Yazar: C8H

  • Vajinusmus Tedavi Yöntemleri

    Vajinusmus Tedavi Yöntemleri

    Vajinismus, çoğunlukla psikolojik temelli olan bir cinsel birleşme korkusudur, bir anlamda vajinanın cinselliğe küsmesidir.

    Bilimsel açıklamasına bakacak olursak, vajinismus, vajina girişinin üçte bir dış bölümünde, vajina çeperini saran kaslarda yineleyici, tekrarlı ve istem dışı kasılmaların olduğu bir cinsel birleşme bozukluğudur. Vajina çevresini saran kasların istemsiz kasılması nedeniyle kadın cinsel ilişkiye girememektedir. Bu durum da evliliğin cinsel birleşme ile tamamlandığı inancı var olduğu için tamamlanamayan evliliklerin yaşanmasının bir nedenidir.

    Bazı kadınlarda penisin vajinaya girememesi biçiminde görülürken, çoğunda vajinaya penis, parmak, tampon girememesi olarak ortaya çıkabilmektedir. Bu durum sadece cinsel ilişkiyi değil, jinekolojik muayenenin de gerçekleşmesini engelleyebilmektedir.

    Vajinismus vakalarında iki temel korku bulunmaktadır.

    Bunlardan birincisi vajinaya herhangi bir şey giremez,

    İkincisi de vajinaya bir şey girse de başkasının bir şeyi giremez.

    Vajinismus yaşayan kadınların birçoğunda genital bölgelerinde herhangi bir anormalliğe rastlanmamaktadır. Genelde ilk ilişki deneyimi sırasında ortaya çıkarken, nadir olarak da ilişki deneyimi olan kadınlarda da görülebilmektedir.

    Vajinismus yaşayan kadın cinsel birleşme denendiği zaman genel olarak ağrı beklentisi yaşamakta ve bundan dolayı yoğun bir korku duymaktadır. Bu beklenti şartlanmış bir davranışa dönüşür ve vajina kaslarının kontrolsüz ve istemsiz bir şekilde kasılmasına neden olur.

    Aslında bu durum cinsellikten kaçma eğilimi olarak görülmesi yanlış anlaşılmış olduğunu göstermektedir. Vajinismus yaşayan kadınlar cinsel birleşme kaygısı olmadığında sevişmekten keyif alabilmektedirler, cinsel birleşme olasılığı ortaya çıkana kadar gayet keyifle devam edebilmekte iken cinsel birleşme anına geldiği aman kontrolsüz bir şekilde kasılabilmekte ve eşini üzerlerinden atabilmektedirler. Yani aslında vajinismus cinsel istek bozukluğu değil, cinsel birleşme korkusudur.

    Vajinismusta cinsel ilişki teşebbüsü sırasında kadında panik atak benzeri tepkiler görülmektedir. Yoğun bir kaygı, istemsiz tepkiler ve kontrolün kaybolması gibi durumlar yaşanır. Bunun sonucunda kadın eşini üzerinden atar ve vajinada kasılmalar meydana gelir.

    Olayın oluşumu bu şekildedir. Etkilerine bakmak gerekirse bunu erkek ve kadın için ayrı ayrı değerlendirebiliriz.

    Kadında utanma, suçluluk, eşine yetememe, başarısızlık, en temel görevini yerine getiremediğini düşünme ve sonucunda değersizlik, öfke, başaramayacağını düşünme yani umutsuzluk, eşinde uzaklaşma, hayal kırıklığı, eşini kaybedeceğini düşünme ve diğer depresif belirtiler görülmektedir.

    Erkekte ise olaya anlam verememe, kendisini suçlama, çaresizlik, reddedildiğini düşünme ve sonucunda aşağılanma ve değersizlik, öfke ve uzaklaşma görülmektedir.

    Bir de aile faktörü söz konusudur. Eskiden çok olan, etkisini azaltsa da devam eden bekaret bozma ritülleri ve beklentileri vajinismus sorunu yaşayan bireylerde gerginliği arttırmaktadır.

    Vajinismusun Nedenleri

    Vajinismusun nedenlerini inceleyecek olursak bunu bir fiziksel bir de psikolojik nedenler olarak iki ayrı başlık altında toplayabiliriz.

    1.Psikolojik Nedenler

    a.Yanlış ve Abartılı Bilgiler ve İlk Gece Hikayeleri

    Az gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda cinsellik hala daha tabu olma özelliğini korumaktadır. Bu durum geçmişten günümüze bazı değişimler gösterse de ülkemizde de çok yerde tabu olma özelliğini korumaktadır.

    Cinsellik kavramının bu derece tabu olmasından dolayı gençlere cinsel eğitim verilmektedir. Bu yüzde cinsel kimliğini keşfetmeye başlamış olan genç bu alanı arkadaş ortamlarından öğrenilmeye çalışılmaktadır. Yakın arkadaşlar ve çevredeki efsanelerden doğan yalan yanlış, yetersiz ve abartılı bilgilerle cinsel yaşamlara atılmak zorunda kalınır.

    Özellikle kız çocuklarının bu yasaklara maruz kalması, kızların cinsellikten sürekli uzak tutulması, onların yanlış ve abartılı bilgilerle cinsel hayata atılmalarını sağlamaktadır. Cinselliği kızlara yasaklamak adına bir sürü efsaneler üretilmektedir. En büyük efsanelerden bazıları da bekaret zarını kaybederken dayanılamayacak kadar çok şiddetli ve korkunç bir acı yaşayacakları, tıbbi müdahaleyi bile gerektirecek kadar fazla kanamalarının olacağı, vajinaya giren penisin içinde parçalanmalara neden olacağı ve cinsel birleşme sırasında kilitli kalacaklarıdır. Kızlar ilk çocukluk yıllarından itibaren bu söylemlerle büyütülmekte, sürekli eteklerini ve bacaklarını kapatmaları konusunda uyarılmaktadır. Bu şartlar altında yetişen bir genç kızın evlendiğinde eteğini ve bacaklarını eşine açamaması da yadırganmamalıdır.

    b.Geçmişte yaşanan cinsel taciz(ler) veya tecavüz(ler)

    c.Doğum yapma ve gebe kalma korkusu

    d.Depresyon

    e.Kişilik bozuklukları

    f.Sosyal fobi

    g.Ödipal çatışma

    h.Uyarılma problemleri

    i.Kadınlık rolünü kabul edememe

    j.Cinsel kimlik sorunları

    k.Başka ruhsal problemler

    l.Eşe karşı güvensizlik duygusu

    m.Terk edilme ve bağlanma korkusu

    n.Uygun olmayan evlilikler

    2.Fiziksel Nedenler

    a.       İlaç Kullanımı

    b.      Vajinal Enfeksiyonlar

    c.       Yanlış cerrahi operasyonlar

    d.      Zorlu doğumlar ve vajinanın zarar görmüş olması

    e.Üreme sistemi hastalıkları

    f.Kist oluşumu

    g.Uyuşturucu vb madde kullanımının olması

    Vajinismus Tedavisi

                    Vajinismus tedavisine başlanmadan önce tıbbi bir problem olup olmadığını kontrol ettirmek, tıbbi bir problem varsa bunun ortadan kalkmasını beklemek gerekir.

                    Vajinismusun farklı tedavi yöntemleri (cerrahi operasyonlar, lokal anestezi, uygun olmayan zorlamalı birleşmeler vb.) olmakla birlikte en uygun olanı yani vajinanın cinsellikle barışmasının en sağlıklı yolu cinsel terapidir. Diğer sayılan tüm yöntemler sadece ilk penis vajina ilişkisini gerçekleştirmeye yöneliktir. Devamında kaliteli bir cinsel hayat geçirmek çok da mümkün olmayacaktır.

                    Cinsel terapi ile 10-12 seans gibi kısa bir sürede başarıya ulaşılabilmektedir.

                    İlk adım çiftlerin bunun kadının sorunu olarak görmemesi, bu sorunun her ikisinin de sorunu olduğunun kabul edilmesidir.

                    Çalışma bu aşamadan sonra başlamaktadır.

