da dönmüş olarak algılayabilir. Örneğin; b-p,3-5,6-9,p-b gibi harf ve rakamları ters çevirir. Sözcükleri ters çevirebilir, koç-çok, ev-ve gibi. Bu güçlükler çocuk okula başladığında fark edilir. Okul öncesinde şekil-pozisyon algılama olgunluğu henüz yerleşmemiş olabilir. İkinci sınıfın birinci döneminden itibaren bu sorunların görülmemesi gerekir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; çocukluk ve ergenlik dönemi ruhsal bozukluklarının önemli bir bölümünü oluşturan, psikiyatrik hastalıklar arasında en sık görülenlerin başında gelmektedir. Depresyon tanısı koyulması için belirtilerin en az iki hafta sürmesi ve kişinin günlük yaşamını etkileyebilecek düzeyde olması gerekmektedir.

    Çocuklarda depresyon tanısı gelişim evrelerine göre değerlendirilmektedir. Örn; çok ağlama, uyku düzensizlikleri, yemek yemek istememe, içe kapanma, davranış sorunları, okul başarısında belirgin düşme gibi belirtilere dikkat edilmelidir. Erken çocukluk döneminde depresyon; ebeveynin ilgisiz oluşu, aşırı koruyucu tutumu, sevilen kişinin/nesnenin kaybı, aile içinde iletişim sorunlarının yansıdığı ilişkiler, ailede depresyon öyküsü olan, istismara uğrayan çocuklarda vb. sebeplerden olabilmektedir. Kadınlarda daha sık görülen depresyonun belirtileri;

    • Kendinden nefret etme, şiddetli suçluluk duygusu,

    • Kararsızlık,

    • Dikkati odaklayabilme ile ilgili güçlük yaşama,

    • Unutkanlık,

    • Uyku düzensizlikleri, uyku ile ilgili belirgin farklılıklar,

    • Çabuk sinirlenme, huzursuzluk hali, yorgunluk hissetme,

    • Yeme bozuklukları; iştahta artma veya azalma,

    • Umutsuzluk, çaresizlik, kendini değersiz hissetme gibi duygular,

    • Yalnız kalma isteği ve çevreden uzaklaşma,

    • Sebepsiz baş ağrısı vb. sürekli ağrılar hissetme,

    • Hiçbir şeyden zevk almama, isteksizlik,

    • İntihar düşünceleri veya intihar girişiminde bulunma,

    • Alkol kullanımı.

    Bu belirtilerden birkaçı veya çoğu yaşanıyorsa, erken dönemde müdahele edilebilmesi açısından profesyonel bir destek alınması önerilmektedir. Değerlendirme’de kullanılan psikolojik testler ve medikal incelemeler önemli bir yer tutmaktadır. Danışanın yaşadığı sorunlar ve alınan öykünün  de tedavinin yönünü belirleyici bir rolü vardır. Psikoterapiler (oyun terapisi, bireysel terapi, aile terapisi vb.) ve medikal tedavi depresyonda işlevsel olarak kullanılan yöntemlerdir.

  • Otizm,

    Otizm iletişim, sosyal etkileşim ve davranış alanlarını etkileyen nörogelişimsel bir bozukluktur. Otizm tanısı son tanı sınıflama sisteminde Otistik Spektrum Bozuklukları (OSB) olarak adlandırılmaktadır. Bu spektrumun bir ucunda zeka sorunu ve nörolojik hastalıkların da eşlik ettiği ağır olgular varken diğer ucunda dil ve etkileşim becerileri ve farklı davranış özellikleri hafif düzeyde etkilenmiş olgular bulunmaktadır. Otistik spektrum bozukluğunun sıklığına ilişkin çalışmalar giderek artan oranlara işaret etmektedir. Bozukluğu erken tanınması ve ele alınması için farkındalık artırılmasına çalışılmaktadır.

    Otizm tanısının erken konulması gerek bu konu ile çalışan uzmanların artan ilgi ve deneyimleri gerekse ailelerin bilinçlenmesi ile yakından ilgilidir. Erken tanı erken müdahaleyi de sağladığından tedavi sürecini olumlu etkilemektedir. Bu süreç içinde aileye verilen destek ve eğitim de oldukça önemlidir. Küçük çocuklara otizm tanısı koymak çoğu kez zor olmakta ve güvenilir tanı koymak için çocuğun birçok defa değerlendirilmesi gerekmektedir. Erken dönem belirtilerin daha iyi tanınması, bebeğin iletişim düzeyinin ve duygusal bağlılığının gelişimsel olarak yakından izlenmesi prognozu olumlu etkilemektedir. Klinik değerlendirmelerde üç yaş öncesi çocuklarda dil gelişimi, sosyal etkileşim ve davranış alanlarında görülen belirtilerin değerlendirilmesi için bu dönemin gelişimsel özelliklerinin ve bozukluğun erken belirtilenin bilinmesi gerekir. Bu değerlendirme için detaylı öykü alınması ve klinik muayene yanısıra tarama testlerinden de yararlanılmaktadır.

