Yazar: C8H

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Güven duygusu çocuk daha doğar doğmaz gelişmeye başlayan en temel duygulardan biridir. Bebekliğin ilk 0 – 12 ayları arasında güvenin temelleri atılmaya başlanır. Bebek ağladığında annenin onun ihtiyacını karşılama süresinin uzunluğu, biçimi (örneğin; emzirirken kucağında bebeği tutuş şekli), gösterdiği ilgi ve sevgi çocuktaki güven duygusunun oluşumunu birebir etkiler. Daha ilerki yıllarda annenin ve  babanın çocuğu disipline etme şekli, çocuklarına gösterdikleri ilgi ve sevginin düzeyi de gene çocuktaki güven duygusunu etkiler.

    Özellikle 0-6 yaş arasındaki bir çocuk ailesi tarafından sevildiğinin ve değer gördüğünün bilincine erişirse kabul gördüğünü anlar ve güven duygusu geliştirir. Özgüvenin temelleri de böylece atılmış olur. Bunun tam tersi olarak eğer aile çocuğuna, yeterli ilgi, sevgi ve bakım vermediyse çocuk hayata karşı güvensiz, şüpheci ve çekingen bir tutum takınır. Unutmayın, ailesine karşı güven besleyemeyen birisi elbette ki dışarıdaki dünyaya hiç güvenmeyecektir.

    Özgüven duygusu nasıl geliştirilir?

    • Kendi başına bir şeyler başarabilmesi için çocuğunuza fırsatlar yaratın.

    • Kendi kararlarını vermesi için onu destekleyin.

    • Düşüncelerine itiraz ederken ya da reddederken kullandığınız dile dikkat edin.

    • Çocuğunuzu sadece “çocuğunuz” olduğu için sevin. Uslu durduğu ya da okulda başarılı olduğu için değil. Sevgi asla koşula bağlanmamalıdır.

    • Çocuğunuzu diğer çocuklarla asla ve asla kıyaslamayın; çünkü bu onun olduğu gibi kabul görmediğinin ispatıdır.

    • Çocuğu sert kurallar ve katı cezalarla asla disipline etmeye çalışmayın. Bu da çocuğu ürkek ve pasif kılar.

    • Yaratıcılıklarını destekleyici aktiviteler oluşturun.

    • Çocuğunuza “yaramaz, söz dinlemez, yalancı” gibi olumsuz etiketler yapıştırmayın.

    • Olumsuz bir noktaya değinecekseniz, öncelikle olumlu yönlere vurgu yapın. Örneğin: “Soruyu çözerken şu noktaya kadar çok iyi gitmişsin, fakat o noktadan sonrası seni biraz zorlamış” gibi.

    ERGENLİK ÇAĞINDA ÖZGÜVEN

    Eğer bireyin çocukluk çağında sağlıklı temellere bağlı bir güven anlayışı varsa, ergenlik çağını özgüvenle ilgili ciddi sorunları olmadan geçirecektir. Tam tersi bir durum söz konusuysa, özgüven problemi ergen için çok daha ciddi bir problem haline gelebilir. Çocukken çok da umrunda olmayan toplum baskısı ergenlik çağında artık bireyi oldukça etkileyen bir konu haline gelmiştir. Aile dışındaki bireyler tarafından kabul görme, farkedilme ve sevilme mevzuları artık ergenin odak noktası haline gelmiştir ve eğer bu konuda  kendine güveni yoksa bu süreci çok sancılı atlatacaktır.
     

    PEKİ NE YAPMALI?

    • Unutmayın ergenlik geçici bir dönemdir. Yaşadığınız sıkıntıların büyük çoğunluğu süreç içerisinde giderek azalacaktır.

    • Ona sevildiğini, saygı gördüğünü hissettirin.

    • Arkadaşlarını olumsuz eleştirmeyin. Unutmayın, birini ne kadar çok karalarsanız o kişi o kadar kahraman olur.

    • Çocuğunuz ergenlik döneminde olduğu için yoğun duygusal davranışlar sergileyebilir. Bu tip durumlarda bir yetişkin gibi davranın ve aynı tepkiyi siz de vermeyin. Dengeleyici olun.

    • Yaptığı hataları telafi edebilmesi için çocuğunuza fırsat verin.

    • Çocuğunuzun söylediklerini eleştirirken kullandığınız dilin yapıcı olmasına özen gösterin.

    • Çocuğunuzu gerçekten dinlemeye ve anlamaya çalışın.

    • Suçlayıcı dil kullanmayın.

    • Ona güvendiğinizi belli edin; yoksa o da kendisine güvenmeyecektir.

    • Koyduğunuz kuralların çocukluk dönemindekiyle aynı kalmadığından emin olun. Artık eskiye oranla biraz daha esnek kurallarınız olmalı. Artık o bir çocuk değil, bir yetişkin adayı.

  • Bebekler ve okul öncesi çocuklarda depresyon

    Bebekler ve okul öncesi çocuklarda depresyon görülür mü?