                    Burada erkeğe düşen ilk görev sabretmektir. Sağlıklı bir cinsel hayat istiyorsa bir süre penis vajina ilişkisi teşebbüslerini ertelemek, egzersizlerde eşine destek olmak zorundadır.

                    Cinsellik deyince akla sadece penis vajina ilişkisi geldiği için erteleme biraz zorlanmaya neden olabilmektedir. Cinsellik penis vajina ilişkisinden ibaret değildir ve çalışma bittiği zaman keyifli bir cinsel yaşam hayatları boyunca onları bekliyor olacaktır.

                    10-12 seans süren çalışma süresince eşlerin evde birlikte ve sadece kadının yapacağı bir takım davranışsal ödevler bulunmakta ve bu ödevlerin gerçekleştirilmesi beklenmektedir.

                    Ödevler ile birlikte vajinusmusa temel olan sorunlarla çalışılacak ve bu çifte aile olabilme yolunda aile terapisi yapılacaktır.

                    Yukarıda da belirttiğim gibi eşler üzerlerine düşenleri yaparlarsa keyifli bir cinsel hayat onları bekliyor olacaktır.

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde yeme bozuklukları

    Çocuklarda %3-11 oranlarında beslenme sorunu görülür. Her yeme sorununu bozukluk olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü çocuklarda geçici yeme sorunları da sık görülür. Gelişmekte olan ülkelerde beslenme yetersizliği, gelişmiş ülkelerde obesite yaygın yeme bozukluğu olarak görülür.

    Nedenleri

    1.Yapısal anormallikler (%50-60):yarık damak, yemek borusu darlığı.

    2.Nörolojik anormallikler (%70-75):zihinsel yetersizlik, otizm, kas hastalıkları, serebralpalsi.

    3.Davranışsal beslenme güçlükleri (%85): Besleyen-beslenen arasındaki iletişim bozuklukları, inatlaşmalar, uyaran eksiklikleri, çocuklardaki korkular, çocukta ya da bakımverendedepresyon, koşullanmış emosyonel tepkiler.

    4.Dolaşım ve solunum istemi sorunları(%5-10): Beslenme sırasında emme/yutma fonksiyonlarında koordinasyon bozukluğu.

    5.Metabolik sorunlar (%2-5): Fruktozintoleransı.

    Beslenmede bebeğin,

    Açlığını, doygunluğunu, susuzluğunu fark edebilme kapasitesi, daha önceki beslenme sürecinde yaşadığı deneyimler, genel sağlık durumu, duyusal yapı ve motor gelişim özellikleri,…önemlidir. Çevresel faktörler olarak; beslenmeyi gerçekleştiren birey ile bebeğin iletişimi, bağlanma şekli en önemli faktördür.

    Bebek ya da küçük çocukların beslenme ve yeme bozuklukları:

    1.Ruminasyon bozuklukları

    Olağan bir işlevsellik döneminden sonra en az 1 ay süre ile yutulan yiyeceklerin ağıza yineleyerek çıkarılması ve yeniden çiğnenmesidir. Bu davranışı açıklayan herhangi bir biyolojik etken olmamalıdır ve bu durum anoreksiya nervoza ve bulimiya nervozanın gidişi sırasında ortaya çıkmamalıdır.Bu bozuklukta mide asidi ağız mukozasına, diş etlerine ciddi zararlar verebilir ve ağrıya sebep olabilir. Bu durumda tedavi süreci acil olmalıdır.

    2.Pika

    En az 1 ay süre ile yenilebilir olmayan yiyeceklerin sürekli yenmesidir. Bu yenilebilir maddenin o kültürde yenmesi uygun bir madde olarak görülmemesi gerekir. Otizm ve özellikle ağır, orta ve çok ağır düzeydeki zihinsel yetersizliklere eşlik etme olasılığı sıktır. Bu bozukluk çocuğun önemli düzeyde ihmal edilmiş olduğunu da gösterebilir. Parazit enfeksiyonu, kurşun zehirlenmeleri, büyüme gelişmede gerilikler, anemi, barsak tıkanması gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir.

    BEBEKLERDE YA DA KÜÇÜK ÇOCUKLARDA BESLENME BOZUKLUKLARINDA TANI AŞAMASINDA NELERE DİKKAT EDİLMESİ GEREKİR?

    *Belirgin bir kilo almama ya da en az 1 ay süre ile belirgin kilo kaybı ile giden sürekli olarak yeterince yemek yememe,

    *Yeme bozukluğu açıklayacak mide barsak sisteminden (gastrointestinalreflü) kaynaklanan bir sorunun olmaması,

    *6 yaşından önce başlamış olması,

    *Başka bir mental bozuklukla ya da yiyecek yoksunluğuna bağlı olarak beslenme bozukluğunun gelişmemiş olması gerekir.

    Doğumdan sonraki ilk aylarda (0-6 ay) bebekte görülen beslenme sorununda; var olan biyolojik sorunlara destek yanında anne-bebek iletişim şekline de odaklanılmalı. Annede depresyon gibi ruhsal bir sorun var ise tedavi edilmeli, annenin bebeğin bakımını sağlayabilmesi açısından kendine güveni sağlanmalı ve bu konudaki kaygıları, yetersizlik düşünceleri giderilmelidir. Bu süreçte bebek ile iletişimi daha uygun olan birey ile yeme saatleri mümkünse sabitlenmelidir.

    6-36 ay bebekler; kendi kendilerine otonomi kazanmaya başlayarak, kendi ellerindeki kaşıkla da yemeye çalışırlar. Bu dönemde de bebekten gelen açlık, doygunluk gibi somatik duyumlar ile öfke, sevgi gibi emosyonların anne-baba ya da öncelikli bakımverenler tarafından anlaşılması önemlidir. Eğer kendi somatik ve emosyonel ihtiyaçları dışında bakımveren kendiemosyon ve düşüncelerine göre beslemeye çalışılır ise yeme alışkanlıklarında sorunlar görülmeye başlar.

    Çocukta travma sonrası da beslenme bozukluğu gelişebilir. Genellikle boğulma deneyimine ya da hastalık/girişimlere bağlı olarak ani başlangıç gösterir. Bu durumda beslenme ağrı ile de ilişkilendirilebilir. Bazen sıvı yiyecekleri alır, katıları rededer. Zamanla ağız motor kaslarda gelişim yavaşlar ve süreçte bakımverenin kaygısı da ek yeme ve davranım bozukluklarının gelişmesine katkıda bulunur.

    Çocuklarda duyusal nedenlerle yiyeceklerden tiksinme yaklaşık 2 yaş civarında gelişir.

  • Şimdi Güçlüsün

    Şimdi Güçlüsün

    Birçok insan yaşamakta olduğu anın gücünü kaybetmiştir. Ya geçmişlerinin yasını tutarlar, bitmeyen “keşke”lerle boğuşurlar ya da gelecek planlarıyla kendilerini meşgul ederler.

    Hâlbuki insanlar kaderlerini etkileyebilecekleri, belki de değiştirebilecekleri gücü sadece şimdi ve burada yani yaşadıkları an ve yerde bulabilirler.

    Bazen insan, hayatının sonbaharını yaşayan biri olur ve geçmişinin muhasebesini yapar, bazen de kendisi için önemli bir sınavın arefesinde bir genç olur ve hayatının yol ayrımında olduğunu zannederek kendisini işlevsel olmayan bir kaygının ortasında bulur.

    Aklımızın hep bir köşesinde, ya hayatımızın önceki dönemlerinden kalan uktelerimiz, bitmemiş işlerimiz ya da henüz başlamamış ama hayalimizde çoktan yaşamaya hatta sonuçlandırmaya başladığımız planlarımız vardır. Adı ne olursa olsun, bitmeyen işlerimiz ya da henüz başlayan planlarımız, bizi çevremizdeki kaynakları fark etmekten, anı yaşamaktan ve değerlendirmekten alıkoyar.

    Elbette geçmişimizden dersler çıkarmalıyız. Değişim için hatalarımızı, eksiklerimizi sahiplenmeli ve böylece farkındalık düzeyimizi artırmalıyız. Fakat bunu, geçmişe saplanıp kalarak, yönümüzü tamamen geride bıraktıklarımıza çevirerek yaparsak bütün enerjimizi harcamış oluruz, suçluluk duygusu ve pişmanlıklar bir süre sonra bütün benliğimizi kaplar. İşte o zaman anın gücünden uzaklaşır, sürekli geçmişinin olumsuzluklarıyla yaşayan biri oluruz.

