Yazar: C8H

  • Affetmeyi Seçin

    Affetmeyi Seçin

    Etrafınızdaki kişilere affetmenin ne demek olduğunu sorduğunuzda, “uğradığınız haksızlıkları unutup, o kişiyle ilişkinizi sürdürmeye devam etmek” anlamına gelen cevaplar alırsınız.

    Halbuki affetmek, ne yapılanları unutmak, ne de o kişiyle konuşmaya devam etmektir. Affetmek, o kişiyi suçsuz bulduğunuz anlamına da gelmez; hatasını görmezden geldiğiniz anlamına da. Birçok kişiden şu cümleleri duyabilirsiniz; ”Affettim, çünkü onu çok seviyorum.”, “Affettim, çünkü onsuz yapamıyorum.”, “Affedersem kendimden ödün vermiş olurum.”, “Affedersem aynı hatayı tekrar eder.”

    Fakat affetmenin karşı tarafla alıp veremediği bir şey yoktur. Affetmek, bizim seçimimizdir. Affetmek, kendi iç dünyamızda aldığımız bir karardır. Özgür irademizle, yaşadıklarımızdan kaynaklanan olumsuz, bizi yıkan duyguları daha fazla içimizde barındırmaktan vazgeçmemizdir. Bu durumu “Başkasını affetmeyen kimse, kendisinin de üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüyü yıkmış olur.” sözüyle çok güzel bir biçimde ifade etmiş George Herbert.

    Affetmek, karşılaştığınız durumlardan ders çıkarmanızı sağlar. Affetmediğiniz sürece kendinizi cezalandırmış olursunuz; siz her ne kadar karşı tarafı cezalandırdığınızı düşünseniz de. Ve affetmek zordur, onun için ”Affetmek büyüklüktür.

    Affetmek, sizi iyileştirir. Bunu anlamak için, karşı tarafı affetmediğinizde neler deneyimlediğinize dikkat etmeniz yeterli olacaktır; hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak… Affettiğinizde hafifleyeceksiniz.Kendinizi serbest bırakacak, özgürleştireceksiniz.

    Araştırmalar da affetmenin birçok olumlu etkisini gözler önüne seriyor. Affeden kişiler, daha sağlıklı ilişkiler kurabiliyorlar. Kan basınçları azalıyor ve kalp atım hızları normalleşiyor. Hafızaları daha güçlü oluyor, vücut savunma sistemleri daha iyi çalışıyor, kronik ağrıları ve uyku problemleri azalıyor, dolayısıyla yaşam kaliteleri oldukça yükseliyor.

    Siz de tüm bu değişiklikleri kendinizde fark etmek istemez misiniz?

    Öyleyse, biraz kendinize müsaade edin ve yalnız kalın.

    Şimdi iyice düşünün… Kimi affedemiyorsunuz? Kendinizi mi, yoksa size haksızlık ettiğini düşündüğünüz birisini mi?

    Yaşadığınız deneyimi kabullenin.

    “Bunu bana nasıl yapar?”, “Nasıl böyle bir hata yaptım?”, “Bunun sonuçlarına katlanmalı(yım).” gibi ruhunuzu incitecek düşünceleri bir kenara bırakın.

    Ona / kendinize söylemek istediklerinizi söyleyin.

    Ve onu / kendinizi affettiğinizi de söyleyin.

    O kişi affettiğinizi bilmese de siz KENDİNİZ İÇİN bilin.

    AFFEDİN…

    Kaynakça: Nakajima, Şafak (2017) ” Affetmek”

    Tibbits, Dr Dick (2007) Affetmenin İyileştirici Gücü. Çev. H. Canlı, Kalemus Yayınları

  • Çocuklarımızı anlamanın yolu…

    Ailelerin sordukları soruların başında, ‘neden böyle davranıyor, çocuklarımızı nasıl anlarız’ gelir. Aslında temel psikolojik gerçekleri bilmek, doğru iletişimi kurmak için şarttır. Hepimiz yaşadığımız olayları kendi zihinsel merceğimizin arkasından görürüz. Bu merceğin gerçeği kırma derecesi, kişiden kişiye değişir. Gözlük kullanan birisisinin belli bir süre sonra taktığını unutması gibi bizler de olaylar karşısındaki düşüncelerimizin bize ait yorumlar olduğunu, taraflı olduğunu unuturuz. Bu gerçeği unutmak, özellikle ailelerin çocukları ile iletişimde ciddi sorunlara ve neden olur.