    Birçok anne baba hatta akıl sağlığı alanında çalışan profesyonel için bir bebekte veya yeni yürüyen bir çocukta depresyon gelişeceğini düşünmek zordur. Bununla birlikte bebeklerde depresyon görülebildiği 1940’lı yıllarda edilmiştir. Rene Spitz (1946), annelerinden ayrılan bebeklerde, üzüntü, endişe, çevreye ilgisizlik, sosyal içe çekilme, gelişimsel gerileme, uyaranlara yanıt ve hareketlerde azalma, melankoli, uykuya meyil, iştahın azalması ve yemeyi reddetme, üzüntü ve endişe dolu bir yüz ifadesi ile etrafa bakınma, ağlama ile karakterize “anakliktik depresyonu” (anaclitic depression) tanımladı. Bu durum, yiyecek ve barınma ihtiyacı karşılandığı halde, bebeğin ölümüne kadar gidebilen ruhsal acıyı içerebiliyordu. Spitz’in çalışması, olasılıkla olağanüstü sosyal durumları ve savaşta annelerini babalarını yitiren çocukları ele aldığından yıllarca önemi kavranamadı. 1960 ve 1970’li yıllarda bebeklerde ve okul öncesi çocuklarda, bilişsel ve duygusal kapasitelerinde sınırlılıklar, süper ego ve kendilik algısındaki gelişimindeki yetersizlikler nedeniyle, depresyonun görülemeyeceği farz ediliyordu. Bu dönemde depresyon belirtileri görülse de “geçici ve önemsiz” olduğu ileri sürülüyordu. Ancak, Puig-Antic (1978), puberte öncesi çocuklarda depresyonun varlığını gösteren bir çalışma yayınladı. Kreiser (1987), 24 aydan küçük bebeklerde, Freud’un hipotezine dayanarak “yaşam içgüdüsü” (eros dirve) yerine “ölüm içgüdüsü” (thanatos drive) etkisi altında oluştuğunu ileri sürdüğü, depresyon ile birlikte yaşamı tehdit eden yeme bozuklukları ve ölümcül kusma ile karakterize bir klinik tablo bildirdi. Bowlby (1980)’de, bakım verenlerden bebeklerin ayrılmasının ardından depresyona benzeyen bir tablonun oluştuğunu gösterdi. Bowlby, bakım verenden ayrılan bebeklerin tepkilerini üç aşamada verdiğini tespit etti: 1) Ağlama, protesto, anksiyete, uyku ve beslenme sorunları 2) Apati, hareketliliğin azalması ve çevreye ilginin kaybolması ile karakterize tam bir depresif sendrom) bakım verenin dönmesine karşın apatinin süreklilik kazanması. Bowlby’nin “güvenli bağlanmanın ve bakım verenin emosyonel ve fiziksel varlığının” bebeklerde ve çocuklardaki koruyucu etkisini göstermesi bebeklik ve çocukluk çağı depresyonu ile ilgili çalışmalarda köşe taşlarından birisini oluşturdu. Ardından Kovacs ve ark. (1984) ve Luby ve ark. (2003)’de çocuk depresyonunun geçerliliği ile ilgili makaleleri yayımladılar. Bebeklerde ve okul öncesi çocuklarda depresyonun görülebileceği ile ilgili kanı güçlendi. Üstelik okul öncesi depresyonu olan çocuklarda, okul çağı döneminde başka bozukluğu olanlara göre veya sağlıklı gruba göre daha fazla depresyon görüldüğü bildirildi. Bu durum, erken dönemde görülen depresyonun, daha sonraki çocukluk ve ergenlik dönemindekine benzer şekilde, “kronik ve tekralamalar ile” ile devam ettiğinin bir işareti olabilir.

    Okul Öncesi Dönemde Depresyonun Klinik Belirtileri

    Daha önceleri çocukluk depresyonunda ergen ve erişkinlere benzer tipik bir tablonun olmadığı daha çok “maskelenmiş” belirtilerin olduğu bildirilmişti. Bu belirtiler arasında özellikle bedensel belirtiler (ör. karın ağrısı gibi) ve saldırganlık (agresyon) gibi davranış sorunları öne çıkıyordu. Daha sonra yapılan çalışmalarda okul öncesi çocuklarda da erişkinlere benzer depresyon fenomolojisinin

  • Çocuklar da Depresyona Girer

    Çocuklar da Depresyona Girer

    Çocukların da depresyona girebileceği bilgisi yaygın bilinen bir durum değil. Kliniğimizde gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde kimi ailelere “çocuğunuz depresyona girmiş olabilir” dediğimizde genellikle aldığımız cevap: “ne derdi var ki, daha çocuk o!” şeklinde oluyor. Aslında depresyon sadece yetişkinler için tanımlanmış olan bir duygudurum bozukluğu değil. Kimi zaman çocuklar da depresyona girebiliyor.

    Bu noktada asıl problem tanının koyulma zorluğunda ortaya çıkıyor. Çocuklar kendilerini yetişkinler kadar iyi ifade edemedikleri ve duygularını değerlendiremedikleri için depresyona girmeleri halinde bu durumu saptamak güçleşiyor. Ancak bu konuya dair bilgisi olan ebeveynler ya da klinisyenler tarafından sorun saptanabiliyor.

    Çocuğum depresyonda mı?

    Yetişkin depresyonu ve çocukluk çağı depresyonu arasında bir takım farklılıklar vardır. Değerlendirmeyi de buna göre yapmak gerekir. Bir yetişkin depresyona girdiğinde aktivitesi azalır, kendi içine kapanır ve hareketsizleşir. Söz konusu çocuk olduğunda tam aksine; aşırı hareketlilik, kızma, bağırma ve bir takım yıkıcı davranışlar görülebilir. Çocukluk çağı depresyonun diğer belirtileri ise; aşırı kaygı, kendini değersiz hissetme, duygusal patlamalar, gerginlik, çabuk sinirlenme, akranlarla iletişimin azalması, okul başarısında düşme, ebeveyni yitireceğine dair inançlar, daha önceden keyif aldığı aktivitelerden kaçınma, yeme ve uyku düzeninde değişim (artma ya da azalma) olarak sayılabilir.

    Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken kritik noktalardan biri de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile çocukluk çağı depresyonunun belirtilerinin kimi zaman birbirine karıştığıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, hiperaktivitesi olan çocuk sürekli olarak aşırı hareketlidir; fakat depresyonda olan çocuk kimi zaman durgun kimi zaman hareket halindedir.

    Çocuklar neden depresyona girer?

    Çok sevdiği bir kimsenin kaybı, başka bir yere taşınma, okul değişimi, anne ve babanın boşanması, çocuğun arkadaş edinememesi ve yalnız kalması gibi durumlarda çocuk depresyona girebilir.