    Bunun yanında şimdiden uzaklaşıp, sürekli gelecekle meşgul olduğumuzda da, bizi henüz yaşanmamış olayların kaygısı rahatsız etmeye başlar. Sürekli bir adım sonrasını düşünmeye çalışmak, bir süre sonra bizde olaylara karşı iki ihtimalli bir bakış açısı gelişmesine neden olur. “Sınavı kazanmak ya da kazanamamak”, ”Bu işi başarmak ya da başaramamak”, ”Olmak ya da olmamak” gibi siyah beyaz cümleler kurmaya başlarız ve gri bizim için artık önemini yitirmiştir.

    Hâlbuki bizlere bir saniye sonrasını bile görme yeteneği verilmemiştir. Hayatın bizlere neler sunduğunu yaşamadan bilemeyiz. Sürekli bir adım öncesini ya da sonrasını düşünmek yerine “şimdi”ye odaklanmak bizi ileriye götürür, yarına taşır.
    Anı yaşamak, gününü gün etmek, keyfe keder yaşamak değildir. Etrafımızı fark etmek, yaşadıklarımızı değerlendirip, sindirmek ve duygu, düşünce ve davranışlarımız ile ilgili sorumluluk sahibi olmaktır. 

    Biz, duygu, düşünce ve davranışlarımızı yaşadığımız anda hisseder ve sahiplenirsek ancak değiştirebilir ve sağlıklı bir gelecek inşa edebiliriz, geriye döndüğümüzde de gülümsediğimiz bir geçmiş bırakabiliriz. Zamanımızdan 900 yıl önce bu bahsettiğimiz kavramı rubaileriyle ünlü İranlı şair Ömer Hayyam(1048- 1131) ne kadar da yalın bir biçimde ifade etmiş:

    Bu kubbe altındaki bin bir belayı gör;
    Dostlar gideli boşalan dünyayı gör;
    Tek soluk yitirme kendini bilmeden;
    Bırak yarını, dünü, yaşadığın anı gör.

    Sürekli düne ya da yarına odaklanarak geçen hayatımızın ne zaman son bulacağını, hangi günümüzün son günümüz olacağını bilemeyiz. 
    Şimdi bir düşünün. Bugün uyandığınızda son gününüz olsa ne yapardınız, bugünü nasıl geçirmek isterdiniz? Son gününüz olduğunu bile bile anne- babanıza ya da sevdiklerinize kötü davranır mıydınız, eşinizin veya çocuğunuzun uzun zamandır geçirmeyi istediği eğlenceli bir günü erteler miydiniz? 

    Bugününüzün son gününüz olmadığını nereden biliyorsunuz?

  • Çocuk ve ergen psikiyatrisinde acil durumlar

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde acil durum; çocuğun ya da bir başkasının yaşamının tehlikede olduğu ya da çocuğun çok ağır, çok yıkıcı bir travma ile karşılaşma riskinin yüksek olduğu durumdur. Bunlar;

    1.İntihar düşüncesi ya da girişimi,

    2.Taciz (Cinsel, fiziksel, duygusal),
    3.Okul korkusu,
    4.Anoreksiya Nervosa, Bulumiya Nevroza,
    5.Psikotik bozukluk,
    6.Ebeveynlerin boşanması veya ölümü,
    7.Konversiyon bozukluğu,
    8.Diğer acil durumlar.

    İNTİHAR

    Kişinin kendi isteği ile yaşamına son vermesi eylemi ölümle sonuçlandığında ‘İntihar’, ölümle sonuçlanmadığında ‘intihar girişimi’ adlandırması kullanılır.

    İntihar çocuk psikiyatrisinde karşılaşılan en acil durumdur. Tüm dünyada yaklaşık dakikada bir intihar girişimi olmaktadır. Ölümle sonuçlanan her bir intihar olayına karşılık 30 intihar girişimi gerçekleşmektedir. Her yıl 6000 kişiden biri intihar sonucu ölmektedir. Bu sayı tüm dünyadaki ölümlerin %1-2’ sidir. Batılı ülkelerde intihar, trafik kazalarından daha önde gelen bir ölüm nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre (1995) yıllık intihar hızı 16/100.000. Türkiye’de (1997) intihar oranı: 3,3/100.000
    olarak saptanmıştır. İntihar girişimi kızlarda 4 kat, intihar sonucu ölüm erkeklerde 3 kat daha fazladır.

    Her iki cinsiyette de intihar girişimi en sık 15-24 yaşlarında olur. Erkekler genellikle ateşli silahlar ve asıyı, kızlar kimyasal maddeler ve ilaçları tercih ederler.

    İNTİHAR RİSK FAKTÖRLERİ

    İntihar çocukluk çağında özellikle de ergenlikte önemli risk faktörü olmadan da aniden dürtüsel olarak gerçekleşebilir. Ancak yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda genel olarak kabul görülen risk faktörleri de mevcuttur:

    -Çocukta depresyon,davranım boz., madde bağ. gibi ruhsal boz. bulunması.
    -Çocukta kanser, şeker hastalığı gibi fiziksel hastalığın bulunması.
    -Çocukta önceden intihar girişiminin olması.
    -Ebeveynlerde depresyon, alkol/madde bağımlılığı gibi ruhsal bozukluğun olması.
    -Ebeveynlerde intihar girişimi öyküsü olması.

    -Şiddetli aile içi çatışmaların bulunması.
    -Ebeveynlerin boşanması (risk 2-3 kez fazla), ebeveyn ölümü.
    -Kalabalık ailede yaşama, düşük sosyoekonomik düzey.
    -Yineleyen cinsel, fiziksel, duygusal ihmal ve/veya istismarlar.
    -Deprem, sel gibi doğal afetler.
    -Okul başarısızlığı, öğretmen ve akranlarla sorunlar yaşama.
    -Ateşli silah kullanmanın yaygınlaşması.

    -Medyada intihar girişim/intihar olaylarının manşet haberler olarak yanlış mesajlarla verilmesi.

    -İntihar girişimler sonucunda ailelerin yanlış tutumlar sergilemeleri,…

    İNTİHAR EĞİLİMİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜREN İŞARETLER
    -Çocuk veya ergende ölüm üzerine genel konuşmaların olması,
    -Sürekli ölüm düşüncesi veya ölümü arzulandığına dair tekrarlanan konuşmalar,
    -Çözümsüzlük, umutsuzluk, tükenmişlik duygularının varlığı,
    -İntihar isteğine mantıksal ve filozofik yorumlar getirme,
    -Açık şekilde intihar planından söz edilmesi,…

    İNTİHAR NEDENLERİ
    -Çocuğun veya ergenin kendisine ve başkalarına duyduğu öfke ve cezalandırma isteği.
    -Bir isteğin yerine getirilmesi için baskı yapma çabası.
    -Çocuk veya ergenin çaresizliğini ve acılarını bildirme isteği.
    -Çevrenin ilgi ve sevgisini zorla sağlama; gösterilen yakınlığın içtenliğini sınama isteği,…

    MEDYADA İNTİHARI ÖZENDİREBİLEN YANLIŞ HABERLER NELERDİR?

    –İntihar yöntemlerinin ayrıntılı verilmesi.
    –İntiharın anlaşılmazlığının ve inanılmazlığının vurgulanması.
    –Romantik motivasyonlar bildirilmesi.
    –İntiharın basite indirgenmesi.

    İNTİHAR HABERLERİNİN ÖZENDİRİCİLİĞİNİ AZALTAN HABERLER NELER OLABİLİR?