    36. aydan küçük olan çocuklarda otistik özellikleri belirleme listesi

    *Karşılıklı konuşma sesleriyle ritmik etkileşimin olmaması

    *Daha az ses çıkartma

    *Sesli materyalden çok görsel materyalle ilgilenme

    *Akranlarının oynadığı ve/veya ilgi gösterdiği uyaranlardan çok farklı ilgi alanları bulma

    *Sosyal ilişki için gerekli karşılıklı gülümsemenin olmaması

    *Göz göze gelememe ya da yüze bakmaktan kaçınma

    *Uyku ve yeme bozukluğunun olması

    * Selamlaşmanın olmaması

    * Ciddi bir yüz ifadesi

    * Bağlanma örüntüsünün açık olmaması

    * Nesne devamlılığı ya da yabancılama korkusunu akranlarından daha geç edinme

    * Hayali oyun kuramama

    *Ortak dikkatin yokluğu

    *İnce motor becerilerin geri olması

    *Kaba motor gelişimin göreli olarak akranlarıyla eş seyri; ancak, parmak ucunda yürüme, akıcı bir hareketin olmaması, hipotoninin görülmesi en sık görülen erken belirtiler arasında yer almaktadır.

  • Fobilerden Kurtulmak

    Fobilerden Kurtulmak

    Fobi bir nesne ya da durumla ilgili, söz konusu tehlikeye yönelik olarak orantısız bir şekilde verilen duygusal, düşünsel, davranışsal ve fizyolojik tepkiler bütünü ve bu tepkilere bağlı olarak korkulan şeyden ya da durumdan kaçınma eğilimi olarak tanımlanır. Fobi kelimesi düşmanlarını korkutan eski Yunan Tanrısı Phobos’tan gelmektedir. Günümüzde korkulan nesnenin isminin ardından fobi kelimesinin eklenmesiyle fobilere isim verilmeye başlanmıştır. Tüm fobiler kaygı bozukluğu olarak ele alınmaktadır. Psikologlar fobiyi sosyal fobi ve özgül fobiler olarak ikiye ayırmaktadırlar. Sosyal fobi kişinin sosyal bir ortamda hata yapma, küçük düşme, yeterli performans gösterememe gibi endişelelerle geri durması, belirli ortamlara girmemesi ya da girse bile pasif kalması şeklinde görülen bir sorundur.

    Özgül Fobi

    Özgül fobi belirli bir nesne, durum ya da canlı ile karşılaşınca veya karşılaşma beklentisi olduğunda ortaya çıkan asılsız, abartılı, gerçek dışı bir korku durumudur. Psikoloji literatüründe tanımlanmış olan onlarca fobi vardır. Bunlardan bazıları; uçak fobisi, hayvan fobisi, kapalı alan fobisi, asansör fobisi, boğulma fobisi, yazı yazma fobisi vb.

    Fobiler Nasıl Oluşur?

    Psikoloji biliminde bir sorunun ya da bozukluğun ortaya çıkmasına dair birden fazla teori bulunmaktadır. Her bir teori söz konusu bozukluğun oluşma şekli ve tedavisi için farklı önerilerde bulunur. Bu teorilerden en yaygın olan 3 yaklaşıma göre fobi oluşumu şöyledir;

    Psikanalitik Teoriye Göre Fobi Oluşumu

    Psikolojinin kurucusu olan Sigmund Freud’a göre fobiler bilinçdışı çatışmalarımızın sembolik yansımalarıdır. İnsanlar geçmiş ya da şimdi ki yaşamlarında çatışma ve yoğun olumsuz duygular yaşadıkları bazı durumlarda duygularını ifade edemezler ve duygularını bastırırlar. Bastırdıkları duyguların yarattığı gerilimi azaltmak içinde bu duyguları dışa vurma ihtiyacı hissederler fakat duygularını o olumsuz duyguları yaşadıkları kişilere karşı ifade ederlerse kendilerininde olumsuz bir şeyle karşılaşacaklarından bilinçdışı bir şekilde korktuklarından, bilinç dışında ki çatışmalarını sembolik olarak başka bir şeye ya da nesneye yönlendirerek bu duygularla belli bir oranda başa çıkmaya çalışırlar. Örneğin babasının önemli bir davasını takip etmek için başka bir şehre gidecek olan bir danışanım, davayı kaybederse babasına karşı hissedeceği suçluluk duygusunu o kadar yoğun yaşıyormuş ki daha önce defalarca uçağa binmesine rağmen dava için hava alanına vardığında birden uçaktan korkmaya ve uçağın düşeceğini düşünmeye başladığını bu yüzden uçuştan vazgeçtiğini ve bir daha da uçağa binmediğini ifade etmişti.