    Ne yapmalıyım?

    Depresyon gibi durumlarda aileler mutlaka bir çocuk-ergen terapistine danışmalıdırlar. Bu problem tedavi edilmediği durumlarda giderek kemikleşen ve şiddetlenen bir problem haline gelmektedir. Hatta bu problem yanı sıra başka sorunların da oluşmasına sebep olabilmektedir. Örneğin; kişinin depresyonundan dolayı okul başarısı düşerse ileri ki yıllarda da başarılı olamayacak, depresyonundan dolayı sosyal anlamda izole bir birey haline gelecek ve toplum tarafından  reddedilecektir. Bu da süreç içerisinde kişiyi öfkeli, agresif, kaygılı ve başarısız bir kişiye dönüştürecektir.

    Sonuç olarak; çocukluk çağı depresyonu yetişkin depresyonu kadar ciddi bir duygudurum bozukluğudur. Gerekli hassasiyetin, durumun farkedildiği andan itibaren gösterilmesi gerekmektedir.

  • Çocuğunuza çocuk ergen psikiyatrisine gideceğinizi nasıl açıklayacaksınız?

    Bazı anne babalar çocuklarına bir çocuk/ergen psikiyatristine gideceklerini çeşitli nedenlerden dolayı açıklamak istemezler; kendileri için gittiklerini, psikiyatristin arkadaşı olduklarını ifade ederler; ya da psikiyatristi başka bir uzmanlık alanı çalışanı gibi göstermeye çalışırlar veya başka üstü kapalı mazeretler bulurlar. Bu durumu çocuk çok kısa sürede fark eder. Çoğu kez öfke, hayal kırıklığı, görüşmeye direnç gelişir. Üstelik anne baba “yalancı” durumuna düşerler ve çocuğun güveni azalır. Bu nedenle, çocuğa açık, yalın ve anlayabileceği şekilde, hangi amaçla çocuk psikiyatristine gidildiği orada neler olacağı anlatılmalıdır.

    Örneğin: “(Şu) sorunumuzu birlikte çözemiyoruz; bu durumdan hepimiz, (şu nedenlerden dolayı), olumsuz etkileniyoruz. Bu sorunumuzu çözmezsek mutsuz olacağız ve daha büyük sorunlar ile (ya da şu sorunlar ile) karşılaşacağız. O nedenle yardıma ihtiyacımız var. Yardım almak için bir çocuk/ergen psikiyatristine gideceğiz. Oradaki doktor seninle ve bizlerle görüşecek; bu bir sohbet gibi olacak; sana orada kötü davranılmayacak. Doktora doğru bir şekilde her şeyi anlatabilirsin. İstersen onunla yalnız da görüşebilirsin. Doktor bizimle görüştükten sonra bir takım tıbbi tetkikler isteyebilir. Daha sonra bunları da değerlendirerek bize bazı önerilerde bulunacak. Biz bu önerileri yerine getirdiğimizde büyük bir ihtimalle sorunlarımız azalacak ya da ortadan kalkacak.”

    Çocuğun ya da ergenin direnç göstermeye çalıştığı durumlarda bu direncin nedenini anlamaya çalışmak gerekir. Bunun için iyi bir gözlem yapılması ve çocuk ile açıkça konuşulması gerekir. Çocuk ya da ergenler çeşitli nedenlerden dolayı psikiyatriste gitmek istemezler:

    “Bana orada iğne yapılacak ya da tedavide iğne verilecek”

    “Bana orada kötü davranılacak, kızılacak, mahçup olacağım”

    “Sırlarım öğrenilecek ve diğer kişilerle paylaşılacak”

    “Herkes bana “deli” diyecek, ben “deli” değilim”

    “Artık isteklerim eskisi kadar olmayacak”

    “Oraya gitmektense oyun oynarım daha iyi”

    “Bana/bize kimse yardımcı olmaz”

    “Arkadaşlarım öğrenecek ve benimle alay edecekler”

  • Çocuk Tacizlerinin Önüne Geçebilmenin Yolları

    Çocuk Tacizlerinin Önüne Geçebilmenin Yolları

    Son zamanlarda çocuklara dair cinsel istismar haberlerinin ve hukuksal düzenlemelerin fazlaca gündemde yer alıyor olması ailelerin bu konu ile alakalı kaygılarını arttırmış durumda.

    Bizler de bu yazımızda cinsel istismar nedir ve korunma yolları nelerdir, sizleri aydınlatmak istedik:

    1. Cinsel istismar nedir?

    Cinsel istismar, ruhsal ve fiziksel açıdan henüz cinselliği anlayabilecek olgunluğa gelmemiş çocuk veya ergenin kendisinden en az 5 yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacıyla zorla veya ikna edilerek olgun bir kişi tarafından cinsel doyum amacıyla kullanılmasıdır.

    Bu türden bir davranışa cinsel istismar diyebilmek için davranışı yapan kişi ile mağdur arasında beş yaş farkın olması önemli bir psikolojik ve hukuksal kriterdir. İstismarın bütün türlerinde çocuğun rızasının olup olmaması kriter değildir.

    1. Taciz en çok hangi çevreden geliyor?

    Çoğunlukla çocuğun ve ailenin tanıdığı ve belirli bir düzeyde güvendiği büyüklerden geliyor.

    1. Cinsel istismar ile ilgili çocuğa nasıl bir eğitim verilmeli?

    Çocuklar onlara ne öğrettiğimizden çok çevremize nasıl davrandığımızdan öğrenirler.