    –İntihar davranışı dışında alternatif yollar gösterilmesi.
    –Okuyucu/izleyici kitlesinin intihar davranışı konusunda doğru ve yeterli bilgilendirilmesi.
    –İntiharla sonuçlanmayan, baş edilebilmiş kriz durumlarına ilişkin bilgi verilmesi…

    İNTİHARIN ÖNLENMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    -İntihar araçlarına ulaşım azaltılabilir.
    -Tüm sağlık çalışanlarına eğitimler düzenlenebilir.
    -İntiharın medyadaki görünümü değiştirilebilir.
    -Halkın ruhsal hastalıklar ve tedavisi konusunda bilgilendirilmesi sağlanabilir.
    -Okullarda eğitim verilebilir.
    -Telefonla yardım hatları yaygınlaştırılabilir.
    -İntihar davranışı ile ilişkili ekonomik etkenlerin düzenlenme planları oluşturulabilir.

  • Sınav kaygısı: Başımızın Belası

    Sınav kaygısı: Başımızın Belası

    Sokaktan geçen yüz öğrenciye “sınava hazırlanan öğrencilerin en büyük kâbuslarından biri hatta en büyüğü nedir?” diye sorsak herhalde çoğu hep bir ağızdan “sınaaav kaaaygısı öğğretmeniiiiimm!”diye cevap verir.

    Düşünsenize bir yerlere gelebilmek için aylarca hatta yıllarca çalışıyorsunuz, çabalıyorsunuz, kendinizden geçiyorsunuz, o kadar para ve zaman harcıyorsunuz, tam sınav günü geliyor, başlıyor bir kalp çarpıntısı, heyecan, ardından sınavda eller titriyor, boğaz kuruluğu, tüm bildiklerini unuttuğunu zannetme, hızlı atan bir nabız ve sonuç hüsran. Peki, ne oldu? Sınav kaygısı denen şey yüzünden bütün hayaller başlamadan yıkıldı.

    İnanın ülkemizde şu kaygı denen illet yüzünden ne gençler telef oldu, ne hayaller yıkıldı, ne beyinler göçtü.

    Peki, nedir, nasıl bir illettir bu sınav kaygısı ve bunu yok etmek için ne yapılabilir?

    Aslında sınav kaygısını tanımlamaya gerek yok, bunun yerine sınav kaygısı yaşayan öğrencileri tanımlasak daha doğru olur.

    Bu öğrenciler ürkek bir ceylan gibidir. Her an dünya başlarına yıkılacak gibi dururlar. Ne zaman bir sınava girseler, sınavdan sonra “yaaa yine heyecanlandım!” diye yakınmaya başlarlar, be nedenle yüzleri genellikle asıktır.

    Kız öğrencilerde daha çok gibi görünür ama bunu yaşayan erkek öğrenci de az değildir. Tabi onlar çaktırmamaya çalışırlar çünkü erkek adam ağlamadığı gibi kaygılanmaz da.

    Çoğu zaman kaygıları ders çalışma isteksizliği ile maskelenir ve evde ne ders çalışırlar ne de doğru dürüst test çözerler. Zannederler ki canları ders çalışmak istemiyor, yorgunlar falan. Aslında kaygıları, başarısızlık korkuları onların başarısızlıkla karşılaşmasını engellemek için kendisini “isteksizlik” olarak maskelemiştir.

    Sonra bu öğrenciler gizli bir tarikat üyesi gibi hep bir ağızdan aynı şeyleri söylerler. “Ya başaramazsam, ya yapamazsam, yine olmayacak, ya bu yıl da olmazsa” bu cümlelerden sadece birkaçı. Bu felaket tellalı cümleleri ağızlarından hiç düşürmezler. Girdikleri bir deneme sınavı ya da evde çözdükleri herhangi bir test sonucunda küçücük bir yanlış yapmaya görsünler, hemen müneccim kesilip “ben demedim mi, olmaz dedim ya, olmayacak işte!” diye atlarlar.

    Bu öğrencileri gördüğünüzde aklınıza hemen “acaba bunlar böyle konuşmak için üste para mı alıyorlar?” diye düşünebilirsiniz. Normaldir, zira bazen biz de düşünmüyor değiliz. Ama bu soruyu kendilerine sorduğumuzda, hepsi birden “yoooo!” diyor. “Peki, madem para almıyorsunuz ya da biriyle anlaşma imzalamadınız o zaman tam tersini söyleyin” diyoruz. Bu kez de “söylesek ne değişecek ki hocam!” diyorlar. “Çok şey değişir, sen hele önce bir dilini değiştir, düşüncelerin de onunla beraber yavaş yavaş değişir zaten” desek de bu söylediklerimiz pek kar etmez.

    Hâlbuki sizi rahatsız eden inançlarınızı değiştirmeye dilinizden başlasanız o kadar çok şeyi değiştirebilirsiniz ki. Ve inanın söylediklerinizin, düşündüklerinizin sizin üzerinizde yaptığı etkiyi bilseniz bu cümleleri bir daha asla kullanmazsınız.

    Ağzınızdan Çıkanı Kulağınız Duysun!

    Şu Japonlar gerçekten ilginç ama bir o kadar da orijinal adamlar. Hele içlerinde bir profesör var ki o daha da ilginç ama yaptığı araştırma ile aslında bize göre bir çığır açtı. Adı Masaru Emoto.

    Prof. Emoto, bizlerin içtiği, yıkandığı,  çay demlediği suyu almış ve “acaba bizim söylediklerimiz, düşüncelerimiz, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler suyun yapısını nasıl etkiliyor?” diye kendine sormuş ve bu sorunun cevabını belgelemeye karar vermiş. Sonra elindeki fotoğraf çekebilen mikroskobuyla su damlacıklarını dondurup dondurup incelemiş.

    Emoto, dünyanın değişik bölgelerinden alınan ve değişik durumlarda bulunan su örnekleriyle yaptığı yüzlerce çalışmanın sonunda şu sonuca ulaşmış: “Su canlı ve her duygumuza, düşüncemize tepki veren bir madde. Suya olumlu ya da olumsuz bir şey söylendiğinde anında etkileniyor ve söylenenlerdeki enerjiyi kolayca kopyalayabiliyor.”

    Yukarıdaki fotoğraflarda Profesör’ün yaptığı ve mikroskobuyla resmini çektiği su moleküllerinden sadece bir kısmını görüyorsunuz. Emoto, bu suları dondurmadan önce şişelerden birinin üstüne “teşekkür ederim”, diğerine de “beni hasta ediyorsun” yazıyor. Bir süre sonra “teşekkür ederim” yazılı şişenin içindeki suyun molekülleri oldukça güzel bir hal alırken, “beni hasta ediyorsun” yazılı suyun molekülleri ise kamyon çarpmışa dönüyor.

    Emoto benzer sonuçlara, temiz ve kirli su kaynaklarından alınmış su örneklerini inceledikten sonra, Beethoven’in Pastoral Senfonisi gibi klasik bir müzik ile Heavy Metal müzik gibi farklı tarzlarda müzikler dinlettikten sonra ya da korku, şiddet duyguları içeren ve içermeyen filmlerden sonra da ulaşmış.

    Yaptığı incelemeler ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin ulaştığı sonuçlar genellikle aynı: “Su kendisine verilen duygu ve düşüncelerden etkileniyor ve moleküler yapısı da buna göre olumlu ya da olumsuz biçimde değişiyor”. Hatta aynı sonuçlara ulaşan sadece Emoto değil, bu çalışmadan sonra pek çok araştırmacı da yaptıkları deneylerinde çoğunlukla aynı sonuçlara ulaşmışlar.

    Dünyanın olduğu gibi vücudumuzun da dörtte üçünü kaplayan su, hücrelerarası bilgi alış- verişini sağladığı için sizin düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey bütün hücrelerinize kadar etki yapıyor. Dolayısıyla bir süre sonra siz düşündüğünüz ve konuştuğunuz gibi olmaya, yaşamaya başlıyorsunuz. Etrafınızda “ben yapamam, ben edemem, ben şöyle başarısızım, böyle beceriksizim” diyenlere bir bakarsanız bunu daha iyi görebilirsiniz.