    Davranışçı Teoriye Göre Fobi Oluşumu

    Davranışçı yaklaşıma göre fobi kişinin nötr bir uyaran/durumla, olumsuz bir durumun ard arda gelerek kişinin zihninde bir eşleşme oluşmasına bağlı olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Daha önce kişiye herhangi bir rahatsızlık vermeyen bir durum/nesne ile karşılaşıldığı sırada kişinin bedensel belirtilerinde bir değişme ya da olumsuz bir olay yaşanmasına bağlı olarak kişi için daha önce nötr olan bir durum/nesne korku yaratan bir duruma dönüşür ve kişi bu durumu tekrar yaşamamak için o durum/nesneden kaçınmaya başlar ve durum/nesneye karşı olan korku/kaygı daha da gelişir ve kemikleşir. Bunun en iyi örneği Küçük Albert deneyidir. Bu deneyde araştırmacılar Albert adındaki küçük bir çocuğa önce gerçek bir tavşan verip oynamasını istemişler, Albert’da korkusuzca ve keyifle tavşanla oynamıştır. Sonrasında tavşanı Albert’a tekrar tekrar gösterip hemen ardından ortama çok yüksek ve rahatsız edici bir ses vermişlerdir. Bunun ardından Albert tavşan gördüğünde korkmaya ve ağlamaya başlamıştır. Çünkü Albert tavşanla gürültü arasında bir bağ kurmuş ve klasik koşullanma yaşamıştır. Hatta sonrasında Albert beyaz bir çok şey gördüğünde hatta Noel Baba gördüğünde bile ağlamaya başlamıştır.

    Sosyal Öğrenme ve Deneyime Bağlı Fobi Oluşumu

    Bu bir çok fobinin ana gelişim nedenidir. İnsan direkt olarak deneyimleyerek ya da gözlemleyerek de öğrenebilen bir varlıktır. Geçmişte nötr olan bir durumla ilgili olumsuz bir tecrübe yaşamak ya da bazen yaşayan birini görmek bizde söz konusu duruma dair bir bilgi edinimi sağlar ve kişi yaşamını yeni edindiği bilgi doğrultusunda şekillendirir. Örneğin daha önce bir hayvan tarafından saldırıya uğrayan biri o hayvanın hatta başka hayvanların kendisine zarar verebileceğine dair bir korku geliştirir ve o hayvanı gördüğünde korkup kaçmaya hatta o hayvanla karşılaşabileceği yer ve ortamlarda bulunmamaya başlayabilir. Bu da fobinin gelişmesine yol açar. Benzer şekilde uçuş sırasında türbülans yaşayan birinde uçak fobisi gelişebilir. Kişiler yaşamış oldukları olayın benzerini yaşayacaklarına dair kaygı geliştirdiklerinden söz konusu olayın gelecekte çok daha fazla ortaya çıkacağını düşünmeye başlarlar. Bu da korkudan korkmayı beraberinde getirir.

    Bütünsel Bir Bakış Açısıyla Fobi ve Fobik Yaşantı

    Bazı insanlar genetik ve kalıtımsal olarak psikolojik sorunlara yatkın olarak dünyaya gelirler. Tıpkı bağışıklık sistemimiz gibi. Bazı insanlar sık sık hasta olurken, bazıları çok nadir hastalanırlar. Benzer bir durum psikolojik sorunlar içinde geçerlidir. Doğuştan kaygıya daha yatkın olan kişilerin küçük olumsuz durumlarda bile fobi geliştirmeleri daha olasıdır. Diğer taraftan bazı insanların otonom sinir sistemleri (fizyolojik tepkileri) çok hassas ve oynaktır. Doğuştan getirilen bu yatkınlıkların yanı sıra bir hayvan, durum ya da nesneyle olumsuz bir yaşantı deneyimleyen biri sonrasında o hayvan, nesne ya da durumla bir daha karşılaşırsa zarar göreceğini geçmişte yaşadığı şeye benzer belkide çok daha kötü birşey yaşayacağını düşünmeye başlar, bu düşünce kaygı ve korkuyu tetikler, kaygı ve korku otonom sinir sistemini tetikleyerek kalp çarpıntısı, terleme, sıcak basması, titreme, vücutta gerilme vb sempatik sinir sistemi semptomlarını ortaya çıkartır. Tüm bunların sonucunda da kişi o durum, nesne ya da hayvandan uzaklaşır. Uzaklaştığında korku ve kaygısının azaldığını fark eder. Bu rahatlık halini sürdürebilmek için korku veren şeyden sürekli olarak uzak durmaya başlar bu da fobi oluşumuna yol açmış olur. Hatta uç noktalarda bazı kişiler fobisini yaşadıkları şeyin adını duyduklarında, tv de gördüklerinde ya da hayal ettiklerinde bile kaygı belirtileri göstermeye başlarlar.

    Özgül fobi görülme oranı erkeklerde %7 kadınlarda %16 civarındadır. Diğer taraftan panik atak, yaygın anksiyete bozukluğu gibi kaygı bozukluğu olan kişilerde fobi görülme olasılığı daha da yüksektir.

    Hayvan Fobisi

    Bir hayvan fobisi, herhangi bir veya tüm hayvanlardan aşırı ve garçek dışı ve abartılı korku ile karakterizedir. Herkesin belirli hayvan türlerinden korkması normalken bu korku, kişilerin hayatlarının normal bir şekilde devam etmesini engellemez. Hayvan fobisi için, belirli bir tür hayvanla karşılaşmanın yakında olduğunu bilerek, acı çeken kişinin tüm hayvanları veya belirli türde hayvanları önlemek için kendi planlarını değiştirmesine hayatını sınırlandırmasına yol açabilir. En yaygın görülen hayvan fobileri; kedi fobisi, köpek fobisi, böcek fobisidir.

