Yazar: C8H

  • Gebelik Psikolojisi

    Gebelik Psikolojisi

    Hamilelik kavramı, anne adayının hamile olduğunu öğrendiği o ilk an çok özel ve biricik bir dönemdir. Bu dönemde anne adaylarımız duygusal, psikolojik ve fiziksel değişim içerisine girebilirler. Bu dönemi rastgele yaşamamaları ve bilinçlenmeleri hem kendileri hem de bebek için oldukça önem taşımaktadır. Birtakım değişkenlikler yaşayacağının bilincinde olan anne adayı bu tür durumlarla nasıl baş edebileceğini bilirse gebelik dönemini oldukça rahat yaşayacaktır.

    Hamileliğin ilk aylarında anne adaylarının birtakım değişkenliklerle karşılaşmaları son derece olağan bir durumdur. Bunlar bulantı, kusma, yorgunluk, uykusuzluk gibi kavramlarken psikolojik anlamda ilk bir ay daha depresif bir tutum sergileyebilirler. (istenmeyen gebeliklerde bu süreç daha uzun olabilir.) Bunun yanı sıra sadece karı-koca olmaktan ziyade anne baba sıfatlarının eklenmesi, sosyal yaşantılarının eskiye oranla sınırlanması kişilere daha fazla sorumluluk yükleyecektir.

    Anne adayımız ilk hamile olduğunu öğrendikten, sevincini ve heyecanını çevresindekilerle paylaştıktan sonra normal yaşama döndüğünde birtakım kaygılar duymaya başlayabilir. Bunun ilk başında, bebeğime nasıl bakacağım, ona yeterli gelebilecek miyim, kilom artacak mı, doğumdan sonra kilo verebilecek miyim gibi düşünceler karşılaştığımız durumlardır. Bu düşüncelerden kaynaklı strese kapılma hem bebeği hem anne adayını hem de ilişkileri olumsuz anlamda etkileyebilmektedir. O yüzden hamilelik sürecine girdiğiniz andan itibaren eş desteği ve uzman desteği beraberinde ilerlemek duyduğunuz kaygı ve korkuları en aza indirgeyecektir.

    Bunun yanı sıra eşine karşı eskisi gibi çekici gelememekten endişe duyulduğu zaman diyet yapmak, rejime girmek onaylanan bir davranış çeşidi değildir. Burada hedef noktası bebektir ve bebeği düşünerek hareket etmek, ona göre beslenmek, dinlenmek son derece önemlidir.

    Anne adaylarının kendi anneleriyle olan ilişkisinin önemi bu dönemde oldukça büyüktür. Anneyle ilişkisi ve iletişimi çatışmalı olan bireylerin hamilelik sürecinde durumu kendisiyle bağdaştırması, şüphe ve kaygı duyması oldukça olağan bir durumdur.

    Eş desteği hamilelik sürecinde ve sonrasında oldukça önemli bir faktördür. Ruhsal değişim yaşayan anne adayı bir de eş desteğinden mahrum kaldığında ne yazık ki daha çok strese ve sıkıntıya maruz kalabiliyor. O yüzden bu noktada eş desteği oldukça önemli. Bunun başında ise eşlerin büyük bir sabır ve anlayış göstermeleri geliyor.

    Hamilelik sürecinde gergin ortamlardan olabildikçe uzak kalmak, iletişim düzeylerini sağlam ve iyi tutmak, katılım sağlanabilecek aktivitelere katılmak bu sürecin daha rahat geçmesinin koşulsuz bir parçasıdır.

    Doktorunuzla olan iletişiminiz, sizi her konuda bilgilendirmesi ve yönlendirmede bulunması bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Doktorunuzla oluşturduğunuz güven duygusu yaşadığınız kaygıların ve düşüncelerin ortadan kalkmasının başında yer alıyor. Eğer ki hamilelik sürecindeki psikolojik değişkenliklerin süresi uzunsa, kendinizi mutsuz ve düşünceli hissediyorsanız, depresif hal ve tutum hala ortadan kalkmadıysa bir uzmandan destek almak, ertelememeniz gereken bir durumdur.

    Son olarak gebelik sürecinde bebeği olumsuz anlamda etkileyen terotejen çeşitleri aşağıda sıralanmıştır.

    HAMİLELİKTE GELİŞİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

    Teratojen: Hamilelik süresince annenin zarar verici etkilere maruz kalması.

    TERATOJEN ÇEŞİTLERİ

    1) Reçeteli, reçetesiz kullanılan ilaçlar. (Vitaminlerde dahil)

            – Zeka üzerinde tahribata yol açabilir. Çocuk sakat doğabilir.

           –  Antidepresanlar bebeğin nefes almasını olumsuz etkiler.

    2) Kafein (Günlük 100mg’den fazlası zarar)

    3) Kanuna aykırı haplar

            – Fiziksel görünüm, prematüre bebek, sakinleşemeyen bebek, uyku bozukluğu, ruhsal bozukluklar.

    4) Tütün

           – Düşük, prematüre doğum, doğan bebeğin zayıf olması, çocukluk kanserleri, astım, kalp ritm bozukluğu

    5) Alkol

            – Fiziksel yapı, yüz bozukluğu, zeka geriliği, genital organ bozuklukları

    6) Radyasyon

            – Radyasyon ışınları bebekte kanser riskini ciddi derecede artırır.

    7) Çevre Kirliliği

           Hava ve sudaki kirlilik, GDO’lu gıdalar

    8) Bulaşıcı Hastalıklar

          – Soğuk algınlığı hamilelikte risk taşıyabilir. (Sağırlığa, geç yürümeye, zeka geriliğine neden olabilir.)

    Özellikle ilaç kullanımında doktorunuza danışmadan hareket etmeyiniz.

  • Gastroözefagial reflü hastalığı

    Mide içeriğinin öğürme ve kusma olmaksızın özefagusa geri kaçması sonucu oluşan GastroÖzefagial Reflü Hastalığı (GÖRH), en yaygın görülen gastrointestinal hastalıklardan birisidir. GÖRH oldukça heterojen ve geniş bir semptom yelpazesine sahiptir. Bu yelpazenin bir ucunda tipik belirtilerin olduğu klasik reflü hastalığı tablosu bulunurken, diğer ucunda özefagusa ait tipik semptomların az olduğu ya da sessiz olduğu, buna karşılık özefagus dışı belirtilerin bulunduğu klinik tablolar yer alır. GÖRH kadın ve erkeklerde eşit sıklıkla görülür. Ancak komplikasyonları erkelerde ve ileri yaşlarda daha sık görülmektedir. GÖRH bulunanlarda semptomların intermittant olarak görülme oranı %40’tır. Hastaların %7’sinde hergün, %20’si ise haftada en az bir kez reflü semptomu görülür.1-6. Ülkemizde yapılan bir çalışmada ise GÖRH tanısı alan hastalarda haftada en az bir kez retrosternal yanma görülme oranı %10, regürjitasyon görülme oranı ise % 15.6 bulunmuştur. Aynı çalışmada haftada en az bir kez retrosternal yanma ve/veya regürjitasyon tanımlayanların oranı ise %20 saptanmıştır.3

    GÖRH’da görülen semptom ve bulgular başlıca 3 başlık altında toplanabilir.:1,3,5

    1-Tipik Semptomlar

    2-Atipik Semptom ve Bulgular

    3-Komplikasyonlara ait Semptom ve Bulgular

    Hastaların yaklaşık 1/3’ünde tipik semptomlar görülür. Ancak tipik semptomları olan hastaların bile xdece %47-79’unda endoskopik olarak özefajitis bulguları vardır. Özefajitis saptanan hastaların ise sadece %65’inde GÖRH semptomlarının bulunduğu gösterilmiştir.1,2,7,8

    1-Tipik Semptomlar :

    GÖRH’de en sık görülen tipik semptomlar retrosternal yanma (Heartburn), regürjitasyon, tıkayıcı olmayan disfaji ve göğüs ağrısıdır. Diğer semptomlar ise daha seyrek görülmektedir.8-10 (Tablo 1)

    Tablo 1: GÖRH’de görülen Tipik Semptomlar

    Sık Görülen Semptomlar

    Daha Seyrek Görülen Semptomlar

    Retrosternal yanma

    Aşırı tükrük salgılanması

    Regürjitasyon

    Odinofaji

    Tıkayıcı olmayan disfaji

    Bulantı

    Nonkardiak göğüs ağrısı

    Geğirme, ağız kokusu

    Retrosternal Yanma

    Sternumun arkasında, orta hatta, ksifoid ile manibrium arasındaki bölgede yanma hissi duyulması retrosternal yanma olarak adlandırılır. GÖRH’de en sık görülen semptomdur. Bazen epigastriumun üst kısmına, sırtta interskapuler bölgeye, boğaz kısmına, hatta çene ve kulak altlarına kadar yayılabilir. Yanma hissi zamanla artarak ağrıya da dönüşebilir.11-13

    Gastrik içeriğin reflüsüne izin veren bariyer yetmezliği veya özefagus mukozasının sensitivitesinin artması sonucunda retrosternal yanma ortaya çıkar. Ancak bazen ciddi özefajit, peptik ülser ve Baret Özefajiti varlığında bile, paradoksal olarak retrosternal yanma görülmeyebilir.12

    Retrosternal yanma genellikle yemeklerden 30-60 dakika sonra başlar. Sırt üstü yatıldığında veya hasta öne eğildiğinde artar. Ekzersizle de artabilir. Bazen gece uyandırabilir. Soğuk ve sıcak içecekler, kahve, çay, asitli ve alkollu içecekler yanmayı arttırırlar. Turunçgiller, yağlı gıdalar ve çukulata da retrosternal yanmayı arttırabilir. Hastalar antiasid içtiklerinde 3-5 dakikada rahatladıklarını ifade ederler. Süt içilince de yanma hafifler. Retrosternal yanma sıklığı ve şiddetiyle özefagial mukozal hasar arasında korelasyon yoktur. Reflü dışı nedenlerle de retrosternal yanma olabilir.14-16

    A.B.D. de yaşayanların %10’unda hergün, 1/3’ünde ise ayda bir kez retrosternal yanma görüldüğü bildirilmiştir. Kadınlarda ise gebelikleri süresince yaklaşık %25’inde retrosternal yanma görülmektedir.17

