Yazar: C8H

  • Obsesif Kompülsif Bozukluk

    Obsesif Kompülsif Bozukluk

    Obsesif kompülsif bozukluk, obsesyon denen sürekli tekrarlayan düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon denen yinelenen davranış ve zihinsel eylemlerden oluşan bir bozukluktur.

    Obsesyonlar kişinin isteği dışında oluşur ve kişi tarafından mantıksız ve saçma bulunur. Fakat obsesyonlar ısrarcıdır ve kontrol edilemez biçimdedir. Bu nedenle kişide yoğun huzursuzluk ve sıkıntıya neden olur bu da anksiyeteye yol açabilir.

    Kişi obsesyonların neden olduğu kaygı ve sıkıntıyı azaltmak veya korktuğu bir olayın ya da durumun yaşanmasını engellemek için kendine kompulsiyonlar oluşturur. Kişinin kompulsiyon davranışları gerçekleştirmek için herhangi bir zorunluluğu olmamasına karşın bu davranışları yapar ve yapmadığı takdirde kötü bir şey ya da bir felaket yaşanacağını düşünür.

    Epidemiyoloji

    Obsesif kompulsif bozukluğun yaşam boyu prevelansı %2-3 arasındadır. Görülme sıklığının ırklar arasında bir farkı yoktur. Ergenlik çağında erkeklerde daha sık görülür, yetişkinlerde ise kadın erkek dağılımı eşittir. Başlangıç yaşı 20 civarındadır.

    Etiyoloji

    Obsesif kompulsif bozuklukta genetik, biyolojik ve psikolojik etkilerden söz edilebilir. Genetiğin yani soya çekimin etkisi %30-50 arasındadır. Bazı klinisyenlere göre OKB olan kişilerde sezgisel durağanlık kavramında problem vardır. OKB’li kişiler ısrarcı düşüncelerini diğer insanlara göre daha fazla bastırma eğilimindedirler fakat düşünceleri bastırmaya çalışmak aksine bastırılmaya çalışılan düşüncenin daha fazla düşünülmesine yol açar. Serotonin maddesindeki bozulmalar ile OKB arasında bir ilişki de bulunmuştur. Çocukluk çağlarında yaşanan travmalar, kişilik özellikleri de OKB üzerinde etkilidir.

    Tedavi

    OKB’de tedavi yöntemi olarak antidepresan ilaçların etkili olduğu kanıtlanmıştır. Aynı zamanda psikolojik bir yöntem olan “tepki engellemeli maruz bırakma” tekniği de olumlu sonuçlar vermektedir.

  • Uyuşturucu kullanan çocuğunuzu nasıl tanırsınız

    Ailelerin günümüzde en büyük korkularından biri, çocuklarının uyuşturucu madde kullanmasıdır. Ama aileler genelde uyuşturucu konusunda bilgi sahibi değillerdir. Böyle bir kültürel ortamdan gelmeyen, bizim köy kasaba tabir edebileceğimiz bölgelerde büyümüş, sonra büyük şehirlere gelmiş ve ya halen orada yaşayan anne babalar; uyuşturucu ya da uyarıcı maddeler konusunda fikri yoktur. Bu anne ve babaların çevresinde uyuşturucu kullanan kimse olmamıştır, etkileri konusunda bilgisi yoktur. En fazla alkolün sarhoşluğunu anlayabilir. Bu ebeveynler çocuğunda ki uyuşturucu etkilerini anlayamazlar.

    Klinikteki gözlemimiz bu ebeveynler genelde okuldan öğretmenlerin uyarması ve ya polisin çocuğu bir yerde yakalamasıyla öğrenirler ve bu onlarda şok etkisi yapar. Kliniğimizdeki deneyimlerden örnekler verecek olursak birçok anne-baba çocuğunu sigara kullanıyor yada içki içiyor diyerek bize getirdiği halde, yapılan testlerde başka uyuşturucu maddeleri tespit edebiliyoruz. Yine ders sorunlarıyla daha önce takip ettiğimiz; sonra ailenin tedaviyi bıraktığı bir çocuğu polis yolda rutin aramada üzerinde uyuşturucu madde bularak yakaladı böylece ailenin haberi olmuş oldur. Yine bir anne çocuğunun odasında bulduğu daha önce görmediği maddeleri bize getirdiğinde, yaptığımız inceleme ile esrar maddesi olduğunu fark ettik.

    Genel olarak bu ailelere baktığımızda belki uyuşturucu madde kullandığını anlamamışlardı ama farkında oldukları bazı başka şeyler vardı. Nedir bu şeyler ; hemen hepsinde okuldan ve derslerden bir uzaklaşma olur, arkadaş gruplarında değişme olur, daha önce zevkle yaptığı şeylerden uzaklaşır ( bilgisayar oyunu, futbol oynamak gibi), eskiye göre daha fazla dışarda vakit geçirmeye başlar, evde geçirdiği vakitte de ailenin yanında durmak istemez hep odasında vakit geçirmek ister, Uyku düzeni değişir bazen hiç uyumazken bazen çok uyumaya başlar, sabah kalkmakta sorunlar olabilir, eskiden olmadığı kadar çok konuşabilir ve ya az konuşur, bazen konuşmasında saçmalıklar yamulmalar olabilir. Göz bebeğinde küçülme ve büyüme olabilir. Dolayısıyla anne babalar bunları fark eder ama bunları başka şeylere bağlarlar. Uyuşturucu akıllarının ucuna bile gelmez. Bu belirtiler olduğunda uyuşturucu kullanımı düşünülmesi gerekmektedir.

    Bu konuda aileyi eğitmek çok önemlidir. Kendi kararıyla çocuğun, uyuşturucu kullandığını aileye söylemesini beklemek saflık olur. Esasen çocuk kendisinde ki davranış değişiklikleriyle uyuşturucu kullandığını anne babaya söylemiş oluyor. Sadece çocukta ki davranış dilini ailenin dinlemesi gerekir. Bazı çocuklar anne babasına bu durumu söylemek ister fakat alacağı tepkilerden çok korktuğu için bunu yapamaz, köşeye sıkışmış hisseder.

    Aile çocuğuna öyle bir mesafe de durmalıdır ki; hem disiplin sağlayabilmeli hem de ulaşılabilir olmalıdır. Bunu çocuğunun iyi olması için yaptığını çocuğuna anlatabilmelidir. Aksi taktirde her şeyi eleştiren anne baba durumuna düşersiniz ki, bu da çocuğu sizden uzaklaştırır. Çocuğun gözünde anne baba eski kafalı hiçbir şeyden haberi olmayan insan konumuna düşer.

    Çocuklarınızla zararlı maddeleri konuşabilmesiniz. Onları siz anlatmazsanız sosyal çevresinde allandıra pullandıra anlatan akranları ve başka insanlar olacaktır. Bu maddeleri anlatırken gerçekçi anlatmalısınız. M

    Medde kullanan herkes inanılmaz kötü insanlar, diye tanıtırsanız, madde kullanan iyi çocuklarla tanışınca şaşıracaktır ve anne babanın her zamanki gibi abarttığını düşünecektir. Çocuğunuzla bir şeyleri konuşmaktan korkmayın.

    Ailelerin ilk tepkileri çok sert olabiliyor. Bu sert tepki zaten aileye sınır koymuş bir çocuğun haklı olduğunu düşünmesine neden olur. Çocuğunuzu karşınıza alacağınıza yanınıza alıp beraber neler yapabilirizi konuşmanız gerekir. Bir psikiyatrise başvurmalısınız ve onunla beraber hareket etmelisiniz. Yeni madde kullanan herkese bağımlı muamelesi yapılmaz. Hele çocukta çoğunluğu yaşadığı ruhsal sorunlardan maddeye sığınmış çocuklardır ya da sosyal sorunlarını ihtiyaçlarını gidermek için grupla beraber hareket edip madde kullanmaktadır. Genç insan kendinin önemsenmesini ister dünya onun niçin çok maceralı bir yerdir. Uyuşturucu kullanan alt gruplar zihnindeki toplumsal çatışmaya cevap verebilir. Onu çabucak kabullenip sırf kendi olduğu için grupta yer verir. Ders başarısına bakmaz. Kendilerince dünyayı umursamama gibi bir felsefeleri vardır ve onlar için her şey eğlence içindir.

