Yazar: C8H

  • Association between endocrinological, immunological and psychosocial variables in psoriasis patients.

    BACKGROUND:

    There is limited data concerning the relationship between psychosocial problems of psoriasis patients and the function of their hypothalamic-pituitary-adrenal (HPA) axis and immunologic markers. This study aimed to determine serum levels of basal cortisol and adrenocorticotropic hormone (ACTH) and circulating levels of various cytokines and chemokines and their association with psychological measures in psoriasis patients.

    METHODS:

    Serum concentrations of endocrinological and immunological variables were quantified, and psychiatric questionnaires were completed.

    RESULTS:

    In psoriasis patients, serum levels of ACTH, TNF-a, IL-6, IL-23, CCL-17, CCL-27, CCL-20 and CXCL-9, current psychiatric symptoms and childhood neglect scores were all higher than in controls. In addition, in psoriasis patients, physical neglect scores were related to lower basal cortisol, whereas recent stressful life events were related to higher IL-6, IL-23 and CCL-20 levels.

    CONCLUSIONS:

    The exposure to stressful life events in childhood and just before a flare-up of psoriasis may be related to altered function of the HPA axis and an immune dysregulation in psoriasis.

  • Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Stres, depresyon ve anksiyetenin (kaygının) kronik hastalıklara olan etkisi pek çok araştırmanın konusudur. Bu noktada önemli olan, depresif semptomların; stresin ve kaygının kronik hastalıkların belirtilerine nasıl etki ettiği ve hastaların yaşam kalitesini etkileyip etkilemediğidir.

    Uzun süreli ve ağrılı hastalıklar, çoğunlukla umutsuzluk, çaresizlik ve öfke gibi olumsuz duygu durumu da beraberinde getirir. Ancak hastalığın mı duygusal süreçlerin değişimine yol açtığı yoksa depresyon gibi olumsuz duygu durumu içeren hastalıkların mı kronik hastalıklara etki ettiği tam olarak bilinmemekte. Yani, hastalığın günlük rutini bozacak şekildeki işleyişi mi yoksa stresin ve olumsuz duyguların mı hastalığa yol açtığı konusu hala net değil. Bu noktada stres, olumsuz duygu durum ve hastalık belirtilerinin daha yoğun olarak ortaya çıkması bir kısır döngü gibidir.

    Kronik hastalığa sahip kişilerde, herhangi bir hastalığı bulunmayan bireylere kıyasla psikolojik sorunlar daha sıklıkla görülebilmekte. Örneğin, eklemlerde oluşan iltihabi durum ile kendini gösteren ve otoimmün bir kronik hastalık olan Romatoid Artrit (RA) hastalarındaki depresyon %66, anksiyete ise %70 oranında görülüyor. Bu da oldukça ciddi bir oran, hastalıkla baş etmede yaşanan sorunların mı yoksa depresyon ve anksiyetenin mi hastalığı tetiklediği konusunda uzmanlar görüş birliği içinde değiller. Aslında bu konuda yapılan çalışmaların sayısı da yeterli olmadığından, bir çıkarım yapmak oldukça güç. Her halukarda, hastaların stresli yaşam olaylarından uzak kalmaları, depresyon ve anksiyete belirtilerine de dikkat etmeleri oldukça önemli.

    Kronik hastalıklarda duygu durumun normal seyredebilmesindeki en önemli faktör hastalığın rutinine adapte olabilmektir. Hastalığın sonucu olan fiziksel ve bazen zihinsel kısıtlamalara göre günlük hayatı idame ettirebilmek stresin normal seviyelerde olmasında etkilidir. Örneğin, kronik kalp hastalığında günlük hayatı sürdürmeye engel olabilecek fiziksel kısıtlılık, depresif semptomların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Öfke, kaygı ya da depresyon bileşenlerinin fiziksel sağlık üzerinde etkiye sahip olduğu yaygın bir görüştür.

    Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) hastalığı da, bahsedilen diğer hastalıklar gibi kronik ve yaşam kalitesini etkileyen bir hastalıktır. Hastaların yaşam kalitesinin hastalık sebebiyle olumsuz etkilenmesi depresyon ve anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Hastalık, çeşitli ağrı atakları ve ateş ile kendini gösterdiği için hastaların atak sırasında günlük rutinlerini yerine getirebilmeleri zorlaşmaktadır. Bu durumda çoğu hastanın bildirdiği genel duruma göre, stresin ve depresif duygu durumun FMF hastalığında hastaların baş etmeye çalıştığı ağrı ataklarını arttırdığı görüşü yaygındır.