    Örneğin çocuğumuzun okulda başarısı düşer, okula gitmek konusunda isteksizleşirse genellikle anne babalar okulda ne olduğuyla ilgili kısa bir soruşturma yaparlar. Çocuktan ya da öğretmenden somut bir neden çıkmaz ise suçlu bulunur. Suçlu tembelliktir (kendi merceklerinde). Çocukları derslerden bıkmıştır, onda okuyacak göz yoktur. Aslında olan biten çocuğun dünyasında neler olduğunun, neden böyle bir tepki verdiğinin, nasıl hissettiğini iyice analiz etmeden aceleci davranmak ve olumsuz etiketlemektir. Bazen bu tip bir isteksizliğin altından korktuğu için anne ve babaya söylenemeyen travmalar, bazen öğrenme sorunları bazen ise kaygılar çıkar. Sadece çocuklarının tepkilerine bakarak hızlı çıkarımlar yapmak birçok sorunu beraberinde getirir. O yüzden çocuklarımızın dünyasına olumlu bir ilgili ile yaklaşmak, onların duygularına eşlik etmek ve iletişim becerilerimizi geliştirmek gerekir. Ben yapılması gerekeni ‘kulakları açmak, ağızları kapamak’ şeklinde özetliyorum.

    Çocuklarımızı ve birbirimizi iyi anlayabilmek dileğiyle.

    Kalın sağlıcakla…

  • Kendimizle Tanışalım

    Kendimizle Tanışalım

    Hepimiz zaman zaman kendimize “Ben kimim, varoluşumun nedeni ne?” gibi sorular sormuşuzdur. Bu soruları kendimize sormamız oldukça doğal bir durumdur çünkü aksi takdirde şuana kadar kendimizi tanıma ve anlama konusunda herhangi bir adım atmamışız demektir.

    Kendini tanıma, insanın psikolojik ve fiziksel açıdan kendi özelliklerinin farkında olması ve bunları objektif bir biçimde değerlendirmesi ile ilgilidir. Kendini tanımayan bir kişinin; ne istediğinin, neye yatırım yapması gerektiğinin, gücünün, yeteneklerinin, hayatının anlamının, hayattan beklentilerinin vs. farkında olması ve bu kişilerin kendilerine ait hayal ve hedeflerinin olması beklenemez. Eminim biraz düşündüğünüzde siz de etrafınızda istemedikleri kişilerle istemedikleri yerlerde yaşayan, kendini gerçekleştiremeyeceği bölümlerde okuyan, potansiyel ve yeteneklerini kullanamadığı işlerde çalışan kişileri anımsayacaksınız. İşte bu durumun en büyük nedenlerinden bir de günümüzde milyonlarca kendisini tanımayan bireyin olmasıdır.

    Kendini tanımak birey için birçok kolaylık sağlamakla birlikte kolay bir süreç değildir. Çünkü, insanların kendilerine objektif bir biçimde yaklaşması, başkalarını objektif bir biçimde değerlendirmesinden daha zordur. Diğer yandan, küçük yaşlardan itibaren çevrenin etkisi altında kalmamız kendimizin farkına varmamızı neredeyse imkansız kılmaktadır. Ailemiz ve toplum maalesef sürekli bize nasıl davranmamız, nasıl düşünmemiz, neye inanmamız, nasıl bir hayat sürmemiz, hatta kimi kendimize eş/dost kimi düşman seçmemiz gerektiğini dahi dikte eder. Bizler de onaylanma ihtiyacıyla içinde bulunduğumuz topluma göre şekil alır, aslında olmadığımız biri haline geliriz.

    Halbuki, kendimize saygı duymalı, kendi mantığımıza ve duygularımıza kulak vermeliyiz. Ancak bu sayede kendi fiziksel özelliklerimizin, duygularımızın, düşüncelerimizin, isteklerimizin/istemediklerimizin, ihtiyaçlarımızın, güçlü ve zayıf yanlarımızın, amaçlarımızın, inançlarımızın, değerlerimizin ve yeteneklerimizin farkına varabiliriz.

    Unutmayın, hiçbir şey için geç değildir. Eğer siz de kendi gücünüzü keşfetmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki soruları iyice düşünerek yanıtlamak için kendinize zaman tanıyın.

