Yazar: C8H

  • Popüler adı disleksi

    Özgül Öğrenme Bozukluklar(ÖÖB)ı tanının genel adıdır.Halk arasında özellikle Disleksi olarak bilinen öğrenme bozukluğu aslında üç alanda görülmektedir.

    DİSLEKSİ: Okuma bozukluğu,

    DİSGRAFİ: Yazma bozukluğu,

    DİSKALKÜLİ; Matrmatik alanındaki bozukluktur. Bu bozukluklar tek başlarına yada birlikte görülebilmektedir.

    ÖÖB bir zeka sorunu değildir.Çocuğun yaş düzeyine uygun zeka seviyesinde olmasına rağmen yukarda belirtilen alanların biri veya birkaçında sorun olması anlamına gelmektedir.

    ÖÖB olan çocuklarda genel olarak :

    -Gelişim süreçlerinde geç konuşma veya konuşma bozuklukları,

    -Motor gelişimde gecikmeler,

    -Yön ve zaman kavram gelişiminde sorunlar,

    -Hareketlilik veya yavaşlık,

    -Öğrenme süreçlerinde isteksizlik,

    -Sorumluluk kazanmada sorunlar,

    -Dikkat gibi öğrenmeyi etkileyen beyin fonksiyonlarında bozukluklar,

    -Zamanı kullanma ve organize etmede gerilikler,

    -Mantık yürütme ve olayları düzgün sırayla anlatabilmede problemler,

    -Davranış sorunları gibi belirtiler izlenmektedir.

    ÖÖB çocuk genelde okula başladıktan sonra ,yani akademik gelişim sürecinde öğretmenler ve aile tarafından farkedilmektedir.Oysa öğrenme yaşam boyu süren ve çocuğun doğumuyla başlayan bir süreçtir.Çocuğa yeterli uyaranlar verilmesi,rol model özelliklerinin doğru işlenmesi,çocukla iletişime yönelik oyunlar oynanması,yaşıtlarıyla yeterli ortamlar sağlanması,anne babanın çocukla etkin vakit geçirmesi çocuğun fiziksel,sosyal,psikolojik ve bilişsel gelişimi için çok değerlidir.

    ÖÖB aslında belirtilerini bebeklik dönemi itibariyle yukarda belirttiğim gelişim süreçlerindeki aksaklıklar ile göstersede genelde çok farkedilmez ve zamanla düzelir inancı genel olarak hakimdir.

    Okul sürecine giren çocuk ÖÖB sıkıntısı içinde ise,

    -Okula gitmek istememe,bedensel şikayetler,

    -Aşırı öfke,saldırganlık,

    -Kaygılar,korkular,

    -Uyku ve iştah gibi genel ihtiyaçlarda bozulmalar,

    -Arkadaş uyumunda yani sosyal etkileşimde sorunlar,

    -Yapamadığı alanlarda sık uyarı alması gibi nedenlerden dolayı içe çekilmeler,

    -Performans kaygısı gibi bir çok problemle karşımıza gelebilir.

    Eğer çocuk akademik anlamda sorun yaşıyorsa tembel, çalışmıyor, ilgisiz gibi gerçekçi olmayan yaklaşımlar ile beklemek çocuğa daha çok zarar verecektir. Çünkü birçok alanda iyi olan çocuğun okuma, yazma, matematik alanında sorun yaşaması onun kontrolünde olan bir durum değildir.

    ÖÖB’nun nedenleri araısnda genetik yatkınlık, beynin öğrenme alanlarında kanlanma veya fonksiyonel sorunlar olduğu yönünde bir çok çalışma mevcut olsada tam oalark nedeni bilinmemektedir. ÖÖB olan çocuklarda özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) görülme oranıda normal popülasyona göre daha yüksektir. Bunun yanında depresyon,kaygı bozuklukları, takıntı bozukluğu, tikler gibi başka psikiyatrik tanılarda duruma eşlik edebilir.

    ÖÖB olan çocukların erken farkedilmesi ve uzman tarafından gerekli değerlendirmelr yapılması çok önemlidir. ÖÖB tanısı alan çocukların bir an önce yetkin özel eğitimcilerle özel eğitime başlaması sağlanmalıdır. Bunun yanında eşlik eden DEHB veya başka bir psikiyatrik durum var ise bunlara yönelik psikiyatrik takip ve tedavininde birlikte yürütülmesi önemlidir.

    Çocuğunuzun yukarda belirttiğimiz alanlarda sorunu var ise lütfen geçer diye beklemeyin. Çünkü ÖÖB tedavisi olan bir durumdur.Doğru eğitimle çözülebileceğini unutmamanız dileğimle….

  • Hamilelik ve Psikoloji

    Hamilelik ve Psikoloji

    Anne adayının hamilelik sürecini rahat geçirebilmek adına alınması gereken 5 önlem;

    1. Eş ile yakın ve iyi bir iletişim içinde bulunmak

    2. Sosyal çevreden uzak kalmamak, ihtiyaç duyulduğunda yakın çevreden sosyal destek almak

    3. Hamilelik dönemi,doğum ve sonrası hakkında bilgi edinmek

    4. Bebeğe hazırlık hakkında deneyimli kişilerden bilgi almak

    5. İhtiyaç duyuluyorsa, profesyonellerden psikolojik destek almak

    Çocuk yetiştirmek hamilelik döneminde başlayan bir süreçtir. Bu dönem birçok kadın için mutluluk ve üzüntü, yalnızlık ve birliktelik, cesaret ve kaygı gibi zıt duyguların bir arada olduğu bir duygusal dalgalanma dönemidir. Bu dönemde yaşanan korku ve kaygılar oldukça doğal ve olağandır. Bu korku ve kaygıların bir kısmı vücuttaki fiziksel değişikliklere, bir kısmı da yaşantılara bağlıdır. Bu dönem aslında anne adayının kendini, kadınlığını, duygulanımlarını ve değişkenliklerini keşfestmesi için ideal bir dönemdir.  

    Hamilelik döneminde, anne adayının bebeğin sağlığı, doğum, bebeğin bakımı, emzirme gibi bir çok konuda kaygı yaşaması olağan bir durumdur. Yaşanan bu kaygılarla baş edilebildiği sürece stressiz bir hamilelik geçecektir. Bu durum, henüz anne karnındayken bebeğin de ruhsal sağlığını etkiler. Anne adayının yapması gereken, bu kaygılarıyla savaşmak değil, onları bu dönemin doğal bir parçası olarak olduğu gibi labul etmektir.  