  • Impact of symptoms of maternal anxiety and depression on quality of life of children with cerebral palsy.

    INTRODUCTION:

    Cerebral palsy (CP) interferes with the quality of life (QOL) of children with CP, and given that parents report having to often guide their children’s decision making, it is important to understand the psychosocial factors that have a potential influence on parent-proxy reports. The purpose of this study was to investigate the impact of maternal anxiety and depression symptoms on parent proxy-reported health-related QOL (HRQOL) for children with CP, while controlling other clinical and demographical variables that may have affect HRQOL.

    METHODS:

    The HRQOL scores of 97 outpatients with CP, aged 7-18 years, were assessed using the Pediatric QOL Inventory, Parent version (PedsQL-P). Each patient’s type of CP, gross and fine motor function levels, severity of intellectual disability (ID), and other clinical variables were recorded. The levels of depression symptoms in each mother were assessed using the Beck Depression Inventory (BDI), and the levels of anxiety symptoms were assessed with the Beck Anxiety Inventory (BAI).

    RESULTS:

    According to regression analyses, male gender, severity of ID, and higher mothers’ BAI scores had negative effects on the PedsQL-P physical scores, and severity of ID and higher mothers’ BDI scores had negative effects on the PedsQL-P psychosocial scores. Regarding the determinants of total HRQOL, severity of ID, GMFCS score, and higher mothers’ BDI scores negatively impacted the PedsQL-P total scores.

    CONCLUSION:

    Our findings show significant predictor effects of the mothers’ anxiety and depressive symptoms, independent from other clinical variables, on the mother-rated HRQOL scores in children with CP.

  • Oyun Terapisi Çocukları Depresyondan Koruyor

    Oyun Terapisi Çocukları Depresyondan Koruyor

    Çocuklar doğal bir yöntem olan oyunu tercih ederken uzmanlara ve uzman adaylarına bu oyunları ve çocuğun iç dünyasını yorumlayarak ebeveynler arasında bir köprü oluşturma konusunda büyük bir görev düşmektedir

    Düzenlenen eğitim çalışmalarında; oyun terapisi çalışma tekniklerinin gösterilmesi ve çiftler halinde pratik çalışma ile oyun terapisi tekniklerine dayanan klinik vak’aların kavramsallaştırılması ebeveynlerin terapötik sürece dahil olma tekniklerine hakim olma, terapi sonuçları temelinde tedavi planlaması prensiplerine hakim olma, Çocuk-ebeveyn ilişkisinin temel unsurları theraplay yaklaşımı açısından incelenmesi hedef aldıklarını kaydederek, “Çocuklarla çalışmanın eğlenceli yöntemleri ile psikoterapiye yönelik sıkı bir yaklaşım çerçevesinde oyun terapisinin pratik becerilerini geliştirmeleri amaçlanır. Eğitim çalışmaları kapsamında katılımcıların oyun psikolojik etkisinin temel ilkelerini, çocuğun kişiliği ve davranışları hakkında bilmek; çocuğun oyun aktivitesini, ebeveynleriyle etkileşimini analiz edebilmek, direktif ve nondirektif oyun psikoterapisi tekniklerini uygulamak, çocukluk davranışı ve gelişiminde çocuklarda travmanın nörobiyolojik etki mekanizmaları düzeltilmesi için oyun psikoterapisini yürütmede beceriye sahip olmaları sağlanmaya çalışılır.

    “Bütün çocuklar anlaşılmaya ve kabul edilmeye ihtiyaç duyarlar”.
    “Çok hızlı değişmekte olan bir dünyaya uyum sağlamaya çalışan çocuklar yetiştiriyoruz. Çocukların dünyasından bakabilen, onların dilini konuşmayı ve dinlemeyi öğrenen terapistlerin artmasını hedefliyoruz. Oyun terapisi çocukların hem kişisel hem de kişiler arası düzeydeki problemlerle çalışabilmelerini sağlar. Çocuğa odaklanan terapi, odağı terapistten çocuğa kaydırır ve kendini keşfetme ve kendini gerçekleştirme için fırsatlar oluşturur. Bu yeni fırsatların hayata geçirilmesidir. 
    Unutmayalım ki bir çocuğun hayallerine giden yolda onlara bu yolda eşlik eden biz yetişkinlerin (ebeveyn, terapist, uzmanların) bilgi ve bilimin ışığında ilerlerken, sahip olduğumuz alçak gönüllülük, sevgi ile zamanında birer çocuk olduğumuzu hatırlamak ile mümkündür. Bu terapiler aracılığıyla birçok çocuğun; kalbine, ruhuna ve hayallerine ulaşabilmek hedeflenir.

