Yazar: C8H

  • Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Karşımda oturan birçok kişiden şu cümleleri duydum;

    Güzel/ yakışıklı değilim
    Kim benimle olmak ister ki
    Sevilecek bir yanım yok
    Gerçekte olduğum kişiyi görmelerinden korkuyorum;
    Beni gerçekten tanısalar aslında sevmezler
    Saçmalayacağım ve rezil edeceğim kendimi
    Beni gerçekten şaşırtan cümleler bunlar. Çünkü genellikle karşımda tanımladıklarından çok başka insanlar oturuyor olur. Evet güzel ya da yakışıklı. Elbette sevilmeye değer, beceriksiz olmayan, duyguları, düşünceleri, arzuları olan diğer insanlardan farklı olmayan insanlar. Aynı zamanda kendilerine karşı fazla eleştiriler ( negatif yönde ), kendilerini objektif bir şekilde görüp yorumlayamayan. 

    Peki Benim görüşümle onların görüşü arasındaki fark nereden kaynaklanıyor. Nasıl oluyorda aynı insana baktığımız halde farklı şeyler görüyoruz. İşte o noktada algımızı etkileyen şemalarımızdan bahsedebiliriz. 
     
    Çocukluğumuzdan itibaren dünyamızda deneyimlediğimiz her şeyin oluşturduğu şemalar. Çocukluk çağımızda bazı durumlarla baş edebilmek için kendi yöntemlerimizi oluşturmuş olabiliriz. O zaman gerçekten bu yöntemler işe yaramış da olabilir. Fakat yetişkinlikte halen o yöntemleri uyguluyorsak, hayatımızdaki sorunları çözmeye, o zamanki kadar katkı sağlamıyor, hatta , işleri çıkmaza sokuyor olabilir. 
     
    Hayal edin benimle birlikte; anaokulundasınız biraz dolgun yanaklara, yuvarlak çerçeveli gözlüklere sahipsiniz. Arkadaşlarınız size ”şişko, dörtgöz” gibi kelimelerle sesleniyor. Bu sizi kırıyor, üzüyor, utandırıyor belki de daha fazlası. Zihninizde insanlar acımasız, güvenilmez gibi düşünceler oluşuyor. Onlardan uzak durmanız gerektiğine karar veriyorsunuz sonrasında. Öyle de yapıyorsunuz. 
     
    Aradan yıllar geçiyor artık yetişkin bir birey oluyorsunuz, fakat o gün orada olanların oluşturduğu şemanızla şimdi ve burada yaşamaya çalışıyorsunuz. Kendinizi yalnızlığa mahkum etmiş, izole bir hayat süren bir birey olarak yaşıyorsunuz, ya da yaşadığınızı varsayıyorsunuz. 
     
    Yetişkinler daha hoş görülü, esnek ve aydınlıktır. Gerçek anlamda olgunlaşmış yetişkinler insanların gözlükleriyle, kilolarıyla alay etmezler. Insanların kusurlarını aramaz, eleştiri yaptıklarında dahi yapıcı eleştiriler yaparlar. Insanların hatalarını bulmaya odaklı değillerdir. Onlar zamanlarını gereksiz mevzularla öldürmezler. Dolayısıyla çocukluk çağında acımasız olan insan, yetişkinlik döneminde ilerlemiş ve kendini geliştirmiştir. Sizin o zaman oluşturduğunuz şemanız bugün işlememektedir. 
     
    O gün orada hırpalanan o çocuğa ulaşın ve ona sarılıp yalnız olmadığını söyleyin. Onu yalnızlığın oluşturduğu o soğukluktan yetişkin halinizle kurtaracağınızı söyleyin. Dünyada hassas olmayan insanların varolmasının, sizin varoluşunuza etki etmesine izin vermeyin . 
     
    Onlar siz umursadığınız müddetçe varlar. Ve sizin umurunuzda olmayı kesinlikle hak etmiyorlar. 
     
    Şimdi tekrar bak kendine. O çocuğun söylediği gibi çirkin değilsin.. 
     
    Kimbilir kime kızmıştı o gün, belki de çok mutsuzdu. Senden çıkardı başına gelenlerin acısını. Henüz yeteri kadar güçlü olmadığından insanlar çocukken böyle yöntemler kullanabiliyor. Şimdi senin gerçek dışı her düşünceyi sorgulama zamanın. 
     
    Bir düşünce zihninize geldiğinde o düşüncenin nereden geldiğini kendinize sorun. Bu düşünce sizin düşünce alışkanlığınızdan mı geliyor ya da bir gerçeklikten mi? 
     
    Bilimsel yöntem gözlemle, analiz et ve sonuca git der, özetle. Hayatımızda bilimsel yöntemi kullandığımız müddetçe daha az zarar göreceğimize inanıyorum. 
     
    Sorgulama cesareti gösterebilenlere…

  • Bebek ve çocuklarda dışkılama alışkanlıkları

    Bebeklerde dışkılama sayısı değişkenlik gösterir. Bazı bebekler 8-10 kez kadar dışkılama yapabilir. Bazıları ise 2-3 günde bir dışkılama yapar. Doğal beslenen bebeklerde genellikle yumuşak kıvamlı bir dışkı oluşur; dışkının bir kısmının formu oluşmuştur; rengi sarıdır. Dışkılama sayısının artması ve şekilsiz sıvı şeklinde olması ishal lehine yorumlanmalıdır. Kabızlık durumlarında bebeğin dışkılama sayısı azalır ve kıvamı daha sert bir dışkı gözlenir.

    Bebekler, yaklaşık 2 yaşlarına geldiğinde tuvalet ve dışkısı tutabilecek hale gelirler. Bu durum dışkılama ve işeme kaslarının gelişimi ile mümkündür. Bu yaşlarda dil gelişiminin de hızlı bir şekilde olmasıyla çocuklar söylenenleri daha iyi anlarlar. Tuvalet eğitimi 2 yaşından itibaren verilebilinir. Tuvalet eğitimi sırasında anneler cezalandırıcı, tehdit edici, azarlayıcı ve aşırı kontrol edici olmamalıdırlar. Uygunsuz şekilde çocuklar çişini ya da dışkısı kaçırdıklarında anne yüz ifadesiyle ses tonuyla ve tüm davranışlarıyla çocuğa karşı nötr kalabilmelidir. Bunun sağlanamadığı durumlarda, anne babayı cezalandırmak için, ilgi çekmek için veya bir iletişim tarzı olarak çocuk uygunsuz bir şekilde tuvaletini yapabilir.

    Bazen çocuğun dışkısını veya idrarını tutamamasının altında tıbbi nedenler vardır. Çocuğun idrarını veya dışkısı tutamadığı durumlarda veya bu alışkanlıkların gelişmiş olduğu halde tekrar kaybedilmesi durumlarında, bir çocuk ergen psikiyatrisine başvurulmalıdır. Bazen, böyle durumların altında bir enfeksiyon, epilepsi nöbetleri, hormonal bozukluklar (ör. diabetus insipitus, diabetus mellitus, hiperkalsemi hipokalemi), Hirsuprung hastalığı gibi tıbbi durumlar yatar.

