Yazar: C8H

  • Karar verelim çocuklarımıza rehberlik mi edelim? Yoksa saçımızı süpürge mi edelim?

    Karar verelim çocuklarımıza rehberlik mi edelim? Yoksa saçımızı süpürge mi edelim?

    Farz edelim fedakarlıkta sınır tanımayan bir ebeveynsiniz, çocuğunuzun bir dediğini iki etmiyorsunuz. Tabiki fedakârlık bir meziyet ancak fazla fedakârlık kölelik yapma noktasına geldiğinde çocuğun kişilik gelişimini olumsuz etkilemeye başlar.

    Artık sadece sizden değil tüm çevreden aynı tutumu bekler, beklentisi karşılanmadığında mutsuz olur. Mesela arkadaşı onun istediği oyunu oynamak istemediğinde, öğretmeni başkasını tahtaya kaldırdığında krize dönüşür.

    Çocuğa kul köle olma boyutunun ebeveyn yönü de şudur, fedakârlık beklentiyi arttıran bir dinamiktir. Tüm ilişkiler için de geçerlidir. Mükemmeli beklemeye başlarsınız, çünkü kendinizden vazgeçmişsinizdir. Sıcak bir kahve bile içmemişsinizdir onun için mesela.

    Siz yaptıkça o alışır, sizin için normalleşmese de bu durum onun için normalleşir ve bir süre sonra fedakârlık dediğimiz meziyet görev haline gelir. Sonra bu benim görevim değil diye öfkelenmeye başlarsınız. Sevgi dolu başladığınız ilişki öfke ve sevgisizlikle devam eder.

    Pek çoğumuz aslında çocuklarımızın koşarak okula gitmesini, okulu sevmesini, eve gelince kendiliğinden ödevini yapmasını, sorumluluk almasını ideallerinin olmasını bekleriz. Ancak okul açılana kadar bu beklentilerimizin üzerinde durmayız.

    Neden bunu vurguluyorum? Şu yüzden; okul açılana kadar elleriyle besleyen, giydiren, yanında yatıran kısacası çocuğunun sorumluluk almasına fırsat vermeyen pek çok anne baba var.

    Çocuk yetiştirirken aslında tuğlaları üst üste dizeriz farkında olmadan. Gelişimiyle paralel çocuğa sorumluluk vermek çocuğun hem özgüvenli bir birey olmasına hem de ince motor ve bilişsel becerilerinin gelişimine katkı sağlar.

    Bu nedenle örneğin 3 yaşına gelmişse çocuğunuz yemeğini kendisinin yemesini sağlamalısınız, oyuncaklarını çocuğunuza toplatmalısınız. 4 yaşına geldiğinde artık çoğunlukla kendi başına giyinip soyunabilen bir birey olmasını sağlamalısınız.

    5 yaşta yemek masası hazırlarken sorumluluk vermek, kıyafetlerini katlamak, çantasını hazırlamak gibi daha işlevsel sorumlulukları vermelisiniz.

    Şayet bu süreçte korumacı davranılıp fırsat verilmezse okulla birlikte çocuğun daha yoğun uyum sorunları yaşadığını görüyoruz.

  • Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Romantik ilişki nedir? Sınırları nelerdir? Hangi durumda bir ilişki, ilişki olmaktan çıkıp baskı ve şiddete döner? Daha önce bu soruların cevabını düşünmediyseniz, bir düşünün lütfen. Ülkemizde biriyle romantik bir ilişki içinde olmak, flört, nişanlılık, evlilik vs, iki kişinin tek vücut olması, elmanın iki yarısı gibi tanımlanır. Hâlbuki romantik ilişki dediğimiz ilişki biçimi iki insanın, birey olarak bireyselliklerini kaybetmeden ortak bir alanda ilerlemelidir. Yani tek vücut olmak değil, kesişen kümeler halinde hayatı paylaşmaktır. Partnerlerin kendi bireysel yaşamları devam ederken, ortak bir alanda buluşmalarıdır. Unutmayalım ki bir ilişkinin üç temeli vardır; güven, sevgi ve saygı. İki kümenin kesişim noktasında mutlu bir ilişki için bu üçü aynı anda var olmalıdır.

