Yazar: C8H

  • İntihar Vakaları

    İntihar Vakaları

    Son yıllarda medyada farklı yollarla intihar girişimleri haberlerine sıkça rastlamaktayız. Aşırı dozda ilaç alımı, silahla kendini vurma, kendini asma, yüksek bir yerden atlama gibi şekillerde hayatına son verme girişimlerine başvuran bireyler karşımıza çıkıyor. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada intihar vakaları en önemli ölüm sebeplerinden. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre intihar, toplumda ilk on ölüm nedeni arasında. 15-24 yaş grubunun ölüm nedenleri arasında ise intihar ikinci sırada yer almakta. İntihar girişiminde bulunan kişiler gerçekten ölmek arzusunda olabileceği gibi, bu davranışıyla ruhsal acısını, çaresizliğini, umutsuzluğunu dile getirme amacında da olabilirler. Ülkemizde batı toplumlarına göre daha düşük düzeyde intihar vakaları olmasına karşın, özellikle gençlerde intihar oranlarında yükselme görülmekte. Ülkemizde üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışma, gençlerin %42’sinin bir zaman kendini öldürmeyi düşündüğünü ve %7’sinin girişimde bulunduğunu saptamıştır (1). Bu oran bize intiharın gençlerde çok dikkat edilmesi gereken bir durum olduğunu söylemektedir. Ruh sağlığı profesyonelleri olarak bizler, bir defa bile olsa kişinin aklından kendini öldürme düşüncesinin geçmesinin dikkate alınması gerektiğini savunmaktayız. Ki nitekim yapılan bir çalışmada, intihar fikrinin dile getirilmesinin intihar girişimini yordayan önemli bir etken olduğu gösterilmiştir (2). Bu nedenle, eğer yakınlarınızda kendini öldürme düşüncesi olan kişiler varsa, en yakın zamanda mutlaka bir uzmana başvurması gerektiği konusunda onu bilgilendirmeniz intiharı önlemek için çok ama çok önemlidir.

    Bir insanın yaşamına neden son vermek istediği, intihar davranışı için risk faktörlerinin neler olduğu bir çok çalışmada araştırılmıştır. Öncelikle erişkinlerde yapılan çalışmalarda umutsuzluk ile intihar girişimi arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Bu demek oluyor ki kişinin umutsuzluk düzeyi arttıkça intihara eğilimi daha fazla oluyor. Hayata dair bir umudu kalmayan kişiler daha kolay hayatına son verebiliyor. Buradan hareketle depresyonun intihar ile en ilişkili ruhsal bozukluk olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü depresyondaki kişide yoğun olarak umutsuzluk ve çaresizlik duyguları ön plana çıkmaktadır. Bunun yanında intiharı tetikleyen unsurların aile içi sorunlar, erkek yada kız arkadaş ile ilgili sorunlar, sıkıntı verici yaşam olayları, madde kullanımı, göç, psikiyatrik hastalıklar, yalnız yaşama, düşük sosyoekonomik düzey gibi faktörler olduğu bilinmektedir (4). Bu unsurlar intihara eğilimi arttırmaktadır.

    Ergenlerde ise intihar girişimlerinin yaklaşık üçte ikisinin ölme arzusundan farklı güdülerle gerçekleştirildiği bildirilmiştir. Burada intihar dürtüsel bir özellik gösterebilir. Asıl motivasyonun başkalarını etkilemek, dikkat çekmek, sevgi ve nefreti iletmek ya da hoşnutsuz bir durumdan kaçmak olabileceği düşünülmektedir (3). Burada ebeveyn tutumları önemli bir yere sahiptir. Ergenle güvenli bir ilişki kuran ebeveynler, onun duygularını ifade etmesine olanak sağlamaktadır. Aileler ergene ne olursa olsun koşulsuz sevildiğini hissettirmekle yükümlüdür. Ergenin başına gelen olumsuz durumlardan kaçmak yerine paylaşmasına izin vermek ve beraberce çözüm aramak ergenin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar. Cezalandırıcı ebeveynlere ergenin sorunlarını anlatması daha zor olabilir ve bu da ergenin giderek yalnızlaşmasına yol açabilir.