    Hamilelikte, özellikle de son aylarda, sıklıkla canlı ve bazen de korkutucu yalar görülür. Bu durum tamamen normal bir durumdur. Rüyalar, geçmiş olumsuz yaşantılar, çözülmemiş çatışmalar, bitirilmemiş işler, bazı fanteziler ve bunların yarattığı kaygıları güvenli bir şekilde çözmeyi sağlarlar. Başka bir deyişle, rüyalar beynin kendi kendine olumsuzlukları nötr hale getirdiği bir mekanizmadır. Anne adayının bilinçaltı bazı korkularını, kaygılarını, anneliğe ve gebeliğe dair çözemediği endişeleriyle yüzleşmenin dolaylı bir yoludur. Dolayısıyla, korkutucu değillerdir. Aksine, ruh sağlığına olumlu etki yaratan bir süreçtir. Yapılacak en büyük yanlış, rüyaları genel tabirleriyle algılamaya çalışmaktır. Görülen her rüya, gören kişinin içsel dinamiklerine göre yorumlanmalıdır.

    Hamilelerde 3’er aylık aralıklarla görülen olası stres süreçleri:

    İlk 3 aylık periyod: Bu dönemde anne adayının bebeği henüz hissedememesine oldukça sık rastlanır. Sıkıntılar daha çok fiziksel alandaki sıkıntılardır. Anne adayı bebeği hissedemediği için suçluluk duygusu yaşayabilir. Özellikle ilk kez hamile kalınıyorsa, deneyimsizlikten dolayı neleri yapıp yapamayacağını kestiremediği için kendisine aşırıya varan kısıtlamalar getirebilir.

    İkinci 3 aylık periyod: Test ve tetkiklerin yapılması gerekliliği anne adayı için farklı bir stres kaynağıdır. Bebeğin sağlıklı olup olmamasıyla ilgili endişeler yaşanabilir.

    Son 3 aylık periyod:  Doğumun yaklaşmasıyla birlikte anne adayının kendine yönelik kaygıları artar. Anne adayı kendisinin kadın olarak çekici olmadığı duygusunu yaşayabilir. Anne-baba rolü ile kadın-erkek rolünün doğallaşması konusunda bir sürece girilir.

  • Dikkat eksikliği hiperaktive bozukluğuna dikkat

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) uzun yıllardır bilinen ve üzerine çok fazla araştırma yapılmış olan nöropsikiyatrik bir bozukluktur. DEHB’ nun yaygınlığı azımsanmayacak kadar çoktur. Ve DEHB ile ilgili toplumumuzda ciddi önyargılar ve yanlış inanışlar mevcuttur.

    Özellikle bu bozukluğun yaramaz, kural tanımaz, ders başarısı düşük çocuklar için uydurma bir tanı olduğu yönünde, bu çocukların geleceklerine zarar veren ve tedaviye ulaşmalarına engel olan bir bilgi kirliliği mevcuttur.

    DEHB kişinin dikkat eksikliği, dürtüsellik ve hareketlilik gibi sorunlarla yüzyüze kalmasına neden olan bir durumdur. DEHB’ nun nedenleri ile ilgili ciddi fizyolojik, genetik, biyokimyasal, beyin görüntüleme ve işlevselliğinin değerlendirildiği çalışmalar mevcuttur.

    Özellikle yürütücü işlevlerin yönetildiği ön beyin ve bağlantılı beyin bölgelerinin görüntüleme ve fonksiyonlarıyla ilgili çalışmalar yoğunluktadır. Ve bu çalışmalarda bu alanlarda boyutsal değişiklikler, kanlanma ve fonksiyonlar ile ilgili sorunlar olduğu izlenmektedir.

    Ailede DEHB veya başka psikiyatrik sorunlar olmasıda nedenler arasında değerlendirilmektedir. Evet halen tek bir nedene bağlanamasada, bir çok etkenden dolayı çocuklarda DEHB görülebilmektedir ve müdahale edilmediği takdirde sosyal,psikolojik ve akademik alanlarda ciddi sorunlar oluşturmaktadır.

    DEHB’da dikkatin belirgin dağınık olduğu tipinde, çocuk sakin, ağır kanlı izlenebilir. Ve bu durum aile ve okul çevresinde DEHB olarak değerlendirilmeyebilir.

    Oysa DEHB tanının genel adıdır. Sadece dikkat eksikliği olan tipinde, çocukta unutkanlık, yavaşlık,sorumluluk almak istememe, dağınıklık, akademik süreçte okuma-yazma gelişiminde gerilik gibi durumlar izlenebilir.

    Oysa dürtüsellik ve hiperaktivite belirgin tipinde, aşırı hareketlilik, sık sık kazalar, sakarlıklar, kurallara uymada zorlanmalr, öfkelilik ve hırçın davranışlar, sırasını bekleme zorlanma, çok konuşma gibi sosyal ve aile içi uyumda sıkıntı yaratan durumlar daha belirgindir. Bu nedenle DEHB’nda hareketlilik ve dürtüsellik belirgin tip daha hızlı farkedilmekte ve tedavi arayışı daha hızlı gelişmektedir.

    DEHB’nun tanılamasında, öyküyü iyi almak önemlidir. Annenin gebelik dönemi iyi sorgulanmalıdır. Doğum süreci ve kaç kilo doğduğu, zamanında doğup doğmadığı önemlidir.

    Doğum sonrasında çocuğun, anne sütü alması, motor gelişim süreçleri, konuşmaya başlaması, uyku ve beslenme alışkanlıklarıda önemlidir. Düşük doğum ağırlığı, ikiz gebelikler ve erken doğumlar DEHB için risk faktörü olarak değerlendirilmektedir.

    Gelişim sürecinde çocuğun hastalık öyküsü iyi değerlendirlmelidir. Sık enfeksiyon geçirme, kardiyak problemler, tiroid horman fonksiyonları vs. gibi. Bunun yanında, aile tıbbi öyküsü hakkındada bilgi edinilmelidir.

    Anne-baba da psikiyatrik yada tıbbi problemler olup olmaması, kardeş varsa onun gelişim ve tıbbi öyküsü, yakın akrabalarda özellik azreden durumlar da sorgulanmalıdır. Gelişim süreçlerinde sorunlar var ise mutlaka tıbbi değerlendirmelr yapılmalıdır.

    Çocuğun ince ve kaba motor gelişimi, yaşına göre kavramsal ve akademik gelişimi iyi değerlendirlmeli ve nörolojik bir sorun gibi algılanılan durumlarda nörolojik değerlendirme istenmelidir.

    Genel değerlendirme süreçlerinden sonra, çeşitli DEHB tarama ölçekleri aile ve eğitimciler tarafından bilgi vermek adıne değerlendirilmektedir. Çünkü ev içi ve sınırlı ortamlarda belli süre kaldığı okul,faaliyet alanlarında ki gözlemlerde tanılamada çok önemlidir.