    Reflü normal sağlıklı kişilerde de olabilir, ancak çeşitli mekanizmalarla özefagusa kaçan mide içeriği hızla temizlenir. Bu nedenle herhangi bir semptom oluşmaz. Semptom veya mukozal hasarın oluşmadığı ve hergün çoğunlukla yemeklerden sonra oluşan bu reflü, fizyolojik reflü olarak da adlandırılır.12

    Regürjitasyon

    GÖRH’de görülebilen en önemli semptomlardan birisidir. Gastrik asidin ağza gelmesidir. Bulantısız olması ve abdominal kontraksiyonların olmaması ile kusmadan ayrılır. Ayrıca eforla olmaması ve postür değişikliği ile başlaması da regürjitasyonun diğer br özelliğidir.7,10

    Hastalar yediklerinin ağızlarına geldiğini ve ağızlarında acılık hissettiklerini ifade ederler. Genellikle retrosternal yanmaya asidin boğaza ve ağıza regürjitasyonu eşlik eder.8,10

    Hastalar özellikle öne eğildiklerinde veya sırt üstü yattıklarında ağızlarına asitli su geldiğini söylerler. Ayağa kalktıklarında ise rahatlarlar. Bazı hastalar ise ağızlarında ekşi bir tatın varlığından ve tat alamamaktan, nadiren de dudak yanmasından şikayet ederler.8,10

    Tıkayıcı Olmayan Disfaji

    Tıkayıcı olmayan disfajinin, GÖRH’ı bulunan hastaların yaklaşık %30-45’inde görülebildiği bildirilmiştir.12

    Disfaji genellikle alt özefagusta, daha az oranda ise servikal özefagusta görülür. Hastalarda boğazda dolgunluk hissi, yutmaya başlamada güçlük ve rahatlamak için sık sık yutkunma şikayetleri de bulunabilir. Yutmada güçlük özellikle katı gıdalarla olur. Tekrarlanan yutkunmalar ile pasaj sağlanır, yani disfaji geçicidir. Ancak striktür geliştiğinde disfaji devamlı bir hal de alabilir.8,12

    GÖRH’ı bulunan hastalarda disfaji, ciddi özefajit sonucu peristaltik disfonksiyon veya peptik striktürden de kaynaklanabilir.15

    Non-Kardiak Göğüs Ağrısı

    Kardiak olmayan göğüs ağrılarının büyük bir kısmı özefagus hastalıklarından kaynaklanır. Özefagus hastalıkları içinde ise en sık göğüs ağrısı yapan GÖRH’dir. Miyokard infarktüsü şüphesi ile acil servise başvuran hastaların yaklaşık %23’ünde özefajit bulunduğu saptanmıştır.18 Bir başka çalışmada ise göğüs ağrısı nedeniyle kardiyoloji kliniklerine gönderilen hastaların %38’inde ağrının non-kardiak orjinli olduğu gösterilmiştir. Göğüs ağrısı nedeniyle koroner anjiografi yapılan hastaların %30’unda koronerlerin normal bulunduğu ve koroner kalp hastalığı bulunan hastaların ise %50’sinde özefagusa ait semptomların görüldüğü bildirilmiştir. Bu nedenle göğüs ağrısı bulunan hastalarda ayırıcı tanıda GÖRH de akılda bulundurulmalıdır.19

    Odinofaji

    Ağrılı yutma olarak adlandırılan odinofaji GÖRH’de daza az sıklıkla görülen bir semptomdur. Hastalığın daha ileri bir aşamasının göstergesi olabilir. Genellikle özefagial ülser veya erezyonla birlikte bulunur.12 Çoğunlukla sıcak ve alkollu içeceklerin provake etmesi sonucu ortaya çıkar. Özefagial duyarlılık çok artmıştır. Odinofaji varlığında mutlaka öncelikle GÖRH düşünülmelidir.10,12

    Aşırı Tükrük Salgılanması

    Nisbeten sık karşılaşılabilen bir GÖRH semptomudur. Waterbrush olarak da adlandırılmaktadır. Hastalar aniden ağızlarına ekşi-tuzlu bir sıvının dolduğunu ifade ederler. Bu durum tükrük bezlerinin intraözefagial artmış aside karşı tepki olarak salgılarını arttırması ile oluşur. Tükrük bezlerinin asit reflüsüne karşı yapmış oldukları bu tepki, hasta için koruyucu bir cevaptır.8,20

    2-Atipik Semptomlar

    Ekstraözefagial Klinik Tablolar veya Supraözefagial Semptomlar olarak da adlandırılan Atipik Semptomlar, Larinks, Farinks, Oral kavite, Burun, Nasal sinüsler ve Akciğerlere ait semptom ve bulguları içerir. Bunları genel olarak Kulak Burun Boğaz (KBB) Semptomları, Pulmoner Semptomlar ve Bebeklerde Görülen Semptomlar olarak üç grupta incelemek mümkündür.4,8,21,22 (Tablo 2).

    Tablo 2: GÖRH’da Görülen Atipik Semptomlar

    KBB Semptom ve Bulguları

    Pulmoner Semptom ve Bulgular

    Bebeklerde Görülen Semptom ve Bulgular

    Ses Kısıklığı, stridor

    Kronik öksürük

    Tekrarlayan bulantı ve Kusma

    Laringospazm, boğaz ağrısı

    Aspirasyon pnömonisi

    Öksürük

    Laringeal kontakt ülser

    Boğulma hissi

    Bebekte Siyanoz

    Vokal kord granülomu

    Allerjik olmayan Astım

    Bebek apnesi

    Larenjit, farenjit, Sürekli boğazı temizleme ihtiyacı

    Globus (Boğazda doluluk hissi, yutkunmakla geçmeyen kitle hissi)

    Sandifer Sendromu

    (Bebeklerde Eğilmiş Boyun)

    Posterior glottik eritem ve ödem

    Uyku apnesi

    Bronkopulmoner displazi

    Sinüzitis, otitis

    Kronik Obstriktif Akciğer hastalığı

    Ani Bebek Ölümü Sendromu

    Laringeal darlık

    İdiopatik pulmoner fibrozis

    Sobglottik stenoz, laringeal polip

    Broşektazi ve akciğer apsesi

    Larinks ve farinks kanseri

    Tekrarlayan pnömoni

    Aritenoid fikzasyon

    Hıçkırık

    GÖRH’da görülen atipik bulguların, oral kavitede aftlara, gingivitislere, diş çürüklerine ve diş şekil bozukluklarına, ülseratif oral mukoza lezyonlarına, kronik sinüzite, astıma, kronik interstisiyel akciğer hastalıklarına ve özellikle bebeklerde ani ölümlere neden olabildiği bildirilmektedir.23 Atipik klinik şekiller arasında geniş bir hasta grubunda görülen Larengeal Reflünün de kronik larenjit, larenksin kontakt ülserleri ve granülomları , vokald fold nodülleri, Reinke Ödemi, Subglottik stenoz , Laringotrakeal stenoz Paroksismal larenks spazmları , kronik öksürük, globus farengeus , hatta larenks ve farenks kanserlerine neden olabildiği gösterilmiştir.4,8,21,24-27

    Ekstraözefagial Atipik Reflü Semptomları bulunan hastalarda Tipik Özefagus Semptomları geri planda olabilir. Örneğin astımlıların %40-60’ında, KBB semptomları bulunanların %57-94’ünde ve kronik öksürüğü bulunanların ise %43-75’inde tipik GÖRH semptomlarının bulunamayabileceği bildirilmiştir.4,5,21

    Kronik Öksürük

    GÖRH da öksürük, larengofarengeal reflünün neden olduğu irritasyon ve refleks mekanizmalarının aktive olması sonucunda ortaya çıkar. Genellikle kronik bir öksürük veya tekrarlayan öksürük ve sık boğaz temizleme alışkanlığı vardır.22,25,28,29

    Öksürük ve sık boğaz temizleme alışkanlığı, vokal kordların birbirlerine şiddetli temasına neden olur ve bu iki patolojik mekanizma bizzat kendileri vokal kord epitelinde inflamsyonu arttırıcı etki yaptığından hastaların semptomları giderek şiddetlenmekte ve bazen kalıcı hale gelebilmektedir.29,30

    Üç haftadan uzun süren öksürük kronik öksürük olarak adlandırılır. GÖRH de görülen öksürük kronik bir öksürüktür. Kronik öksürüğün birçok nedeni olabilir. Kronik öksürük vakalarının %21’inde GÖRH bulunduğu bildirilmiştir.29,30

    GÖRH birkaç yolla kronik öksürüğe yol açabilir.25,29:

    1-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması ile nervus vagusun öksürük merkezini uyarması

    2-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması ile nervus vagus yoluyla solunum yollarındaki sekresyonun artması

    3-Özefagus ile trakea arasındaki doğrudan bağlantılar

    4-Mikro veya makro aspirasyonun larinks veya ana solunum yollarını doğrudan uyarması

    5-GÖRH’de çeşitli nedenlerle reseptörlerin veya refleks arkının duyarlı hale gelmesi

    Öksürük çoğu hastada gündüzleri görülürken, bazı hastalarda gece yattıktan sonra ortaya çıkar. Prodüktif veya kuru öksürük şeklinde olabilir. Genellikle üst solunum yolu infeksiyonunu takiben öksürük başlamaktadır.29-31

    Ses Bozuklukları

    Larengeofarengeal Reflünün neden olduğu KBB patolojilerinden birisidir. En sık rastlanan ses bozukluğu şekli ses kısıklığıdır ve bazen en önemli semptom olabilir. Reflü içeriğinin vokal kord mukozasında oluşturduğu hasarın derecesine göre ses kısıklığının süre ve şiddeti değişkenlik gösterir. Vokal kord mukozasındaki değişiklikler erken inflamasyon evresinde ise, hastanın şikayeti genellikle sık sık tekrarlayan, hafif dereceli ses kısıklığı olmaktadır. Ses kısıklığından önce seste çatallanma da görülebilir. Vokal yorgunluk, kronik boğaz temizleme, boğazda aşırı mukus salgısı ve globus gibi semptomlar eşlik edebilir. Ses kısıklığının iki şekilde oluştuğu kabul edilmektedir.24,28,32:

    1-Özefagial reflü sonucu asitin doğrudan doku hasarı yapması sonucu veya

    2-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması sonucu refleks yolla larinks ve farinksin uyarılması ile öksürük ve gıcık hissi, sık boğaz temizleme ve larinks zedelenmesi sonucu ses kısıklığı oluşmaktadır.

