Yazar: C8H

  • Yaşamın İlk Evresi

    Yaşamın İlk Evresi

    İlk çocukluk çağında ( 0-2 ) dış dünya ve erken dönem nesne rolü yadsınamaz. Beslenme açısından bebeğiniz için en sağlıklı besin kaynağının – anne sütü – olduğunu şüphesiz anne adaylarımız biliyordur.
    Hayatta kalmak için bir besin kaynağı olan meme’ nin aynı zamanda dürtü doyumunu sağlama, haz verme, fonksiyonu da göz ardı edilemez.
    Cinsel yaşam bebeğin meme emmesiyle başlar, çocuk için meme eşi benzeri olmayan bir haz kaynağıdır.
     
    Emme cinsel dürtünün ilk nesnesidir. Ve ilk nesne seçimi sonraki nesne seçimleri için çok önemlidir. Çocukları gözlemlediğinizde emme eylemi bittikten sonra, vücudunun başka parçasını emdiğini görürsünüz; dil emme, dudak ya da baş parmak gibi.
     
    Yani nesne insan dünyasında başından beri var. Meme, biberon, sütanne, çocuğun doyumu hep bir nesneye bağlı. Çocuk gerçek bir nesneyle doyuruldukça sağlıklıdır. Yerine bir başkası konmadan elinden alındığında ise hastalanır. Terkedilme gibi. Yaşamak için başlangıçta bir nesneye bağlı olmak zorunda olan insan, yaşamın ilerleyen basamaklarında nesneye bağımlılıktan kurtulmaya çalışır. 
     
    Haz almak için dış dünyadan bağımsız hale gelmeye çalışan insan, o yüzden sınırları zorlar.
     
    Meme emmesi bebeğin aynı zamanda onun dünyayla kuracağı bağ açısından mühimdir. Bunu anlayabilmek için yeni doğan çocukların, tamamiyle kendi varlıkları üzerine konumlandırdıkları kısa bir evreden bahsetmemiz gerekir. Bu evre primer narsisizm evresidir. Tüm dünyanın kendi hükmünde olduğuna inandığı o dönemde; karnı acıktığında meme, canı istiyor meme… 
     
    Bebek tüm bu nesneleri kendinin yarattığını düşünür. Yeterince iyi anne, bebeğin dürtü ve duygularını okuyabilendir. Bebeğinin neye ihtiyacı olduğunu anlar ve doğru zamanda ona göre karşılık verir. Karnı aç olduğu için ağlayan bebeği uyutmaya çalışmak,bebeğin mesajının yanlış algılandığı anlamına gelir. Bebek ihtiyacı karşılanmadığından kendine ve dünyaya güvenle bağlanamaz. 
     
    Bebeğin dış dünyaya açılan penceresi ona ilk bakımı veren kişilerdir. Anne, baba ya da bakıcının bebeğin mesajlarını doğru okuması ve ihtiyaçlarını zamanında uygun şekilde karşılaması gerekmektedir. Aksi takdirde güvenli bağlanmadan söz edilemez.

     Yaşamının devamında edindiği bilgilerle çizdiği yol haritasına bakarak hayatı yordayacak olan çocuğunuza yaşamının ilk evresinde neler sunduğunuz, öğrettiğiniz görüldüğü üzere mühimdir.
     

  • Gençler neden kendine zarar verir?

    Kendine zarar verme davranışı, gencin intihar amacı olmadığı halde bedenine zarar vermesidir. Kendini kesme, yakma, duvara yumruk atma, kendi kemiğini kırma ya da toksik maddeler içme şeklinde görülebilir. Gençlerin neredeyse yarısında kendine zarar verme davranışı görülmektedir.

    Kendine zarar verme davranışı olan gençler genellikle sorun çözme konusunda sıkıntılar yaşayan, gergin yapıda, duygularını ifade etmekte zorlanan gençlerdir.

    Kendine zarar verme davranışı çoğu zaman dikkat çekmeye çalışma olarak değerlendirilir. Oysa çoğunlukla gencin çevresi bu davranıştan haberdar değildir.

    Kendine zarar verme davranışının gencin hayatında bir işlevi vardır. Bu işlevler:

    1. Duyguları düzenleme (duyguları yatıştırma).

    Kaygı

    Öfke

    Engellenmiş hissetme

    Depresyon

    2. Koşulları değiştirme.

    Sorunlardan uzaklaşma

    İntihar düşüncelerini durdurma

    3. Kendi kendini cezalandırma.

    4. Bazı gençler gerçeklik duygusunu kaybetme, diğer insanlarla bağlantılı olmama ve boşluk hissinden şikayet eder ve boşluk duygusunu durdurmak için kendine zarar verir.

    5. Kişiler arası ilişkileri düzenleme.

    Güvenlik arayışı ve dikkat çekme

    Arkadaşlara uyum sağlama

    Kendine zarar verme davranışının gencin hangi duygusal ihtiyaçlarına iyi geldiğini anlamak ve gençle beraber bu davranışın yerini alabilecek stratejiler geliştirmek tedavinin temel öğesidir. Bu davranışa eşlik eden ruhsal sorunlar (depresyon, yeme bozuklukları, madde kullanım bozukluğu, davranım bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, diğer kaygı bozuklukları) varsa onlar mutlaka tedavi edilmelidir. Ailenin tedavi sürecine katılması, aile ile gencin iletişim sorunlarının çözülmesi tedavinin önemli bir parçasıdır.

  • Kaygı

    Kaygı

    Hemen hemen herkes hayatının belli bir zamanında bir partinin, önemli bir toplantının, buluşmanın ya da sunumun öncesinde anksiyete ( kaygı) yaşayabilir. Kimi bu durumu olduğu gibi kabullenir başeder ve devam eder. Kimi için ise bu o kadar da kolay olmaz.
    Gerçeklikle etkili bir şekilde baş edebilmenin önemli aşamalarından birinin gerçeği kabullenmek olduğunu biliyoruz. Eğer bir kişi ayağındaki alçıya alınması gereken kırık kemiği kabul etmezse, kendini kötürüm dahi bırakabilir.
    Burada bahsettiğim ” kabul etme” nin tam olarak anlamı, hiçbir anlam atfetmeden yorum katmadan, olduğu haliyle etiketlemeden var olduğu şekilde almak. 
     