    Evet elimizde halen şu test ile tanı koyuyoruz diyeceğimiz bir araç olmamakla birlikte, çeşitli dikkat performans testleri, aile ve öğretmen değerlendirme ölçekleri çok bilgilendirici olmaktadır.

    Özellikle son zamanlarda uluslararası standartlarda kullanılan MOXO d-CPT testi DEHB açısında bizlere oldukça somut bilgiler vermektedir.

    Bu teste sadece dikkat değil, çocuğun öğrenme süreci,dikkat dağıtıcılardan ne kadar etkilendiği, dikkat ve öğrenmeyi etkileyen kaygı durumlarının olup olmadığı gibi oldukça yardımcı veriler elde edilmektedir. Ve detaylı değerlendirmeden sonra çocuğun DEHB belirtileri olduğu ve şiddetinin düzeyi,akademik ve sosyal gelişimi nasıl etkilediği değerlendirilir.

    DEHB tanısı konulurken mutlaka aile ve eğer çocuk eğitim sistemi içindeyse eğitimciler bu konu hakkında bilgilendirilmelidir. Çünkü DEHB’nun tedavisinde aile, okuldaki eğitimciler ve hekimler işbirliği içinde olmalıdır. Çocuk DEHB belirtilerinden, akademik, psikolojik ve sosyal olarak hafif düzeyde etkileniyorsa bu durumda, öncelikli olarak davranışsal destekler verilmesi uygundur.

    Çocuğun çalışma şekli,sınıf içinde yapılacaklar, evde aile tutumları, çocuğun yapacakları belirlenmeli ve takibe alınmalıdır.Fakat, DEHB belirtileri çocuğun birçok alanda ciddi sorunlar yaşamasına neden oluyorsa o zaman davranış ve tutum destekleri yanında ilaç tedavileride konuşulmalıdır.

    DEHB’da ilaç tedavisi konusunda aileler, eğitimciler, eczacılar ve genel halk olarak bilinen yanlış inanışlar maalesef ki yine bu çocuklara zarar vermektedir. Genel olarak tedaviye başlama ve 1 yıl içinde bırakma bu etkilerden dolayı sıktır. Ve tedavi gecikmesine bağlı sorunlar artarak daha çözülmez hale gelme oranıda bu ölçüde yüksektir.

    Bu nedenle tedavini her aşamasında aile ve çocuk iyi bilgilendirilmelidir. Aile tedavi veren hekimine özellikle ilaç kullanımı konusunda oluşan sıkıntılar yada endişelerde kolay ulaşabilmelidir. Unutmayalım ki,DEHB tedavisi olan bir durumdur, erken tanı ve tedavi yaklaşımları ilerde gelişebilecek sorunları ortadan kaldıracaktır.

  • Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Nefretin, şiddetin, telaşın, ikililiğin, güç savaşlarının anlamsızlığı…

    Hedef? Anlayabilen yok… Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bir sürü komplo teorisi var. Kimi politik, kimi siyasi ama hepsinin bir ortak noktası var: İnsanlık ölüyor.

    Vahşi bir kapitalist düzenin içinde kaybolmaya başladık. Kimileri bunun farkında, kimileri değil. Farkında olanların kimileri oyunun dışında donakalmış şekilde kimileri buna rağmen oyunun içinde.

    Çıkış yolu yok gibi. Kader, alın yazısı gibi insanın kendisini rahatlatmaya çalışan cümleler ve ideolojiler yayılmaya çalışılıyor ama nafile. İşe yaramıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

    Canlar ölüyor, cefalar çekiliyor, egolar büyüyor, kin ve nefret salgın bir hastalık gibi yayılıyor. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen de kalmadı çünkü herkes az ya da çok etki altında.

    Bunun sorumlusu kim? Devlet mi, politik liderler mi, tanrı mı? Hiç biri.. Neden dönüp kendimize bakmıyoruz? O kadar mı küçük görüyoruz kendimizi ya da o kadar büyük olduğumuzu mu anlayamadık?

    Küçük ya da büyük fark etmez ama bir uyanış lazım ve bu uyanış için herkes eşit derecede sorumlu.

    Psikolojideki Gestalt yaklaşımına göre, “bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazladır”. Bu ne demektir?

    Örnegin; harfler tek başlarına bir şeyi ifade etmezler ama birleşince anlamlı bir cümle meydana getirirler. Başka bir deyişle, hafler olmadan cümleler olmaz. Her harf birbiriyle etkileşim içine girince cümle ve cümleler etkileşim içine girince bir anlam ortaya çıkar.

    Bizim hayatımızın anlamı ne? Bütün burda gizli. Peki bu anlamı oluşturan parçalar ne? Amaç ta burda gizli…

    Parçalardan mı başlamak lazım bütünden mi? Bunun bir kuralı yok, büyük resmi görebilmek yeterli.

    Şu an içinde yaşadığımız dünyaya bakacak olursak amaç “üretmek, tüketmek, üretip tekrar tüketmek, tükettikçe büyümek, güçlenmek ve kazanmak” gibi duruyor. Bu buz dağının görünen kısmı ama altında bambaşka dinamikler var.

    Ne için üretiyoruz farkında mıyız? Teknoloji ürettik ve şimdi teknolojiden korkmaya başladık. Para ürettik, paranın esiri olduk. Bilgi ürettik, bilginin içinde kaybolmaya başladık. Üretirken unutmaya başladık.. Değerlerimizi, insanlığımızı, maneviyatımızı, benliğimizi..

    Oyunu kurallarına göre oynuyoruz. Tek derdimiz “ben nasıl hayatta kalırım?”. Hayatta kalabilmek için çalmak, yalanlamak, aldatmak, öldürmek serbest. Çünkü ipin ucu kaçtı. Çünkü kendimizi savunmalıyız. Yoksa yok olacağız.

    Bunun sonu var mı? Bir gün biter mi? Tanrı mı yardım edecek? Siz bir Tanrı olsanız nasıl bir yol çizerdiniz?

    Ben bir Tanrı olsam önce kendimden başlardım. Kendimi ve benim dışımdaki herkesi eşit görerek işe başlardım. Ben kazandıkça diğerleri de kazansın, ben kaybettikçe diğerleri de kaybetsin. Sistemi böyle kurardım.

    Yalan mı söylüyorum, bana da yalan söylensin. Birini mi aldatıyorum, ben de aldatılayım. Birine veya birinin sevdiğine zarar mı veriyorum, ben veya benim sevdiğim de zarar görsün. Hak mı yiyorum, benim de hakkım yenilsin. Mutlu mu ediyorum, ben de mutlu olayım. Paylaşıyor muyum, benimle de paylaşılsın. İlgileniyor muyum, benimle de ilgilenilsin. Seviyor muyum, ben de sevileyim.

    Tamamen etki tepki.

    Bu açıdan bakınca daha karlı değil mi? O zaman ortak bir amaç edinmez miyiz?

