Yazar: C8H

  • Hayır Diyememek

    Hayır Diyememek

    Pek çok insan gerek iş hayatında gerek özel hayatında “hayır” demekte zorlanır. Bazen de “hayır” kelimesini hiç söyleyemez. Bu durumun farklı sebepleri olabilir. Karşıdaki kişiyi kaybetme endişesi, birini incitmekten çekinmek ya da iş yerinde statü kaybı yaşamaktan korkmak gibi nedenlerle insanlar istemedikleri konularda “hayır” demekten kaçınabilirler. Aslında, kişinin burada kaçındığı esas şey “hayır” dediği zaman bir kişiyi, bir işi, bir ilişkiyi veya bir statüyü kaybederse bunların sonucunda yaşayacağı acıdır. Yani; kişi eğer “hayır” demezse acı da yaşamayacağını düşünür. Bunlara ek olarak başkası tarafından eleştirilme, bencil olduğunun düşünülmesi gibi düşünceler de kişinin “hayır” demesini engelleyen sebeplerdendir.

    “Hayır” demekte zorlanan kişiler, “hayır” dedikleri zaman başkaları tarafından kaba bulunma, bencil olma, tembel olarak algılanmaktan korkma, kendisini kanıtlama gibi düşünceler içinde olabilirler. Ancak burada şunu her zaman hatırlamak gerekir: Hiç birimiz her zaman her şeye yetebilmek, her şeyin üstesinden gelebilmek zorunda değiliz. Zaten kimsenin böyle bir gücü de yoktur. Herkesin bazen zamanı olmayabilir, dinlenmek isteyebilir ya da kendisinden talep edilen konuda gerçekten yeterli olamayabilir hatta ve hatta kendisinden talep edilen şeyi yapmak istemeyebilir. Araştırmalar da, insanların kusursuz ve mükemmel insanlardan daha çok, kendileri gibi hata yapan ve eksikleri olan kişilere karşı yakınlık duyduklarını gösteriyor.

    Kendi hayatınızdan ve kendi vaktinizden gönülsüzce fedakarlık yaparak birilerine evet demenizin kimseye bir faydası da olmayacaktır. En başta da kendinize! Kendi önceliklerinizi görmezden gelerek karşı tarafın isteklerine evet dediğinizde aslında kendinizi daha zor bir duruma sokmuş oluyorsunuz. Nasıl mı? Günlük hayata baktığımızda bu konuda çok çeşitli örnekler vermek mümkün. Örneğin; yorucu bir günün ardından istediğiniz tek şey eve gidip biraz dinlenmek ve erkenden uyumak olabilir. Bu esnada sevdiğiniz bir arkadaşınızın sizi aradığını ve akşam dışarıda görüşmeyi talep ettiğini düşünün. Aslında eve gidip dinlenmek sizin için daha cazip görünüyorken sırf karşı tarafı kırmamak için “evet” diyorsunuz. Peki ya sonra? Yorgun bir şekilde arkadaşınızın yanına gidiyorsunuz. Aklınızda olan şey ise bir an önce eve gidip uyumak. Bu şekilde o andan keyif almadığınız gibi belki de yaşamakta olduğunuz stresi istemeden de olsa arkadaşınıza yansıtıyorsunuz. Sonuç? Planladığınızdan daha geç saatte eve gittiğiniz için dinlenemediniz, bu yüzden ikinci günü daha yorgun bir şekilde kalktınız, kendinizi mutsuz hissettiniz ve dahası belki de arkadaşınıza bu görüşmeden keyif almadığınızı istemeden de olsa belli etmiş oldunuz. Oysa ki bu ve buna benzer durumlar karşısında, karşı tarafa direkt “hayır” demek yerine, “Bugün oldukça yorucu bir gün geçirdim. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Bu akşam görüşebilmeyi çok isterdim ancak eve gidip dinlensem daha iyi olacak. Yarın görüşmeye ne dersin?” gibi bir açıklama yapmak hem sizin karşı tarafa direkt “hayır” demediğiniz için kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak hem de karşı tarafın durumu anlayışla karşılamasına vesile olacaktır.

    İnsanlar kendilerine ayırdıkları zamanların ne kadar önemli ve pozitif etkilerinin olduğunu bazen fark edemeyebiliyorlar. Oysa ki, kendinize ayırdığınız zaman zoraki olarak başka şeylere ayırdığınız zamanlardan çok daha olumlu etkiler yaratır. Kendinize ayırdığınız zamanlarda kendinizi daha iyi hissedersiniz. Kendinizi daha iyi hissetmek hem özel hayatınıza hem de iş hayatınıza olumlu yansır. Ancak kendinize zaman ayırmak yerine başkalarının isteklerine istemediğiniz halde zaman ayırmayı seçerseniz o zaman hem zorla yaptığınız bir şey için kendinizi kötü hissedersiniz hem de bu karşı tarafa da olumsuz yansır. Dolayısıyla kendi zamanınızdan fedakarlık etmek yerine, gerekli zamanlarda “hayır” demeyi tercih etmek hem size hem çevrenize olumlu yansıyacaktır.

  • Okul fobisi nedir ve çocuklarımız bu fobiden nasıl kurtulur?

    Okulları açıldığı şu günlerde çocuklarda en sık karşılaştığımız sorunlardan birisi de okula gitmek istememe, anne babadan ayrılamama, okul saatleri yaklaştığında; sıkıntı artışı, ağlama, sinirlilik, baş ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık gibi şikayetler.. 6-8 yaş gibi ilkokula başlangıç döneminde görülebildiği gibi, ortaokul veya liseye başlangıç,okul değişikliğinin gündeme geldiği dönemlerde de ortaya çıkabilmektedir. Kaza, hastalık, ameliyat, okul arkadaşının gidişi, bağlı olduğu akrabanın hastalığı veya ölümü, ebeveyn boşanması, maddi sorunlar, aile içi şiddet ve kardeş doğumu gibi durumların arkasından başlayabilir. Bu çocuklar genellikle evde rahat ve huzurluyken okulda aşırı kaygılı ve huzursuzdur. Özellikle okulun kapalı olduğu zamanlarda veya okula gitmemesine karar verildiğinde yakınmalar kaybolur.