    Varsayalım, kalp atışınızda bir farklılık hissetiniz çarpıntı gibi ve kendinize şöyle dediniz; ”Şu an biraz heyecanlıyım ya da kaygılıyım ve bu bedenimin heyecanı ifade ediş şekli..”
     
    Ya da şöyle dediniz;” Kalp krizi geçireceğim, öleceğim, bu bir felaket..” heyecanınıza, kaygınıza atfettiğiniz bu olumsuzlukla elbette sıkıntıyı körüklediniz. 
     
    Anksiyete ( kaygı) boğazda yumru hissi, bir dizi çarpıntı, sersemlik, şuur bulanıklığı ve terleme gibi bir takım semptomları içerebilir. Sık sık bu semptomlardan endişe eder durursunuz. Ardından bunları bir tehlike ve olması yakın kötü bir şeyin habercisi gibi yorumlarsınız.
     
    Bu daha fazla anksiyete anlamına gelir. 
     
    Kendinizi ne kadar çok anksiyeteye kaptırırsanız, semptomlar o kadar çok artış gösterir. Kısa zaman içinde de bu durum döngüsel bir hale gelir. Çünkü semptomlar üzerine haddinden fazla odaklanıyorsunuzdur.
     
    Bir fiziksel semptoma seçici bir şekilde dikkatimizi verirsek bu semptom daha güçlü bir hale gelir. Mesela göz kırpmamıza dikkatimizi yöneltelim. Daha fazla göz kırpmaya başladığınızı fark edersiniz.
     
    Peki diyelim ki önümüzde bizde kaygı uyandıran bir durum var. Ne yapacağız? Kolay ya da zor olanı seçeriz. 
     
    Kısa vadeli açıdan KAÇINMAK cazip gelse de, kaçınmanın uzun vadeli sonuçlarını göz önünde bulundurduğumuzda, kaçtığımız müddetçe onu GÜÇLENDİRECEĞİMİZ gerçektir. Kaçmak anlık rahatlamayı sağlarken, hayatımız boyunca ona bağımlı kalmamızı da sağlar. 
     
    Oysa kendinizi anksiyeteye nasıl kaptırdığınızı, o sırada nasıl düşündüğünüzü kendinize sorarak dahi iyi bir başlangıç yapabilirsiniz. 
     
    Kaygınıza fazla değer verir, gözünüz de büyütürseniz muhtemelen kendinize bunun dayanılmaz olduğunu söyler ve kaçınma yolunu seçersiniz. Ona değer biçmekten vazgeçin. Onu değerli kılan, gözünüzde bu kadar büyütüp kendinizi baş edemeyeceğinize inandıran düşünceleriniz bırakın aksın gitsin. Değer biçmeye son verin. 
     
    Anksiyöz (kaygılı) değilmiş gibi davranın. 
     
    Neredeyse bütün huzursuzluk biçimlerine gösterdiğiniz dayanıklılığı arttırmayı da öğretebilirsiniz kendinize. Bir tiyatro oyuncusunun, oyununu en iyi şekilde sergilemek için defalarca prova yapması gibi, siz de pratik yaparak, DAYANIKLILIĞINIZI ARTTIRABİLİRSİNİZ. 
     
    Konu ne olursa olsun, buna dayanamıyorum, başaramayacağım gibi cümleler yerine, bununla yüzleşmek için yeteri kadar güçlüyüm diyebilirsiniz kendinize. Sadece denemek isterseniz elbette… 
     
    Ve en önemli önlemlerden biri de ne olacağıyla, başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü ihtimal arasındaki boşluğu ne tür düşüncelerle doldurduğunuza dikkat edin. 
     
    Gerçeklik genelde bizim dostumuzdur, ona çarpık bir görünüm katıp tehlikeli hale getiren bazen sadece bizim düşüncelerimizdir. 

  • Yaygın anksiyete bozukluğu nedir? Kimlerde görülür?

    Yaygın anksiyete bozukluğu yoğun ve kontrol edilemeyen kaygı ile karakterizedir. Yoğun ile kastedilen söz konusu duruma verilen tepkinin aşırı olduğu, kontrol edilemeyen ile kastedilen ise, kaygı/endişe başlayınca kişinin bu duygularını durduramamasıdır. Bu nedenle gelişimsel olarak gözlenen kaygı/endişenden, Yaygın anksiyete bozukluğu, kaygının gerçekçi olmayan doğası ile ve uzun süre devam etmesi ile ayırt edilir. Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı için yoğun kaygı günlük işlevi bozmalıdır ve en az 6 ay sürmelidir. Yaygınlığı %2.7 ile %4.6 arasında değişmektedir.

    Sıklıkla YAB’da kaygı bir alana sınırlı değildir. YAB olan çocuk ve ergenlerde tipik olarak gözlenen kaygılar, yeterlilik, onay görme ve eski davranışlarının uygunluğudur. Gelecek ile ilgili olaylar, yeni ya da tanıdık olmayan ortamlar diğer kaygı nedenleridir. Bir işi zamanında yerine getirmeyle ilgili kaygılar görülebilir. YAB olan çocuklar genellikle toplum kurallarına uyan ve mükemmeliyetçi çocuklardır; yetişkinler tarafından inatçı ya da katı (esnek olmayan) olarak tanımlanabilirler. YAB olan çocuk ve ergenlerin sıklıkla başkaları tarafından yatıştırılması gerekir, ancak bu durum kaygının azalmasında kısa süreli bir iyilik meydana getirir.

    Hastalarda motor gerginliğin artması ve aşırı uyarılmışlık (vigilance) hali gözlenebilse de, çocuklar için sadece bir belirti gereklidir (erişkinde 3 belirti). Baş ağrısı, karın ağrısı ve uyku güçlükleri gibi somatik belirtilere sık rastlanır. Genel olarak, özellikle hastaların önemli bir olaydan önce gerginlik yaşadıkları, sinirli ve heyecanlı oldukları bildirilir. Özelikle çocuklarda kaygı ne kadar fazla ise sinirlilik o kadar fazladır.

    TEDAVİ

    Psikoterapi ve ilaç tedavisi ile başarılı sonuçlar alınmaktadır.

  • Karar Verebiliyor Ama Uygulayamıyor Musunuz?

    Karar Verebiliyor Ama Uygulayamıyor Musunuz?