    Peki yoksa?

    İnsanlara bir ilişkiyi ayakta ne tutar diye sorduğunuzda, verecekleri cevap sevgi olacaktır. Ancak bir ilişkinin en önemli temellerinden biri de güvendir. İlişkideki birçok problem de sevgi eksikliğinden değil, güven eksikliğinden ortaya çıkar. Bu da saygının olmamasıyla birleşince çoğu ilişki partnerlerden birinin diğerine duygusal şiddet uygulamasıyla sonuçlanır. Nedir bu duygusal şiddet?

    Öncellikle, duygusal şiddet partnerinize bağırmanız, onunla ayrılmak istemeniz, kavga etmeniz değildir. Herkes öfkelenebilir ve her zaman sabitliğini koruyamaz. Duygusal şiddet, belli bir süreç boyunca devam eden, karşındakini kontrol etmeye çabası içeren her türlü aşağılama, tehdit, korkutma davranışıdır. Bu davranışlar beraberinde, güvensizlik ve suçluluk hissini, özgüven eksikliğini getirir. Bahsi geçen kontrol etme davranışları içinde telefon karıştırmak, takip etmek, mutsuzluk için karşındakini suçlamayı sayabiliriz.

    Duygusal şiddet de fiziksel şiddet gibi bir döngü içinde ilerler. Şiddeti uygulayan kişi öncesinde mükemmel görünür, güven kazanır, herkese kendini hayran bırakır sonrasında partnerini güçsüzleştirmek için hamlelere başlar. Size gösterdiği yüzü ile insanlara gösterdiği yüzü aynı değildir ve insanlara duygusal şiddete maruz kaldığınızı söylediğinizde inanmayabilirler çünkü bu insanlar çok iyi rol yapar, çok iyi güven kazanırlar. Kurtulamayacağınızı düşünüp hapsolmuş hissedersiniz. Kaçmaya karar verdiğinizde şiddeti uygulayan kişi bir anda değişmiş gibi görünür,  size söyler verir, her şeyin farklı olacağını söyler; ikinci bir şansı, hatta üçüncü, dördüncü ve beşinciyi de kazanır. Böylelikle siz şiddet döngüsünün içine girmiş olursunuz. Arkadaşlarınızı, dostlarınızı hatta ailenizi bile sizden uzaklaştırmış olacağı için kimden yardım isteyeceğinizi bilemediğiniz bir duruma gelebilirsiniz. Bu sebeple farkındalık kazanmak bu konuda, özellikle ülkemizde oldukça önemli. Çünkü sizi kısıtlıyorsa, kiminle görüşeceğinize, kıyafetinize, görünüşünüze karışıyorsa, sizi sürekli takip ediyor, “nerdesin?” “kimlesin?” sorularını ısrarla sorup sizi bunaltıyorsa bu duygusal şiddetin belirtileridir. Unutmayın ki sadece kadınlar değil erkekler de duygusal şiddetin kurbanı olabilirler. Günümüzde özellikle sosyal medya üzerinden kadınlar da erkeklerin hayatlarını kontrol etmek için kısıtlayıcı davranabiliyorlar.