    Çocuk okula gitmeme isteğine kendince açıklama getirmeye çalışır. Durumu çoğunlukla sınav korkusu, öğretmen korkusu ve kendisine iyi davranmayan bir arkadaşının varlığı gibi okulla ilişkili sebeplere bağlar. Çalışmalar bu çocukların ebeveynlerinin de aşırı koruyucu, kollayıcı, kaygılı ve depresif mizaçlı olduğunu ve çocuklarının her istediğini yapan, net tavırlar sergileyemeyen, çocukların bireyselleşmesine, güven sağlamasına izin verebilecek ortamlar yaratmayan kişiler olduğunu göstermektedir. Bu ailelerin sıklıkla çocuklarının bedensel sağlığıyla çok ilgili oldukları ve onların sürekli gözlerinin önünde olmasından memnunluk duydukları gözlenmektedir.

    Bu tip çocukların ele alınmasında anne-baba ve öğretmenle işbirliği çok önemlidir. Çocuklar okula gitmek istemedikleri için cezalandırılmamalı, suçlanmamalı, okula gitmesinin gerekliliği konusunda tüm aile fertleri tarafından net bir tavır sergilenmeli, çocuğu okula özendirici ve destekleyici olunmalıdır. Okulun önemi çocuğun anlayacağı bir dille açıklanmalıdır.

    Okula gitmeden önce yapılan uzun vedalaşmalar çocuğun uzun süreli bir ayrılık kaygısını tetikleyeceğinden, kısa bir veda yeterlidir. Çocuğun sınıfa katılımı aşamalı olarak gerçekleştirilebilir, ancak çocuk mutlaka okula gelmelidir. Okul fobisi kendini gösterdiğinde ve ailenin çabaları sonuçsuz kaldığında, çocuk okula gitmeyi ciddi biçimde reddediyorsa, bir çocuk psikiyatrisine danışılmalıdır. Tedavi geciktirildiğinde süreç uzayabileceği gibi başka psikiyatrik sorunlar da duruma eklenebilir.

    Yapılan araştırmalar küçüklüğünde okul fobisi gösteren çocukların bir kısmının ileriki yaşlarda sosyal fobi tanısını aldıklarını göstermiştir. Erken müdahale edilmesi çocukların bu sorun nedeniyle yaşayacakları sosyal ve akademik olumsuzlukları en aza indirgeyeceğinden aile ve öğretmenlere bu konuda önemli görevler düşmektedir.

  • Okul Korkusu Nedenleri ve Önerileri

    Okul Korkusu Nedenleri ve Önerileri

    Araştırmalar her 100 çocuktan 5’inin okul korkusu yaşadığını gösteriyor. Peki ya okul korkusu neden yaşarlar?

    -Fiziksel nedenler (şişmanlık, zayıflık, bedensel özür …)
    -Kendinden büyük veya küçük çocuklardan korkuyor olması.
    -Anne-baba kavga edince annenin evi terk edeceğinden korkuyor olmasıyla çocuğun okula bırakılırken ki durumunun da aynı olacağını düşünmesi.
    -Annenin çocuğuna aşırı şekilde bağlı olması ve bunu çocuğuna hissettirmesi.
    -Çocuğun sinirli,ters sürekli ceza veren öğretmen imajını öğrenmesi ve her öğretmeni öyle sanması.
    -Annesiyle evde tek kalan kardeşini kıskandığı için çocuk, okulda olduğu zaman ona verilen ilginin azalıp kardeşine verileceği endişesini duyması.
    – Özellikle eğitimin desteklenmediği, akademik başarının önem verilmediği bir ailede doğup, büyümüşse çocuk okula gitmek istemeyebilir. Hemen olmasa da çoçukta zamanla okul fobisi gelişebilir.

    Çocukta Gözlemlenen Belirtiler:
    -Kilo kaybı ya da kilo artışı.
    -Uyku durumundaki bozukluklar.
    -Ağlama nöbetleri.
    -İştahsızlık, keyifsizlik, bulantı-kusma.
    -Çocuğun herhangi bir yerinde oluşan ağrı ya da acı hissi gibi…
    -Sürekli bahane uydurup okula gitmeme isteği.

    Bu belirtiler bedensel gibi gözükse de asıl sebebi psikolojiktir. Doktora gidilse de test, tahlil yapılsa da bir sorun görünmez. Şimdilik masum görünen, fakat sonrasında akademik başarısını ve ilişkilerini etkileyebilecek duruma varana kadar ciddi etkiler hayatını olumsuz yönde etkiler. Yapılması gereken psikolojik destek almasıdır çünkü aslında sorun psikolojiktir ve alınacak psikolojik destek sayesinde ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla çözüm de böyle sağlanır. Sorun ortadan kalktıktan sonra çocukta gözlemlediğimiz değişiklerle beraber hayatında gördüğümüz iyileşmeyi fark edeceğiz ve daha mutlu çocukların yetişmesini sağlayacağız.