    Dışkılama alanında sorun yaşayan çocukların ve ergenlerin mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Anksiyete Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete yaygındır ve tedavi edilebilir

    Anksiyete rahatsızlık derecesine ulaşabilen korku, endişe ve kaygı halidir. Anksiyete bozuklukları ruhsal sorunlar içinde en sık görülenlerden rahatsızlıklardandır. Bu rahatsızlık halini aldığında gündelik işlerinizi yapmanızı, iş hayatınızı, aile yaşantınızı ve sosyal hayatınızı etkiler. Eğer sizde anksiyete bozukluğu varsa bu zayıf, deli ya da kişilik sorunu olan birisi olduğunuz anlamına gelmez. Şiddetli anksiyete bozukluğu tedaviyle yenilebilir. Anksiyete bozukluklarında etkili olan tedaviler mevcuttur.

    Anksiyete Nedir?

    Tıpta bir rahatsızlık haline dönüşmüş korku duygusuna anksiyete adı verilir. Ortada gerçekten korkutucu bir durum olmadan kişinin korku duyması halinde anksiyete bir ruhsal rahatsızlık (anksiyete bozukluğu) belirtisi olarak değerlendirilir. Anksiyete genel olarak kişinin zarar görebileceği veya tehlikeli durumlarda yaşadığı ruhsal ve bedensel tepkileri tanımlayan bir kavram olarak da kullanılır. Bu tepki ruhsal olarak korku, durumla ilgili tasalanma, bedensel olarak kalp atımlarında artış, terleme, çevreden kopma vb. gibi belirtilerle kendini gösterir. Anksiyete herkes tarafından belli zamanlarda yaşanabilecek normal bir tepkidir. Bir araba tarafından ezilme tehlikesi geçirirken, sınav kapısında beklerken veya topluma karşı bir konuşmaya başlamadan önce birçok insan anksiyete yaşar. Bu nedenle kişinin anksiyete yaşantılarının zaman zaman ortaya çıkması son derece doğaldır. Bununla birlikte eğer anksiyete tepkileri çok sık biçimde ortaya çıkıyor ve kalıcı bir şekilde yaşantınızı etkiliyorsa halledilmesi gereken bir rahatsızlık haline gelmiş demektir.

    Eğer aşağıdakilerden herhangi birinden mustaripseniz muhtemelen anksiyete bozukluğu geçirmektesinizdir:

    • Korkularınız yaşadığınız durumla orantısız biçimde çok şiddetli ise

    • Anksiyete tepkilerini sık sık yaşıyorsanız

    • Korktuğunuz durumlardan kaçınmaya başlamışsanız

    • Bu durum iş, sosyal ve aile yaşantınızı etkilemeye başlamışsa

    Anksiyetenin değişik biçimleri

    Anksiyetenin önde gelen belirti olarak görüldüğü çeşitli rahatsızlıklar vardır. Yaşanan anksiyetenin türüne, süresine, ortaya çıktığı durumlara ve şiddetine göre birbirinden ayrılan çeşitli anksiyete bozuklukları vardır. En sık görülen anksiyete bozukluğu tipleri panik bozukluğu, sosyal fobi, agorafobi ve yaygın anksiyete bozukluğudur. Aşağıda bu durumlar tek tek ele alınacaktır. Siz kendi durumunuza en çok uyanı bulmaya çalışın.

    Panik Bozukluk

    Panik atak aniden başlayan sıkıntının kısa zamanda çok şiddetlendiği başı ve sonu belli olan şiddetli bunaltı veya korku nöbetidir. Eğer bu ataklar sık sık ortaya çıkıyorsa, kişi başka ataklarında olacağına ilişkin sürekli kaygı duyuyorsa veya atakların yol açabileceğini düşündüğü sonuçlarla (kalp krizi, felç, çıldırma, ölüm) ile ilgili olarak kaygılanıyorsa veya ataklarla ilişkili olarak belirgin davranış değişikliği gösteriyor, bazı ortamlardan kaçınıyorsa o zaman panik atak panik bozukluk dediğimiz rahatsızlığa dönüşmüş olabilir. Panik bozuklukta yaşanan panik ataklar genellikle o an kişinin çevresinde olan bitenlerden bağımsız biçimde ortaya çıkar ancak kişi giderek daha önce panik atak yaşadığı ortamlara veya yerlere girmekten kaçınmaya başlayabilir.

    Panik atakta sıklıkla görülen ruhsal ve bedensel belirtiler:

    Ruhsal Belirtiler:

    • Kaygı

    • Kontrolü yitirme korkusu

    • Kaçamama korkusu

    • Ölüm korkusu

    • Delirme korkusu

    • Gerçek dışılık (ortamdan kopma) duyguları

    Bedensel Belirtiler:

    • Baş ağrıları

    • Kas gerilimi

    • Titreme veya vücutta sarsıntı hissi

    • Göğüste ağrı-sıkışma

    • Nefes darlığı/boğulma

    • Kalp atımlarında hızlanma, çarpıntı

    • Ayaklarda ve ellerde uyuşma, karıncalanma, keçeleşme

    • Bulantı ya da karın ağrısı;

    • Terleme

    • Sıcak/soğuk basması

    • Görme Bulanıklığı, Benekler görme

    • Sersemlik

    • Baş dönmesi

    • Düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

    Panik ataklar diğer anksiyete bozukluklarında da görülebilir ancak bu tür durumlarda korkulan ortama maruz kalındığında ortaya çıkar, kişi hangi durumda panik atak yaşayacağını bilebilir.

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobinin ana özelliği insanlarla birlikte herhangi bir faaliyette bulunurken aşırı korku ve heyecan (anksiyete) hissetmektir. Bu hastalar toplum içindeyken genellikle yargılanma veya eleştirilmeden korkarlar. Sosyal fobisi olanlar başka insanlarla birlikte iken konuşma, yemek yeme, bir şey içme gibi bir faaliyette bulunduklarında aptalca veya utandırıcı şeyler yapacakları endişesini duyarlar. Ayrıca bu esnada hissettikleri anksiyete belirtilerinin (titreme, sesin yetmemesi, konuşurken ses titremesi, kızarma, terleme gibi) dışardan görüleceği düşüncesi bile korkuya yol açabilir. Anksiyete belirli sosyal durumlara özgü olabilir fakat sıklıkla çoğu sosyal ortamda yaşanır.

    Sosyal fobide sıklıkla korkulan ortamlar:

    • Başkalarının önünde konuşma yapmak

    • Soru sormak

    • Başkalarıyla birlikte yemek yemek, bir şey içmek

    • Başkalarının önünde yazı yazmak

    • Dikkatleri üzerinde toplamak (kalabalık bir odaya girmek)

    • Sosyal aktiviteler (yemekler, partiler, evlenme törenleri, dini törenler)

    • Telefonda konuşmak

    • Yeni biriyle tanışmak

    Agorafobi

    Yardım alınamayacak ya da hemen çıkılamayacak ortamlarda anksiyetenin fiziksel ve ruhsal belirtileri ve sıklıkla birlikte panik atak görülmesine agorafobi adı verilir.

    Anksiyete daha çok aşağıdaki durumlarda ortaya çıkma eğilimindedir:

    • Panik atak geçirme riski olan durumlar

    • Kıstırılmışlık duygusu yaratan veya ayrılanılamayacak, kaçılamayacak ortamlar (kalabalık alışveriş merkezleri, sinema, tiyatro, toplu taşım araçları, otobüs, metro, tren vb.)

    • İhtiyaç olduğunda yardım alınmasının veya yardıma erişilmesinin güç olduğu durumlar (otoyollar, köprü, tünel, geniş açık alanlar, evde yalnız kalmak, yalnız başına yola çıkmak)

    • Yabancı veya tanıdık olmayan çevreler

    Bu durum birçok şeyden kaçınmaya ve kişinin yaşamının etkilenmesine yol açar. Aşırı ilerlediğinde evden çıkamaz hale gelebilir.