    Psikodramanın kurucusu Moreno, “insanların ve toplumların en büyük hastalığının kendileri gibi olmak yerine bir başkası gibi olmaya çalışmaktır” demiştir. Bu tamamen sürü psikolojisine dayanmaktadır. Sürü psikolojisi kişilerin bir davranışı, düşünce biçimini, tutumu basitçe ‘herkes yapıyor’ diye benimsemesi olarak tanımlanabilir. Eğer bir tutum ya da inanç kalabalık bir grup tarafından kabul görüyorsa başka bir kişinin de aynısını benimseme olasılığı artmaktadır.

    Sürüyü bir bütün olarak ele alacak olursak, bu bütünün parçaları kimdir? Bireyler.  Bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazla ise, o halde bireylerdeki değişim farklı bir bütün oluşturur.

    İşte ben Tanrı olsam böyle bir bütün oluşturmaya çalışırdım. Bunun için de önce kendimden başlardım. Nefretin yerine sevgiyi, kavganın yerine barışı, öfkenin yerine anlayışı, bölücülüğün yerine birliği koymaya çalışırdım. Bu şekilde belki yeni bir sürü oluşturmayı başarabilir ve değişimi sağlayabilirdim.

    Benimle olmaya var mısınız?

  • Otizm (otistik spektrum bozuklukları) (osb)

    Otizm (otistik spektrum bozuklukları) (osb)

    Belirtileri 3 yaş öncesinde başlayan sosyal ve iletişim alanında yetersizlikler yada kısıtlılıklar,tekrarlayıcı davranışlar ve sınırlı ilgi alanları belirtileriyle kendisini gösteren bir bozukluktur. Genel olarak Otizm olarak bilinse de aslında geniş bir yelpazeye yayılmış bir spektrumdur.

    OSB nörogelişimsel bir bozukluktur.Belirtiler erken çocukluk çağında başlamaktadır. Daha önceleri nadir olduğu belirtilse de günümüzde son çalışmalar daha yaygın olduğunu göstermektedir.Prevalansın yani yaygınlığın artışında bozukluk hakkında çocuk psikiyatrisi dışında diğer branş hekimlerinin ve ailelerin farkındalılığının artması da rol oynamaktadır.

    OSB da etyoloji yani neden oluştuğuna yönelik halen yoğun çalışmalar sürmektedir. Tek bir nedeni yoktur. Genetik, çevresel faktörleriler, anne yaşı ve bazı vitamin eksikliklerinin neden olabileceği yönünde araştırmalar mevcuttur. Beyin gelişimine yönelik araştırmalarda özellikle dikkat ve yürütücü işlevlerden sorumlu frontal lob, sosyal davranış ve duygulanımla ilgili amigdala ve dil gelişimi ile ilgili temporal lob üzerine detaylı araştırmalarda devam etmektedir.Onun için OSB tek bir sebepten oluşmadığı için bir yaygın gelişimsel bozukluktur.

    OSB Tanı

    Tanı da biyolojik bir tanılama markırı yoktur.Tanı klinik değerlendirme ve davranışsal özelliklerin takibiyle konulmaktadır. Uygun çocuklarda psikometrik incelemeler yapılabilir. Evde veya sosyal ortamda çekilen videolar tanılamada işe yarmaktadır. Gerekli görülürse işitme testi ve nörolojik inceleme uygun olabilir. 2 yaş altındaki çocuklarda pek çok belirti görülebilir ve değerlendirilebilir. 1 yaştan küçük çocuklarda klinik gözlem ile sosyal iletişim yetersizliği izlenebilir ve bu çocuklar RİSKLİ ÇOCUK olarak kayıt altına alınmalıdır.

    OSB Belirtileri:

    Büyük bir kısmında belirtiler 13-14 aylık iken görülür.Bir kısmında gelişim normal iken 1-2 yaş aralığında gerilemeler başlamaktadır.

    1 YAŞINA KADAR OLAN GRUPTA:

    Bıgıldama yada ses çeşitliliği azdır,

    Kendisiyle ilgilenen yada konuşana ilgisizlik vardır,

    Bakım verenin gitmesi yada seslenmesine tepkisizdir,

    Uyku sorunları,anormal seste ağlamalar,

    Beslenmeye direnç yada emzirirken iletişim kurulamamsı gibi belirtiler görülebilir.

    GENEL OLARAK BELİRTİLER:

    Göz kontağında kısıtlılık,

    Adını seslendiğinizde bakamama,

    Konuştuğunuzda yüzünüze bakmaz etkileşime girmez,

    Sosyal olarak tepki verme gülümseme olmayışı,

    Oyuncaklarla amaca yönelik oynamama,

    Yaşı düzeyinde ifade ve alıcı dilde gerilikler,

    Kendine ait bir dil geliştirme,

    Monoton bir dil,

    Empati eksikliği,

    Duyguları anlama ve yorumla da yetersizlikler,

    İsteneni gösterememe,kendi isteklerini ebeveyni götürüp onun eliyle gösterme,

    Duygu paylaşımı yada sevdiği nesne paylaşımının olmaması,

    Tekrarlayıcı davranışlar(stereotipiler) (kendi etrafında dönme,el burma,bir nesneyle saatlerce uğraşma gibi),

    Kısıtlı ilgi alanları (arabalar,haritalar,tv,klipler gibi),

    Gevşek hipotonik olabilir,

    Motor gelişimde gerilik görülebilir,

    Dokunma gibi uyaranlara yanıtsızlık olabilir,

    Uyku ve beslenme sorunları gelişebilir,

    Taklit becerileri yoktur.

    OSB da erken tanı çok önemlidir. Bu belirtilerden bir kaçı çocuğunuzda var ise mutlaka profösyonel bir destek almanız uygundur. Çevrenin size ‘daha küçük, büyüyecek,babası da böyleydi’ gibi söylemlerini çok önemsememenizi tavsiye ederim. Durumu kabullenmek kolay olmasa da erken tanı ve tedavi çok önemli.

    TEDAVİ:

    Öncelikle aile,bakım verenler OSB hakkında ve tedavide ki rolleri hakkında iyi bilgilendirilmeleri gereklidir.

    Temel tedavi seçeneği özel eğitimdir. Özel eğitimi bu konuda eğitimi olan eğitimcilerden almaları gerektiği belirtilmelidir.

    2 yaş altında çocuklarda daha çok ebeveyn eğitimi ve sosyal-duygusal gelişim eğitimi uygundur.

    Daha büyük yaşta eğitim içeriği çocuğun yaş ve bilişsel gelişimine göre düzenlenmelidir.

    Zaman zaman ek tanılar için Dikkat Eksikliği, Anksiyete bulguları, Davranış Sorunları, Uyku sorunları için ilaç tedavisi önerilebilir.