    Çocuklarımıza sadece fiziksel değil, ruhsal konularda da sınır koymakta da zorlanıyorsak, o da bir başka yetişkine sınır koyarken zorlanacaktır. Örneğin, çocuğunuz arkadaşıyla oyuncağını paylaşmakta zorlanıyor ve siz inatla onun bu davranışının arkadaşını üzdüğünü, ona oyuncağını vermesini öğütlüyorsanız, o da bunu “canın istemese de hoşuna gitmeyen bir şeyi bir başkası için yapmalısın”ı öğrenecektir. Bir başka örnek verecek olursak, çocuğunuzu sıkıştırarak, zorlayarak seviyorsanız ve o bu duruma itiraz ettiğinde “ama bak beni üzüyorsun”u ifade eden eleştirilerle çocuğunuzu zorluyorsanız, o da bir başka kişiyi bedeni konusunda sınırlamayacaktır ve kendisine yapılanlar konusunda izin verecektir.

    Bu örneklerden yola çıkarak öncelikle çocuğunuzun size koyduğu sınırlara saygı duymalısınız ki o da bir başkasına “hayır” derken zorlanmasın.

    Diğer önem verilmesi gereken durumlar, ailenin çocuklarına herhangi birisi onlara istemedikleri şekilde dokunduğunda veya onların kendilerine/başkalarına dokunması istenildiğinde “hayır” demeyi öğretmesidir.

    Herkesin olduğu gibi onların da bazı “özel” vücut bölgeleri olduğu, bu bölgelerin adlarının ne olduğu, buralara kimlerin ne şartlarla nasıl dokunabileceği anlatılmalı ve bu sınırları korumaları için yüreklendirilmeliler.

    1. Çocuğun bir tacize maruz kaldığının belirtileri nelerdir?

    • Çocuğun normaldeki halinden daha içe kapanık veya huzursuz olduğu durumlar

    • Geceleri uykuya dalmakta güçlük, sıkça kabus görme

    • Bulunduğu yaşın gerisinde bazı davranışlara dönme hali (alt ıslatma gibi)

    • Öfke patlamaları yaşıyor olması

    • Bazı yer veya kişilerden korkma/çekinme hali

    • Yemede düzeninde değişim (azaltma veya artma)

    • Cinsel konular hakkında yaşının ötesinde bilgi artışı (daha önce hiç söylemediği argo kelimeler gibi)

    • Oyuncakları ile oynarken yaşının ötesinde bilgide cinsel hareketler ile oynaması

    • Kendine zarar verme davranışları (tırnak yeme, kesme, saç yolma, vb.)

    • Evden/okuldan kaçma

    • Genital bölge, anüs veya ağız çevresinde ağrı, renk değişimi (çürüme gibi) veya kanama

    • Tuvalet yaparken ağrı (birden çok defa)

    1. Peki aileler böyle bir durumla karşılaştıklarına dair şüphelenirlerse ne yapmalı?

    Öncelikle çocuklarını korkutmadan, güven veren bir ses tonu ve sakinlikte durumu çok da sorgular gibi görünmeden son dönemde canlarını sıkan ya da onları zorlayan olayları ve kişileri sorabilirler. Bu noktada sakin kalmakta zorlanacaklarını düşünen aileler bir uzmandan (psikolog, psikiyatr) destek alabilirler. Çocuğun ilk açıklamasına verilmesi gereken tepkiler oldukça önemlidir;

    • Çocuk sakin bir şekilde; telaşlanmadan, öfkelenmeden dinlenmeli,

    • Çocuğa inanılmalı, kendisine olanların onun suçu olmadığı anlatılmalı.

    Çocuklarda olanları anlatırlarsa; istismarcılarının onlara zarar vereceğinden, ebeveynlerini üzüp öfkelendireceklerinden, ailelerinin dağılacağından (özellikle de tacizci aile üyesi ise), ailelerinden koparılacaklarından korkarlar.

    • Çocuk, tacizcinin ona tekrar zarara vermesi ihtimaline karşı korunmalıdır.

    • Bu noktada adli makamlarla iletişime geçmek gerekir. Çocuğun olası tıbbi sorunlarının tedavisi için tıbbi yardım alınırken bir ruh sağlığı profesyoneli ile iletişime geçerek mağdur çocuğun değerlendirilmesini ve gerekli görülen desteği almasını sağlamak önemlidir.

    • Unutulmaması önemli olan nokta şudur: üstü kapatılarak veya olmamış gibi yaparak çocukların böylesi ciddi bir olayın üstesinden gelmesini beklemek yarardan çok zarar verecektir. Susmak veya susturmak yaraları derinleştirirken konuşmanın iyileştirici olduğunu ve çocuk istismarı konusunda yetkin psikoterapist desteğinin iyileşmeyi hızlandırıcı olduğunu biliyoruz.

    • Olayın açığa çıkması sonrasında çocuğa adli süreçler konusunda bilgilendirme yapmak gerekir. Ona nasıl bir süreç yaşanacağını önden basitçe anlatmak süreci daha az sorunlu yaşamasına yardımcı olacaktır.

    • Çocuğun ailesi tarafından sevilmeye devam edildiğinin hatırlatılması, olanların onun suçu olmadığı ve ailesinin onu sevmeye devam ettiğinin çocuğa açıkça söylenmesi iyileşmenin başlaması için son derece önemlidir.