    Sıklıkla korkulan veya kaçınılan durumlar:

    • Tek başına evden ayrılmak

    • Evde yalnız kalmak

    • Yalnız başına seyahat etmek

    • Kalabalıklar

    • Kalabalık toplantı yerleri

    Spesifik Fobiler

    Spesifik bir fobi, belirli nesne veya durum için duyulan belirgin, kalıcı, aşırı ya da mantıksız bir korkudur. Korkulan nesneye maruz kalmak genellikle hızlı ve yoğun bir korku reaksiyonu (yani panik atak) üretir. Bu alarm cevabına, nesneden veya durumdan kaçma yönünde güçlü bir dürtü eşlik eder ve buna korkuyla ilgili önemli bozulma ve sıkıntı eşlik edebilir. Spesifik fobilerden mustarip kişiler genellikle korkulan nesnelerle gelecekteki karşılaşmaları önlemek için ellerinden geleni yaparlar ve bunu yapmak için büyük çaba sarf ederler. Hiçbiri daha az değil, genellikle korkularının aşırı veya mantıksız olduğunu fark ederler. Bu bilginin, korkulan nesnelerden kaçma ve bunlardan kaçınma dürtüsü ya da takip eden fizyolojik ve öznel tepkileri kontrol etme yeteneği üzerinde hiçbir etkisi yoktur.

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Yaygın anksiyete bozukluğu diğer anksiyete bozukluklarından farklıdır. Anksiyete yaşantısı belli bir duruma veya panik atağı geçireceği korkusuna bağlı değildir. Normal gündelik olaylar ve gelecekle ilgili aşırı endişeden kaynaklanan sürekli bir anksiyete vardır. Maddi konular, iş ve okul başarısı, aile bireylerinin sağlık durumları, çıkılan seyahatler, kapı veya telefon çalması vb. her tür gündelik olay bir kaygı konusu haline gelebilir. Endişe hali yaygın anksiyetenin bir özelliği olmakla birlikte, diğer psikolojik anksiyete belirtilerinin de olması nadir değildir.

    Yaygın anksiyetede görülen belirtiler:

    • Huzursuzluk, aşırı endişe ve heyecan

    • Kolay yorulma

    • Dikkat toplamada güçlük ya da zihnin durmuş gibi olması

    • Sinirlilik

    • Bedensel gerginlik

    • Uyku bozukluğu

    Anksiyeteye yol açabilecek durumlar:

    Psikolojik

    Bedensel

    İlişki sona ermesi

    Bedensel hastalıklar

    Şiddetli tartışmalar

    Aşırı alkol ya da ilaç kullanımı

    Yakın birinin kaybı

    Maddi sorunlar

    İşte zorlanma, iş kaybı

    Uykusuzluk

    Korkutucu ya da üzücü bir olay/travma

    İnsanlarda gerilim yaşadıkları zaman daha hızlı ve derin nefes almaya doğal bir eğilim vardır. Yine gerilim anlarında olağandan daha fazla kaygı duymak da bir doğal eğilimdir. Bu iki etken anksiyete bozukluğu geçirenlerde genel olarak bulunur. Sıklıkla nefes alma şeklinizi değiştirmek ve kaygıyı azaltmak anksiyeteyi geçirecek önemli iki yöntemdir.

    Çok hızlı ve derin nefes alma

    Çoğu kişi için çok hızlı ve derin nefes almanın (aynı zamanda hiperventilasyon olarak da bilinir) anksiyeteye yol açabileceğini öğrenmek çok şaşırtıcıdır. Fakat yol açar! Çok hızlı nefes almak kandaki karbondioksit düzeyini ve asit içeriğini düşürür. Bu beyne daha ve vücuda daha az oksijen ulaşmasına ve anksiyetenin bedensel belirtilerine neden olur. Bu belirtiler sersemlik, kafada hafiflik, nefessizlik, boğulma hissi, çevreden kopma, çarpıntı, titreme vb. gibidir. Hafifte olsa uzun bir süre aşırı nefes alıp vermeyle bedensel anksiyete oluşabilir. Yani çevrenizin veya sizin farkına varmadan da aşırı nefes alıp veriyor olabilirsiniz. Hafif bir aşırı nefes alıp verme, örneğin esneme, iç çekme panik atağı veya anksiyetenin bedensel belirtilerini tetikleyebilir. Aşırı nefes alıp verme bir alışkanlıktır ve bunu değiştirmek zaman alabilir.

    Endişe ve olumsuz düşünme

    Kaygı ve gerçekdışı veya olumsuz düşünme anksiyeteyi tetikleyebilir. Anksiyeteli insanlar bazen anksiyeteyi doğuracak veya daha fazla arttıracak şekilde düşünürler.

    Örneğin:

    Olumsuz bir durumu düşünerek kendinizi daha kötü hissedebilirsiniz

    Zamanınızı asla hiç gerçekleşmeyecek olumsuz olaylarla ilgili düşünmekle geçiriyor olabilirsiniz

    Etrafınızdaki insanların davranışlarını ve düşüncelerini yanlış yorumluyor olabilirsiniz.

    Anksiyete nasıl tedavi edilir?

    Anksiyeteyi tedavi, etmenin en iyi yolu psikoterapi ve ilaç tedavileridir. Kullanılabilecek yöntemler:

    • Panik ataklarını kontrol etmek ve durdurmak

    • Daha önce kaçınılan korkulan durumlarla yüzleşmek

    • Olumsuz ve gerçekdışı düşünceyi değiştirmek ve kaygıları azaltmak

    Gerekirse kısa dönemli olarak ilaç kullanmak. İlaç kullanılan durumlar:

    • Kısa anksiyete tepkileri

    • Anksiyetenin çok şiddetli olduğu durumlarda danışmanın yanı sıra

    • Tıbbi tedavi ve uzman denetiminde

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde beslenme ve anne sütünün önemi

    Yenidoğanın beslenmesi sosyal etkileşimin ilk örneklerinden olması nedeniyle de önemlidir. Yeni doğanların birçoğu beslenme sırasında gözelerini açık tutar. Emzirme, formül mama ile beslemeye göre, anne ile göz teması kurmaya daha uygun pozisyon sağlar. Bireysel farklılıklar olmasına karşın, emzirme anne ve bebek arasında yakınlık için bir fırsat yaratır ve anne bebek ilişkisine olumlu etkisi vardır. İzlem çalışmalarında anne ve bebeğin karşılıklı dokunmasının, annenin bebek ile göz teması kurma süresinin emzirerek bebeklerini besleyen annelerde, formül mama ile besleyenlere göre, daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Emziren anneler, çocuklarını beslemelerini tamamladıktan sonra bile sıcak ilişkilerini daha uzun sürdürmektedirler. Emziren annelerin, anksiyetelerinin (gerginlik ve bunaltılarının) daha az olduğu, daha sakin, stresiz oldukları bildirilmiştir. Emzirme anne için “antistres” etkiyi başlatmaktadır. Emzirmede anne-bebek arasındaki yakınlığın, çocuğun gelişimine olumlu etkisi olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda yaşamın ilk üç ayında beslenme sırasında anne bebek etkileşimi ile daha sonra bebeğin anneye bağlanması arasında önemli korelasyon bulunmuştur. Anne sütüyle beslenen çocuklar, formül mama ile beslenenlere göre çeşitli enfeksiyonlara daha az yakalanırlar, ayrıca bu çocukların okul çağında sistolik kan basınçları daha düşüktür, ve bilişsel gelişimleri daha iyidir, zeka ve dil gelişimi testlerinde daha yüksek puanlar aldıklar gözlenmiştir, üstelik anne sütünü alma süresi arttıkça bu yararlı etki daha da belirginleşmektedir.