    İntihara yol açan bir başka unsur ise duyguların söze dökülememesi olabilir. Kişi kendini ifade etme biçimi olarak intiharı kullanabilir. İfade edemediği çatışmaları intihar yoluyla çevresine duyurmuş olabilir. Duygularını tanıma ve tanımlama zorluğu çeken kişiler intihara daha eğilimli olabilmektedir. Küçük yaşlardan ibaret çocukların duygularını tanımasını, ifade etmesini sağlamak ileriki yaşlarda bu zorlukları aşması için önemli bir yere sahiptir.

    Özetle, intihar davranışından önce intihar düşüncesinin farkedilmesi kişinin hayatı için koruyucu bir önem arz etmektedir. Ebeveynlerin, çocuğun kendine zarar vermeyle ilgili bir eylem veya düşüncesi olduğunu farkettiğinde mutlaka bir uzmandan yardım alması gerekmektedir.

  • Yaz tatili ve sınav

    Çocuklar yaz tatilini iple çeker. Bu yüzden de, eğitim yılının son dönemlerinde, havalar ısındıkça okullar tatil olmasa bile onlar zihinlerinde tatile girerler. Özellikle dikkat eksikliği, hiperaktivitesi ve davranım bozukluğu olan çocuklar sınıfta durmakta daha da zorlanır. Depresyonu olan çocuklarda hastalıkta artma yaşanabilir.

    Bu gibi durumlarda aileler son sınavlar için çocukları ve gençleri motive etmekte zorlanırlar. Özellikle önlem almanın gerekebildiği çocuk ve gençle anlaşmalar yaparak, dışarıda geçireceği vakitle ders çalışacağı vakitler ayarlanabilir. Kendi başına ders çalışmayan çocuklara özel öğretmen ve etüt ayarlanabilir. Küçük hedefler ve hediyeler vaat ederek motivasyonları arttırılabilir.

    Ayrıca ailece yapılan günlük geziler, eğlenceli faaliyetler, arkadaşlarıyla beraber çalışması gibi çözümler sorunu azaltabilir.

    Özellikle üniversite sınavının 2. aşaması YGS, bu döneme denk gelir. Sınava uzun süredir hazırlanan ve daha önce stresli LGS sınavına girmiş gençler, ne yazık ki yorgun olurlar. Bu yorgunluk da YGS’ye yakın, altın değerindeki vakitlerini iyi değerlendirememelerine neden olur. Son dönemlerde ders çalışmayı bıran, yoğun sınav kaygısı yaşayan gençler gördüm. Bu dönemde gence sadece ders çalış demenin yetmeyeceğini, zihinsel yorgunluğunu geçirecek küçük faaliyetler, gerekirse terapilerin faydalı olacağını söylemeliyim.

    Bütün bu dönemi verimli geçiren çocuk ve gencin yaz tatilini daha olumlu geçirmesi daha çok eğlenmesi mümkün olacaktır. YGS sınavında istediği üniversiteyi kazanan gencin yaz tatili şüphesiz ki hayatındaki en güzel tatil olacak, tatilin keyfini çıkaracaktır. Ama amaçlarına ulaşamayan genç, hem tatilden zevk alamayacak hem de bir sene daha ders çalışması gerekmesinin ağırlığını yaşayacaktır.

    Bu nedenle yaz tatili yaklaşırken çocuklara ve gençlere ‘bir ara gazı vermek’ motivasyonlarını yükseltmek gerekir. Anne babalar çocuklarını iyi takip ederek, maksimum moral motivasyon desteğinde bulunarak ve gerekliyse uzman yardımıyla dönemi minimum hasarla atlatabilirler.

  • Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Okulların açılmasıyla birlikte ailelerin ilkokula yada anaokula başlayacak olan çocuğu ile ayrılma süreci başlamaktadır. Çocuk ilk defa anneden ayrılıp tek başına bir sosyal ortama gireceğinden kaygılanması normaldir. Okul çocuk için daha önce hiç deneyimlemediği bir belirsizliktir. Çocuğun belirsizlikten doğan bu kaygısının anlaşılmasına ihtiyacı vardır. Okula alışma süreci her çocuk için farklıdır. Kimi çocuk çabucak anneden ayrılırken kimisi biraz zorlanacaktır. Okula alışmada ilk 4 hafta uyum sürecidir. Bu süreçten sonra çocuk hala ayrılmakta zorlanıyor, ağlıyor, anneye yapışıyor ve ayrılamıyorsa bunun bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Sorunu ertelememek gerekir. En sık rastladığımız çözüm yolu bir anaokuluna alışamayan çocuğun başka bir anaokuluna gönderilmesidir. Bu yanlış bir çözüm arayışıdır. Çünkü okul reddi bir ayrılık anksiyetesidir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu çocuğun evden ya da sevdiklerinden ayrılacağında yada bununla ilgili beklenti olduğunda çocuğun gelişimsel döneminden beklenmedik düzeyde aşırı kaygı göstermesidir. Çocuk okula gitmeyi şiddetle reddeder. Özellikle sabah saatlerinde genellikle karın ağrısı, mide bulantısı gibi bedensel yakınmalarda bulunabilir. Bağlandığı kişinin başına kötü bir şey geleceği ile ilgili sürekli biçimde aşırı tasalanma gözlemlenir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu denilebilmesi için bu gibi belirtilerin en az 4 hafta sürmesi ve çocuğun işlevselliğini bozması gerekir.

    Aileler zor ayrılan çocuklara nasıl davranmalıdır?

    Ayrılmakta zorlanan çocuğa “bunda korkacak ne var, herkes okula gidiyor” gibi sözler söylemek çocuğun kaygısını azaltmaz. Tam tersine çocuk duygusunun anlaşılmadığını düşünür. Bunun yerine annenin “biliyorum orda yanında ben olmayacağım için biraz korkuyorsun, okula başlayan her çocuk biraz kaygılanır ama okula devam ettikçe bu kaygı azalacak” demesi çocuğu rahatlatır. İlk başta anne ve babanın çocuğu okula bırakma ve okuldan alma saatlerine dikkat etmesi de çocuğun okul hayatına alışması için önemlidir. Çocuğun okul çıkışında annenin orda kendisini beklediğini görmesi onun kaygısının azalmasını sağlar. Okul hayatına alıştırmakta aile ve okulun işbirliği yapması da önemlidir. Ailenin öğretmenle birebir iletişimde olması da yarar sağlayacaktır. Ailenin çocuğu okula göndermede çocuğa destekleyici davranmasının yanında kararlı olması ve çocuğun bunu görmesi de çok önemlidir. Tüm öğrencilere keyifli bir eğitim yılı geçirmelerini dilerim. Sevgiler.

  • Depresyon nedir ve nasıl yaklaşılır

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.

  • Mesafelerimizi Belirlemek

    Mesafelerimizi Belirlemek

    ‘Bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun ve cennetin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda.

    Birbirinizi sevin ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın. Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi.

    Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin ama ikinizin de tek başına olduğunuzu unutmayın. Çünkü kulağa gelen müzik aynı da olsa onu oluşturan notalar ayrıdır.

    Hep yan yana olun ama birbirinize fazla sokulmayın. Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır ve bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.’

    Evlilik üzerine bunları yazmış Halil CİBRAN.

    Evlilik ve yakın ilişkiler dediğimiz zaman bu yakınlığı biraz abartıyor olabiliriz. Yakınlık duygu ve düşünce düzeyinde hoşumuza gidiyor ama bu yakınlık; zamanımızın planlanması, görüşeceğimiz kişilerin kim olduğu ya da olmadığı, kimlerle arkadaş olabileceğimiz, ne yiyip ne içeceğimiz gibi konulara gelince can sıkıcı oluyor. Kendimizi kısıtlanmış, sınırlanmış ve belki de kontrol altına alınmış gibi hissediyoruz. Bu; bize, kendi benliğimiz aşınıyor ve varlığımız önemsizleşiyor gibi gelebilir. Eşimizin istediği hayatı yaşıyor, onun tercihlerini ve önceliklerini önemsiyormuş gibi düşünürüz.