    Hayvan Fobisinin Nedenleri

    Tüm fobiler gibi, hayvan fobisi için evrensel olarak açıklama yoktur. Daha ziyade, böylesi bir bozukluğun ortaya çıkmasına yol açan, her bireyin çeşitli benzersiz deneyimleridir. Hayvan fobisinin gelişmesine neden olabilecek deneyimlerden bazı örnekler arasında hayvanlarla ilgili erken yaş travmatik olaylar, bu tür olaylara şahit olma, hatta anne-babalar veya bakıcılar tarafından hayvanlara karşı korku veya korkuyu vurgulayan yetiştirme sayılabilir. Ne olursa olsun, tedavi edilmezse fobi kötüleşebilir ve kişinin sosyal ve duygusal hayatını daha da engelleyip sınırlandırabilir.

    Fobi Tedavisi Nasıl Yapılır?

    Fobiler insan yaşamını çok kısıtlayan bir sorun olmakla birlikte fobi tedavisi kısa ve yüksek başarı oranına sahip bir psikolojik sorun olarak kabul edilirler. Fobi tedavisi için kullanılan bir çok tedavi yöntemi bulunmaktadır. Bunlardan bazıları;

    Sistematik duyarsızlaştırma; bu yöntemde kişiye nefes, otojenik gevşeme egzersizleri ve imajinasyon uygulamaları öğretilir. Ardından kişinin fobi yaşadığı şeye dair korkuları en az kaygı verenden en fazla kaygı verene kadar sıralanır, ardından önce imajinasyon çalışmalarıyla korktuğu şeylerle kademeli olarak yüzleştirilir ve bu sırada oraya çıkan fizyolojik belirtilerini kontrol etmesi sağlanır. Son aşamada ise kişinin fobi sorunu yaşadığı şeyin gerçek hali ile kademeli olarak yüzleştirilmesi sağlanır. Evrimsel açıdan bakıldığında dünyadaki tüm canlıların en temel özelliği uyum sağlamaktır. Sistematik duyarsızlaştırma yöntemi ile kişilerin kaygı hissettikleri uyarana karşı uyum sağlamaları gerçekleştirilmiş olur. Bunun en iyi örneği kedi ya da köpek fobisi olan birinin yavru bir kedi ya da köpeği beslemeye başlamasıyla zamanla fobisini yenmesidir.

    Bilişsel davranışçı terapi; bu yöntemde öncelikli olarak kişinin yaşadığı fobik duruma dair olan çarpıtılmış olumsuz duygu ve düşünceleri saptanır, ardından bu düşüncelerin yerine daha gerçekçi ve rasyonel düşünceler yerleştirilir. İkinci aşamada sistematik duyarsızlaştırmaya benzer bazı yöntemlerle kişinin fobi durumunda yaşadığı bedensel semptomları kontrol etmesi sağlanır.

    EMDR; açılımı göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme tekniği olan EMDR yönteminde, kişide fobi oluşmasına dair geçmişte yaşadığı olumsuz olaylar listelenir ve tercihen yaşanılan ilk olaydan başlayarak yaşadığı olumsuz durumların görüntüleri ya da söz konusu olayların duyguları EMDR teknikleriyle silinir. EMDR uygulaması sonrası kişiler bu olayları ya hiç hatırlamazlar yada hatırlasalar bile bu hatırlama onlara hiç bir şekilde rahatsızlık vermez. EMDR yöntemi henüz yaşanmamış ama yaşanabileceği varsayılan olası durum ve senaryolar içinde kullanılabilir. Örneğin hiç uçağa binmeyen birinin zihninde uçakta yaşayacağını varsaydığı bazı olası senaryo ya da görüntüler vardır. EMDR bu görüntülerinde silinmesi yolu ile fobileri tedavi etmektedir.

  • Major depresyon!

    Çocukluğun her döneminde depresyon görülse de gelişim dönemine özgün nedenleri, belirtileri ve tedavisi yetişkin depresyonundan farklılıklar göstermektedir. Örneğin, ergenler içinde bulundukları dönemin “değişken” özelliklerine uygun olarak depresyonu uçlarda yaşamakta ve yüksek intihar riski taşımaktadırlar.

    Bebeklik döneminde birincil bakım verenin (çoğunlukla anne) uzun süreli kaybına bağlı olarak depresyon ortaya çıkarken, erken ve oyun dönemi çocukluğunda psikososyal stresörlerin (hastalık, taşınma, bağlandığı kişilerin gerçekte ya da hayalinde kaybı, kardeş doğumu) etyolojideki önemli nedenler olarak bildirilmektedir.

    Okul döneminde yukarıda sayılan stresör etkenlerin yanısıra okul başarısı ile ilgili hayal kırıklıkları, arkadaş ilişkilerindeki sorunlar ile biyolojik etkenlere de rastlanmaktadır.

    Ergenlik döneminde ise arkadaş ilişkilerindeki aksaklıklar, özellikle de karşı cinsle yaşanan düş kırıklıkları, okul başarısındaki aksaklıklar, yakınlarının kaybı, etkinliğini, yaşam hareketliliğini etkileyen önemli tıbbi hastalıklar ile genetik ve biyolojik etkenler nedenler arasında yer almaktadır.