    Şimdi bir düşünün. Düşünceleriniz, söyledikleriniz suya bu etkiyi yapabiliyorsa acaba size ve çevrenize neler yapmaz ki… Çevrenizde duyarsınız belki, bazen insanlar kendilerine “nasılsın?” diye sorulduğunda “iyi diyelim iyi olsun” derler. Gelin siz de önce dilinizi bir değiştirin, bırakın artık kendinize “ya yapamazsam, ya kazanamazsam, ya şöyle olursa, ya böyle olursa” deyip durmayı, sınava hazırlandığınız o sayılı günleri kendiniz için bir işkenceye dönüştürmeyi. Artık “iyi” deyin iyi olsun, sloganınız da bu olsun.

    Geleceğiniz Bugünde Saklı, Kıymetini Bilin!

    Kaygı dediğimiz şey esasında insanın bugüne değil de daha çok geleceğe odaklanması ve yaşadığı anı görememesidir. Sınavlara hazırlanan ve heyecan ya da sınav kaygısı dediğimiz duygudan muzdarip öğrenciler de işte böyle yaşadıklara ana değil de bilmem kaç ay sonra yapılacak olan o sınav anına takılıp kalırlar. Onların bu durumu da bize hep mutluluğu arayan genç adamın hikâyesini hatırlatır.

    “Uzun zaman önce, uzak diyarlardan birinde yaşamın gizemini ve mutluluğun kaynağını arayan bir genç vardır. Bu genç bir gün babasına yaşamın gizemine ve mutluluğun kaynağına ulaşmak istediğini ama bunu nasıl yapacağını bilmediğini söyler. Babası da kendisine ancak Bilge Kral’ın yardım edebileceğini, onun yanına gitmesi gerektiğini söyler.

    Birkaç gün süren yolculuktan sonra kralın karşısına çıkar. Kral’a “Bana yaşamın gizemini ve mutluluğun kaynağını bulmam için yardım eder misiniz?” der. Kral kendisine daha sonra yardımcı olabileceğini ve şimdi gidip bir süre sarayını dolaşmasını söyler. Ve gence bir kaşık verir. Kaşığın içerisine de iki damla yağ koyar ve yağı dökmemesini tembihler. Genç gidip sarayı dolaşır ve kendisine söylenen saatte tekrar kralın karşısına gelir. Kral: “Sarayımı iyice dolaştın mı?” der. Genç “evet” der. “Peki”, der kral; gencin elindeki kaşığa bakar, yağ dökülmemiştir. Kral: “Sarayımdaki ünlü ipek halıları gördün mü?” der. Genç “hayır” diye cevap verir. “Peki, bahçemi gezdin mi? Çok güzel çiçekler vardı, bahçıvanım onları uzun yıllarda yetiştirdi, onları gördün mü?” diye sorar. Genç “hayır” der. Kral, “ya muhafızları gördün mü? Çok eğitimli ve disiplinli bir ordum var.” Genç, “görmedim” der.

    Kral, tekrar kaşığa yağı damlatır ve “Yeniden sarayımı gez” der. “Etrafına iyi bak” demeyi de ihmal etmez.

    Genç, elinde kaşıkla birlikte tekrar sarayı gezmeye başlar. Ve sarayın muhteşemliğini görür, şaşkınlıkla tekrar kralın karşısına gelir. Hayretler içinde krala gördüğü bahçeden, ipek halılardan ve sarayın muhteşemliğinden söz eder.

    Bilge Kral, “Peki kaşıktaki yağa bir bakalım” der. Gencin elindeki kaşıkta yağ kalmamış, hepsi dökülmüştür. Yağdan eser yoktur. Ve Bilge Kral gence: “İşte yaşamın gizemi ve mutluluğun kaynağı budur, elindeki iki damla yağı yitirmeden etrafına, dünyaya bakabilmeyi öğrenmektir.” der.”

    Bu hikâyedeki gencin elindeki kaşığı o aklınızdan çıkaramadığınız sınav anınız, içindeki yağı da o anı düşündükçe hissettiğiniz korku, kaygı ya da heyecan olarak düşünebilirsiniz. Şimdi yaslanın arkanıza ve bırakın artık o, beş- on ay sonraki birkaç saatlik sınav anını düşünüp durmayı. Şimdiye odaklanın, değiştirme gücünüzün olduğu tek ana ve elinizden gelenin en iyisini yapmaya…

  • Otistik bozukluk (otizm)

    İlk kez Leo Kanner 1943’de ‘erken infantil otizm’ terimini kullanmıştır. Temel sorunlar;

    -Sosyal iletişimdeki yetersizlik,

    -Konuşmada gecikme ya da hiç konuşmama,

    -İlgi ve etkinliklerde sınırlı, basmakalıp ve yineleyici örüntülerin olmasıdır.

    Otizmde dil gelişimi:

    -Konuşma olmaz ya da gecikmiştir. Konuşmadaki en belirgin özellik budur.

    -Zamirleri ters çevirme, (ben yerine o demek gibi).

    -Melodik konuşma,

    -Soru sorar tarzda konuşma,

    -Kendi kendine konuşma,

    -Erken ekolali-soruyu tekrar etme,

    -Gecikmiş ekolali,

    -Monoton ya da gürültülü konuşma,… görülebilir.

    Otistik bozukluk olan çocukların zeka düzeyleri oldukça değişken olmakla birlikte zeka düzeyi %21-30’unda ancak 70 üzerindedir.

    Otistik bozuklukta sosyal gelişimdeki sorunlar;

    -Sosyal gelişimde sapma
    -Gülümsemenin gecikmesi ya da yokluğu
    -Taklitte yetersizlik, göz göze gelememe

    -Arkadaşlık kuramama, oyun oynamama
    -Dokunulmaktan hoşlanmama
    -Görmüyormuş gibi bakma
    -Başkalarının duygularına karşı empati yapamama
    -Uygunsuz etkileşim

    Taklit edebilme; öğrenmede önemli bir yeti olduğu için bu çocukların eğitiminde sık sık tekrar etmeler gerekmektedir. Sosyal uyum sağlama ve kabulde empati yeteneğinin olması da diğer önemli yetidir. Başkalarının duygularını, söylemek istediklerini algılayamayan çocuk yeterli ve doğru sosyal iletişim kuramaz.

    Otistik bozukluğu olan çocukta duygulanım;

    -Donuk, künt
    -Cezaya ve ödüle cevapsız,
    -Huzursuz, huysuz,
    -Sebepsiz ağlayıp, gülen,
    -Durum ve olaylarla uygunsuz duygulanımlar,… görülebilir.

    Otistik bozukluğu olan çocukta dikkat;

    Genellikle dikkat dağınıktır. Bazen bazı nesne ya da olaylara olağanüstü fazla dikkat gösterebilir.

    Otistik bozukluğu olan çocuktaki sensorimotor sorunlar;

    -Hipotoni,
    -Yürümede geçikme gibi kaba motor kas gelişiminde sorunlar,
    -Parmak ucunda yürüme,
    -El becerilerinde yetersizlikler, sakarlık gibi ince motor kas gelişiminde sorunlar,
    -Dyspraxia
    -El çırpmalar, dönme hareketi gibi stereotipik (anlamsız yineleyici hareketler) hareketler
    -Sese aşırı tepki veya tepkisizlik… görülebilir.

    Otizimde gidişatı belirleyen ölçütler;

    -5 yaşında halen konuşmanın gelişmemiş olması,
    -Zeka düzeyinin 50’nin altında olması,
    -Tabloya epilepsi gibi organik bir bozukluğun eşlik etmesi,
    -Klinik tablonun şiddetinin ağır olması,
    -Özel eğitime geç başlanması,
    -Olumsuz aile ve diğer çevre koşulları,
    -Anne-çocuk arasındaki duygusal bağın zayıf olması,
    -Geç tanı konulması,… Otizmin gidişatındaki olumsuz faktörlerdir.

  • Travma ve EMDR

    Travma ve EMDR

    Travma son zamanlarda bireylerin baş edemediği çoğu duruma karşı kullandığı bir kelime haline gelmiştir. Öyle ise hangi durumlar travma hangi durumlar travma olarak adlandırılmaz bunlara değinelim. Kişinin çoğu zaman olağandışı ve beklemediği bir anda karşılaştığı, çok korktuğu, dehşet içerisinde kaldığı, kişide çaresizlik yaratan olayların kişi üzerindeki etkilerine ruhsal travma denir. Burada dikkat edilmesi gereken konu insanların üzüldüğü, mutsuz olduğu birçok durum olabilir ancak bu durumların hepsi travma olarak adlandırılmaz.