    Aynı şey eşimiz için de geçerli. O da buna benzer şeyler düşünüyor ve hissediyor olabilir.

    İşte bu noktada aramızdaki mesafeyi gözden geçirmemiz doğru olacaktır. Her şeyi birlikte yapmak, her yere birlikte gitmek, her türlü etkinliğe beraber katılmak zorunda değiliz. Aramızda cennetin rüzgarlarının esip dolanabileceği mesafeler bırakabilmeliyiz.

    Bu mesafeler birbirimizin farklı hayatlar yaşaması anlamına gelmesin. Evliliğin kendine has birliktelik dokusunu bozmayacak bir mesafeden söz ediyorum. Ayrılık, uzaklık, başkalık değil. Tıpkı dans eder gibi: belli bir ritimde ve müziğe uygun salınımlarla…

  • Çocukta öfke kontrolü

    Çocukta Öfke

    Öfkenin sözlük anlamı; Engellenme, incinme ya da gözdağı karşısında gösterilensaldırganlık tepkisi, kızgınlık, hışım, hiddet, gazap.

    Hoşnutsuzluğun hakim olduğu kuvvetli bir duygudur. Bir saldırganlık hali değil bir duygu halidir. Öfkeye neden olan faktörler , hayal kırıklığı, engellenme, özgüven kaybı, kişisel beklenti, isteklerin olmaması, sosyal beklentilere uymayan davranışların meydana gelmesi,

    Öfke Yararlımdır, zararlımıdır?

    Öfke insana yararlı olan temel bir duygudur ve evrensel özellik gösterir.

    Öfke sinyalleri içinde bulunulan toplumdaki diğerleri tarafından kolaylıkla algılanır. İnsan toplulukları arasında bu sinyaller ortaktır ve her toplum aynı algılar.

    Mesela yalnış bir davranışında çocuğa kızarak kaşlarını çatan annenin sinyalini çocuk hemen alır. Bu hareket yalnış davranışın devam etmesini engeller. Çocuk bakmasa bile anne ses tonunu alçaktan yükseğe doğru ‘mmmmmh’ sesi çıkarsada amacına ulaşır. Uyarıyı alan çocuk kaygılanır ve duraklar. Duraklayınca annenin uyarısı durur böylece çocuğun kaygısı azalır.

    Davranışın tekrarlamaması için annenin neden kızdığını açıklaması gerekir. Yoksa bu davranış başka zaman tekrarlar.Davranış öğrenmesinin tamamlanması için kızma davranışı açıklanarak bilişsel olarakta yerleştirilmelidir.

    Geri bildirim almadan verilmeye devam eden sinyaller ve ya çocuğun geri bildirim aldığına dair sinyal vermemesi bu harmoniyi bozar.

    Çocuk davranışa devam eder anne otoriteyi sağlamak için daha hiddetlenir ve şiddet uygularsa. Bu durum çocuğa yalnış hareketi neden yapmaması gerektiğini öğretmeyeceği gibi ilişkilerine zarar verir.

    Sonuç olarak:

    Kullanmasını bilirsen öfke gibi olumsuz bir duygu iletişimde olumlu olarak kullanılabilir.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobi genel olarak belli bir nesneye ya da duruma yönelik değil; toplumsal ortamlarda ve farklı koşullarda ortaya çıkan bir durum olarak tanımlanabilir. Sosyal fobi problemi olan bireylerde başkaları tarafından değerlendirilme kaygısı görülür ve bu kişiler başkaları tarafından yargılanacaklarını düşünürler. Başkalarıyla etkileşim halinde olmaları gereken durumlardan kaçınırlar. Bu tür bir problem yaşayan bireyler başkaları karşısında hata yapmaktan ve yaptıkları hatadan dolayı rezil olmaktan, küçük düşmekten korkarlar. Sosyal fobi yaşayan kişiler başkalarının yanında telefonla konuşmaktan, topluluk karşısında sunum yapmaya kadar pek çok durumda yoğun bir kaygı hissederler ve çoğunlukla da bu gibi durumlardan kaçınırlar. Sosyal fobi, pek çok farklı nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Beyindeki elektriksel ve kimyasal bozukluklar; örneğin serotonin hormonunun normalden az salgılanıyor olması veya iletimdeki aksaklıklar sebep olabilir. Aynı zamanda çok güçlü bir rolü olmasa da genetik yapı da sosyal fobinin ortaya çıkışında rol oynar. Çevresel nedenler bu probleme etki edebilir. Örneğin; sınıfta tahtaya kalkmış bir öğrencinin hata yapması sonucu arkadaşlarının ona gülmesi, alay etmeleri gibi durumlar sosyal fobinin kişide gelişmesine zemin hazırlayabilir. Öte yandan aile tutumları gibi diğer çevresel faktörler de bu problemin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Örneğin; aşırı koruyucu tutum sergileyen anne-babaların yetiştirdiği çocuklar normal gelişim sürecinde bazı sosyal becerileri geliştiremeyebilirler. Sosyal fobi, çekingen olmakla karıştırılsa da ikisi farklı şeylerdir. Her şeyden önce sosyal fobi, çekingenlikten farklı olarak, kişinin iş, okul, sosyal hayatını ciddi biçimde etkilediği için tedavi edilmesi gereken bir bozukluktur. Çekingenlik ise yeni ortamlara giren, topluluk önünde bir konuşma yapması gereken ve bunlara benzeyen birçok sosyal durumda pek çok kişinin yaşayabileceği bir durumdur. Bir topluluk karşısında sunum yapması gereken bir kişinin “Acaba yapabilir miyim? Yapamazsam rezil olur muyum?” gibi düşünceleri kişinin yapacağı işe daha çok motive olmasını sağlayabilir. Sosyal fobide ise kişi genellikle bu kaygıyı yaşadığı durumlardan kaçınır. O durumda bulunmamayı tercih eder. Sosyal fobide duyulan korku aşırı ve anlamsız bir korkudur. Topluluk karşısında sunum yapacağı zaman iyi hazırlanan birinin yaşadığı hata yapma korkusu ile yapacağı sunuma hiç hazırlanmamış birinin korkusu aynı değildir. Sosyal fobide kişi yapacağı sunuma çok iyi hazırlanmış olsa bile bu kaygıyı yaşar.

    Sosyal fobi, psikolojik destek ile çözülebilen bir problemdir. Eğer siz de bunun gibi bir durum yaşadığınızı düşünüyorsanız bir uzmandan destek almanız yararlı olabilir.

  • Çocukluk takıntısı mı, obsesif kompulsif bozukluk mu?

    Okul öncesi çocuklarda ritüeller ve takıntılı davranışları oldukça sık görürüz. Anne babalar sıklıkla çocuklarının aynı kıyafetleri giydiğinden, aynı kaşığı kullanmak istediğinden, belli bir şekilde yemek yediğinden yakınır. Bu dönemdeki her takıntı çocuğun ruhsal bir sıkıntı yaşadığı anlamına gelmez. Bu yaşlardaki takıntılar bazen çocuğun becerilerini geliştirmesinin yoludur, bazen de hayatını kontrol etme çabasının bir sonucudur ve tamamen normaldir. Obsesif kompulsif bozukluk bundan çok daha fazlasıdır, çocuğun hayatındaki tüm alanlarda sıkıntıya yol açar ve 7 yaş öncesinde çok nadiren görülür.

    Bu bozukluğu anlamak için öncelikle obsesyon ve kompulsiyonları tanımlamak gerekir:

    Obsesyon (takıntılı düşünceler): istenmeyen ve rahatsız edici düşüncelerdir. Yoğun bir kaygı ve rahatsızlık hissi oluştururlar. örnek: aklından defalarca küfürlü sözler geçmesi Kompulsiyon: obsesyonlardan kaynaklanan yoğun kaygıyı azaltmak için çocuğun yaptığı şeylerdir. Çocuk, tekrarlayıcı bir davranış ile obsesyonun oluşturduğu yoğun sıkıntı hissinden kurtulmaya çalışır. Bazen zihinsel kompulsiyonlar da olabilir, yani çocuk obsesyonun etkisini azaltmak için aklına başka bir düşünce getirir. Örnek: aklından geçen sözlerin etkisi geçsin diye 20 defa el yıkama Sık görülen obsesyonlar:
    • Kirlenme: oldukça sık görülür. Bazı nesnelere dokunup kirlenme endişesi, bu nedenle hastalanma endişesi gibi örnekler verilebilir.
    • Yanlışlıkla birine ya da kendine zarar verme korkusu
    • Simetri :nesneleri belli bir renge, boyuta göre dizme ihtiyacı duymak olarak tanımlanabilir.
    • Mükemmellik: örneğin kıyafetinin tam olması gerektiği şekilde durduğundan emin olma isteği.
    • Yasak düşünceler :ergenlik dönemine girerken bu takıntılar artış gösterir. Küfürlü düşünceler, cinsel içerikli düşünceler, istenmeyen ancak akıldan çıkmayan görüntüler olabilir. Sık Görülen Kompulsiyonlar:
    • Yıkanma/temizlik: aşırı el yıkama, mutfağı defalarca temizleme, defalarca ya da uzun süre duş alma…
    • Kontrol etme: kapıyı, çantayı, telefon ederek sevdiği birisinin iyi olup olmadığını kontrol etme, bu nedenle yapacağı işleri yetiştirememe, evden çıkamama.
    • Sayma, vurma, dokunma, silme
    • Sıraya koyma, düzenleme Belirtiler zaman içinde değişim gösterebilir. Çok küçük çocuklar, obsesyonlarını ve bunlarla ilişkilendirdiği korkularını ifade edemeyebilirler. Obsesif kompulsif bozukluk, çocuklarda kaygı, üzüntü, kızgınlık, utanç ve suçluluk duygularına yol açabilir.

    Takıntılar hem çocuk hem de aile için çok yorucudur. Yemek zamanları, uyku zamanları aile için kabusa dönüşür. Çocuk sıkıntısını yatıştırmak için ailesinden yardım almaya çalışır, onları da kendi takıntı sistemine katar. Annesine 20-30 defa “kirlendim mi?” diye sorabilir, babasından bardağını defalarca yıkamasını isteyebilir. Çocuklar genellikle okulda bu takıntıları eve göre daha iyi kontrol ederler ama buna rağmen yaşadıkları sıkıntı, okul başarısında düşmeye, arkadaş ilişkilerinde bozulmaya, odaklanma güçlüklerine yol açar.

  • Karneyi Okumak

    Karneyi Okumak

    Eğitim-öğretim yılının 1. dönemini bitirmiş bulunuyoruz. Bütün bir dönem boyunca gösterilen çabaların karşılığının alınacağı gün nihayet geldi. Şüphesiz ki anne babalar da çocukları kadar heyecanla bu anı beklediler.

    Peki neden karne ebeveynler için bu kadar önemli? Çünkü karne ile anne-baba kendi ebeveynlik becerilerini de değerlendirdiğinden kendilerinin “başarılı/yeterli” veya “başarısız/yetersiz” olduğuna ilişkin algısını da etkiler. Yüksek notlarla dolu bir karne ile ebeveyn rahatlar ve kendinden, kendi tutumundan, çocuğunun ders çalışma davranışlarından memnuniyet duyar. Ancak düşük notların yer aldığı karnede ebeveynler çocuklarının eğitiminde kendilerini yetersiz hissederek başarılı olamadıklarını düşünürler.  Ebeveynler çocuklarının performansları üzerinden kendilerini değerlendirmeyi bıraktıklarında çocuklarının ruhsal gelişimine olumlu katkıda bulunup aralarındaki iletişim bağını kuvvetlendirebilirler. 

    Anne-babanın çocuklarıyla iletişiminin sadece akademik başarı temelli olması çok sağlıklı değildir. Çocukla iletişimin temeli “ders çalışma” ve “notlar” ile ilgili olduğunda çocukta “ben çok ders çalışırsam ve yüksek notlar alırsam annem babam beni sevecek” algısı yerleşecektir. Oysa çocuk her ne olursa olsun anne babası tarafından koşulsuz-şartsız sevildiğini bilmelidir ki, çocuk kendini değerli, önemli ve varlığının kabul edildiğini hissedebilsin ve olumlu bir kendilik algısı geliştirebilsin.

