Yazar: C8H

  • Bilişsel Sistem

    Bilişsel Sistem

    Raymond J. Corsini (2011)’ye göre psikoterapi, kişiyi merkez alan, kişilerin kendilerini tatmin etmeyen şekillerde düşünüp, hissettiklerini ya da bu yönde sergiledikleri davranışları bulmasına yardımcı bir süreçtir. Psikoterapide, bireye bir konuda bilgi, öneri veya komut verilmez. Kişinin kendini anlamasına yöneliktir. Danışanın sorununa veya sorunlarına dair kendi çözümlerini yaratmasına yönelik yönlendirmeler yapılır.
    Psikoterapi eğitimi almış ve psikoterapi yapan kişiye psikoterapist denir. Psikoterapistler alışılmadık kuramları yani düşünce sistemlerini kullanan ya da bazı kuramları bütün kuramları bir araya getiren ve istedikleri sonuçlara ulaşmak için bir veya birden fazla uygulama kullanabilen genel kültürü yüksek olan kimselerdir. Bütün psikoterapistler aynı zamanda birer metot öğretici olarak da sayılabilirler. Psikoterapilerin çoğu, insanları değiştirmeye yöneliktir. İnsanların farklı düşünmesini, hissetmesini ve farklı davranmasını sağlar. Bilişsel terapide danışana dair gerekli bilgileri işleme alıp, danışanın yaşantısında olumlu değişime önayak olma amacındadır.
    İnsani gelişim ve bireysel öğrenme geçmişinden gelen; insanların hayati olayları düşünüp, hissedip ve farklı anlam yükleme, algılama ve yorumlama eylemlerini kapsayan teknik sisteme bilişsel sistem denir.

    Bilişsel sistem, insanın fiziksel ve sosyal çevrelerinden gelen bilgileri işleme alır ve bireyin buna göre tepki vermesi gerekmektedir. Tepki verilmesi için bireyin uyaranlara, olaylara, anılara, düşüncelere duygusal tepki ile katılabilme yetisi mevcuttur. Aynı zamanda verilen tepki, bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışı doğuran, sürekliliğini sağlayan ve ona yön veren mekanizma ve psikolojik sistemlerle etkileşim içinde olmalıdır. Aaron Beck’in (1996) bilişsel modeline göre, bilişsel değerlendirmelerin birçok düzeyi vardır. İlk katman kendilerinden ortaya çıkan, kişiye doğru gelen, sorumlu davranış veya rahatsız edici duygularla ilişkili olan otomatik düşüncelerdir; zihin okuma, kişiselleştirme, damgalama, geleceği görme, korkunçlaştırma veya ikili (hep ya da hiç) düşünme gibi.

    Otomatik düşünceler doğru veya yanlış olabilir. Bazen verilen tepkiler olayların yanlış anlayıp yorumlanarak veya anlamsızca yorumlanmasından dolayı uyumsuz olabilir. Genelde insanlar, aslında duygularının bir olayla ilgili düşünme şeklinin bir sonucu olduğunu ve yorumlamasını değiştirdiğinde çok farklı duygulara sahip olabileceğini öğrendiğinde şaşırır. İnsanların terapiye geliş amacı, akılcı düşünemedikleri için değil; duygu, davranış ve ilişkileri sorunlu olduğu için olabilir. Bu aşamada bilinmelidir ki; düşünceler ve duygular ayrı olgulardır, bununla birlikte, düşünceler duyguları (ve davranışları) oluştururlar. Duygular hisleri yaşama biçimidir. Kaygılı, çökkün, kızgın, korkulu, umutlu, tuhaf, aciz, özeleştirel hissedilebilir. Duygular tartışılamaz ancak, sadece bir duyguya yol açan düşünceler tartışılabilir. Terapistler danışanlara düşüncelerin duyguları nasıl oluşturduğu ve bir duyguyu nasıl artırıp azaltabileceğini açıklayabilirler.