    Kararı vermek kadar sürdürmekte önemli bir aşama. Her şeyden önce kendinize sormanız gereken soru, gerçekten karar verip vermediğinizdir.
    Kilo vermeye, bir ilişkiye başlamaya, iş değiştirmeye, kötü bir davranışınızdan kurtulmaya, zararlı alışkanlıklardan ya da bağımlılıklardan uzaklaşmaya, vb… 
    Varsayalım kilo vermek için diyet yapmaya başlayacağım dediniz. Kilonuz gerçekten fazla mı yoksa bu sizin algınız mı?

    Eğer fazla ise, size bu fazla kilonun verdiği ya da verebileceği olası zararlar neler?
     
    Fazla kiloların size sağladığı faydalar var mı?
     
    Neden soruyoruz bu soruları kendimize. 
    Çünkü nelerin farkında olduğumuz verdiğimiz kararı eyleme dönüştürmemiz ve sürdürebilmemiz için gerekli olan motivasyonu sağlayacak bize. Motivasyon kararımızı uygulamada en güçlü kaynağımız olacak. Farkındalığınız yoksa hayatınıza yapmaya çalıştığınız müdahalelerde temelsiz inşaat yapmaya döner. Temel olmadığında da ilk zorlukta kararınızdan dönersiniz. 
     
    Değişime ihtiyacınız olduğu yönünde bir farkındalığınız varsa ve bu değişim için gerçekçi ve geçerli nedenleriniz varsa, değişim yönünde karar dengenizi sabitleştirmenizi sağlayacak motivasyonel kaynaklar kullanmaya ihtiyacınız olacak. Bunun için tavsiyem değişim ile ilgili algıladığınız artıları ve eksileri belirlemeniz. Yazarak, düşünerek bir şekilde kendinize hatırlatmanız ve zihninizi bu idrakle doldurmanız. 
     
    İlişkilerle ilgili tehlikeler  
    İş kaybı  
    Ekonomik kayıp  
    Prestij kaybı  
    Etik – Varoluşsal  
    Sağlık  
     
    Yasal problemler gibi alanlarda ne gibi eksilerle karşılaşacağınızı düşünebilirsiniz.  
     
    Şu an sahip olduğunuz davranış, alışkanlık ya da değiştirmek istediğiniz her ne ise ne gibi alanlarda artılar ve eksiler sağlayabilir size. Bu değişim gerçekleşirse yukarıdaki alanlarda ne gibi değişiklikler olur hatırlatın kendinize. 
     
    Tüm bunları yaptıktan sonra karar kısmına geçebilirsiniz. Hedefleri, zamanlamaları ve değişim stratejilerini netleştirebilirsiniz. Bir yandan da kendi analizinizi yapıp daha önceki denemelerinizde neden olmadığının cevabını kendinize dürüstçe vermelisiniz. Sizi kararınızdan caydırma ihtimali olan yüksek riskli durumları da belirledikten sonra üstesinden nasıl gelebileceğinize dair baş etme yöntemlerinizi belirlersiniz. Hem bu analizi yapmak geçmişte işe yarayan yöntemleri kullanıp işe yaramayanları eleme imkanı verir size. 
     
    Hedefi diyete başlamak olarak belirledik diyelim. Zamanını da haftanın ilk günü dediniz diyelim. Haftanın ilk günü olmak zorunda değil bu arada biliyorsunuz. İlk günler zor olacak elbette yemekten haz aldığınız yiyeceklerden uzak durmanız, onların size yasak olması. O anlarda zihninizde kayıtlı artı, eksi listenizi anımsayacaksınız. Seçeceksiniz artılardan en kıymetlisini, hatırlatacaksınız kendinize kararınızın arkasında durduğunuzda hayatınızda nasıl güzel değişiklikler olduğunu. Ya da tüm hedeflerinizi alt üst edecek o eylemi gerçekleştirmeden, yani diyetinizi bozacak o hamleyi yapmadan önce, eksiler listesinden bir maddeyi alıp zihninizde canlandırma yapacaksınız. Biliyoruz ki bazen kendimizi bir kabusla korkutmak, işe yarıyor. Aynı zamanda hala hayatınızın otoritesinin sizde olduğunu ispatlıyor. Kaldı ki tek haz kaynağınız size kilo aldıran besinler yemek değil! Değil mi? 
     
    Özetle hangi konuda karar vermiş olursan ol, şiddetli bir karardan dönme isteği gelirse motivasyonunu güçlendirecek kaynaklarına dön. Zaten o istek aynı oranda kalmayacak, zaman içinde dalgalanacak. Araştırmalar bize 10 dakika ile 60 dakika arasında bir yerde azalarak yok olacağını söylüyor şiddetli arzunun. Bazen tek yapman gereken durup, geçmesini beklemek olacak. 
     
    Sonuç olarak. Hayat tarzınızda yapacağınız her olumlu değişim kendinize olan inancınızı güçlendirecektir.  
     
    Değmez mi? 

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hakkında merak edilenler

    Hiperaktivite zeka belirtisi midir?

    Aşırı hareketlilik toplumda bazı kişiler tarafından “aşırı zekâ”ya bağlanır. Ancak hiperaktivitenin ya da DEHB’nin zekâyla ilişkisi yoktur. Her zekâ düzeyinde görülebilir. Diğer taraftan dikkat eksikliği ya da hareketlilik belirtileri öğrenmeyi ya da ders başarısını olumsuz etkileyebilir. Bir grup çocuktaysa belirtiler göreceli olarak daha hafiftir ve üstün zekaları ile kısa sürede derslerini kavrarlar. Hareketlilikleri de yıkıcı olmadığı sürece bu gruba giren çocukların dikkat eksiklikleri belirtileri ortaokul sıralarına kadar fark edilmeyebilir. Ortaokulda çocuklar daha zor ve karmaşık dersler ile karşılaşırlar ve daha fazla dikkat gerekir. Belirtiler bu aşamadan sonra daha fazla göze çarpabilir.

    DEHB’nun sıklığı nedir?

    DEHB sıklığı araştırmaların yapıldığı yere, araştırma grubuna alınan çocuk ve gençlerin yaş ortalamasına ve yönteme bağlı olarak değişiklik göstermekle birlikte genel olarak toplumda %3 ile %10 arasında değişen rakamlar bulunmuştur. Erkek çocuklar 4-5 kat daha fazla olarak kliniğe başvuruda bulunurlar. Yapılan çalışmalarda DEHB’nin erkek çocuklarında 2 ile 10 kat daha sık görüldüğü bildirilmektedir.