    Emzirmenin olduğu dönemde annenin beslenmesi ve alışkanlıkları bebek açısından büyük önem taşır. Örneğin, anenin aldığı alkol, ilaçlar, sigaranın etken maddeleri, kafein gibi birçok kimyasal madde anne sütüne geçerler. Bu nedenle bu maddeler emzirme dönemlerinde kullanılmamalıdır. Kullanılması zorunlu olan ilaçlar doktor kontrolünde alınmalıdır.

    Bebek emzirmesini olumsuz etkileyen durumlardan birisi bebeğin burun tıkanıklığıdır. Bu nedenle bebeklerin hasta kişilerle temasları ve aynı ortamda bulunmaları önlenmelidir. Tıkanıklığın olduğu durumlarda emzirmeden önce 2-3 damla serum fizyolojik damlatılması burun tıkanıklığını engeller.

    Çocuğu emzirme çocuğun ihtiyacına göre olmalıdır. Genellikle doğumdan sonraki ilk günlerde her iki memeden beşer dakika emzirmek yeterlidir. Daha sonra çocuğun isteğine göre emzirme süresi yirmi dakikaya çıkarılabilir. Bebek açlığını uyanıp ağlayarak belli eder. Öğün araları ilk ayda 1-1,5 saat kadar sık veya 4-5 saat kadar uzun aralıklı olabilir. Yeni doğan döneminde 6-10 arasında öğün varken, ilk aydan sonra 5-6’ya 3-5 aylıkta 4-5’e iner. Birçok bebek yaklaşık ikinci aydan sonra geceleri beslenmeden 7-10 saat sürekli uyuyabilir.

    Bebeği emzirilecek yerin sıcaklığı uygun olmalıdır; bebeğin elbiseleri bebeği sıkmamalıdır ve bebeğin altı temiz olmalıdır. Emzirmeden önce anne sabunla ellerini iyi bir şekilde yıkamalıdır. Meme uçları ve etrafı kaynamış ılık suyla ve temiz bir bezle silinmelidir. Bebek ve anne en rahat pozisyonda emzirmeyi gerçekleştirmelidir. Bunun için en rahat pozisyon annenin sırtını dayayabileceği bir koltuk veya sandalye olabilir. Emzirirken, memenin ucu ve kahverengi bölgesi tamamıyla bebeğin ağzına girmeli ve damağıyla temas etmelidir. Bu şekilde emme refleksi uyarılmış olunur. Çoğunlukla ilk 5 dakikada bebek yeter şekilde sütü vücuduna alır; ancak memeyle çocuğu bir arada tutmak duygusal ve dokunsal ihtiyacı bakımından gereklidir. Emzirme sonunda bebek dik bir şekilde kucağa alınarak sırtına hafif masaj yapılmalıdır. Bu şekilde gaz çıkarılması gerçekleşir. Emzirmeden sonra bebek yatağına yatırılmalıdır. Emzirmeden sonra göğüs hafifçe sıkılarak geride kalan süt boşaltılmalıdır. Sonra göğüs tekrar silinerek tülbentle kapatılmalıdır.

    İlk 4-6 ayda, anne sütünün yanında D vitamini verilmesi önerilir. Anne sütünün olmadığı veya yeterli olmadığı durumlarda anne sütüne en yakın içeriği olan formül bebek mamaları kullanılmalıdır. Anne ve çocuk için çocuğun beslenmesi, beslenmeden öte duygusal sosyal bir paylaşımdır. O nedenle anne çocuğunu beslemesi sırasında sıcak, yakın ve olumlu bir ilişki kurmalıdır. Çocukla göz temasını kesmemelidir. Çocuğunu beslerken başka etkinliklerle uğraşma, başka kişilerle konuşma, okuma ya da TV seyretme gibi durumlar yeme sırasındaki duygusal sosyal paylaşımı azaltarak çocukların daha az gıda almasına ya da gıda reddine neden olabilir. Dört ile altıncı aydan sonra anne sütü tek başına bebeğin günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez; bu nedenle anne sütünün yanında ek gıdalara geçilmelidir. Bebeğe yeni bir gıda ilk kez verileceği zaman bebek bu gıdaya alışana kadar çok küçük miktarlarda verilmelidir; miktar yavaş bir şekilde arttırılmalıdır. İlk başlanan gıdalar düşük allerjik düzeyi olan gıdalar olmalıdır. Bebekler istemedikleri gıdayı almaya veya isteklerinin dışında daha fazla yemeye zorlanmamalıdırlar.

  • Bebeklerin ve Çocukların Gelişim Takibi Nasıl Yapılır?

    Bebeklerin ve Çocukların Gelişim Takibi Nasıl Yapılır?

    Anne ve babalar, bebeklerinin ya da çocuklarının gelişim aşamalarını özenle takip etmektedir. Bu gelişimsel süreçleri takip etmek hem onları heyecanlandırmakta hem de herhangi bir gecikme durumuna karşı tetikte olmalarını sağlamaktadır. Çocuklarının gelişim sürecini doktora sorarak ya da çocuklarının akranlarının becerilerine bakarak değerlendirmektedirler. Gelişim aşamalarının birinde gecikme ile karşılaşıldığında bir problem olduğunu düşünmekte ve problem olarak gördükleri bu durumun neden kaynaklandığına ilişkin cevap aramaktadırlar.

    Ebeveynlerin en çok merak ettikleri soruların başında; çocuklarının ne zaman yürüyeceği, ne zaman konuşabileceği ya da ne zaman tuvalet alışkanlığı kazanabileceğine ilişkin olanları gelmektedir. Bu sorular için net bir zaman belirtmek doğru değildir. Bazı bebekler 10. Ayda yürüyebildiği gibi bazıları 1.5 yaş civarında yürüyebilmektedir. Bu nedenle bebekler ya da çocuklar arasında gelişim farklılıkları olması olağandır. Anne ve babalar endişe etmemeli ancak önemli bir gelişim geriliğinden şüphelenirlerse gerekli değerlendirmeleri yaptırmalı ve uzmanlardan yardım almalıdırlar. Örneğin; 2 yaşına kadar çocukların yürümesi beklenir ancak bu yaş döneminde çocukta yürümeye ilişkin herhangi bir belirti görülmez ise aileler konu ile ilgili uzmanlarla görüşmeli ve gerekli gelişim taramalarından geçirmelidirler.

    Bebeklerin ve çocukların gelişim sürecini takip etmek ve bulundukları yaş grubuna göre herhangi bir gecikme olup olmadığını belirlemek amacıyla oluşturulmuş bir takım gelişim testleri bulunmaktadır. Bu testlere örnek olarak; AGTE, Denver, Gessel, Bayley gösterilebilir.

    Bu testler içinde Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE)’ den bahsedecek olursak AGTE, 0-6 yaş arası bebek ve çocukların gelişimi ilgili derinlemesine ve sistemli bilgi sağlayan bir değerlendirme aracıdır.