    -Hayatımın amacı nedir?

    -Hayatımın yönetimi benim elimde mi? 

    -Başkalarıyla ilişkimde en çok nelere önem veriyorum?

    -Beni tanıyan insanlar benimle ilgili olumlu ya da olumsuz neler söylerlerdi?

    -Hayatımda gerçekleşmesini en çok istediğim şey nedir? 

    -Dünyada değiştirebileceğim bir şey olsaydı bu ne olurdu?

    -İyi yaptığımı düşündüğüm şeyler var mı? Varsa ne/neler?

    -Nasıl biriyim? Aklınıza gelen tüm yanlarınızı not alın. (bencil, yardımsever, neşeli, heyecanlı, hırslı… )

    -İsteklerime ulaşmam için hangi yanlarımı güçlendirmem ve hangi yanlarımı zayıflatmam gerekiyor?

    Bir sabah uyansam ve her şey tam da istediğim gibi olsa, şuanki yaşantımla arasında ne gibi farklılıklar olurdu?

    Bu farklılıkların hangilerinin gerçekleşmesi bana bağlı? (sıralayın)

    Ve gerçekleşmesi size bağlı olan “farklılıklar” için harekete geçin!

    Sevgiyle kalın…

  • Agorofobili ya da agorofobisiz panik bozukluk

    Panik bozukluk, yineleyen beklenmedik panik atakların olması ve başka atakların olacağına dair sürekli kaygı duyma, atağın yol açabileceği sonuçlarla ilgili olarak üzüntü duyma (çıldıracağı, kontrolünü kaybedeceği, öleceği gibi) ve ataklarla ilgili olarak belirgin bir davranış değişikliğinin olması ile karakterize bir bozukluktur. DSM-IV tanı ölçütleri, panik atağın ayrı bir korku ve rahatsızlık döneminin olduğunu, 10 dakika içinde en yüksek düzeye ulaştığını ve tanı için 13 somatik veya bilişsel belirtiden 4’ünün karşılanması gerektiğini bildirilir. Somatik belirtiler nefes daralması, kalp hızında artma, göğüs ağrısı, boğulma (soluğun kesilme) hissi, baş dönmesi, uyuşma yada karıncalanma, sıcak/soğuk basmaları, terleme, titreme ve bulantıdır. Bilişsel belirtiler, ölüm, çıldırma ve kontrolünü kaybetme korkularıdır. Panik atak tipik olarak ani başlangıçlıdır ve 10 dakika kadar bir sürede belirtiler yoğunlaşır.

    Panik bozukluğa agorofobi eşlik edebilir ya da etmeyebilir. Agorofobi kişinin, beklenmedik olarak panik atağı çıkabileceği, kaçmanın zor olabileceği ya da yardım alamayacağı yerlerde ya da durumlarda anksiyete duymasıdır. Yalnız başına dışarıda olma, kalabalıkta olma, sırada bekleme, köprü üstleri, otobüs, tren ya da otomobil ile seyahat etme, büyük alış veriş merkezleri, sinemalar agorofobik korkular arasındadır. Agorofobi ile yaygın bir kaçınma davranışı oluşur; ya da yoğun sıkıntıyla bu duruma katlanılır; veya bu duruma katlanmak için eşlik eden birisine gereksinim duyulur.

    TEDAVİ

    Psikoterapi ve ilaç tedavisi ile başarılı sonuçlar alınmaktadır.

  • Psikolojiye Dair

    Psikolojiye Dair

    Duygu, düşünce ve davranışlar hayatımızda oldukça iç içe geçmiş üç ayrı kavramdır. Birçok kişi duygu ve düşüncelerini birbirinden ayırt etmekte güçlük çeker fakat beynimizin ürünü olan bu iki kavramı birbirinden ayırt edebilmek için bazı ipuçları vardır. Önce duygu ve düşüncenin anlamını genel hatlarıyla açıklayıp daha sonra bu ipuçlarından söz etmeye ne dersiniz?