    Öneriler:
    -Çocuğu okul öncesi kreş ya da anaokuluna gönderirseniz ilkokula geçişi daha sancısız olacaktır.
    -Çocuğu akranlarıyla aynı ortama sokarak sosyal iletişim becerilerini kullanabilmeyi ve onları ilişkisel ve sosyal bağlamda güçlendirmeyi sağlamalıyız.
    -Çocuğun yanında okul öğretmeni ve okul hakkında olumsuz şeyler konuşmamak gerekir.
    -Çocuğa okulu sevmesi için nedenler bulmayı sağlamalısınız. Örneğin; oyun grupları, sosyal etkinlikler gibi…

    Tüm bunlardan da görüldüğü gibi çocuğun okuldan korkması ve akademik başarısının düşmesi gibi nedenlerin büyük sorumlusu ailedir. Aileden aldığı ilk eğitimle çocuk okula hazır hale gelmelidir.Unutulmamalıdır ki okuldan önce eğitim ailede başlar. Çocuğunuza mutlu, başarılı ve en önemlisi sağlıklı yarınlar verebilmeniz dileğiyle…

  • Aile ve ödev

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde ve hatta erişkin psikiyatride doktorların çokça karşılaştığı sorunların başında anne babaların çocuklarına ödev yaptıramaması gelmektedir. Ne yapsak ta çocuklar ödev yapsalar. Üniversite veya yüksek lisans öğrencisi olsa bile aileler çocuklarının başarılarını takip ederler. Bazen onlardan çok kaygıya kapılırlar.

    Çocuk ve ergen psikiyatrisine başvuruların önemli bir kısmı ders başarısı ile ilgilidir. Ders çalışmamanın bir kısmı dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları ve aile sorunlarına bağlı olabilir. Bir kısmı da ödeve karşı sorumluluk duygusu gelişmemesine bağlıdır.

    Ödev okul sorumluluğunun gelişmesine yardımcı olur. Ayrıca okulda öğrendiği bilgilerin kalıcı hafızaya yerleşmesi için dersleri tekrar etmesi faydalıdır. Çocuk ve ergen psikiyatristi çocuk ve ergenle görüşmelerinde davranışçı tedavi yöntemleri kullanarak çocuktaki ödev yapma davranışını geliştirmeye çalışır. Bunun için aileyle beraber çalışmak gerekir. Aile yardımcı olacak fakat tamamen kendi görevi gibi bütün ödevi yapmayacaktır.

    Öğretmenlerde verdikleri ödevleri gözden geçirmelidir. Bunun için bir ödül veya ceza ufakta olsa olmalıdır. Yoksa bir süre sonra kontrol edilmeyen ödevler için çocuk ve gençte motivasyon azalır.

    Belli bir ritimde ödev yapmaya alışan öğrenci artık ödev yapmazsa rahatsızlık hissedecektir. Ödev dışında çok küçük yaşlardan beri sorumlulukları kendine yaptırılan çocuklarda görev bilinci daha fazla olacaktır.

    Okul içinse psikiyatrik ve psikolojik olarak çocuğun kaldırabileceği kadar, ona faydalı olacak ödevler verilmelidir. Sırf ödev vermiş olmak için vermek çocuğun bir süre sonra isteğini kıracaktır.

    Dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları gibi sorunlar çocuk ve ergen psikiyatrisinde ayrıca değerlendirilmelidir. Dikkat eksikliği olan çocuklar çabuk sıkılacağı için ders çalışma saatleri daha kısa aralıklarla ayarlanmalıdır. Sıkıldıkça ara vermesi sağlanmalı. Arada eğlenceli şeyler yapmasına izin verilmelidir.

    Özel öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda özellikle öğrenme sorunu olan alanlarda daha yavaş onun hızında bir eğitim modeli uygulanmalıdır. Muhakkak bir çocuk ergen psikiyatrisine ve psikoloğa gidilmelidir. Ayrıca özel eğitim uzmanları da faydalı olabilir.

    Her çocuğa özgü eğitim çok önemlidir. Çocuk ergen psikiyatristleri çocuğun öğrenme modelini anlamalı ve buna göre bir eğitim modeli çıkartmalıdır. Çocuk ve ergenin öğrenme hızı ve yetenekleri önemlidir. Dinleyerek, yazarak, okuyarak farklı farklı öğrenme yetenekleri olabilir.

    Ders başarısı biranda düşen ve ya ders çalışmayı biranda bırakan çocuklarda psikiyatrik hastalıklar düşünülmelidir. Depresyon, anksiyete, şizofreni, okul – arkadaş sorunları düşünülmeli ve çocuk ve ergen psikiyatristince tedavi edilmelidir. Daha sonra ödev yapma alışkanlıklarına geri dönebilir.

    Ders ve ödev çocuk ve genç için en önemli görevlerdir. Üniversite öğrencileride dahi dikkat sorunlarından ders çalışma ve ödev sıkıntısı olabilir. Ailelerin bu konuda çok baskı yapmadan yönlendirici olmaları gerekir. Eksik kaldıklarını düşünürlerse bir psikiyatriste gitmekten çekinmemelidirler.

  • Çalışan Anne ve Baba ile İlk Bağ

    Çalışan Anne ve Baba ile İlk Bağ

    Zamanımızda çalışan annelerin sayısı az değil. Gündüz vaktinin çoğunu işte geçiren anne (veya baba/ilk bakıcı) eve geldiğinde çocuğuyla hoşça eğlenmek ve hasret gidermek isterken problemler başını alıp yürüdüyse aranızdaki iletişimi kuvvetlendirerek çocuğunuza ve kendinize ve hatta ailenizin diğer üyeleri için iyilik yapabilirsiniz. Çalışan annelerin çocuklarında genellikle huysuzlanma, inatlaşma, duygu sömürüsü yaparak istediklerini elde etme, yemeğini kendine başına yememe, ve uykuya girişte zorluk gibi sorunlar baş gösterebilir. Size düşen görev sorunları gidermeye koyulmaktansa, öncelikle sorunların altında yatan sebepleri anlamaya çalışmak olmalıdır. Kendinize sorarak başlayın. Sizce çocuğunuz niçin zaten az olan zamanınızı zorlaştıracak sorunlu davranışlarda bulunuyor? “Beni görünce şımarıyor” bu durumu aydınlatmak için çok sığ bir cevap olurdu. İşin gerçeğinin çoğu vakada şöyle olduğunu görüyoruz: Küçük yaşlardaki çocuklar siz işteyken sizleri fazlasıyla özlerler. Onları her bırakıp işe gittiğinizde, gün boyunca hafif de olsa bir huzursuzluk içinde kalırlar. Sizi gördüklerinde de hem size öfkelidirler, hem de özlemişlerdir. Bu ikircikli durumda yaramazlık yaparak aslında bir şeylerin çok da yolunca gitmediğini anlatmaya çalışırlar. Onlar minicik yüreklerinde “size duydukları özlem” ile günboyu nasıl baş edeceklerini bilmiyorlardır. İşte bu yüzden kreşte yemeğini sorunsuz yiyen Ayşe, evde köfte çatalıyla arkasından koşturmanız için size onunla ilgilenme fırsatı veriyordur, hem de öfkesini gösteriyordur. Sabah kalkınca siz işe gittiğiniz için sizi göremeyen Ercan da, hiç sabah olmaması, sizinle geçirdiği gecenin bitmemesi için uykusu gelse de bir türlü uykuya dalmıyordur. Çocuklar bizlere söyleyeceklerini davranışlarla gösterirler. Onların yaramazlıklarını size inat için yaptıkları olumsuzluklar olarak görmeden önce davranışlarının arkasındaki sebepleri görmeye çalışmalısınız. Çalışan anneler/babalar iş için evden ayrılırlarken onlarla özel bir vedalaşma oyunu yaratıp, her vedalaşma ve kavuşmada aynı mimik, ses tonu ve hareketleri yaparak ayrılıkları ve kavuşmaları birbirleri ile ilişkilendirebilirler. Böylece çocuğunuz için beklemeye değer eğlenceli bir miras bırakmış olur ve her gidişten sonra bir gelişiniz olduğunu da çocuğunuza göstermiş olursunuz. Başka bir yöntem ise işe giderken size ait bir eşyayı onun himayesine bırakıp her gelişinizde onu çocuğunuzdan geri istemektir. Çocuğunuz böylece sizi özlediği zamanlarda sizi temsil eden minik eşyanızla kendini avutmayı öğrenebilir. Çalışan anne ve babaların, çocuklarının “ayrılık” durumlarında yaşadığı stresi yenmesinde ona nasıl yardımcı olabileceklerini kısaca özetledik. Sizden ayrılmak istemeyip, siz eve gelince de sizinle itişmesi çok beklendiktir. Yukarıda yazılanların yanı sıra, çocuğunuzun neler hissedebiliyor olabileceğini onun yerine söyleyerek ona ayna olmak da yaşadığı stresin azalmasına yardımcı olacaktır.

  • Çocuklarda oluşan okul korkusu

    Genellikle okula yeni başlayan çocuklarda görülen anne-babadan ayrılıp okula başlama korkusudur. Bu çocuklar yeni ortamlara uyum sağlamakta zorlanır. Okulda aşırı tepkiler , ağlamalar olabilir. Aileler okula bırakıp gitmeyi tercih eder. Oraya alışacaklarını düşünürler ama bir kısmında bu korku sürekli olur ve öğretmen baş edemez. Devamlı sınıftan çıkmak ister. Anne babayı tekrara göremeyecek korkusu olabilir. Genelde anne babaya çok bağlı güvensiz çocuklarda olur.

    Çocuk okula gitmediği zaman bu sorunlar ortadan kalkar tamamen normalleşir. Okula götürülmeye kalkıldığında şikayetler başlar. Korku dışında bulantı, kusma , baş ağrısı gibi bedensel şikayetlerde olabilir. Evden okula gitme fikri bile bu belirtileri tetikleyebilir.

    Kreşe gitmiş çocuklarda daha küçük yaşlarda sosyal ortamlara alıştığı için okul fobisi daha az görülür. Yine de kreşe başlayan çocuklarda korkular kreş döneminde olabilir. Çocuğa güven verip ortama alıştırmak durumu genelde çözer.

    Okul fobisi okula başladıktan daha sonraki yıllarda da görülebilir. Lise yıllarında bile görülür. Çocuğun ya da ergenin yaşadığı psikolojik hastalık veya travmalar okul korkusunu tetikler. Daha sonra başlayan fobiler önemlidir ve tedavi gerektirir.

    Okula başlama dönemindeki okul korkuları genelde birkaç yaklaşımla azalır. Ama uzun sürenlerin tedavi edilmesi gerekir.

    Neler Yapılmalı:

    Çocuğa güven verici yaklaşılmalı ve korkuları hakkında konuşup güven verilmelidir. Okulda ne kadar kalacak, ne kadar süre sonra anne babayı görecek gibi.

    Yumuşak yaklaşımlı, çocuğun sevgisini kazanacak öğretmen olması da süreci kolaylaştırır.

    Anne babalar ve çevre çocukları okuldan korkutacak konu ve hikayelerden kaçınmalılardır. Bazen abartılmış okula anıları çocuklarda korku oluşturabilir.

    Okula korkusu olan çocuklarda bir süre anne baba okulda çocuk alışıncaya kadar bekleyebilir. Arkadaşlarıyla tanıştırma, oyunlarla ilgisini çekmeye çalışılmalıdır. Çocuğun öğretmeni sevmesi önemlidir. Öğretmen yumuşak davranmalı anlamaya çalışmalıdır. Eğer bütün bunlara rağmen çocukta bir gelişme yoksa yardım alınması gerekir. Genellikle okul fobisi ilk bir ay içinde azalır biter.

  • Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamileliğinizi doğacak bebeğinizin tatlı telaşıyla geçirmeniz en doğal hakkınız. Oysa ruhsal sıkıntılarla geçen hamilelik dönemi ve üzerine de zaten eklenecek olan diğer faktörler (hormonal değişiklik, duygusal iniş ve çıkışlar, görünüşünüzdeki değişikler ve s.) maalesef bir çok anne adayının hayatını kabusa çevirebiliyor. Dünya sağlık örgütünün verdiği rapora göre gelişmiş ülkelerde hamile kadınların %10’u, lohusa kadınların ise %13’ü ruhsal rahatsızlıklardan mağdurken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran daha yüksektir (%15.6 hamilelik dönemi, %19.8 lohusalık dönemi) (Fisher et al., 2012). Çok ilerleyen vakalarda psikiyatrik takip gerektiren bu vakalarda yarar-zarar oranı ölçülerek gebelik sürecinde ilaç başlatılan durumlar da sıklıkla karşılaştığımı durumdur. %2-%3 oranında doğum anomalilerine sebep olduğu gerekçesiyle gelişmiş ülkelerde aksi mümkün olmadıkça psikiyatrik ilaçlar reçete edilmez. (Merck Manual, 2007)

    Ayrıca, ruhsal sağlığı yeteri kadar iyi olmayan anne adaylarında en sik karşılaştığımız durum ise doğumu takip eden lohusalık döneminde geliştirdikleri ruhsal sıkıntılardır. Doğum sonrası en kötü senaryo annenin ağır depresyon veya psikoz nedeniyle kendine ve bebeğine zarar vermesi kabul görmüşken, basit görünen ama ister annenin, isterse de bebeğin hayat kalitesini etkileyen durumlarla çok sık karşılaşırız. Ayrıca yeni doğan bebeğin annesine ihtiyacının en fazla olduğu dönemde anne ve bebeğin sağlıklı bağlanması da çok önemlidir.

    Bu durumlardan kaçınmak için ruh sağlığı uzmanı olarak hamilelikten önce ruhsal çatışmalarınızı çözmenizi öneririm. Baş etmekte zorlandığınız travmalar, fobiler, ataklar, duygusal halleriniz hamilelikte tamamen kontrolden çıkmadan baştan tedbir almak en sağlıklısı olacaktır.

    Ayrıca hamileliğiniz suresince kendinizi nötr hissetseniz dahil terapilerinize ara-ara devam etmenizi öneririm. Hormonlara bağlı olarak duygusal iniş ve çıkışlara bağlı olarak ortaya çıkan değişim bazen anne adaylarını korkutabiliyor ve bu değişimleri farklı yorumlama eğiliminde olabiliyorlar. Bu değişimleri terapistinizin izlemesi önemli bulduğum kadar, gebelik sürecinde olan anne adaylarımızın doğum sonrası onları bekleyen değişimlere de ruhsal olarak hazırlanmalarını öneririm. Bebeğinizi dünyaya getirmeye karar verdiyseniz, bu mucize dönemin tadını çıkarmanız çok önemlidir. Çünkü hamilelik biopsikososyal bir dönemdir.

  • Okula başlama ve uyum sağlama

    Okula başlama ve uyum sağlama

    Okula başlama ve uyum sağlama çocuğun yaşamında önemli bir yaşam deneyimidir. Özellikle ilkokul birinci sınıfa başlayacak çocuk için ayrı bir heyecan kaynağıdır. Henüz okulun nasıl bir yer olacağı, kimlerle birlikte olacağı, okul kuralları ile ilgili belirsizlikleri yaşayabilir ve bunların her biri ayrı birer kaygı unsuru olabilir. Okul öncesi eğitim almış çocuklar ve ara sınıflarda olan çocuklar için bu heyecan biraz daha tanıdıktır. Heyecanı yaşayan sadece çocuk da değildir elbette. Anne babalar da heyecanlı ve meraklıdırlar bu dönemde. Hatta bazen öyle olur ki anne babanın heyecanı çocuğun önüne geçiverir. Çocuğun uyum sağlayamayacağından endişe duyan ebeveynlerin çocukları için durum biraz daha zordur. Bir yandan kendi kaygıları diğer yandan ebeveynlerinden gelen kaygılarla baş etmek zorunda kalabilir. Kaygılı ebeveynler çocuklarına öngördükleri olası sorunları aktarırlarken çocukların kaygısının artabileceğini gözden kaçırabilirler. Bu nedenle ebeveynlerin kendi duygularını fark etmeleri önemlidir. Okul ve öğretmen ile ilgili olumsuz ifadeler çocuğu olumsuz etkileyecektir. Bunun yanı sıra abartılı hazırlıklar içine girme de işin doğal boyutunun önüne geçebilir. Çocuğun okula hazırlanma döneminde onun ihtiyacı olan bilgilendirmelerin yapılması sorularının yanıtlanması gerekir. Okulun gezilmesi sınıfın görülmesi iyi gelecektir. Okul öncesi dönemde çocuğun bireyselleşmesine hizmet etmiş ebeveyn tutumları ve okul öncesi sağlıklı eğitim döneminden geçmiş çocukların uyum güçlüğü daha az olacaktır.

    Ayrılık kaygısı uyum dönemini olumsuz anlamda etkileyen sorunların başında gelir.

    Ayrılık kaygısının belirli dereceleri çocuğun normal gelişiminin beklenen bir parçasıdır. Okula yeni başlayan küçük çocuklarda ayrılık kaygısının görülmesi bir dereceye kadar normaldir. Ayrılık kaygısı bozukluğunda, gelişimsel olarak bağlandığı başlıca kişilerden ayrılma ile ilgili uygunsuz ve aşırı kaygı vardır. Üç yaşında çoğu çocuk ayrılmanın geçici olduğunu anlayabilecek bilişsel kapasiteyi kazanır ve yokluğunda anneye ait iç imajını koruyabilir. Bu nedenle 3-5 yaşları arasında ayrılık kaygısı azalır.

    Araştırmalar en büyük sorunun anneden ayrılma olduğunu bildirmektedir. Ayrılmaya tepkiler çocuğun gelişimsel düzeyinden beklenenin ötesinde ve şiddetlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklardaki tepkiler; okul reddi, ayrılma durumunda sıkıntı ve korku, ayrılma sezildiğinde mide ağrısı, başağrısı gibi yineleyen bedensel belirtiler ve ayrılmaya yönelik kabuslar şeklinde olabilir. Ayrılık kaygısı bozukluğu 12 yaş altındaki çocuklarda en yaygın olan kaygı bozukluğudur. Sıklığı yaşla birlikte azalır. Başlangıcı okul öncesinde olmasına karşın en sık 7-8 yaşlarında görülür. Ayrılık kaygısının yaygınlığı okul çağı çocuklarında %4, tüm ergenlerde %1,6 olarak bildirilmektedir.

    Stresli yaşam olaylarının (kayıplar, hastalık, ebeveynlerin boşanması, bağlanma figürlerinden ayrılığa neden bir felaket vb) ayrılık kaygısı bozukluğu için belirgin bir risk etkeni olduğu gösterilmiştir. Ailenin aşırı koruyucu kollayıcı tutumu ve müdahaleciliği ayrılık kaygısı bozukluğuna eşlik edebilir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğunda okul reddi sıktır. Bunun davranım bozukluğuna bağlı okul reddinden ayırdedilmesi gerekir. Bu çocukların okula devamsızlık örüntüleri farklıdır. Ayrılık kaygısı bozukluğunda çocuk okuldan eve dönmek için kaçarken diğer gruptaki çocuklar ailenin bilgisi dışında akranlarıyla gezmektedirler. Okul reddi olan çocuklar davranım bozukluğu olanlardan farklı olarak olumlu bir davranış örüntüsü gösterirler.

    Ayrılık kaygısı bozukluğundaki belirtiler gelişim dönemlerine göre değişiklikler gösterir. 5-8 yaşları arasındaki küçük çocuklar bağlandığı başlıca kişilerin başına kötü bir olayın gelmesi endişesi ve okul reddi gösterirken, 9-12 yaşları arasındakiler sıklıkla ayrılma sırasında yoğun sıkıntı duymaktadırlar. 13-16 yaş arası ergenlerde ise sıklıkla okul reddi ve bedensel yakınmalar gözlenmektedir. Ayrılma konusunda sürekli kabus görme daha çok 5-8 yaşları arasındaki küçük çocuklarda, nadiren de 9-16 yaşları arasında tanımlanmıştır. Ayrılık kaygısı bozukluğu olan küçük çocuklarda fazla sayıda belirti ortaya çıkmaktadır. Kendisine ve bağlandığı başlıca kişilere zarar geleceğine yönelik korku sıktır.

    Alınan öyküden çocuğun hastalık, hastaneye yatma, anne babanın hastalığı, anne baba kaybı ya da taşınma gibi ayrılık dönemleri yaşadığı öğrenilebilir. Ayrılık kaygısı bozukluğunun temel özelliği anne babadan, evden veya tanıdık çevreden ayrılmanın başlattığı aşırı kaygıdır. Çocuğun kaygısı dehşet veya panik derecesine varabilir. Bu bozuklukta çocuklar, kendileri için önemli yakınlarından uzaktayken kendilerine yaklaşan kişinin zarar vereceğinden, kötü şeyler olacağından korkarlar. Pek çoğu ana babasının hastalanacağı, kaza geçireceği endişesini yaşar. Kaçırılacakları, kaybolacakları ve ailelerini bulamayacakları korkusu yaygındır. Ergenler anneden ayrılmayla ilgili kaygılarını doğrudan ortaya koyamazlar. Davranışlarında bu kaygının etkisi vardır. Evden ayrıldıklarında, yalnız başlarına bir etkinliğe katıldıklarında sıkıntı duyarlar. Alışveriş yaparken, eğlenceye ya da sosyal ortamlara girerken yanlarında birilerini (genellikle anneyi) isterler. Sık olarak ayrılma öncesi ortaya çıkan hafif kaygı, ayrılma sonrası şiddetlenir. Hırçınlık, yeme güçlüğü, huysuzlanma, anne babaya yapışma ya da onları sürekli izleme görülür. Uyku sorunları sık görülür. Uykuya dalana dek yanlarında birinin kalmasını isterler. Bu çocuklar sıklıkla ana-babanın yatağına giderler veya kapılarında uyurlar. Gece kabusları ve korkular kaygının diğer bir gösterim şeklidir. Sıklıkla bulantı, kusma, mide ağrısı gibi yakınmalar getirirler. Bedenlerinin değişik yerlerinde ağrılar, boğaz ağrısı ve grip benzeri belirtileri olabilir. Daha büyük çocuklarda çarpıntı, halsizlik, baygınlık gibi belirtiler vardır.

  • Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Takıntı – Zorlantı Bozukluğu (TZB) kişilerin önemli ölçüde zamanını alan, onlara sıkıntı veren ve bunaltan, olağan günlük işlevselliklerini ve başkalarıyla olan ilişkilerini bozan bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığın tıptaki adı obsesif-kompulsif bozukluktur.
    Takıntılar, kişinin kendisini düşünmekten alıkoyamadığı sürekli düşünceler, dürtüler, düşlemler ya da imgelerdir ve kişide kaygı ve bunaltı uyandırırlar. Zorlantılar, takıntıları ortadan kaldırmak ya da bunların doğurduğu kaygı ve bunaltıyı gidermek için yapılan zihinsel eylemler ya da yineleyici davranışlardır. Çoğunlukla bunlar hastalık, ölüm, istenmedik bir durum gibi korkulan bir olaydan “büyüsel” olarak korunma ya da kaçınma amacını taşırlar. 
     
    TZB’ nun çok çeşitli görünümleri varsa da, böyle bir rahatsızlığı olan kişilerin gösterdikleri düşünce ve davranışlar büyük ölçüde birbirine benzer. TZB’nun başlıca türleri şunlardır; 
     
    Yıkanan ve yıkayanlar, kir, pislik, mikrop ya da yabancı maddelerin bulaşabileceği düşüncelerini sürekli düşünmekten uzak duramayan kişilerdir. Bu kişiler, sürekli olarak, söz konusu etkenlerden ötürü zarar görecekleri ya da başkalarına bir biçimde zarar verecekleri korkusu içinde yaşarlar.
     
    Denetleyiciler, gereği gibi yapamadıkları, davranışlarından ötürü, başkalarının başına gelebilecek olası tehlikeli durumlardan kendilerini aşırı derecede ve anlamsız bir biçimde sorumlu tutma eğiliminde olan kişilerdir. Bu kişiler kapıları, pencereleri, elektrikle ya da gazla çalışan ev gereçlerini kapatıp kapatmadıklarını denetleyip durmaktan kendilerini alıkoyamayan, yoksa başlarına kötü bir şey geleceği düşüncesini taşıyan kişilerdir. 
     
    Düzenleyiciler, belirli nesneleri, özel bir biçimde, “tam olarak yerine” koyarak bir düzen tutturmaya zorlandığını duyumsayan kişilerdir. Bu nesnelerin yeri değiştirilirse, bunlara dokunulursa ya da bunlar başka bir düzene sokulursa, bundan ileri derecede rahatsızlık duyarlar.
     
    Salt takıntılı düşünceliler, başkalarına zarar vereceğini düşündükleri istenmedik düşüncelerini, düşlemlerini ve imgelerini savuşturamayan kişilerdir. Bu kişiler, törensel yineleyici davranışları yapmak yerine yineleyici düşüncelere kapılabilirler. Kendilerinde kaygı uyandıran düşüncelere karşı koymak için sayı sayma, Tanrı’ya yakarma, belirli birtakım sözcükleri yineleyip durma gibi zihinsel eylemlere başvurabilirler. 

     Biriktirip saklayanlar, önemsiz birtakım nesneleri toplayan ve bunları atmakta zorluk yaşayan kişilerdir. 
     
    Birçok kişide, yukarıda sayılanlara benzer takıntı belirli bir ölçüde bulunabilir. Kapıyı kitlemiş olup olmadığına ikinci bir kez bakmayan kaç kişi vardır? Bir kişinin okunmuş gazeteleri toplayıp atmaması bir başkasına çok saçma gelebilir. Söz konusu durumun bir rahatsızlık olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin önemli bir ölçü, kişinin düşünce ya da davranışlarının günlük işlevselliğini ne ölçüde bozduğuyla sınırlıdır. Yoksa herkesin kabul edilebilir ölçülerde, kendisini düşünmekten alıkoyamadığı takıntıları ve kendisini yapmaktan alıkoyamadığı davranışları olabilir ve bunlar kişinin günlük işlevselliğini bozmadıkça bir hastalık olarak kabul edilemez. 
     
    Takıntı Zorlantı Bozukluğu en sık görülen dördüncü ruhsal rahatsızlıktır. Bir kişinin yaşamında böyle bir rahatsızlığın ortaya çıkma olasılığı %2.5’ tur. Bu veri, her 40 kişiden birinde böyle bir rahatsızlığın görüldüğü anlamına gelir. Böyle bir rahatsızlık geliştirenlerin % 65’ inde bu rahatsızlık 25 yaşından önce başlar, ancak % 15’ inde 35 yaşından sonra başlar. Kadınlarda biraz daha sık görülür. Ancak erkek çocuklarda, kız çocuklarına göre iki kat daha fazla görülür. 
     
    TZB başlangıcı genellikle yavaş yavaş olur. Bu kişilerin az bir kesiminde birden başladığı görülür. Kişinin iş yaşamında ya da özel yaşamında zorlandığı dönemlerde belirtilerde alevlenmeler görülebilir. İlk kez evden ayrılma, gebelik, çocuk doğurma, gebeliğin sonlanması, kişinin yaşamındaki sorumlulukların artması, sağlık sorunları gibi önemli yaşam olayları, TZB belirtilerinin başlamasına ya da artmasına yol açabilir. 
     
    TZB çok değişik biçimlerde kendini gösterebilirse de en sık görülen belirtileri denetleme zorlantıları ve yıkama ya da temizleme zorlantılarıdır. Diğer belirtileri arasında bakışım (simetri) gereksinmesi, istenmedik cinsel ve / ya da saldırganlık düşünceleri, zorlayıcı sayma, sürekli bir güvence arayışında olma gereksinmesi, törensel davranışlarda bulunma ve biriktiriğ saklama vardır. 
     
    Birtakım kişiler yalnızca takıntı düşüncelidirler. Bu kişilerin takıntıları vardır, ancak zorlantıları yoktur. Bu kişilerin, daha çok, kendi kendilerini kınamalarına yol açan, saldırganlık ya da cinsel eylemlerde bulunmaya yönelik yineleyici düşünceleri olur. Diğer birtakım kişilerde “birincil takıntısal yavaşlık” görülür. Yavaşlık, bu kişilerde görülen başlıca belirtidir. Bu kişilerin yıkanmaları, giyinmeleri ve yemek yemeleri her gün saatler alır. 
     