    DEHB’nin nedenleri nelerdir?

    Birçok bilimsel araştırma yapılmasına karşın DEHB’nin neden(ler)i henüz aydınlatılamamıştır. Genetik, biyolojik ve çevresel etkenlerin etkileşimi sonucunda oluştuğu düşünülmektedir.

    DEHB olan her çocuk tedavi edilmeli midir?

    Bu sorunun yanıtı henüz kesin olarak oluşturulmuş değildir. Bu alanda farklı görüşler vardır. Benim görüşüm, çok zeki çocuklarda bile eğer günlük yaşantısının bir alanını (ör., sosyal ilişkilerini, ders başarısını, ders çalışma alışkanlığını, aile ilişkilerini) olumsuz etkileyecek ölçüde belirtiler söz konusu ise tedavi edilmelidir. Belirtiler var ancak günlük yaşantıda önemli bir etkilenme yoksa olası bir işlevsellikte bozulma açısından yakından takip edilmelidir.

    DEHB belirtileri olan kişiler nereye başvurmalıdır?

    Çocuk ve ergenlerin DEHB tanısı, bir çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından konulmalıdır. Diğer meslek erbaplarının bu tanıyı koymaya ehliyeti yoktur. Çünkü tanıyla karışabilecek birçok tıbbi durumun (ör., absans, hipertiroidi, anksiyete bozuklukları) ayırıcı tanısını ancak tıp eğitimi almış bir hekim tarafından yapılabilir. Ülkemizde mesleki sınır ihlallerine sıkça rastlanır ve bu tanının pedagoglar (çocuk gelişim uzmanları), psikologlar, öğretmenler ve kasaplar tarafından da konulduğu gözlenir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun tedavisi

    DEHB tedavisindeki amaç, dikkat eksikliği, hareketlilik ve dürtüsellik alanlarındaki belirtileri iyileştirerek, çocuğun öğrenme becerilerini ve ders başarısını, diğer kişiler ile olan iletişimini, kurallara uymasını, kendine olan güvenini ve mutluluğunu arttırmasını sağlamaktır. DEHB’nin tedavisinde en iyi başarı anne baba, çocuk, öğretmen ve çocuk/ergen psikiyatristi işbirliği ile sağlanır. Ancak bu iş birliğini sağlamak her zaman kolay olmayabilir. Bunun olaya özgü nedenleri olabildiği gibi bazen DEHB hakkında bilgi sahibi olmama ve ilaçlar ile ilgili çarpık ön yargılardır. Bu durum anne baba, çocuk ve öğretmenlerinin DEHB ve tedavisi hakkında eğitilmelerini gerektirir. Aslında genel olarak, toplumun bilinçlenmesine de ihtiyaç vardır. Bu nedenle medyanın ve devletin ilgili kurumlarının çabasının önemlidir. DEHB belirtileri başka bir tıbbi bozukluk ya da durumdan kaynaklanıyorsa bu bozukluk ya da durumun tedavisinin yapılması gerekir. Çoğunlukla, DEHB’ye bir başka psikiyatrik bozukluk eşlik eder. Eşlik eden psikiyatrik veya tıbbi diğer durumların tedavisi elzemdir. Davranışçı yöntemlerin ve ilaç tedavisinin birlikte uygulanması en iyi sonucu vermektedir. İlaç tedavisi, tedavinin bel kemiğini oluşturmakla birlikte diğer yöntemlerle (ör. annenin babanın çocuk yetiştirme becerilerinin arttırılması; bilişsel davranışçı yöntemler) birlikte daha iyi sonuç alınır. Çeşitli bilimsel araştırmalarda malesef dikkat egsersizlerinin yararsız olduğu gösterilmiştir.

  • Depresyondan Korunmak

    Depresyondan Korunmak

    Felaket senaryolarıyla dolu düşüncelerinizden. O düşüncelerinizin oluşturduğu kaygı, korku gibi duygulardan korunmak ne kadar elinizde? Yeni durumlarla karşılaşan organizmaların bu duruma adapte olabilmesi için bir süreye ihtiyacı vardır. Alışkın olmadığı, tehdit edici durumlarla karşılaşan insan yaşadığı olaylara karşı bazı baş etme mekanizmalarını kullanır. Elindeki materyallerin yetersiz geldiği noktada ise çaresizlik hissedebilir.
     
    Bu gibi durumlar ya da tehditler karşısında otomatik bir şekilde devreye giren beyin mekanizmamız devamlı suretle devrede kalabilir. 
     
    Yeniden diğer kısmı devreye sokmanın yolu ise sağlıklı bir şekilde “nefes” almanızdır. Yine mi NEFES? Evet!  
    Otonom sinir sisteminde iki kısım mevcuttur: bu kısımlar Sempatik ve Parasempatik olarak adlandırılır. Bir tehdit algıladığında beynin, sempatik kısım devreye girer. Ortadan kalktığında tehdit, huzura kavuştuğunda ise Parasempatik kısım devreye girer. Bu yüzden doğru nefes alarak sinir sistemini çalışması gereken sağlıklı haliyle çalıştırmalısın. Sürekli diğer kısımda olması seni bedenen de ruhen de yıpratır.
     
    Bu konuda anlaştıysak ikinci önerime geçebilirim: Mutluluk ya da iyi hissetme hali öyle kendiliğinden olabilen bir şey değil, bize kendiliğinden sunulmuyor, karşılıksız verilmiyor ya da bağışlanan bir durum değil. Bunun için de çaba sarf etmeniz gerekiyor. 
     
    Hepimizin temel ihtiyaçları var bunlardan en önemlilerinden biri de güvende hissetme ihtiyacı, bunu çok fazla hissedemediğiniz zamanlar olabiliyor, biliyorum. Bazen kişinin elinde olmayan dış gerçeklikler buna müsaade etmeyebiliyor. O zaman içe sığının biraz daha. Dış dünyada olup biten her şeye rağmen içinizde kimsenin ulaşamayacağı o yerde güvenli bölgenizi oluşturun. Boğulduğunuzu, bunaldığınızı hissettiğiniz anlarda oraya kaçın ve nefes alın.
    Kimse sizin düşlemlerinize, imgelerinize müdahale edemez ama siz edebilirsiniz. 
    Yoğun stresle baş etmede oldukça etkili olacak, sizi güçlendirecek şey, kendi “güvenli bölge”nizi yaratmak. 
     