    Madde kullanma gençler basit gelir ve maceraperest hisler verir. Halbuki ailelerin istediği ders çalışması mühendis, doktor olması….. bunlar uzun vadeli ve zordur. Bunlar olana kadarda adam yerine konulmayacaktır. Bu nedenle ailelerin çocuğuna değer verdiğini hissettirmesi önemlidir. Sadece ders ve başarı üzerinden ilişki kurmamalıdır. Çocuğa sakin ve olgun yaklaşım çocuğun tedaviye de ikna olmasına neden olur.

    Tedavi ekibi sadece madde üzerine odaklanmaz. Altta yatan sebeplere odaklanır. Bu sebepler çok çeşitli olabilir özellikle anne babadan yeterli ilgi sevgi görmeyen çocuklar, parçalanmış aileler, anne baba geçimsizlikleri çocuğu depresif bir sürece sokarak uyuşturucu kullanımına kadar giden bir yola girebilir.

    Ayrıca çocukluktan gelen bazı psikiyatrik hastalıklarda madde kullanımına zemin hazırlar. Bunlardan belli başlıları Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu , Davranım Bozukluğu , Dürtü Kontrol Bozukluğu, Depresyon ve bazı Anksiyete Bozuklukları da uyuşturucu kullanımına neden olabilir. Çünkü bu maddeler hastalığı geçici süre yatıştırabilir bunu fark eden çocuk tekrar madde arayışına girebilir. Bu nedenle küçük yaşlarda bu hastalıkların tedavi edilmesi madde bağımlılığını önleyecektir.

    Günümüzde gençler uyuşturucuya çabuk ulaşıyor ve arkadaş çevresinin etkisiyle de başlayabiliyor. Bir kısmı arkadaşlar arasında kendini eksik hissetmemek için istemese de deniyor. Bunlar arasında maddeye alışanlar olsa bile bir kısmı kendiliğinden maddeden uzaklaşabiliyor. Ama davranış problemleri olan ve ya psikiyatrik problemleri olan ne yazık ki uzaklaşamayıp orada kalıyorlar. Uyuşturucu tedavisi tek bir kişinin tedavisi değildir çocukla beraber bir aile terapisidir. Herkesi psikolojik eğitime almak şarttır. Anne baba çocuk kardeşler gerekirse yakın çevre tedaviye katılır. Tedaviden sonra maddenin yerini aile doldurmalıdır. Çocuğun vaktini geçireceği aktivitelere aile beraber katılmalı onunla çok vakit geçirmelidirler. Aile olmadan bu başarılamaz. Uyuşturucu tedavisi yaşamın her anında olur. Vücut olarak fit olan insanlar nasıl rahat ve mutlu ise, ruhsal olarak fit olan bir çocukta mutlu olacağı için, uyuşturucuya ihtiyacı olmayacaktır.

  • Ergenlikte Teknoloji, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlikte Teknoloji, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergen yaşadığı kimlik krizi döneminde, kendini sorgular ve bu dönemde arkadaşlıklar önem kazanır bu da anti sosyal davranışların ortaya çıkmasına neden olabilir. Ergenlikte ortaya çıkan sosyal onay ve kabul gereksinimi teknolojinin sunduğu imkanlarla(sanal chat odaları, sosyal medya uygulamaları, elektronik posta, anlık mesaj vb.) doyurulmaya çalışılır.(Tsai ve Lin,2003)Elde edilen bu doyum rutin kullanımı ve beraberinde bağımlılığı getirmektedir. Teknolojiyi sık kullanan yaş grubu çoğunlukla ergenlerdir bu pek çok araştırma ile resmi olarak kanıtlanmıştır. Yapılan araştırma sonuçlarında, ergenlerin genelde eğlenme ve iletişim amacı ile internet kullanması da bu söyleneni destekler niteliktedir. Zaten ergenlikte yaşanılan kriz hali ergenleri teknoloji ve madde kullanımı bağımlılığına vb. pek çok duruma açık/meyilli hale getirir. Bunun yanı sıra mevcut davranış örüntüleri, iletişim kurma isteği, gruplara katılma istegi, kişisel yardım alma amacı, ”şimdi ve burada” olmaya verilen önem, gündemden haberdar olma ihtiyacı vb. nedenler de bağımlılığı tetikleyen nedenlerdendir. Yaşanılan bu kimlik krizi sırasında teknoloji sayesinde oluşturulan “sanal kimlik” adeta kurtarıcı bir rol oynamaktadır. Çünkü ergenleri gerçek yaşam ve gerçek sorumluluklarından alıkoyar. Ergenler bu fırsatı kullanır ve sanal ortamda “ideal kimliklerini” ortaya koyarlar. Bu durum ergenlerin kendi özelliklerini tanıma fırsatı sağlar. Fakat teknolojik alemde yaşanılan deneyimleri gerçek hayata aktarmak hiç kolay değildir bu durum da ergenleri psikolojik olarak alıngan hale getirir.(Ceyhan,2008)

    Aşırı internet kullanımı sosyal ve psikolojik açıdan iyi hissetmeyi olumsuz etkiler aynı zamanda depresiflik halini de artırır. Yapılan bir araştırmada görülmüş ki yalnız ve depresif olmayan bireylerde de aşırı internet kullanımı depresifliği tetiklemiştir (kraut-ark,1998). Bu araştırma sonucu insanlarda aşırı internet kullanımının olumsuz etkileri hakkında yazılanları doğrular. Aşırı internet kullanımının getirdiği bu kötü hissetme ve depresiflik hali dışında da olumsuz etkiler vardır;

    Zaman algısı bozulur, yaşamsal işlevleri, sorumlulukları ikinci planda kalır, tolerans ve yoksunluk belirtileri ortaya çıkar, bazı sağlık problemlerinin (fiziksel) de ortaya çıktığı görülmüştür. Yine başka bir araştırma sonucunda saptanan veriler ortaya koyuyor ki ergenlerde de aşırı internet kullanımı olduğunda depresif düşünceler ve yalnızlık artış gösteriyor çünkü sosyal medya da edinilen deneyimler gerçek hayata aktarılamıyor. İnternet bağımlılığı olan vakalarda intihar eğilimi oldukça yoğun görülen bir tanıdır. Elbette ki bu sonuçlar ve öne sürülen nedenler olduğu gibi mutlak sebepler değildir. İnternet bağımlılığı sonucu depresyon ve kötü hale düşen vakalar olduğu kadar depresif ve kötü hal sahibi olduğu için internet kullanımını tercih eden vakalar da vardır. (Lin ve Tsai,2002)

    Literatüre baktığımız zaman dünya genelinde ergenlerin internet kullanımı ile ilgi pek çok araştırma yapılmıştır bunların kabaca ortalaması alınacak olursa %1.1 ve %8.2 aralığında denilebilir. (Aradaki bu fark örneklem seçimi vb. metodolojilerden kaynaklanıyor.) (Thatcher ve Goolam,2005;Park, Kim ve Cho,2008). Ülkemizde doğrudan ergenlerin internet bağımlılığı üzerine bir araştırma yapılmamış fakat ergenlerin internet kullanım örüntülerine bakıldığı zaman %7,6’sının problemli internet kullandığı (haftada 12 saatten fazla) belirlenmiştir. (Tahiroğlu ve ark,2008)

  • Disleksi en iyi nasıl açıklanır?

    Disleksi Nedir?

    Disleksinin pek çok farklı tanımı vardır. En basit ve anlaşılır tanımı; okuma ve yazma becerilerinin kazanımını engelleyen ya da zorlaştıran nöropsikiyatrik bir sorundur.

    Kısaca Disleksi Nedir?

    Okuma ve yazma öğrenmenin kesinlikle kolay olmadığı anlamına gelir.