    Olumsuz düşüncelerin yerini alabilecek olumlu düşünmeye yönelik metotlar kullanılarak duygular değiştirilebilir. Bu değişen duygular bireye kazanımlar sağlar. Danışan aynı soruna farklı açılardan bakmayı öğrenir. Danışan, doğru veya yanlış olan otomatik düşünceleri sorgulamayı ve onları yorumlamayı öğrenir. Bu öğrenme süreci oldukça sistematik ilerler.

    Bilişsel terapi oldukça yapılandırılmış, toplam 12–16 hafta arasında süren kısa süreli bir terapidir. Bilişsel terapinin amacı bilgiyi alma ve işleme konusunda olumlu adımlar atabilmektir. Bu adımların sağlanmasını gerektiren terapi sürecinde, terapist ile danışan işbirliği içinde danışanın kendisini, danışandan ayrı olarak diğerleri ve danışanın dünyaya dair inançlarını inceler ve irdeler. Davranışa yönelik deneyler ve sözlü uygulamalar, danışanın işlevi olmayan düşüncelerine ve yargılarına alternatif yorumları incelemek ve daha kabul görülebilir inançları destekleyen ve tedavi edici anlamda değişimi sağlayan sonuçları üretmek için kullanılır.

    Bilişsel terapi olumsuz davranışların yerine olumlu davranışlar koymaz. Arzu edilen, düşünmeye değil gerçeğe dayanır. Benzer şekilde, bilişsel terapi, insanların problemlerinin bir hayal ürünü olduğunu varsaymaz. Danışanların hem ciddi sosyal, ekonomik veya sağlık problemleri hem de işlevsel bozukluğu olabilir. Ancak problemlere ek olarak kendileri, durumları ve kaynakları hakkındaki önyargılı düşünceleri, tepki biçimlerini etkiler ve çözüm bulmalarını engeller. Örneğin; hayattan tat alamayan ve yoğun huzursuzluk yaşayan bireyin, kendisi, dünya ve gelecek hakkında olumsuz fikirleri ve olumsuz önyargıları vardır. Birey kendisini yanlışlayan kanıtların varlığını inkar ederek, mutsuzluk duygusunun olumsuzluğuna uyan bilgiye seçici olarak odaklanır. Bilişsel model, kanıtların her iki şeklini de incelemek üzere araştırır. Beck ve arkadaşları tarafından geliştirilen çağdaş bilişsel modele göre, bilimsel düşüncenin bir inancın “doğrulanmaması” veya “yanlışlanması”nın peşinde koşan bilimsel düşünce açısını, yani bir inancın sadece doğrulayıcı kanıtlarını aramak yerine nasıl yanlış ve yetersiz olduğunun ispatı incelenmelidir. Kaygı derecesini veya kaygı durumunu kontrol etmekte zorlanan, yoğun mutsuzluk yaşayan veya davranış ve duygusal anlamda aşırıya kaçan, aşırı şüpheci (güvensiz) veya aşırı takıntılı ve diğerleri gibi çeşitli hastalık durumlarında belirli bir önyargı kişinin yeni bilgiyi nasıl benimseyeceği hususunda etkilidir. Bu yüzden, örneğin, yoğun kaygıdan muzdarip bir kişinin, kendisine göre tehlike arz edebilecek temaların seçici olarak yorumlanmasına yönelik bir önyargısı ve düşüncesel aksaklıklar söz konusudur. Aşırı şüpheci ve güvensizlik koşullarında hakim olan yanlış yorumlama, kötüye kullanmaya veya çatışmaya doğrudur.