    Envanter, gelişimsel gecikme yaşayan bebek ve çocukların erken dönemde fark edilmesine ve gerekli önlemlerin alınmasına olanak sağlar. Dil-bilişsel, kaba motor, ince motor ve sosyal beceri-öz bakım gibi gelişimin farklı alanlarını değerlendirir.

    Değerlendirme neticesinde şüpheli ya da riskli durumla karşılaşıldığında, erken tanı konulmasına ve gerekli tedavinin başlamasına olanak sağlamaktadır. Bu sebeple aileler çocuklarındaki gelişim aşamalarını iyi takip etmeli ve çocuklarını düzenli olarak kontrollerden geçirmelidirler.

  • Bebeklik, çocukluk ve ergenlik döneminde uyku

    Bebeklik döneminde uyku: Zamanında doğan sağlıklı bebekler genellikle toplam 16 saat kadar uyurlar. Ancak 16 saatlik uykuda, gece ve gündüz 2-4 saatlik aralarla uyanıklık dönemleri izlenir. Yenidoğanın uykusundan uyanma nedenleri, beslenme ihtiyacı, biyolojik günlük (sirkadian) ritmin henüz iyi gelişmemiş olması veya başka nedenlerden dolayı olabilir. Yenidoğanın uykusunda günden güne olan değişikler oldukça belirsiz olsa da haftalar ve aylar ile uyku süresinde ve organizasyonundaki değişiklikler daha çarpıcı hale gelir. Beyinin olgunlaşmasıyla çevresel ve sosyal uyaranlar daha iyi algılanmaya başlanır; uyku süresi yavaşça uzayarak gece uykusuna dönüşür. Kısa sürelerde bölünmeler ile karakterize yenidoğan uykusunun gece uykusuna dönüşüp pekişmesine (konsolide olmasına) yerleşme (settling) adı verilir. Üç aylık sağlıklı bebeklerin büyük kısmında uzun süren gece uykuları gözlenir; bu uyku dönemleri sadece kısa sürelerle beslenme amacıyla bölünebilir. 5-6 aylık bebeklerde gece beslenmesi biyolojik bir ihtiyaç olmasa da, bazılarında öğrenilmiş bir davranış olarak devam edebilir. 6 ile 12 aylık bebeklerde diş çıkarma ve ayrılık kaygısı uykuyu bozan olası etkenlerdir. On iki aylık bebeklerin sadece %10’unda gece uykusunda bölünme gözlenir.

    İkinci üçüncü aylarda sirkadian ritmin maturasyonuyla birlikte yenidoğanın polifazik uyku/uyanıklık örüntüsü, daha uzun süreli gündüz uyanıklığı ve gece uykusuna dönüşmeye başlar. İki haftalık bebekte en uzun uyku dönemi 4 saat iken, 5 aylıkta 7 saatir. 5 ve 12 ay arasında uyku süresi sabit kalma eğilimi gösterir. 6 -9 aylık bebeklerin çoğu artık tüm geceyi uyuyarak geçirir. Bu dönemde, gece uykusu yaklaşık 10-12 saattir; ayrıca 2-3 kez toplam 2-4 saat kadar gündüz şekerlemesi gözlenir. Gündüz şekerlemesi çocuğun yaşı arttıkça azalır. Yenidoğan ortalama 3.5 gündüz şekerlemesi gözlenirken, 12 aylıkta ortalama 2 kezdir.Gece uyanması yaş arttıkça azalır; 1 aylık bebek yaklaşık 2.5 kez uyanırken, 12 aylık ortalama 1 kezden azdır. Ayrıca gece uyanıklık dönemleri de kısalır.

    Yeniyürüyende ve okul öncesi dönemde uyku (1-5 yaş): Aktigrafi çalışmaları 12 aylık çocukların genellikle saat 20:00’de uyuduklarını, 18 aylık-5 yaş arası olanların 21:00 ile 21:30’da uyuduklarını göstermiştir. İlk 5 yılda uyanma zamanı genellikle 7’de olmaktadır. Yeni yürüyenlerde ve okul öncesi dönemde yaş arttıkça uyku miktarı azalır. 3 yaşındaki bir çocuk ortalama 13.2 saat uyur; 4 yaş için ortalama 11.8 saattir. İkinci yaşta gündüz uykusu bir kez gözlenir; birçok çocukta 3 yaşında gündüz uykusu ortadan kalkar. Gündüz uykusunun ortadan kalkması etkileyen başlıca etkenler, kreşe başlama, okul programları, kültürel tercihler, anne baba beklentileri, aile rutinleri ve bireysel farklılıklardır. Yeniyürüyen ve okul öncesi dönemde gece uyanmaları sıkça gözlenir. Bu dönemde ebeveynler ya da kardeşler ile birlikte uyuma bazı kültürlerde sıkça gözlenir. Birlikte uyuma durumunda, çocuğun gece uyanması ve uykuya gitmeyle ilgili çatışmalar daha sık gözlenir. Gece uyanmasını çeşitli etkenler etkileyebilir; ancak çocuğun uyanınca anne baba yardımı olmaksızın kendiliğinden uykuya geçebilmesi bu durumun sürekliliğini veya ebeveynler için sorun olup olmayacağını belirler.

    Orta çocukluk çağı / ergenlik öncesinde uyku: Okul çağı, ergenlik öncesi dönemde toplam uyku süresi azalmaya devam eder. 5 yaşındaki bir çocuk ortalama 11.4 saat uyurken, 8-10 yaşlarındaki çocuklar yaklaşık 9-10 saat uyur. 12 yaşındaki bir çocuk ortalama 9.3 saat uyur. Gündüz uykusu bu dönemde nadirdir. Gündüz uykusu sıklıkla gece uykusunun yetersizliğini veya diğer başka bir uyku bozukluğunu işaret eder. Çocuk büyüdükçe yatağa gitme saati gecikir, ancak sabah uyanma saati çoğunlukla okul programından etkilenir. Küçük çocuklara göre, orta çocukluk dönemindeki çocuklarda daha az uyumalarıyla birlikte daha fazla sabah uykululuğu gözlenir. Bu durum, uyku süresinde azalma olmasına karşın uyku ihtiyacının devam ettiğini düşündürmektedir. Ayrıca 4-12 yaşlar arasındaki kızlar erkeklere göre biraz daha fazla uyumaktadırlar.