    Tedavi de zihinsel performansı iyi olan çocuklar daha hızlı yol kat etmektedir. Tedavinin ne kadar süreceği çocuğun öğrenme kapasitesi, zihinsel gelişimi, ifade dilinde kelime kullanımı, sosyal ve aile desteğinin iyi olmasıyla ilgilidir. Kimi çocukta 1-2 yıl, kimisinde daha uzun sürebilir.

    Ergenlik döneminde zihinsel becerisi iyi olan OSB lu çocuklar durumlarını farklılıklarını görebildikleri için çeşitli sorunlar yaşayabilirler. Bu dönemde tıbbi destek gerekli olabilir. Performansı iyi olmayan çocuklarda ergenlik döneminde yoğun öfke nöbetleri, cinsel davranış sorunları, fiziksel zarar verme gibi problemler daha belirgin olabilir.

    Tedavi multidisipliner bir yaklaşımla düzenlenmeli. Takip eden doktor ile belirli aralıklarda çocuğun gelişimi ve sorun olan alanlar gözden geçirilmelidir.

    Alternatif diye sunulan diyet tedavileri, hiperbarik oksijen tedavisi, ağır metalden arındırma tedavisi, nörofeedback gibi tedavilerin OSB da etkin olduğunu gösteren bilimsel çalışmalar olmadığını da özellikle belirtmek isterim.

  • Alışveriş Bağımlılığı

    Alışveriş Bağımlılığı

    Bağımlılık denilince akla ilk alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı veya sigara bağımlılığı gibi konular gelmektedir. Ama gelişen zaman ve teknolojiyle beraber alışveriş bağımlılığı oldukça artmıştır. Alışveriş bağımlılığını arttıran bir durum ise gelişen teknolojiyle beraber her an elimizin altında olan telefonlardan, bilgisayarlardan istediğimiz gibi online olarak mağazaya gitmeye bile gerek kalmadan istediğimiz ürünü rahatça alabilmemizdir. Peki alışveriş bağımlılığı nedir?

    Alışveriş bağımlılığı bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kişi artan miktarlarda ve sıklıkta, çoğunlukla da planladığından daha fazla alışveriş yapar ve kendini durduramaz. Alışverişkolik diye de tanımladığımız alışveriş bağımlıları ihtiyacından ve gereğinden fazla kontrol dışı para harcayan kişilerdir.Bu kişiler para harcamaktan kaçamaz. Bu kişilerin stresle başa çıkamadığı durumlarda göstermiş olduğu ve sonucunda anlık rahatlamanın olduğu tepkiye alışveriş bağımlılığı denir.                                              

    Neden olur?

    Dürtü kontrolünde zorlanma ve kişilik yapısı türü

    -Kontrolcülük

    -Heyecan arayışı

    -Duygusal ve zihinsel boşluğu doldurma ihtiyacı

    -Duygularla başa çıkamama (yalnızlık, üzüntü, kaygı gibi olumsuz duyguların yanı sıra heyecan ve mutluluk gibi olumlu duygularla da başa çıkamama )

    -Kredi kartının bilinçsizce kullanımı ve reklamlar

    -İnternette ve telefonla pazarlama imkanlarının artması.

    Belirtileri nelerdir?

    Belirtileri kişinin önceye göre dikkat çekecek, fark edilecek şekilde fazla alışveriş yapması ve bunun bilincinde olmamasıdır. Araştırmalara göre erkekler elektronik eşyaya yönelirken, kadınlar ise; kozmetik ve giyime yönelmektedir.

    Çözüm yolları?

    Öncelikle kişinin bunun alkol, sigara bağımlılığı gibi bir problem olduğunun ve uzmanlar tarafından tedavi edilmesi gerektiğinin bilincinde olması ve uzman desteği alması gerektiğini kabul etmesi gerekir.

    -Uzman desteğiyle terapi sürecinde alışveriş bağımlılığına kişiyi sürükleyen sebepler analiz edilerek tedavi edilebilir.

    -Alışverişe çıkarken yanında kontrol eden bir yakının olması, alışverişe çıkmadan önce ihtiyaç listesi yapılması çözüm süreci için pratik öneriler olabilir.

  • Çocuklarda alt ıslatma sorunu

    Tıbbi olarak ENÜREZİS, halk arasında ‘yatağı ıslatma’ ‘alt ıslatma’ olarak bilinen bu durum çocuklarda sık görülen bir sağlık sorunudur.

    Normal gelişimi olan çocuklarda gündüz mesane kaslarını kontrol etme 2-3 yaş civarında gelişir.4-5 yaş aralığında gece mesane kontrolünde gelişmesi beklenmektedir.Eğer çocuk 5 yaşından sonra halen gündüz ve/veya gece altını ıslatıyorsa bu durum araştırılmalıdır.

    Alt ıslatma tıbbi nedenlerden mi yoksa psikolojik nedenlerden mi kaynaklanıyor tespit etmek önemlidir.

    TIBBİ NEDENLİ ALT ISLATMA

    Diabet (şeker hastalığı),

    Böbrek fonksiyon bozuklukları,

    Mesane ve boşaltım sistemi bozuklukları ve

    Çeşitli parazitlerden dolayı oluşuyor olabilir.

    Bu durumlarda tıbbi müdahale ile tedavi edilmesi gereklidir.

    Eğer böyle bir neden yok ise psikolojik kaynaklı olduğu düşünülür.Özellikle tuvalet alışkanlığını kazandıktan bir süre sonra alt ıslatmaya başlayan çocuklarda yaşamsal değişiklikler mutlaka değerlendirilmelidir.

    PSİKOLOJİK NEDENLİ ALT ISLATMA

    Aile tutumlarında: sorunlar sert,katı cezalandırıcı,eleştirici,sevgisiz tutumlar veya aşırı rahat,bireyselleşmesine izin verilmeyen çocuklarda görülebilir.

    Yaşam içinde stres yaratan değişimler: kardeş olması,anne baba ayrılığı,anne-baba yada sevilen birinin kaybı,arkadaş zorbalığı,öğretmen sıkıntıları gibi nedenlerden kaynaklanabilir.

    GENETİK NEDEN

    Ailede diğer kardeşte,anne veya babada bulunması çocukta alt ıslatma sorunu olmasının bir nedenidir.

    DERİN UYKU SORUNU

    Derin uykusu olan çocuklarda mesane dolsa da beyne giden sinyalleri algılayamadıkları için alt ıslatma sorunu oluşmaktadır.