    Yüzyıllardır maalesef bu yeryüzünde savaşlar oluyor. Çocuk, yetişkin insanlar o savaşların içinde nefes almaya devam etmek zorunda kalıyor. Ne kadar zor şartlar altında olursak olalım, hayattaysak hala, iyilik haline yaklaşabilmek için en azından bir şeyler yapmalıyız. 
    İyilik halini elde edebilmek ve koruyabilmek de özel birtakım çabaları gerektiriyor tabii ki. Yaşamında bu koşulları sağlayabilmiş olanların, başkalarına göre depresyona karşı daha bağışık olacakları kesindir. Genel mutluluğun, iyi hissetme halinin, zor şartlarda dahi nitelikli bir yaşam sürme mücadelesinin koşulları en azından şunlardır:
     
    Toplumsal dayanaklarının olması; sevme ve sevilme; iyi bir aile kurmuş olma; çocuklar, dostlar ve yakın arkadaşlarla bir arada sürdürülen toplumsal bir yaşamın olması. Yani daha az ön yargı daha çok empati. Birbirimize ihtiyacımız var. 
     
    Üretken olma, kendini gerçekleştiriyor olma, geleceğe ilişkin tasarılarının olması. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama elbette bunlar umut verici tasarılar olmalı. Çünkü şairler haklı insanlar bu alemde ancak umut edebildikleri kadar varlar. 
     
    Boş zaman etkinlikleri sahibi olma, eğlence uğraşları olma ve bunları düzenli olarak yapabiliyor olma, kendine özel zaman ayırabilme. Sadece kendi iç sesinizi ve ihtiyaçlarınızı önemsediğiniz bir zamandan bahsediyorum. Bir başkasıyla randevulaştığınızda gösterdiğiniz özeni, kendinizle buluşma saatinizde de gösterin istiyorum. 
     
    Gelecek kaygısının olmaması, kendini güvende hissetme, bunun için gerekli koşulların hazırlanmış olması. Gerekli koşullardan yukarıda biraz bahsettim. Dış dünyamızda tüm bu koşullar hazır olana kadar, iç dünyamızdan faydalanacağız. Zira zaman akıyor. Süreli yaşamımızın her saniyesini kaygıyla doldurmak gibi bir hadsizlik yapmayalım kendimize. Yaşam kredimizi iyi kullanalım. 
     
    Günlük stresin kabul edilebilir boyutlarda tutulabiliyor olması. Hiçbir şey yapamıyorsanız, gidin bir ağaca sarılın sımsıkı. İyi gelecek. 
     
    Ve her kötü şey gibi çaba, zaman ve sabırla bu da geçecek.  
    Sevgi ve saygılarımla… 

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve tedavisi neden önemlidir?

    1. DEHB’nin tedavisi ders başarısı açısından önemlidir:

    DEHB olan çocuklar dikkatini sürdürmekte güçlük çektiklerinden öğretmenlerinin anlattığı konuları takip etmekte güçlük çekerler. Dersi derste öğrenmeleri güçleşir. Ev ödevlerini çoğu zaman eksik yazarlar ya da unuturlar. Dikkatsizlik hemen her yerde olduğundan ödevlerini tamamlarken çabuk sıkılırlar ve ödev yapmayı genellikle sevmezler. Sınavda, aceleci ve dikkatsiz tarzları soruları eksik okumalarına neden olur; sıkça işlem hataları yaparlar. Problemin gidiş yolunu bildikleri halde işlem hataları nedeniyle yanlış sonuçlara ulaşırlar. Bütün bunların sonucunda, ders başarısı düşer; üstelik çocuk dikkat sizlikle okuma hataları, acelecilik ve dürtüsellik nedeniyle var olan performansını da göstermekte güçlük çeker. Bir süre sonra, çocuk derslerini takip etmeye ve çalışmaya motivasyonunu yitirir. Çoğu zaman motivasyonsuzluk ve DEHB bir aradadır. Motivasyonsuzluk ders başarısını daha da düşürür. Ders başarısı düşen çocuk zamanla okuldan iyice soğur ve okuyarak meslek edinme şansı azalır.

    2. DEHB’nin tedavisi akran, öğretmen ve aile ilişkileri bakımından önemlidir:

    Her ne kadar DEHB olan çocuklar çoğu zaman girişken ve kolay ilişki kurabilen çocuklar olsalar da, sabırsız ve dürtüsel davranışları akran ilişkilerinde sorunlara neden olabilir. Dürtüselliklerinden dolayı sırasını beklemekteki güçlük, diğer çocukların oyunlarını ve konuşmalarını kesme ve kolayca sözel ya da fiziksel kavga etme gözlenir. Dikkatleri kısa süreli olduğundan, DEHB olan çocuklar sosyal ipuçlarını diğer çocuklar kadar iyi değerlendiremezler. Bu durum, sosyal ortamın ve iletişimin gerektirdiği şekilde davranamamaya neden olur. Çoğu zaman kurallara ve sosyal hiyerarşiye uymada güçlük çekerler. Sosyal ortamlarda daha “patronca” bir tutum sergileyebilirler. Her şeyin kendi istekleri doğrultusunda olması konusunda ısrarcı olabilirler. Sosyal olaylara aşırı tepki gösterebilirler. Reddedilmeleri veya diğer çocukların alaycı tarzları DEHB olan çocuklarda kolayca sözel veya fiziksel saldırıya neden olur. Bütün bunların sonucunda arkadaş, öğretmen ve aile ilişkilerinde bozulmalar gözlenir. Yapılan çalışmalarda DEHB olan çocukların daha az yakın arkadaşı olduğunu göstermiştir.