    Duygusal şiddet görüp görmediğinizi anlamak için aşağıdaki ifadelerin üzerine düşünebilirsiniz. Duygusal şiddetin en öne çıkan belirtileri şunlardır;

    • Sürekli devam eden eleştiriler ya da manipüle ve kontrol için çabalama

    • Utandırıcı ve suçlayıcı biçimde, insanların önünde aşağılayıcı bir dil kullanma

    • Sözlü taciz, isimler takma ve etiketleme

    • Ceza olarak affetmeme

    • Cezalar verme ya da ceza tehditleri

    • İlişki dinamik bir süreçtir; bu dinamik süreçte kişinin kendi payını reddetmesi

    • Akıl oyunlarıyla kendinizden şüphe etmenizi sağlamaya çalışma

    • İletişim kurmayı reddetme

    • Arkadaşlarınızdan ve ailenizle aranıza mesafe koymaya çalışarak sizi izole etmesi

                      Unutmayın ki duygusal şiddet de bir tür şiddettir ve sizin için ağır sonuçları olabilir. Nasıl ki fiziksel şiddet kullanan bir insanla birlikte olmamanız gerekiyorsa duygusal şiddete meyilli bir insanla da birlikte olmamalısınız. Çünkü değerlisiniz. Duygusal şiddet öz değerinizi size sorgulatır ve özgüveninizi yok edebilir. Buna izin vermeyin. Yalnız olmadığınızı hatırlayın.

  • Okullar açılıyor!!

    Okullar açılıyor!!

    2017-2018 eğitim-öğretim döneminin başlamasına çok az kaldı. Tüm başlangıçlar kaygı vericidir, yetişkinler için de çocuklar için de. Yetişkinler olarak yeniliklerle deneyimlerimizden dolayı daha kolay başederiz. Çocuklar için ise yeniliklerle başetmek çok daha zorlayıcıdır, bu süreçte ebeveynlerin ve diğer yetişkinlerin destekleyici tutumlarının büyük önemi vardır.

    Özellikle okul öncesi eğitime ya da ilkokul 1. Sınıfa başlama süreci çocuklar için, dolaylı olarak da ebeveynler ve eğitimciler için uygun ele alınamadığında kaotik bir duruma dönebiliyor. Bu süreçte nasıl tutum takınıldığı çocuğun gelişimi ve başetme becerileri açısından büyük önem kazanıyor.

    Okul öncesi eğitimi için ailelerin genelde ‘istemiyorsa gitmesin’ ya da ‘zaten oyalansın diye gönderiyoruz’ şeklinde olan bakış açısı hem okul öncesi eğitim bilincini köreltiyor hem de çocuğun düzenli-disiplinli bir hayata adapte olmasını zorlaştırıyor.

    Çocuk okul öncesi dönemde kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek düzeyde yetkin değildir. Çocuğumuzun zekasıyla da bu durumun ilgisi yoktur.

    Bu gelişim dönemindeki bir çocuğun kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun dönemsel olarak yetkinliği yoktur. Bu nedenle okul öncesi dönemde okul kararını çocuğa verdirmek çocuktaki sağlıklı gelişim sürecini sekteye uğratır.

    Çocuğum okul öncesi eğitim almalı mı ?

    Şehir hayatı ve buna paralel olarak insanların daha az iletişim kurarak daha kapalı yaşamaları, teknolojinin çok yaygınlaşmış olmasına pararlel olarak eğlence anlayışının değişmesi, güvenli mahalle ortamı ve sokak oyunları algısının değişmiş olması, yoğun iş hayatı ve az çocuk sahibi olma gibi daha sayılabilecek pek çok neden çocuğun okul öncesi dönem gelişimine katkı sağlamamızı zorlaştırıyor.

    Bu süreçte çocuğun becerilerinin yaşıyla paralel gelişebilmesi, yaşıt ilişkilerini sağlıklı sürdürebilmesi ve eğlenceli vakit geçirebilmesi için okul öncesi eğitimin çocuğa çok önemli katkı sağladığını düşünüyorum.

    Çocuğum okula alışmakta zorlanıyor mu ?

    Okul öncesi döneme kadar anne babasından uzak kalmamış olan çocuğun bu yeni başlangıç sürecinde kaygı düzeyinin artması, ağlaması, ebeveyninden ayrılmakta zorlanması tabiki olağan. Bu süreçte çocuğa sakin ve destekleyici yaklaşım çok önemli.