  • Ayrılık kaygısı bozukluğu (seperasyon anksiyetesi bozukluğu)

    Ayrılık kaygısı bozukluğu (seperasyon anksiyetesi bozukluğu) evden ya da birinci bağlanma figüründen ayrılmaya bağlı olarak oluşan aşırı korku ve anksiyetedir. Anksiyete çocuğun yaşına ve gelişimsel düzeyine göre uygunsuz olmalı ve en az 4 hafta sürmelidir. Anormal ayrılma kaygısını, 7 ay ile 6 yaş arasında gözlenen yaşa uygun fenomenden ayırt etmek önemlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğu %2.4 ile %5.4 arasında görülmektedir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklar ayrılma durumu ya da ayrılma beklentisi olduğunda sıkıntıya girerler, ayrılma durumlarından kaçınmak isterler. Yaşadıkları sıkıntı “terör” şeklini ya da otonomik uyarılma halini alabilir. Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklar, yapışarak, ağlayarak, yalvararak ya da somatik yakınmalarda bulunarak ayrılığa direnç gösterirler. Korkunun altında yatan, bağlanma figürüne ya da kendisine zarar geleceği ve bu şekilde sürekli ayrılığı yaşayacağıdır. Okul reddi ve yoğun somatik şikayetler en sık tedavi arama nedenidir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğu en sık ergenlik öncesi çocuklarda bulunur, ancak 18 yaşından önce herhangi bir yaşta tanı konulabilir. Daha önce belirtildiği gibi sıkıntı ya da ayrılıkla ilgili işlevsel bozulma gelişimsel düzeye göre aşırı olmalıdır.

    Tedavi;

    Ayrılık kaygısı bozukluğu tedavisini çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı yapar. Ayrılık kaygısı bozukluğu tedavisinde bireysel, aile ve grup terapisi yararlı olabilir. Anne babaların çocuğun ihtiyaçlarını ve bağımsız davranış isteğini anlamaları için cesaretlendirilmeleri önemlidir. Her bir anne babada ayrılıkla ilgili kendi temaların ele alınması da önemlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğunda ilaç tedavisi başarıyla uygulanmaktadır.

  • Evinizdeki Gizli Tehlike Televizyona Dikkat

    Evinizdeki Gizli Tehlike Televizyona Dikkat

    Televizyonlar çocukların hemen hemen her zaman ilgisini çeken renkli, değişik, eğlenceli aygıtlardır. Özellikle aileler çocukları daha uslu dursun, daha kolay yemek yesinler, onlar kendileri işlerini hallederken çocuklar yaramazlık yapmasınlar diye çözümü televizyonda arıyor olabilirler. Peki bu kadar eğlenceli, güzel bir şey zararlı olabilir mi?

    • Özellikle süresi belli olmayan aşırı televizyon izleme davranışı ileride çocuklarınızın televizyona bağımlı olmasına yol açabilir.

    • Televizyon izlemek çok pasif bir etkinlik olduğundan bu alışkanlıkları onları pasif ve başka aktivitelerle ilgilenmeyen bireylere çevirebilir.

    • Günümüzde bir çok program şiddet içermektedir ve çocuklarınız siz fark etmeden bu tarz programlara maruz kalabilirler. Bunun sonucunda ise psikolojileri etkilenebilir.

    • Sürekli televizyon ile ilgilenen çocuklar dış çevrelerine karşı ilgisiz olabilirler.

    • Çocuklarınızda sürekli televizyon izlemeye bağlı bir geç konuşma görülebilir.

    • Çocuklarınızda obeziteye yol açabilir.

    • Çocuklarınızın yaratıcılığını olumsuz olarak etkileyebilir.

    • Çocuklar yaşlarına ve gelişimlerine uygun olmayan şeyler izlerlerse, izlediklerinin etkisi altında kalabilirler, dünyaya karşı güvensizlik geliştirebilirler ya da izledikleri şeylerin gerçek olduklarını düşünebilirler.

    • Televizyondan gelen uyaranlar sinir sistemine etki ederek, aşırı maruz kalma sonucu epilepsiye yol açabilirler.

    • Televizyona fazla maruz kalmak çocuklarınızda dikkat eksilmesine yol açabilir.

    • Saatlerce televizyon karşısında oturan çocuklarda çeşitli duruş bozuklukları görülebilir.

         Sürekli televizyon izleyen çocuklarda bunlardan başka daha bir sürü yan etki görülebilir. Bu yüzden çocuklarınızın televizyon izleme zamanlarını iyi ayarlamanız gerekmektedir. Özellikle 2 yaşa kadar televizyon hiç izlenmemelidir. 2-5 yaşları arasında ise günde 1-1,5 saat olarak sınırlandırılması önerilmektedir. 6 yaşından büyük çocuklara ise günde 3 saatten fazla televizyon izletilmesi önerilmemektedir.

         Bunların yanı sıra çocuklarınızın izlediği şeyler hakkında bilgi sahibi olmanız son derece önemlidir. Çocuklarınızın gelişimini kötü etkileyecek şeyleri fark edip onları izlemesini engellemeniz gerekmektedir. Unutmamak gereklidir ki okul öncesi dönemde çocuklar soyut kavramları anlayamazlar bu yüzden dünyaya hep somut olarak bakarlar. Çocuklarınızın izlediği şeyleri gerçek olarak algılamaması için siz de çocuklarınızın bir şeyler izlerken onlar ile birlikte izleyip anlamadıkları ya da yanlış anladıkları bir şey olduğu zaman doğrusunu anlatabilirsiniz. Bunu yaparak çocuklarınızla kaliteli zaman da geçirebilirsiniz.

  • Tırnak yeme

    Tırnak Yeme Nasıl Bir Davranıştır?

    Tırnak yeme, yaygın bir stres azaltma davranışıdır. Herhangi bir stres, heyecan, sıkkın bir durum veya boş zamanında tırnağınızı ağzınızda bulursunuz. Ayrıca aileden öğrenilerek edinilen bir davranış olarak da başlayabilir. Tırnak yeme davranışı, parmak çıtlatma, burun çekme, saç yolma veya çekme, diş gıcırdatma gibi psikolojik alışkanlıklardandır.

    Tırnak yeme; tırnağı, tırnak etini diş ile koparma ve kemirme eylemidir. Çocuklar genelde kopardıkları tırnağı yemezler.