    3. DEHB özgüveni azaltması ve diğer psikiyatrik sorunlarına yatkınlığı arttırması bakımından önemlidir:

    Bu çocuklara hemen her yerde her zaman olumsuz uyarılarda bulunulur. DEHB olan bir çocukta ders başarısının düşmesi bir süre sonra sorgulamaya ve çeşitli yargılara neden olur: “Ben neden başarılı olamıyorum? Diğer çocuklar kadar çalışkan değilim. Diğer çocuklar kadar iyi değilim.”Olumsuz uyarılar kendine özgüvende azalmaya ve benlik algısında düşmeye neden olur ve zaman içinde depresyonun gelişmesi için zemin hazırlar. Depresyon olan bir çocukta madde kullanımı ve intihar girişimi daha yüksek oranlarda görülür. Olumsuz uyaranlar bir süre sonra çocukta karşı gelmelere yol açar. Karşı gelmeler iyi bir şekilde ele alınmazsa, basamak basamak okuldan kaçmaya, sokakta bir çete ile tanışmaya, sigara, alkol ya da diğer maddelerin kullanımına, suç işlemeye ve davranış bozukluklarına dönüşebilir (Şekil 1). Yapılan çalışmalarda DEHB olan kişilerin ileriki yaşantılarında suç işleme ve madde kullanmasının arttığını göstermiştir. Bazı araştırmalarda DEHB ile intihar girişimi arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Büyük ihtimalle bu ilişki DEHB’nin depresyon ve davranım bozukluğu gibi eş bozukluklara (komorbit bozukluklara) olan yatkınlığı arttırmasından ve bozukluğun doğasında bulunan dürtüsellikten kaynaklanmaktadır. DEHB tedavisinde kullanılan methylphenidate (Ritalin; Concerta; Medikinet) ile intihar arasında bir ilişki bulunmamıştır.

    4. DEHB yaşam kalitesini ve anne babanın duygusal durumunu/mutluluğunu etkilemesi bakımından önemlidir.

    Yapılan araştırmalarda DEHB’nin psikososyal alanı, özgüveni, özsaygıyı, duygusal tepkileri ve genel davranışları etkileyerek yaşam kalitesini azalttığı gösterilmiştir. DEHB olan çocuklar birçok aktiviteye ve hobiye heves etseler de, başladıkları bu etkinlikleri istikrarlı bir şekilde sürdürmeleri güç olabilir. Bu durum soysal, duygusal, özgüven gelişimlerini olumsuz etkiler. Üstelik DEHB sadece çocuğu değil anne babanın yaşantısını üzerine olumsuz etkileri vardır. Yapılan çalışmalarda anne babanın duygusal durumunu, mutluluğunu, kendi ihtiyaç ve zevklerine zaman ayırma fırsatlarını, anne babanın sosyal yaşantısını, yaşam kalitesini, aile aktivitelerini ve bütünlüğünü olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Annelerin DEHB olan çocuklara karşı daha sınırlayıcı ve olumsuz tutumları olduğu, ancak sınırlayıcı tutumlarına karşın daha yetersiz kontrol becerilerinin olduğu tespit edilmiştir.

    5. DEHB günlük yaşamı etkilemesi bakımından önemlidir:

    DEHB olan bireylerin riskli aktivitelerde bulunması, dikkatsiz araba kullanımı ve kazalara maruz kalması daha sıktır. Örneğin araştırmalar DEHB olan genç sürücülerin 2 ile 4 kat daha fazla motorlu araç kazası yaptıklarını, 3 kat daha fazla yaralanma olduğunu ve 4 kat daha fazla bu kazalarda hata sahibi olduklarını göstermiştir. Ayrıca, ilerideki romantik ilişkilerinde ve evlilik yaşantılarında daha fazla sorun ve ayrılık yaşamaktadırlar. İş değiştirme, belli bir işte uzun süreli sebat gösterememe DEHB olan bireylerde daha fazla orandadır.

    Sonuç olarak DEHB olan bir birey doğasında iyi niyetli, akıllı ve zeki olmasına karşın, sosyal, duygusal mesleki alanlarda, okul becerilerinde ya da günlük yaşamın bazı alanlarında sorunlar yaşamaktadır ve kendini olumlu yönde gerçekleştirmede güçlükleri olmaktadır.

  • Cinsel Taciz Sadece Bedeninizin Değil Ruhunuzun da İhlalidir

    Cinsel Taciz Sadece Bedeninizin Değil Ruhunuzun da İhlalidir

    Çocukluk çağında yaşadığınız bir taciz varsa her şeyi hatırlıyor da olabilirsiniz. Diğer yandan tacizle ilgili net görüntüleriniz de olmayabilir. Çocukluğunuza ait bazı bölümler belirsiz veya sisli olabilir. Bu sizin başınıza gelen durumla nasıl baş ettiğinizle de ilgili olabilir.
    Geriye dönüşleriniz olabilir. Anılarınız o kadar kuvvetli olabilir ki sanki tacizi yeniden yaşıyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Ve hatırladıklarınız siz de kusurluluk, değersizlik, utanma gibi hisler oluşturabilir.
    Tacizin çok aşırı olduğu durumlarda, disosiasyon( ayrışma) çoklu kişilik oluşumuna neden olabilir. Çocukluğunuz da tacizle baş edebilmek için, çocukluğunuzun bazı bölümlerini ayrışma içinde geçirmiş olabilirsiniz. Özellikle tacizin olduğu sıralarda, ayrışmayı öğrenmiş olabilirsiniz. Ayrışma sizin için kendinizi o durumdan korumanın, o durumu atlatmanın bir yolu olmuş olabilir. Yetiişkinlik hayatınızda da bazen bu kopmaları yaşıyor olabilirsiniz. 
     
    Her türlü taciz, sınırlarınızın ihlalidir. Fiziksel, cinsel veya ruhsal sınırlarınıza saygı duyulmadı demektir. Sizi koruması gereken bir kişi, öğretmen, hoca, ailenizden biri vs… isteyerek sizi acıtmaya başladı demektir. Ve çocuk olarak siz çok savunmasızsınızdır.
     
     Taciz çok çeşitli şekillerde olabiliyor, kimileri ağır cinsel tacize maruz kalırken, kimileri dokunmak ve okşanmak gibi cinsel tacize maruz kalabiliyor. Çocuk bazen yaşadığı şeyi tam olarak anlamlandıramayabiliyor. Hissettiği şey rahatsızlık vericiyse, eğer çocuk kendisine dokunulmasından rahatsız olduysa, bu her zaman taciz olarak görülür. 
     
    Genelde tacize maruz kalan çocuklar kendilerini suçluyorlar. Bu suçluluğun bir kaynağı, çocuğun tacize izin verdiğini, cesaretlendirdiğini veya hatta yapılandan hoşlandığını düşünmesidir. Yetişkinlik hayatında kişi bu taciz nedeniyle hala kendisini suçlamaya devam ediyor da olabilir. Ancak tacize uğrayan kişinin hiçbir sorumluluk taşımadığını bilmesi önemlidir. 
     