    Korku ve kaygılar insanların korku dolu deneyimlerine dayanır. Yılandan korkmak, yalnızlık korkusu, karanlık, açık alan, sosyalleşme, reddedilme, rekabet, yüzleşme, huzursuzluk, hata yapma, kayıp, değerlendirilme ve korkmaktan korkmak buna dahildir. Ancak insanlar korkularının hayatlarını tehdit etmediğini fark etseler de ve bazen saçma olarak algılasalar bile, korkular onların hayatında varlığını sürdürebilir. William J. Knaus’a göre, korku ve kaygılar; gereksiz düşünce ve reaksiyonlara karşı kendi kendini eğiterek, duygusal tahammüllü yapılandırmayı öğrenerek, ve korku dolu davranışların kontrol altına alıp kişinin kendisini korkularına duyarsızlaştırarak; bilişsel terapi dediğimiz bu yöntemle oldukça etkili bir biçimde aşılabilir.

    Eğer insanların, çevreden ilgili bilgiyi alıp onu yorumlamak ve bu yorumlamayı temel alan yapılandırılmış kontrollü bir hareket planları olmasaydı, hemen ölmek ya da öldürülmek kaçınılmaz olurdu ya da tipik robotlar olurduk. Ancak bireylerin kendileri ve diğerleri ile ilgili algıları, hedefleri ve beklentileri, hatıraları, fantezileri ve önceden öğrendikleri hayatta kalmaya dair karar mekanizmasını kontrol etmese de önemli derecede etkiler. Bazı inançlar bireyin kültürüne, cinsiyet rolüne, dinine veya sosyo ekonomik durumuna bağlıdır. Terapi, bu inançların danışanı nasıl etkilediğini anlayarak, problem çözmeye yönelebilir.

  • İshal

    İshal, ya da tıbbi adlandırmasıyla diyare, günde üç seferden fazla, sulu ve gevşek dışkılama halidir. Oldukça yaygın karşılaşılan bir sorundur.

    Genellikle özel bir bakım veya tedavi gerektirmeden bir veya birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak uzamış ishal, başka sorunların göstergesi olabilir.

    İshal vücudun işlevlerini normal olarak sürdürmesi için gerekli sıvıların eksilmesi anlamına gelen dehidratasyona yol açabilir. Dehidratasyon özellikle çocuk ve yaşlılarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilecek, acilen tedavisi gereken tehlikeli bir durumdur.

    İshale her yaşta rastlanabilir. Ortalama bir erişkin yılda yaklaşık 4 kere ishal olur.

    İshale neden olan durumlar nelerdir?
    İshal bakteriyel enfeksiyon gibi geçici bir durum veya bağırsak hastalığı gibi süregen bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabilir. İshalin en sık gözlenen nedenleri şunlardır:
    ” Su ve gıdalarla alınan bağırsağın mikrobik hastalıkları,
    ” Süt ve süt ürünlerin gibi gıdalara tahammülsüzlük,
    ” Parazitler,
    ” Müshil kullanımı,
    ” İlaca bağlı yan etkiler,
    ” İnflamatuar bağırsak hastalığı gibi barsak yapısını bozan hastalıklar,
    ” İrritabl bağırsak hastalığı gibi barsak işlevini bozan hastalıklar.

    İshalin bulguları nelerdir?
    Karın ağrıları ve krampları, gaz, bulantı ve sürekli sıkışma hissi ishale sıklıkla eşlik eden bulgulardır. Nedene bağlı olarak ateş ve kanlı dışkılama da bunlara eklenebilir.
    İshal akut veya kronik olarak gözlenebilir. Akut tip 3 haftadan kısa sürer ve nedeni
    genellikle mikrobiktir. Kronik durum ishalin 3 haftadan uzun sürmesi ile başlar ve nedeni genellikle bağırsağın kendi hastalıklarıdır.
    Genellikle zararsız olsa da ishal bazen tehlikeli durumlara yol açabilir ve bazı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir. Aşağıdaki durumlarda bir hekime başvurmanız gereklidir:
    ” İshaliniz üç günden fazla sürdüyse,
    ” Karnınızda veya makatınızda şiddetli ağrı varsa,
    ” 38,8oC veya üstü ateşiniz oluyorsa,
    ” Dışkınızda kan veya katran rengi varsa,
    ” Dehidratasyon bulgularınız varsa.