    Okuma ve yazma öğrenirken, diğer insanlara göre daha fazla problem yaşanacağı anlamına gelir.

    Öğretmeni suçlayamazsınız anlamına gelmektedir ( ki iyi, anlayışlı bir öğretmen en iyisidir).

    Disleksi En İyi Nasıl Açıklanabilir?

    Herkes farklıdır. Örneğin iki kişinin boylarının uzunluğu aynı olsa bile, ayakkabı numaraları aynı olmayabilir. Bunun anlamı, aynı fiziksel özelliğe sahip kişilerin bütün fiziksel özelliklerinin aynı olması şart değildir. Ayrıca bir fiziksel özelliğin biliniyor olması diğer fiziksel özelliklerinde bilineceği anlamına gelmez.

    Aynı şekilde herkesin beyin işleyişi aynı olmak zorunda değildir. Çünkü beyindeki sinirler arasındaki bağlantılar herkes de farklı farlıdır. Kişinin bir beceride usta olması diğer tüm becerilerde de usta olacağı anlamına gelmemektedir. Okuma ve yazma gibi etkinlikler de bu becerilere dâhildir. En önemli sorun ise, beynimizin içini görme şansına sahip olmadığımızdan, bireyin güçlü ve zayıf yönlerini tespit etmek ve tanımlamak zorlaşmaktadır.

    Etkili ve verimli okuma-yazma yapabilmek için, birbirinden farklı birçok beceriye ihtiyaç duyarız. Doğru sesleri çıkartabilme, sesleri ayırt edebilme ve iyi bir hafıza gerekli olan birkaç beceriden bazılarıdır. Verimli okuma-yazma için gerekli olan becerilerden herhangi bir tanesinin olması gerektiği seviyede olmaması, disleksik bireydeki asıl sorunu oluşturmaktadır. Disleksik bireyde sorunu tanımlamak için farklı farklı birçok test yapmamızın sebebi, yetersiz seviyede olan beceriyi tespit edip, beceriyi geliştirmeyi hedefleyen bir program oluşturmaktır. Güçlü ve güçsüz alanların tespitiyle kişinin güçlü yanları kullanılarak, yetersiz olan becerilerin üstesinden gelebilecek bir yol sağlayabiliriz.

    Uzm. Dr. Figen Karaceylan Çakmakcı

  • Çocuklarda Kardeş Kıskançlığı

    Çocuklarda Kardeş Kıskançlığı

    Bireylerde kıskançlık duygusunun doğuştan var olduğunu bilmekteyiz. Fakat çocuklardaki kıskançlık duygusu ebeveyn davranışlarıyla şekillenir. Eve yeni bir bebek geldiği zaman ve tüm ilgi onun üzerine yoğunlaştığı zaman çocukta artık sevilmeme, ilgi alaka görmeyeceği endişesi başlar. Ailenin yeni üyesine hediyeler getirilmesi çocukta endişe oluşturur ve bu da çocuğun iç huzurunu oldukça olumsuz etkileyen bir durum haline gelmesine sebep olur. Bu gibi durumda çocuk, anne-babaya karşı gelme, agresif davranışlar ve kurallara uymama gibi davranışlar sergiler.

    Psikolojik olarak kişin doğum sırasının kardeş kıskançlığı konusunda oldukça önemli bir yere sahip olduğunu görmekteyiz. Alfred Adlerin 1930’lu yıllarda yaptığı çalışmada bireyin hayatında ne gibi etkilere sahip olduğunu ve kişilik gelişimini nasıl şekillendirdiğini göstermektedir. Psikolojik doğum sırası, en büyük çocuk, ortanca çocuk, en küçük çocuk ve tek çocuk olmak üzere 4 boyutta incelenmiş ve kişinin davranışları ve kişiliği üzerinde biyolojik doğum sırasından daha büyük öneme sahip olduğu görülmüştür.

    En büyük çocuk; kardeşin doğmasıyla beraber bir rekabet sürecine girer, ilgiyi alakayı deyim yerindeyse kaybettiği tahtını tekrar kazanmak için uğraşlar verir. Bu süreçte çocuk kardeşin sorumluğunu alır bu durum ileride beraberinde kurallara uyma ve düzenlilik gibi davranışlar oluşturur.
    Ortanca çocuk; kendisinden büyük ve kendisinden küçük kardeşi arasında arada sıkışır. Büyük kardeşe göre daha az yetenekli, küçük kardeşten daha az ilgi gören bir durumdadır. Bu durum onları sürekli bir aşağılık duygusuyla karşı karşıya bırakır ve bu nedenle sürekli bir rekabet ve üstünlük arayışı eğilimi gösterir. Fakat otoriteyle bir problemleri yoktur ve yönlendirmelere açıktır.

    En küçük çocuk; genel olarak doğal ilgi altında büyümektedir. Anne-baba sevgisi için rekabet etmesine gerek yoktur. Bu durum ileride kendine güven duygusunu geliştirmesini sağlayacaktır. Kararlarında bağımsızdırlar ve otorite onayı hissetmezler. Bazı durumlarda kardeşlerine oranla kendini yetisiz görebilir ve aşağılık duygusu gelişebilir.

    Tek çocuklar ise aşırı koruyucu aile yapısı içinde büyürler. Hayatları boyunca ilgi üzerlerinde olduğu için ilerideki hayatlarında da bu beklentiyi taşırlar. Davranışlarında dışa bağımlı oldukları söylenilebilir.

    Peki, bu durumda ne yapılmalıdır?

    Kardeşler arasında yukarıdaki teoriye dayanarak söyleyebiliriz ki kardeşler arasında çeşitli sebeplerle anlaşmazlıklar çıkabilir. Ebeveynler bu durumda haklı-haksız ayrımı yapmak yerine sorunun çözümüne odaklanmalıdırlar. Tarafsız davranarak durumu değerlendirmeli, çocuğun çözümü kendisinin bulmasını teşvik etmelidirler. Herhangi bir şiddet durumunda hemen müdahale etmeli ve bunun uygun olmadığını net bir şekilde dile getirmelidir. Ebeveynlerin çocuklara tutumları, kardeşler arası ilişkilerinde, çocukların kişilik ve davranışlarında önemli rol oynar. Fakat tutumlarındaki değişiklikleri etkileyen cinsiyet, yaş farkı ve sosyoekonomik durum gibi faktörlerin olduğu da unutulmamalıdır.

  • Ders başarısızlığı nedenleri

    Çocukta okul başarısızlığının çok çeşitli nedenleri vardır. Okul başarısı çeşitli faktörlerin bir araya gelmesiyle olur. Bunlar çocuğun zekası, iyi bir eğitim-okul ve aile ilgisi olarak kabaca sayabiliriz.

    Ayrıca ders başarısızlığına neden olan psikiyatrik rahatsızlıklarda olabilir. Bunların başlıcaları ; Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Depresyon, Uyum Bozukluğu, Okul Fobisi, İlişki Bozuklukları v:b. Sayılabilir.

    Ayrıca aileden kaynaklanan sorunlarda çok sıktır. Anne ve baba arasında kavgalar, evde gergin ortam, yeni kardeş doğumu ve kıskançlık , ev-mahalle değiştirme gibi birçok sorun çocukta ders başarısını etkiler. Anne babanın dersleri ve başarıyı yakın takibi de önemlidir. Çocuğa bu sorumluluğu aşılamak gerekir. Ne dersini elinden alıp anne baba yapacak, ne de çok uzak durup ilgisiz bırakacak. Bu denge çok önemlidir. Çocuğa rüşvet verip dersini yaptırmakta çözüm olmaz. Bu sefer çocuk her ders yapmada anne ve babadan bir şeyler isteyecektir.