  • The impact of peer victimization and psychological symptoms on quality of life in children and adolescents with systemic lupus erythematosus.

    There is no documentation about the association between peer victimization, psychological status, and quality of life (QOL) in children and adolescents with systemic lupus erythematosus (SLE). The aim of this study was to evaluate the association between peer victimization, psychological symptoms, and QOL in a cohort of children and adolescents with SLE. Forty-one patients (aged 9-18 years) participated in this study. The control group (n = 49) was composed of healthy children and adolescents from local community. Questionnaires were used to evaluate the peer victimization, psychological status, and QOL of children and adolescents with and without SLE. No significant difference was found between the study and control groups for peer victimization, depression, state and trait anxiety, and QOL scores. The peer victimization, depression, anxiety, and self-esteem scores were negatively correlated with psychosocial and total subscale scores of QOL in the study group. According to regression analyses, trait anxiety had a negative predictive effect on the physical health domain scores of QOL, whereas trait anxiety and peer victimization had a negative effect on the psychosocial domain and total scores of QOL in the SLE patients. This study suggests that trait anxiety and peer victimization are risk factors for poor QOL in adolescents with SLE.

  • Otizm Spektrum Bozukluğu

    Otizm Spektrum Bozukluğu

    Otizm Spektrum Bozukluğu doğuştan gelen ya da yaşamın ilk 2-3 yılında ortaya çıkan nörogelişimsel bir bozukluktur. Bazı genlerde oluşan mutasyonlar sonucunda meydana geldiği düşünülmekte ve bununla ilgili araştırmalara devam edilmektedir.

    Otizm Spektrum Bozukluğu 5 temel alanda yaşanan yetersizlik ya da bozukluklarla kendini göstermektedir. Bu alanlar;

    -İletişim

    -Sosyal etkileşim

    -Bilişsel gelişim

    -Duygusal gelişim

    -Sınırlı ilgi ve etkinlikler

    Otizmli bireylerin iletişim becerilerinde yetersizlik gözlenebilmektedir. Bazı otizmli bireyler hiç iletişim kurmazken bazıları etkili iletişim kurmakta yetersiz kalabilmektedir. Bazı otizmli bireylerin konuşmalarında belirgin derecede gerilik tespit edilebilir. Otizmli bireylerde yaygın olarak gözlenen iletişim ve konuşma özellikleri şu şekildedir:

    -Ekolali (tekrarlayan konuşma),

    -Monoton / tekdüze ses tonu,

    -Jest ve mimik kullanımında yetersizlik,

    -Soyut ifadeler ve mecazları anlamada ve kullanmada yetersizlik,

    -Alıcı dil ve ifade edici dil becerilerinde yetersizlik.

    Otizmli bireyler sosyal etkileşim becerilerinde de gerilik gösterebilmektedir. Yaygın olarak aşağıdaki özellikler gözlenmektedir:

    -Kendi ismine tepki vermede güçlük,

    -Diğerlerinin yüz ifadelerini anlamada güçlük,

    -Yeterli göz kontağı kuramama,

    -Ortak dikkat geliştirmede güçlük,

    -Diğerlerinin duygu ve düşüncelerini, vücut dillerini ve yüz ifadelerini anlamada yetersizlik,

    -Oyun oynama becerilerinde yetersizlik,

    -Akranlar ile etkileşim kurmada güçlük.

    Otizmli bireyler sınırlı ilgi ve etkinlik özellikleri de sergilemektedir. Bu alanda yaygın olarak sergiledikleri özellikler şu şekilde sıralanmaktadır:

    -Tekrarlayan şekilde el sallama, sallanma, anlamsız sesler çıkarma,

    -Dönen nesnelere ilgi duyma,

    -Rutinlere bağlılık,

    -Rutinleri bozulduğunda davranış problemleri sergileme.