    Tırnağınızı ne zaman yemeye başladığınızı fark etmezsiniz. Okuma, televizyon seyretme, telefonda konuşma gibi bir aktivite içindeyken bu davranışı düşünmeden tırnak yersiniz. Tırnak yeme davranışı, tırnağın etrafındaki kütikülü ve yumuşak dokuyu ısırmayı da kapsar.

    Kimler Tırnak Yer?

    Her yaştan insan tırnak yer. Yaşları 10-18 arasındaki çocukların yarısı tırnaklarını en az bir kez yemiştir. Tırnak yeme en çok ergenlikte artar.

    18-22 yaşındaki genç erişkinler tırnaklarını yer. 30 yaşında doğru insanların çoğu tırnak yemeyi bırakır, az bir kısmı yetişkinlikte de tırnak yemeye devam eder. 10 yaşından sonra erkekler kızlardan daha fazla tırnak yeme alışkanlığındadır.

    Çocukluk çağında 2-3 yaşından sonra tırnak yeme davranışı başlar. Çok nadir olarak 5 aydan sonraki erken dönemlerde de görülebilir. Bu dönemler bizim oral dönem dediğimiz elini ağzına götürme, parmak emme, tırnak yeme gibi davranışların doğal olarak yaşandığı bir dönemdir. Çocuk çevreyi kendi vücudunu öğrenmeye ve çevreyle etkileşime girerken bazen zorlanır, bazen kendi vücudunun bir bölümünü oyalamak, rahatlık ve güvenlik duyma gereksinimleri ile tırnak yemeye başlayabilir.

    Tırnak Yeme Nasıl Alışkanlık Haline gelir?

    Ailelerin çocuğun davranışlarını düzeltmeye, kontrol etmeye çalıştığı bu yüzden elini ağzına almaması, tırnak yememesi için de uyarıların başladığı bir dönemdir ayrıca da…Uyarılan ve dikkatin bu davranış üzerine yoğunlaştığını hissetmesi üzerine de çocukta tırnak yeme davranışı pekişmeye ve bir alışkanlık haline gelmeye başlayabilir.

    ‘Elini ağzını götürme kızım, pis olursun’

    ‘Ayıp ayıp elini ağzından çek’

    ‘Kötü çocuk olursun karnın ağrır’

    ‘Karnın mikropla dolar’

    ‘Elini ağzından çekersen /tırnak yemezsen sana hediye alıcam’

    Gibi uyarılar maalesef hem kötü mesajlar içermekte, hem davranışın olumsuzluğunu fazla abartarak çocuğunuzdan istediğiniz davranışı anlamamasına neden olmaktadır.

    Yani kısacası bu cümleleri tekrarlıyorsanız maalesef çocuğunuzun tırnak yemesini kesmiyor hatta bu davranışın pekişmesini sağlıyorsunuz.

    — İlk başta uyarılıp sonra serbest kalan çocuklar ilgi çekmek için tırnak yemeye veya elini ağzına almaya devam etmektedir. Yani bazen çocuklar ailelerinin ilgilerini çekmek için bu davranışı devam ettirirler.

    –Bir başka nedeni de çocuğun ve ailenin hayatını etkileyen duygusal olaylar tırnak yeme davranışlarının başlamasına neden olabilir. Mesela; annenin işe başlaması, yeni bir kardeşin olmasıyla ilginin bölünmesi, azalması, sevdiği birinin hastalanması veya kaybı, anne babanın boşanması, evde anne-babanın kavgalarına maruz kalmak, ailenin baskıcı eleştirel tutumu, okula başlamayla birlikte ders başarısızlığı, arkadaşlarına uyum sağlayamama…gibi.

    –Tırnak yeme davranışı ergenliğe geçişle birlikte de başlayabilir. Sosyal, duygusal, fiziksel, içsel birsürü alanda değişimler yaşayan çocuk kendini rahatlatma davranışı olarak tırnak yeme davranışına başlayabilir. Derslerle ilgili kaygıları olması, sınav kaygısı, çekingenlik, akranlarıyla ve ailesiyle sorun yaşayan çocuk bu dönemde tırnak yeme davranışı gösterebilir.

    –Ailede tırnak yenmesi çocuğun bu davranışı rol model olarak alması yönden bu davranışın tetikleyicisi olabilmektedir. Çocuğu tırnak yiyen ailelerin çoğunda anne,baba, dede ,amca kardeşlerde de bu davranışın olduğunu bilmekteyiz. Hatta bazı çalışmalarda bu davranışların genetik olarak da geçtiği hakkında çalışmalar bulunmaktadır.

    Tırnak Yeme Nasıl Azaltılır/Kesilir?

    Erken yaşta başlayan tırnak yemelerde bu davranış üzerine durulmamalı, uyarılmamalıdır. Ailede uyaran varsa uyarmaması yönünden bilgilendirilir.

    Bu davranışın üzerine durmak, çocukla inatlaşmak, azarlamak, ödüllendirmek, eline vurmak ve bu durumdan rahatsız olduğunuzu belli etmek (davranışlarımızla istemeden) gibi tutumlar bırakılmalı.

    Hangi zamanlarda elini ağzını aldığı gözlenerek o vakitlerde çocuğun elini, ağzını oyalayacak başka ilgi veya davranışlar kazandırılabilir. Yatağa yatarken oyuncağa sarılması, televizyon seyrederken meyve yedirmek, sakız çiğnetmek, eline ip vererek oyalatmak, gibi. Ancak yerine koyulan davranışın kazanılması ve eski davranışın bırakılması için zamana ihtiyaç vardır, bunu unutmayın.

    Çocuğunuzun tırnak yemeyle birlikte diğer inatlaşma davranışları yani ebeveyn-çocuk ilişkilerinde problem varsa çocuk psikiyatristi veya psikologlarla başvurularak iletişimin artırılması ve ilişkinin düzenlenmesi adına tavsiyeler veya görüşmeler gerekebilir.