    Bebeklik döneminde gelişme geriliği, apati, uyku, yeme düzensizlikleri, özellikle anne yoksunluğu durumunda depresyonu düşündürmelidir.

    Oyun döneminde ise aşırı huysuzlanma ya da geri çekilme, uyku ve yeme alışkanlıklarındaki bozulmalar, gece korkuları, davranışlarda hırçınlaşma, dilek, düş ve umutlarında azalma ya da fakirleşme belirtileri vardır. Bu dönemde bedensel yakınmalar sık olup, baş ve karın ağrıları biçimindedir.

    Okul döneminde, okul başarısındaki düşüş, arkadaş ilişkilerinde bozulmalar, davranış sorunları, uyku ve iştah bozuklukları (yetişkinlere benzer biçimde) ilgi ve etkinliklerinde azalma, dilek, hayal ve umutlarında fakirleşme ya da üzüldüğü konulara yoğunlaşma, depresif ya da huzursuz duygulanım, ölüm düşünceleri, suçluluk duyguları, evden, okuldan uzaklaşma ya da kaçmalar görülebilir (hatta intihar planları), bedensel yakınmalar olabilir.

    Ergenler, normalde de içinde bulundukları dönemin özelliği olan “instabilite” yani duygu, düşünce ve ilişkilerinde belirgin ve ani değişiklikler yaşarlar. Algılama ve yargılamaları abartılıdır, ani kararlar verirler ve dürtüsel davranırlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı ve şiddetli yaşayabildikleri gibi, yetişkinlerde olduğu gibi geri çekilme, ilgi ve etkinliklerde azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde-alkol kullanma eğilimi, intihar düşünce ve girişimleri görülebilir. Depresif duygulanım, suçluluk duyguları ya da aşırı öfke olabilir.

  • EMDR Terapisi Nedir?

    EMDR Terapisi Nedir?

    Bir çok kişiye mucize gibi gelen acı anıları silmek bir çok kişinin istediği bir şeydir. Günümüzde farklı bir çok olay ya da psikolojik soruna bağlı olarak çeşitli nedenlerle mutsuz olan insanların EMDR yöntemiyle çeşitli rahatsızlıklarının tedavi edilmesi mümkün olmaktadır.

    Travmatik olaylarla başa çıkmak için bir çok psikoterapi yöntemi, farklı bir çok tedavi şekli önermiştir. Bunlardan travma konusunda en etkili olan terapi yöntemi bilişsel davranışçı terapi yöntemi olmuştur. Uzun yıllar boyunca Bilişsel davranışçı terapi ile acı anılar, korkular ya da özgüven sorunu gibi birçok farklı travmanın iyileşmesi söz konusu olmaktaydı. EMDR yöntemi, 1987 yılında ortaya çıkan bir psikoterapi yöntemidir. Travmaya maruz kalan kişilerin göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltmak için kullanılmasıyla farklı bir terapi ekolü ön plana çıktı. Günümüzde acı anıları silmek ya da travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) semptomlarını iyileştirmek için en sık kullanılan ve etkinliği en yüksek olan psikoterapi yaklaşımları EMDR ve Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bilişsel Davranışçı Terapi yaşanan kötü ve acı anıların düzelmesinde etkili olmakla birlikte, EMDR çok daha hızlı (bazen tek seansta) sonuç vermektedir.

    EMDR Terapisinin açılımı; Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (Eye Movement Desensitization and Reprocessing ) olarak geçmektedir. Yaşadığımız tüm olaylar ve bu

    olaylarla ilişkili olan duygular ve bedensel duyumlar, beynimizin sağ ve sol loblarına kaydedilirler.

    Ancak travmatik olarak kabul edilen acı yükü fazla ve psikolojik olarak çok zorlayıcı olan olaylarda (kaza, taciz, deprem, atak, ölüm vb) olayın duygusal yükü çok fazla ve yoğun olduğundan beyin bu olayın yarattığı duygu ve bilgileri doğru ve sistemli bir şekilde kaydedemez (işleyemez). Buna bağlı olarak kişiler o yaşadıkları olayı anımsatan en küçük bir şey olduğunda (örneğin kaza yapan birinin yeniden arabaya binmesi) ya da bazen hiç bir tekikleyici olmasa da, kişiler yaşadıkları olayla ilgili görüntüleri (flashback) ya da bedensel duyumları yeniden yaşar ve benzer duyguları tekrar tekrar yaşamaya devam etmiş olurlar. Kişide ortaya çıkan bu kaygı durumuna bağlı olarak kişi olayı tetikleyebileceğini düşündüğü durum ve ortamlardan kaçınmaya ya da tek başına o ortama girmemeye çalışır. Bu da kısır döngüye yol açarak sorunun ve şiddetinin büyümesine yol açar.