    Tacize izin vermiş veya cinsel olarak etkilenmiş olması hiçbir şekilde onu suçlu yapmaz. 
     
    O ÇOCUKTU  

     ve ondan daha iri ve güçlü bireyler onun sınırlarını hiçe sayarak davrandılar. O çocuğun yapacağı hiçbir şey olamazdı.O sadece çocuktu 
     
    Cinsel taciz sadece bedeninizin değil ruhunuzun da ihlalidir. 
     
    Yabancı bir kişi taciz etmeye kalkıştığında çocuk ne yapması gerektiğini bilir. Savaşır, yardım çağrısında bulunur. Fakat güvendiği arasında bir bağ olan kişi tarafından böyle bir eylem gerçekleştirildiğinde ne yapacağını bilemez allak bullak olur. Çocuğun elinden dünyaya, insanlara ve kendisine olan güvenme, inanma yetisi de alınmış olur böyle bir tacizle. 
     
    Kendine hatırlat, sen masumdun çocuk…  
     
    Eğer gerçek bir tedaviden geçemez, ruh dünyası rehabilite edilemezse, tacize uğrayan kişi hayatının sonuna kadar kuşkucu ve güvenemeyen bir kişi olarak, duygusal yoksunlukla birlikte yaşamak zorunda kalabilir

  • Otizm belirtileri/nedenleri/tedvi

    OTİZM NEDİR?

    Konuşma, sosyal iletişimi başlatma ve sürdürme kalitesinde azalma, tekrarlayan hareketlerle karakterize gelişimsel bir bozukluktur.

    Otizmin bebeklik döneminde başlayan çocukluk, ergenlik ve erişkinlik döneminde de devam eden gelişimsel bir bozukluk olduğu kabul edilmektedir.

    Görülme Sıklığı

    Önceki yıllarda yapılan araştırmalarda 8/10000

    Son yıllarda yapılanlarda ise 20/10000 ‘dir.

    Erkek çocuklarda görülme sıklığı kız çocuklara göre 4-5 kat fazladır.

    OTİZMİN NEDENLERİ NELERDİR?

    Otizm yapısal biyolojik kökenli bir hastalıktır.

    Beyindeki bazı merkezlerdeki gerek yapısal gerekse biyokimyasal maddelerin metabolizmasındaki bozukluğa bağlı geliştiği bilinmektedir.

    Ancak tam olarak beyindeki hangi merkezlerde ve hangi alanlarda sorun olduğu henüz bilinmemektedir.

    Otizm genetik geçişli bir hastalıktır.

    Bir kardeşte otizm varsa diğer kardeşte otizm olma olasılığı 60 kat artmaktadır.

    1. çocukta otizm varsa 2.çocukta olma olasılığı normal çocuklara göre %10-15 kadar fazladır.

    Tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre görülme olasılığı daha fazladır.

    Gebelikteki sorunlar otizme yol açar mı? (Hastalıklar, ilaçlar, alkol v.b.)

    Anne karnında bebeğin enfeksiyonlara, toksinlere maruz kalması, doğum sırasında oksijensiz kalması otizm benzeri hastalıklara yol açabilmektedir.

    Hamilelikte annenin alkol ve uyuşturucu madde kullanmasının diğer hastalıklara neden olduğu gibi otizm benzeri hastalıklara da neden olduğu bilinmektedir.

    Anne-Babanın Tutumu Otizme Yol Açar Mı?

    Otizm yapısal bir hastalıktır.

    Hiçbir anne baba tutumu otizme yol açmaz.

    Ancak özellikle erken bebeklik döneminde anne ya da anne yerine konulabilecek bağlanma figürü ile iyi iletişim kuramamış ya da anne ya da bakıcı tarafından ihmal edilmiş bazı çocuklarda otizm benzeri belirtiler görülebilir ki buna reaktif bağlanma bozukluğu denilmektedir.

    Çok Tv İzlemek Otizme Yol Açar mı?

    Otistik çocuklar tv ekranındaki bir takım görüntü ve ses materyallerine aşırı ilgi gösterebilirler ve saatlerce ekran karşısında kalmak isteyebilirler.

    Tek başına tv seyretmek otizme yol açmaz ancak tv karşısında uzun süre bırakılan çocuklarda otizm benzeri belirtiler görülebilir.

    Bu nedenle bu çocukların tv ile ilişkisini kesmek gerekir.

    KLİNİK ÖZELLİKLER:

    Otizmde 1yaş Öncesi Belirtiler Nelerdir?

    Bu bebekler kendilerine özgüdür, sosyal gülümsemeleri azdır, göz teması yok ya da çok azdır, kucağa alınmaktan çok hoşlanmazlar, yalnız kalmayı tercih ederler, yabancıya tepki göstermezler, insan sesine çok ilgi göstermezler, adları seslenildiğinde bakmazlar (8-12 ay arası gelişmesi beklenir).

    Otizmde 1-2 Yaş Arası Görülen Belirtiler Nelerdir?

    Sosyal gülümsemede, duygusal yanıt vermede, ortak dikkatte belirgin bozulma devam eder.

    Görsel izlemeleri olağandışıdır, nesnelere uzun uzun bakarlar.

    Kaba ve ince motor becerilerde bir miktar gerilik görülür ve tuhaf motor davranışları vardır.

    Oyunları kısıtlı ve yineleyicidir, taklit oyunlarını beceremezler.

    Olumlu duygu ifadeleri azalmıştır.

    Dili anlamada, sözel iletişim kurmada, bedeni iletişim amaçlı kullanmada yani jest ve mimiklerde tuhaflıklar vardır.

    Göz ilişkisi kısıtlılığı sürmektedir.

    Genel olarak bu dönemde gelişimin her alanında özellikle bilişsel gelişim alanında bir gerilik vardır.

    Otizmde 2-3 Yaş Arası Görülen Belirtiler Nelerdir?

    1-2 Yaş arası belirtiler devam eder

    Ağrıya duyarsızlık,

    Tatlara aşırı duyarlılık başlar.

    Motor stereotipiler(tekrarlayıcı bedensel hareketler) eklenir.

    Çoğu olgu dil gelişimini kazanamaz, dil gelişimi başlayan olgularda da dil otizme özgüdür.

    Otizmde 3-6 Yaş Arası Belirtiler Nelerdir?