    Travmaya sebep olan olaylar arasında; taciz, tecavüz, işkence, afetler (sel, deprem, yangın vb.), kazalar, beklenmedik ölümler, ciddi ve ölümcül hastalıklar gösterilebilir.

    Travmalardan sonra en sık rastlanan iki ruhsal rahatsızlık; depresyon ve travma sonrası stres bozukluğudur.

    Kişinin travmatik olayı kendinin yaşamış olması ya da başkasının başına geldiğinde şahit olması, öğrenmesi ve bu olaya ilişkin iç ya da dış uyaranla karşılaşınca yoğun ve uzun süreli ruhsal sıkıntı yaşaması, fizyolojik tepkiler vermesi, olaya ilişkin düşünce ve duygulardan kaçınması yine olaya ilişkin kişi, durum, nesnelerden uzak durma çabası, kişinin kendisi ya da dünya ile ilgili abartılı olumsuz inanışları (örn; ben kötüyüm, dünya tehlikelidir) , süreklilik gösteren olumsuz duygular yaşaması (korku, dehşet) travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılır.

    EMDR, Travma Sonrası Stress Bozukluğu tanılarının tedavisinde yoğun olarak uygulanan terapi yöntemidir. EMDR süresince, terapist müdahalenin odak noktası olacak spesifik problemi belirlemek için danışanla birlikte çalışır. Terapist, yapılandırılmış prosedüre dayanarak, danışanın kendisini rahatsız eden durumu veya olayı tanımlamasına rehberlik eder ve üzücü olan önemli kısımlarını seçmesine yardımcı olur. Danışan göz hareketlerini takip ederken aynı zamanda hedef anının veya diğer anıların çeşitli kısımlarını deneyimler. Terapist, danışanın kendi başına doğru bir şekilde işleyip işlemediğinden emin olmak için, düzenli aralıklarla göz hareketlerini durdurur. Terapist bu süreçte danışana yardımcı olur ve ne yönde müdahale edileceği hakkında kararlar verir. Buradaki amaç, danışanın olumsuz deneyimle ilgili bilgiyi hızlı bir şekilde işlemesi ve uygun bir çözülmeyi sağlamaktır. Shapiro’nun deyimiyle bu belirtilerin azalması, danışanın negatif inancının yeni bir pozitif inanç ile yer değiştirmesi ve daha optimal seviyede işlevsellik göstermesi anlamına gelmektedir. EMDR tedavisi tek bir travma söz konusu olduğunda 1 ila 4 seans arasında, daha zor problemler söz konusu olduğunda ise 1 sene veya daha uzun sürebilmektedir.

  • Çocukların özgüveninin artması için aile ve öğretmenlere öneriler

    Özgüvenli çocuk; demek kendini düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen, alternatif çözüm yolları üretebilen, sınırlarını doğru tanıyabilen, sonsuz sevgiye sahip olduğunu hissedebilen, her zaman daha iyisini yapmak için motivasyonunu kaybetmemiş olan, mutlu bir çocuk demektir.

    1.Özgüvenli bir çocuk yetiştirmek için öncelikle çocuğunuzu doğru ve objektif tanımalı ve beklentileriniz gerçekçi ve çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Örn. Çocuğunuzun 3 yaşında iken dağıttığı oyuncakları toplamasını beklemeyin.

    2.Çocukların yaşlarına göre farklı özellikler gösterdiklerini unutmayın. Örn. 3 yaşından küçük çocuklar oyuncaklarını paylaşamayabilir.

    3.Çocuğunuzu diğer çocuklar ile ya da akranlarla kıyaslamayın. Onlar sizi diğer ebeveynler ile kıyaslar ise sizin hoşunuza gider mi? Düşünün.

    4.Çocukların öğrenme sürecinde bizlerin onlardan neler beklediğimizi tam olarak duyması gerekir. Bu süreçte ayrıntılar ile örnekler verilebilir. Sizlerin de bu konuda birer örnek teşkil ettiğinizi unutmayın. Örn. Tiyatroya gittiğinizde sırasını bekleyeceğini, yüksek sesle konuşmamasının gerektiğini önceden anlatın.

    5.İlk defa karşılaşacağı ortamlarda nelerin çocuğu beklediğini anlatın ki uyumsuzlukları olur ve bilmediğinden eleştiri alır ise toplum içinde kendini yetersiz hissetmesin.

    6.Oyunlar ile çocuğa doğru davranışların denemelerini yapın. Ör. Kalabalık bir yere gittiğinizin hayalini kurup önündeki kişiyi geçmek için itmek yerine ‘izin verir misiniz’ gibi cümleler kurabileceğini gösterin.

    7.Çocuklar belli durumlarda davranışlarını değiştirebilir, kurallara uymakta zorluk yaşayabilirler. Örn. Yorgun, uykusuz, aç olduklarında sabırsız olabilirler. Bu durumlarda bazı davranışlarına hoşgörüyü uygulayın. Çocuğunuza karşı doğru tutum gösterdiğinizde bu kuralları bozacaksınız anlamına gelmeyecektir.

    8.Sabahları sizin işe çocukların okula gitme telaşınızı yaşayıp, çocuğunuzla istemediğiniz şekilde iletişim kurmamak için (örn. Bıktım artık senden, her sabah seni uyandırmak zorunda mıyım?) akşamdan ve çocuklar uyanmadan önce kendi hazırlıklarınızı tamamlayın.

    9.Çocuğunuz küçük ise akşamdan kıyafetlerini ve okul çantasını hazırlamasına yardım edin.

    10.Sabah hazırlanma telaşına ‘yedin-yemedin’ gibi olumsuz çatışmalar eklemeyin. Bu konudaki ihtiyacını diğer öğünlerde telafi etmeye çalışın. Çoğu erişkin bile sabah kahvaltı yapmada isteksizdir unutmayın.

    11.Çocukların kuralları uygulamasında aktif roller ve sorumluluk almasına yardımcı olun.Örn. Sabah uyanması için odasına çalar saat koymak, yemeklerin hepsinin tadına bakmasını istiyorsanız miktarını ayarlamayı çocuğunuza bırakmak.

    12. Koyduğunuz kuralların bir süre sonra siz ve çocuğunuz arasında ‘kurallı iletişim’ şekline dönmemesine dikkat edin. Bazı şeylerin uygun örnek oluşturarak çocukların sizden öğreneceğini ya da kendilerinin yaptığı şeyleri takdir ettiğinde davranışın pekişeceğini unutmayın. Aksi halde herşeyi kural olarak algılayan bir çocuk ile çok yoğun çatışmalar yaşayabilirsiniz. Evde çok kural olan bir çocuk okuldaki kurallara karşı da isyankar olabilir unutmayın.

    13.Çocukların düşüncelerinin sorulması, farklı bakış açısına sahip olduklarının vurgulanması kendilerini daha önemli hissettirecek ve sosyal ortamlarda da kendilerini ifade etmekteki çekingenlikleri azalacaktır.

    14.Çocuklara tercihlerinin de önemli olduğunu hissettirin. Örn. Dinledikleri müzik grubu, giydikleri kıyafet.

    15.Kurallara uyulmadığı zaman neler ile karşılaşacağını çocuklar bilmelidir. Burada uyulmayan davranışa karşı oluşturulacak yaptırımların ertelenmemesine ve genelleme yapılmamasına özen gösterilmelidir. Örn. Bir daha bilgisayarı 2 saatten fazla oynarsan yaza kadar sana bilgisayar yasak demek uygulanması zor ve gerçekçi olmayan bir ceza demektir. Bu şeklideki cezaların hem uygulanması zordur hem de iletişimde inatlaşma olasılığını arttırır. Bunun yerine kısa süreli sınır koymak daha uygun olacaktır.

    16.Öğretmenler açısından okulda ilk haftalarda tüm çocukların okul ve sınıf kurallarını doğru algılaması için çocuklarla toplantılar düzenleyip bilgi vermek önemlidir.