    Tanı :
    Öncelikle tıbbi hikayeniz alındıktan ve fizik muayeneniz yapıldıktan sonra hekiminiz durumunuza göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesini yaptırmanızı isteyebilir:
    ” Dışkı kültürü ile bakteri ve parazit gibi infeksiyon etkenlerinin aranması,
    ” Bazı hastalıkları dışlamak için kan testleri,
    ” Gıda tahammülsüzlüğünü ortaya koymak için açlık testi,
    ” Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler.

    İshalin tedavisi :
    Çoğu hastada yitirilen sıvının yerine konması yeterli tedavidir. Bazı durumlarda ishali durdurucu ilaçların kullanılması gerekebilir. Ancak bir enfeksiyona ya da parazite bağlı ishallerde ishali durdurucu ilaçları kullanmak, organizmaların barsak içinde kalmasına neden olarak sorunu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu durumlarda hekimler genellikle bu organizmalara karşı etkili antibiyotikleri reçete ederler. Viral nedenlere bağlı ishaller virusun tipine ve klinik tablonun ağırlığına göre genellikle kendi seyrine bırakılırlar veya destekleyici ilaçlar kullanılır.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Günümüzde birçok kadının karşılaştığı fakat paylaşmaktan çekindiği, ertelediği bir problem olan vajinismustan sizlere bahsedeceğim. Peki nedir vajinismus?

    Vajinismus, kadınlarda iç organları tutan kasların (pelvik taban kasları) ilişki öncesinde istemsiz bir şekilde kasılmasıyla birlikte birleşmenin imkansız hale gelmesi durumudur. Günümüze bakıldığında her 10 kadından birinde görülen bir rahatsızlık olan vajinismus cinsel hayatı etkilediği gibi ilişkileri/evlilikleri doğrudan etkileyebilmektedir. Eşler/partnerler bu durumu anlamakta güçlük çekebilirler. ‘Beni sevmiyor mu? Başkası mı var?’ gibi düşünceler evliliklerinin veya ilişkilerinin ortasına bir çığ gibi düşebilir. Fakat bilmeliler ki bu kasıtlı veya bilinçli yapılan bir olgu değildir. Kişi her ne kadar birleşme isteği içerisinde olsa dahi istemsiz bir şekilde bu durumdan kaçınmak zorunda kalır. İlişki esnasında yaşayacak olduğu acıdan ötürü kişi istemsiz bir şekilde kendini kasar ve ilişki tam anlamıyla gerçekleşemez. Her ne kadar ön sevişme süresini uzun tutulsa da, ‘bu sefer hazırım’ dese de kişi cinsel birleşmeyi tam anlamıyla yaşayamaz.

    Altta yatan nedenler nelerdir?

    Cinsel Mitler

    Masumiyetini kaybetme korkusu

    Travmatik olaylar

    Katı anne-baba tutumu

    İstemsiz evlilikler

    Hamile kalma korkusu

    Pasif ve aşırı tolere edici eş tutumu gibi nedenlerde kişi cinsel işlev bozukluğu yaşayabilir.

    Bunun önüne geçmek ve tedavi olmak için öncelikle kişi durumunu kabullenmesi ve cinselliğe küsmeden kendisi için bir adım atması gerekmektedir. Eğer ki durum organik nedenden kaynaklı değilse psikolojik nedenleri göz ardı etmemek gerekir ve bir cinsel terapistten destek almasında son derece yarar sağlandığı açık bir şekilde gözlemlenmektedir. Sizlere iyi bir rehber olacağını düşündüğünüz bir cinsel terapistle yolunuz keşiştiyse bu geçici ve tedavi edilebilir rahatsızlık net bir şekilde ortadan kalkar. Tabii burada kişi veya kişilerin iyileşme arzusu göz ardı edilemez bir gerçektir.