    Tırnak yeme ile birlikte çekingenlik, okulda kendini gösterememe, derslerde problem yaşama, hırçınlıkları, uyku iştah problemleri varsa en yakın çocuk psikiyatrisi uzmanına başvurup altta yatan durumların tespiti ve tedavisi yapılmalıdır. Çocuğunuz depresyon, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği, hiperaktivite sendromu, algılama güçlüğü çekiyor olabilir.

    8-10 yaşını geçmiş çocuklarda tırnak yeme davranışı için sadece çocukla birlikte davranışın sıklığı, bu davranışla ilgili düşündükleri, aldığı tepkiler, kendini ifade becerisinin artırılması ve davranışın yerine başka davranışlar koyma şeklinde hem bilişsel hem de davranışsal terapi uygulamaları işe yarayabilir.

    Son aile ve çocuk; tırnak yemenin çocuk için ve kişi için normal bir davranış olduğunu anlaması ve kendisindeki bu davranışın normal olduğunu fark etmesi en önemli tedavi adımıdır.

    Uz.Dr. SELCEN ESENYEL

    Çocuk Ve Ergen Psikiyatristi

  • YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    ‘’YGS’ye 3 gün kaldı… Bunu düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor.’’ Sende böyle düşünüyor musun?
    Her şeyden önce unutma ki yalnız değilsin. Sınava giren büyük çoğunluk seninle aynı durumda.
    Ülkemizde üniversiteye girebilmek için bir takım sınavlardan geçmemiz gerekiyor. Önce okuldaki sınavlar daha sonra da YGS, LYS. Böyle bakınca aslında şimdiye kadar birçok sınava girmiş oluyoruz. Peki neden YGS’den korktuğun kadar okul sınavlarından da korkmuyorsun? İkisi de sınav değil mi? Ya da ikisi de senin üniversiteye girebilmen için geçmen gereken sınavlar değil mi?
    Cevap tabi ki de ‘’evet’’ olacak. O zaman neden YGS ve diğer sınavlar arasında hissettiğimiz kaygı açısından bu kadar fark oluyor? Aslında biz, bir sınavın kendisinden mi bu kadar korkuyoruz?
    Fark aslında sınava yüklediğimiz anlamlarda. Yani sınavın kendisi korku uyandıran bir şey değil, ‘’Ya başaramazsam?’’ sorusuna verdiğimiz cevap korku uyandırıyor. Öncelikle bu ayrımı yapmayı öğrenmemiz önemli. Bu ayrımı kavradıktan sonra ise birkaç tavsiye işine yarayabilir.
    • Sınav olacağın yeri önceden görmek sınav günü belirsizliğini ortadan kaldırır.
    • Sınav heyecanını arttıran kişilerden, konuşmalardan uzak durmak stres seviyenin artmasına engel olur.
    • Seni üzebilecek olaylardan uzak dur ve onları sınav öncesi düşünme.
    • Sınav sonuçlarının senin kişiliğini belirlemediğini unutmaman çok önemli.
    • Uykun gelmediyse eğer buna kafayı takarsan daha çok stres yaparsın, onun yerine başka şeylerle aklını dağıt. Kafanı dağıttığın şeyler cep telefonu, bilgisayar, televizyon olmasın. Bunlar daha çok uykunu kaçırırlar.
    • Daha sınav olmadan sınav sonuçları hakkında düşünme.
    • Sınavdan sonra eğlenceli, istediğin bir plan yap ve sınav bitince o planı gerçekleştireceğini düşün.
    • Sınav için kaygılanmanın normal bir duygu olduğunu bil ve kaygından kaçmaya çalışma.
    • Eğer sınav sırasında kaygının yükseldiğini hissedersen kendine 10-15 saniye ayır ve gözlerini kapatarak derin nefesler al. Sınavdaki soruların yüzde 10’unun çok kolay, yüzde 20’sinin kolay, yüzde 40’ının normal, yüzde 20’sinin zor, yüzde 10’unun çok zor sorular olduğunu ve bu soruların karışık sıralarla sorulduğunu bil ve sınavda zorlandığın sorularla karşılaşmanın normal olduğunu hatırla.
    • Sınavdan önce hiçbir şey yapamayacağım duygusu yaşamanın o anki stresinden, kaygından kaynaklandığını bil ve sınav için ne kadar çalıştığını hatırla.
    • Sınava en iyi olduğun bölümden başlamak kendine güvenmeni sağlayacak ve kaygını azaltacaktır.
    • Sınavdayken çok sık saate bakmak seni zaman konusunda endişeye düşürebilir.
    Sınava kadar her gece yatağına gidince biraz kendine zaman ayır, gözlerini kapat ve önce nefes egzersizleri yap. Burnundan yavaş ve derin bir nefes al. Sonra aldığın nefesi ağzından yine yavaşça ver. Bunu 3 kere tekrarla. Nefes egzersizlerinden sonra ise kas egzersizlerine geç. Önce ellerinden başlayarak ellerindeki kasları yavaşça sıkarak ellerini yumruk yap ve sonra tekrar yavaşça aç. Bu şekilde hareketi bütün vücuduna yay ve tüm vücudundaki kasları sık sonra tekrar bırak. En son da sınav gününü en ince ayrıntısına kadar düşün. Örneğin; sabah alarm çaldı ve sen gözlerini açtın. Kolunu telefonuna doğru uzatıp alarmı durdurdun. Sonra yatakta yavaşça doğruldun, sağ tarafa döndün, önce sağ ayağını yere koydun sonra aynı şekilde sol ayağını yerine koydun…
    Son olarak unutmaman gereken en önemli şey; sınavlar sadece senin akademik durumunu ölçmek için vardır, seni ölçmek, sana bir etiketleme getirmek için değil.