    PİSİKOLOJİK NEDENLİ ALT ISLATMA SORUNUNDA TEDAVİ

    Öncelikli olarak aileye çocuğun bunu bilinçli olarak yapmadığı açıklanmalıdır.Suçlayıcı,aşağılayıcı,cezalandırıcı tutumların daha büyük stres kaynağı olduğu belirtilmelidir.Çocuklarını bu sorunun aşılabileceği konusunda motive etmeleri ve nasıl davranacakları belirtilmelidir.Bu davranış değişikliği ve tuvalet hijyen çalışmalarıyla hasta takibe alınmalıdır.Eğer bu yöntemler ile sorun çözülemezse ilaç tedavisi düşünülebilir.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskanma insanın doğasında olmasına rağmen bazı durumlarda kontrol edemedİğimiz bir hal olarak karşımıza çıkar.Mesela kardeş kıskançlığı denilen durum tam da bunun açıklaması şeklindedir aslında..

    Kardeşler arası kıskançlık; rekabet kavramını geliştirmek, mücadele etmek, hayata hazırlamak ve baş etmeyi öğretmek gibi durumları sağlıklı bir şekilde öğretme İhtimalini alabilirken, bu durum kardeşler arası kontrol edilemediğinde aşırı  ve zarar verici durumlar haline gelebilir. Aslında anne babanın elinde olan bu durumu yaratmak da aile içerisindeki dengeleri sağlıklı bir şekilde dağıtmak da yine anne babanın elindedir. Bu dengeleri dağıtırken otoritenin kimde olduğunu anne babanın ve çocuğun hakları, sorumlulukları gibi kavramların atlanılmaması gerektiği çok önemli bir detaydır.Mesela anne baba kardeş isteğini çocuğa göre değil kendi ekonomik ve duygusal alt yapısına bakarak karar vermeli ve buna göre davranmalıdır. Bu hem çocuk için hem de anne baba için evde çatışmadan uzak, sağlıklı ve mutlu bir ortamın oluşmasına olanak sağlayacaktır.

    Annenin hamile kaldığını öğrendiği andan itibaren çocuğa bu haberi doğru bir şekilde verilmesi ve anne babanın davranışlarına yansıtması gerekiyor. Çocuğun soracağı sorulara karşı anne babanın önceden hazırlıklı olması hatta anne baba kendi içinde prova yapıyor olması bu sürecin daha sağlıklı bir şekilde sonlanmasını sağlayacaktır.

    Çocuğun yaş aralığı dikkate alınarak soracağı sorulara karşı anne baba önceden hazırlıklı olmalı, Çocuğun zihninde canlanması için basit ve somut ifadeler kullanmalı. Çocuğa kardeşi hakkında baskı yapıcı tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Emir cümleleri kullanılmamalı; yapmak zorundasın, o senin kardeşin, sevmek zorundasın gibi…

    Nedenleri

    -Anne babanın sevgisini kaybetme korkusu 

    -Kendi biricikliğini geri plana atıldığı hissi

    -Bakım veren anne-babanınn eskisi gibi ona zaman ayırmayıp onun isteklerine cevap veremeyecek bir hal alma 

    -Var olan mevcut düzenin dağılma hissinin yarattığı huzursuzluk

    Belirtileri

    Altına kaçırma

    -Şiddet (fiziksel, psikolojik, duygusal )

    -Ağlama

    -Tırnak yeme, parmak emme

    -Uyku problemi

    -Bebeksi konuşma ve davranışlar

    -Dikkat çekmek için yapılan mantıksal açıklaması olmayan hareketler yapmak

    -Fiziksel bir rahatsızlığı olmadığı halde varmış gibi söyleme

    -Huzursuz mutsuz ve hırçın olabilme.

    Çözüm Yolları

    -Anne baba ve çocuk otoritesinin belirlenmesi

    -Hamile kalındığında anne baba tarafından çocuğa aktarmak

    -Yeni doğacak çocuğun eşya ve oda seçiminde büyük çocuktan yardım, destek alınması ve fikirlerine önem verilmesi

    -Anne kardeşi emzirirken büyük kardeşle de aynı zamanda duygusal bir bağ kurmalı

    -Kardeş kararını büyük çocuğa söylerken herhangi bir tören ya da ödül sistemi kullanılmamalı gayet doğal; biz anne baba olarak bu kararı verdik. Senin de bilmeni isteriz. Gibi ifadeler kullanılmalı.Unutulmamalıdır ki bu kararı veren anne-babadır.Bu kararı çocuğa bıraktığı zaman erkek olsun kız olsun şöyle olsun böyle olsun gibi istekleri bitmeyecek ve istemediği bir cinsiyet doğduğu zaman onu kardeşi olarak benimsemesi uzun süreblir.

    -Büyük kardeşte gerileme (bebeksi davranma, altını ıslatma…) varsa mutlaka geç kalınmadan bir uzmandan yardım alınmalı ki var olan sorun büyümesin ve sonradan daha korkunç şekilde karşınıza çıkmasın .

    -iki çocuk arasında yaş farkı fazla olunca büyük çocuğa küçük çocuğun annesiymiş gibi ağır sorumluluklar vermekten kaçının.

    -Bebeğin bakımında verilen sorumluluklar daha hafif olmalıdır.

    -Kardeş ile ilk karşılaşması mümkünse bebeğin yatağında yatar hale getirildikten sonra olmalıdır.

    Kıskançlık doğaldır ancak aşırısı normal olmayan bir hal alır.Anne babanın baş edemediği noktada kardeşlerin bir arada yaşamalarını sağlıklı ve devamlı hale getirmek için destek alması aile ve çocuk için çok önemlidir.

  • Çocukluk çağı depresyonu

    Çocukluk çağı depresyonu

    Adını duyunca bile çocuklara yakıştıramadığımız bir psikiyatrik durum DEPRESYON. Yetişkinlik döneminde belli özellikleriyle çok net anlaşılabilirken çocuklarda durum biraz daha farklı görülmektedir.Küçücük bedenler için kocaman bir durum.

    Klinik tecrübelerime göre günümüz aile yapısı,yaşamsal durumlar, eğitim sistemi düzensizlikleri,sosyal yaşam içindeki güvensizlikler, toplumdaki hızlı değişen siyasi,kültürel ekonomik dalgalanmalar,medya yoluyla maruz kalınan olumsuz durumlar, aile içi şiddet vs gibi olaylar çocukları sandığımızdan daha fazla etkilemektedir.