    Duygunun herkes tarafından kabul görmüş bir tanımı yoktur. Tüm bilim insanları ve sanatkarlar duyguyu kendi alanları çerçevesinde incelemektedir. Carl Gustav Jung’un ”Duygusuz karanlığı aydınlatamayız ve bitkinliği harekete çeviremeyiz.” sözü duygulara karşı ortak düşünceyi destekler niteliktedir. Çünkü, duyguları yaşayabilmek insanın sahip olduğu en önemli özelliklerinden birisidir. Duyguların olmadığı bir yaşam düşünebilir misiniz?

    İnsan hayatı boyunca birçok olay ile karşılaşır, karşılaştığı olayları kendisine göre değerlendirir ve yorumlar. Bu noktada iç dünyamızın aynası olan duygular devreye girer. Unutmamalıyız ki, insan hiçbir zaman tek bir duygu yaşamaz. Hissedilenler her zaman birden fazla duygunun ürünüdür. Hatta bazen birbirine çok zıt duyguları bile aynı anda deneyimleyebiliriz. İşte yaşadığımız bu duygular düşüncemizi belirler ve düşüncelerimiz de davranışımızı. Ve aynı zamanda oluşturduğumuz düşünce var olan olumlu ya da olumsuz duygumuzu daha çok belirginleştirir.

    Duygularımızı ana hatlarıyla negatif ve pozitif olmak üzere ayırırsak; heyecan, mutluluk, neşe, iyimserlik gibi duygular pozitif duygular, üzüntü, korku, kızgınlık, öfke şiddet, kıskançlık gibi duygularsa negatif duygular olarak tanımlanabilir. Yani, kendimize nasıl hissettiğimizi sorduğumuzda aldığımız cevap bize duygumuzu verir. Fakat düşünceler başı-sonu belli cümleler halinde ifade edilir.

    Gelin bir alıştırma yapalım; Eşinizin her akşam aynı saatlerde eve döndüğünü düşünün. Bir akşam eşinizin genelde evde olduğu saatin üzerinden bir saat geçtiğini fark ediyorsunuz. Telefon ediyorsunuz fakat eşinizin telefonu kapalı. Şimdi düşüncelerimizi ve duygularımızı yazalım.

    Düşüncelerimiz:

    ”Kesin başına bir şey geldi.”

    ”Kaç kez söyledim beni merakta bırakma diye,yine ne işler peşinde bu adam!” 

     ”Kesin yine arkadaşlarıyla maça gitti. Artık bütün vaktini arkadaşlarına ayırır oldu!”

    Sırayla duygularımız:

    Endişe,korku

    Endişe,öfke

    Öfke,kıskançlık

    şeklinde olabilir.

    İşte duygu ve düşüncelerimizi bu örnekte farklı perspektiflerden net bir biçimde görmemiz mümkün. Şimdi başka bir şekilde deneyelim; Örneğin; çok eski ve sevdiğiniz bir arkadaşınızın yıllar sonra doğum günü dileklerini yazdığı bir mesaj alıyorsunuz. “Canım arkadaşım aradan o kadar zaman geçmesine rağmen doğum günümü unutmamış.” Yukarıdaki cümle bizim duygumuz mudur yoksa düşüncemiz midir? Doğru tahmin ettiniz! Düşüncemizdir. Peki burada nasıl duygular deneyimlemiş olabiliriz? Mutluluk Neşe…

    Şimdi olumsuz duygulara bir örnek verelim; Yarın tezinizi teslim edeceğinizi hayal edin ve henüz tezinizin yeterince iyi olduğunu düşünmüyorsunuz. Düşüncemiz: Yarın tezimi teslim edeceğim fakat her zamanki gibi bunu da beceremedim! Şimdi kendinize şunu sorun; Gerçekten şimdiye kadar başarabildiğiniz hiçbir şey yok mu? bu soruyu yanıtladığınızda aşırı genelleme yaptığınızı fark edeceksiniz.

    Şimdi kendinize sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Tezimi iyi bir şekilde teslim edemezsem düşük not alırım.” olacaktır.

    Kendinize tekrar sorun: “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Düşük not alırsam ortalamam düşer.” olacaktır.

    Diyelim ki belli bir yerde yüksek lisans yapma hayaliniz var ve ortalamanız düştüğünde bu hayalinizden uzaklaşıyorsunuz.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: ” … Üniversitesi’nde yüksek lisans yapamam.” olacaktır.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Hayalimi gerçekleştirememiş olurum.” olacaktır.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Eğer artık ’’Bu durum benim için neden önemli?’’ sorusuna verebileceğiniz bir yanıt kalmadıysa, kendinize şu soruyu sorun: “Hayalimi gerçekleştirememe konusunda ne hissediyorum?’’ Cevabınız; üzüntü, umutsuzluk, mutsuzluk, keder vs… olabilir. 