    Otizmli bireylerde sıklıkla gözlenen duyusal özellikler de şu şekilde sıralanmaktadır:

    -Belli ses, koku ya da dokulara karşı aşırı hassasiyet ya da tepkisizlik,

    -Uyaranlara beklenmedik tepkiler verme veya hiç tepki vermeme.

    Otizmli bireylerin bilişsel özellikleri de farklılık gösterebilmektedir. Yapılan araştırmalar otizmli bireylerin yaklaşık olarak %46’sının normal ve daha üst düzey zekaya sahip olduğu tespit edilmiştir. Yaygın olarak gözlenen bilişsel özellikleri şu şekilde sıralanabilir:

    -Taklit becerilerinde yetersizlik,

    -Bilgiyi işleme, analiz etme, düzenleme becerilerinde yetersizlik,

    -Sözcük dağarcığında yetersizlik,

    -Öğrenilen bilgileri genellemede güçlük,

    -Farklı gelişim alanlarında değişken performans,

    -Problem çözme becerilerinde yetersizlik.

    Kimi otizmli bireylerde ise sıra dışı beceriler de gözlenebilmektedir. Örneğin; rehberdeki bütün telefon ezberleyebilmek, bütün ülkelerin bayraklarını ezberleyebilmek, üst düzey sanatsal becerilere sahip olmak gibi sıralanabilir.

    Bütün bu özellikler tanılama aşamasında değerlendirilmektedir. Alanında uzman Çocuk Ruh Sağlığı Hastalıkları doktorundan (Çocuk ve Ergen Psikiyatr) tanı alındıktan sonra olabildiğince erken ve yoğun bir eğitime başlanmalıdır. Erken ve yoğun eğitim müdahalesiyle otizmin belirtileri kontrol altına alınabilmekte, gelişim sağlanabilmekte, kayda değer ilerleme görülmektedir. Hatta bazı otizmli çocukların süreç sonrasında akranlarından gelişimsel olarak bir farkı kalmadıkları da gözlenmektedir.

    Bu süreçte ebeveynlerin de psikolojik desteğe ihtiyacı olabilmektedir. Böyle yoğun bir eğitim temposunda ebeveynler zaman zaman yıpranabilmekte ve hayat kaliteleri düşüş gösterebilmektedir. Özellikle davranış problemleri sergileyen bir otizmli bireye sahip olan aileler baş etme becerilerinde yetersizlik yaşayabilmekte ve etkisiz yöntemlere başvurabilmektedir. Bunun önüne geçmede düzenli şekilde alınan uzman desteğinin oldukça etkili sonuçlar ortaya koyduğu gözlenmektedir.

  • Depression, anxiety and obsessive-compulsive symptoms and quality of life in children with attention-deficit hyperactivity disorder (adhd) during three-month methylphenidate treatment.