    3-Komplikasyon Bulguları

    GÖRH’da en sık görülen komlikasyonlar özefajitis, özefagial erezyon ve ülserasyonlardır. Erezyon ve ülserler nedeniyle kanamalar görülebilir. Özellikle uzun süreli hastalık durumlarında striktür ve Barret özefagusu gibi daha ciddi komlikasyonlar da gelişebilir.12,32,33. (Tablo 3)

    Tablo 3: GÖRH’da Görülen Komplikasyonlar

    Özefajitis, özefagial erezyon ve ülserler

    Striktürler

    Barrret Özefajiti

    Kanama, demir eksikliği anemisi

    Dental erezyon ve diş çürümeleri

    Özefagial adenokarsinom

    Alarm Semptomları

    GÖRH da görülen semptomların bazıları özellikle hastalığın daha ciddi olduğunu gösterir ve bu nedenle de kısa sürede tedavisi gerekir. Bu semptomlara alarm semptomları denir . Alarm semptomlarının varlığında kanser gibi ciddi komplikasyonlar mutlaka ekarte edilmelidir.12,32-35 (Tablo 4).

    Tablo 4: GÖRH’da Alarm Semptomları:

    1-Disfaji

    2-Odinofaji

    3-Kilo kaybı

    4-Kusma

    5-Kanama, Demir eksikliği anemisi

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Artık günümüzde herkes yaşadığı günlük problemleri, endişeyi, üzüntüyü depresyon olarak algılıyor ve de aktarıyor. Oysa ki depresyon tanımı daha derinlemesine ve çarpıtılmış düşüncelerin içinde barındığı bir tanımdır.

    Her insanın zaman zaman kendini kötü hissettiği, karamsarlığa düştüğü, moralinin bozulduğu dönemler olabilir. Fakat bu durum gelip geçicidir. Günün belirli saatlerinde ortaya çıkabilir daha sonrasında ortadan kalkabilir. Depresyonun bu durumdan farkı 2 haftalık bir süreyi kapsayıp, değersizlik, kendine zarar verme, aşırı uyku hali ya da uykusuzluk, aşırı yeme ya da yemeden kesilme, ilgi kaybı, hayattan zevk alamama, sosyal hayatında ve günlük aktivitelerini yerine getirmede zorlanma ya da aksama durumudur.

    Depresyon da olan bir kişi uykuda bölünmeler yaşayabilir, boşluk hissi olabilir, hedef belirlemekte sıkıntıya düşebilir. Aslında uyku problemleri bütün rahatsızlıkların başlangıcı denebilir. Depresyonda olan kişi gece uyusa dahi uyku bölünmelerine maruz kalabilir ve bundan dolayı enerji düşer yorulmalar artar. Bunların yanı sıra depresyonda değersizlik ve suçluluk duygularında artış görülür.

    Depresyon insanın kendi başına çözmesi mümkün olan ya da gelip geçici bir durum olarak görülmesi ve ertelenmesi son derece yanlış bir tutumdur.

    DEPRESYON NASIL ORTAYA ÇIKAR?

    Depresyon, beyindeki kimyasal dengenin bozulması durumudur. Bu bozulmalardan kaynaklı olarak duygu, düşünce ve bedensel işlevlerde bozulmalar ortaya çıkar.

    Depresyon ortalama her toplumda altı kişiden birinde görülen bir rahatsızlıktır ve genellikle genç yaşlarda ortaya çıkar. Kadınlarda daha çok rastlanır.

    Aslında tek bir olayı depresyona bağlamak çok sağlıklı bir düşünce değildir. Depresyon birçok faktörün birleşimi sonucu kişide belirtileri gösterir. Tedavi edilmeyen bir depresyonun süresi 6 ile 24 aya kadar uzayabilir.

    Bir kişiye depresyon teşhisi konulabilmesi için detaylı bir psikolojik muayene gereklidir. Net bir tanı konulabilmesi için ek bilgilerden yararlanabilir.

    SADECE PSİKOTERAPİ DEPRESYONUN DÜZELMESİNDE ETKİLİ MİDİR?

    Eğer ki depresyon düzeyi hafifse sadece psikoterapi ile tedavi yeterli gelebilir. Fakat kişi ağır bir depresyonda ise ilacın yanı sıra psikoterapi daha sağlam sonuçlar verir bu da bir uzman psikolog tarafından çalışmayı gerektirir. En sık kullanılan yöntem bilişsel terapidir. Bu terapide daha çok çarpıtılmış düşünce ve inançlar üzerine çalışma yapılır.

    AİLELER BU KONUDA NELER YAPMALIDIR?

    Öncelikle her insanın dilinde her ne kadar ‘depresyondayım’ kelimesi var olsa da gerçek bir depresyon belirtisinin göz ardı edilmemesi son derece önemlidir. Eğer ki kişide daha önce görülmeyen bir mutsuzluk, üzüntü hakimse bir uzmanla görüşmek, durumu atlamamak gerekmektedir. Özellikle kişi bunu ertelese de yakın çevresi ya da ailesi durumu fark ettiği anda önlem alması son derece önemli bir davranıştır. Bu durumun bir hastalık olduğunu ve tedavi sayesinde ortadan kalkabileceğini ailelerin bilmesi gerekmektedir. Ailelerin yargılamaktan uzak bir tutum halinde olmaları ve onları anladıklarına dair davranış sergilemeleri bu süreçte oldukça önemlidir. Eleştiri veya durumlarını onaylama (gerçekten kötü görünüyorsun) oldukça yanlış bir tutumdur.

    Eğer depresyon ağırsa ve ilaçlı bir tedavi uygulanıyorsa, ilaçların aksatılmaması, kontrol altında tutulması, iyileşti diye yarıda kesilmemesi gereklidir. Çünkü ilaç yarıda kesildiği an depresyon özelliklerinin tekrar baş gösterme ihtimali oldukça yüksektir. Aile doktor ile iletişim halinde olmalı, kendi bildiklerini uygulamaktan kaçınmalıdır. Depresyonda olan kişiye teşvikte bulunmak belki de tedavinin en önemli noktalarından biridir. Çünkü kişi eski aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çekebilir bu noktada ailelerin zorlamadan anlayışlı bir şekilde karşı tarafı teşvik etmesi son derece önemlidir. Fakat bunu yaparken şu noktaya değinmek oldukça önemlidir. ‘Fazla baskı yapmak kişiyi her zaman olumlu anlamda motive etmez.’ Eğer ki depresyonda olan kişi gerçek anlamda aktiviteyi yerine getiremeyeceği düşüncesi içerisindeyse baskı ve ısrar her zaman güzel sonuçlar vermez.

    Depresyonda olan kişiye karşı tavır ve tutum oldukça önem taşımaktadır. Durumunu küçümsemek ya da ‘şımarıklık yapıyorsun’ gibi ithamlarda bulunmak onaylanan hareketler değildir. Kişiye en büyük destek yakın çevresinden ve ailesinden geleceği için ailelerin bu konuda bilinçlenmeleri ve doktoruyla iletişim halinde olmaları son derece önemli bir davranıştır.

  • Kırmızı etin yarar ve zararları

    Kırmızı etin yarar ve zararları

    Sağlıklı bir yaşam için önemli olan kırmızı et, az tüketilmesi durumunda demir ve vitamin eksikliğine bağlı hastalıklara yol açar. Kırmızı et yenmesi, bebekler, gelişme çağındaki gençler ve doğurganlık çağındaki kadınlar için son derece önemlidir. Yeteri kadar et yiyemeyen kişilerde demir, B6 ve B12 vitamin eksiklikleri gelişebilir.

    Ancak kırmızı et doymuş yağ asitleri ve kolesterol açısından oldukça zengindir. Kalorisi de oldukça yüksektir. Bu nedenle aşırı kırmızı et tüketilmesi de bazı durumlarda yararlı olacağına zararlı olabilmektedir.Kırmızı etin az tüketilmesi kadar aşırı tüketilmesi de zararlıdır. Kırmızı etin fazla tüketilmesi; aşırı kilo almaya, kolesterol yüksekliğine, kalp ve damar hastalıklarına, tansiyon yükselmesine ve bazı karaciğer ve barsak hastalıklarına yol açabilir. Ayrıca kırmızı et, sindirimi zor bir besin olduğu için, gereğinden daha fazla et tüketilmesi midede şişkinlik ve hazımsızlık gibi sıkıntılara da neden olabilir. Bu nedenle tüm gıdalarda olduğu gibi kırmızı eti de aşırıya kaçmadan ihtiyacımız oranında yemeliyiz.

    Kurban bayramlarında kırmızı et tüketimi çok artmaktadır. Aşırı tüketilen kırmızı et de zararlı olabileceğinden vatandaşlarımızın kırmızı et tüketirken bazı konularda dikkatli olması gerekir. Öncelikle tüm besinlerde olduğu gibi kırmızı etin de mutlaka temiz olması gerekir. Etin üzerindeki kan, kıl gibi maddelerin uzaklaştırılması için bol su ile yıkanması gerekir. Kırmızı et kolloesterol açısından zengindir ve kalorisi de çok yüksektir. Bu nedenle bayram süresince aşırı kırmızı et tüketilmesi kalp ve tansiyon hastaları için risklidir. Özellikle aşırı tuzlanmış kavurma ve ızgara et yenmesi tansiyon ve kalp hastaları için zararlıdır. Bu hastaların kırımızı eti aşırı tüketmemeleri ve eti fazla tuzlamamaları gerekir. Özellikle koroner kalp hastası olan, 40 yaşın üzerinde, az hareket eden, kilolu, kollesterolu ve tansiyonu yüksek erkek hastaların daha çok dikkat etmesi gerekir.

    Kolesterolü yüksek olan hastaların da aşırı kırmızı et tüketmekten kaçınması gerekir. Mümkün olduğu kadar iç yağ kullanılmamalı ve pişirilmeden önce etin yağlı kısımları mutlaka ayrılmalıdır. Kırmızı etin küçük parçalar halinde sebzelerle birlikte pişirilmesi daha sağlıklıdır. Kurbanların karaciğer ve dalak gibi organlarında parazit bulunabileceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle etler ve sakatatlar çok iyi temizlenmeli ve mutlaka iyice pişirildikten sonra yenmelidir.

  • Çocuklarda Davranış Gelişimi

    Çocuklarda Davranış Gelişimi

    Her anne-baba çocuk sahibi olduğu andan itibaren aslında biraz kaygılıdır. Yeni doğan bebeğin bakımı, büyüme çağı, çocukluk ve ergenlik döneminde her ebeveyn çocuğunun iyi standartlarda, iyi bir düzeyde gelişmesini diler. Aslına bakacak olursak çocuk büyütmek bir sanattır ve her çocuk bir diğerinden farklıdır. Ebeveynler bunun bilincinde olmalı ve ona göre tutum ve davranış sergilemelidirler.