    Akademik başarının ön planda olduğu ailelerde kötü bir karne hoş karşılanmayacağı ve kabul edilmeyeceği için çocuk “utanç”, “suçluluk”, “yetersizlik” ve “beceriksizlik” vb. duyguları daha yoğun yaşar. Bu ise, depresif duygu durumunu tetikleyerek depresyona yol açabilir. Ayrıca bu tarz ailelerde çocuk iyi notlara ve karneye sahip olsa da daha iyisinin olunması mesela “tüm notların 100 olması” gibi beklentiler bulunabilmektedir. Bu da çocuğun performans kaygısı yaşayarak kaygı bozukluğu geliştirmesine neden olabilir. 

    Aslında karne, hangi derslerde başarılı olunduğunu ve hangi derslere daha iyi çalışılması gerektiğini gösteren bir yol haritasıdır. Bu yol haritasını iyi okuyarak eksiklikleri tespit edip gidermeye çalışmada çocuğa rehberlik edilmeli gerekirse bir uzmandan destek alınmalıdır. Akademik başarıyı; algılama seviyesi, dikkat becerisi, bilgiyi kaydetme-saklama ve hatırlama becerileri, motivasyon, öğretim sistemi ve anne-baba tutumu gibi pek çok faktör olumlu veya olumsuz etkileyebilmektedir.

    Akademik başarısızlığın nereden kaynaklandığı bilinirse ona göre eğitim planı oluşturulabilir ve akademik başarının gelişimi desteklenebilir.

  • Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumuzun gelişimini doğru desteklemek istiyorsak temelde üç alana bakmalıyız. Birinci alan bireysel özeliklerdir. Çocuğumun doğası neye yatkın ve neyi yaparken keyif almakta ona bakılması gerekir. Bu konu çok tartışıldığı için ben daha çok diğer iki alana odaklanmak istiyorum.

    İkinci alan ise çevrenin çocuğa verdiği mesajlardır. Aile, okul, izlediği filmler, vakit geçirdiği oyunlarda nasıl mesajlar alıyor ona bakmamızı gerekir. Çevre çocuğa geride olduğu, sıradan olduğu mesajlarını mı yoksa kendine özgü keşfedilmeyi bekleyen taraflarının olduğunu mu vurguluyor. İzlediği kahramanlar süper güçleri olan asla ulaşamayacağı figürler mi yoksa sıradan insanların neleri değiştirebildiğinin hikayeleri ile mi büyüyor çocuğumu… Bu mesajlar zamanla onun zihinsel kalıplarını değiştirecektir. Çocuğumuzun gözlük numarasının giderek bozulması ve gerçeği daha net görememesi gibi düşünebilirsiniz bu süreci. Çocuk aldığı mesajlarda sen güçsüzsün, başarısızsın mesajlarını aldıkça yaşadığı zorlukları başa çıkılamaz şeklinde yorumlayacaktır.

    Üçüncü alan ise bu çevreyide düzenleyen büyük sistemdir. Büyük sistem gücü kimlere veriyor, neyi değerli, neyi değersiz kılıyor, neye odaklanmayı hedef olarak bireylere sunuyor ve bu sistemin kural koyucuları size nasıl bir rol biçiyor bu alana odaklanmak gerekir.

    Bu üç temel alanında farkında olarak çocuk yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm süreci bir çiçeğin büyümesine benzetirsek, çiçeğin tohumu bireysel özellikleri, içinde bulunduğu saksı, toprak ve diğer çiçeklere göre konumu yakın çevreyi, içinde bulunduğu iklim, yağmur ve güneşin durumu ise büyük sisteme benzetilebilir. Tüm bu üç alandaki ufak ama doğru yönlendirmeler çocuklarımızı kendi öykülerinin kahramanlarına dönüşmelerini sağlayabilir. Kalın sağlıcakla…