    Yaşam içinde edindiğimiz tüm bilgi ve yaşantılar, hem mantıksal hem duygusal hem de bedensel verilerin harmanlanarak kaydedilmesiyle sonuçlanır. Adaptif bilgi işleme yöntemi olarak kullanılan EMDR teorisinde, fizyolojik temele sahip olan bir sistemle bilginin ulaşılabilir ve işlevsel hale gelmesi sağlanır. Yani kişinin geçmişte yaşadığı olumsuz bir olaya dair bilgi (anı), duygu ve bedensel duyumları yeniden gözden geçirilerek hafızaya kaydedilir. Diğer taraftan travmatik olayla ilişkili ortaya çıkan bedensel duyumlar ve fizyolojik tepkilerle olayın bağlantısı kesilmiş olur. Yani öğrenmeyle ilgili anılar zihinde yeniden düzenli bir şekilde bağlanılarak bu deneyimdeki olumsuzlukların giderilmesi sağlanmış olur.

    Yani travmatik olaylarda ses, koku, tat, beden, duygu ve düşünceler olduğu gibi depolanır. Yeniden yaşandığında aynı acı ve olumsuz etkiler ortaya çıkarak söz konusu kişinin olumsuz somatik tepkilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Tıpkı bir şarkının ya da bir kokunun bizi alıp yıllar önceki bir şeyi o anda ki tüm duyumlarla birlikte bize yeniden yaşatması gibi. Fakat bu anımsanan ve hissedilen şeyler olumsuz ve can yakıcıdır. Travmatik olayların tedavi edilmesi EMDR ile olduğu gibi Bilişsel davranışçı terapi ile de sağlanabilir. EMDR ve Bilişsel Davranışçı Terapi arasında ki fark (her zaman olmamakla birlikte) genelde EMDR yönteminin daha hızlı sonuç vermesidir.

    EMDR Terapisi Ne İşe Yarar?

    EMDR, izole kalmış ve sağlıklı bir şekilde hafızaya kaydedilememiş anıların yeniden işlenmesini sağlar. Kişinin duruma bakış açısı değişir ve olumlu duygularla problemin çözüm sürecini kısaltır. Adaptif/uyum sağlayıcı biçimde depolanan duyguların kontrolü daha kolay sağlanabilir.

    Kayıplar, taciz, tecavüz, doğal afet, şiddete maruz kalmak, olumsuz bir uçuş deneyimi, fobiler gibi birçok farklı travmatik, acı yaşantı sağlıklı işlenmemiş/kaydedilmemiş anılar olarak hafızada yer edinir. Bunun sonucunda travmayı anımsatan uyaranlar ortaya çıktıında kişinin geçmiş travmaları tetiklenir, bu da kişinin kaygı, korku, endişe gibi semptomları ve bunlara bağlı bendensel duyumlarının yaşanmasına yol açar. EMDR bu yaşantıları yeniden düzenleyerek sağlıklı bir şekilde kaydedilmesini sağlar.

    EMDR terapisinde amaç da bu yaşantıları yeniden işleyerek belleğe kaydetmek, bu konuyla ilgili travmaları gidermek için duyarsızlaşma sürecine girerek hastanın bilinçli olarak bu durumdan kurtulmasını sağlamaktır. EMDR uygulaması sonrası kişi geçmişte yaşadığı olayı ya hatırlamaz ya da hatırlasa bile olayla ilgili olumsuz birşey hissetmez. Olumsuz anılar ya silinmiş olurlar ya da hatrlansa bile basit ve normal bir hatıra gibi rahatsızlık vermeden anımsanırlar.

    EMDR ile ilgili yanlış bilinen bir noktada her psikolojik sorunun çözümünün EMDR ile mümkün olduğunu düşüncesidir. EMDR psikoloji ve psikoterapide kullanılan yüzlerce terapi yönteminden biridir. Fakat her sorunun EMDR ile çözülmesini beklemek gerçekçi değildir. Bazı danışanlar İzmir EMDR terapisi ihtiyacı ile yalnızca EMDR uygulanması için başvurabilmektedir. Bazı durumlarda danışanlara sadece EMDR uygulamak yeterli gelirken bir çok zaman EMDR psikoterapi sürecinde kullanılan ek ve önemli bir teknik olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle İzmir’ de EMDR uygulayan psikolog arayışındansa, EMDR eğitimi almış tercihende Uzman Psikolog olan birinden destek almak daha sağlıklı olacaktır.

    EMDR Terapisi Hangi Hastalıklarla Kullanılır?

    EMDR terapisi hangi hastalıklarda kullanılır merak edenler, EMDR bipolar ve panik bozukluk gibi birçok farklı psikolojik problemde kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra EMDR genelde;

    Yeme bozuklukları,

    Yas,

    Özgüven problemleri,

    Öfke ve stres sorunları,

    Çoklu travmalar,

    Travmaya bağlı psikolojik sorunlar,

    Aldatma, terk edilme,

    Kaygı bozuklukları,

    OKB,

    Sınav kaygısı,

    Cinsel sorunlar,

    Fobiler ve korkular gibi sorunlarda kullanılmaktadır.

    Taciz ve cinsel istismar gibi durumlarda da uygulanan EMDR terapisinde çift taraflı uyarım yöntemleri kullanılarak hem içsel süreçler hem de bedensel etkilerin gözlenmesi söz konusu olmaktadır.