    17.Kurallar sınıfta çocukların görebilecekleri göz hizasına uygun şekilde asılmalıdır.

    18.Çocuklar kurallara uymadıklarında neler olabileceğini önceden bilmelidir.

    19.Koyduğunuz kuralı o an açıklayamayacaksanız ‘ben senin büyüğünüm ve bu kararı vermek benim görevim, seninle şu an tartışamayacağım bir sürü nedeni var’ gibi açıklama yaparak daha sonra nedenini açıklamak için ortam hazırlayın.

    20. Çocuğu fiziksel ve/veya duygusal olarak (örn. Aşağılama, küçümseme, hor görme, sürekli eleştirme, küfür etme) ihmal ve istismar etmeyin.

    21.Çocuklar ile iletişimde ‘bozuk plak tekniği’ kullanılabilir. Benzer uyarıyı peşpeşe yapmak gerekebilir. Uygun ve ikna edici bir dil ile 3 kez tekrar ettikten sonra daha kararlı bir şeklide beklentilerinizi söyleyip davranışa yönelmesini sağlayabilirsiniz. Başlangıçta çocuklar sizin kararlılığınızı sürdürüp sürdürmeyeceğinizi test etmek isterler.

    22.Çocuğunuza bütün özellikleri ile değer verdiğinizi, sevdiğinizi hissettirin. Herkesin olumlu ve olumsuz özellikleri olabilir bunu unutmayın.

    23.Çocuğumuzun davranış ve düşünceleri konusunda sorunlar yaşansa bile sevgi olarak bakıldığında kendisinin aile için özel bir yeri olduğunu bilmesi ve sevildiğini hissetmesi önemlidir.

    24.Çocuğunuzu değil, davranışlarını eleştirin. Örn. ’Sen kötü bir çocuksun, kardeşine vuruyorsun’ yerine ‘kardeşine vurman doğru bir davranış değildir’.

    25.Sınıf içinde çocukları arkadaşlarının önünde kırıcı bir şekilde eleştirmeyin. Bu durumda diğer çocuklar da öğrencinizin negatif özelliklerine daha çok odaklanacak ve O’nu dışlayabileceklerdir.

    26.Suçluluk duygusuna kapılmadan hata yapabilme olanağını kendisine tanıyın. Örn. Ödevlerdeki yanlışları çocuğu suçlamadan kendisine iletin ya da farkına varmasını sağlayın. Hataları azaldığı zaman da bunu farkettiğinizi ve başardığını hissettirin.

    27.Çocuğun uygun davranışları için yüreklendirici mesajlar kullanın.Örn. Aferin, bugün çok gayretlisin, odanı çok güzel toplamışsın, öğretmeninle görüştüğümde derslere daha çok katıldığını duymak beni mutlu etti.

    28.Yüreklendirici mesajları kullanırken gülümseme, sarılma, öpme, göz kontağı kurma gibi istenilen bir davranışı güçlendirmede çok etkili olan sosyal ödülleri de kullanmaya özen gösterin. Unutmayın ki zamanla maddi ödüller eski çekiciliğini yitirir.

    29.Çocuklara cesaret kırıcı mesajlar verilmemelidir. Örn. Hep sorun sende, beni hiç dinlemiyorsun. Bu durumlar utanç ya da suçluluk duygularına neden olur, işbirliğini engeller, direnme ve öç alma duygularını harekete geçirir.

    30.Duygu ve düşüncelerinizi açıklarken BEN DİLİ ile konuşun. Örn. ‘sen bunu nasıl yaparsın? Nasıl bir çocuksun’ yerine ‘bunu neden yaptığını anlamıyorum’

    31.Çocuğunuza sınırlandırılmış seçenek sunun. Çocukların söz dinlemeleri ve işbirliği yapmaları için etkili yöntemlerden biridir. Çocuk, seçme şansı kendine verildiği için, kontrolün kendisinde olduğunu düşünür ve seçtiği şeyi yapmaktan da hoşlanır. Çocukta öz-disiplin kazanmasını ve doğru kararlar alma yeteneğini geliştirmesini sağlar.

    32.Çocuğunuz için iyi bir dinleyici olmaya çalışın. ‘ben onun yerinde olsaydım ne düşünürdüm, ne hissederdim?’ diyerek empatiyapmaya çalışın.

    33.Çocuğunuzun duygularını anladığınızı ifade edin.Örn. Sana sebze yemeği yemelisin dediğim için sinirlenmiş gibisin ama…’

    34.Çocuğun problemleri üzerinde düşünmesini ve kendi çözümlerine ulaşmasını sağlamak için yardımcı sorular yöneltin. Örn. Bu problemi nasıl çözmeyi düşünüyorsun?

    35.Küçük çocuklar için olumsuz davranışın yerine yapabileceği alternatif davranışlar gösterin. Örn. Yapma demek yerine neyi yapması gerektiğini söyleyin.

    36.Çocukların bir aktiviteyi bitirmesine yardımcı olmak için, zihinsel olarak bu değişikliğe hazırlanmasını sağlayacak zaman tanıyın. Örn. 3 kez daha sallanınca eve gidiyoruz.

    37.’Eğlenceden önce iş’ prensibini uygulayın. Örn. Oyuncaklarını topladıktan sonra birlikte pasta yapmak.

    38.Notlar, şekiller çocuğunuzun işbirliğini sağlamak için iyi yöntemlerdir. Örn. Yatağını toplamayı unutma notu.

    39.Çocuğunuz olumsuz davranışlar gösteriyorsa, bu davranışın altında yatan nedenleri anlamaya ve önlem almaya çalışın.

    40.Kontrolünüzü yitirmemeye çalışın. Saldırgan tavırların (örn. Dövmek) ve sözlerin (Örn. Aşağılamak)çocuğun davranışlarını düzeltme gücü yoktur.

    41.Tahammülünüzün olmadığı bir gününüzde iseniz ya da kendinize kısa bir zaman dilimi ayırmak istiyorsanız, önceden tedbir alıp çocuğunuza durumu açıklayın. Örn. Bugün çok yorgunum, gürültü etmeden oynamanı istiyorum.

    42.Kendinize düşünmek için zaman tanıyın. Örn. Bu konuyu biraz düşünmeliyim.

    43.Kuralların bozulması durumunda uygulayacağınız sonucun uygun ve doğru yerde kullanılmasına dikkat edin. Örn. Sizden izin almadan sokağa çıkmış ise birkaç gün sokağa çıkması yasaklanabilir.

    44.Yapamayacağınız boş tehditlerden kaçınmaya çalışın ya da uygulamayacağınız bir durumu korku ve baskı aracı olarak kullanmayın. Örn. Seni bir daha oyun parkına getirmeyeceğim.

    45.Mizahı kullanın. Çocuklar kendilerine şaka ile söylenenleri daha rahat kabullenir. Ancak esprinin alaya almamasına dikkat etmek gerekir.

    46.Mümkünse ‘hayır’ kelimesi yerine ‘evet’ kelimesini kullanın. Örn. Evet çikolata yiyebilirsin ama yemekten sonra.

    47.Durumlarla ilgili açıklamada bulunun. Örn. Benim öncelikle yemeğimizi yapmam gerekiyor, beni bekleyeceğini biliyorum.

    48.Mümkünse sonuçları çocuğun da görmesini sağlayın. Örn. Bak kutumuz bomboş, hiç çikolata kalmamış.

    48.Çocuğunuza iyi örnek olun. Çünkü çocuklar anne-babalarının davranışlarını gözler ve davranışlarını tekrar ederler.

    Çocuklarımıza iyi model olarak, izlediklerini denetleyerek, arkadaş seçimlerine yardımcı olarak, uygun başa çıkma yöntemleri geliştirmelerine, davranışlarından sorumlu olmalarına olanak sağlayarak ve ne yaparlarsa yapsınlar hep sevildiklerini hissettirerek büyütelim.