    Çocuk için en büyük rol model anne ve babalardır. Yapılan her olumsuzluğu kaydetme özelliği olan çocukların gerginlikten, tutarsız davranışlardan etkilenme potansiyelleri oldukça yüksektir. Bunlar ilerleyen dönemlerde çocukların davranış şekillerini olumsuz anlamda etkileyebilir. O Yüzden bu noktada eğitim ve bilinçli ebeveyn oldukça önemli iki faktördür.

    Özellikle anneler dönem dönem çocuğun istek, arzu ya da inatçılığından dolayı öfkelenip sinirlenebilirler ama burada dikkat edilmesi gereken en önemli şey net ve tutarlı bir davranış sergilemektir. İstediği her şeyi ağlayarak elde edeceğini kavrayan bir çocuk sizlere karşı bütün isteklerini bu şekilde ifade edecek ve dilediği gerçekleşene kadar ağlama davranışını sürdürecektir.

    Çocuklara karşı orta yolu bulmak her zaman en idealidir. Aşırı hoşgörü ya da aşırı bir disiplinli tutum sergilemek iyi bir davranış şekli değildir. Çocuklarınız dinlemek, ne demek istediklerini ifade etmelerine izin vermek, istek ve davranışlarını yersiz bulmamak gerekir. İlgili olduğu alanlara yani kendi dünyalarına saygı göstermek, çocuklara söz hakkı tanımak oldukça önemli bir davranış şeklidir. Çocuk sevgi ve saygı çerçevesinde büyümüyorsa dikkat çekmek adına bir takım davranışlar sergileyebilir. Bu durumu hırçın, yaramaz olarak adlandırmaktan ziyade çözülmesi gereken bir durum olduğunu belirtmek isterim. Çünkü bu tür davranışlar ilerleyen dönemlerde karakterden özgüvene kadar çocuğu etkiler.

    Bir şeye davranış bozukluğu dememiz için bulunduğu gelişim dönemini ve bu dönemin özelliklerini iyi bilmek gerekir. Her çocuk belirli ölçütlerde yaramaz olabilir veya kendi isteğini yaptırma konusunda inatçı tavırlar sergileyebilir. Eğer ki tutum ve davranışlar kendi yaşının gereğini göstermiyorsa, gösterdiği tutumların yoğunluğu fazla ise davranışlarının sürekliliği uzun ise bu durumun göz ardı edilmemesi gerekir.

    Bu noktada neler yapmak gerekir?

    Her çocuk bilinçsizce hata yapabilir. Hatayı cezalandırmak çocukta yalana, korkuya, utanmaya yok açacaktır. Bu onayladığımız bir davranış modeli değildir. Bunun yerine ‘bu davranışı sergilemen beni üzdü’ demeniz kızmadan tepkinizi ifade etmeniz çocuğun inatlaşma, intikam alma duygularını söndürecektir. Olabildiğince çocuğa karşı açık olmak en sağlıklı davranış modellerindendir. Örneğin uyku saatleri net ve belirli olabilir. Her ne kadar direnirse dirensin bu noktada vazgeçmeyeceğinizi benimsesin.

    İstediğiniz bir davranışı kural olarak değil de eğlenceli hale getirerek öğretmeye çalışın, başarılarını takdir edin. Takdir etmek davranışı pekiştirir. Kıyaslamadan uzak durun, olumsuz etiketlemelerden kaçının. Problemleri birlikte çözmeye çalışın.

  • Hepatit b , bulaşma yolları ve aşılama

    Önemli bir karaciğer hastalığı olan Hepatit günümüzde dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Ülkemizde de son yıllarda sıklığı azalmasına rağmen, özellikle Hepatit B hala önemini korumaktadır. Hepatit geçiren hastaların bir kısmında siroz gibi önemli hastalıkların gelişme ihtimalinin bulunması, hastalığın önemini daha da arttırmaktadır.

    Hepatite neden olan etkenler arasında Hepatit A, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ilk sıralarda yer almaktadır. Hepatit A virüsü sadece akut hepatit oluşturmaktadır. Bunlarda kronikleşme ve taşıyıcılık görülmemektedir. Hepatit B ve C virüsleri ise hem akut, hem de kronik hepatite neden olabilmektedir. Ancak B ve C virüsünü alan kişilerin tümünde hastalık görülmemektedir. Çeşitli yollarla bu virüsleri alan kişilerin bir kısmında karaciğer hasarı ve buna bağlı olarak kandaki karaciğer enzimlerinde yükselmeler görülürken, büyük kısmında sadece taşıyıcılık söz konusudur. Ülkemizde taşıyıcılık oranı C virüsü için %1’in altında iken B virüsünde bölgelere göre % 5 ile 10 arasında değişmektedir. Sağlıklı taşıyıcı olan bireyler herkes gibi toplum içinde yaşamlarını normal olarak devam ettirmektedirler. Ancak taşıyıcıların alkol almamaları, karaciğere zararlı ilaçlardan kaçınmaları ve ortalama yılda bir kez konunun uzmanına giderek karaciğerlerini kontrol ettirmeleri önerilmektedir.

    Hepatit B virüsü (HBV)nü alan kişilerde hastalığın yanı sıra taşıyıcılık da söz konusu olabileceği için bunlarda bulaşma yollarının iyi bilinmesi gerekir.

    HBV’nin bulaşma yolları günümüzde büyük oranda bilinmektedir. Bu virüs başta kan olmak üzere hemen hemen bütün vücut sıvılarında tespit edilmiştir. Ancak pratikte HBV’nin özellikle kan, kan ürünleri ve cinsel temas yoluyla bulaştığı kabul edilmektedir. Diğer vücut sıvıları ile bulaşma gösterilememiştir.

    HBV’de Başlıca Bulaşma Yolları :

    • Kan ve kan ürünleri ile temas ve kan nakilleri
    • HBV bulaşmış iğne, enjektör, bistüri, sonda ve cerrahi aletlerle bulaşma,
    • HBV ile infekte olmuş ve iyi dezenfekte edilmemiş hemodiyaliz cihazları,
    • İyi temizlenmemiş aletlerle diş çekilmesi ve dolgu yapılması,
    • Damardan ilaç kullanımı,
    • Mikropla temas etmiş ve iyi temizlenmemiş aletlerle akupunktur ve döğme yapılması, kulak delinmesi, HBV pozitif kişinin jileti ile traş olunması ve diş fırçası ile diş fırçalanması,
    • Özellikle HBeAg’si pozitif olan taşıyıcı anneden doğan çocuğa doğum sırasında bulaşma,
    • Cilt yarası, kesi, mukoza yaralanması ve kanla temas nedeniyle HBV pozitif kişiden sağlıklı kişiye bulaşma,
    • Cinsel temasla bulaşma

    HBV’nin bulaşma yollarının özelliğinden dolayı bazı kişi ve /veya gruplar risk altındadırlar. Genel olarak özellikle HBV’nin bulaşma olasılığının yüksek olduğu kişilerin öncelikli olarak aşılanması, daha sonra kademeli olarak ve bir plan çerçevesinde diğer kişilerin de aşılanması önerilmektedir. HBV için yüksek risk grubunu oluşturan ve öncelikli olarak aşılanması gereken gruplar şunlardır:

    • Başta laboratuar ve kan merkezi çalışanları olmak üzere, cerrahlar, diş hekimleri ve diğer bütün sağlık personeli,
    • HBV taşıyıcısı olan annelerden çocuğa geçiş doğum sırasında veya daha sonra olabilmektedir. Bu nedenle hasta veya taşıyıcı olan annelerin bütün çocukları ve yeni doğan bebekleri,
    • Seksüel bulaşma HBV’nin kan yoluyla bulaşmadan sonraki en önemli bulaşma yoludur. Bu nedenle hepatitli veya HBV taşıyıcısı olan bireylerin eşleri,
    • Ailede hepatitli veya HBV taşıyıcısı varsa diğer aile fertlerinin tümü ve yakın ilişki içinde bulunduğu kişiler,
    • Homoseksüeller, damardan ilaç alışkanlığı bulunanlar ve genel ev kadınları da HBV’nin yüksek oranda bulunduğu riskli gruplardır. Bunlar da aşılanmalıdır.
    • Kronik böbrek hastalığı bulunanlar, (özellikle hemodiyaliz hastaları),
    • İmmun yetmezliği bulunan hastalar,
    • Kalabalık yaşam şartları, kötü hijyen ve düşük sosyoekonomik durum HBV’nin bulaşma oranını arttırmaktadır. Bu nedenle yetiştirme yurtları, bakımevleri,hapishaneler ve kreşler gibi insanların toplu olarak bir arada bulundukları ve pek çok malzemenin ortak olarak kullanıldığı yerlerde yaşayanlar,
    • Başta hemofili hastaları olmak üzere, sık kan ve kan ürünleri nakli yapılanlar veya hastaneye bağımlı, sık enjeksiyon ve sık perkütan girişim yapılan hematoloji ve onkoloji hastaları, diğer kronik hastalar,
    • Toplumumuzda HBV taşıyıcılık oranı yüksek olduğu için ve yeni doğan bebeklerin immün sistemleri de henüz yeterince gelişmediği için, bütün yeni doğan bebekler risk altındadır ve aşılanmalıdır.

    Yapılan çalışmalarda günümüzde sadece HBV’ye karşı antiserum ve aşı geliştirilebilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde öncelikli olarak risk altında bulunan kişiler olmak üzere bireylere aşılama programları uygulanmaktadır. Yapılan kan tetkiklerinde sadece hem HBsAg, hem de Anti-HBs sonucu negatif olan kişilere aşı yapılır.

    HBV ile temas şüphesi olan kişilere ilk 72 saat içinde HBV spesifik immün globülin yapılarak pasif bağışıklık sağlanabilir. Aktif bağışıklık ise ülkemizde de bulunan dört ayrı Hepatit B aşısından herhangi biri ile yapılabilir. Aşılama ile sağlanan koruyuculuk bütün aşı tiplerinde % 90’nın üzerindedir.