    EMDR yönteminin uygulanabilmesi için kişinin olumsuz ya da travmatik birşey yaşamış olması gerekmemektedir. Henüz yaşanmamış ancak yaşanmasından korkulan, kaygılanılan durumlarda da EMDR tekniği işe yaramaktadır. Örneğin henüz üniversite sınavına girmemiş olan birinin sınava dair yaşadığı kaygılarla ilgili olarak da EMDR tekniği kullanılabilir.

    EMDR Terapisi Nasıl Uygulanır?

    Geçmiş- Şimdi – Gelecek olmak üzere üç zaman dilimine yönelik olarak 8 aşamalı (bu aşamaların hepsi bir seans sırasında gerçekleştirilir) tedavi, anıların yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın sağlanması, mevcut semptomların tedavi edilmesi ve yerleştirme / sonuç aşaması şeklinde olan EMDR aşamaları gerektiğinde ana uygulamaya bağlı kalmak kaydıyla, kişiye göre farklı şekillerde de uygulanabilir.

    EMDR uygulaması sırasında özel bir şey yapılmasına gerek yoktur, hatta çoğu zaman danışanın konuşmasına bile çok az miktarda ihtiyaç duyulur.

    EMDR Terapisi Kaç Seans Sürer?

    8 aşamadan oluşan tedavinin hastanın yaşadığı olay, olayın şiddeti ve kişinin psikolojik dayanıklılığına bağlı olarak 1-3 seans arasında değişmektedir. EMDR kısa süreli terapiler grubunda yer almaktadır. Danışanın ihtiyacına ve yaşadığı olayın şiddetine göre değişen seans aralıkları, uzmanın ve hastanın insiyatifinde değerlendirilir.

    EMDR Terapisi ile Hipnoz Yönteminin Benzerlikleri ve Farklılıkları Nelerdir?

    Hipnozdan farklı bir tedavi yöntemi olan EMDR, kişinin trans haline geçmesine gerek kalmadan uygulanan bir yöntemdir. Danışanın bilinçli olduğu sırada yapılan EMDR, hipnozdan telkine ihtiyaç duyulmaması, kişinin tamamen bilinçli halde olması, uyanık olması ve yönlendirmesiz olması yönleriyle farklıdır.

    Hipnozda hastanın transa geçmesi ve sonrasında da bilinçaltından anılarıyla yüzleşmesi söz konusu olmaktadır. EMDR terapisi söz konusu olduğunda ise, hasta bilinçli olarak anılarla yüzleşir ve kendisinin hiç bir şey yapmasına gerek kalmaksızın yaşadığı olumsuz olaya karşı duyarsızlaşır. Göz hareketlerinin önem kazandığı EMDR için, kişinin içsel sürecinin dışarıya yansıması söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla ikisi birbirinden farklıdır.

    EMDR Protokolü Nedir? Aşamaları Nelerdir?

    EMDR protokolü farklı 8 aşamadan oluşur. Danışanın geçmişi, yaşadığı semptomları ve acı anıları belirlenerek tedavinin ne şekilde uygulanacağı belirlenir. Daha sonra hazırlık aşamasına geçilir ve işlemlemeye hazırlık başlar. Değerlendirme aşamasında hedef anı tespit edilerek, bugünkü duygular ve inançlar ortaya çıkartılır. Duyarsızlaşma aşamasında ise anıyı temsil eden resme odaklanılarak negatif inancın ortadan kalkması sağlanırken diğer taraftan olumlu bir düşünceye sahip olması amaçlanır. Sonrasında aşağıdaki uygulamalara geçilir;

    Yerleştirme,

    Beden tarama,

    Kapanış,

    Yeniden değerlendirme.

    Böylece geçmiş-bugün- gelecek temizlenerek kurtarılmış olur. Danışan bakış açısının gelişmesi ve çalışmaların anlaşılması için travmalarla başa çıkabilmeyi öğrenmiş olur. EMDR faydaları uzun dönemde incelendiğinde, hastaların pozitif geri dönüşler yapması çok yaygın bir sonuçtur.

    Tedavide hastanın travmaların canlanması ve olayın sürekli hatırlanması sonucunda olumsuz duyguların kısa bir süreliğine tetiklenmesi söz konusu olmaktadır. Kısa ve uzun süreli yüzleşmelerle anıya dönmek ve anının canlılığını yitirmesi konusunda çalışılan terapide, danışanın içsel dünyasını bilinçli olarak ele alması sağlanmış olur.

    EMDR Terapisi Öncesi ve Sonrasında Neler Yapılması Gerekir?

    Tedavi öncesi bir ön hazırlık evresi yoktur. Ancak danışanın istekli olması ve tedavi için gerekli olan süreçte uygulamaların sorunsuz biçimde yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle İzmir EMDR uygulaması arayışında olan danışanların, bir kaç seans için zaman ayırmaları sağlıklı bir EMDR protokolü uygulanabilmesi için gereklidir.

    EMDR Tedavisinin Faydaları ve Zararları Nelerdir? Yan Etkileri Var Mıdır?