    The current study was designed to investigate the changes that occur in depression, anxiety, obsessive-compulsive symptoms and health-related quality of life during methylphenidate (MPH) treatment in children with attention-deficit hyperactivity disorder (ADHD). Forty-five treatment naive children with ADHD, aged 8-14, were assessed based on self, parent and teacher reports at the baseline and at the end of the first and third month of MPH treatment regarding changes in inattention, hyperactivity, impulsivity, depression, anxiety and obsessive-compulsive symptoms. Changes in the quality of life were also noted. Repeated measures of analysis of variance (ANOVA) tests with Bonferroni corrections were conducted in order to evaluate the data. Symptoms of inattention, hyperactivity and impulsivity were significantly reduced (p < 0.017) following a three-month MPH treatment. There were significant decreases in depression (p = 0.004), trait anxiety (p = 0.000) and checking compulsion symptom scores (p = 0.001). Moreover, parents reported significant improvements in psychosocial (p = 0.001) and total scores (p = 0.009) of quality of life, despite no change in physical health scores (p > 0.05). Children’s ratings of quality of life measures showed no significant changes in physical health and psychosocial scores (p > 0.05), while total scores significantly improved (p = 0.001) after the treatment. Over a three-month MPH treatment, depression, trait anxiety and checking compulsion symptoms decreased and quality of life seemed to improve along with those of inattention, hyperactivity and impulsivity.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hipekraktivite Bozukluğu (DEHB), çocuklarda en sık rastlanan psikolojik bozukluklardan biridir. Doğumdan itibaren var olan fakat çocuğun gelişimi ile birlikte daha ileriki zamanlarda fark edilen bu bozukluk nörobiyolojik bir bozukluktur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun nörobiyolojisi, tam olarak anlaşılamamasına rağmen, bu bozukluğun ana semptomlarının nedeninde genel olarak, dopaminerjik ve noradrenerjik sistemlerdeki dengesizlik gösterilmektedir.(Dr. Nurcihan KİRİŞ Yrd. Doç. Dr. Seçil BİNOKAY 2010). Okul çağındaki çocuklarda, dikkati uzun süre bir şeylere yönlendirememe, arkadaş ilişkilerinde sıkıntılar, okulda başarısızlıklar gibi semptomlarla DEHB kendini gösterir. DEHB olan çocukların dikkatlerini toplamadaki güçlüklerinin bir nedeni, bu çocukların çevrelerinde bulunan uyaranların bir çoğu ile aynı anda ilgilenmeleridir. Nurcihan KİRİŞ, Sirel KARAKAŞ 2002 ). Ebeveynlerin, inanç sistemleri çocuklarında ki DEHB’ yi fark etmeleri konusunda bir engeldir. Okul hayatı ve aile yaşantısındaki işlevsel problemler üstesinden gelemeyecekleri bir duruma gelene kadar yardım için herhangi bir yere başvurmazlar. Cinsiyet farklılıklarına bakmak gerekirse, DEHB’ in bir alt tipi olan hipekraktivite genel olarak kız çocuklarına göre erkek çocuklarda daha fazla görülür. Dikkat eksikliği alt tipi ise daha çok kız çocuklarda görülür. Hipekraktivite ebeveyn ve öğretmenler arasında yaramazlık, dikkat eksikliği ise normal dikkatsizlik olarak görülüp önemsenmeyebilir.  DSM-5 (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders/Ruhsal Bozuklukların Tanı Kitabı) ’e göre; DEHB’ nin 2 alt tipi olarak dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik ve dürtüselliğin belirtileri şöyledir;

    Dikkat Eksikliği

    1. Çoğu zaman ayrıntılara özen göstermez ya da okul çalışmalarında (derslerde), işte yada etkinlikler sırasında dikkatsizce yanlışlar yapar (örn. ayrıntıları gözden kaçırır ya da atlar, yaptığı iş yanlıştır).

    2. Çoğu zaman aldığı görevlerde ya da oyunlarda dikkatini sürdürmekte güçlük çeker (örn. derslerde, konuşmalar sırasında ya da uzun yazılar okurken odaklanmakta zorlanır).

    3. Çoğu zaman doğrudan kendisine doğru konuşulduğunda dinlemiyormuş gibi görünür (ör. dikkat dağıtıcı unsur olmadığı halde aklı başka bir yerde gibi görünür).

    4. Çoğu zaman yönergeleri izlemez ve okul ödevini, ev işlerini ya da işyerindeki görevlerini tamamlayamaz (örn. işe başlar ancak odağı hızlı bir biçimde yitirir ve dikkati dağılır).

    5. Çoğu zaman işleri ve etkinlikleri düzene koymakta güçlük çeker (örn. sırayla yapılması gereken görevleri yönetmekte zorlanır, materyalleri ve eşyaları düzenli tutmakta zorlanır, işleri dağınık ve düzensizdir, zaman yönetimi zayıftır, zaman sınırlamalarına uyamaz).

    6. Çoğu zaman yoğun zihinsel çaba gerektiren görevlere katılmaktan kaçınır, hoşlanmaz ve bu aktivitelere karşı isteksizdir (örn. okul çalışmaları yada ev ödevlerini; yaşı büyük ergenler ve yetişkinlerde rapor hazırlama, form doldurmayı tamamlama, uzun yazıları, makaleleri gözden geçirmek).

    7. Çoğu zaman görevler ya da aktiviteler için gerekli eşyalarını kaybeder (örn. okul materyalleri, kalem, kitap, cüzdan, ödev, anahtarlar).

    8. Çoğu zaman dış uyaranlarla dikkati kolaylıkla dağılır (yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde ilgisiz düşünceleri kapsayabilir).

    9. Çoğu zaman günlük etkinliklerinde unutkandır (örn. sıradan günlük işleri yaparken, getir götür işlerini yaparken; yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde telefonla aramalara geri dönmede, faturaları ödemede, randevularına uymakta).

    Aşırı Hareketlilik ve Dürtüsellik

    1. Çoğu zaman kıpırdanır, elleri ya da ayakları vurur ya da oturduğu yerde kıvranır.