    Ergenlerde uyku: Ergenlik döneminde uyku miktarı azalmaya devam eder. 13 yaşındaki ergenler ortalama 9 saat uyurlarken, 16 yaşındaki gençler 7.5-8 saat uyurlar. Bir çalışmada, ergenler aktigrafi sonuçları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 30 dakika az uyuduklarını değerlendirmişlerdir. Ergenlik yıllarında uyku süresinde tedrici bir azalma olmasına karşın, sağlıklı ergenliğin erken dönemlerinde MSLT testinde ortalama uyku ya geçme süresinin ani bir şekilde azaldığı ve daha sonraki ergenlik dönemlerinde düşük düzeyini koruduğu bildirilmiştir. Bu durum ergenlikte uyku ihtiyacının daha önceki yıllardaki gibi devam ettiğini düşündürmektedir. Ergenliğin başlangıcı sırasında toplam uyku süresindeki azalma ile birlikte uyku/uyanıklık örüntüsünde bir kayma gözlenir. Ergenler daha geç saatlerde uyurlar ve daha erken uyanırlar. Okul ile ilgili beklentiler ve okul saatleri genellikle bu durumun nedenidir. Ergenlerde, geç yatma, ödev yapma, okul dışı aktivitelerde bulunma, eğlence aktiviteleri (TV; bilgisayar; internet; cep telefonu), bir işte çalışma, anne baba otoritesinin azalması ile birlikte yatağa gitme kararını kendilerinin vermesi, uyku/uyanıklık örüntüsündeki değişiklikler ile birliktedir. Ayrıca ergenlik döneminde olan çocuklar ergenlik öncesi dönemdeki çocuklara göre üç kat daha fazla kafeinli içecekler tüketirler ki bu içecekler uykuyu bozabilir. Bazı ilaçların alınımı (ör., stimulanlar) ve alkol/madde kullanımı ergen uykusunu olumsuz etkileyebilir. Hafta sonları ve tatillerde birçok ergen geç saatlerde uyuyup geç uyanırlar. Örneğin geç ergenlik döneminde hafta içi günlerine göre hafta sonu ortalama 1-2 saatlik uykuya geç gitme söz konudur. Hafta sonu uyanma zamanı gecikmesi, hafta içine göre, ortaokul yaşlarındaki çocuklarda 1.5-3 saat kadar iken, bu fark lise çağındakiler için 3-4 saattir. Bu veriler, ergenlerin geç yatıp geç kalkmaya eğilimli olduğunu gösterir. Düzensiz uyku alışkanlıkları bazı ergenlerde uyku bozukluklarının oluşumuna katkıda bulunabilirler.

    Uykuya geçme sırasında anne babanın varlığı, uyku saatlerinde değişikler yapma, tatile/yolculuğa çıkma, birlikte uyuma, aşırı müsaade edici ve sınırsız anne baba tutumları, anne baba arasında çelişik tutumların olması, gerçekçi olmayan anne baba beklentileri ve uyku öncesinde çocuğun beslenmesi/emzirmesi gece uyanmalarını etkileyebilir ve bakım verenler ile ilgili durumlardır. Benzer şekilde, küçük çocuklarda, güvensiz anne çocuk bağlanması, anne baba anksiyetesi ve depresyonu gece uyanmaları açısından risk etkenleridir.

    Tıbbi durumlar (ör. reflü, ağrı, enfeksiyon, alerjiler, huzursuz bacak sendromu, seperasyon anksiyetesi, diş çıkarma, karşı olma karşı gelme bozukluğu, ilaç kullanımı), tipik gelişim dönemlerinin kazanılması (örneğin hayal etme becerilerinin kazanılmasıyla gece korkuları artabilir; otonomi ve bağımsızlık ihtiyacının artmasıyla gece yatmaya direnç geliştirebilir), çocuğun biyolojik ritmi (gece kuşları) ile uyku döngüsü açısından anne baba beklentilerinin uyuşmaması, çocuğun zor bir mizacının olması uykuya yatmasını, uyanma sıklığını veya kendini yatıştırma becerisini olumsuz etkileyebilir ve daha çok çocukla ilgili etkenlerdir. Uyku odasının sessiz, ısısının ve ışığın uygun olması, yatağın rahatlığı gibi çevresel özellikler çocuğun uykusunu etkileyebilir.

    Uyku alanında sorun yaşayan çocukların ve ergenlerin mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Psikodrama

    Psikodrama

    Jacop Moreno tarafından rol kuramı ve sosyometri ile temellendirilmiş bireysel ve grup psikoterapisi tekniğidir. Birçok terapi tekniğinden farklı olarak içine eylemi, spontaniteyi ve yaratıcılığı koymuştur.

    Psikoterapi tekniğinde eylemin olması, söze dökülmeyen bilginin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Sözle dile gelen bilginin de doğruluğunu sorgulatmaktadır. Aynı zamanda da yeni keşiflerin hızlı, etkili ve doğru bağlantılarla ortaya çıkmasına aracı olmaktadır.

    Günümüzde yaşamın rutin eylemleri insanların spontanitesi ve yaratıcılığını ortadan kaldırıyor. İnsanlar an’da kalamadığı için bir kısır döngünün içine düşüyorlar. Psikodrama spontanite ve yaratıcılık zeminiyle insanların kendi gerçeklerini keşfetmelerini yerine yaratıcı ve spontan bir şeyler (düşünce, duygu, anı, davranış) koymalarını sağlıyor. Sağlıklı insanın da kör noktaları ve düğümleri var. Bu düğümler ve kör noktalar eylem, spontanite ve yaratıcılık zemininde psikodrama teknikleri ile kişiyi kendi gerçeğine hızlı ve etkin bir şekilde içgörü sağlıyor. Psikodrama, dramatik yöntemlerle gerçeği araştıran bilim olarak da tanımlanabilir. Bu yöntem bizlere, kişiler arası ilişkilerimize bakmamızı ve iç dünyamızla ilgilenmemize aracı oluyor.

    Psikodrama bireysel psikoterapi sürecinde de kullanılan bir tekniktir. Grup içinde kullanılan teknikler bireysel danışmada da kullanılabilir.

    Psikodrama grup terapisi en az sekiz kişilik gruplarda yapılmaktadır. Grup çalışması yaşantı gruplarında iki saat sürmektedir. Grup çalışmaları haftalık, on beş günde bir veya aylık olarak oluşturulabilmektedir. Grup çalışmasına katılmadan önce bireysel bir değerlendirme yapılmaktadır. Gruplar kadınlara yönelik yaşantı grupları, anne atölye çalışmaları, karma yaşantı grupları ve belirli spesifik konularda (sınav kaygısı, iş ve eğitim grupları gibi) olabilmektedir.

    Psikodrama;

    • Bireyin sağlıklı yönlerini güçlendirmek.

    • Yaşamda an’da kalma ile ilgili sorunlarını aşmak.

    • Yaşamda işlevsel olmayan bağlarını, güçlüklerini ortaya çıkarmak.

    • Yaratıcılığını ve spontanitesini arttırarak problem çözme becerisini arttırmak.  

    • Kendi içsel gerçeğinin farkına varmak, görünmeyen yönlerimizin keşfi, kendini tanıma bir diğer kişiyi anlama vb.  Birçok konuda destek almak isteyen herkese açık, deneyime dayalı, eylemsel süreci içeren bir terapi tekniğidir.

    Psikodrama grup terapisi alanda eğitim almış, psikodramatist veya yardımcı psikodramatistlerin uygulama yapabileceği bir terapi tekniğidir.

    Son olarak Psikodrama temelinde güçlü bir felsefeye dayanır. Psikodrama’nın hedefi, hayatı bir model olarak kullanan bir terapi ortamı yaratmak ve bunu evrensel olan zaman, mekân, gerçeklik ve evrenden başlayarak hayatın bütün ayrıntılarına varıncaya kadar bütün yaşam biçimleriyle bütünleştirmektir.

    ‘Gerçeğin eylemle keşfi’ olan psikodrama grup terapisinde ve bu bütünleşme sürecinde olmanız dileğiyle.

  • Çocuklarda duygular ve duygusal gelişim

    İnsanların duygularıyla birlikte doğduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda, doğumdan itibaren, öfke, eğlence/mutluluk ve korku duygusu vardır. Duyguların oluşması için bilişsel gelişim şart değildir. Örneğin beyini oluşmadan doğan (anensefalik) bebeklerin ekşi tatlarda iğrendiği, tatlı tatlardan zevk aldığı izlenmiştir. Bununla birlikte, yaşam tecrübeleri ve beyin gelişimi arttıkça çocuğun duygularının çeşitliliğinde, duygularını ayırt edilmesinde, isimlendirebilmesinde ve düzenleyebilme becerisinde, duygularını sosyal ortamda kullanma yetisinde artma gözlenir. Yaklaşık 15 nci ayda bebek ağlayan birisini gördüğünde empati yapar ve üzgün görünür.