     TZB’ nda belirtilerin ortaya çıkış örüntüsü çok değişkendir. TZB olan birçok kişinin, yaşamları boyunca tek bir belirtisi olabilirken, başkalarının çoğu kez birden çok takıntı düşüncesi ve zorlantısı olur. Söz gelimi denetleme zorlantıları olan birinin eş zamanlı yıkanma zorlantıları da olabilir. Bunların yanı sıra belirtiler zamanla yer değiştirebilir ve değişkenlik gösterebilir. Söz gelimi, kendini birtakım düşünceleri düşünmekten alıkoyamayan ve daha sonra bunun üstesinden gelen bir gencin, erişkinlik döneminde yıkanma zorlantıları ortaya çıkabilir, daha sonraki yaşlarda da denetleme zorlantıları görülebilir. 
     
    İnsanların % 80’ inden çoğunda istenmedik düşünceler doğar. Ancak bu kişilerin çok önemli bir çoğunluğu, büyük bir rahatsızlık duymadan bu düşünceleriyle yaşayabilir ya da bütün bu düşünceleri kolaylıkla başlarından kovar. Düşünceleri daha kısa sürelidir, daha düşük yoğunluktadır ve daha az sıklıkla ortaya çıkar. Diğer yandan TZB’ nda takıntıların genellikle daha özgül bir başlangıcı vardır. Bunlar daha çok rahatsızlık verir ve bu kişiler, söz konusu düşüncelerini azaltmaya ya da yüksüzleştirmede ileri derecede zorlanırlar. 
     
    Bu kişilerin takıntıları ve zorlantıları yaşamlarının doğal akışını bozar. TZB olan kişiler, çoğu zaman düşüncelerinin ve zorlantılarının aşırı ve anlamsız olduğunu kabul ederler. Ancak bu kişiler genelde takıntıları ve zorlantılarından utanç duyarlar, dolayısıyla bunları gizli tutarlar. Bunları yıllarca saklayabilenler bile vardır. Bu belirtilerin tedavi edilebilir olan klinik bir durum olduğunu bilmeyebilirler. TZB olanlarda sıklıkla depresyon da görülür. Tedaviye başvurduklarında yaklaşık üçte birinde depresyon saptanır. TZB olan kişilerin yaklaşık üçte ikisi yaşamının bir döneminde majör depresyon rahatsızlığı geçirir. 
     
    TZB ‘ nun tedavisinde en etkili olduğu düşünülen tedavi yöntemlerinden birisi Bilişsel-Davranışçı tedavi yöntemidir. Bilişsel-Davranışçı Terapinin “bilişsel” öğesi, TZB’ nda sıklıkla karşılaşılan düşünsel çarpıtmaları değiştirmeye yardımcı olan özgül yöntemlere karşılık gelmektedir. Bilişsel-Davranışçı terapinin “davranışçı” öğesi, TZB’ nda, yapmaya zorlanılan törensel davranışlar gibi eylemleri ortadan kaldırmak için kullanılabilecek özgül yöntemlere karşılık gelmektedir.

  • Çocuklarda depresyon nasıl fark edilir?

    Çocuklara depresyonu yakıştırmak mümkün değil. Belki bu nedenle, belki de çocuklardaki belirtiler farklı olduğu için, herkes çocuk ve ergenlerde depresyon olmadığını düşünür.

    “Bu çocuk böyle değildi.”

    Çocuklar, üzgün olduklarını ifade etmekte zorlanabilirler. Özellikle küçük çocuklarda görülen depresyonda karın ağrısı gibi bedensel yakınmalar, öfke, çabuk ağlama gibi belirtiler daha ön plandadır. O halde böyle davranışları her çocukta büyüme aşamalarında görülen inatlaşma krizlerinden nasıl ayırabiliriz? Öncelikle bu durumu bir profesyonelin (çocuk ve ergen psikiyatristi) ayırt etmesi gerektiğini vurgulamakta fayda var. Ailelerin çocukları için yardım almalarını gerektiren bir durum olup olmadığına anlamalarını sağlayacak en önemli ipucu çocuklardaki belirgin değişimdir. Bir çocuk neşeli bir mizaca sahipken durgunlaştıysa, sürekli mızmızlık yapıyorsa, eskiden sevdiği oyunlardan keyif almıyorsa, her gün oynamayı sevdiği arkadaşlarının yanına gitmek istemiyorsa, eskiden sinirlenmediği konularda sinirlenip öfke krizleri geçirmeye başladıysa, depresyondan şüphelenmek gerekir. Küçüklüğünden beri bu sorunları yaşayan bir çocuklarda mizaç özellikleri veya başka bir sorundan şüphelenmek daha doğru olacaktır.

    Çocuklarda depresyon belirtileri nelerdir?

    Sık sık üzgün olma, ağlama

    Eskiden hoşlandığı oyunları oynamak istememe, en sevdiği aktivitelere ilgisini yitirme

    Umutsuzluk

    Yorgunluk, enerjide azalma

    Sosyal olarak geri çekilme, iletişimde azalma

    Reddedilme veya başarısızlığa karşı aşırı hassas olma

    İlişkilerde zorlanma (aile, arkadaş, öğretmen)

    Tedaviye cevap vermeyen, sık sık ortaya çıkan fiziksel yakınmalar (karın ağrısı, baş ağrısı)

    Okul başarısında düşüş, okula gitmeme

    Dikkatini toplamakta güçlük yaşama

    Uyku ve iştahta ciddi değişimler (aşırı artış veya azalma)

    Sinirlilik, öfke

    Evden kaçma

    Suçluluk ve değersizlik hissi

    Ölüm, intihar, kendine zarar verme düşünceleri