    Her zaman olduğu gibi bu süreçte de çocuğa dürüst olunması ve güven verilmesi şart. Yani çocuğu okula bırakıp haber vermeden ortamdan kaçıp gitmek, ya da öğretmenin ailenin suratına kapıyı kapatıp ayrılık sürecini hızlandırmaya çalışması tabiki çocuğun güvenlik arayışını olumsuz etkiler ve çocuk güvende hissetmediği ortamda kaygılarıyla başedemez.

    Öfkeli, kızgın, üzgün davranailir, durdurulamayan ağlamalar olabilir. Bu süreçteki en kritik nokta çocuğa anlayış gösterip, ‘zorlanıyorsun, haklısın, ancak bizim de yardımımızda bu sorunu aşacağız’ mesajını verebilmektir. Bunun için de bir süre annenin ortamda bulunmasına müsaade edilmesi, kademeli olarak annenin ortamdan uzaklaşmasının sağlanması, olumlu gidişatta çocuğun sözel olarak takdir edilmesi ve teşvik edilmesi, çocuğun ağlamasına müsaade edilmesi ve zorla susturulmaya çalışılmaması çok önemlidir. Bu sürecin gidişatını pek çok değişken etkilemektedir.

    Kaygılı-korumacı ebeveyn tutumu ya da otoriter / dayatmacı ebeveyn tutumu, daha önce kurallı düzenli bir yaşam tarzının gelişmemiş olması ya da çocuğun kaygı düzeyinin yüksek olması süreci sekteye uğratacaktır.

    Bu noktada çözüm asla okuldan vazgeçmek değildir. Şayet okuldan vazgeçilirse ‘korkmakta haklısın, okul korkulacak bir ortam o nedenle gitmemen daha uygun’ mesajını çocuğa vermiş oluyoruz.

    Çocuk bu mesajı aldığında okul konusunda çocuğun zihnindeki algıyı da olumsuz etkilemiş oluyoruz. Bu algı da sonraki yıllarda okula alışma sürecini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle en sağlıklı tutum uygun ele alınmasına rağmen kriz çözülmediğinde çocuk psikiyatri uzmanına başvurarak yardım almaktır.

    Çocuğum mini mini bir oluyor !

    Okul öncesi dönemde okula alışma zorluğu genelde pek çok aileyi kaygılandırmaz, okula gitmeme alternatifinin olmasından dolayı.

    Ancak ilkokula başlama döneminde çocuğun okula alışması zorunludur. Bu nedenle öncesinde yukarıda bahsettiğim hatalar yapıldığında kriz devam eder ve 1. Sınıfa başlayan ancak okul korkusundan dolayı eğitim hayatına düzenli devam edemez, akademik olarak geride kalır, yaşıt ilişkisi geliştiremez ve uzun vadede özgüven eksikliğine neden olur.

    İlkokul dönemiyle beraber oyuncaklı-eğleceli okul ortamının geride kalması, daha kurallı ve disiplinli bir ortama girme, ödev-sorumluluk beklentisi gibi nedenlerle ilkokula alışma süreci okul öncesine kıyasla daha zor olabiliyor. Yine bu süreçte de ailenin ve sınıf öğretmeninin anlayış ve sabır göstermesi, çocuğa bu nedenden dolayı kızılmaması-küsülmemesi, çocuğun cezalandırılmaması ya da ödüllendirilmemesi ve sıkıntılara rağmen okula devamının sağlanması çok önemlidir.

    Süreç içinde sıkıntıları artarak devam eden, kaygı düzeyi çok yüksek olan ve başetmekte zorlanan çocukların ailelerinin okul süreci aksamadan mutlaka en kısa süre içinde bir çocuk psikiyatri uzmanından yardım alması gerekmektedir.

  • Daha Kaliteli Bir Uyku Mümkün

    Daha Kaliteli Bir Uyku Mümkün

    Başka bir hastalığın sebep olmadığı uyku sorunları kişinin stresini azaltması ve uyku hijyeni denilen bazı kurallara dikkat etmesi ile genellikle çözülebilir. Uyku hijyenini ‘kaliteli bir uyku için gerekli olan şartlar’ şeklinde tanımlayabiliriz.