    Duygularımız, davranışlarımızı, düşüncelerimizi, motivasyonumuzu, yaşam enerjimizi, başarımızı ve insanlar arasındaki ilişkilerimizi ve daha birçok alanı etkiler. Duyguların kişinin yaşantısındaki önemi ve yeri aşağıda özetlenmiştir.

    Duyguların iletişimsel yönü vardır. Örneğin dil gelişim gelişmemiş bir bebek ağlamasıyla, açlığını ve sevgi ihtiyacını anlatabilir.

    Duyguların yaşamda koruyucu etkileri vardır; bu nedenle yaşamsaldırlar.

    Duygular sosyal işlevleri etkiler kişiler arası ilişkileri düzenler.

    Duygular, motivasyonu oluştururlar; motivasyonel durum, bilişsel gelişimde, motor ve sosyal becerilerin gelişiminde önemlidir. Bu nedenle sağlıklı duygu gelişimi doğrudan ve dolaylı yollar ile diğer gelişimsel alanları etkiler.

    Duygular bilişsel süreçlerin ve şemaların oluşumunda önemlidir.

    Duygular bir olayın önemini ölçer.

    Duyguların, kendini yönetmede ve yürütücü işlevlerde rolü vardır.

    Duygular, bağlanma süreçlerinde önemlidir.

    Duyguların sağlıklı düzenlenmediği durumlarda, günlük işlevselliğin sosyal, mesleki, öğrenme gibi çeşitli boyutlarında olumsuz etkilenmeler ve verimlilikte azalma meydana gelebilir.

    Duyguların adaptasyonda ve amaca yönelik davranışların düzenlenmesinde ve organizasyonda rolü vardır.

    Duyguların kişilik gelişimi üzerine etkileri vardır.

    Sağlıklı bir duygusal gelişim olabilmesi için

    Bebekte dikkat işlevlerinin ve yüze göze bakma becerisinin gelişimine uygun bir şekilde var olması gerekir. Bu ancak, sağlıklı duyu organları ve beyin bölgeleri ile mümkündür.

    Bakım verenin, göz teması kurması ve duruma uygun duygusal tepkiler verebilmesi gerekir.

    Bakım verenin ruh sağlığı yönünden bir sorununun olmaması gereklidir.

    Bakım veren duygusal tepkilerini yaşayabilmeli, tanıyabilmeli ve sözelleştirebilmelidir.

    Bakım beren duygularını kontrol edebilmeli ve yönetebilmelidir.

    Bakım verenin duygusal tepkilerin yoğunluğu ve süresi dış uyaranlar ve çevre ile uyumlu olmalıdır.

    Bakım verenler, bebeklerinin fiziksel, sosyal, duygusal ve dokunsal ihtiyaçlarını karşılarken ilgili ve güler yüzlü olmalıdırlar. Mümkün olduğu kadar fazla göz teması kurarak pozitif duygularını gösterebilmelidirler.

    Bakım veren çocuğunun çeşitli alanlardaki ihtiyaçlarına yanıt verici olmalıdırlar.

    Bakım verenler olaylar karşısındaki duygusal tepkilerinin kontrolünde çocuklarına örnek olmalıdırlar.

    Çocuklar, fiziksel, duygusal veya cinsel örselenmelerden korunmalıdırlar; travma sağlıklı duygusal gelişimi bozar.

    Duygular ile düşünceler arasındaki entegrasyon sağlanmış olmalıdır. Duygular ile düşünceler arasında uygun entegrasyonun sağlanması, sağlıklı gelişen beyin bölgelerinin olması ve ortama uygun duygusal tepkilerin ve düşüncelerin verilmesi ve tanımlanması (uygun uyaranların sunulması) ile mümkündür. Travma sağlıklı entegrasyonu bozabilir.

    Duygusal gelişimde başlıca sorunlar aşağıdaki şekillerde görülebilir:

    Kendi veya başkalarının duygularını algılamakta, anlamada ve adlandırmadaki güçlükler

    Duyguların yanlış yorumlanması (bilişsel çarpıklıklar)

    Duyguların çok az veya yoğun yaşanması

    Duygularda ani hızlı değişikliklerin olması –duygu durumu düzenleme güçlükleri-

    Duyguların düşünce içeriğine veya olaylara uygunsuz yaşanması

    Duygu ifadesindeki yetersizlikler veya uygunsuzluklar

    Duyguların ve dikkatin düzenlenmesi, kendinin düzenleme becerilerinin önemli parçalarını oluşturur: Kendini düzenleme becerilerinin, psikososyal işlevsellikte ve okul/iş başarısının elde edilmesinde önemli rolü vardır. Duyguların düzenlenmesi, uyum becerilerini ve davranışlarını geliştirirken; duyguların iyi düzenlenememesi, uyum becerilerinde ve davranışlarda kötüleşme ile birliktedir. Çocukluk çağı travmaları, ihmalleri ve olumsuz yaşam olayları, duygu düzenleme becerilerini bozar. Sıklıkla duygu düzenleme güçlükleri empati becerilerinin ve prososyal yanıtların gelişimine engel olur. Post travmatik stres bozukluğu gibi çeşitli psikiyatrik bozukluklarda bu durum açıkça gözlenebilir. Başka bir deyişle duyguların düzenlenmesi, sağlıklı bir gelişimde merkezi rol oynarken, duyguların iyi düzenlenememesi, psikiyatrik bozuklukların gelişimine zemin hazırlayabilir.

    Duyguların düzenlenmesinde, nörobiyolojik sistemler, duyguların yoğunluğu (emosyonalite), mizaç özellikleri (temperament), kişilik, yürütücü işlevler, bilişsel süreçler, kişiler arası ilişkiler, sistemler arası ilişkiler ve bağlantılar rol oynar.

    Duygusal gelişiminde aksamaların olduğu durumlarda çocuğun mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Çocuk Psikodraması

    Çocuk Psikodraması

    Sosyometri ve psikodrama grup terapisinin oluşmasını sağlayan alanlardan biri Spontaniye Tiyatrosu diğeri çocuklarla yapılan gözlem ve çalışmalara dayanmaktadır. Psikodrama grup terapisinin kurucusu Jacop Levi Moreno önceleri felsefe ile uğraştı. Sonra tıp eğitimi aldı ve sonra çocukların günlük oyunlarını izlemeye başladı. Çocukların yetişkinlerden farklı olarak spontanite ve yaratıcılıklarının yüksek olmasına dikkatini verdi. Hayatın başlangıcında var olan yönlerin sonrasında nasıl köreldiğini ve insanların kullanamadığı bu yapının hayatlarına nasıl yansıdığını da fark ederek Psikodrama grup psikoterapisini oluşturdu.