    İşte bu şekilde duygu ve düşüncelerinizi çözümleyebilirsiniz. Bazen bilgileri çarpıtma, hayatımızdaki olumluları yok sayma, olayları abartma, aşırı genelleme, kişiselleştirme, ya hep ya hiç biçiminde düşünme, zihin okuma gibi düşünce hatalarınızı fark edebilirsiniz. Böyle zamanlarda düşüncenizi destekleyen ve desteklemeyen “alternatif düşünceler” bulmaya çalışarak gerçekçi bir bakış açısı kazanıp bunun sonucunda daha sağlıklı davranışlarda bulunup hayatınızı daha yaşanılır kılabilirsiniz.

    Sevgiyle kalın…

  • Öğrenme bozukluğu nedir?

    Öğrenme bozukluğu, zekası normal veya normalin üstünde olan bir çocuğa, yaşına ve gelişimine uygun okuma, yazma ve aritmetik eğitimi verildiği halde, okuma, yazma ve/veya aritmatik becerilerinin ölçülen standart testler ile daha geri olması durumudur.

    Öğrenme bozukluğu olan çocuklar kelimeleri okuyamayabilirler veya yanlış, yavaş veya daha fazla çaba göstererek okuyabilirler. Okuduğu materyalin anlamını anlamayabilirler. Bir kısmı söz konusu okuma materyalini okusalar da, olayları sıralamada, okunandan çıkarımlar yapmada veya daha derinde yatan mesajlardan anlam çıkarmada güçlük çekebilirler. Hecelemede güçlükleri olabilir (yeni sesler ekleyebilirler veya sesleri eksik söyleyebilirler; ünlüler ile ünsüzleri yer değiştirebilirler).

    Yazma bozukluğu olan çocuklarda yazılı ifade de güçlükleri olur. Yazılarında bir çok gramer hatası, noktalama hatası, paragraf oluşturmayı organize edememe gözlenebilir. Yazılı anlatımlarını anlamak güç olabilir.

    Aritmetik bozukluğunda, rakamların anlamlarını ne ifade ettiklerini anlamaları güçtür. Hesap yapamazlar veya hesap yapmada güçlük çekerler. Rakamların veya sayısal verilerin birbiriyle ilişkisini çözmekte güçlük çekerler. Arkadaşları zihinden hesap yapmaya başladıkları halde, aritmetik bozukluğu olanlar, parmak hesabı yapmaya devam ederler. Bir hesaplamanın ortasında kaybolurlar. Hesaplamadan koparlar ve işlemi değiştirebilirler. Matematiksel çıkarımlarda güçlükleri olur (ör. sayısal problemleri çözerken, matematiksel kavramları, gerçekleri yada işlemleri uygularken güçlükleri olur).

    Öğrenme bozukluğu tanısı, bir çocuk ergen psikiyatristi tarafınca konulmalıdır.

    Öğrenme bozukluklarında tedavisinde, özel eğitim yöntemleri uygulanmaktadır.

  • Hobiler Düşündüğümüzden Çok Daha Fazlası

    Hobiler Düşündüğümüzden Çok Daha Fazlası

    İnsanların birbirlerini tanımaya çalışırken sıkça sorduğu bir sorudur “Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?”. Bu sorunun cevabı bize kişiyle ilgili oldukça önemli ip uçları verecektir. Çünkü boş zamanlarımızda yaptığımız her türlü aktivite bizim birer seçimimizdir ve bu aktiviteler bizi yansıtır. İşte herhangi bir zorunluluk olmadan seçtiğimiz, severek ve keyif alarak yaptığımız her türlü aktiviteye “hobi” deriz.

    Hobiler, kişinin kişisel gelişimine katkıda bulunmakla birlikte kişinin stresten arınmasına ve zihninin dinlenmesine de olanak tanır. Hobileri olan insanlar, keşfetmeye ve yeniliklere açıktır. Bu kişiler dış dünyayı keşfetmenin yanısıra kendi zihinsel ve fiziksel yeteneklerini de tanıma fırsatı yakalarlar. Ve bu beceriler kişiden kişiye değişiklik gösterdiğinden dolayı hobiler de kişiden kişiye değişiklik gösterir.