    Aşılar önerilen programa uygun olarak, zamanında yapılmalıdır. Üç doz aşı yapıldıktan en erken 6-8 hafta sonra aşının tutup tutmadığı kontrol edilmelidir. Genel olarak son aşı dozundan 12 ay sonra antikor (Anti-Hbs) düzeyine bakılması, düzeyi düşük olan kişilere ek olarak tek doz aşı yapılması önerilir. Daha sonra ise ortalama 4-5 yılda bir, antikor düzeyine bakılması ve aşının koruyuculuğunun arttırılması için gerekirse tek doz aşı yapılması gereklidir.

  • Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel İşlev Bozuklukları

    Her ilişkide cinsel yaşantı oldukça önem arz etmektedir. Cinsel hayatı aktif olan bir çift ile cinsel yaşantıda sıkıntı yaşayan çiftler arasında ki ilişki düzeylerinde oldukça farklılık görülmektedir. Bu nedenle cinsel işlevde herhangi bir sıkıntı yaşayan kişilerin durumu göz ardı etmeden bir uzmanla çalışması ve uzman tarafından detaylı bir şekilde sorunların saptanması ve gerekli müdahaleyi terapiye özgü teknik ve metodlarla uygulamaya sokması gerekmektedir.

    Cinsel işlev bozukluğu nedir?

    Her cinsel yaşantısında aksaklık yaşayan kişiler de cinsel işlev bozukluğu olacak diye bir kural yok. Hayatın her döneminde olduğu gibi cinsel yaşantıda da zaman zaman problemler yaşanabilir. Belki iş yoğunluğu, yorgunluk belki stres ya da ilişkisel problemlerden kaynaklı olarak cinsel işlevde sıkıntılar yaşanabilir. Bu durum süre açısından kısa olduğu için sorun olarak ele almak pek doğru olmayabilir. Asıl önemli olan cinsel işlev bozukluğunun süresidir. 6 ay ve daha uzun süreden beri bu problemle karşı karşıyaysanız bir uzmandan destek almanızın zamanı gelmiş demektir.

    Burada özel olarak değinmek istediğim bir diğer konu ise problem kim tarafından yaşanıyorsa yaşansın tek bir kişi üzerinden değerlendirmenin yanlış olduğudur. Bu durum bir çift problemidir ve kişilerin birbirini yargılaması durumu çözmekten ziyade daha karmaşık bir hale sokar.

    Tedavi mümkün müdür?

    Cinsel İşlev Problemleri iki açıdan ele alınır. Biri psikolojik diğer ise biyolojik. Bazı durumlarda ikisi birlikte görülebilir. Bu problemler birden çok sebepten dolayı ortaya çıkabilir. Örneğin mitlerden, abartılı beklentilerden kaynaklı ortaya çıkabileceği gibi fizyolojik ya da emosyonel durumlardan da kaynaklanabilir. Psikolojik açıdan ele alacak olursak; Durum eğer ki psikolojik bir nedene bağlı ise tedavi bir uzman desteği ile mümkündür. Genel anlamda seanslar 6-12 seans arası değişkenlik göstermektedir fakat kişinin tedaviye uyumu, seanslara katılımı süre açısından değişkenliğe sebep olabilir.

    Cinsel İşlev Bozukluklarından bahsedecek olursak;

    Cinsel Ağrı Bozuklukları

    Vajinismus

    Disparoni (Cinsel birleşme öncesinde, o an ya da sonrasında ki ağrı olarak tanımlanır.)

    Orgazm İle Alakalı Bozukluklar

    Kadınlarda Orgazm Bozukluğu

    Erkekte Orgazm Bozukluğu

    Erkekte Prematür Ejekülasyon (Erken Boşalma)

    Retarde Ejekülasyon (Geç Boşalma)

    Cinsel Uyarılma Bozukluğu

    Kadında Cinsel Uyarılma Bozukluğu

    Erkekte Cinsel Uyarılma Bozukluğu

    Erkekte Erektil Disfonksiyon (Sertleşme Sorunu)

    Cinsel İstek Bozukluğu

    Cinsel İstekte Azalma Bozukluğu

    Cinsellikten Tiksinme Bozukluğu

    Madde Kullanımının Yol Açtığı Cinsel İşlev Bozuklukları

    Kullanılan madde ilk etapta cinselliği artırsa da zaman içerisinde orgazm, ereksiyon konusunda problemler görülmeye başlanır.

    Cinsel Kimlikten Kaynaklanan İşlev Bozukluğu

    Kişi biyolojik olarak sahip olduğu bedene karşı bir aidiyet duygusu içerisinde olmayabilir. Yani kendi cinsinden hoşlanabilir. Toplum ve çevre baskısından kaynaklı olarak karşı cinse bir şeyler hissetmeye zorlanabilir. Bu durum cinsel işlevde sıkıntılara yol açar.

  • Hematopoietik kök hücre nakli

    (KEMİK İLİĞİ NAKLİ – PERİFERİK KÖK HÜCRE NAKLİ)

    HÜCRE NEDİR? : Vücudumuzun en küçük canlı parçalarıdır.Ancak mikroskopla görülebilirler. Biraraya gelerek “ organ ve dokuları “ oluştururlar ; karaciğer, kalp, mide, dalak, dokusu vs. gibi. Her doku veya organdaki hücrelerin yapısı ve işi farklıdır, o iş için özel olarak üretilmişlerdir.

    Hematopoez: “Kan hücrelerinin oluşmasıHematopoetik : “Kan hücreleri oluşturan

    HEMATOPOETİK KÖK HÜCRE : “Kan yapıcı ana hücre” anlamına gelir.

    Kan hücreleri sadece kemik iliğinde yapılır. Üç çeşit kan hücresi vardır : 1- Kırmızı kan hücreleri – alyuvarlar ( eritrosit ) 2- Beyaz kan hücreleri – akyuvarlar ( lökositler ) 3- Trombositler (kan pulcukları)

    Bu hücreler kemik iliğinde bulunan “ana / ata hücreler tarafından üretilir ve olgunlaşması tamamlanınca kan dolaşımına verilir. Kan yapıcı ana hücrelere “HEMATOPOETİK KÖK HÜCRE “ adı verilir. Bunların sayısı sabittir, ancak gerektiğinde, hem kendi sayılarını çoğaltabilirler, hem de, yeni ve olgun kan hücreleri üretirler. Kök hücreler ve bunların ürettiği olgun kan hücrelerinin sayısı çok dikkatli bir kontrol altındadır, bu rakamlar normal hallerde değişmez.

    Kan hücrelerinin görevleri :

    1- Alyuvarlar ( kırmızı kan hücreleri ) : Tüm vücut hücrelerine enerji, ısı, oksijen, besin ve gereksinimi olan herşeyi taşırlar. Artıkları da geri götürürler. Alyuvarların veya içeridiği oksijen taşıyan Hemoglobinin azalmasına “ anemi” adı verilir; halsizlik, yorgunluk, çarpıntı ,solukluk gibi durumlara yolaçar. Tüm vücut organlarının yaptığı görevler aksamaya başlar.

    2- Akyuvarlar: Vücudumuzu her türlü infeksiyona ( mikropların yolaçtığı iltihaplanmalar ) karşı korurlar. Bu hücrelerin azalması, ciddi infeksiyonlara, hatta ölüme neden olabilir.

    3 – Trombositler : Vücudumuzdaki en önemli işleri, kanamaları önlemektir.Sayıları azalırdığında, çeşitli yerlerden kanamalar olabilir : dişeti, burun, mide, beyin, cilt kanamaları gibi.

    Görevi kan üretmek olan kemik iliği , herhangibir nedenle, kusurlu çalışmaya başlarsa, ya da çalışamaz hale gelirse , dolaşan kandaki alyuvar, akyuvar ve trombositlerde azalmalar görülür. Normal kan hücreleri giderek azalır.

    1-Kemik iliği kendisine özgü bozukluklar nedeniyle kusurlu üretim yapabilir :Lösemilerde ( kemik iliği kanserleri ) olduğu gibi.

    2- Ya da vücudun başka yerlerindeki hastalıklar kemik iliğine yayılabilir (değişik organ kanserlerinin kemik iliğine yayılması gibi ).

    3- Ya da, üretimini neden olmaksızın azaltabilir, durdurabilir (aplastik anemi gibi )

    Bütün bu durumlarda, “kök hücre nakli “ uygulaması gerekebilir.

    Kök hücreler nasıl toplanır ?

    1– Vericinin kemik iliğinden, anestezi altında, özel iğnelerle toplanabilir.

    2– Dolaşan kanda, kök hücreler mevcuttur, bunlar özel bir aygıt tarafından damardan toplanabilir. Burada, kişi sadece bir süre, kan verir gibi, kolundan bir serum seti takılarak, istirahat pozisyonunda uzanır. Acı veya sıkıntı vermez, kolay bir işlemdir. İşlemden önce vericilere bir süre cilt altından kök hücre sayısını arttırmak amacı ile bir iğne yapılır. Ameliyathane koşulları gerekmez.

    Toplanan hücreler -196 derecede sıvı azotta saklanır, gerektiğinde çözülerek damardan, alıcıya verilir.

    Kök hücre kaynakları nelerdir ?

    1- Kemik iliği,

    2- Damarlardaki dolaşan kan,

    3- Göbek kordonu (doğum sırasında bebeğin kök hücreleri buradan alınabilir)

    Kök hücre uygulamaları kaç çeşittir ?

    1 Allogeneik kök hücre nakli : Bir başka kişiden yapılan nakil.

    2 Otolog nakil : Kişinin kendisinden alınan iliğin, kendisine tekrar verilmesi.

    3 Singeneik nakil : İkiz kardeşten yapılan nakil.

    4 Unrelated nakil : Akraba olmayan kişilerden nakil.

    Hangi hastalıklarda hematopoetik kök hücre nakli gerekir ?

    Sayısız, iyi ve kötü tabiatlı hastalıklarda, bazen doğumsal hastalıklarda bile denenmektedir. Bu uygulama, bir tedavi tipi olup, her hastada daima şifa sağlamaz. Uygulama sırasında veya sonrasında hasta kaybedilebilir, hastalık nüksedebilir. Kişinin esas hastalığı iyileşebilir, ancak kalıcı başka önemli hasarlar oluşabilir. Bunlar alıcı tarafından çok iyi bilinmelidir.

    Bugün en çok uygulandığı yerler :

    1 – Kemik iliği kanserleri diyebileceğimiz lösemiler,
    2 –
    Lenf bezi kanserleri olan Hodgkin hastalığı ve Non- hodgkin lenfomalar,
    3 –
    Çeşitli organkanserleri (meme, testis, akciğer kanseri gibi )
    4 –
    Kemik iliğininyetersiz çalıştığı veya çalışmadığı durumlar ( Aplastik anemi gibi ).