    Ailenin başarı beklentisi:

    Ailelerin başarı beklentisi çok farklı olabilir. Bazı aileler başka kişilere göre başarılı sayılabilecek çocukları kendilerine göre başarılı bulmazlar. Ailelerin başarı çıtasını çok yükseğe koyması çocuğun motivasyonunu bir süre sonra kırabilir. Ya da çok uzun süreli hedeflerde ulaşılması zor gelir. Devamlı okul birincisi olması beklenen bir çocuk ciddi bir yük altında ezilebilir ve bir süre sonra yorulur. Artık o yükü kaldıramaz. Hedefe ulaşamayacak diye çok fazla stres altına girer ve sınavlarda çok heyecanlanabilir. Ayrıca depresyona girebilir. Bu nedenle çocuğa kısa süreli hedeflerle ulaşabileceği hedefler gösterilmelidir.

    Günümüzde anne –babalar eğitime çok önem vermektedirler. Bu çocuklarımız ve ülkemiz için güzel bir şeydir. Fakat çocuklarının başarısı üzerinden birbirleriyle yarışan anne baba, adeta saplantı haline getirdikleri başarı beklentisini bulamayınca çocuğu dışlamaktadırlar. Çocuk anne baba gözünde başarısız olunca çocuğa ‘’önemli değil, sonra yaparsın ‘’ derken bile takındığı yüz ifadesi çocuğu etkiler.

    Okul Faktörü:

    İyi bir okul başarı için şarttır. İyi bir okul ve öğretmen her öğrenciyi tek tek takip eder. Ne bilip bilmediğini bilir. Hepsinin karakterini ve yeteneklerini bilir ve buna göre davranır. Okulda iyi bir ödev takibi önemlidir. Her çocuğun yapabilme kapasitesine göre zorlanmalıdır. Çocuğun yorulduğunu ve zorlandığını iyi takip etmek gerekir. Bu yüzden iyi bir rehberlik servisi gerekir. Çocukların evdeki yaşamları da iyi bilinmeli ve anne babayla yakın ilişki kurulmalıdır. Eksik bilgileri etütlerle kapatılmalıdır. Nottan önce çocuğun psikolojisi ön planda tutulmalıdır. Ne çok gevşek bir okul olmalı nede çok disiplinli sert. Tatlı sert bir disiplin en idealidir.

    Okul başarı hedeflerini her çocuk için farklı koymalıdır. Çocuğun yetenek ve zekası ayrıca da motivasyonuna göre davranmalıdır.

    Çocuktaki psikiyatrik problemleri de erkenden fark etmekte okulun görevidir. Derste ilgisiz çocuklar, derse katılamayan utangaç çocuklar, okuma yazmada sorun yaşayan çocuklar, bazı derslerde ne kadar çalışsa da yapamayan çocuklar, arkadaş sorunları yaşayan çocuklar özellikle incelenmelidir. Aileleri çağırılıp onları kırmadan uygun dille doktora yönlendirilmelidir.

    Başarıyı Etkileyen Hastalıklar:

    Başarıyı etkileyen bazı hastalıklardan kısaca bahsedecek olursak

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu: Çocuğun derste dikkatini bir noktaya verememesi çabuk dağılmasıdır. Dersleri yaparken devamlı dağılır başka şeyleri düşünür ya da yapar. Özellikle okula ilk başladıklarında hareketli kıpır kıpırdırlar. Yazı yazarken veya okurken dikkatsizce hatalar yaparlar. Ders çalışmayı sevmezle çabuk sıkılırlar. Sıralarını bekleyemezler ve lafa girip konuşmayı bölerler. Karşısındakini dinleyemezler. Her şeyde diretirler. Ders çalışırken çok sık kalkıp otururlar. Yemekleri bile sakin bir şekilde yiyemezler.

    Özel Öğrenme Bozuklukları: Bu çocuklar zekaları normal olmasına rağmen özellikler okuma yazma alanlarında beklenen hız ve kıvraklık yoktur. Bazen sadece tek dersi yapamayabilirler. Öbür dersleri iyi olmasına rağmen mesela matematik, yabancı dil v.b. kendinden beklenmeyecek şekilde kötü olur. Bazen harf ve rakamları ter yazabilirler. Yazıları okunaklı olmayabilir. Bazen konuşmaları yavaş ve anlaşılmaz olabilir. Tedavide eksikleri kapatacak özel eğitimler gerekir.

    Düşük zeka-Donuk zeka: Eğitimi sırasında çocuğun kapasitesi belirlenmeli ve taşıyamayacağı yük verilmemelidir. Her çocuğun bir yeteneği ve yapabileceği iş vardır. Bu nedenle çocuğun kapasitesine göre hedefler konulmalıdır.

    Diğer Psikiyatrik Problemler: O güne kadar ders başarısı iyiyken bir anda düşüşler olursa psikolojik problemler düşünülmelidir. Mesela Depresyon, Anksiyete v.b. Yine baştan beri başarı ve ilişki sorunlarında okul korkusu, davranım bozuklukları da düşünülmeli Bu sorunlar düzeltilmelidir. Bu problemler düzelmeden başarını yükselmesi beklenemez. Doktorlardan yardım alınmalı ve çocuk yönlendirmelidir.

    Çocuklarınız başarısı, ilk önce mutlu ve sağlıklı yaşamalarıdır. Eğitim sadece meslek için değil hayata mükemmel uyum sağlayabilmesi içindir.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    1) Sosyal Fobi nedir?

    Sosyal fobi bir kaygı bozukluğudur. Kişinin dikkat odağı olmaya ve diğer bir kişi veya kişiler tarafından değersiz sayılmaya karşı olan abartılmış korkusuyla ilgilidir. bu kişiler yoğun olarak performans kaygısı yaşamaktadırlar ve bu kaygıyı her performans sergileyeceği zaman yoğun bir biçimde yaşarsa kişide sosyal fobi var diyebiliriz.

    2) Sosyal fobinin alt tipleri nelerdir?

    • Sosyal etkileşim: Buluşma, konuşmaya katılma, biriyle çıkma, fikrini söyleme, haklarını savunma.
    • Performans: Topluluğa karşı konuşma, spor yapma, müzik aleti çalma, dans etme gibi..
    • Gözlenme: Sokakta yürüme, otobüse binme , odaya sonradan girme, açık tuvaleti kullanma, biriyle yemek yeme.

    3) Sosyal fobinin görülme sıklıkları nasıldır?

    • Kadınlarda daha sık görülmektedir fakat klinik başvurularda erkekler daha fazla.
    • Başlama yaşı 13-20 yaş arasındadır.

    4) En sık karşılaşılan belirtileri nelerdir?

    Kızarma ve kaslarda titreme. Çarpıntı, terleme, mide rahatsızlıkları, boğazda kurma, sıcaklık ateş basması, üşüme gibi..

    5) Sosyal fobinin panik ataktan farkı nedir?

    Sosyal fobide değerlendirme ve performans kaygısına bağlı oluşan bir kaygıya bağlı olan davranışsal durumlar oluşmaktadır. mesela kişi sunumda söyleyeceklerimi unutursam rezilolurum inancına bağlı olarak yoğun şekilde yaşadığı kaygı yüzünden çarpıntı hissetmektedir. fakat panik atakta bedensel duyumları abartarak yaşanılan korku vardır. örneğin kalbim çok hızlı atıyor, kalp krizi geçireceğim gibi..

    6) Sosyal fobide en çok yakınılan belirtiler nelerdir?

    Kişinin en rahatsız olduğu belirtiler, kızarma, ağızda kuruluk, kekeleme,ses titremesi

    7) Sosyal fobide temel örüntüler nelerdir?

    • Olayları kendine odaklama:
    • Yoğun biçimde kendine odaklanır.
    • Kaygılı bekleyiş
    • Kaçınma ve kaçma
    • İşlevselliğin kesintiye uğraması
    • Beceri eksikliği
    • Olumsuz beklenti: beni reddedecekler , yetersiz bulunucam , garip olduğumu düşünecekler, en basit şeyleri dahi yapamıyorum, yine başarısız olacağım..

    8)Sosyal fobik insanların yaptığı yanlışlar nelerdir?