    Öneriler ise şu şekilde:

    • Her gün aynı saatte yatağa girin ve aynı saatte yataktan çıkın. Bu saatler ne kadar düzensiz olursa uyku sorunlarınız da o kadar artacaktır.
    • Sadece uykunuz gelince yatağa girin. Eğer uyuyamıyorsanız yatakta daha fazla vakit geçirmeyin.
    • Yatağınızı sadece uyumak için kullanın. Yatağınızı yemek yemek, film izlemek, telefonla oynamak gibi aktiviteler için kullanmayın.
    • Uyku saatinizden en az 3 saat önce yiyecek ve içeceklere son verin.
    • Hava karardıktan sonra mavi ışık kaynaklarından (telefon, bilgisayar, televizyon vb) uzak durun. Bu cihazlar uyku hormonu olarak bilinen melatonin salgılamanıza engel olacaktır.
    • Gün içinde aşırı miktarda kafeinli içecekler, sigara ve çikolata tüketiminden kaçının. Bunları özellikle uykuya 4-6 saat kala tamamen kesin.
    • Uyku öncesi egzersizden kaçının. Vücut ısısının artmasıyla uykudan sorumlu olan melatonin hormonunun salgılanması durdurulur, bu da uyumanızı zorlaştırır.
    • Odanız ne çok soğuk ne de çok sıcak olmalıdır.
    • Hafta sonu ve tatil günlerinde yatağa giriş ve çıkış saatlerinizi çok fazla bozmamaya özen gösterin.
    • Doktorunuza danışmadan uyku ilacı almayın.
    • Uykuya dalmanıza yardımcı olacaksa kısık sesle klasik müzik veya sesli kitap dinleyebilirsiniz.
    • Uyku için yapılan meditasyonlara basit bir google aramasıyla ulaşabilirsiniz.
    • Gündüzleri gün ışığından yararlanın ve dışarıda vakit geçirmeye özen gösterin. Düzenli egzersiz kaliteli bir uyku için önemlidir.
    • Psikiyatrik ilaçlarınızı doktorunuzun önerdiği saatte almaya dikkat edin. Bazı ilaçlar sabah saatinde, bazıları ise uykudan önce önerilir.

  • Tek suçlu teknoloji mi??

    Tek suçlu teknoloji mi??

    ​​​Özellikle son yıllarda çocuklarda teknoloji kullanımının artması, buna bağlı olarak çocuğun eğitim ve sosyal hayatının sekteye uğraması ailelerin endişelenmesine neden oluyor.

    Erken çocukluk döneminde çocukların çok hızlı teknolojiye adapte olması aileleri heyecanlandırırken süreçle birlikte bu durum korkuya dönüşüyor. Teknolojinin nimetlerini görmezden gelmek çağa ayak uyduramamakla aynı şey. Bilgiye kolay ulaşabilmemizi sağlayan bu icada kayıtsız kalmamız haksızlık olur.

    Bununla birlikte eğlence kaynağı olması da yadsınamaz bir gerçek. Kabul etmemiz gereken tek gerçek ise teknoloji çocuğumuzun hayat kalitesini olumsuz etkilerken katkı da sağlayabiliyor.

    Teknoloji kullanımını kısıtlayabiliriz ancak tamamen yasaklamak teknolojiye ve en büyük ölçüde çocuğumuza haksızlık olacaktır.

  • Daha Farklı Düşünmek Mümkün: Alternatif Düşünce Nedir?

    Daha Farklı Düşünmek Mümkün: Alternatif Düşünce Nedir?