    Hobi dediğimizde aklınıza uç aktiviteler gelmesin. Kitap okumak, bulmaca çözmek hatta yazmak da hobidir. Hobi edinmek isteyen kişiler çok geniş bir yelpazeyle karşılaşır. Yogadan, ebru sanatına, enstrüman çalmaktan, fotoğraf çekmeye, balık tutmaktan ahşap boyamaya, takı yapmaktan bitki yetiştirmeye, satrançtan okçuluğa birçok hobi bu yelpazede yer almaktadır.

    Hobiler sadece insanların boş zamanları doldurmaya veya insanları günlük stresten uzaklaştırmaya değil bundan çok daha fazlasına yarar.

    Hobiler kişinin görsel, işitsel ve sözel yeteneklerini arttırır. Tamamen kendi isteğimizle yaptığımız bu aktiviteler mutlu olmamızı sağlar, özgüvenimizin gelişmesine katkıda bulunur, bizi öz-disiplin sahibi bireyler yapar ve bu doğrultuda sosyal yaşantımızda kendimizi daha iyi ifade edebilen, aktif bireyler olmamızı sağlar. 

    Yapılan araştırmalar doğrultusunda, bulmaca çözmek gibi daha çok zihinsel beceri gerektiren aktivitelerin bunama başlangıcını geciktirdiği gözlemlenmiştir. Sanatsal değer taşıyan hobilerin ise sağ beyni etkin kullanarak duygusal zekayı geliştiren, kişiyi stresten uzaklaştıran, konsantrasyonu arttıran etkisi kanıtlanmıştır. Diğer yandan, spor aktivitelerinin beyinde “endorfin” hormonunun salgılanmasını sağladığı gözlemlenmiştir.  “Mutluluk hormonu” olarak da bilinen bu hormon beyinde ne kadar çok salgılanırsa kişideki rahatlama ve mutluluk da o kadar artacaktır. Bu nedenle özellikle depresyon hastalarınca yoga, pilates, spor aktiviteleri gibi fiziksel aktiviteler tercih edilebilmektedir. 

    Kendinize iyi gelecek bir hobi mi arıyorsunuz?

    Eğer hobi edinmek istiyorsanız ve sizin için uygun hobiyi henüz bulamadıysanız, öncelikle aktiviteyi bireysel mi yapmak istiyorsunuz yoksa başkalarıyla birlikte yapılan bir aktivite mi sizi daha mutlu eder bunu düşünün. Daha sonra fiziksel olarak hareketli bir aktivite mi yapmak istiyorsunuz yoksa sakin bir aktivite mi buna karar verin. Son olarak yaptığınız aktivite genelde aynı yerde mi olmalı yoksa daha çok gezeceğiniz, kendinizi farklı yerlerde bulacağınız bir aktivite mi olmalı bu soruyu cevaplayın. İşte bu üç sorunun cevabını alabildiğinizde birçok aktiviteyi elimine etmiş olacaksınız ve sizin için uygun olan aktivitelerden birini seçmek kolaylaşmış olacak.

    Bırakın çocuklarınız hobilerini kendileri belirlesin (!)

    Bazen ebeveynler çocuklarının aktivitelerini belirleme eğilimi taşıyorlar. Kendi yapmak isteyip yapamadıkları aktiviteleri çocukları yapsın istiyorlar. Bırakın çocuklarınız hobilerini kendileri belirlesin. Kendi sevdikleri, yapmaktan zevk aldıkları aktiviteleri yapmalarına fırsat tanıyın. Sizin yapmasını istediğiniz aktivite her ne kadar çocuğun gelişimine katkı sağlayan bir aktivite olsa da eğer çocuğunuzun bu aktiviteye ilgisi ya da yeteneği yoksa o alanda pek fazla gelişme kaydedemeyecektir ve bu durum onu mutsuz ettiğinden aktiviteyi bırakmak isteyecektir. Akabinde çocuğunuz belki bunu bir “başarısızlık” olarak algılayabilir hatta bu durum öz-güveninin sarsılmasına yol açabilir. Bu nedenle çocuğunuzun severek yaptığı, kendisini ifade edebildiği aktiviteyi yapması konusunda onu destekleyin. Eğer bu aktivitede çocuğunuz belirgin bir başarı elde edebiliyorsa onu ilerlemesi için cesaretlendirin, yönlendirin ve teşvik edici olun.