    DEPRESYONDA RİSK FAKTÖRLERİNİ gözden geçirecek olursak:

    Anne baba tutumları,olumsuz, eleştirici ,aşırı katı tutumlar,

    Anne baba ayrılığı,

    Anne baba kaybı,

    Aile içi şiddet,

    Okula başlama,okul içi olumsuz davranışlara maruz kalma,

    Sevilen bir yakının kaybı,

    Kardeş olması,

    Anne yada baba da psikiyatrik bozukluk öyküsü,

    Ciddi bir hastalık öyküsü,

    Taşınma,yer değişiklikleri,

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu,davranış bozukluğu,tik bozuklukları,konuşma sorunları gibi psikiyatrik sorunlarda çocukta depresyon gelişme riskini arttırmaktadır.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ:

    Depresyon belirtileri çocuklarda yetişkinlere göre farklılık göstermektedir. Yetişkinler durumlarını kendileri fark edebildikleri için sorun daha hızlı anlaşılmaktadır. Fakat çocuklarda duygulanım ve davranışlarda ki değişiklik çevresindeki büyükler tarafından fak edileceği için yardım arayışı da gecikebilmektedir.Aşağıda belirtilen bulgulardan birkaçı çocuğunuz yada öğrencinizde var ve 1 aydan fazladır devam ediyorsa mutlaka bir uzmana başvurmanızda fayda vardır.

    Özellikle bebeklik döneminde bakım verenin ayrılığı sonucu çocukta ilgisizlik, aşırı ağlama,huzursuzluk,uyku sorunları görülebilir.Eğer bakım veren (anne) kısa sürede dönerse problem olmaz fakat bu durum uzun sürerse kalıcı bir duygu durum bozukluğu oluşabilir.

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE:

    Huzursuzluk,

    Hırçınlık,

    Korkular,

    Mutsuz yüz ifadesi,

    Halisünasyonlar,

    Yaşıtlarıyla oynamayı reddetme,

    Oyuncaklara ve yaşıtlarına zarar verme,

    Büyüklere öfkeli davranma,

    Kazanılmış beceri olan tuvalet alışkanlığında gerilemeler,alt ıslatma,kaka kaçırma gibi,

    Mutsuzluk,

    Çabuk sıkılma,

    İsteksizlik,

    Uyku ve yeme alışkanlıklarında değişiklik,kilo kaybı olmasa da yaşına uygun kilo boy gelişiminde sorun olabilir,

    Bazı fiziksel belirtiler baş ağrısı,karın ağrısı gibi eşlik edebilir.

    Okul öncesi dönemde genelde bilgi aileden alınır.Okul çağı çocuklarda ve ergenlerde kendileriyle duygu durumları ve bu durumda ki olumsuz düşünceleri konuşulabilir.Depresyonda intihar düşüncesi mutlaka sorgulanmalıdır.İntihar düşüncesi yaşla artsa da çocuklarda olacağı ihtimali göz ardı edilmemelidir.

    OKUL ÇAĞI ÇOCUKLARDA:

    Yukardakilere ek olarak

    Okula gitmek istememe,

    Başarısız olma kaygısı,

    Sevilmediğini düşünme,

    Okul performansında düşüş,

    İçine kapanma,

    Kendini beğenmeme,

    Konsantrasyon sorunları,

    İntihar düşünceleri görülebilir.

    Tabii ki ergenlikte de Depresyon vardır. Ve yetişkin depresyon bulgularına benzer bulgular görülmektedir.

    Bu bulguları siz fark ettiğiniz ya da çocuğunuz size mutsuz,isteksiz olduğunu söylüyor ise geçer diye beklemek doğru yol değildir.Bu belirtilerden bazıları bir olay sonucunda oldu ve kısa sürede geçtiyse sorun yoktur.Ama başladı ve artarak çocuğun günlük yaşantısını bozarak devam ediyorsa lütfen dikkatli olun.

    TEDAVİ

    Depresyon tanısını için iyi bir öykü almak önemlidir.Risk faktörleri varmı, tetikleyici bir olay var mı,ailenin duruma yaklaşımını öğrenmek çok önemlidir.Fiziksel belirtiler var ise ve kilo alışı vs bozuk ise bu anlamda gerekli laboratuar incelemelerini ve gerekli konsültasyonları istemek uygun olacaktır.

    Tedavide öncelikli olarak aileyi bilgilendirmek ve onların iş birliğini sağlamak şarttır.Çocuğa yaşadığı durumu anlayacağı bir dilde anlatmak ve yapılacakları onunla da konuşmak ve uyumu arttırmak önemlidir.Çocukla psikoterapi çalışmaları çocuğun gelişim düzeyine göre ayarlanmalıdır. Ve uygun ilaç tedavisi başlanarak takibe alınmalıdır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon psikanalitik literatürde en genel açıklaması ile ” sevilen bir nesnenin kaybı sonrasında hissedilen üzüntü duygusu”‘dur. İnsan yaşamının her döneminde bireyin karşılaşabileceği bir psikolojik rahatsızlıktır. Birey doğumundan sonra çevresindeki çeşitli nesnelere ilgi duymaya ve sevgisini yüklemeye başlayacaktır. Hayatın insana öğreteceği, belki de kabullenmek istemediği derin zorlantılardan bir tanesi “kaybetme” durumudur.

    Bireyin kaybetme eylemiyle tanışmasının doğumuyla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Anne rahminde yaşamsal gereksinimlerini kusursuza yakın karşılama imkanı vardır. Bu imkanların yanı sıra yaşamında kişinin karşılamak zorunda olduğu ihtiyaçları yoktur. Bu sebeple anne rahmindeki bireyin ihtiyaç duygusu gelişmeden her gereksinimi karşılanmaktadır. Bu korunaklı ve besleyici ideal ortam, sağlıklı koşullarda 9 ay 15 gün sonra terk edilmek durumundadır. Birey için ilk ayrılık, ilk kayıp anne rahminden ayrılma ile başlayarak hayatının ilerleyen dönemlerinde devam etmektedir. Nesne kaybının depresyon olarak tanımlanan psikopatolojiye sebep olduğunu belirttik. Ancak her ayrılığın ya da her nesne kaybının kişiyi depresif bir yaşam yaşantılamaya götüreceğini söylemek mümkün değildir. Kişi için doğum travmatik olsa dahi bu süreç kişinin ilk depresyonunun sebebidir diyemeyiz.

    Depresyonun literatürdeki karşılığı Yunanca kökenli melankoli kelimesidir. Melankoli kelimesi Yunanca üzüntü olarak Türkçeye çevrilebilir. Melankoli ilk olarak literatüre Sigmund Freud’un analizleri sonucunda fark ettiği insanların psikolojik durumlarının tanımlanmasından önceye dayanmaktadır. Günümüzde kara üzüntü olarak da bilinen melankolinin tanımlaması Hipokrat’ın insanları hasta eden nedenleri belirttiği dört ana unsurdan bir tanesidir. Rivayet edilene göre Hipokrat insanları hasta eden melankoliyi “kara safra” olarak tanımlamıştır.