    Depresyon ve anksiyete bozukluklarının bilişsel kuramına göre kişinin karşılaştığı bir olay sonrası kendiliğinden ortaya çıkan düşüncelerine otomatik düşünce denir. Otomatik düşünceler olaylara olan bakışımızı ve nasıl tepki verdiğimizi etkilerler. Otomatik düşünceler ara inançlara, ara inançlar da temel inançlara dayanır.

    Temel inançlar

    Ara İnançlar

    Otomatik Düşünceler

    Temel inançlar en önemli inanç düzeyidir, geniş kapsamlı, değişmesi zor ve oldukça genellenmiştir, ebeveyn tutumları, mizaç, geçmiş deneyimler ile şekillenirler. Temel inançlar, ara inanç sınıfının ortaya çıkmasına sebep olur. Ara inanç sınıfı ise tutum, kural ve varsayımlardan oluşur, temel inançlara göre daha az katı ve daha az genellenmişlerdir.

    Örneğin:

    Temel İnanç:Yetersizim.

    Ara İnanç: Zor birşeyi yapmaya çalışırsam başaramayacağım.

    Otomatik Düşünce: Bu konu çok zor, anlayamıyorum, asla anlayamayacağım.

    Bu otomatik düşünce sonrası kişinin duygusal tepkisi cesaretin kırılması, fizyolojik tepkisi vücudunda ağırlık hissetmesi, davranışsal tepkisi ise çalışmayı bırakıp tv izlemek olabilir. Başka bir deyişle tepkilerimiz otomatik düşüncelerimizle şekillenir.

    Bilişsel davranışçı terapi, kişinin işlevsiz otomatik düşüncelerini tespit ederek onların yerine alternatif/gerçekçi düşünce geliştirmesini sağlar. Alternatif/gerçekçi düşünceler otomatik düşüncelerin yerini aldığında kişilerin karşılaştıkları durumlara daha işlevsel tepki vemeleri sağlanır.

    Aşağıda panik atak geçiren bir kişinin otomatik düşünceleri ve kullanabileceği alternatif düşünceleri listelenmiştir.

    Otomatik Düşünce: Kalp krizi geçireceğim.

    Alternatif Düşünce: Şu an kalbim hızlı çarpıyor ama bu kalp krizi geçireceğim anlamına gelmez. Spor yaparken ve merdivenden çıkarken de kalbim hızlı çarpıyor. Ne bunlarda ne de bir panik atakta kalp krizi geçirmedim.

    Otomatik Düşünce: Asla iyileşmeyeceğim.

    Alternatif Düşünce: Psikoterapi görerek iyileşen çok sayıda insan var, ben de elimden geleni yapıyorum, pekala onlardan biri olabilirim.

    Otomatik Düşünce: Delireceğim.

    Alternatif Düşünce: Delirmek daha farklı birşey. Ben deli değil endişeliyim ve korkuyorum. Vücudumu ve düşüncelerimi kontrol etmekte zorlanıyorum fakat bu deli olduğum anlamına gelmiyor.

    Otomatik Düşünce: Ya panik atak sırasında bayılırsam?

    Alternatif Düşünce: Daha önce çok kez panik atak geçirdim ve hiç bayılmadım.

    Otomatik düşünceleri alternatif düşüncelerle değiştirirken dikkat edilmesi gereken şeylerden biri otomatik düşünceyi doğru tespit etmektir. Otomatik düşünce olarak ara inanç ve temel inançları değiştirmeye çalışırsak bu psikoterapi başlangıç için doğru bir adım olmayacaktır çünkü bu inançlar daha katıdır.

  • 2 nisan otizm farkındalık günü

    ​​​’Dünya Otizm Farkındalık Günü’ ?

    Otizmin tek göstergesinin dönen çamaşır makinesini izlemekten ibaret olduğunu sanacak kadar farkında değiliz.

    Farkında olalım.

    Çocuğumuzun okulunda – sınıfında otizm tanısı olan çocuklar varsa çocuğumuzla arkadaş olmasını sağlayalım, izole etmeyelim, etiketlemeyelim.