    Sosyal fobi yaratacağı düşünülen durumlardan kaçındıkça kaygısı azalır,böylece kaçınma davranışı pekişir. Ve kaçınma sayesinde olumsuz sonuçları olabilecek sosyal durumlardan kaçınılmış olur ve böylece koşullanmış olan korkunun sönmesi engellenir. kısır bir döngü oluşur.

    9) Sosyal fobide nasıl bir kısır döngü oluşur?

    Tetikleyici uyaran (sunum yapmak) etkiliyor, otomatik düşünceyi(rezil olacağım), Tehlike algısı büyüyor, anksiyete ve fiziksel belirtiler gözleniyor(yüzünün kızarması, terleme, sesinin titremesi), davranış( kaçınma, sunum yapmama), Geçici rahatlama. ve tekrar tekrar aynı şeyler.

    10) Sosyal fobide kaçınmalar ne şekilde oluyor?

    Az konuşma, göz temasından kaçınma, soru sormaktan kaçınma gibi..

    11) Sosyal fobisi olan kişilerin kaygılarını arttıran inançları nelerdir?

    • Herkesin takdirini kazanmalıyım,
    • Hiçbir zayıflık belirtisi göstermemeliyim
    • Kaygılı olduğumu kimse farketmemeli
    • Zeki ve parlak görülmeliyim.
    • Bunun yanı sıra sosyal fobik kişilerin sahip olduğu bazı temel inançları vardır,
    • Farklıyım(herkesin başına gelmez ama benim gelebilir), sıradışıyım(olumsuz),çekici değilim, rahatsız ediciyim, yetersizim.

    12)Peki bu inançların oluşmasına ne zemin hazırlıyor bunun anne baba tutumlarıyla ilişkisi var mıdır?

    • Anne ve babaların çekingen özellik taşıması
    • Utanç yaratıcı durumlar
    • Suçluluk duygusu doğurmaya yönelik tutumlar
    • Çocuktan gurur duymama
    • Tahammülsüzlük
    • Çocuğu sevmeme
    • Aşırı eleştirme, reddetme, cezalandırıcı tutumlar
    • Uygunsuz bir biçimde diğer çocuklarla kıyaslama

    13) Sosyal fobik bir kişi terapiye başlamak istedi nasıl bir süreç izlenir?

    • Öncelikle bir değerlendirmeye alınır.
    • Sorun alanlarının bilişsel,davranışsal,çevresel,duygusal ve fizyolojik boyutlarını araştırılır.
    • Kaçınma ve güvenlik davranışları bulunur
    • Sosyal ve iş hayatında yaşadığı zararların konuşulması, ek bir psikolojik rahatsızlık durumları tespit edilir.
    • Daha sonra terapinin kısa ve uzun dönemli amaçları saptanır.

    14)Tedavide neler kullanılır?

    • Psikiyatrik ilaçlar
    • Psikoterapi (BDT) , grup terapisi

    15) BDT ile nasıl bir süreç izlenir?

    Kişinin bilişsel çarpıtmalarıyla, davranışlarındaki güvenlik arayışları tespit edilir bunların üzerine yoğunlaşılır.

    16) En çok ne tarz bilişsel çarpıtmalar gözlenir?

    • meli-malı ( iyi performans göstermek zorundayım)
    • Etiketleme ( Eğer bunlar olmazsa yetersiz bir insanım)
    • Felaketleştirme ( Performans esnasında duyacağım rahatsızlık çok kötü olacak)
    • Düşük engelleme eşiği, (Ben böyle bir durumla başedemem, bunu kaldıramam, dayanamam)

    17)Bu bilişsel çarpıtmaları nasıl düzeltilir?

    Davranışsal teknikler ile , maruziyet, hayali maruziyet, davranış deneyleri , video monitarizasyonu ile.

    Örneğin:

    hastanın belirtisi Maruziyet

    Yemek yiyememe Küçük kalabalık restoranda yemesi zor bişi yemek spagetteti veya hamburger gibi

    15-20 dk dan kısa olmayacak şekilde. çünkü fizyolojik belirtilerin başlamasını beklenir veya sunum yapmaktan korkan birine, sunum ortamı hazırlayıp , bir performans sergilemesini isteyip, videoya alınabilir. Kişiden sunumdan önce kendini değerlendirmesini istenir.

    18) Peki bu video monitorizasyonun amacı nedir?

    Bazı inançları test etmek

    19) Kişiden bu uygulamayla neyi öğrenmesi beklenir?

    • Kendi felaketleştirme eğilimini
    • Performansını olduğundan kötü algıladığını
    • Seyirci tarafından zannettiğinden daha iyi değerlendirildiğini görmesini sağlar

    20) Diğer bir terapi çeşiti olan grup terapisi sosyal fobi için ne işe yaramaktadır?

    • Kişilerin gözlemsel öğrenmesini sağlar
    • Doğal bir maruziyet sağlıyor
    • Diğerlerine yardım ederek öğrenme
    • Aynı sorunu paylaşanları görüp olumlu etki
    • Diğerlerinin başarılarıyla cesaretlenme
  • Oyun ve bilgisayar bağımlılığı

    BİLGİSAYAR VE OYUN BAĞIMLILIĞI

    Gelişen teknoloji, insanların yaşam tarzlarını ve alışkanlıklarını hızla değiştirmektedir. Hızımız arttı, şehirler birbirine yaklaştı, dünya küçüldü. Toplumların kültürleri de birbirine yaklaştı ve geçirgenlikler olmaya başladı. Bilgisayar başındaki çocuklar ve gençler, anne babasının yerel kültüründen etkilendiği gibi; sanal dünyada oluşan yeni bir kültürden de etkilenmektedirler.

    Oyun, çocuğun sosyal ve akademik olarak gelişmesini sağlayan araçtır. Çocuk için oyunlarda ödüller vardır ve bu durum çocuğun oyun oynamaktan zevk almasını sağlar. Çocuk, oyun oynarken kendini fiziksel ve zihinsel olarak kendini geliştirebilir ve yaşamda karşılaştığı her şeyi oyun haline getirerek bundan zevk alabilir. Çocuğun oyundaki ödülleri, bir aşamayı geçmek, arkadaşını yenmek ve takdir toplamak gibi örneklendirilebilir.

    Bilgisayar oyunları, dışarda oynanan oyunlardan daha fazla ödül ve renklilik içerir. Bütün oyunlar çocukların onlara bağlanması için beynin rekabetçi tarafına seslenmektedir.

    Artık günümüzde büyüyen şehirlerle kaybolan oyun ortamları çocukları eve kapatmıştır. Bilgisayar oyunlarına mecbur kalan çocuklar, oyun oynarken de arkadaşları ile sohbet etmektedir. Internet üzerinden sosyalleşme öyle bir duruma gelmiştir ki yan yana gelen çocuklar adeta konuşmayı unutmuş gibi sessiz kalmaya başlamışlardır. Önlerinde klavye ya da mikrofon olmadan konuşamaz olmuşlardır.

    Bilgisayar karşısında sanal bir dünyada yetişen gençler için gerçek dünya, erişkinlik dönemlerinde çok zor ve sıkıcı gelecektir. Bilgisayar oyunlarında, level geçince verilen ödüllere alışmış genç, artık uzun eğitim ve uzun çalışma saatlerinden sonra başarı yani ödül almak zorundadır. Uzun vadede bu gençler, hazıra alışkın hiçbir şey için emek vermek istemeyen, sebatsız insanlar olurlar.

    Her geçen gün internet kullanımı artmaktadır. 1993 yılında yaklaşık 1 milyon kişi internet kullanırken, günümüzde bu sayı 2 milyar kullanıcıyı geçmiştir. İnternet kullanımı arttıkça internet üzerinden oyun oynama, facebook, twitter gibi sanal ortamlarda vakit geçirme süreleri ve sanal dünya üzerinden tanışmalar da artmıştır. Hatta sanal ortamdan gençlere terör propagandaları yapılmakta ayrıca cinsel tacizlere uğramaktadırlar.

    İnternetin ölçüsüz ve bilinçsiz kullanımı çocuk ve gençlerin fiziksel ve ruhsal gelişimini bozar. Bilgisayar başında hareketsiz kalan çocuklarda şişmanlık problemi ve omurga sıkıntıları oluşabilir.