    Her terapide olduğu gibi vajnismusda da tedavi yöntemi kişiye özgüdür. Kişinin bu sürece kadar olan yaşadığı olaylar, endişeler de seans sırasında detaylı bir şekilde ele alınıp incelenir, üzerinde çalışılır ve cinsel terapiye özgü teknik ve metodlarla kişi sağlıklı cinsel hayatına kavuşur. Bu teknikler kişinin en mahrem yerinde, kendilerini iyi ve güvenilir hissettiği ortamlarda gerçekleşir. Muayenehane esnasında kişileri soymak, kişilerin cinsel birleşmesini muayenehane ortamında gerçekleştirmek etik olmamakla birlikte kabul edilebilir bir durum asla değildir.

    Genel olarak danışanlar kliniklere gelmeden önce kendi kendilerine birçok tedavi yöntemi geliştirebiliyorlar. Örneğin; kas gevşetici almak veya alkolü fazla kullanmak gibi. Bu tür durumlar genel olarak olumlu bir yanıt vermez aksine kişiyi biraz daha umutsuzluğa düşürebilir. O yüzden belirli bir süreden sonra ertelemeden bir uzmana görünmeniz bu durumdan kurtulmanız için en erken çözüm olacaktır.

    Peki Cinsel Terapist Bu Noktada Nasıl Bir Yol İzler

    Kişiler cinsel terapiye girme kararı alsalar da nasıl bir yol izlendiği konusunda endişeye kapılabilirler. Bu durumdan bahsetmek kendilerini ifade etmek konusunda çekingenlik yaşayabilirler ama deneyimli bir cinsel terapist kendinizi anlatma açısından sizlere kapı aralamayı sağlar ve tabu haline gelmiş bir takım düşüncelerinizin ortadan kalkmasını amaçlar.

    Her psikoloğun birinci görevi gibi bu noktada da gizlilik son derece önemli bir husustur. Kişiyle sağlam bir teropötik ilişki gerçekleşir ve birlikte bir formülasyon belirlenip yola çıkılır. Verilen keyif verici egzersizler hem cinsel işlev bozuklukları açısından hem de bozulmuş veya bozulmakta olan evliliği/ilişkiyi sağlamlaştırma açısından son derece olumlu bir yarar sağlar.

    Bir cinsel terapist eşliğinde cinsel terapiye başlamak altta yatan olumsuz nedenleri saptamak ve buna çözüm bulmak açısından, kişilerarası iş birliğini kuvvetlendirmek ve sağlıklı bir cinsel hayata kavuşma açısından son derece önemlidir. Cinsel terapist takibinde belirlenen metodlara uyulduğu takdirde kişi/kişiler olumlu sonucu anında farkedebiliyorlar.

    Bu süreçte sabırlı olmak ve sürece sadık kalmak son derece önem içerdiği gözardı edilemeyecek bir gerçektir.

  • Osteoporoz

    Osteoporoz, kemiklerin dayanıksız hale gelmesine yol açan kemik kütlesi azalması olup, kemiklerin basit bir düşme sonucu bile kırılabilmesine neden olan bir hastalıktır.

    Özellikle kadınlarda ve menopozdan sonra daha sık görülür. Bunun nedeni menopozdan sonra kadınlık hormonunun azalmasıdır.

    Osteoporozun belirtileri nelerdir?

    Osteoporoz başlangıçta hiçbir belirti vermeyebilir. Ancak hastalık ilerlediği zaman kemik kırıkları ortaya çıkar. En sık kırılan kemikler omurga, kalça, el ve ayak bileği kemikleridir. Omurga kırıkları sırt ve bel ağrılarına, boyda kısalmaya, hatta kamburlaşmaya neden olur. Ancak omurga kırıkları, her zaman ağrıya neden olmayabilir. Bu nedenle omurga kırığı olup hiçbir şeyden habersiz yaşamını sürdüren hastalar da bulunabilir.