    EMDR yan etkileri diyebileceğimiz pek de birşey yoktur. Nadiren, danışanların hatırlamak istemedikleri anılarının yeniden hatırlanması, o an için kısa bir süreliğine biraz rahatsızlık verse de EMDR uygulamasına geçildiği anda kişi hızlı bir şekilde rahatlamaya başlamaktadır.

    EMDR Terapisi TSSB Tedavisinde Etkili Midir?

    En çok travma sonrası stres bozukluğu konusunda araştırma yapılan EMDR terapisi yönteminin etkin sonuçlara yol açtığına dair bir çok bilimsel araştırma mevcuttur. 2018 yılı itibariyle 2 milyon kişinin EMDR yönteminden fayda sağladığı bildirilmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi ve EMDR uygulamasının birleştirildiği psikoterapi uygulamalarında çok daha etkin sonuçlar alındığına dair bir çok bilimsel çalışma mevcuttur.

    EMDR Terapisi ile Acı Anıları Silmek Mümkün Mü?

    EMDR konusunda merak edilenlerin başında EMDR terapisi ile acı anıları silmek mümkün mü sorusu gelir. Bir mucize beklenmezken, travmaların etkisinin azalması ve kişinin sağlıklı olması açısından tedavinin başarılı sonuçlar verdiği bilinmektedir. Bazı durumlarda kısa süreli sıkıntıların artması yaşanırken, genel anlamda sonuç memnun edicidir. EMDR için ‘’ışık hızında tedavi’’ tanımlamasıda sıklıkla yapılan bir benzetmedir.

    EMDR Terapisi Kalıcı Bir Yöntem Midir?

    Tedavi yapılan bireylerde 3 ila 5 yıl arasında değişen sürelerde mevcut durum incelemeleri yapılmıştır. İnceleme sonrası terapiden fayda gördükleri ortaya çıkmıştır. Kalıcılık hem danışanın hem de terapistin çabasıyla ortaya çıkacak bir sonuçtur. Bu yüzden danışanın kararı ve hayatını yaşama şekli, sonuç açısından önemlidir. EMDR terapisinden yararlanmak isteyen kişilerin başvuracakları uzman psikoloğun EMDR eğitimi almış olmasına dikkat etmeleri gerekir. Şimdilik EMDR üniversitelerde öğretilen bir yöntem olmadığından, klinik alanda çalışan psikoloğun ek olarak EMDR eğitimi almış olması gerekmektedir.

  • Çocukta konuşma bozukluğu (kekemelik)

    Çocukluk çağında çok görülen kekemelik konuşma ritminde görülen bir hastalıktır. Konuşmanın akıcılığı bozulur. Sesleri uzatır, tekrarlar. Konuşurken hata yapma korkusu endişesi artar. Konuşma ya başlatılamaz yada sesler tekrarlanır uzatılır.

    Genelde 3-5 yaşları arasında başlar. Genelde geçicidir ve bir senede düzelir. Buna geçici kekemelik denir. Düzelmezse kronik kekemelik oluşur. Hastalık süresinde bazen konuşmanın düzeldiği dönemler olur fakat sonra tekrarlama eğilimi vardır. Kekemeliği olan çocuklarda genelde aileler konuşmayı uyararak düzeltmeye çalışırlar. Bu çocuğun konuşurken endişesini arttırır. Bu yüzden konuşmasını sonuna kadar düzeltmeden dinlemek gerekir.

    Çocuk ve genç için çok zor bir süreçtir. Nedensiz başlayabilir veya bazı stresli yaşam olaylarıyla ilişkilidir. Çocuk bir süre sonra konuşmak istemediğinden yaşamını ve ilişkilerini bozabilir. Kekemeliğe bağlı depresyon anksiyete gibi hastalıklar gelişebilir.

    Arkadaşlarıyla ya da sınıf içinde kalkıp soru cevaplamadan kaçınmaya başlar. Çocuk özgüvenini kaybeder. Üç- beş yaşlarında görülen bazı kekemelik türleri gelip geçici olabilir. Fakat bir kısmı uzun sürebilir. Bu durumlarda konuşma terapisi ile birlikte psikiyatrik destekte gereklidir. Kekemelik olan çocukların bazılarının ailelerinde de konuşma bozukluğu görülebilir. Bu çocuklarda okula gitmek istemeyecek kadar etkisi olabilir. Bu çocukların sosyal korkularını azaltıp konuşmasını düzeltmeye çalışmalıdır. Çevrenin eleştirel bakışlarından rahatsız olurlar bu yüzden konuşmasını kesmeden dinleyerek destek olmak önemlidir. Bazen çocuklar için bu durum çok yorucu olabilir. Ailelerde bazen ümitsizliğe kapılırlar. Destekleyici tedaviler bu durumlarda aileye de gerekebilir. Anne baba eğitimi şarttır. Kaygılı çocuklarda ve ya kaygısının artacağı durumlarda kekemelik artar. Bu yüzden evde daha rahat konuşurken sınıf ortamında konuşma daha da bozulabilir.

    Tedavide konuşma terapisi ile beraber eşlik eden anksiyete ve depresyon gibi hastalıklar varsa tedavi edilir. Sosyalleşmesi ve akranlar arasındaki sorunları düzeltilmeye çalışılır.