Yazar: C8H

  • Çocuk ve gençlerde bilgisayar ve telefon bağımlılığı için yaz aylarında neler yapılabilir?

    Büyük şehirlerde okul ve ev arasında yaşayan çocuklarda sosyalleşmekte sorunlar çıkabiliyor. Bu durum, kendini eve kapama ve aşırı bilgisayar başında vakit geçirme şeklinde gösterebilmektedir. Aileler de iş güç arasında bu durumu geç fark edebiliyorlar. Bu çocuklar, çok konuşmayan, yazılı anlatımları bir nebze iyi olsa dahi derse katılmayan çocuklar. Özellikle çocuk küçükken, anne ev işlerini yaparken ya da çocuğa yemek yedirirken kolay geldiği için çocuğun eline bir tablet veya telefon verir. Bu davranış kısa süreliğine annenin işini çözer ancak uzun vadede çocuk tablet ve ekran dışında hiçbir şeyden zevk alamaz olur. Benzer şekilde, saatlerce çizgi film izletmek de aynı sonuçları doğurur.

    Günümüzde, televizyon ve bilgisayar başından kalkamayan milyonlarca genç ve yetişkin, psikolojik ve obezite gibi fizyolojik sorunlarla boğuşmaktadırlar. Aileler sorunları fark ettiğinde, çocuklar genellikle bağımlı hale gelmiş oluyorlar. Bu kişiler, ekranı bırakamama, bıraktırmaya çalışınca aşırı tepkiler verme gibi, bazı bağımlılık belirtileri göstermeye başlarlar. Ekran bağımlılığından dolayı okul, iş ve sosyal ilişkilerinin bozulması gibi sonuçlar ortaya çıkar.

    Aileler, bir nebze rahatladıkları yaz aylarında, çocuklarında görülen bu bağımlılık sorunlarını azaltmak için bir fırsata sahip olurlar. Özellikle çocuk ve genç tatildeyken, anne ve baba da işlerdeki yoğunluğun azalmasıyla sorunların çözümü için uygun zemin yakalamış olurlar. Özellikle çocuk ve ergenin, tablet ve bilgisayar başında en çok vakit geçirdiği saatlerde onları oyalayacak aktivitelerde bulunulmalıdır. Spor ve yaz okulları için ısrar edilmeli, konuşularak ikna edilmelidirler. Ebeveynler etkili vakit geçirerek çocuklarıyla sohbet etmeli onların ilgisini çekecek konu ve aktiviteler bulmalıdır. Öncelikle çocuklarıyla eğlenmeyi kendileri öğrenmelidir, bu konuda danışmanlardan yardım almalıdır.

    Çocuk ve gençlerin aileden ayrı, gençlik kampları gibi yerlere gönderilmeleri de olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bilgisayar başında iyice asosyalleşen çocuklar, okullarda da bu durumu sürdürerek sınıftan çıkmaz halde, tabletleriyle oynayarak vakit geçirmektedirler. Teneffüs kavramı iyice azalmış olup, oyunlar ortadan kalkmıştır. Bu çocuklar, artık birbirleriyle konuşmayan asosyal bireyler haline gelmişlerdir. Bu yaz kampları, koçlar önderliğinde grup olmayı, grup halinde çalışmayı, çocuk ve gençlere öğretmek için ideal yerlerdir. Bu yalnız yaşam, gençleri iyice egoistleştirmiş, grup olma ve grup için çalışma alışkanlıklarını zayıflatmıştır. Ayrıca eğitim öğretim sistemimizde de eğitimden uzaklaşılmış, öğretim kısmı ağır basar olmuştur. Artık her okul sınav başarısı odaklı çalışmaya başlamıştır. Veliler de bu yönde eğilim göstermektedir. Bu durum, çocukların sosyal zekâsını bastırarak sosyalleşmelerini zorlaştırmaktadır. Yaz aylarını fırsat bilerek çocuk ve gençleri arkadaş edinebilecekleri ortamlara yönlendirmeliyiz. Spor faaliyetlerini arttırmalı ve tatile giderken veya sosyal faaliyetler esnasında, tablet ve bilgisayarını yanına almasını engellemeliyiz. Şunu unutmayalım ki, çocukların okullarındaki başarısı ne kadar iyi olursa olsun, bu başarı, ancak sosyalleşme ile bir anlam kazanacaktır.

  • Çocuklarda Öfke Problemi

    Çocuklarda Öfke Problemi

    Öfke doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkidir. Öfke diğer duygular gibi son derece doğal bir duygudur. Ancak öfke kontrol edilemeyen, yıkıcı bir biçimde davranışlara yansıyarak saldırgan tepkilere dönüştüğünde problem yaratır.

    Bebekler öfkelerini, ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18.aydan sonra bu ifade pek çok annenin de deyimiyle “sinir krizine” dönmektedir. 2 yaşın sonuna doğru zirveye ulaşan bu krizler, ifade edici dilin gelişmesiyle yavaş yavaş azalır. Çünkü çocuklar isteklerini ifade etmede, dili kullanırlar ve isteklerini konuşarak ifade ederler. Dil ve konuşma problemi olan çocukların öfke krizlerini çok sık yaşaması bu durumla bağlantılıdır. Kendisini ifade edemeyen, anlaşılmayan, ihtiyaçları karşılanmayan çocuk öfkelenir. Bunun yanı sıra çocuklar;

    • Yaşına ve gelişimine uygun olmayan beklentilerde bulunduğumuzda ve çocuğu bunun için zorladığımızda,

    • İsteklerini veya ihtiyaçlarını küçümseyip, göz ardı ettiğimizde,

    • Bir birey olarak yetişmesini, dünyayı deneyimlemesini engellediğimizde,

    • Adaletsiz ya da tutarsız davranışlar sergilediğimizde,

    • İçsel bir çatışma ve kriz yaşadığında,

    • Aile içinde şiddet yer aldığında ve bu noktada anne-babayı model aldığında,

    • Çocuk baskılandığında, kendisini ifade edemediğinde, anlaşılmadığında öfkelenir.

    Çocuk bu kadar yoğun duygular yaşarken, kendini dinleyecek anlayacak sakin bir yetişkine ihtiyaç duyar. Yoğun öfke problemi yaşadığı süre içerisinde onu azarlamak, kızmak yerine yanında olduğunuzu söylemeli ve onu ancak konuşursa anlayabileceğinize ikna etmelisiniz. Daha az öfkelendiği ya da az da olsa sakinleştiği zaman problem çözme çabası içine girmelisiniz. Zira kriz anında problemi çözme yaklaşımınızı duymayacaktır.

    Sakinleştiği bir zamanda duygularını tanımlaması ve ifade etmesi için duygular üzerine konuşup duygu çalışmaları yapabilirsiniz. Çocuklar duyguları ve duygularını ifade etmeyi anne-babadan öğrenir. Bu sebepten onlara model olmalı, iletişiminize dikkat etmeli, konuşurken duygularınızı ifade etmeli ve duygularınızı iyi yönetebilmeyi öğrenmelisiniz. Kararlı ve tutarlı olmalısınız. Ağlama nöbeti ve öfke patlaması yaşadığı bir durumda sırf ağladığı için istediğini verirseniz karşınıza sürekli ağlama krizleri ile çıkacaktır.

    Öfke kriz anlarını yönetebilmek, çocuğun duygusunu açığa çıkarıp öfkesini sağlıklı bir şekilde ifade etmesini sağlamak için bir uzman desteğine başvurmanız faydalı olacaktır.

  • Çocuklarda kardeş kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı annenin hamileliği ve kardeş doğumu beklenen bir olaydır. Bu durum büyük çocukta var olan bir dengeyi bozar, ancak geçicidir. Sağlıklı bir ortamda denge yeniden kurulur. Yaşantı travmatik olmaz. Ancak büyük çocuk şöyle ya da böyle farklı düzeylerde kardeş kıskançlığı yaşayabilir. Kabaca tanımlandığında kardeş kıskançlığı annenin dikkatini çekmede yarışma duygusudur.

    Yeni bebeğin aileye gelişi büyük çocuğu hem psikolojik hem de fiziksel olarak etkiler. Daha öncesinde tümden sahip olduğu anne, annenin sevgisini kaybetme korkusu ve kendilik değeri bu durumdan etkilenecektir. Çocuğun bu durumdan etkilenerek ya da etkilenmeden çıkmasında çocuğun yaşı, gelişimsel seviyesi ve ebeveyn çocuk ilişkisi belirleyici rol oynar. Çocuk daha önce kendisine karşı anneden ve çevreden gösterilen tüm ilginin bölündüğünün farkındadır. Büyük çocuğun annenin hamileliği ve yeni doğan bebeğin doğumuna ilişkin duyguları ona verilen duygusal destekle doğrudan ilişkilidir. Büyük çocuk bebeğin doğumunu daha önce sahip olduğu tüm ilgi sevgi ve ayrıcalıkların elinden alınması olarak değerlendirebilir. Bu süreçten sonraki algıları, bu algılarına karşı ortaya koyduğu davranış değişiklikleri ile görünür hale gelir. Bunlar uyku, yeme sorunu (kardeşi gibi uyumama, kardeşi gibi daha önceden edindiği kendi kendine yeme becerisini bırakma, annenin yedirmesini isteme, onun gibi sıvı gıdalar almak isteme vs), oyunlarında kardeş doğumu ile ilgili temalar (kardeşi oyunda istememe, yok sayma, annenin kendisine ilgili olduğu üzerine oyunlar kurma, annenin kendisine ilgi göstermediği oyunlar, anneye ve kardeşe agresif temalar içeren oyunlar vs), hayali arkadaşlarla oynama ve zaman geçirme, ölüm korkusu, kabızlık, kaka kaçırma, çiş kaçırma, anneye yapışma, korkular, yalnız yatmak istememe, agresyon, sinirlilik, mutsuzluk, içe kapanma ve davranış değişiklikleri gözlenebilir. Bunlar buz dağının görünen kısmıdır. Bu ilk dönemde ortaya çıkan davranış değişiklikleri kolaylıkla fark edilirken, ebeveynin duygusal desteği yeterli olmaz ve uygun sağlıklı bir şekilde bu durum atlatılamazsa kardeş doğumundan sonra çocuğun kimliğini, gelecekteki yaşantısını derinden etkileyecek değişimler söz konusu olur.

    Anne babanın, yeni bebekle ilgili hamilelik sürecinde ve eve geldiğinde büyük çocuğa yönelik bilgi vermeleri önemlidir. Doğumdan sonra eve bebek geldiğinde tüm ailenin ve çevrenin ilgi odağı olan yeni bebekle karşılaşan büyük çocuğa gösterilen ilginin niteliği önemlidir. Günlük yaşamdaki rutininin mümkün olan an az şekilde değişikliğe uğramasına dikkat edilmelidir. Eve bebek geldikten hemen sonra kreşe ya da başka bir eve gönderilmesi uygun değildir. Annenin bebekle zaman geçirme zorunluluğu olduğu gibi büyük kardeşe zaman ayırması gereklidir. Büyük kardeşin enneye ve yeni gelen bebeğe yönelik olumsuz duygularını ifade etmesine izin verilmelidir. Bu olmuyorsa oyunlarda çocuğun serbest bir şekilde kardeş temalı oyunlar oynaması için fırsat yaratılmalıdır. Ebeveynlerin sıklıkla düştüğü en büyük yanılgı büyük kardeşin “artık büyüdüğü, bir abi ya da abla olduğu ve durumu idare etmesi, kendilerine yardım etmesi gerektiği” şeklindeki beklentidir. Oysa artık evde iki küçük çocuk vardır. Her iki çocuk da annenin ilgisine ve sevgisine muhtaçtır.

  • Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    İnsan biyo-psiko-sosyo-kültürel bir varlıktır. Biyolojik olarak bir işleyişimizin olmasının yanında psikolojik süreçlerimizin olması, yaşadığımız coğrafyanın belirledikleri ile birlikte sosyal bir çevre içerisinde diğer insanlarla olan etkileşimlerimiz var oluşumuzun parçalarıdır ve bizi belirlemektedir.

    Diğerlerine ait olma ve bağlı olma ihtiyacı olarak tanımlanan ”ilişkili olma” temel psikolojik ihtiyaçlarımızdan bir tanesidir. İlişkilerde tekrarlanan etkileşim örüntüleri ortaya çıkmaktadır ve bu durum ilişkinin çeşidini belirlemektedir. Dört ayrı ilişki çeşidi vardır.

    1-Simetrik etkileşim ve ilişkide, bir tarafın gösterdiği davranış diğer tarafın davranışını da belirlemektedir. Bu durum güç çatışmalarının yaşanmasına sebep olabilmektedir. Çiftlerden birinin mesajlara geç cevap vermesi ile diğerinin de geç cevap vermesi buna örnek olarak verilebilir.

    2-Tamamlayıcı etkileşim ve ilişkide ise, kişiler birbirinin zıttı davranışlar ile birbirlerini tamamlarlar. Örneğin, birinin dağınıkken diğerinin toplu olması.

    3-Paralel/Eşit etkileşim ve ilişkide ise, bu örüntüde partnerlerden birinin kendi ihtiyacını karşılamaya yönelik davranırken aynı zamanda karşı tarafın da ihtiyaçlarına yöneldiği zamanların da olması ile ilişki içerisinde uyum sağlamasıdır. Örneğin, bakım veren kişi bakım isteyen kişi de olabilir.

    4-Meta-Komplimenter ilişkide, hem tamamlayıcı hem simetrik özelliklerin aynı zamanda olmasıdır. Örneğin, partnerlerden birinin bana hiç sarılmıyorsun dediğinde diğeri sarıldığı zaman ben dedim diye demesi ya da sarılmadığında ise dediğim halde sarılmadın demesi buna örnek olabilir.

    Uzun süreli ilişkilerde tekrarlayan bu iletişim şekilleri ve ilişki örüntüleri ilişkiyi belirleyici niteliktedir. Bu gibi durumlar baş edilmesi zor duygu, durum, olayların yaşanmasına sebep olabilmektedir. Bu gibi can sıkıcı durumlarda bir uzmandan destek alabilirsiniz.

  • Özel öğrenme güçlüğü

    İlkokula yeni başlayan çocuklar çoğunlukla yazarken veya okurken zorluk yaşayabilirler. Ancak 1.sınıfın sonuna doğru bu zorlukların azalmasını ve sınıfındaki diğer çocuklarla orantılı olarak ilerlemesini bekleriz. Bu normal durumdan farklı olarak özel öğrenme güçlüğü olan çocuklar okuma, yazma veya matematik becerilerinde sınıfındaki diğer öğrencilerden geride hareket ederler. Bazı öğretmen ve ebeveynler bu durumda çocuğu ‘tembel’, ‘okumakta gözü yok aklı fikri oyunda’ gibi ifadelerle değerlendirirler ve bu sorunun üzerine gitmemektedirler. Normal duruma benzer bir ilerleme görülmeyen, ders çalışmak dışındaki hayatında algılamasında bir problemi olmayan, yalnızca derslere soğuk olan ve ödevlerinde yanlışlar yapan çocuklarda özel öğrenme güçlüğü akla gelmeli ve bu yönde gerekli adımlar atılmalıdır.

    Özel öğrenme güçlüğü herhangi bir nörolojik ve fiziksel hastalık, otizm veya zeka geriliği olmaksızın okuma, yazma veya matematikle ilgili işlemlerde yetersizlik ile kendini gösteren bir bozukluktur. Bu alanlarda güçlükler olması nedeniyle sorunlar daha çok çocuğun okula başlamasıyla fark edilir ve bu dönemde tanısı konulur. Özel öğrenme güçlüğü olan çocuklar genellikle verilen ödevlerde yazım hataları, matematik işlemlerde sıkça yanlış yapma, okumada güçlükler yaşarlar. Bunlara örnek olarak;

    şekil yönünden benzer harfleri karıştırma(p ile b veya d, m ile n gibi),

    harf ve hece atlama,

    noktalı noktasız harfleri karıştırma(o-ö, u-ü gibi),

    yavaş okuma,

    kelimeyi yanlış okuma,

    bazı kelimeleri atlama,

    şekil yönünden benzer sayıları karıştırma(5 ile 2 gibi),

    sayı saymayı ve dört işlemi kavramakta güçlük çekme,

    problemi anlamakta zorluk yaşama verilebilir.

    Özel öğrenme güçlüğü çoğunlukla öğretmen veya evde ödevlerine yardımcı olan ebeveyn tarafından fark edilir. Özel öğrenme güçlüğüne sıkça dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eşlik eder. Bu nedenle bu hastalığın belirtileri de(aşırı hareketlilik, yerinde duramama, dikkatsizlik gibi) görülen çocuğu için hayat ebeveyn için çekilmez bir hale gelebilir. Benzer şekilde çocukta da okula gitmek istememe, arkadaşları arasında yaşayacağı yetersizlik duyguları nedeniyle Özel öğrenme güçlüğüne ikincil olarak depresyon, kaygı bozukluğu yada davranım bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu nedenle özel öğrenme güçlüğü erkenden farkedilmeli ve olabildiğince erken dönemde tedavisine başlanmalıdır.

    Tedavide amaç çocuğun zorluk yaşadığı öğrenme alanında (okuma-yazma-matematik becerileri) ona eğitsel destek vermektir. Bu alanda kendini geliştirmiş eğitmenler tarafından çocuk özel eğitim programına alınmalıdır. Sıkça eşlik ettiğini bildiğimiz dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olup olmadığı değerlendirilerek tedavisi başlanmalıdır. Çünkü aynı zamanda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk başlanan özel eğitimden dikkatini veremediği için yeterli ilerlemeyi sağlayamayacktır. Ayrıca tedavide özel öğrenme güçlüğünün sebep olabileceği depresif bozukluk kaygı bozukluğu veya davranım bozukluğu açısından da değerlendirilmeli gerek duyulursa tedavisi eklenmelidir.

  • Depresyonun Mevsimi Var Mıdır?

    Depresyonun Mevsimi Var Mıdır?

    Depresyon; arkadaşlarımız, yakınlarımız, çevremizdekiler çoğu kişiden duymuşuzdur bu kelimeyi “Depresyondayım.’’ Peki nedir bu depresyon? Aslında depresyon, temel belirtileri; isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Depresyon; düşüncelerimizi, duygularımızı, vücudumuzu etkileyen bir hastalıktır. Yani yemek yememizi, uykularımızı, sağlıklı düşünce üretmemizi etkileyen bir hastalıktır. Depresyonda olan bir kişi; ailesinden, arkadaşlarından uzaklaşır, etkinliklere sosyal ortamlara girmekten kaçınır. Depresif olan kişiler her şeye ümitsiz bakar, hayatında olan olumsuzluklardan hep kendini suçlar ve kimsenin ona yardım edebileceğine inanmama eğilimindedir.

    Peki neden depresyona gireriz? Geçmişte yaşanan travmalar, bir yakınımızın kaybı, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi depresyona neden olabilir. Ailesinde depresyon tanısı alan biri varsa diğer aile fertleri de depresyon açısından risk altındadır, yani kalıtsallık bu hastalığın önemli nedenlerindendir.

    Depresyon kadınları 2 kat daha seviyor. Hormonel etkiler, adet döngüsündeki değişiklikler ve aile içerisindeki sorumlulukların daha fazla oluşu kadınların ruh dengesini olumsuz etkiliyor. Tüm bu etkenler kadınların depresif duygu durumu, çökkünlük, kaygı ve endişe gibi duyguları daha fazla yaşamalarına neden oluyor. Bu nedenle de depresyon kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla yaşanıyor. Öyle ki depresyon her 4 kadından birinde görünürken, erkeklerde bu oran 8 erkekte bire kadar düşüyor.

    Peki depresyonun mevsimi var mıdır?

    Vücudumuzun bir dengesi vardır. Vücudumuz her mevsim değişikliğine ayak uydurmalıdır. Bazılarımız yeni mevsimin ritmine ayak uyduramaz ve dolayısıyla vücudumuz bundan etkilenir. Mevsim değişikliklerinde beynimizdeki bazı hormonlarda değişime uğrarlar. Beynimizdeki bu serotonin, melatonin hormonlarının değişime uğraması depresyona yol açmaktadır.

    Antik çağlardan beri insanların her bahar mevsiminde ruh hallerinde değişimler olduğu gözlemlenmiştir. Bu değişimlere adaptasyon sağlamak ve hazırlanmak için her toplumun kendine özgü ritüelleri vardır. (Hıdırellez, bahar şenlikleri gibi)

    Havaların soğumaya ve güneşin yüzünü daha az göstermeye başladığı bu günlerde insanların birçoğunda karamsarlık, mutsuzluk gibi sorunlar yaşanabiliyor. Yaz mevsimi insanların işlerinin azaldığı, doğanın tazelendiği, tatillerin yapıldığı bir mevsim. Bu arada gündüzler uzuyor ve insanların iş sonrasında kendilerine zaman ayırabiliyor. Yazın yaşanan tüm bu canlanmaya karşı sonbahar ve kış döneminde tersine bir dönem yaşanıyor. Gündüzler kısalmaya, havalar değişmeye, doğa hüzne bulanmaya başlıyor. Bu değişimden insanlar da nasibini alıyor. Güneşi az görmek, iş sorumluluklarının artması, okulların başlaması, havaların serinlemesi insanlarda birtakım ruhsal değişimlere neden olur. İşte burada sonbahar depresyonu ortaya çıkıyor.

    İçinde bulunduğumuz yaşam koşullarıyla beraber kışın yapamadıklarımızı baharın gelmesiyle yapma kaygısı da bahardan beklentilerimizin artması bizi depresyona sürükleyebilir. Bu da ilk bahar depresyonudur. Bazı insanlarda ise yeni bir mevsime yeni bir havaya uyum sağlama konusunda kaygı oluşabilir. Ayrıca diğer faktörler kansızlık, vitamin eksikleri, tiroid bozuklukları gibi organik nedenlerde bahar yorgunluğu ve depresyona yol açabilir.

    Ne Yapmalıyız?

    Gün ışığından olabildiğince yararlanmalıyız. Gün ışığında bir yürüyüş yapmak mevsimsel depresyondan çıkmamız için önemlidir. Güneş ışığı; vücudun ihtiyacı olan birtakım hormonların salgılanmasına yardımcı olacaktır.

    Uyku saatleri ve uyku düzenini sağlamak vücudun mevsim geçişine karşı biyo ritmini dengede tutmada önemli bir husustur. Vücudun uyku ihtiyacının gerektiği kadarıyla karşılanmasında yarar görülmektedir. Erken yatıp erken kalkmak, her gün aynı saatte uyumak yorgunluk ve stresi azaltır.

    Düzenli egzersizler yapmak, örneğin her gün yarım saatlik normal tempoda bir yürüyüş olabilir. Bunun yanı sıra düzenli olarak yapılan bir spor seçilebilir, koşmak, yüzmek gibi yapılan düzenli egzersizler beyine mutluluk hormonu salgılatır, enerji verir, kas iskelet ve sinir sistemini güçlendirir. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar vasıtalara bağımlı yaşamakta hemen hemen hiç yürümemektedir. Bunun yerine kısa mesafelere yürüyerek gitmek, arabayı özellikle uzağa park etmek, toplu taşıma kullanıyorsak iki üç durak önce inmek yararlı olacaktır. Yine asansör yerine merdivenleri yürüyerek çıkmak, oturarak çalışıyorsak 1 saatte bir kalkıp dolaşmak gibi pratik çözümler üretilebilir.

    Düzenli beslenmek önemli mevsimine göre sebze ve meyveler tercih edilebilir. Kafein ağırlıklı içeceklerdense bitki çayları tercih edilmeli su tüketimi artırılmalıdır.

    Yanında olmaktan keyif alabileceğiniz, pozitif enerji aldığınız kıymetli aile yakınlarınızla, dost ve arkadaşlarınızla daha verimli ve fazla vakit geçirmeye önem verin. Özellikle bu tür dönemlerde bu kıymetli insanlar sizin daha çok gülümsemenizi ve daha çok enerjik olmanızı sağlayacaktır.

    Freud’un dediği gibi “Dengeli ve mutlu bir hayat için çok çalışmak ve çok sevmek gereklidir.”

  • Otizm hakkında

    Otizm hakkında

    Otizm, çoğunlukla doğuştan gelen bir sorun nedeniyle yaşamın ilk yıllarında aynı gelişim dönemindeki çocuklardan farklı davranışlar sergilemesiyle fark edilen, karmaşık, nöro-gelişimsel bir bozukluktur. Bu farklı davranışlar çocuğun sosyal etkileşimindeki sorunları, sözel ve sözel olmayan iletişimindeki problemleri, tekrarlayıcı davranış ve kısıtlı ilgi alanlarını kapsamaktadır.

    Karşılıklı sosyal etkileşimde bozulma: Otizmde en temel özellik karşılıklı etkileşim ve ilişki kurma becerisindeki güçlüklerdir. Otizmi olan çocuklarda, kendi adına yada anne-babasının sesine yanıt verme gibi sosyal davranışlar gözlenmez.otizmi olan çocuklarda, başkaları tarafından rahatlatılmayı sakinleşitirilmeyi arama ve ilgisini çeken durumları paylaşmada güçlükleri vardır. Ancak otizmi olan çocukların hepsi bu alanda çok yoğun sorunlar yaşamayabilirler, yaşları ilerledikçe ve yoğun eğitim proğramıyla bir çok sosyal davranış öğrenebilirler.

    Sözel ve sözel olmayan iletişimde problemler: Otizmli çocuklarda dil-konuşma gelişiminde ya gecikme vardır ya da hiç gelişmemiştir. Zamir karıştırma (ben yerine sen kullanması gibi), ekolali ( duyduğu sesleri tekrar etmesi), aynı kelime veya cümleleri tekrar tekrar söylemesi gibi dil-konuşmada farklı özellikler gösterebilirler. Kısıtlı ilgi alanı, yineleyici davranışlar: stereotipik davranışlar(Sözcük, hareket ve davranışların koşullarla bağlantısız, nedensiz ve aynı biçimde uzun süre yinelenmesi), alışılmışın dışında ilgi alanları (ör:çocuğun normal oyuncaklarla ilgilenmeyip sadece süpürgelere aşırı ilgisi gibi) görülür.

    Tedavide ilaçla tedavi sadece bazı özel sorunların tedavisinde etkilidir. Sosyalleşememe ve iletişim problemleri gibi otizmin temel belirtilerini tedavi etmek için yeterli etkinliğe sahip bir ilaç tedavisi henüz bulunmamaktadır. Tedavi edilen bazı sorunlar arasında kısa dikkat süresi, hiperaktivite, takıntılı davranışlar ve öfke nöbetleri bulunmaktadır. Ancak bu durumlarda bile bazı davranış değiştirme teknikleri ilaç tedavisinden daha etkili olabilmektedir. Bu nedenle ilaç tedavisi davranışcı yöntemlerden sonra yada birlikte kullanılırsa daha etkin sonuçlar alınmaktadır. Ailelerin de desteğiyle eğitim programlarına katılanların oldukça fayda gördüğü ve yüzgüldürücü sonuçlar alındığı gözlenmektedir. Otizmin belirtilerinin olabildiğince erken tanınıp tedavi programına başlanması olumlu sonuçlar alınması ve ilerleme kaydedilebilmesi için önerilmektedir.

  • Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigara (tütün) kullanımının yol açtığı ölümler, dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Dünya üzerinde yılda yaklaşık on milyon insan bu nedenle yaşamını yitirmektedir. Sigaranın neden olduğu ölümler ve hastalıklar dışında da ciddi bir ekonomik kayıp olduğu da bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Sigaranın yol açtığı hastalıklar tedavisine harcanan sağlık giderleri oldukça yüksektir.

    Sigarayla ilgili yapılan 40 binden fazla araştırma sonucunda Koah, kroner kalp rahatsızlığı, felç, lösemi, kronik bronşit, kısırlık gibi çoğu ölümcül olmakla beraber 30 dan fazla hastalığın nedeni olduğu saptanmıştır. Solunan sigara dumanında katran, karbonmonoksit, nikotin, hidrojen siyanür, formaldehit , arsenik, amonyak ve metan gibi son derece zehirli olan 4 binden fazla zararlı kimyasal madde bulunuyor ki bunların 50 den fazlası doğrudan kanser nedenidir. Yapılan bazı araştırmalarda 2030 yılında 17 milyon insanın kanser nedeniyle yaşamını yitireceği öngörülmektedir.

    Nikotin, tütün bitkisinin böceklerden korunma amacıyla yararlandığı bir alkaloid’dir ve yıllarca böcek ilacı olarak kullanılmıştır. Bağımlılık yapan bir madde olan nikotin   kan dolaşımının hızlanmasına, böbrek üstü hormonun salgılanmasının artmasına sebep olur. Karbonmonoksit, solunum sisteminde oksijen yerine hemoglobine bağlanır, hücrelere taşınır ve hücrelerin oksijen gereksinimlerinin karşılanmasını engellemiş olur.

    Sigara kullanmamasına rağmen sigara dumanına maruz kalan kişiler, yani pasif içiciler , sigara dumanı içerisindeki amonyum, formaldehit, vinil klorid, arsenik ve hidrojen siyanid gibi maddeler solunmaktadırlar. Her ne kadar daha çok yetişkinlerin kullandığı bir madde de olsa, dumanına bebek ve çocuklarında maruz kalması bebek ve çocukların sigaradan en fazla etkilenen gruplar arasında yer almasına sebep olmaktadır.

    Sigaranın bebek üzerindeki etkisi henüz anne karnında iken başlar. Gebelik döneminde içilen sigara, düşük riskini içmeyenlere göre oldukça arttırır. Yine Sigara içen gebelerde plasentanın yapısının bozulması ve bebeğin yeteri kadar beslenememesine sebep olur. Bu durum düşük doğum ağırlığına ve gelişim geriliğine sebep olabilir. Bebek plasentadan yeteri besini alamadığı için anne karnında başlayan gelişim geriliği doğduktan sonrada bakım ve tedaviyi gerektirir.

    Emziren annelerin sigara kullanımı kandaki nikotin oranının artmasına ve buda süt oluşumunu sağlayan prolaktin hormonunun azalmasına neden olur. Annenin kanındaki nikotinin bebeğe de geçtiği ve bebeğin kanındaki nikotin oranının arttığı yapılan araştırmalarda göstermiştir.

    Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda toksik maddelerin etkisiyle mikroplara karşı savunma mekanizmaları zayıflamaktadır ve mikroplarla oluşan bronşit ve zatürre gibi akciğerler hastalıklarına daha sık rastlanılmaktadır. Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda orta kulak iltihabı çok sık olarak görülmektedir. Sık orta kulak iltihabı geçiren çocuklarda süreğen kulak iltihabı yerleşmektedir. Çok sık kulak iltihabı geçiren çocukların kulak zarları da iltihaptan etkilenmektedir ve buda  ileriki yaşlarda çocuğun işitme fonksiyonunda kayıplara neden olabilecektir. Ebeveynlerinin sigara kullandığı bebek ve çocuklarda bronşit ve astım riski oldukça artmaktadır.

    Günümüzde sigara kullanan yetişkinlerin büyük bir kısmı çocuk yaşlarda model aldığı kişi veya kişilerin sigara kullanıyor olmasından etkilenerek sigaraya başlamıştır. Toplumumuzda sigara ve zararlarıyla ilgili son yıllarda yapılan çalışmalar ve kanuni kısıtlamalar yeni nesil bebek ve çocukların daha az maruz kalacağı ve model almayacağı bir bilinç oluşmasında oldukça etkili olmakla birlikte henüz tam bir farkındalık oluşturulamamıştır. Sigara kullanımının çocuklarına da zarar vereceği bilinciyle davranmaya çalışan bazı ebeveynler farkında olmadan başka hatalar yapmaktadırlar. Balkonda veya mutfakta sigara içmeyi evin içerisinde içmiyormuş gibi  algılamak yanlıştır. Evin herhangi bir bölümünde içilen sigara dumanı o evde yaşayan bebek ve çocukları yine de oldukça etkileyecektir. Anne ve babaların gözden kaçırdığı en büyük olumsuzluklardan biride, balkonda ve mutfakta sigara içerken çocuğunu sigara dumanından koruma refleksiyle içerde bırakması ve çocuğu uzak tutabilmek için eline tablet, telefon vs vermesi yada televizyon karşısında oturtmasıyla çocuklarda psikososyal gelişimde oldukça olumsuz etki yaratan ve bağımlılık seviyesine varabilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Bu durum maalesef çoğu yetişkin tarafından gözden kaçmaktadır. Ayrıca sigara, anne / babaların çocuklarıyla daha az zaman geçirmesine ve kaliteli, nitelikli zaman ayırmamasına sebep olan durumlardan biridir.  

    Sigaradan olumsuz etkilenme anne karnında başlar, bu sebeple ilk önlemin anne adayına uygulanması, gebelik döneminde kesinlikle sigara kullanılmaması ve sigara dumanına maruz kalınmaması oldukça önemlidir. Doğum sonrası çevresel etkilenim için gerekli önlemler alınmalı, anne baba sigara kullanmamalı ve evde kesinlikle sigara içilmemeli, içtirilmemelidir. Çocukluk döneminde rol model olacak kişi ve kişilerin, anne, baba, öğretmen…sigara kullanmaması, model alınacak kişilerin sağlıklı davranışları önce kendinde sergilemesi çocuğun gelişimi için önem arz etmektedir.

    Çocuklar anne babasının aynası gibidir, ilk rol modelleri ebeveynleridir. Çocuklarının yapmasını istemediği bir davranışı ebeveynlerinin de yapmaması çok önemlidir. Doğru model olunursa doğru davranış öğretilmiş olur.

  • Hiperaktivite bozukluğu dikkat eksikliği

    Hiperaktivite bozukluğu dikkat eksikliği

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında en çok tanı alan hastalıklardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk, aile ve akrabalar içerisinde her ne kadar irade sorunu olan şımarık bir çocuk gibi görünse de, durum aslında öyle değildir. DEHB esas olarak beynin yönetim sistemlerindeki kimyasal bir sorundur.

    DEHB olan çocuklar genellikle asi huzursuz atılgan, kelimelerini ve vücutlarını yeterli şekilde kontrol etmeyi beceremeyen ve dolayısıyla aynı yaştaki diğer çocuklara kıyasla öğretmenlerin ve ebeveynlerin daha fazla gözaltında tutması gereken çocuklar olarak görülmektedir. ‘çocuğum 7 yaşında ama daha 3 yaşındaki çocuk gibi davranıyor’ ‘onunla birlikte dışarı çıkmaya misafirliğe gitmeye korkuyorum’ ‘ödev yapmamız saatler alıyor’ ‘öğretmeni dersi dinlemediğini arkadaşlarını sürekli rahatsız ettiğini söylüyor’ gibi cümleler DEHBli bir çocuğun annesinden sık duyduğumuz sorunlardır.

    DEHB tedavisi ile ilgili çalışmalar genellikle okul çağı ve ergenlik dönemi ilaç tedavilerini davranış yöntemlerini içermektedir. Okul öncesi dönemdeki çocuklarla ilgili tanı zorlukları ve tedavi yaklaşımlarına yönelik kapsamlı çalışmaların az sayıda olması nedeniyle davranışçı tedavilerle okul çağı dönemine kadar takip etmek daha uygun olmaktadır.

    DEHB tanısı klinik bir tanıdır. Dikkat eksikliğine sebep olabilecek başka hastalıklar da olabileceğinden (vitamin eksikliği ve anemi gibi) kan testleri yardımcı olsa da DEHB tanısı koyduracak kan testi veya görüntüleme yöntemi yoktur. Klinisyenin gözlemi, aileden ve öğretmenden alınan bilgiler neticesinde tanı koyularak gerekli tedaviye başlanır.

  • Çocuk istismarı – ihmali

    Çocuk istismarı – ihmali

    Çocuk istismarı yada ihmali, çocukların anne-baba gibi onları bakıp gözetmek ve eğitmekle görevli kişiler ya da yabancılar tarafından; bedensel yada psikolojik sağlıklarına zarar verecek, sosyal gelişimlerini engelleyecek biçimde uygulanan tüm fiziksel, duygusal ya da cinsel tutumları, ihmali,ticari amaçlı sömürüyü kapsar. Fiziksel istismar ise çocuğa sağlığını, gelişimini yada onurunu zedeleyecek şekilde fiziksel güç kullanılması olarak tanımlanır.

    Çevremizdeki insanlardan çocuklarını istismar yada ihmal ettiğini duyduğumuzda ya da okuduğumuz haberlerde karşılaştığımızda onların küçücük çocukları nasıl istismar ettiklerini anlamakta güçlük çekeriz. Doğumdan itibaren çocuklar çeşitli sebeplerden dolayı istismar yada ihmale uğrayabilirler. Özellikle okul öncesi çocuklar istismarı yada ihmali bildirebilecek yetkinlikte ve duyarlılıkta olmadıkları için bu durumla daha sık karşılaşırlar. Bu durumları bildirmemelerinin esas nedeni durumu anlayabilecek ve sorunun büyüklüğünü tartabilecek yeterli yaşam deneyiminin olmamasıdır. Yani içinde bulunduğu durumu bütün çocukların başına gelebilecek normal bir olay olarak kabul etmesidir.

    İstismar edici davranışın bir çok sebebi vardır. Bunlardan bazıları kültürel olarak bakım verenin öyle yetiştirilmiş olması, yine bakımverenin kişisel özellikleri (sinirli, sinirlendiğinde öfke kontrolü olmayan, sabırsız..vb) bakım verenle çocuk arasında kurulan ilişkinin şeklidir. İstismarla ilgilen bir araştırmacı, istismarın özellikle çocuğa bakım veren anne veya babanın(veya bakıcının) hayatlarındaki stres oluşturan olayların, çocuklarını koruyucu ve kollayıcı duygularının önüne geçmesiyle ortaya çıktığını öne sürmüştür.

    İstismar edilen bir çocuğun değerlendirilmesi, çocuğun yaşadığı deneyimi anlatmada güçlük çekmesi nedeniyle oldukça zordur. Değerlendirmede fiziksel bir müdahaleden şüpheleniliyorsa bir kanıtı yakalamak için mutlaka fizik muayane yapılmalıdır. Ebeveyninden, diğer aile fertlerinden ve gidiyorsa okul öğretmeninden bilgi alınmalı çocuğun davranışları ve davranışlarındaki değişiklikler hakkında bilgi alınmalıdır. Yetkili makamlara bildirim yapmak istismara uğramış çocuğun bir sonraki istimrardan korunması için şarttır. Tedavide çocuk ve aileye yönelik terapiler uygulanmalı, gerek duyulursa aile fertleri erişkin psikiyatriye yönlendirilmelidir.