  • Ders başarısızlığını anlamak

    Okulların açılması ile birlikte ailelerin çocukları hakkında en çok kaygılandığı konuların başında akademik başarısızlık geliyor. Bu konuda neler yapılabilir?

    Rekabetin ve gelecek kaygısının çok yoğun yaşandığı günümüz koşullarında ailelerin çocuklarının geleceği hakkında kaygılanmaları çok doğal fakat bu kaygıyı doğru yönetmeleri ve çocuklarıyla iyi iletişim için bazı noktalara dikkat etmeleri gerekir.

    Bence ailelerin bu konuda yaptığı en sık hata okul başarısına aşırı odaklanmaktır. Okul dönemindeki bir çocuğa sahip çoğu ailede çocuk hakkında en çok konuşulan konu onun okul başarısıdır. Çocuk sıkça “derslerin nasıl, okul nasıl gidiyor” sorularına maruz kalır. Eğer çocuk okulda başarısız ise hayatta başarısız olacakmış gibi algılanır. Çocukların özgüvenini kırabilecek bu tutum yerine olumlu özelliklere ve çabaya vurgu yapılmalıdır. Örneğin misafir geldiğinde çocuk hakkında konuşulur iken onun ders başarısızlığı yerine çok iyi resim yaptığı ya da çok iyi bir sporcu olduğu konuşulabilir. Bu şekilde aile tarafından başarısızlık damgası çocuğa vurulmamış ve farklı yetenek alanları vurgulanmış olacaktır.

    Peki başarısızlık konuşulmadığında çocuk okulu önemsemez bir tavır takınır ve dersleri hiç düzelmezse geleceği ne olacak?

    Bu konuda vurgulamaya çalıştığım şey aşırı odaklanmak ve çocukla ilişki kurarken ders başarısını en merkeze koymak. Ders başarısına aşırı odaklanan ailelerde çocuklar koşullu bir sevgi hissederler. Derslerinde başarısız olduklarında ailelerin sevgilerini kaybedeceklerinden korkarlar. Bu durumda benim ailelere tavsiyem öncelikli olarak bu duruma sebep olabilecek nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmak olacaktır.

    Ne gibi nedenler ders başarısızlığına sebep olabilir?

    Her çocuk için biricik ve kendine has bir neden olabileceğini unutmamak gerekir ama kabaca çocuğa ait, aileye ya da okula ait nedenler olarak sınıflandırılabilir. Çocuğun zekâsı, öğrenme kapasitesi, dikkat süresi, ödev alışkanlıkları, duygudurumu etkili olduğu kadar anne ve baba arasındaki uyum, aile içi sorunlar, öğretmenin yaklaşımı, arkadaş ilişkileri ve buna benzer birçok faktör ders başarısı üzerine etkili olabilir.

    En sık karşılaşılan sebepler nelerdir?

    Ders başarısızlığı nedenleri arasında en sık karşılaştığım nedenlerin başında dikkat sorunları gelmektedir. Bir çocuğun dikkati birçok faktörden etkilense de uzun süren bir dikkat sorunun altında genellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olduğu görülmektedir. Ayrıca bu çocukların dikkat sorunlarının yanında öğrenme sorunları da bulunabilmektedir.

    Diğer sık karşılaşılan durumlardan biride kaygıdır. Özellikle sınav öncesinde belirgileşen kaygı belirtileri konusunda aile bilinçli olmalıdır. Sınavda beklenilenin altında bir performans, sınava yönelik güvensizlik düşünceleri, sınav öncesi uyku ve iştah sorunları ve sınav esnasında titreme, terleme gibi belirtiler bu gurup çocuklarda sıkça görülürler.

    Bazen ise sebep çocuğun mutsuz olması ve kendini kötü hissetmesidir. Mutsuzluk hisseden, yaşamaktan keyif alamayan, karamsar ve umutsuz bir çocuğun ders başarısı hissettiklerinden çok çabuk etkilenebilir.

    Bu ana nedenlerin dışında bazen aile beklentilerinin çok yüksek olması, aile içi sorunlar yaşanması, çocuğun oldukça yüksek bir IQ’ya sahip olması ya da olumsuz arkadaşlıklar başarısızlığın nedeni olarak karşımıza çıkabiliyor.

    Bu sorunu yaşayan ya da yaşamaktan korkan ailelere önerileriniz nedir?

    Öncelikli olarak önerim sorunların, problemlerin birer tecrübe kazanma ve gelişme fırsatı olduğunu hiç unutmamaları. Sorun hangi alanda karşımıza çıkarsa çıksın bu yaşamın doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Bu çözüm odaklı bakış açısı ile çocuklarının başarısızlıklarını değiştirilemez bir durum olarak algılamamaları kanımca ilk adım olmalıdır.

    Çocuğun ödevler konusunda doğru desteklenmesi de çok önemli. Özellikle ilköğretim döneminde anne ya da baba ödev yapımında çocukla beraber olmalı, uygun ders çalışma koşullarını yaratmalı, dersler konusunda yol gösterici olmalı ama çocuğun yerine yapan bir tutum izlememelidir. Ödev başarısında çocuğun rolünün en önemli olduğu vurgulanmalıdır.

    Okul ve öğretmeler ile çocuklarının durumu hakkında sıkı bir iletişim içinde olmalıdırlar. Okula devamı, arkadaş ilişkileri, derse ilgisi ya da okul kurallarına uyumu konusunda sorunlar erken müdahaleler ile çok daha kolay çözülebilir. Ayrıca ders planına yönelik öğretmen desteği ve yardımı çocuk için çok faydalı olabilir.

    Aile kendi çabalarına rağmen ders başarısızlığının nedenini anlamakta ya da sorunu çözmekte yetersiz kalıyorsa bir uzman yardımı almaktan çekinmemelidir. Erken müdahaleler çocuk ve ailenin yaşam çizgisini değiştirebilir.

    Saygılarımla

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvurulabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©