    Ayrıca internet çocukların ve gençlerin okul başarısını ciddi şekilde etkileyebilir. Ders çalışma zevki tamamen bitebilir ve yüksek not almak artık onu motive etmeyebilir.

    Artık dünyada bilgisayar ve internet bağımlılığı diye bir hastalık vardır ve git gide yayılmaktadır. Bilgisayar bağımlıları zamanlarının çok büyük bir kısmını bilgisayar başında geçirirler. Yemek yemek, ders çalışmak, aileyle sohbet ve hatta uyumak bile onlar için vakit kaybıdır. Bilgisayarı bırakıp okula gitmek bile istemezler. Rüyalarında hep oynadıkları oyunla ilgili şeyler görürler. Oyun içinde bütün duyguları yaşarlar. Oyun, gerçek dünyadan daha fazla önemli olmaya başlar. Artık bütün işleri aksamaya başlar, okuluna geç gider, ödevini yapmaz, gitmesi gereken randevularına gitmez… Arkadaşlarıyla görüşmeyi azaltır. Yetişkinlerde boşanmaya kadar giden süreçler olabilir.

    Uzun süre oynanan internet oyunları bağımlılığı çok arttırır. Özellikle strateji oyunları 24 saat oynanabilir ve bağımlı yapar. Ayrıca şiddet eğilimini arttırır. Evde anne babayla , kardeşlerle kavgalar başlayabilir.

    İnternet ve oyun bağımlılığı bazı hastalıklarla beraber görülür. Özellikle sosyal fobi, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu, davranım bozukluğu, alkol ve madde bozukluğuyla beraber sıktır.

    Hasta artık internet başında olmayınca, yoksunluk belirtileri gösterir. İşine konsantre olamaz. Oyun oynayabilmek , internetin başına geçebilmek için anne-babasına ve çevresine yalan söylemeye başlar. Çocuklarda oyundaki karakterleri yükseltebilmek için evden hırsızlık bile yapabilir. Duygulanımı değişir, depresyon, anksiyete gibi hastalıklar yaşayabilir. Oyunda bir aşamayı geçememek ciddi hayal kırıklıklarına ve depresyona neden olabilir.

    İlerleyen vakalarda oyundan artık eskisi kadar keyif almamaya başlar, oyun ve internet başındaki süreyi arttırır. Gerçek kişiliğinden farklı bambaşka bir insana dönüşmeye başlar.

    İnternette oyun bağımlılığı dışında sanal ortamlarda chat yapma, alışveriş, hackerlik yapma, internette kumar-iddia oynama gibi çeşitli bağımlılıklar da olabilir.

    Neler yapılmalıdır: İnternet ve oyun bağımlılığı olanların anne babalarıyla işbirliği yapmak gerekir. Tamamen interneti ve oyunu yasaklamak çözüm değildir.

    Aileler çocuğun ve gencin ilgisini çekebilecek başka faaliyetler bulabilmek için araştırma yapmalıdır. Bundan da önce bir doktora giderek hep beraber tedaviyi organize edecek bir plan oluşturulmalıdır. Çocuğun ve gencin, sosyal ve spor faaliyetleri bilgisayar başında en çok kaldığı saatlere kaydırılırsa, bilgisayar başında kaldığı süre bir miktar azaltılabilir. Hasta ile anlaşarak bilgisayar başında kalma süresi kısıtlanabilir. Kısıtlanan bu süre bitince anne-baba zorla da olsa bilgisayarı kapatır. Başta çok zorluk çekseler bile zamanla bu alışkanlık oturacaktır.

    Ayrıca eşlik eden dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu, depresyon gibi hastalıklar doktor tarafında tedavi edilmelidir.

    Tatillerde, gezilerde özellikle çocukların bilgisayardan uzak tutulması gerekir. Anne baba da bilgisayardan uzak durmalıdır.

    Terapilerle hastanın internet başında geçirdiği süreler, kendisiyle de anlaşarak yavaş yavaş, dakika dakika azaltılmalıdır. Azaltılırken yaşadığı zorluklar konuşulmalı ve çözümler bulunmalıdır.

    Ailelerin çocuklarıyla birlikte internette biraz vakit geçirmesi faydalıdır. Çocukla internette sörf yapıp çocuğun durumunu takip eder ve oluşacak sorunlara yardım edebilir. Bilgisayar, salon gibi göz önünde bir yer de anne-babanın kontrolünde durmalıdır. Bilgisayar başındaki süreyi kısıtlayın. Çocuk ve gençleri internetten gelecek zararlar konusunda uyarın. İnternette neler yaptığını konuşun. Size bir şeyler öğretmesine izin verin. Güvenlik programları alın ve bu konularda bilgisayar uzmanlarına danışın.

    Özellikle sorunlu çocuk ve gençlerde, ailelerin bilgisayar bağımlılığı konusunda uyanık olmaları gerekir. Tam bir bağımlılık gelişmeden önce fark edilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır.

  • Anaokulu Seçimi

    Anaokulu Seçimi

    Eğitim doğumdan itibaren ailede başlar, çocuklar 3 yaşına gelinceye kadar ailede aldığı eğitimi, kuralları, kazanımları bu yaşlardan sonra da anaokullarında devam ettirirler. Anaokulu, 3-6 yaş çocuklarının renkli dünyalarını, kendilerini toplumun belirli kurallarına uymak şartıyla evden sonra en özgür biçimde ifade edebildikleri yerlerdir. Anaokullarının başlıca amacı çocukları ilkokula hazırlamak olduğu gibi hem de çocukları öğrenmemeye, keşfetmeye, sorumluluk almaya, ‘’ben’’ yerine ‘’biz’’ demeye, içinde var olan yeteneklerini, yaratıcılıklarını ortaya çıkartmaya yardımcı olduğu yerlerdir. Çocuklar renkli dünyalarını en güzel oyun ile açığa çıkarırlar. Çocuk bu yerlerde yaşıtlarıyla ilişki içerisinde olur, grupça oyunlar oynarlar, sorumluluk alırlar, paylaşmayı, kendi haklarını korumayı ve başkalarının haklarına saygı göstermeyi, uzlaşmayı öğrenirler. Kendi ihtiyaçlarını kendileri görmeyi öğrenirler, yemek yeme, ayakkabılarını bağlama gibi sorumluluklar kazanırlar bu gibi etkinlikler gelişimlerine büyük oranda destek sağlar. Anaokulları çocuklar için bir uyarıcı nitelik taşır, çocuklar sınıf ve arkadaş ortamlarında kendilerini ifade etmek, anlatım gibi dil becerilerini büyük oranda geliştirirler.

    Çocuklar anaokullarında dillerini daha doğru kullanım, renkler, şekiller, ikinci bir dil kazanımı, meslekler, ülkeler, bayraklar, resim, müzik gibi sanatsal ve bedensel faaliyetler, oyunlar içeren çeşitli etkinliklerle iç içe olurlar bu tür faaliyetler onların bedensel, bilişsel ve psikolojik gelişimine büyük oranda katkı sağlar.

    Anaokulunun diğer bir niteliği, öğretmenin bu yaş çocuklarının ihtiyacını bilmesi, onların gelişim düzeylerini bilmesi, pedagojik formasyona sahip olması ve psikolojik rehberlik alabileceği bir danışman ile çocukların psikolojik ve gelişimsel sorunlarının erkenden fark edilebileceği ve çözüm getirilebileceği yerlerdir. Anaokuluna başlama yaşı genelde 3, 3-5 yaş civarındadır. Çocukların bu yaşlarda yavaş yavaş ebeveynlerinden ayrı kalmaya alışırlar, arkadaşlarıyla daha çok zaman geçirmeye başlarlar. Bazı çocuklar ise ebeveynlerinden ayrılmakta güçlük çekerler anaokulları bu tür çocukları topluma kazandırmaya ve yaşıtlarıyla sosyalleştirmeye destek olur.