    Yaşıtları ile yaşa uygun ilişki kuramazlar.

    Zengin hayali içerikli oyunlar oynayamazlar.

    Kısıtlı jest ve mimiklerle insan ilişkilerinde kendine özgüdürler.

    %30’u konuşmayı bu yaşlarda öğrenir ancak kazanılan dil kendine özgüdür.

    Ekolali(tekrarlayıcı konuşma), zamirleri ve eylem zamanlarını tersine kullanma, dili sosyal olarak kullanmada isteksiz olma başlar.

    Otizmde İlkokul Çağında Görülen Belirtiler Nelerdir?

    Bazılarında bu dönemde de ilişkiden tümden uzaklık, yineleyici davranışlar, kısıtlı ilgi alanları devam eder.

    Bazı grup ise ilişki kurmak ister ama kendisi aktif olarak başlatamaz, nasıl ilişki kuracağını bilemezler.

    Dil ekolalik(tekrarlayıcı konuşma) de olsa dilin sosyal kullanımı artmıştır.

    Dilin olmadığı otistik çocuklarda daha fazla davranış sorunları görülür.

    Otizmin Ergenlik Döneminde Görülen Belirtileri Nelerdir?

    %30-40’ı henüz dili kazanamamıştır.

    Öfke denetiminde güçlük, dürtü kontrolünde ve cinsel davranışların kontrolünde güçlük yaşanır.

    Kendine ve başkalarına zarar verme davranışları artabilir.

    Zeka geriliği eşlik ediyorsa sorunlar bu dönemde daha çok artabilir.

    TANI KOYMA SÜRECİ

    Tanı çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanı tarafından konmalıdır.

    Tanı ölçütlerine göre, 3yaştan itibaren otizm tanısı konulabilir denilmektedir.

    Ancak deneyimli bir çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı 2 yaşında otizm tanısını değerlendirebilir.

    İlk 1 yaştan itibaren otistik belirtiler varsa bu çocukları riskli çocuklar olarak kabul edip tedaviye yönlendirmek gerekir.

    Tedavi girişimleri ne kadar erken başlarsa yanıt o kadar iyi olur.

    Tanı psikiyatrik muayene, klinik özellikler, gelişimsel özellikler ve aileden alınan öyküye göre konur.

    Ayrıca otizmin belirtilerini tarayan ve şiddetini ölçen testlerden izlem sırasında yararlanılabilir. Gelişim testleri ve zeka testleri istenebilir.

    Ayırıcı tanı açısından kan tetkikleri, görüntüleme tetkikleri(MRG, BT), EEG istenebilir.

    Eşlik eden zihinsel gerilik ve başka anomaliler varsa genetik, epilepsi eşlik ediyorsa noroloji konsultasyonu istenir.

    TEDAVİ

    Tedavide en etkili yol eğitimdir.

    Henüz otizmi tedavi eden bir ilaç geliştirilememiştir.

    Çeşitli belirtileri azaltmada işe yarayan bazı ilaçlar vardır ancak bunları otizmi temelden yok etmemektedir.

    Otistik çocukların %80’i ilaç kullanmaktadır.

    İlaçlar, öfke kontrolü, hırçınlığı, hareketliliği, tekrarlayıcı davranışları, takıntıları azaltmak için kullanılır.

    Otizmde Kullanılan İlaç Grupları Nelerdir?

    Atipik antipsikotikler

    Antidepresanlar

    Dikkat eksikliği ilaçları

    Otizmde Eğitime Ne Zaman Başlanmalıdır?

    Eğitim tanı konur konmaz başlamalıdır. Hatta tam tanı konulmadan önce gelişiminde eksiklikler varsa riskli çocuk olarak değerlendirilmişse hemen eğitime başlamak gerekir.

    Eğitim eksik olanı yerine koyma eğitimidir.

    Eğitim Kurumunda Verilen Eğitim Yeterli Midir?

    Bazı ülkelerde sadece eğitim kurumlarında haftalık 20-30-40 saatlik programlar yürütülmektedir.

    Ülkemizde ise haftada 2-3 saatlik eğitim dışında ailelere de evde uygulayabilecekleri eğitim programı yürütmelerini, kendileri uygulayamıyorsa da eve ev eğitim programını uygulayacak bu konuda deneyimli birini getirmelerini öneriyoruz.

    Otizm Teşhisi Konulan Çocuklar Normal Okula Gidebilir Mi?

    Otizmi olan çocukların normal zekalı olan yüksek işlevli grubu, belli düzeyde sosyal beceriler kazandıktan sonra normal okulda kaynaştırma sistemi içerisinde yer alabilirler.

    Tedavide Uygunsuz(Alternatif) Yaklaşımlar Nelerdir?

    Neuro feedback

    Diyet

    Ağır metalden arındırma

    Hiperbarik Oksijen gibi yöntemlerin hiçbir bilimsel kanıtı yoktur ve tedavide önerilmemektedir.

    Otizm Tedavisinde Hangi Yöntemler Etkilidir?

    Eğitim tedavileri en etkili yoldur.

    Bunların içinde en işe yarayan davranış analizi teknikleridir.(haftada 20-40saat uygulanır)

    Son zamanlarda bu programlara sosyal beceri programları da katılmaktadır.

    Programın sürekliliği ve bütün ortamlarda uygulanabilir olması önemlidir.

    Tedavide Ailenin Rolü Nedir?

    Aile tedavinin en önemli parçasıdır.

    Eğitimin eğitim kurumu dışındaki kalan kısmı evde yürütülmelidir.

    Bütün aile bireylerine belli görevler düşer.

    Otizm Düzelir Mi?

    Günümüzde gelişen eğitim programları ile otizm tanısı alanların %20-25’nin otizm tanısını kaybettiği söyleniyor.

    Otistik olup genel adaptasyonu iyi olan %30’luk grup vardır. Bunlara da iyi işlevli otistik grup denilmektedir.

    Otizmde Ne Oranda Düzelme Bekleyebiliriz?

    Son verilere göre otizmde tam düzelme %3-%25 arasındadır.

    Sadece ilk 2 yaş grubunu ele alan araştırmalar, 4 yaşa gelindiğinde %18-%37 oranında bu çocukların bu tanıyı kaybettiğini göstermektedir.

    Bu da erken eğitim programlarının yararını göstermektedir.

    Uzm. Dr. Birsen Şentürk Pilan

    Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı