Yazar: C8H

  • Çocuklarda anneye bağlanma ve bağlanma problemleri

    Biliyoruz ki bazı çocuklar bebeklikten itibaren kimi nesnelerle bağ kuruyor. Onlardan ayrı uyumama, yemek yememe, dışarıya çıkmama gibi tavırlar sergiliyorlar. Misal, bazı çocuklar annesinin tülbenti olmadan, onun kokusunu hissetmeden uyuyamıyordu. Bulamazlarsa saatlerce ağlıyordu. Pek çoğumuzun çevresinde görüyoruz benzer örnekleri.

    Bebekler ilk iletişimini anneleri ile kuruyorlar. Annenin çocuğu emzirmesi, kuçağına alması, altını temizlemesi, uyutması vs faaliyetler sırasında anneyle çocuk arasında etkileşme ve bağlanma oluşuyor. Bu bağlanma temenlde üçe ayrılır.

    Güvenli bağlanma: Bakıcı (anne) çocuğunun yanındayken çocuk rahattır ve etrafını keşfetmeye devam eder. Bakıcı yokken huzursuzdur ve ağlar. Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, hem kendilerin hem de başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yakın ilişkilere değer verirler, bu tür ilişkileri başlatmakta ve sürdürmekte başarılıdırlar

    Kararsız/kaygılı bağlanma: Bakıcının uyarılarına ve mevcudiyetine aşırı ve tutarsız yanıtlar geliştirler.Bu tarzda bağlanma gösterenler bakıcıya karşı kızgınlık duyarlar ve rahat keşif yapamazlar.

    Kaygılı/kaçınmacı bağlanma: Bu çocuklar bakıcıyla temas kurmadan kaçınırlar ve dikkatlerini eşyalara (oyuncaklara yöneltirler. Bakıcı ortamda olmadığında ağlamazlar ve oyuna devam ederler.

    Bağlanma molelindeki bu farklılıklar karakter özellikleri ve ileride kurulacak iletişimde belirleyici rol oynar.

    Daha sonra etrafini keşfetmeye başlayan çocuklar eşyalarla (oyuncak) temas sağlarlar. Bu temas sırasında çocuklar ilk önce eşyanın çıkardığı sese ve kokusuna göre bu eşyaları tanırlar ve bağlanırlar. Daha sonra eşyaların rengi, şekli, yumuşaklığı, boyutu vs göre seçicilik gelişir.

    Dolayısı çocukların bakıcı ve eşyalarla kurduğu bu bağlanma yaşamlarının her bölümünde etkili olmaktadır. Bağlanmanın şekli ve süresi karaktesistik farklılıklar gösterse de hemen her çocukta bağlanma olmaktadır. Bağlanma gelişdikten bir süre sonra yatkın çocuklarda alışkanlığa dönüşebilmektedir.

    Bazen annenin bir eşyası olabildiği gibi, bir battaniye, yastık da olabiliyor. Bu farklılık çocuğun bakıcısı, çevresi, yaşam deneyimleri ve çocuğun yapısal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin annesiyle kaygılı yapıda bağlanma kuran çocuklarda geceleri annesine temas sağlayarak (saçını tutarak, elini tutarak) uyuma paterni geliştirirler. Bir başka örnek yeni alınmış, sürekli oynanan veya örnek alınan hayali kahramanların oyuncaklarıyla uyumak okul öncesi yaşlarda sık görülmektedir. Seçilen örneklerin farklılıkları rengine kokusuna yumuşaklılıkları ve sürekli maruziyetlerinden kaynaklanmaktadır.

    Aşırı bağlanma gösteren çocuklarda ileri yaşlarda özgüven eksikllikleri, ayrılık anksiyetesi, okul reddi, yaygın anksiyete bozukluğu, özgül fobiler gibi çeşitli sorunlar görülebilmektedir. Özellikle bakıcıyla ( anne) patolojik bağlanma paterni gösteren çocuklarda yukarıda bahsedilen problemler sık görülmektedir. Bu sebeple bakıcıya veya eşyalara (oyuncak) aşırı bağlanma engellenmelidir. Bu doğrultuda 3-4 yaşlarından itibaren çocukların çevresiyle daha çok iletişim kurması, yeni şeyler keşfetmesi ve hayatına yeni renkler katması sağlanmalıdır. Örneğin kulandığı eşyaları değiştirmek veya farklılaştırmak, annenin haricinde diğer insanlarla (özellikle yaşıtlarıyla) vakit geçirmesini sağlamak faydalı olabilmektedir.

    Eğer bu alışkanlıklar ileri yaşlara kadar devam ediyorsa ve çocuğun veya ailenin hayatında olunsuzluğa neden oluyorsa mutlaka bir uzmana danışılmalı ve yardım alınılmalıdır.

    Çocuk ve ergenlikte görülebilecek hastalıklardan yukarıda bahsetmiştik. Buna ilaveten yapılan çalışmalarda okul öncesi dönemde bakıcı ve eşyalara aşırı bağlanma davranışı gösteren çocuklarda ileriki yaşantılarında alkol ve uyuşturucu madde kullanma riski artış bulunmuştur. Ayrıca bu çocukların ileride aile yaşantılarında problemlerle karşılaşma oranı da yüksektir. Bütün bunlar göze alınarak çocuklarda küçük yaşlardan itibaren sağlıklı bağlanma geliştirmesi

  • Utanıyorum Sizden

    Utanıyorum Sizden

    Çekingen tavırlarıyla okulun görünmeyen sakin kızıydı Melike. Zil çalsın da teneffüse çıkalım diye bin bir numara yapan arkadaşları gibi değildi. İlk ders saati gelir, en arkadaki sırasına oturur, okul bitiş saatine kadar neredeyse hiç yerinden kalkmazdı. Öğretmeninin göz ucuyla da olsa ona bakması tüm gün yüzünün kızarık olması için yeterliydi. Sorulan sorulara cevap vermek onun için tam bir kabustu. Ona göre, söyleyeceği her kelime arkadaşları için alay konusu olacaktı. Ders anlatmak için tahtaya kalkmak, herhangi bir topluluğun önünde adını söyleyebilmek bile zordu. Bir işle uğraşırken bir başkası tarafından izlenmek istemezdi. İnsanların gözlerinin içine bakamaz, haklı olduğu konularda bile kendini savunma çabası içine girmezdi. Kendini ifade etmek, istemez, fikri sorulunca “katılıyorum” demeyi tercih ederdi. Topluluk önünde konuşmak zorunda olduğunda vücudunun verdiği tepkiler adeta onu utandırmak için birbiriyle yarışırdı. Bu gibi durumlarda, kalbi her zamankinden daha hızlı çarpar, elleri titrerdi. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez, sırılsıklam terlerdi.

    Babası, çok fazla gülmeyen, zoraki konuşuyormuş gibi görünen bir adamdı. Annesi, kızının babasına benzediğini düşünüp konu üzerinde fazlaca durmamayı tercih etti ama yıllar geçtikçe melike daha da kötüye gidiyordu. Utangaçlığı ve insanların onun hakkındaki düşüncelerine çok fazlaca önem vermesi yüzünden okul fobisi oluştu. Lise eğitimine başlamadan okulu bıraktı. Artık sadece evde oturup insanların fikirlerinden uzak kalması gerektiğini düşünüyordu. Ona göre etrafındaki herkes onu beceriksiz ve çirkin görüyordu. Topluluk önüne çıktığında panik olması, yalnızken yapmadığı birçok sakarlığı da beraberinde getiriyordu.

    Bir gün bir televizyonda bir röportaj izledi. Onun yıllardır yaşadığı tüm sıkıntılar tek tek tarif ediliyor ve bu durum sosyal fobi olarak betimleniyordu. Programdaki uzman, bir psikolog ve bir psikiyatristin eş zamanlı çalışmasıyla sorunun ortadan kalkacağını söylüyordu. Melike, öğrendiklerin ailesiyle paylaştı ve uzmanların yardımıyla bu sorunu çözmeye karar verdiler. Melike’nin en büyük şansı o TV programını izlemesiydi. Çünkü günümüzde bu belirtiler halk arasında hastalık olarak değil de sadece bir kişilik özelliği olarak tanımlanıyor.

    Utanma Değil Sosyal Fobi

    Sosyal fobi, sosyal ortamlarda duyulan aşırı kaygı durumu olarak tanımlanır. Çevredeki başka kişi ya da kişiler özellikle de yabancılar sosyal fobiklerin aşırı derecede kaygı, huzursuzluk ve sıkıntı yaşamalarına sebep olur. Eleştirilme korkusu yüzünden yapmak istedikleri birçok şeyi yapmaktan vazgeçer, kendilerince kaderlerine razı olurlar. Birçoğu için aslında en büyük kabus, tedirginliklerinin diğerleri tarafından fark edilmesidir. Kızarmak, ellerinin titremesinin başkaları tarafından görülmesi en büyük işkencedir. Genelde kaçış yolu olarak insanlardan kaçmayı, gözlerden uzak sakin bir yaşam sürmeyi seçerler. Yaşam boyu görülme prevelansı ile ilgili rakamlar % 3’le 13 arasında değişmektedir. Sosyal fobinin tedavisinde hem farmakolojik hem de psikoterapötik yaklaşımlar etkili olmaktadır. Psikiyatrist, verdiği antidepresanlarla hastalığı durdururken, psikolog kişinin oluşturduğu olumsuz düşünce kalıplarının, gerçekçi olmadığını görmesine olanak tanır. Sosyal fobi de olumlu düşünmenin önemi birçok araştırmayla kanıtlanmıştır.

  • Özenti ve hayranlık

    Özenti, imrenme gibi özellikler çocuk psikolojisinin bir parçasıdır ve karakterin oluşması, davranışların şekillenmesi ve ahlak gelişimi açısından çok önemlidir. Özenti ve hayranlık bir nevi taklittir ve bu beceriye sahip olabilmek normal psikososyal gelişim açısından değerlidir. Önemli olan çocuğun kimlere ve hangi özelliklerine karşı özenmeleridir. Yani çocuk iyi şeylere de imrenebildikleri gibi tam aksi kötü veya değersiz şeylere de imrenebilirler. Çocuklar taklit becerileri gelişirken ilk olarak yakın çevresindekileri (anne, baba vs) taklit etmeye başlar ve onlara hayranlık duyarlar. ‘Büyüyünce babam gibi güçlü olacağım’, ‘Ben de annem gibi güzel olacağım’ gibi sözleri veya düşünceleri çocukluk döneminde sık şahit oluruz. Daha sonra çocuk etrafını keşfettikçe ve öncelikleri değiştikçe özendikleri insanlar ve özellikler değişir. Hayranlık ve özentinin derecesi önem taşımaktadır. Yanı çocuk hayran olduğu insanı birebir taklit ediyor veya bu hayranlık çocuğun sorumluluklarını yapmasına engel teşkil ediyorsa burada hastalık boyutunda hayranlıktan söz edilebilinir. Bunun bir diğer adı fanatizmdir. Soruda da belirtildiği gibi bazı çocuklarda özenme az görülürken bazıları daha çok etkileniyor. Burada belirleyici bazı faktörler de bulunmaktadır. Çocuğun kişilik yapısı, aile ve çevresinin yönlendirmeleri, çocuğun zeka düzeyi, yargılama becerileri vs gibi. Özellikle bağımlı kişilik özeliği gösteren çocuklarda özenti ve hayranlık hastalık boyuna kadar ulaşabilir. Aynı zamanda anne ve babasıyla özleşemeyen çocuklar başka figürlere aşırı hayranlık duyabilirler. Yargılama ve karar verme becerileri zayıf olan çocuklarda işin kolayına kaçarak çevresindeki ünlü ve beğenilen birini taklit etme yolunu seçebilir. Hayal gücü güçlü olan veya gerçeği değerlendirme kabiliyeti zayıf olan çocuklarda risk altındadırlar. Özenti ve hayranlıkları hastalık boyutunda olan çocuklarda bir çok psikiyatrik hastalık görülme sıklığı da artmaktadır.

    Çocukların teknolojinin etkisinde kalması özenti ve hayranlığın erken gelişmesine değil başkaların özenme ve hayranlık duymaya yol açtığını düşünüyorum. Çünkü bir çocuğun taklit becerisinin gelişmesinin dış uyaranların direk etkisi altındadır. Yanı taklit ettiği şeyi ne kadar sık görür ve duyarsa o kadar çok taklit eder veya imrenir. Eğer çocuklar anne ve babasıyla değil de TV veya bilgisayar diğer nesnelerle zaman geçirirse orada gördüklerini taklit eder ve hayranlık duyarlar. Maalesef bir çok aile çocuklarını medya ve internettin olumsuz etkilerinden koruyamamaktadır. Bu sebeple çocuklar popüler kültürün etkisinde daha fazla kalmaktadırlar. Bu kültürün ülkemizde ve dünyadaki hayali ve gerçek temsilcilerinin hayatları, davranış ve söylemleri çocukların sağlıklı gelişimde olumsuz örnekler oluşturabilmektedir. Aynı zamanda ebeveynlerin de teknolojinin etkisinde kalarak çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenmedikleri veya yanlış yaklaşımda bulundukları da bir gerçektir.

    Aileler çocuklarıyla sık ve yakından ilgilenmeliler. Çocuklarına iyi örnekler sunmalı kötü ve yanlış örneklerden uzak tutmalılar. Bu sebeple izledikleri ve takip ettikleri şeylerin içeriğine hakim olmalılar, sürelerini yaşına uygun sınırlamalılar ve olumsuz durumları engellemeliler. Hayran duydukları insanların olumlu yönleri öne çıkarıp olumsuz olabilecek yönlerini çocuklarına anlatmalılar. Çocuğun aşırı isteklerini karşılamamalılar çünkü bu çocuklarda doyumsuzluk oluşturabilir. Çocukların gerçek ihtiyaçlarını göstermek ve hayatta onlara hedef belirlemek ebeveynlerin en önemli görevleridir. Eğer çocuklarda hastalık boyutunda hayranlık ve özenti varsa ve aileler bununla baş edemiyorsa bir uzmana danışmaları gerekmektedir.

  • Yalnızca Ben

    Yalnızca Ben

    Çok güzel bir peri kızı olan Ekho, kendisine aşık olanlarla asla ilgilenmez, hiç kimseye yüz vermezdi. Bir gün Narkissos ile karşılaştı. Narkissos çok yakışıklı bir avcıydı. O güne kadar kimseleri beğenmeyen Ekho, bu genç avcıya ilk görüşte aşık oldu. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermedi ve peri kızının yanından uzaklaştı. Ekho kara sevdaya tutulmuştu. Günden güne eriyip bitti ve öldü.

    Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızdılar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verdiler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susadı ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gitti. Su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzünü ve vücudunun güzelliğini gördü. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülendi. Yerinden kalkamadı, kendine aşık olmuştu. Kendi görüntüsünü o ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmişti . O şekilde orada ne su içebildi, ne de yemek yiyebildi, aynı Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başladı ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketti.

    Bu hikaye bizlere narsistik kişilik bozukluğunu tarifler. Narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler, özel olduklarını, bu yüzden birçok ayrıcalık taşıdıklarını düşünürler. Etraflarındaki herkesin onlara özel davranmalarını isterler. Ünlü olma, beğenilme, tanınma isteğiyle yanıp tutuşurlar. Empati yeteneğinden yoksundurlar, kimseyi düşünmezler ama herkes onları düşünsün onların isteklerine itaat etsin isterler. Eleştirilmek en büyük kabuslarından biridir. Yapılan eleştiriye ya şiddetli bir öfke nöbetiyle ya da kayıtsızlıkla karşı tarafı küçümseyerek karşılık verirler.

    Dramatik gösterişler, duygusal patlamalar, çılgınca değişken tavırlar narsistlerin karakteristik özelliklerindendir. Onun yaptığı herşey doğrudur. Ona göre, her ortamda kıskanılan imrenilerek bakılan sadece ve sadece kendisidir. Başkalarının zaaflarından yararlanıp, hedeflerine ulaşmayı amaç edinirler. Sıra beklemek, rica etmek, yol vermek, yardım etmek asla bir narsiste göre değildir.

    Dostluklar veya özel ilişkiler yanlızca onları beslediği, çıkarlarını koruduğu, hedeflerine ulaşmaya yardımcı olduğu için vardır. Narsistlerin dostları yada sevgilileri sıklıkla daha once narsistik bir anne yada babaya sahip olmuş kişilerdir. Çünkü, çocukluklarında görüp sevgi sandıkları ilgisizlik ve bencillik onlara yabancı gelmez. Sevgi anlayışları narsist bir kişiye göre şekillenmiştir. Bu yüzden narsistik bir eş ile birlikte olduklarında kendi haklarını aramayı düşünmezler ve ilişkilerini devam ettirerek eşlerinin kendilerini hiç bir karşılık vermeden kullanmalarına izin verirler.

    Yalan, narsist tutumun vazgeçilmez bir özelliğidir. Kendisi hakkında verdiği tüm bilgi, bir aldatmacadan ibaret olabilir.

    Narsizimin nedenleri konusunda bir çok kuram bulunmaktadır. Bir kurama göre, 18. aydan itibaren anneden bağımsızlaşmaya başlayan çocuk, ihtiyaçlarına eskisi kadar çabuk ve duyarlı yanıtlar alamadığında narsistik kişilik bozukluğunu geliştirecektir. Bir diğer kurama göre, erken çocukluk döneminde yaşantılanan istismar ve travma süreçleri yani erken çocukluğun narsistik kırılmaları, yetişkinlikteki narsist kişiliğe zemin hazırlamaktadır.

    Genelde ergenlik çağının başında ortaya çıkmaya başlayan narsistik kişilik bozukluğunun toplumdaki yüzdesi % 1 den daha azdır. Narsistik kişilik bozukluğu vakalarının yarısından çoğunu erkekler oluşturmaktadır.

    Narsist bir kişi, kişilik özelliklerinden dolayı değil de başka problemlerinin çözümü için psikologa ya da psikiyatriste gelir. Kendilik değerleri son derece kırılgandır. Dünyaya çok sağlam başka bir kendilik değeri sunar ve ona göre yaşamaya çalışırlar. Genelde, kendilik değerleri arasındaki çatışma sonucu depresyona girer ve terapiye başlarlar.

    Bu kişiler için terapiye başlama fikri zor kabul edilebilecek türdendir. Çünkü onlar, kimseye ihtiyaç duymayacak kadar özel ve üstün niteliklere sahiptirler. İşte bu noktada gerçeğe dayalı tüm yorumları reddederek terapiye son verme girişimi gözlenebilmektedir. Tedavi süreci başarıyla tamamlandığında ise kişi, kendine ait abartılı beklentilerinden kurtularak ilişkilerinde gerçekçi ve yalandan uzak bir yaşam sürer.

  • Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    1) Down sendromu nedir? Türkiye’de yaygınlığı nedir?

    Down sendromu, genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması durumu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan genetik hastalıktır.

    Down sendromu vücutta yapısal ve fonksiyonel değişiklikler ile karakterize edilir. Vücuttaki küçük ve büyük farklılıkların kombinasyonu yapısal olarak sergilenir.

    Down sendromu sık sık zihinsel bozukluklar ve fiziksel gelişimin tipik yüz görünümü gibi farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır. Çoğunlukla hafif veya orta seviyeli öğrenme güçlüğü gibi sorunlar taşır. Gelişimleri genellikle geridir. Geç yürüme ve konuşma bozuklukları sıklıkla olur.

    Doğan her 800 bebekten birinde down sendromu görülür. Her yıl Türkiye’de 1500 down sendromlu bebek doğar. Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler. Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında down sendromlunun olduğudur.

    2) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin yaşadığı sıkıntılar nelerdir?

    Zihinsel geriliklerinden ve gelişim geriliklerinde dolayı DS’lu çocuklar daha çok ebeveyn desteği ve bakımına ihtiyaç duyarlar. Çoğunlukla hayat boyu aile desteği yaşamlarını sürdürürler. Kronik bir durum olduğundan dolayı ailelerin bu durumu kabullenmesi zordur. Ama erken eğitsel ve fizik tedavi desteği gelişim geriliğinin giderilmesi açısından önemlidir.

    3) Down sendromlu çocukların eğitiminde nelere dikkat edilmeli?

    Eğitim zihinsel gerilik açısından bireysel ve grup eğitimleri ve dil gelişimi açısından dil ve konuşma eğitimi şeklinde olmalıdır. Bireysel eğitimde komut alma, özbakım becerileri, tuvalet eğitimi vs gibi beceriler hedeflenmelidir. Dil ve konuşma eğitiminde kelime sayısının artırılması, seslerin düzgün telafusu, akıcı konuşma gibi hedefler çalışılır.

    4) Down sendromlu çocukların eğitiminde kardeş figürünün fonksiyonu nedir? Kardeş fonksiyonu eğitime yardımcı oluyor mu?

    DS’lularda kardeşın olması genellikle faydalı olmaktadır. Kardeş çocuklar için model teşkil etmekte ve zihinsel, dil ve sosyal gelişimlerinin daha iyi olmalarını sağlamaktadır. Ayrıca ileri yaşlarda DS’lu çocukların bakımında kardeşlerın sağlayacağı yardım ebeveynler için kolaylaştırıcı ve motive edici olmaktadır.

    5) Down sendromlu çocukların özel eğitim dışında sosyal hayata katılımı rehabilitasyonunda etkili midir?

    Sosyal destek bütün çocuklar için önemli olmakla beraber özellikle zihinsel problemler olan çocuklar için çok daha önemlidir. DS’lularda sosyal beceriler genellikle iyi olmakla beraber konuşma ve davranış problemlerinden dolayı toplum tarafından dışlanabilmektedir. Aslında doğru olan topluma entegre edilib toplum içinde yer edinebilmeleri sağlanmalıdır. Bunun için herkesin destekleyici olması, bu çocuklara karşı önyargılı olunmaması ve korkulmaması gerekmektedir.

    6) Down sendromlu çocuk sahibi ailelere çocuğun sosyal hayata katılımı için neler önerirsiniz?

    DS’lu çocukların sosyal yaşanlıları küçük yaşalardan başlamalı. Ebeveynler çocuklarından utanmamalı ve onların toplumun bir ferdi olduğunu unutmamalılar. Sosyal yaşantılarını desteklemek için yaşıtlarıyla beraber kreşe, anaokuluna, spor ve diğer etkinliklere gönderilmeliler. Ayrıca diğer DS’lu çocuklarla birlikte etkileşim halinde olmaları onların dünyada yalnız olmadıkları kendilerine benzeyen başka birilerinin de olduğu farketmelerine yol açar. Bu durum genellikle olumlu sonuçlar verir.

    7) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin de psikolojik ya da sosyal destek alması gerekiyor mu?

    Kronik bir problem olması ve diğer çocuklara göre daha çok ilgi ve bakım istemeleri DS’lu aileler açısından yıpratıcı olabilmektedir. Bu sebeple bu ailelerin psikososyal destek almaları hem çocuk hem de ebeveyn ruh sağlığı açısından önemlidir. Bu ailelerin yakın çevre, idareciler ve ruh sağlığı çalışanları tarafından desteklenmeleri gerekmektedir. Ayrıca DS’lu çocuklarında gelişiminin çocuk psikiyatristi tarafından takip edilmesi ve doğabilecek sorunlar açısından yardım almaları gerekmektedir.

  • Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Çoğumuz zaman zaman ocağı ya da sokak kapısını kapatıp kapatmadığımızdan emin olamayız ya da kapattığımızı bildiğimiz halde gözümüzle görüp durumun doğruluğunu teyit etmek isteriz. Bazı insanlar temizlik konusunda aşırı titizdirler. Dua ederken aynı şeyi tekrarlamadan rahat edemeyen ve bu yüzden duanın sonunu bir türlü getiremeyen insanlar da vardır.

    Bazı insanlarda bu durum o kadar artar ki hayatları dayanılmaz bir duruma gelebilir.Bu tekrar ve takıntılar, kişinin kendisine hiç uymayan bir düşüncenin aklına sürekli gelmesiyle oluşur. Örneğin oğluna çok düşkün bir annenin oğlunu öldürme düşüncesinin hiç aklından çıkmaması, aile bireylerine karşı duyulan cinsel dürtü ve istekler bu duruma örnek gösterilebilir.

    Bu evham ve takıntılar kişinin en hassas olduğu konuyla ilgili kendisine en ters gelebilecek şeylerdir. Çok temiz bir insan, her şeyi pis hissettiğinden sürekli temizlik yapar ve bu hayatını çekilmez bir hale getirir. Oğluna çok düşkün olan anne oğluna zarar verme korkusuyla bıçak, makas ve hatta tırnak makasına dahi dokunamaz.’’cinsel olarak bir zarar veririm’’ düşüncesiyle ailedeki çocuklar ve karşı cinsle aynı ortamda bulunmayanlar da vardır. Bazı insanlar ‘’gün gelir arabam olursa lastikleri patladığında değiştiririm’’diyerek araba lastiği alıp bir kenara koyalar.

    Tüm bu anlatılanlar belki çoğunuza komik gelebilir. Aslında bu dertten muzdarip olanlardan da bir farkınız yok. Onlarda sizin gibi düşünüyorlar.Komik ve abartılı buluyorlar tüm yaptıklarını. Buna rağmen kendilerine oldukça sıkıntı veren bu düşüncelerin zihinlerini kemirmesine engel olamıyorlar. Bu insanlar içlerindeki sıkıntıyı bir nebze olsun azaltabilmek için yaptıkları davranışlar yüzünden çevreleri tarafından tepki görüyorlar. Örneğin, aşırı temizlik yapan bir kadının su ve deterjan harcamaları yüzünden eşiyle büyük kavgalar yaşaması v.b.

    Böyle bir derdi olan insanlar genelde kendilerini gizlerler ya da duruma dair mantıklı açıklamalar yaparak yaptıklarını ört bas ederler. Bu saçma sapan düşünceleri yüzünden kınanacaklarından deli damgası yiyeceklerinden korkarlar. Çok dindar kişiler dine ve peygambere karşı küfür ve inkar düşünceleri yüzünden büyük bir suçluluk duygusu içindedirler. Ayrıca bu insanların çoğu abdestinin ve namazın tam olmadığı düşüncesiyle abdest ve namazını sürekli tekrarlar ve bu durum onları ibadet etmekten hatta dinden uzaklaştırabilir.

    Peki Nedir Bu Evham?

    Obsesif kompulsif bozukluk adını verdiğimiz bu hastalığın en temel özelliği kişide yoğun sıkıntı ve zaman kaybına neden olan obsesyon ve kompülsyonlardır. İstenmeyen, sıkıntıya neden olduğu halde zihni sürekli meşgul eden yada tekrarlayıcı bir şekilde akla gelen düşünceler, dürtüler obsesyon adını alır. Obsesyon halk arasında kullanılan vesvese nin karşılığıdır. Obsesyonun bir sonucu olarak obsesyonun verdiği sıkıntıyı azaltmak amacıyla ya da bireyin katı kurallarına rağmen yapmaktan kendini alamadığı tekrarlayıcı davranışlara kompulsiyon denir.

    Takıntı cinsi teşhisi koymak adına önemli değildir. Ne tür takıntısı olursa olsun kişi obsesif kompulsif bozukluk tanısı alır. Hasta genelde obsesyonları tetikleyecek durumlardan kaçınır. Örneğin ,kirlilik obsesyonu olan hasta mikrop bulaşır düşüncesiyle hiçbir yere dokunmaz.

    OKB genelde 20’li yaşlarda başlar ve kronik bir seyir gösterir. Hastalık doğal seyri içerisinde özellikle stresle beraber şiddetlenebilir. Daha sonra belirtiler bir süre azalabilir.

    Hafif vakalarda dahil edildiğinde yaşam boyu rastlanma oranı %5.9’dur. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre OKB’nin biyolojik yönü ağır basmaktadır. Beyinin bazı bölgelerinde serotonin ve dopamin salgılamasındaki bozukluk OKB’nin ortaya çıkış nedenidir. Ayrıca bu kişilerin beyinlerinin bazı bölgelerindeki kan akımı ve metabolizmada artışlar görülür. Hastaların birinci dereceden akrabalarında hastalığın %35 oranında görülmesi OKB’nin kalıtımla ilişkisini destekler.

    OKB’nin tedavisinde bilişsel ve davranışçı terapi ve ilaç tedavisi kullanılır. İlaçla mı yoksa terapiyle mi tedavi edilmeli sorusuna aranan yanıt doğrultusunda yapılan araştırmalar, en iyi sonucun her ikisinin de birlikte yapıldığında elde edildiğini göstermektedir

  • Sınav kaygısı ve baş etme yolları

    Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır. Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir. Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav esnasında ve hatta sınavdan sonrada yoğun kaygı ve endişe yaşayabilirler.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.
    Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme olur. Soru sorulmasından rahatsız olurlar ve bu durumlardan kaçınırlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir. Çalıştıkları halde sınavdan düşük puan almaları öğrencilerin özgüvenlerini sarsabilir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Bu durun öğrencileri farkında olmadan kendi davranışlarını denetleyemez hale getirir.

    Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygını oluşmasında en önemli süreçlerdir. Bunaltıya eğilimli kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, rekabetçi) olanlarda daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir.
    “Sınava hazır değilim”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” “Sınavlar niye yapılıyor , ne gerek var?” “Bu bilgiler gelecekte benim işime yaramaz” Sınava hazırlanmak için gerekli zamanım yok ki!”“Bu konuları anlayamıyorum, aptal olmalıyım” “Ben zaten bu konuları anlamıyorum” “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım” “sınav kötü geçecek” “Çok fazla konu var , hangi birine hazırlanayım?” sıklıkla gözlene olumsuz otomatik düşüncelerdir.

    Yapmam gereken nedir?” “Yapabildiğimin en iyisini yapabilirim?” “Olabilecek en kötü şey ne”“Dünyanın sonu değil, telafisi var” Bunda başarısız olmam her zaman olacağım anlamına gelmez” “Yeterli zamanımın olmadığı doğru , ancak olan zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabilirim? “Tüm kaynakları çalışamasam bile , önemli bölümlere öncelik vererek sınava hazırlanabilirim, hiç olmazsa bu bölümlerden puan kazanırım” “Başarırsam hayatımın önemli bir dönüm noktasını aşacağım. Başarısız olmam tembel ve beceriksiz olduğumu göstermez. Daha fazla çalışmam gerektiği anlamına gelir” “zamanı kendi yararıma kullanmak benim elimde” kaygıyla başa çıkmak için geliştirilebilecek alternatif düşüncelerdir. Ayrıca başkalarıyla yarış içinde olmamak ve her kesin farklı yetenek ve kapasiteye sahip olduğunu bilmek hem çocuk hem de yetişkinler için önemlidir.

    Düşünce ve inançları sorgulamak (gerçekçi olmayan düşünme alışkanlıklarını farklı bir gözle yeniden değerlendirmek, nefes alma egzersizleri, gevşeme egzersizleri, kaygıyı bastırmaya değil, onu kabul etmeye ve tanımaya çalışmak, düşünceleri durdurma tekniği, dikkatini başka noktalara odaklama tekniği kullanılabilecek başa çıkma yollarıdır.
    “Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için sınavı kazanmaktan başka yol yoktur, mutlaka kazanmalıyım, kazanmazsam kimsenin yüzüne bakamam, sınav benim kim olduğumu gösterir, yetersizim, hiçbir şey yapamayacağım” değişmesi amaçlanan başlıca inançlardır. Ayrıca daha önceki deneyimlerden yola çıkarak ‘’ Ben hep başarısız oldum bundan sonrada başarısız olacağım’’ tarzında düşüncelerin de değiştirilmesi elzemdir. Öncelikli olarak sınava yoğunlaşmayı ve sorulara odaklanmayı sağlayan, düşünceleri organize etmede, dikkati yoğunlaştırmaya yardımcı olan, olumsuz düşünmeyi ve telaşa kapılmayı engelleyen, kontrol duygusunu geliştirerek başarıya yardım eder, gerçek performansı sergilemede önemli rol oynayan bir yaklaşımdır.
    Çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumları gözden geçirerek yeni bir zihinsel yapılanma yaratmaya çalışmak gerekir. Zamanı iyi kullanılmalıdır. Beslenme ve uykuya dikkat edilmelidir. Sınava yönelik çalışmaları son güne/geceye bırakmamak önemlidir. Sınav öncesinde yeteri kadar çalışmak ve bunun sınav başarısında önemli belirleyici olduğunu bilmek kritik öneme sahiptir. Buna rağmen doğabilecek kaygı ve endişeyi uygun yöntemlerle azaltılmasını sağlamak gereklidir .

    Olumsuz otomatik düşüncelere karşı alternatif açıklamalar getirme, kontrolün kendisinde olduğunu hatırlatma, yanıtlayabileceği sorulardan başlama, kaygıyı azaltmaya yönelik teknikler kullanma (hızlı gevşeme, dikkat artırma teknikleri, kontrollü nefes alıştırması) sınav esnasında yapılabilecek bazı çalışmalardır. Kendini ödüllendirme, keyifle yapılan etkinliklere yönelmek, eksikler üzerine düşünme ve geleceğe yönelik yeni planlar yapma sınav sonrası kaygıyla baş edebilmek için yapılabilecek aktivitelerdir.

    Aile için sınavın ne anlam ifade ettiği, sınava yönelik tutum ve yaklaşımları önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri oldukça önemlidir. Bazı ebeveynler kendi narsistik düşüncelerini çocukları üzerinden yaşayabilmektedir. ‘’Benim çocuğun en iyi olması gerekiyor’’ tarzındaki düşünceler çocuklarda aşırı kaygıya neden olabilmekte ve ebeveynlerle sağlıklı iletişim kurmayı engellemektedir. Bunun yerine aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınava ilişkin konuşmalarda özenli davranmalı, gerçekçi olmalı, akranlarıyla karşılaştırmaktan kaçınmalıdır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici ve motive edici tarzda davranma önerilmektedir. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir ve bu sevgi çocuğa fark ettirilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir. Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek temel girişimleri oluşturur.
    Bir ruhsal bozukluk ortaya çıkmışsa (depresyon, anksiyete bozukluğu, uyku bozukluğu vs.), ruhsal belirtilerden dolay işlevselliğinin bozulması, kaygıyla başa çıkmak için uygun olmayan yollar kullanma, davranış bozukluklarının görülmesi psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir. Bunun için aileler sınav kaygısı olan çocuklarını geç olmadan bir uzmana götürmeli ve danışmanlık almalılar.

  • Mevsim Geçişlerinde Ruh Hali ve Mevsimsel Depresyon

    Mevsim Geçişlerinde Ruh Hali ve Mevsimsel Depresyon

    Mevsim geçişlerinde hava sıcaklığının ve günışığı seviyesinin sürekli değişkenlik göstermesi ruh sağlığını da olumsuz etkiler ve bu etki kişiden kişiye farklı düzeyde olabilir. Sonbaharın gelmesiyle doğa yazdan gelen canlılığını terk etmeye başlar, gündüzler kısalmaya ve güneş ışığı azalmaya başlar. Güneş ışığının azalması sonucunda mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonin salgılanması azalırken melatonin salgısında artış olur. Melatonin havanın kararmasıyla birlikte salgılanmaya başlar ve uykuyu arttırır. Serotonin azalması ise halsizlik, bitkinlik, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu durum kış depresyonu da denilen mevsimsel depresyon bozukluğa yol açabilir. Mevsimsel depresyon; sonbahar ve kış aylarında görünen ve genellikle yaz başlangıcı ve ilk baharda belirtileri azalan bir depresyon şeklidir.

    Gündüzlerin kısalıp daha az ışıklı günlerin gelmesiyle kendini göstermeye başlayan mevsimsel depresyonla her yaş bireyin karşılaşması mümkünken, genetik faktörlerinde yatkınlığa etkisi yüksektir. Ailede depresyon varsa, özellikle birinci derece akrabalarda, o kişinin depresyon riski daha yüksek olacaktır. Bunun yanı sıra Psikolojik faktörler, kişilik özellikleri, başa çıkma mekanizmaları denilen kişinin rezervleri depresyona yatkınlık ya da koruyucu olabilir. Biraz titiz, obsesif kişilik yapısı, bağımlı kişilik, sosyal faktörler, toplumsal belirsizliklerin olduğu dönemler veya kişinin kendi özel hayatında yine belirsizliklerin, geçişlerin olduğu dönemler, kayıpların olduğu dönemler biraz daha depresyona yatkınlığı arttırabilir.

    Bu süreçte görülmesi muhtemel belirtiler, hayattan zevk almama, mutsuzluk, hiçbir şey yapmak istememe, önceden zevk aldığı etkinliklere katılmak istememe, asabiyet, hassasiyet, ağlama nöbetleri, enerji kaybı, yorgunluk, halsizlik, çökkünlük, sosyal geri çekilme, aşırı uyku hali, önceleri zevk alınan şeylerden artık zevk alamama, iştahta artış, konsantre olmada güçlük, okul ve iş hayatında performans düşüklüğü, cinsel isteksizlik gibi sıralanabilir. Mevsimsel depresyonu diğer depresyon biçimlerinden ayıran fark, belirtilerin (en az iki yıl arka arkaya) mevsim içinde yalnızca birkaç ay sürmesi, diğer mevsimlerde olmaması ve bu durumu açıklayacak başka bir durum olmamasıdır.

    Kendinizde buna benzer belirtiler görüyorsanız bir psikolog ve/veya psikiyatra başvurmanız ve profesyonel yardım almanız sizi belirtilerin kronik hale gelmesinden kurtaracaktır.

    Peki depresyondan kendimizi nasıl koruyabiliriz?

    Yaşantımıza stresi azaltıcı öğeler katabilmek, günlük yaşantımızda değişiklik, spor, yüzme, yürüyüş, egzersiz, sosyal aktivitelere ağırlık vermek hoşa giden etkinlikleri arttırmak, sevdikleriyle daha sık görüşmek, hayatı ve günü ertelemeden her an daha aktif ve enerjik olabilmeye motive olmak sayılabilir. Bu dönemde yaşanan isteksizlik, yapmanız gereken görev ve sorumlulukları ertelemeye sebep olur. Aksatılan sorumluluklarda yeni stres kaynağı ve huzursuzluğa sebep olacaktır. Bu yüzden yapılması gereken görev ve sorumlulukların üstüne gidip ertelemeden başlamak motivasyonu arttıracağı gibi daha iyi hissetmenize de olanak sağlayacaktır.

  • Gençlerde antisosyal kişilik bozukluğu eğilimi

    18 yaşın altına antisosyal kişilik tanısı konulamamaktadır. Ama antisosyal kişilik yapısıyla örtüşen davranışlar on sekiz yaşın altında Davranım Bozukluğu tanısı konulmaktadır. Bu kişiler sosyal normlara uymamaktadırlar ve başkalarını aldatma gibi davranışlara eğilimlidirler.

    Yasadışı yollara sapma eğilimi göstermektedirler. Davranım Bozukluğunda Antisosyal kişilik Bozukluğu ile örtüşen kabadayılık etme, gözdağı verme, başkasının gözü önünde çalma, birini cinsel etkinliğe zorlama gibi davranışlar olabilir. Sürekli yalan söyleme , insanları kandırma çok sık görülür. Dürtülerini kontrol edememe dürtüsellik görülebilir. İsteklerine hemen ulaşmak ister. Saldırganlık sürekli kavga etme, başkalarına eziyet etme sık görülür. Silah bulundurmaya eğilim, silahlara ilgi vardır. Şiddeti övücü konuşmalar yapar. Evden okuldan kaçma, geceyi dışarda geçirme gibi davranış sorunları yaşanabilir. Hayvanlara karşıda fiziksel olarak acımasız davranabilir.