    Anaokullarının çocukları ilkokul eğitimine hazırladıkları gibi çocukların okul öncesi eğitime hazır olduğunu belirleyen belirli kriterler vardır, bu makalede: okul öncesi çocukların gelişimsel süreçleri ve bağlanma kuramı hakkında bilgi verilerek çocukların anaokuluna hazır olup olmadığı hakkında, bunun yanında doğru anaokulu seçimi için gerekli kriterler nelerdir bunlar hakkında bilgi verilecektir.
    Anaokulu Seçerken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

    Doğru öğretmen seçimi:

    Birçok araştırma, eğitime ne kadar erken başlanılırsa daha sonraki akademik hayatta, sosyal hayatta ve topluma katkı konusunda daha girişken ve istekli olunacağını savunmaktadır. (Eser, 2010; Şahin, 2010; Tezcan, 2011, Kıldan, 2012). Bu yüzden bu yaşlardaki eğitim, eğitimin kalitesi büyük bir önem arz etmektedir. Yaşamın ilk yıllarının, kişilerin bilişsel, davranışsal ve duygusal gelişiminde belirleyici rol oynaması, okul öncesi eğitim öğretmenlerinin çocuklar üzerindeki etkisini ön plana çıkartmaktadır. Okul öncesi eğitim öğretmenlerinin niteliklerinin yüksek olması gerekmektedir. Bu denli önemli ve kritik bir dönemin sorumlulukları ancak yüksek nitelikli öğretmenler yerine getirilebilir (Gürkan, 2005). Bu konudaki en büyük görev aileden sonra okul öncesi öğretmenlerine düşmektedir. Okul öncesi öğretmenleri, tecrübeli, iyi iletişim kurabilen, çocuklarla birlikte oyun oynayan, onlarla şarkı söyleyen, onlarla empati kurabilen, şarkı söyleyebilen, onlara öğrettiği kadar onlarla birlikte öğrenebilen kişiler olmalıdır.

    Okul öncesi öğretmenler çocukların ihtiyaçlarına gerektiği zaman doğru yanıtı vermeyi bilen kişidir. Çocuklar bu yaşlarda anne ve babalarından sonra en çok öğretmenleriyle zaman geçirdikleri için ebeveynlerinden sonra örnek alacağı ilk kişi öğretmenleridir bu yüzden okul öncesi öğretmenler çocuk gelişimine ve psikolojisine hakim ve onlara gerektiğinde çok yönlü destek sunan kişiler olmalıdır.

    Okul öncesi öğretmen çocuklar ona sorular sorduğunda sıkılmadan cevap vermeli bunun yanında çocukların meraklarını daha da çok irdelemelidir onlarla deneyler yapmalı, onların sorumluluk almalarına katkı sağlamalı, diğer çocuklarla takım çalışmasında bulunmasına ve kritik düşünmelerine katkı sağlamalıdır. Öğretmenin sıcak ve güvenilir tavrı çocuk ile güvenli bir bağlantı kurarak çocuğun ilişkilerinde katkı sağlamalıdır. Çocuk öğretmeni ile güvenli bir ilişki içerisinde olursa diğer yetişkinlerle de daha rahat sosyalleşebilecektir.

    Denetim ve Rehberlik:

    Bütün kaliteli kurum ve kuruluşlar performanslarının değerlendirilmesine ihtiyaç duyarlar ve denetleme okulların başarısının ölçülmesinde kullanılan en yaygın yöntemdir. (Yavuz, 2010).

    Denetim ve rehberlik eğitimdeki kaliteyi arttırmayı sağlayan en önemli dinamik etkenlerden birisidir. Ayrıca sınıf içindeki öğrenme ve öğretme etkinliklerinin yinelenmesinde önemli bir rolü vardır. Kurumlar kadar o kurumda çalışan öğretmenlerin de denetlenmesi hem de kendi performanslarını ölçmeleri için geri bildirime ihtiyaçları vardır. Bu konuda öğretmenler dışardan destek alarak daha fazla akademik ve pratik bilgiler kazanmalıdır.

    Anaokullarında diğer bir önemli konu ise rehberliktir. Öğrencilerin herhangi bir sorununda ya da aile ve öğretmenlerin yardıma ihtiyaçları olduğu konularda bir psikolojik danışmana ihtiyaç duyarlar. Bu kişiler çocuk gelişimi ve psikolojisinden anlayan deneyimli uzmanlar olmalıdır. Anaokuluna giden çocuklarda saldırganlık, altını ıslatma, altına kaçırma, yeme bozuklukları gibi psikolojik rahatsızlıklar görülebilir bu gibi durumlarda en doğru şey bir uzmana başvurmaktır.

    Çevre, Sınıf Ortamı, Açık Alan ve Çocuk Sayısı:

    Loris Malaguzzi’ye göre ‘’Çevre üçüncü öğretmendir.’’

    Steiner ise çevrenin öğrenmeye etkisini şu sözüyle açıklar: “Çocuk, ancak gelişimine uygun donatılmış bir öğrenme ortamında asıl potansiyeline ulaşabilir. Bu nedenle, erken yaşlarda uygun mekanların tasarlanmasında, duyuşsal çeşitliliğe önem veren bir tasarım anlayışının benimsenmesi gereklidir.” Bu yüzden çocuğun renkli dünyasını daha da çok uyaracak, çocuklar gibi maceracı, renkli ortamlar eğitime önemli derecede katkı sağlar. Çocukların fiziksel ve zihinsel yeteneklerini doğru bir potansiyelde kullanmasına olanak tanır.

    Yapılan bazı araştırmalar, eğitim yapılan bina koşulları ile öğrenci başarısı arasında ilişkinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Çocuk-çevre ilişkisi çalışmalarında mekanın önemi özellikle erken çocukluk eğitiminde önemli bir yer tutar. (Biçer, 1993 ; Akgül&Yıldırım, 1995 ; Aydın, 2000 ; Şener, 2001 ; Uludağ&Odacı, 2002 ; Terzioğlu, 2005 ; Steiner, 2008).

    Araştırmalar, oyun alanlarının sadece fiziksel güç için değil, aynı zamanda zihinsel, sosyal ve duygusal becerilerin gelişimi için de önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Oyun mekânı, yaratıcı oyunlar, doğal elemanlarla oyunlar, su ve kum oyunları, gibi farklı oyun türlerini içermelidir. Mekân bilincinin oluşması, algı ve motor gelişiminin uyarılması için çocuk çeşitli mekânları deneyimlemelidir. Çocuğun mekân duygusuna sahip olabilmesi için üstünde-altında, içinde-dışında, açık-kapalı, sağ-sol, yakın uzak gibi çeşitli kavramları öğrenmesi gerekir. Biçimlerin, dokuların, renklerin, tasarımların ve seslerin tekrarı çocukların öğrenmesini sağlamak için önemlidir. Bir oyun alanı çocuğa biçim, boyut, sayı, parçalar arası ilişki vb. kavramları geliştirmesi için yardımcı olmalıdır (Dönmez, 1992 ; Wilson, 1996 ; Aral, Gürsoy&Köksal, 2000 ; Tekkaya, 2001; Yılmaz&Bulut, 2003 ; Tuğrul, 2005 ; Güler, 2009 ; Duman, 2010 ; Gülay, 2011).

    Sınıf ortamından bahsetmek gerekirse ise sınıf mevcudu en fazla 12-15 kişilik olmalı ve iki öğretmen bulunmalıdır. Masa, sandalye, oyuncak ve malzeme dolaplarının çocukların ulaşabileceği boyutlarda olmalıdır. Masalar farklı alanlarda( sanat, fen, kutu oyunları, okuma yazma) şeklinde konumlandırılmalıdır. Postane, kahve dükkanı, uzay üssü, tekne gibi hayal gücüne dayalı oyun alanları olmalıdır. Davranış ve sınıf yönetimi ile ilgi posterler, görseller ve uygulamalar olmalıdır. Günlük akış çocukların anlayabileceği şekilde görselleştirilmelidir. Görselliğin önem verildiği, çocukların eserleri bulunan panolar olmalıdır.