    Sevgiyle kalın…

  • Özgül fobi nedir?

    Özgül fobi, hayvanlar, kan, kapalı yerler, uçma, yükseklik gibi özgül bir nesne ya da durumla karşılaşma ya da karşılaşma beklentisi olduğunda aşırı anlamsız belirgin ve sürekli bir korkunun ve yoğun anksiyetenin (kaygı ve korku durumunun) yaşanmasıdır. Özgül uyaranla karşılaşma hemen her zaman önemli bir anksiyet yanıtına neden olur ve panik atak şeklini alabilir. Korkular en az 6 ay sürmeli, kişinin günlük yaşantısını, sosyal ilişkilerini ve akademik başarısını etkilemelidir, korkusu olduğu için önemli sıkıntısının olması gereklidir. Fobiler %2.4 ile %3.3 arasında görülmektedir, genellikle kızlarda daha sıktır.

    Özgül fobisi olan çocuklar korku uyandıran uyaranla karşılaşmamak için kaçınma davranışı geliştirebilirler. Bağırma, ağlama, anne babaya yapışma, huysuzluk gösterme, donakalma ve bağlanma figürünün tesellisini arama görülebilir. Çocukların fobik uyaranla ilgili bilişsel görüşleri bu uyaranın kendilerine ya da başkalarına zarar vereceğidir. Fobik çocuklarda ayrıca yoğun beklenti anksiyetesi görülebilir. Panik benzeri fizyolojik belirtiler gözlenebilir: kalp hızında artma, terleme, nefes alıp vermede hızlanma, titreme ve mide rahatsızlığı.

    Genellikle fobilerin başlaması, “normal” çocukluk çağı korkularının başlaması ile aynı döneme denk gelir. Hayvan, böcek, kan, karanlık ve yaralar ile ilgili fobiler genellikle 7 yaşından önce başlar ve travmatik bir olayla bağlantılı değildir. Diğer çocukluk çağı fobilerinin başlaması değişik yaşlarda olabilir, genellikle 10-13 yaşlarında artma görülür.

    TEDAVİ

    Bir çok basit fobide davranışçı teknikler ilk tercihtir.

  • Çocuklarda Sorumluluk Bilincini Oluşturmak

    Çocuklarda Sorumluluk Bilincini Oluşturmak

    Sorumluluk kavramı son zamanlarda önemi daha da artan değerlerden birisi haline geldi. Kısaca sorumluluğu; bireyin yaş, cinsiyet ve gelişim düzeyine uygun olarak yüklendiği görevleri yerine getirebilmesi olarak tanımlayabiliriz.

    Çocuklarda iki yaşından itibaren sorumluluk duygusu aileden ve çevreden edindiği öğrenmelerle gelişmeye başlar. Bu eğilim aile tarafından çocuğun kendi kirli tabağını kaldırması, oyuncaklarını toplaması ve yerine koyması, yardımla giyinmesi, soyunması şeklinde değerlendirilebilir. Bu verilen görevler çocuğa bir iş başarmanın keyfini, değer görmenin kıvancını yaşatacaktır.

    Yaş büyüdükçe görevler çeşitlendirilebilir. Örneğin, dört yaşındaki çocuklar basit ev işlerine yardımcı olarak ailenin bir parçası olduklarını, onlara ihtiyaç duyulduğunu hisseder. Bunun yanı sıra sofra kurmak, bulaşık makinesini boşlatmak, alışveriş dönüşü malzemeleri yerleştirmek gibi sorumluluklar onlara verilebilir.

    Beş – altı yaşlarındaki çocuklar kirli giyeceklerini sepete atmak, kıyafet seçmek ve giyinmek, ayakkabı bağlamak, telefona gerektiği gibi yanıt vermek, çiçek sulamak gibi işleri kolaylıkla yapabilirler.

    Çocuğun yaşına uygun sorumluluklar verilmesi, seçim yapmasına izin verilmesi, onun adına düşünüp karar vermekten kaçınılması; çocuğun kendi kararlarını verebilen, karar verirken elindeki kaynakları kullanabilen, değer yargılarını gözeten, bağımsız davranabilen, kendine güvenli, başkalarının hakkını çiğnemeden kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen bir birey olarak yetişmesini sağlayacaktır.