    Hayat bu çocuklara ve ailelerine yeterince zor, daha da zorlaştırmayalım

  • Daha Az Işık Daha Fazla Depresyon- Kış Depresyonu

    Daha Az Işık Daha Fazla Depresyon- Kış Depresyonu

    Önümüz kış ve saatlerin artık ileri alınmaması ile birlikte birçoğumuz karanlık sabahlara uyanıyoruz. Bir kesim bu durumdan şikayetçi değilken bu durum bazılarımızı daha fazla etkiliyor olabilir. Çünkü bazı insanlar güneş ışığından daha az faydalandıklarında vücutlarındaki düşük melatonin ve serotonin seviyesi sebebiyle yağmurlu ve karanlık günlerde kendileri yorgun, mutsuz ve enerjisiz hissetmeye daha meyilliler. Bunun sonucu da kilo alımı ve uyku bozukluğu gibi problemlere yol açabiliyor.

    Vücudunuzun günlük biyolojik bir ritmi var, bu ritim de çoğunlukla gün ışığından faydalandığımız süreçle alakalı. Bu ritim bozulduğunda ya da güneş ışığından faydalandığınız süre dengesiz bir hale gelince bu sizin ruhsal durumunuzu etkileyebiliyor ve etki yoğun biçimde olduğu zaman; kilo kaybı, uykusuzluk, mutsuzluk uzun süreli ortaya çıktığında “mevsimsel kış depresyonu” denilen probleme dönebiliyor. Bunun da temel sebebi melatonin dediğimiz hormon. Bu hormon alacakaranlıktan sonra kendinizi huzursuz ve uyuşmuş gibi hissetmenize sebep olabiliyor. Kış depresyonunun belirtileri şu şekilde sıralanabilir:

    • Artan uyku

    • Artan iştah, karbonhidrat istekleri

    • Kilo almak

    • Sinirlilik

    • Kişilerarası zorluklar (özellikle reddetme hassasiyeti)

    • Kollarda veya bacaklarda ağır, sert bir his

    Kış depresyonunu özellikle ışıktan daha az yararlanan kuzey ülkelerinde görülürken, saatlerdeki yeni değişiklikle ülkemiz için de risk faktörü olabilir. Danimarka’da yapılan bir araştırmaya göre ise genç yetişkin kesimin kış depresyonuna yakalanma riski daha yüksek çünkü ışık yoğunluğundan etkilenmeye daha meyilliler*. Kış depresyonun en öne çıkan tedavi yöntemi ise ışık terapisi olarak öne çıkıyor. Konu hakkında daha fazla araştırma yapabilirsiniz.

  • Depression and anxiety symptom severity in a group of children with epilepsy and related factors].

    OBJECTIVE:

    The aim of this study was to assess the anxiety and depression symptom severity in a group of epileptic children and compare the results to healthy controls. Additionally, the frequency of psychiatric disorders in epileptic children was also assessed.

    METHOD:

    The study compared 30 children, ranging in age from 8 to 16 years with epileptic disorder who attended a children’s neurology clinic, with healthy controls using the State-Trait Anxiety Inventory and Children’s Depression Inventory scores and suicidal ideation. The MINI was administered to epileptic patients to determine the frequency of psychiatric disorders in this clinical group.

    RESULTS:

    State anxiety scores of the epilepsy group were significantly higher compared to controls. No significant differences were found between patients and controls in terms of trait anxiety and depression scores. In all 3 scales boys scored significantly higher than girls. No significant relationships were found between symptom severity, duration of epilepsy, age of seizure onset and depression and anxiety scores. Psychiatric assessments with the MINI identified psychiatric disorders in 26.7% of epileptic patients. Two epileptic patients reported past suicidal attempts however, only 2 patients were receiving psychiatric treatment.

    CONCLUSION:

    Psychiatric disorders were frequently observed in the group of epileptic patients. Psychiatric disorders occurred more frequently in boys compared to girls in this group. Clinicians should be more aware of accompanying psychiatric symptoms in epileptic patients and take the necessary precautions in the early period of the illness in an effort to prevent future mental health problems.