    Beslenme:

    Çocuğun bedensel, duygusal gelişmesini ve sosyal davranışların doğrudan etkileyen en önemli faktörlerden biri yaşına, cinsine ve aktivitesine uygun yeterli ve dengeli beslenmesidir.(UNICEF 2002) Beslenme çocukluk yaş dönemlerinde büyüme ve gelişmeyi etkileyen en önemli faktörlerin başında gelir. Beslenmenin zeka ile ilgisi olduğu düşünülen bir çok araştırma da bulunmaktadır. Okul öncesi çağ çocuklar besinlerden çok çevre ile ilgilenirler, bu yaşlarda besin seçmeye başlarlar o yüzden çocukları yemeğe zorlamak yerine acıktıklarında beslemek, onlara besinleri tanıtmak, yararlarını içerdikleri vitaminleri anlatmak doğru bir karardır.

    Okul öncesi dönemdeki beslenmenin amacı; yeterli besin çeşitliliği ile büyüme ve gelişmenin sağlanmasıdır. Büyüme hızının yavaş olduğu, motor gelişimin hızla gerçekleştiği bu dönemde beslenmenin planlanması, yemek yeme davranışı geliştirilmesi ve yaşam boyu pozitif beslenme alışkanlıklarının kazandırılması hedef olmalıdır (ADA 1998).

    Oyun :

    Çocukların oyun oynadıkça ince ve kaba motor becerileri gelişmektedir. Kum, kil, su, hamur, kesme, yapıştırma, çizme, boyama vb. oyunlar çocukların küçük kaslarının gelişimine; top atma, kule yapma, ip atlama vb. oyunlar ise büyük kaslarının gelişimine çok önemli katkılar sağlamaktadır. Bu tür oyunlar çocuklarda el ve göz koordinasyonunun gelişimine önemli katkılar sağlarlar. Aynı zamanda çocuklar, günlük hayatta gerekli olan becerileri oyun yoluyla deneme imkanı bulmaktadır. (Sevinç 2004, Koçyiğit ve ark. 2007).

    Çocuklar, oyun yoluyla sevincini, nefretini, sevgi arayışını ve saldırganlık gibi duygularını dışa vurabilmekte ve ifade edebilmektedir. Çocuklar, toplum kurallarını, kişiler arası ilişkileri ve iletişimi en kolay ve zararsız biçimde oyun yoluyla öğrenir. Sıra beklemeyi, paylaşmayı, başkalarının hakkına saygı duymayı, kurallara ve sınırlamalara saygı göstermeyi, düzen ve temizlik alışkanlıklarını edinmeyi, söylenenleri dinlemeyi, duygu ve düşüncelerini ifade edebilmeyi, empati kurmayı, başkalarıyla etkili iletişime geçmeyi toplumsal hayata hazırlanmada en etkili araçlardan olan oyun sırasında öğrenir. (Seyrek 2003).

    Program ve Okula Hazır Oluş:

    Kullanılacak olan program çocuğun gelişim düzeyine paralel, çoklu zeka ilkeleri doğrultusunda hazırlanan çocukların gelişimlerine katkı sağlayacak düzeyde olmalıdır.

    Uygulanması gereken programlar çocuğun birden çok duyu organını harekete geçirmeli ve çocuğa deneyim kazandırmalıdır.

    Bu programların diğer bir amacı ise çocuğun okula hazır oluşunu sağlamalıdır. Okula hazır olma becerisi çocuğun tüm eğitim hayatı üzerinde bir etkiye sahiptir ve bu becerinin temelleri en iyi anaokullarında atılır.

    Oktay ve Unutkan’a göre ise; bu dönemde çocukların okula hazır olmalarını sağlayabilmek için sesleri tanıma ve el-göz koordinasyonu gibi okumaya hazırlık becerileri, 0-20 arası rakamları tanıma ve şekilleri öğrenme gibi matematik becerileri, paylaşma ve sıra bekleme gibi sosyal beceriler, büyük ve küçük kas gelişimi gibi motor beceriler, kendi duygularını ifade etme ve empati kurabilme gibi duygusal beceriler, temizlik ve beslenme gibi alanlarla ilgili işleri yapabilme gibi öz bakım becerilerin geliştirilmesi gerekmektedir.

    Okula hazır bulunuşlukla ilgili Ulusal Eğitim Hedefleri Panelinde karara varılan kriterler ise Kagan (1992,12-18) tarafından aşağıdaki şekilde sıralanmaktadır:

    • Fiziksel ve Motor Gelişimi: Çocukların doğru beslenmiş ve iyi dinlenmiş olması. Motor gelişimleri ise kalemi düzgün tutabilecek kadar olması.
    • Sosyal ve Duygusal Gelişim: Çocukların yetişkinler ile güvenli ilişkilere girmeleri ve başka çocuklarla oyun oynayıp çalışabilmeleri.
    • Dil Kullanımı: Çocukların, duygu ve düşüncelerini ifade edebilmeleri ve başlangıç okuma hecelerini kavrayabilmeleri.
    • Biliş ve Genel Bilgi: Çocukların, renk, şekil, sıcak-soğuk gibi genel bilgileri kavrayabilmesi.
    • Öğrenmeye Yönelik Yaklaşımlar: Çocuklar; merak, yaratıcılık, sebat etme, bağımsızlık gibi davranışlar göstermelidir.
  • Şiddet çocukken öğrenilir

    Şiddetin öğrenilir mi, yoksa doğuştan mıdır? Bu soru çok sorulan bir sorudur. Bunu görmek için bilim insanı olmak şart değildir. Orta doğuda şiddet normal karşılanan bir şeyken Avrupa da az görülmesi öğrenilmiş şiddetin varlığını gösterir. İnsanlar şiddeti ne zaman öğrenir. Tabi ki çocuklukta.

    Evde bebeklikten beri şiddeti gören çocuk kafasında bunu normal bir durum gibi algılamaya başlar. Babasının annesine şiddet uygulamasını görünce bir kadına şiddet uygulanabileceğini öğrenir. Şiddet uygulanarak amacını elde edebileceğini görünce şartlanmayla şiddet artı ödül ikilisi beynine yerleşir. Sorunları şiddetle çözmeyi öğrenir.

    Okulda da şiddet öğrenilir. Öğretmen şiddet uygulayabilir ya da akranlarından şiddeti öğrenir. Az gelişmiş ülkelerde okulda şiddetle disiplin sağlanmaya çalışılır. Yani şiddeti birebir okul öğretir. Ne yazık ki ailelerde okullardaki şiddeti normal karşılarlar. Buda toplumda şiddet eğiliminin artmasına neden olur.

    Çocuk şiddeti en kısa problem çözme yöntemi olarak öğrenir. Çocuk psikiyatrisine gelen okulda şiddet uygulayan çocukların çoğunda evde de şiddet uygulandığı veya tartışmalı ortamların olduğu görülür.

    Çocuklar önlerine gelen sorunları çözme yöntemlerini çevresinde ki büyüklerden gözlemleyerek öğrenir. Toplum genel olarak şiddete eğilimli bir toplumsa çocukta şiddeti bir problem çözme yöntemi olarak öğrenir.

    Toplumsal şiddette ister dini olsun isterse politik genelde şiddeti araç olarak kullanan toplumlarda daha fazladır. Baktığımız zaman bu tip toplumlarda kadına da çocuğa da şiddet çok sıktır. Aynı zamanda işkence vakaları da daha fazladır.

    Çocukluk çağından itibaren çocuklara şiddet dışında problemlerini başka yöntemlerle çözmeyi öğretmek toplumda şiddeti azaltacaktır. Çocuk psikiyatrisine gelen bu tip vakalarda ailenin içindeki şiddet azaltılmaya çalışılır. Bu şiddet sözel ve fiziki olabilir. Bu konuda toplumsal eğitim çok önemlidir. Kadına şiddetin konuşulduğu bir dönemde bunu ilk çocuklara öğretmek hayati bir görevdir.