    Depresyon, kısa bir tanımlamadan daha fazlasını içermektedir. Bu sebeple çeşitli tıbbi alanlardan uzmanlar bu rahatsızlığın sebepleri üzerine çalışmalar yapmıştır. Depresyon hastalığı üzerine çalışmaların yapıldığı alan psikolojidir. Psikoloji bilimi içerisinde Sigmund Freud’un tanımlamasının sonrasında da çalışmalar vardır. Sonrasında yapılan ve geliştirilen kuramlar hastalığın nedenleri ve tedavisinde oldukça önemlidir.
    Depresyon üzerine çalışmalar yapan başta Sigmund Freud, Karl Abraham olmak üzere depresyonun tanımlamasında değerli katkıları olan Melanie Klein, Carl Gustov Jung birbirleri ile çelişmeyen paralel şekilde depresyonu tanımlamışlardır. Depresyonu tanımladığımız giriş metninde söylediğimiz gibi depresyon ile bireyin ilk karşılaşması çocukluğun ilk yıllarına dayanır.

    Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımına göre depresyonun sebebi bireyin libidinal yatırımı sonucu ortaya çıkan arzu ve ödipal kompleks sonucu ortaya çıkan cezalandırılma kaygısıdır. Sigmund Freud depresyonu; yas ve melankoli kavramlarıyla tanımlamıştır. Depresyon, Sigmund Freud’un psikoseksüel evrelerinin ilki olan oral evreye denk gelmektedir. Abraham ve Freud’un depresyon tanımını kavrayabilmek için, yas ve melankoli kavramlarını tanımlamak gerekmektedir.

    Birey hayatının her aşamasında libidinal yatırım yapılmış olsun veya libidinal yatırım yapılmış olmasın kayıplar yaşamaktadır. Libidinal yatırımın yapılmadığı nesnelerin varlıkları ve yoklukları bireyin yaşamı için önem arz etmemektedir. Bu sebeple, bireyin patolojik olarak etkilenmesi, kaybedilen nesneye karşı duygularına bağlıdır. Bireyi depresyona götürecek bir nesne kaybında, yas ve melankoli gözlenir. Freud ve Abraham’a göre; yas, bireyin kayıba karşı içsel tepkisidir, melankoli ise dışsal tepkisidir. Yas ve melankoli, oral dönem olarak tanımlanan yaşamın 0-1 yılları arasında ortaya çıkmaktadır.

    Carl Gustov Jung’un depresyon tanımı Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımıyla paralellik göstermektedir. Jung, kişiyi depresyona iten sebebin libidonun ketlenmesi olarak tanımlar. Kişi libidinal yatırım yaptığı nesneyle ilişkisi engellendiği zaman arzularını içe yönlendirmek zorunda kalır. İçe yönlendiren arzular, kişiyi tatmin etmekten ziyade kişiyi yaşamında yer alan keyif veren uğraşlardan uzaklaştırır.

    Melanie Klein, depresyonun bireyin özellikle anne ile kurduğu ilişkideki ambivalansın hayatının devamında kurduğu ilişkilerde tekrarlanmasıyla ortaya çıktığını ileri sürer. Bebeğin anneye karşı beslediği sevgi gibi olumlu duyguların yanında, öfke ve nefret gibi olumsuz duyguların da olduğunu belirtir. Bu karmaşa bireyin yaşamının her evresinde kurduğu ilişkilerde devam eder. Depresyonun anlamlandırılıp ortadan kalkması için anne ile olan ilişkinin çözümlenmesi gerektiğini belirtir.

    Sınırların yavaş yavaş kaybolmaya başladığı bir zaman dilimi yaşanmaktadır. Özellikle gelişen teknoloji ile birlikte sınırlar ortadan kalkmaktadır. Bireyin arzu ettiği nesneye ulaşmak için çok fazla bir çaba harcamasına gerek yoktur. Gelişen teknoloji insan hayatını kolaylaştırdığı gibi ” arzu ” kelimesinin de içinin boşalmasına sebep olmaktadır. Bu dönem içerisinde yaşayan bireylerin temas halinde olduğu sayısız etkileşim aracı vardır. Temel motivasyon göz ardı edilerek, bir ilizyon ile suni yollardan arzu tatmini yaşanmaktadır. Suni tatmin bireye kısa süreli bir doyum sağlamaktan öteye geçmemektedir. Kolay elde edilen nesneler, hızlı bir şekilde kaybedilmektedir. Önceki depresyon yazılarımızda belirtildiği gibi depresyonun temel sebebi ketlenen libido ve kaybedilen nesnedir.

    Günümüzde çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemi için çok sayıda depresyona sebep olabilecek örnekler sunulabilir. Her bir dönem için birer örnek vermek yazımızda yer alan teorik açıklamaların kavranmasını kolaylaştıracaktır.

    Çocukluk dönemi incelendiğinde, ebeveynlerin; çok küçük yaşlardan itibaren çocuklarına sundukları tablet, akıllı telefon, bilgisayar, televizyon gibi zaman geçirme araçları vardır. Bireyin doğumuyla başlayan ihtiyaçlarına baktığımızda bu araçların hiçbirinin çocuğun psikolojik gelişimine hizmet etmediğini görmekteyiz. Çocuk doğumundan kısa bir süre sonra arzu nesnesinden mahrum kalır. Arzulanan anne veya baba yerine çeşitli teknolojik aletler geçmektedir. Bu bireyin ilk olmasa da hayatının kalanına etki edebilecek en uzun süreli depresyonudur.

    Ergenlik dönemindeki bireylere önceki yıllarda sunulan imkanlar, çeşitli sebeplerle ellerinden alınmaktadır. Bu sebepler aileden aileye göre değişmekte ancak eylemler çoğu aile için sabit kalmaktadır. Bu süreci analiz ettiğimizde karşımıza basit bir kısıtlamadan fazlası çıkmaktadır. Bireyin halihazırda kaybetme kaygısı vardır. Bu kısıtlama olarak görülen eylem, kişi için kaybetme kaygısını tetiklemektedir. Bir diğer deyişle kastrasyon kaygısını tekrar hatırlatmaktadır. Ergenin depresyon yaşamasının nedenlerinden bir tanesi olarak sunulabilir.

    Yetişkin bireylerin hayatlarındaki depresyonu açıklamak için genel geçer bir örnek vermek uygun olacaktır. Biyolojik olarak belirli yaştan sonra kadın ve erkek için cinsel üretkenliğin ortadan kalktığı dönemler vardır. Andropoz ve menopoz dönemleri bireyin temel arzu kaynağı ve motivasyonundan yoksun kaldığı dönemdir. Bu süreçte, yetişkin bireylerin depresyona yatkınlıkları biyolojik ve psikolojik olarak bilinmektedir.

    Herhangi bir psikolojik rahatsızlıkta bir genelleme yaparak kriter belirlemek mümkün değildir. Ancak bireylerin farkındalıklarını artırmak adına teorik bilgilere günlük hayatta karşılık gelebilecek örnek sunulmuştur.