    2. Çoğu zaman oturması beklenen durumlarda yerinden kalkar (örn. sınıfta, ofiste, işyerinde veya oturması gereken durumlarda yerinde oturamaz).

    3. Çoğu zaman uygun olmayan ortamlarda ortalıkta koşar ya da bir yerlere tırmanır (yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir).

    4. Çoğu zaman boş zaman etkinliklerine sessiz bir şekilde katılamaz ya da sessiz bir biçimde oyun oynayamaz.

    5. Çoğu zaman motor takılmışçasına hareket halindedir (ör. uzun bir süre boyunca restoranda veya toplantılarda yerinde rahat bir şekilde duramaz ya da zorlanır; başkaları tarafından huzursuz ve ayak uydurulması zor olarak algılanabilir).

    6. Çoğu zaman aşırı konuşur.

    7. Çoğu zaman soru cümlesi tamamlanmadan cevap verir (örn. başkalarının cümlelerini tamamlar, konuşmada sıranın kendisine gelmesini bekleyemez)

    8. Çoğu zaman sırasını beklemekte zorlanır. ( örn. kuyruk sırasını beklerken)

    9. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da araya girer (örn. dahil olmadığı konuşmaların, oyunların, ya da etkinliklerin arasına girer, başkalarının eşyalarını izin almadan ya da sormadan kullanır, yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde başkalarının yaptığının arasına girer ya da başkalarının yaptığını birden kendi yapmaya başlar).

    Çocuğunun, aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri ya da okul hayatında işlevselliğinin bozulduğunu gören ebeveynler ilgili destek almalıdır. Tedavi yöntemi olarak ilaçsız tedavi, ilaçlı tedavi ve ikisinin birlikte yürütüldüğü tedavi çeşitleri bulunmaktadır. DEHB li çocuklarda aile tutumları etkileri büyüktür. Örneğin ebeveynlerin hiperaktiviteyi baskılamak için ceza ile haraket etmeleri çocukların agresif tavırlar takınmasına neden olabilir. Yani DEHB tedavisinde ailelerin ve öğretmenlerin bilinçlendirilmesi önemlidir. İlaçsız tedavi yöntemi olarak, DEHB li çocukların yetenek ve strateji gelişimine odaklanılıp, sosyal beceri eğitimleri verilebilir.

  • Relationship between anxiety, anxiety sensitivity and conduct disorder symptoms in children and adolescents with attention-deficit/hyperactivity disorder (adhd).

    Attention-deficit hyperactivity disorder (ADHD) is often comorbid with anxiety disorders and previous studies observed that anxiety could have an impact on the clinical course of ADHD and comorbid disruptive behavioral disorders (conduct disorders and oppositional-defiant disorders). Anxiety sensitivity (AS) is a different concept from anxiety per se and it is believed to represent the constitutionally based sensitivity of individuals to anxiety and anxiety symptoms. We aimed to assess the associations between anxiety, AS and symptoms of disruptive behavioral disorders (DBD) in a clinical sample of children and adolescents with ADHD. The sample consisted of 274 treatment naive children with ADHD aged 8-17 years. The severity of ADHD symptoms and comorbid DBD were assessed via parent rated Turgay DSM-IV-Based Child and Adolescent Behavioral Disorders Screening and Rating Scale (T-DSM-IV-S), Conners’ Parent Rating Scale (CPRS), and Conners’ Teacher Rating Scale (CTRS). AS and severity of anxiety symptoms of children were evaluated by self-report inventories. The association between anxiety, AS, and DBD was evaluated using structural equation modeling. Analyses revealed that AS social subscale scores negatively predicted symptoms of conduct disorder (CD) reported in T-DSM-IV-S. On the other hand, CD symptoms positively predicted severity of anxiety. No direct relationships were detected between anxiety, AS and oppositional-defiant behavior scores in any scales. These results may suggest a protective effect of AS social area on the development of conduct disorder in the presence of a diagnosis of ADHD, while the presence of symptoms of CD may be a vulnerability factor for the development of anxiety symptoms in children and adolescents with ADHD.