    Bütün bunlara rağmen vicdan azabı çekmezler. Yaptıkları için karşısındakinin davranışlarını suçlar ve hak ettiğini düşünür. Bu davranışlar ergenlik döneminde erişkin çağa taşınırsa Davranım Bozukluğu Antisosyal kişilik Bozukluğuna dönebilir. Ergenlikte Davranım Bozukluğu görülen gençlerin hepsinde Antisosyal kişilik Bozukluğu görülecek diye bir şey yoktur. Bir kısmı ergenlikten sonra düzelir. Toplum içinde bazen antisosyal davranış asosyal davranışla karıştırılabilir. Antisosyal denilince insanlardan uzak duran çekinik kişilik akla gelir. Halbuki antisosyallik toplumun sosyal kurallarına uyamamakla eşdeğerdir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde görülen aşırı öfkelilik, saldırganlık, kin tutma intikamını alma gibi davranışlar erişkin çağda görülen antisosyal kişilik bozukluğunun ilk belirtileri olabilir. Ayrıca yaptığı hareketlerden vicdan azabı duymama, planlı bir şekilde zarar verme davranışları görülür. Yine okulda davranış sorunlarından dolayı yönetimle başı belaya girebilir. Öğretmenler ve velilerden şikayetler gelebilir. Arkadaş ortamlarından dışlanabilir. Dışlanması öfke ve uyumunu daha da arttırır. Erken yaşta tedavi davranışların oturmasını engelleyebilir. Yanında eşlik eden dürtüsellik, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon gibi ek hastalıklarda tedavi edilmelidir. Aile ve okulla beraber çalışmalı örseleyici davranışları minimuma indirilmelidir. Ailenin ev için de kuralları uygulama konusunda desteklenmesi gerekir. Ayrıca gerekince ilaç tedavilerine e baş vurulmalıdır.

  • Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve benzeri (Sel, yangın vb.) doğal afetlerin tahribatı sadece yıkım ve ölümlere sınırlı olmadığı gerçeğinin önemini, deprem sonrası insanda görülen psikolojik sorunlarla da değerlendirmek gerek.

    Depremi ciddi bir travmatik olay olarak düşününce deprem sonrası görünen en yaygın rahatsızlığı Posttravmatik stres bozukluğu olarak ele almak daha doğru olacaktır Posttravmatik stres bozukluğu, kişinin ruhsal ve bedensel bütünlüğüne ciddi bir tehdit olarak algıladığı ve kişide derin tahribatlara yol açabilecek her türlü olay olarak tanımlanabilir.

    Deprem gibi afetin neden olduğu posttravmatik stres bozukluğunun insanda yarattığı, huzursuzluk, güvensizlik, her an kötü olayların yaşanacağı kaygısı vb depresif belirtiler ile yaşam kalitesinin bozulması gibi etkilerde, kişinin üretkenliğinden sosyal yaşamındaki ilişkilerine kadar negatif etkilerin olacağı ve bu yönden de bakılarak önlemlerin alınmasını gerektiren sosyal bir sorundur.

    Depreme maruz kalmış bireyler uzun süre bunu zihninde tekrar tekrar canlandırır ve yaşar. Olayın ilk yaşandığı evrede akut stres tepkisi oluşur ve bu evre ilk dört hafta içinde ortaya çıkar 2 gün ile bir ay sürer. Şok durumu, şaşkınlık, donukluk, ne yaptığını bilememe hali, dehşet, korku, çaresizlik, panik hali görülebilir. Yaşanan artçı sarsıntılar, akut durumun yoğun yaşanmasına, kaygı ve korkunun tekrarına sebep olur.

    Daha önce deprem geçmişi olmayan bireyler yaşama ve dünyaya kendini güvenle bağlı hissederlerken deprem gibi ani bir olay sonucunda yaşama olan güvenini kaybetmiş hisseder ve bu durum yoğun kaygıya sebep olur, ölüm korkusu, yakınlarının güvenine dair oluşan korku hiç bir şey yapamama, olanı değiştirme gücüne sahip olamama duygusu bireye çaresizlik hissini en üst düzeylerde yaşatacaktır.

    Ani seslere karşı aşırı duyarlılık, her an kaygı hali, huzursuzluk gibi semptomlara akut dönemde çok sık rastlanır, yaşanan tüm bu olumsuzluklar düşlerde çok sık yinelendiğinden uyku bozulur  ve bazen kişi sırf bu olumsuzlukları tekrar yaşamamak için kaçınma davranışı olarak uykudan kaçabilir ki bu durum sonraki süreçte ciddi uyku problemlerine sebep olabilecektir. Kişi korku ve çaresizlik içindedir, umutlarını, geleceğini yitirmiştir, yaşadıklarına inanamamaktadır, aşırı sinirlilik ve ani öfkelenme olabilir. Bazen duygularını yitirmiş gibi hissedebilir, ağlayamaz, duygularını ifade edemez. Yaygın vücut ağrıları, taşikardi (çarpıntı), kendinden geçme, nefes darlığı gibi fiziksel       

    Depremin olduğu anda kişinin nerde olduğu ve ne şekilde konumlandığı da sonraki süreçte yaşayacağı psikolojik rahatsızlığın şiddetinde önem arz etmektedir, Örneğin, 1999 Körfez depreminin gece yarısı olması bir çok insanı yatağında yakalamış olması, sonraki süreçte yapılan izlenimlerde yatak odasına girememe, yatağa yatamama gibi fobik davranışların  oluştuğu gözlemlenmiştir. Deprem üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen yapılan bazı çalışmalarda Posttravmatik stres bozukluğu rahatsızlığının yaygınlığı %23-43 aralığında olduğu saptanmıştır.

    Depremin yarattığı Posttravmatik stres bozukluğunun  tahribatlarının onarılmasında neler yapılmalı?

    Deprem sonrası yapılacak ilk müdahalenin, gıda, barınma, fiziksel yaralanmaların tedavisi  gibi daha çok hayatta kalmaya dönük birincil ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmalı, yaşamın bir an önce normalleştirilmesi ileriki dönemde çıkacak psikolojik sorunların azalmasında yararlı olacaktır.

    Travma ve kayıp sonrası duyguların paylaşılması, sıkıntıyı azaltacağından, Depreme maruz kalmış kişilerin üzüntülerini, korkularını, kaygılarını, yakınları ile paylaşmasının zemini hazırlanarak, bu yolla duygusal boşalım ve rahatlama sağlanmalıdır.

    Deprem sonrası akut  dönem (ilk bir ay) atlatıldıktan sonra, kurulacak psikoterapist ekiplerince, yapılandırılmış görüşmelerin, bir takvim çerçevesinde başlanması ve minimum üç yıl izlenmesi sağlanmalıdır.