  • Biz mi Sosyal Medyayı Kullanıyoruz, Yoksa Sosyal Medya mı Bizi Kullanıyor?

    Biz mi Sosyal Medyayı Kullanıyoruz, Yoksa Sosyal Medya mı Bizi Kullanıyor?

    21. yüzyılın kuşkusuz en göze batan bağımlılığı akıllı telefonlar ve sosyal medya kullanımı olarak karşımıza çıkıyor. Atari, bilgisayar oyunları, internet bağımlılığı derken günümüzde teknoloji dünyasına doğup büyüyen on yaşında çocuklardan tutun, hızla gelişen bu yeni dünyaya ayak uydurmaya çalışan altmış beş yaş üzeri yetişkinlere kadar hepimizin yeni oyuncakları akıllı telefonlarımız ve onları bu kadar vazgeçilmez yapan sosyal medya hesaplarımız (Facebook, Twitter, Instagram vs.) var.  Bu konuda hâlihazırda yapılmış bir sürü araştırmayı bir kenara koyup kahve içmek için oturduğunuz bir yerde masaları izlemeniz bile bu durumu görmenize yeter çünkü artık arkadaşlarımızla ya da ailemizle dışarı çıktığımızda birbirimizin yüzüne bakıp sohbet etmek yerine sadece elimizdeki küçük ekranlara bakıyoruz. Peki, bu durumun olası sonuçları hakkında hiç oturup düşünme fırsatınız oldu mu?

                Sosyal medya ve onun etkileri günümüz araştırmalarının en popüler konularından biri haline geldi. Genellikle ergenler ve genç yetişkinlerle (18-30 yaş aralığı) yapılan çalışmalarda öne çıkan bağlantılı temalardan birkaçı yalnızlık, kaygı bozukları ve tabii ki depresyon. Arkadaşlarımız, ailemiz ve tanıdıklarımızla iletişim kurup kişisel verilerimizi paylaştığımız, haber aldığımız yerler olan sosyal medya hesaplarının, üzerimizdeki etkisi ne kadar kullandığımıza bağlı olarak değişiyor. Bazen özsaygımızı ve hayattan aldığımız keyfi arttırıp bizi mutlu ederken bazen bizi yalnızlığa sürükleyip kendi öz değerimizi sorgulamamıza sebep olabiliyor.* Amerika’da genç yetişkinleler yapılan yakın tarihli bir araştırma sonuçları sosyal medya kullanımı ile depresyonun birbiriyle doğru orantılı bir ilişkisi olduğunu gösteriyor. Yani bu araştırmaya göre ne kadar çok sosyal medya kullanımı o kadar çok depresyon riski demek oluyor. Öz değeri çok yüksek olmayan bireyler değerli oldukları bir platform bulma amacıyla sosyal medyaya daha çok yönelebiliyorlar.***

                Tabii ki tek bir araştırmadan yola çıkarak kesin olarak sosyal medya depresyona sebep olur diyemeyiz ancak dikkatli olmakta ve bilinç geliştirmekte fayda var. Çünkü ergenlerle yapılan başka bir çalışma gösteriyor ki uyumadan önce sosyal medya hesaplarının kontrol edilmesi uyku kalitesini düşürüyor bu da kaygı problemleri de depresyona sebep olabiliyor.***

                Bilinç kazanmak hepimiz için önemli ve unutmamız gereken şey hayattan aldığımız zevk, mutluluğumuz ve kendimize verdiğimiz değer sosyal medya hesaplarımıza bağlı olmamalı, bu hesaplar sadece onu paylaştığımız platformlar olarak kalmalılar. Tatile çıktığımızda ya da dostlarımızla beraberken ekranların arkasında kalmak yerine telefonlarımızı bırakabilmeli ve anın tadını çıkarabilmeliyiz.