  • İlişkiler Bittiği Zaman

    İlişkiler Bittiği Zaman

    Kişisel ilişkilere olan genel ilgi göz önüne alınırsa, elbette yakın ilişkilerin neden tehlikede olduğunu bilmek isteyeceğimizi düşüneceksiniz. Bir noktaya kadar bunu biliriz. İçimizde yığınla insan, aşk, dostluk ve evlilik üzerine popüler psikoloji kitaplarına para yatırmakta, kendi kişisel sorunlarımızı birbirimizle tartışmakta, bazılarımızda profesyonel danışmanlığa ihtiyaç duymakta. Bütün bunlar ilişkiler üzerine düşündüğümüz ve kafa yorduğumuzun göstergesidir. Ancak ne yazık ki kendimiz ve ilişkilerimiz hakkındaki inançlarımız ve kafamızdaki semboller peri masalları, televizyon kültürü ve pembe dizilerden oluşmuş kötü bir karışımdan ibaret. Bütün bunlar ne tam olarak ulaşılabilir ne de arzu edilebilir beklentiler yaratırlar. Bütün bunların etkisinden ancak kişileri ve kişisel ilişkileri daha iyi kavrayarak kaçabiliriz.

    Uzun süreli ilişkiler gevşediğinde ya da bittiğinde, insanlar genellikle “Ne oldu?” diye sorar. Bu durumu soruşturmamızın, didiklememizin nedenleri neler olabilir? Bitmek üzere olan ilişkiyi tamir etme çabası mı, benzer bir sorunla karşılaşmamak için sorun saptama çabası mı yoksa orta da dönüp duran katmerlenmiş dedikodulara katılma isteğimiz mi?

    En büyük yanılgımız kişisel ilişkilerimizi özellikle aile ve evlilik ilişkimizi günlük yaşamımızda kullandığımız dayanıklı nesnelere benzetip dışarıdan bir etki olmadığı sürece bozulup dağılmayacağını düşünmemizdir. İnsan ilişkilerini statik olarak algılar ve düşünürüz. İnsan ilişkilerini özellikle de aile ve evlilik ilişkilerini statik olarak düşündüğümüzün en güzel kanıtı kullandığımız dil ve davranışlarımızdır. Bir ilişki bittiği zaman “İlişkiye ne oldu?” diye sorar kısmen de olsa bazı etkenlerin araya girerek ilişkiye zarar verdiğini düşünürüz. Çoğumuz araya başka şeyler hastalık, ekonomik sorunlar, cinsel sorunlar, sadakatsizlik, ailevi sorunlar vb. girdiğinde, ilişkimizin çözüleceğini düşünme eğilimindeyiz. Kısaca ilişkilerimizin bitme nedeni olarak sürekli dış etmenler arama eğilimindeyizdir. Bir ilişki bittiğinde hem ilişki içinde yer alanlar hem de dışarıdan gözlemleyenler ilişkinin bitmesine neden olan bir sorun arama eğilimindedirler neden bittiğinin cevabını ararlar. Ama varmaları gereken sonuca en iyi ve sade açıklamaya varamazlar: İlişki bitmiştir çünkü iki insan artık birbiriyle ilişkili değildir.

    Dinamik sistemler, doğaları gereği sürekli enerji almadıkları sürece işleyemezler. Bir bebek travmatik bir hasardan ya da yetersiz beslenmeden dolayı ölebilir. Ağaçlar yıldırım isabet etmesi sonucu ya da kuraklık sonucu ölebilir. Bir radyo ve ya televizyon yeterince sinyal alamıyorsa çalışmaya bilir. Kişisel ilişkilerde böyledir. Dış güçlere rağmen direnen dayanıklı şeyler değillerdir. Daha çok onların ayakta kalmasını sağlayacak bir şeyler yapıldığında, iki tarafta sürekli anlamlı bir biçimde birbirleriyle ilişki içinde olduğunda ömürleri uzatılabilir.

    İlişkileri dinamik birer faaliyet olmaktan çok, dayanıklı nesneler olarak algılamak bir takım sorunlara yol açar. Yıpratıcı güçlere karşı kalkan oluşturarak dayanıklı nesneleri onlardan korumaya çalışırız: Evlerimizin çevresine parmaklıklar dikeriz; kapılarımızı kilitleriz.. Aynı şekilde, hasara yol açıcı dış etkilerden koruyarak, ilişkimizi ayakta tutabileceğimize inanırız. Eşlerimizi karşı cinsin çekici üyelerinden uzak tutarız; kendimizi maddi yıkımdan koruruz. Ama ilişki kurmayı unutabiliriz