    ÖNEMLİ SORUNLAR NEDİR?

    Alıcının savunma sistemi (immün sistem ) verilen iliği reddeder, yeni ilik çoğalıp iş göremez. Buna, “engrafman` – yama- yetersizliği diyoruz. Hasta; kanama, infeksiyon gibi ölümcül tehlikelerle yüzyüze kalır. Verilen kök hücrelerin, yerleşip, çalışmaya başlamasına kadar geçen zaman içinde, trombosit azlığı nedeniyle kanamalar,beyaz kan hücrelerinin azlığı nedeniyle infeksiyonlar oluşabilir. Kişinin savunma sistemi daha önce yokedildiği için, ciddi ve öldürücü infeksiyonlar olabilir, verilen antibiyotiklere rağmen infeksiyondan hastalar kaybedilebilir.
    Daha da önemlisi, ilk 10 günden başlayarak,“akut graft versus host” hastalığı (AGVHD) gelişebilir. Yani, verilen yeni sağlıklı hücrelerin bir kısmı, bu yeni ortamı yabancı olarak algılar, savunmasız olan yeni vücuda zarar vermeye başlar. Yani, bir anlamda, verici alıcıyı reddeder. Bu durumda, barsaklar, karaciğer, cilt ve akciğerleri öncelikle hedef alır. İshaller, kanlı ishal, sarılık, ciltte kırmızı pullanmalar, yaralar oluşabilir. Tüm cilt soyulabilir. Solunum yetersizliği gelişebilir. Bu sorunlar, dışardan, verilen destek tedaviyle aşılabilir, aşılamayabilir, hastayı ölüme götürebilir.

    Hasta, taburcu olduktan aylar sonra veya nakili izleyen haftalarda, “Kronik GVHD” çıkabilir. Bu durum, A– Kişinin immün sisteminin daha da zayıflaması, büsbütün savunmasız kalması demektir. Yani, kolayca, infeksiyon kapar . Örneğin basit bir “uçuktan” ya da boğaz infeksiyonundan ölebilir.Veya uzun süre hastanede yatması gerekebilir.B- Yanısıra yine önemli derecede karaciğer hasarı oluşturabilir. C– Alıcının ağız ve göz kuruması olur, tüm salgıları azalır. Ağızdan başlayarak, tüm barsaklar boyunca hem salgıları azalır, hem de yumuşak olan iç yüzey kuru sert bir doku halini alır. Mide ve barsaklar iyi çalışamaz . D– Tüm adeleler sertleşir, hasta eklemlerini hareket ettirmekte zorlanır, zırh giymiş gibi olur. E- Hastanın cinsel aktivitesi azalır, büyük olasılıkla çocuk yapma yetisi kaybolur. F- Cilt esmerleşir. Gözde görme kaybına kadar gidebilen iltihabi olaylar gelişebilir.

    Tüm bunlara ek olarak, kullanılan ilaçlara ilişkin çeşitli yan etkiler çıkabilir ve tabloyu daha da ağırlaştırır.

    İşte, kök hücre nakline karar verirken tüm bu olasılıkları bilmek, iyi anlamak çok önemlidir. Bu amaçla çok iyi psikolojik destek ve tedavi planına uymak başarıyı artırır. Başarı oranı, hatta şifa, % 50 civarındadır.

    Bu da azımsanmayacak bir rakamdır. Kullanılan ilaç ve ışın tedavisi nedeniyle yıllar sonra, örneğin 7-10 yıl, ikincil kanserler de ortaya çıkabilir.

    Allogeneik kök hücre nakli nedir, nasıl yapılır?

    1- Hasta (alıcı) ve verici için gerekli sağlık taramaları yapılır. İkisinin de, tam olarak “görünür” bir sağlık sorunu olmadığından emin olunur. Burada bir husus akla takılabilir; eğer alıcı sağlıklıysa, neden AKİT yapılsın? 1- Alıcının kan ve kemik iliği, incelemelerde normal görünse de, ilk kemoterapi tüm lösemi / kanser hücrelerini yok edemez, hala vücudunda bizim göremediğimiz, kanserli hücreler bulunmaktadır. Bu nedenle hastalık bir süre sonra yine ortaya çıkar (nükseder). 2- Kemoterapi sırasında kullandığımız ilaç dozlarını çok yükseltirsek, tüm kanserli hücreler ölebilir. Ancak,kemik iliği ve başka dokular onarılmaz derecede zarar görürler. Bu nedenle, elimizde sağlıklı bir kemik iliği desteği / yedeği olmadan, ilaç dozlarını, bütün kanserli hücreleri yokedecek kadar artıramayız. İşte bu yedek /destek, “sağlıklı yeni bir iliktir”. Burada, özellikle lösemide, kişinin kendi iliği, artakalmış hastalıklı hücreler içerebilir kaygısıyla, kullanılamaz. Yani otolog nakil uygun değildir. Aksitakdirde, hastalık yinelenebilir!

    2 – Alıcı ve verici sağlıklıysa, işlemler başlar;

    A) Alıcıya sürekli kalabilecek ve kendisini rahatsız etmeyecek bir kateter takılır. Yani uygun bir damara, kalıcı bir ince tüp yerleştirilir. Buradan gerekirse kan alınabilir, tüm ilaçlar verilebilir. Sık sık damara girilme sıkıntısı olmaz.

    B) Hastaya “hazırlama rejimi” denilen yüksek dozda antikanser ilaç verilir.

    Bunun nedenleri birkaç tanedir:

    1 – Alıcıda artakalmış kanser hücrelerini öldürür.

    2 – Alıcının vücudundaki koruma / savunma sistemlerini susturur. Böylece,verilen yeni ve sağlıklı kök hücrelerin reddedilmesini önler. Kişinin sağlıksız iliğini yok ederek, yeni ve sağlıklı kök hücreler için, yerleşme yeri açar.

    C) Vericiden toplanan kök hücreler, aynı gün veya daha sonra, alıcıya damardan verilir. Bu verilme işi, hazırlama rejiminden hemen sonra gerçekleşir.

    Hasta (alıcı); gerek hazırlama rejiminin verilmesi, gerekse kök hücrelerin nakli sırasında ve sonrasında, ayrı bir odada (özel bir bakım ünitesi) kalmak zorundadır! Bu şekilde, çeşitli mikropların bulaşması ve öldürücü iltihaplanmalar (infeksiyon) önlenebilir.

    Genellikle, 14-15. gün yeni ilik yerine yerleşip, çalışmaya başlar. Ancak bu süre çok daha uzun olabilir. 4-5 hafta ünitede kalmak gerekebilir. Normal koşullarda, kişi 1.5 ayda hastaneden taburcu olabilir.

    Yukardaki işlemler, herzaman yolunda gitmeyebilir! Kemik iliği, bugünkü deyimle, kök hücre nakli, filmlerde veya basında yeraldığı gibi kolay bir işlem değildir. Özellikle, nakil sonrası günler, aylar çok naziktir. Kısa veya uzun dönemli, çok ciddi sorunlar oluşabilir. Nakil işlemi ölümle bitebilir.

    OTOLOG KÖK HÜCRE NAKLİ (OKHN ), yani kendi kök hücrelerinin, kendisine verilme işlemi çok farklı bir yaklaşımdır.

    Uygulama alanları

    Lenfomalar (lenf bezelerinin kanserleri), Solid tümörler: Meme, akciğer, yumurtalık, testis vs kanserleri gibi kemik iliği dışındaki organ kanserleri başlıca uygulama alanlarıdır. Bazen de, uygun vericisi olmayan, iyi seçilmiş akut lösemili hastalarda uygulanır. Bu hastalıkların ilk tedaviseçenekleri, kemoterapi (özel kanser ilaçları) ve radyoterapi (ışın tedavisi) dir. Ya da ikisi beraber kullanılır.

    Ancak bu tedaviler herzaman hastalığı yok etmez, hastalık tekrarlayabilir, veya ilk tedavi kısmen yararlı olur. Kullanılan ilaçların dozu yükseltilirse, hastalık durdurulabilir. Buradakisorun; ilaç dozları kanseri ortadan kaldıracak kadar artırılınca, kanser hücreleriyle birlikte kişinin kemik iliğindeki kan üreten ana hücrelerin de yok olmasıdır. Kişinin kanseri ortadan kalkar, ancak kemik iliği kan üretemediği için, çok ciddi ve geri dönüşü olamayan bir kemik iliği yetersizliği ortaya çıkar. Kanamalar, infeksiyonlar, ileri derecede halsizlik, bitkinlik, tüm vücutta kansızlığa bağlı bozukluklar ölüme götürür. İşte bu nedenle otolog nakil ( OKHN ) gündeme gelmiştir.

    OKHN’ de, izlenen mantık ve uygulama şöyledir :

    1- Kişinin kemik iliği temizse, yani mevcut kanser kemik iliğine yayılmamışsa, kendi kök hücreleri toplanır. Bu kök hücreler ya doğrudan ilikten, ya da dolaşan kandan toplanır. Yani aynen AKHN gibidir.

    2- Bu hücreler -80 derecede dondurularak saklanır (sıvı azot tankında).

    3- Hastadaki kanser için kullanılan ve etkili olduğu bilinen ilaçlar çok yüksek dozda verilir. Bu doz, kanserli hücreleri yok edecek kadar yüksek bir dozdur. Ancak, kalp, karaciğer, akciğer, böbrek gibi organlara zarar vermeyecek dozlar olmasına da özen gösterilir. Yüksek dozdaki ilaç kanserli dokuyu yok eder, bu arada hastanın kemik iliği de yok olur. Bizim yedeklediğimiz, kişinin kendi kan yapıcı kök /ana hücreleri ise elimizde hazırdır. Yüksek doz kemoterapi sonrası, kendi kök hücreleri kendisine geri verilir. Bunların yerine tekrar yerleşmesi, işe başlaması 10-20 gün alır.

    Bu tip nakilde, AKHN ‘ deki kadar büyük sorunlar yaşanmaz.

    1- Ayrı ve özel bir ünite mecburiyeti yoktur. Kemik iliği ünitesi dışında, tek kişilik bir odada yapılabilir. Yine, temizliğe aşırı özen gösterilir. Vücut temizliği ; ağıziçi, dişler, cilt, iğne ve kateterlerin giriş yerleri, el temizliği temel koşullardır.