  • Bebeklerde Uyku Eğitimi

    Bebeklerde Uyku Eğitimi

    Yenidoğan bebekler, ebeveynlerinin yeni düzene adapte olmasında zorlandıkları gibi hiç bilmedikleri bu yeni ortama uyum sağlamakta zorlanırlar. Annelerini emerek rahatlamaya ve sıcacık geçen 9 aylık süreçten sonra da o sıcaklığı hissetmek için annelerine ihtiyaç duyarlar. Bu ilk aylarda bebeklerin sık sık uyanması olağan bir durumdur. Anneler yeni düzene adapte olurken zorluk yaşayabilmekte ve bu sık uyanmalar yorgun düşmelerine, uyku ihtiyaçlarının karşılanamayıp annelerin mutsuzlaşmasına neden  olabilmektedir. Uyku eğitimine hem anne ve baba hem de bebek hazır olduğunda başlanmalıdır. Bebeklere 4. aydan sonra uyku eğitimi verilebilir. (Çeşitli uyku eğitimleri vardır ancak yukarıda bebeğin hazır olduğu ay aralığı yatır-kaldır yöntemine göre olan uyku eğitimi aralığıdır.) Uyku eğitimi sabır gerektiren bir süreç olduğundan annenin ve babanın bu sürece inanması, eğitim verilmeden önceki süreçte çocuğun evden farklı yerde uyutulmaması, rutini bozacak durumlardan kaçınılması ve buna benzer koşulları sağladıktan sonra eğitime başlamaları gerekmektedir.

    UYKU EĞİTİMİ

    Uyku eğitimi vermek için bebeğinizin fiziksel herhangi bir rahatsızlığı bulunmuyorsa, anne ve baba sabır gerektiren bu sürece başlamaya hazır ise uyku eğitimi verilebilir. Bebeğinize uyku eğitimi vermeden yaklaşık 2 hafta önce (gerekirse daha fazla) bebeğinizin gün içindeki beslenme, aktivite, uyku zamanları not edilir. Not edilen bu alışkanlıklar aşağıdaki E.A.S.Y yöntemine göre düzenlenir.

    E. (Eat)= Beslenme

    A. (Activity)= Aktivite 

    S. (Sleep) = Uyku 

    Y. (Your Time) = Size kalan zaman

    Yukarıda verilen rutine göre bebeğinizin gün içinde yaptıkları düzenlenir. Örneğin; uyuması için emzirilmez, bebek uyku ve beslenmeyi birbirinden ayırmalıdır. Aksi durumda uyumak için emzirilmeye ya da biberon ile beslenmeye ihtiyaç duyar. 

    PEKİ UYKU EĞİTİMİ AŞAMASINDA NELER YAPMALIYIM?

    Gece uykusuna yatırmadan önce de bebeğinize belirli alışkanlıklar yaratmalısınız, bebekler düzeni sever. Bir gün 19:00 da ertesi gün 23:00 te yatırmamalısınız. Bebeğinizi gece uykusuna yatıracağınız zaman yatırmadan önce ılık bir duş yaptırabilirsiniz. Odasına girip ışığı kapatıp ona iyi geceler dileyebilirsiniz. Her gün aynı şeyleri yapmanız bebeğinizi sakinleştirir ve uyku zamanı geldiğini çağrıştırır. Bu rutinleri oluşturduktan sonra sıra geldi bebeğinizin kendi başına yatağında uyuması ve gece deliksiz uyumasına. Bebeğiniz uykusu geldiğinde size çeşitli sinyaller verecektir. Kulağını kaşıma, gözlerini ovuşturma, esneme, yüzünü çizme vs. Siz bebeğinizin uykusu geldiğini anladığınızda onu yatırmaya hazırsınız demektir. Bir önemli nokta da bebeğinizi yatırmadan önceki 20 dakika çok yoğun yorucu aktiviteler yaptırmamanızdır. Aksi durumda bebeğinizin uykusunun kaçmasına sebep olabilirsiniz. Odasına götürdüğünüzde uyku için nasıl bir rutin oluşturduysanız onu uygulayın. 5 dakika onu sakince oturur vaziyette kucağınızda tutun, konuşmayın ve sallamayın. Sonrasında yatağına sakince koyun. Bebeğiniz eski alışkanlığına adapte olduğundan size tepki verip ağlayacaktır ya da huysuzlaşacaktır. Ağladığında bebeğinizi hemen kucağınıza alın ve şşş.. sesi çıkarıp parmaklarınızla sırtına nazikçe pat pat yapın. Sakinleştiği an hemen yatağa geri bırakın.

    Tekrar ağlayınca yine kucağınıza alıp aynı işlemi uygulayın. Buradaki önemli nokta sustuğu an yatağa bırakmanız 5 saniye bile geçirmeyin. Birkaç gün sizin için yorucu olabilir bu nedenle size yardımcı olabilecek kişilerden destek isteyebilirsiniz. Bebeğiniz gece uyandığında da beslemeyip yatır kaldır yöntemine devam etmelisiniz. Ek gıdaya henüz geçmemiş bir bebeği 20:00 civarında yatırdığınızı düşündüğünüzde 23:00 civarı kaldırıp beslemelisiniz bu bebeğin gece öğünüdür ve rahat uyumasını sağlar. Ek gıdaya geçen, gün içerisinde iyi beslenen bir bebek gece uykusuna yattıktan sonra yetişkin gibi deliksiz uyuyabilir. Bebeğiniz 6 aydan küçükse ve gün içerisinde iyi beslendiğinden emin değilseniz gece öğününden 4-5 saat sonra uyandığında emzirebilirsiniz. Ancak gece öğününden 1-2 saat sonra kalkarsa bu açlık değil alışkanlık uyanmasıdır. Böyle bir durumda tekrar yatır kaldır yapmalısınız. Eğitimi verirken bebeğinizin ağlama sebebinin fiziksel bir durumla alakalı olmadığından emin olmalısınız. Bebeğinize ve size deliksiz uykular (6 aydan küçük bir bebeğe yarım saatten fazla yatır kaldır uygulamayınız.)

  • Çocuğum kaygılandığın da nasıl tepki vermeliyim?

    Kaygı hepimizin zaman zaman yaşadığı temel bir duygudur. Bizi tehlikelere karşı harekete geçirir. Bazı bireyler bu duyguyu daha yoğun ve yaşam kalitesini etkileyecek şekilde yaşarlar. Yapılan araştırmalar kaygı bozukluklarının çocuklukta başladığını ve oluşum sürecinde genetiğin (biyolojik) ve anne baba davranışlarının (çevre) etkili olduğunu göstermiştir.

    Kaygılı, endişeli çocuklar çevrelerindeki olaylara karşı aşırı hassastırlar. Karşılaştıkları sorunların olumsuz sonuçlanmasından, kötü şeyler yaşanmasından gereğinden fazla endişe duyarlar. Eğer aileler çocuklarının duygu yoğunluğunu fark edemezlerse, sorun karşısında çözüm üretmek yerine ondan uzak durmasını isteyebilirler. Bu şekilde aileler koruma iç güdüsü ile davrandığında bir taraftan çocuklarının öğrenme fırsatlarını elinden alırken bir taraftan da kaygının sürmesine neden olan kaçınmayı pekiştirirler. Örneğin parkta arkadaşlarının ona güldüğünü düşünen ve bu durumdan dolayı kendini dışlanmış hisseden bir çocuk ve aile hayal edelim.

    Eğer aile çocuklarına hemen uzak durmasını ve parka gitmemesini isterse aceleci ve zararlı (kaygıyı arttıran) bir çözüm önermiş olur. Onun yerine ne hissettiğine iyice kulak vermek, yaşadığı duyguya eşlik etmekle (empatik tutum) başlanmalıdır. Dışlanmasına neden olan olayı ve bu durum karşısındaki yorumunu (dışlanıyorum) test etmesini istemek ikinci adım olmalıdır. Zaten kaygısını anlatmış çocuk sakinleştikçe daha gerçekçi düşünebilecektir. Bu durumda arkadaşları ile tekrar oynamayı ve aynı şeylerin yaşayıp yaşamayacağını test etmesini istemek çocuğa öğrenme fırsatı sunacaktır. Unutmayın kaygı kaçındıkça artan bir duygudur. Çocuklarımızın kaygıyla yüzleşmesini, bu duygunun nedenlerini değerlendirmeyi öğretmek ailelerin temel görevlerindendir.

    Kalın sağlıcakla..