    EBEVEYNLER NE YAPMALI?

    • Çocuğunuz sizinle işbirliği yapsa da yapmasa da ona koşulsuz sevgi ve onay gösterin.

    • Çocuğunuz ne yaparsa yapsın ona değer verdiğinizi ve onu kabul ettiğinizi bilmesini sağlayın.

    • Koruyucu tutumdan vazgeçin. Bırakın sorumluluklarını kendi başına yerine getirsin. Bu konuda ona güvenin ve bunu davranışlarınızla ona gösterin.

    • Liste hazırlayın ve görevlerini kendisinin seçmesini sağlayın.

    • Kardeşler arasında adil bir görev paylaşımı sağlayın.

    • Yanlışlarının sonuçlarına katlanmasına izin verin. Bu konuda duygusal davranmayın.

    • Çocuğunuza iyi birer model olun ki, onlardan da iyi davranışlar bekleyebilin.

    • Ceza ve yaptırımlarla karşılaştırmak yerine manevi yönden destekleyin.

  • Üniversite sınavı kaygısı

    Milyonlarca genç için hayati bir önemi olan üniversite sınavı; gençler için yoğun bir kaygı nedenidir. Hayatının en önemli kavşaklarından biri olan bu sınav, aynı zamanda gençlerin kaygıya dayanıklılığını ve azmini ölçer. Bu sınavla gelecekteki mesleği yani hayat tarzı belirlenir.

    Aynı zamanda bu sınav kaygısı ailelere de ister istemez bulaşır. Ailelerde bazen sakinliğini koruyamaz. Bazen anne babalar çocuklarının kaygısı karşısında ne yapacaklarını bilemezler.

    Üniversite sınavı kaygısı gencin ders çalışmasını da engelleyebilir. Bu da verimsiz bir çalışmaya neden olur. Verimsiz çalıştığını fark eden genç daha fazla sınav sonucu için kaygılanır. Buda sınavda heyecanlanmasına neden olur.

    Kaygı öğrenilen bir duygudur ve kökeni baş edemeyeceğini düşündüğü bir engele dayanır. Üniversite sınavı önünde bir engeldir ve onunla baş edemeyeceğini düşündüğü için kaygı ve heyecan artar.

    Genç sınav sonucuna odaklanır ve negatif düşünmeye eğilimlidir. Sonuçta başarısız notlar alacaktır ve hayatı kötü olacaktır.

    Gencin bu ön yargılı negatif düşünceleri tedaviyle değiştirilmelidir. Sonuca odaklanmadan daha kısa planlarla çalışmaya odaklanabilen gençler, daha fazla çalışacağından kendini sınava daha çok hazır hissedecek ve kaygısı azalacaktır.

    Yine çocukta sonuç odaklı düşünmeye sevk eden başka kaygı odakları vardır. Bunlar anne babalar ve öğretmenlerdir. Öğretmen ve anne babaların aşırı başarı beklentisi ve çıtayı yüksek tutmaları gencin sınav kaygısını arttırır. Bazen aile ve öğretmen bunu çocuğu motive etmek için yapar fakat bazı gençlerde bu ters teperek kaygıya ve sınav sonucu odaklı negatif düşüncelere neden olur.

    Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi üniversite sınavı için pozitif bir motivasyon; gencin sınava çalışma azmini arttıracak ve kaygısını azaltacaktır. Bu nedenle gence yol gösterilmeli ve kaygısı ile baş etmesi öğretilmelidir.

    Bazı kişilerde ise sınav kaygısı aşırı miktarda hastalık şeklinde olabilir. Bu performans kaygısıdır. Bu durum gencin geçmiş sınavlarında ya da performans gerektiren başka durumlarda ortaya çıkmıştır. Özellikle kalp çarpıntısı, terleme, titreme ve bildiği halde soruları karıştırıp yapamama durumu olur. Bu durumda muhakkak tedavi edilmelidir. Aksi taktirde kişi bildiği halde beklenenden daha az başarı gösterir.

    Aile ve öğretmenlerin sınav kaygısı, heyecanı aşırı olan gençleri fark etmesi bu açıdan çok önemlidir ve fark edilince de danışmanlık için yönlendirmeleri gerekmektedir.