    2- AGVHD ve Kronik GVHD görülmez.

    3- Beyaz kan hücreleri ve trombositler daha çabuk düzelir, yani engrafman (yerleşme) daha çabuk ve az sorunlu olur.

    Engrafman yetersizliği, AKHN ‘ne nazaran, daha seyrek görülen bir durumdur.Başarının önemli bir koşulu, verilen ilikte kanser hücreleri bulunmamasıdır. Kanser kemik iliğine yayılmışsa, toplanan hücreler içinde, kanserli hücrelerde olacağı için, hastalık çabuk tekrarlar. Bu tip hastalarda OKHN’ nin yararı kısıtlıdır. Başarının önemli bir koşulu da, hastadaki kanser dokusunun, hala ilaçlara duyarlı olması gereğidir. Eğer , kanser hücreleri, kullanılacak ilaca duyarlı değilse, yüksek dozda verilmeleri de yararlı olmaz.Tersine vücuda zarar verir.

    OKHN, kesin şifa garantisi değildir, ancak çok başarılı sonuçlar verebilir.Bu durum, yukarda belirtildiği gibi, AKHN için de geçerlidir.

    Unrelated nakiller

    Uygun kardeş ve birinci derecede akraba vericisi olmayan kişilere, akraba olmayan kişilerden yapılan kök hücre nakilleridir. Bu nakillerde, AKHN’ de görülen sorunlar, çok daha sık ve şiddetli olarak ortaya çıkar. Doku tipi % 100 tutsa da bu yüksek risk geçerlidir. Kendi ırkı dışında bir ırkın kullanılması, riske risk ekler. Başarı oranı düşük, ölüm riski fazladır. Bu seçenek, kesinlikle hastanın çok arzulu olmasını gerektirir. Ayrıca, maliyeti çok yüksektir. Yüzlerce, hatta binlerce gönüllünün taranması, daha nakil öncesinde, çok zaman ve para gerektirir. Nakil sonrası sorunlar da çok fazla olacağı için, bunların tedavisi, maliyeti birkaç misli artıracak ve durumu güçleştirecektir. Ölüm riski, % 80`e kadar çıkabilir. Sonuç olarak, unrelated nakillerde, yarar/zarar tartışması çok iyi yapılmalı, hasta ve ailesi bunları çok iyi bilmelidir. Peşin olarak başarısızlığı ve hasta kaybını göz önünde tutmalıdır.

    Tüm nakillerde, hasta ve aileler uzun ve zor bir savaşa girdiklerini, en azından uzun bir süre yaşamlarının tümüyle değişeceğini bilerek, kendilerini yeni bir yaşama hazırlamalıdır. Ailelerin; sürekli hekimle ve hastaneyle buluşabilecek, hergün tetkik yaptırabilecek, yaşamındaki diğer sosyoekonomik sorunları geri plana atmasını gerektiren bir yaşam şekline adım attıklarını kavramaları gereklidir.Yaşam yerleri de buna paralel olarak değişebilecektir. Yani, sadece hasta değil, aile bireyleri de, bu olayda sosyoekonomik olarak zedelenebileceklerini kabullenmelidir. Eski tabirle, “Kemik iliği nakli”, basitçe, ilik hücrelerinin alınıp verilmesiyle bitiveren, mucize bir yaklaşım değildir. Aksine, çok sayıda tedavi şeklini içine alan, çok sayıda uzman doktor ve laboratuvar hizmeti gerektiren, bir tedaviler zinciridir. Yaşamı da, ölümü de içerir. Tüm bu zor gerçeklere karşın, bazı hastalarda, başka seçeneklerle kıyaslanmayacak yararları vardır. Zamanlaması iyi yapılırsa, teknik olanaklar yeterliyse, hastanın performansı çok iyiyse ve uygun bir verici varsa (AKHN ‘de), iyi merkezlerde sonuçlar çok mutluluk verici olabilir.

    BU YAZI www.thd.org.tr SİTESİNDEN YARARLANILARAK YAZILMIŞTIR. DAHA AYRINTILI VE DOĞRU BİLGİ SAHİBİ OLMAK İSTERSENİZ BU SİTEYE BAŞVURABİLİRSİNİZ.

  • Çocuklarda Benlik Gelişimi

    Çocuklarda Benlik Gelişimi

    Benlik gelişimi doğumdan itibaren başlar. Anne-baba davranışları bu yolda en etkili faktördür. Eğitimciler veya akrabalarda yani kısacası çocuğun çevresinde bulunan herkes bu duruma doğrudan veya dolaylı yollarla etkilidir. Çocuğunuzu olumsuz anlamda yargılamak (‘Sen başaramazsın. Bak o yaptı sen yine yapamadın.’ ) Çocuğunuza devamlı müdahalede bulunmak veya çocuğunuzu olur olmadık yerde devamlı uyarmak (‘Yapmasana oğlum/kızım’ ‘Beni utandırıyorsun sus artık.’.) çocuğa ve ebeveynlere olumsuz anlamda geri döner. Çocuk bu tarz tavır ve davranışlara devamlı maruz kaldığı zaman ileride çekingen, özgüveni düşük veya hırçın bir birey olma ihtimali oldukça yüksektir. Aslına baktığınızda özgüvenin temelleri doğumdan itibaren aile ve sosyal ilişki çerçevesinde şekillenir ve oldukça ince bir noktadır.

    Çocukluk dönemi özgüven kazanımı için oldukça önemli bir dönemdir. Çevresinden aldığı olumsuz değerlendirmeler çocuk için özgüven sorunlarının başlıca kaynağıdır ve yetişkinlik döneminde bu durumu düzeltmek imkansıza yakındır. Ebeveynler çocuklarını kendi çıkarları, kendi mutlulukları veya etrafa ne deriz kaygısıyla yetiştirdiği zaman, çocuklarının kendi benlik oluşumlarına müsaade etmemiş olurlar buda etrafında ezilen bir birey veya duygularını açıkça ifade edemeyen toplumda silik bir yetişkin olmalarına neden olabilir.

    Aileler ilk olarak çocuklarının okul hayatlarında başarılı olmalarına ve daha sonra ise iyi bir işe girip güzel bir maaşla çalışmalarını ister. Düşük özgüvenli yetişen çocukların akademik anlamda sıkıntı yaşamaları oldukça yüksektir. Devamlı eleştriye maruz kalan çocuklar ise kendini yetersiz ve değersiz hissedebilir. Bu yüzden sosyal ve duygusal anlamda kendini kapayabilir, iletişim kurmada problemler yaşanabilir. Tam tersi bir durum ise ani öfke patlamaları, aşırı öfke, kurallara uymama gibi durumlarla da karşılaşılabilir.

    Bu durumda ebeveynlerin yapması gereken en önemli şey çocuğunuzu dinlemek. Fikirlerini sizinle paylaşmasına müsaade edin. Neyden ne kadar haz alıyor, ilgi alanları neler ve gerçekten neye ilgisi var bunu gözlemleyin.(Çocuğun kapasitesinden fazla şeyler istemek stres ve sıkıntı yaşamasında büyük bir faktördür.)

    İyi bir rol model olun. Gelişim ailede başlar ve çocuk ilk olarak anne ya da babayı rol model alır.

    Bunun yanı sıra büyük küçük demeden başarılarının arkasında durun ve destekleyin. Herkes tarafından kabul gören bir gerçek var ki çocuk ailede filizlenir. İlk olarak sizlerin yanında kendilerini değerli hissetmeliler ki dış dünyaya açıldıklarında daha özgüvenli, kendine inanan bireyler olsunlar.

    Çocuğun yanlışlarını kızmadan ve bağırmadan ve küçümsemeden tartışın. Fikrinizi belirtmekten tabii ki de çekinmeyin.

    Bu yazılanlardaki asıl amaç dengeyi doğru sağlamak. Bu fikirleri uygulamaya sokarken çocuğunuzun yanlışlarını görmemezlikten gelmekte büyük bir hatadır.  Başkalarının haklarını ihlal etmeden tüm duygu ve düşüncelerini net bir şekilde ifade etmesine müsaade edin.

    Her çocuk farklıdır. Belki de çocuğunuz vasat bir mühendis değil de çok iyi bir müzisyen olabilir. Çocuğunuzun fikirlerini, ilgi alanlarını görmemezlikten gelmeyin.

  • Kanserde erken tanı

    Kanserde erken tanı

    Kanser tedavisinde en önemli adım kanserin erken dönemde tanınmasıdır. Ne yazık ki pek çok kanser türü daha tanı konulduğunda ileri evrede olmaktadır. Bu nedenle bir takım belirtiler ortaya çıktığında bir uzmana başvurmalıyız. Bu belirtiler:

    – Kilo kaybı

    – Halsizlik ve yorgun hissetme

    – Solukluk

    – Vücudun herhangi bir yerinde geçmeyen ağrı

    Tedaviye rağmen geçmeyen yakınmalar hem hasta hem de tedavi eden doktoru tarafından uyarıcı olmalı allta kanserin var olabileceği unutulmamalıdır. Sık görülen kanserlerde genel özellikler nelerdir. Kısaca gözden geçirelim

    MEME KANSERİ
    Belirtiler:
    — Memede ele gelen kitle,

    — Meme derisi üzerinde kalınlaşma, çökme veya çekilme,

    — Meme başından berrak veya kanlı akıntı

    — Memede ağrı

    Risk Faktörleri:
    Meme kanseri genellikle elli yaşın üzerinde olan kadınlarda; hiç çocuğu olmamış kadınlarda, ilk çocuklarını otuz yaşından sonra doğuran kadınlarda, hiç emzirmemiş olan kadınlarda, ideal ağırlıklarının yüzde 40 üzerinde olan kadınlar ile cinsel olgunluğa gecikmiş olarak gelen veya gecikmiş menapozu olan kadınlarda ve ailesinde (anne veya kızkardeşlerde) menapoz öncesi meme kanseri olayı olan kadınlarda ortaya çıkar.

    Tarama ve takip

    Kendi kendine meme muayenesi: 20 yaşından başlayarak her ay yapılması önerilir.

    Klinik meme muayenesi: 20-40 yaş arası 2-3 yılda bir, 40 yaş üzerindeki kadınlarda ise her yıl doktor tarafından yapılması önerilir.