    Çocuk Psikodraması , Psikodrama’nın çocuklarla yapılan uygulamasıdır. Çocuk psikodraması çocukların günlük yaşamda yaşadıkları zorlukları, önemli olayları ve bunlara ilişkin duyguları, düşünceleri, inançlarının sahneleyerek otaya koydukları ve bu yolla değişimin sağlandığı terapötik süreçtir. Yetişkinlerle yapılan çalışmalardan farklı yanları vardır. Fakat psikodramanın temelinde yer alan eylemi, spontaniteyi, yaratıcılığı, rol kuramını ve sosyemetriye yer verir. Farklı yanları olarak belli yaş aralığında olması, grup sayısı, grup odasının düzeni, grubun çalışmasında ki lider sayısı, psikodrama teknikleri uygulanırken dikkat edilmesi gereken durumlar olarak sıralayabiliriz.

    Çocuk psikodramasi, 6 ve 11 yaş arasında en az 3 en fazla 6 kişilik gruplarda iki terapist eşliğinde uygulanır.

    Çocuk psikodraması haftada bir gün veya on beş günde bir periyotlarda bir saat on beş dakika süreyle yapılır.

    NEDEN ÇOCUK PSİKODRAMASI?

    Çocuk psikodraması ile çocuklar da sağlıklı yapıyı güçlendirmek ve ihtiyaç duyduğu sağlıklı yapıyı yeniden oluşturmak. Duygularını ve kendini tanımalarını sağlamak. Rol repertuarını arttırarak kendini ve bir diğer kişiyi tanımasını kolaylaştırmak. Eylemle birlikte kendi potansiyelini ortaya çıkarmak. Çocuklukta yaşanan korkular, takıntılar, öfke, kardeş kıskançlığı, davranış sorunlarının da iyileştirici olması sebebiyle uygulanmaktadır.

    Biz yetişkinlerden farklı olarak var olan spontanite ve yaratıcılıkları grup çalışmalarında kendilerini ortaya koymada ve karşı karşıya kaldıkları veya kalacakları güçlüklerle başa çıkmada önemli bir faktör olmaktadır. Çocuk psikodramasında eylem kullanıldığında ve engellenmediğinde çocuk hakkında birçok bilgiye sahip olmamız da mümkün olmaktadır.

    Çocuk psikodramasında, grup çalışmasına katılan çocukların ebeveynleri ile de çalışma yapılmaktadır. Çocuklarla çalışma yapılan birçok yöntem, ailelere müdahale gerekliliği destekler. Bu durum çocuk psikodraması için de geçerlidir. Ailelere müdehale de ailenin yaklaşımları, tutumları ve çocuğun ihtiyacına uygun olarak iyileştirici müdahaleler ebeveyn gruplarında ele alınmaktadır.

  • Ergenlik döneminde gelişim (12-19 yaş)

    Ergenlik döneminde her alanda çok hızlı bir değişim ve gelişim söz konusudur. Fiziksel, duygusal, davranışsal, toplumsal ve cinsel alanlarda belirgin farklılıklar oluşur. Artık artan yaş ve gelişen fiziksel yapı çerçevesinde aileler ve toplum, ergenden daha fazla sorumluluk almasını ve daha az hata yapmasını bekler. Özellikle ergenliğin sonlarına doğru meslek seçimi gibi stresli bir dönemden geçerler. Özetle çok hızlı değişimin ve beklentilerin olduğu bir dönemdir ergenlik dönemi… Çok hızlı değişim, stabil olmayan ve kırılgan bir yapı oluşturur. Bir şey ne kadar hızlı değişiyorsa onu tanımlamak o kadar güçtür. Bu nedenle birçok ergen kendisini tanımlamakta güçlük çeker. “Ben kimim”, “neyim”, “bu dünyadaki amacım ne”, “ben ne olacağım” gibi soruların cevabını arar. Severken ya da nefret ederken aşırıya kaçabilirler. İstekleri genellikle geçicidir. Hızla parlarken aynı hızda da sakinleşebilir. Onura ve başarıya daha çok değer verirler. Aynı zamanda eli açık ve iyilikseverdir. Yüksek amaçlar ve hayaller taşımaktadır. Yenilik arayışı ve merak etme belirgindir. Yeterli deneyimleri olmadığı için yargılaması çok gelişmiş değildir. Her şeyi bildiğini düşünür, yanlışlarında da sonuna kadar direnebilir. Diğer yandan hızlı güven duyma ve çabuk bağlanma özellikleri gösterir. Karşı cinse ilgi artmıştır. Karşı cinse yakınlaşma ve kendisini beğendirme çabası vardır. Karşı cinsten aldığı iltifatlar büyük önem taşır.

    Ergenlik döneminde bedenin hızlı büyümesine bağlı yaşla orantısız bir fiziksel görünüm ve sakarlık görülebilir. Erkekte ereksiyon (penis sertleşmesi) ve ejakulasyon (meninin boşaltılması) başlar, kızlarda menarş (ilk adet) olur. İlk adetten sonra, düzensiz olarak oluşan adet dönemleri zaman içinde düzenli bir şekilde olmaya başlar. Bazen bu değişiklikler özellikle kız çocuklarında kaygı nedenidir. O nedenle anneler, kız çocuklarında beklenen bu değişiklikler hakkında kızlarına bilgi vermelidirler. Bunun normal bir süreç olduğunu ve korkulmaması gerektiğini anlatmalıdırlar. Ergenlik döneminde erkeklerin sesinde kalınlaşma meydana gelir; vücutlarındaki kas oranı artar. Kızlarda göğüsler belirginleşir. Bazı erkeklerde de göğüste geçici büyümeler olabilir. Kız ve erkeklerde vücutta koltuk altlarında, bacaklarda ve genital bölgelerde tüylenmeler başlar. Erkeklerde yüzde de tüylenme oluşur. Yüzde akneler oluşabilir. Bazen bu değişiklikler bir kaygı nedenidir. Erken dönemde ergen bu değişikliklere uyum sağlamaya çalışmaktadır. Birçok ergen kendi vücutlarını diğerleri ile karşılaştırır. Daha fazla ayna karşısında zaman harcarlar. Vücudun bir bölümündeki küçük bir sorunu abartılı bir sorun olarak algılayabilirler. Ergenlik döneminin sağlıklı geçebilmesi için gerçekliğe uygun bir vücut imajının oluşturulması ve ergenin bu imajı kabullenmesi gerekir. Bunun olmadığı durumlarda kendilik algısı düşer ve beden ile uğraşılarda artma ve toplumdan kaçma meydana gelebilir.

    Ergenlik döneminde olan gençler daha fazla bilgiyi daha hızlı bir şekilde işleyebilirler; olasılıkları ve sonuçları daha iyi değerlendirmeye başlarlar ve soyutlama kapasiteleri artar. Bununla birlikte, ahlaki gelişimde, sosyal bilişte ve başkalarını anlayabilme becerilerinde gelişimler kaydedilir. İdeolojik, politik ve dini ilgilerde artma oluşabilir. Çeşitli düşünce biçimlerine sıkı sıkıya inanma görülebilir ya da acımasızca çeşitli ideoloji, politik, toplumsal veya dini kurallar eleştirilebilinir. Ölümün yaşamdaki son nokta olduğuyla ilgili algı kesinleşir. Aile dışında yeni sevgi objeleri aramaya başlar. Karşı cinse eğilim ve yaklaşma isteğindedir. Aileyle kendi anne basıyla sağlıklı ayrışan ergen ailesinden (kendi annesinden babasından) gerçek anlamda kopmaz ancak bağımsızlığını da elde etmiştir. Hem aileye bağlı hem de kendi alanında bağımsız olan bir birey yetişmiştir. Artık anne baba verdikleri eğitimin verimini almaya başlamışlardır.