    Mammografi (meme röntgeni): 50 yaş üzerindeki kadınlarda yılda bir yapılması önerilirken, 40-50 yaş arasındaki kadınlarda meme dokusu daha yoğun olduğu için şüpheli kitleleri gösterme başarısı daha düşüktür. Bu yaşlar arasında yapılıp yapılmayacağı, yapılacaksa da hangi sıklıkta yapılması gerektiği tartışmalıdır. Amerikan Kanser Cemiyeti mammografi çekimlerinin 40 yaşında başlamasını ve her yıl tekrarlanmasını önermektedir.

    AKCİĞER KANSERİ

    Belirtiler:
    — Geçmeyen veya karakter değiştiren öksürük,

    — Kanlı, pis kokulu balgam,

    — Yeni gelişen ses kısıklığı veya değişikliği,

    — Göğüs kafesinde ağrı,
    — Sık ve uzun süreli akciğer enfeksiyonu (bronşit, zatürre) geçiriyor olma
    Risk Faktörleri:

    Çok sigara içmek ve özellikle astbest olmak üzere çevre kirletici maddelere maruz kalmak.

    Tarama ve takip:
    Kırk yaşın üzerinde olan herkesin bir göğüs röntgeni çektirmesi gerekir. Bunu takip eden göğüs röntgenleri doktorunuzun kişisel kararına göre yapılacaktır.

    KOLOREKTAL (KALIN BAĞIRSAK VE REKTUM) KANSER

    Belirtiler:
    — Uzamış ishal veya kabızlık,

    — Barsak hareketlerinde düzensizlik,

    — Koyu renkli veya kanlı dışkı,

    — Uzun süreli karın ağrısı veya baskı hissi,

    — Açıklanamayan kilo kaybı varsa

    Kanser Riski Faktörleri:
    Aile üyelerinden birinde geçmişte kolorektal polip (iyi huylu tümoral oluşum) veya kolorektal kanser veya kronik ülserleşmiş kolit olması.

    Tarama ve takip:
    50 yaşından itibaren kadın ve erkeklerde tarama testlerinden birinin yapılması önerilmektedir. Bu testlerden herhangi birisi şüpheli çıkarsa mutlaka kolonoskopi yapılmalıdır.
    Kalın barsak kanseri taramasında 5 test kullanılabilir. Bunların başarı oranları birbirine eşittir.

    a. Dışkıda gizli kan aranması: Dışkıda sadece mikroskopla görülebilen kanamaları bu test saptayabilir. Farklı günlerde alınan 3 dışkı örneği test edilir. Yılda bir tekrarlanır.

    b. Sigmoidoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip kalın barsakların bir kısmının incelenmesidir. Eğer şüphelenilen bir bölge, polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 5 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    c. Sigmoidoskopi ve yıllık dışkıda gizli kan incelenmesinin birlikte yapılması.

    d. Baryumlu kolon grafisi: Makattan özel bir ilaç verildikten sonra çekilen rontgenlerdir. 5 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    e. Kolonoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip tüm kalın barsak incelenir. Eğer şüphelenilen bir bölge, polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 50 yaş ve üzerindeki kişilerde mutlaka yapılması gerekmektedir. Daha önceleri sonuçların tamamen normal olduğu kişilerde 5 yılda bir yapılması önerilirken Amerikan Kanser Cemiyetinin son önerisi 10 yılda bir tekrarlanmasıdır.

    TESTİS KANSERİ
    Belirtiler:
    Testislerde herhangi bir kitle veya boyutlarında değişiklik.

    Kanser Riski Faktörleri:
    İnmemiş testisler. Daha çok genç erkeklerde ortaya çıkar
    Tarama ve takip:

    İlk gençlik yıllarının son dönemlerinden başlayarak tüm yaştaki erkekler her ay testislerini muayene etmelidirler.

    SERVİKAL (RAHİM AĞZI) KANSERİ

    Belirtiler:
    — Anormal vajinal kanama.

    — Cinsel ilişkiden sonra kanama,

    — Normalden fazla vajinal akıntı
    Risk Faktörleri:

    Genital (cinsel) bölgelerde kabarcıklar oluşturan deri iltihaplan veya genital siğil enfeksiyonları, ergenlik çağına geldikten kısa bir süre sonra cinsel ilişkiye girme veya çok fazla cinsel ilişki partnerinin olması.

    Tarama ve takip:
    İlk cinsel ilişkiden itibaren ilk 3 yıl içinde veya en geç 21 yaşında serviks kanseri tarama testlerine başlanmalıdır. Her yıl kadın doğum muayenesi ve Pap testi yapılmalıdır.

    — 30 yaşından sonra peş peşe yapılan son 3 tarama normal bulunmuşsa tarama arlıkları 2–3 yılda bire çıkartılabilir. Eğer anne karnındayken dietilstilbesterol (DES) kullanılmışsa, HIV enfeksiyonu varsa, veya organ nakli, kemoterapi tedavisi ya da uzun süreli kortizon içeren ilaçlar kullanması nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmışsa kontrollere yıllık devam edilir.

    — 30 yaş üstü ve normal sonuçları olan kişiler için diğer bir öneri de 3 yılda bir yapılacak olan Pap testi ve HPV-DNA testidir.

    — 70 yaş ve üstü kadınlarda son yapılan Pap testlerinden 3 veya daha fazlası veya peş peşe yapılan testlerden 10 tanesi birden normal gelirse serviks kanseri için tarama sonlandırılabilinir. Yukarıda belirtildiği gibi bağışıklık sistemini baskılanmış hastalarda tarama yıllık olarak devam etmelidir.

    — Histerektomi (rahmin rahim ağzı ile birlikte tamamen alınması) ameliyatı olan hastalarda tarama yapılmayabilir.
    ENDOMETRİUM (RAHİM) KANSERİ

    Belirtiler:
    Anormal vajinal kanama.

    Risk Faktörleri:
    Geçmişte kısırlık olması veya yumurtlama olmaması; menapozun geç başlaması veya uzun süreli östrojen tedavisi, vücutta aşırı yağlanma; çok fazla sigara içmek.

    Tarama ve takip:
    Menapoza geldikten sonra geçmişinde kısırlık, aşırı şişmanlık, yumurtlayamama, anormal rahim kanaması veya östrojen tedavisi olan kadınların endometriyal biyopsi yaptırmaları gerekir.

    İDRAR YOLU VE MESANE KANSERİ

    Uyarıcı işaretler:
    İdrarda kan; sırt ağrısı; kilo ve iştah kaybı, sürekli ateş; anemi (kansızlık).

    Risk Faktörleri:
    Elli yaşın üzerinde olan erkeklerde-, çok fazla sigara içenlerde, geçmişte kronik idrar yolu enfeksiyonlarından rahatsız olanlarda daha fazla görülür.

    Tarama ve takip:
    Yukarıdaki şikayetleriniz varsa bir üroloji uzmanına başvurunuz.
    AĞIZ KANSERİ

    Uyarıcı işaretler:
    — Ağızda iyileşmeyen ağrılı/ağrısız yaralar

    — Ağız içi ve dudakta beyaz veya kırmızı plaklar, kitle veya sertlikler
    Risk Faktörleri:

    Genellikle kırkbeş yaşın üstünde erkeklerde, çok fazla sigara içenlerde ve özellikle çok fazla alkol kullanımı ile daha fazla görülür.

    Tarama ve takip:
    Eğer ağızda iyileşmeyen bir yara ve renk değişikliği varsa KBB doktoruna başvurunuz.

    GIRTLAK KANSERİ
    Belirtiler:
    Boğuk seslilik, ses kısıklığı

    Risk Faktörleri:
    Çok fazla sigara içmek, özellikle fazla miktarda alkol kullanımı da varsa.

    Tarama ve takip:
    Konuşma özelliğinizde herhangi bir değişiklik olması durumunda bir KBB uzmanı tarafından yapılan muayene veya eğer çok fazla sigara içiyorsanız yıllık muayene yaptırmanız gerekir.

    PROSTAT KANSERİ
    Belirtiler:
    İdrara çıkmada zorluk, sık sık ve az az idrar yapma, idrar sonrası rahatlayamama, kasıkların üst kısmında sürekli ağri; idrarda kan.

    Risk Faktörleri:
    İleri yaşlarda risk artar.

    Tarama ve takip:
    Makattan parmakla muayene ve prostat spesifik antijen testi (PSA kan testi) prostat kanserinde tarama testleri olarak halen araştırılmaktadır. 50 yaşın üstünde olan ve önümüzdeki 10 yıl süreyle sağ olacağı düşünülen erkeklere bu taramalar önerilmektedir. Yüksek riskli kişilerde (bir veya daha fazla 1. dereceden akrabada erken yaşlarda prostat kanseri tanısı olması) bu testlere 45 yaşında başlanılmalıdır. Çok riskli kişilerde ilk testler 40 yaşında yapılıp sonuçlar normal gelirse 45 yaşından sonra yıllık taramalara da devam edilebilinir.

    CİLT KANSERİ
    Belirtiler:
    — Renk, şekil ve büyüklüğü değişen, çabuk kanayan veya ülserleşen benler,

    — İyileşmeyen yaralar
    Risk Faktörleri:

    Kadın ve erkeklerde kızıl saç, açık cilt rengi veya gözlerin mavi olması; çocuklukta ciddi güneş yanığı olması; ailenin geçmişinde doğum lekeleri veya benler varsa.
    Tarama ve takip:

    Eğer yukarıda sıralanan uyarıcı belirtilere sahip herhangi bir cilt lezyonunuz varsa bir cilt doktoruna danışınız.

    Bunun dışında
    Sindirim Sistemi:

    — Yutma güçlüğü, uzun süren kusma/bulantı,

    — Karında şişlik

    — Açıklanamayan kilo kaybı varsa

    Kan ve Lenf Sistemi:

    — Boyun, koltukaltı ve kasıklarda ele gelen, çoğunlukla ağrısız kitleler,

    — Kilo kaybı,

    — Gece terlemeleri,

    — Uzun süren ve açıklanamayan ateşler,

    — Ciltte nedensiz beliren döküntü ve morluklar varsa…

    İskelet Sistemi:

    — Ele gelen kitle veya şekil bozukluğu,

    — Kemiklerde şiddetli ağrı,

    — Hareket kısıtlılığı

    Sinir Sistemi:

    — Şiddetli ve uzun süreli baş ağrıları,

    — Çift görme veya görme kaybı,

    — Yeni gelişen dengesizlik, baş dönmeleri, uyuşma veya felçler,

    — Şuur bulanıklığı, konsantrasyon güçlüğü,

    — Konuşma güçlüğü,

    — Kişilik değişiklikleri