    Tanı:

    Osteoporoz, öncelikle düzgün bir öyküleme ve fizik muayene ile tanınır. Bu öykülemede osteoporoz, sizdeki bazı ilişkili tıbbi durumlar ile sizde ve diğer akrabalarınızda kırık öykülerinin bulunup bulunmadığına ilişkin sorular bulunur. Hekim öykünüzü değerlendirip olası kırıklar ve bulguları saptamak için bir dizi fiziksel muayene işlemi ve testten sonra varsa kırık tespiti için röntgen filmleri ve kemik mineral yoğunluğunuzu saptamak için “Kemik Dansitometrisi” denilen ölçümü yaptırmanızı isteyecektir. Kemik dansitometrisi, röntgen çektirmek gibi, ağrısız bir işlemdir. Dansitometri işlemi sırasında röntgen ışınları veya ses dalgaları kullanılarak ölçüm yapılan bölgedeki kemiklerinizin mineral yoğunluğu saptanır. Saptanan değer, sağlıklı genç erişkinlerin değerleri ile kıyaslanarak T skoru denilen bir değer elde edilir ve ölçüm yapılan kemiklerin sağlıklı kemik ölçümüne nazaran ne durumda olduğu saptanır.

    Kemik dansitometrisi testi ancak kişinin taşıdığı risk faktörleri gözönüne alınarak ve ölçüm sonuçları tedavi kararı vermede yardımcı olacaksa yapılmalıdır. Hali hazırda menopoz için hormon replasman tedavisi alıyorsanız kemik dansitometrisi yapılması gereksiz olabilir. Ancak tedavi kararı verilmeden önce yapılacak bir kemik dansitometrisi, tedavi kararında kişisel risk durumunuzu belirleyerek yardımcı bilgiler sağlayabilir. Ek olarak tedavi altında olduğunuz yıllarda 18 – 24 ay aralarla yapılacak kemik dansitometri ölçümleri tedaviye cevabınızı izlemek adına yararlı olacaktır.

    Osteoporoz nasıl tedavi edilir?

    Osteoporoz önlenmesi ve tedavisinde kullanılan bir grup ilaç mevcuttur. Ne var ki bu ilaçlar bir dereceye kadar kemiğin kendisini yenilemesine yardımcı olmalarına karşın osteoporozu “tedavi” etmezler. Bu nedenle ilaç tedavisini altındaki hastalarda kemik sağlığı için diğer önlemlere uymak zorundadır. Tedavide kullanılan ilaçlar kalsiyum, D vitamini, bisfosfonatlar, hormon tedavileri ve kalsitoninler gibi değişik ilaç gruplarını içermektedir. Bu ilaçlar hekim tarafından hastanın durumuna uygun biçimde seçilerek kullanılırlar.

  • Travma Sonrası Stres Bozuklukları(TSSB)

    Travma Sonrası Stres Bozuklukları(TSSB)

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu travmatik bir yaşantının sonucunda karşılaşılabilecek yoğun stres karşısında ortaya çıkabilecek bir kaygı bozukluğudur. Travmatik yaşantı kişinin kendi yaşadığı bir olay olabileceği gibi, yakınının yaşadığı bir olay sonucu da olabilir.

    Travmatik Yaşantı
    Yaşamın belirli dönemlerinde kişiyi üzecek birtakım problemler yaşanabilir. Bu problemler kişi veya kişileri o an için zayıf duruma soksa da zaman içerisinde etkisi azalır ve hayat eskisi haline döner. Fakat bazı durumlar farklıdır. Kişiler olayın etkisinden çıkamaz, olayı tekrar tekrar yaşıyor hissine kapılabilir. Bu kişilerde uyku problemleri, öfke, tedirginlik, ani irkilmeler ve bedensel rahatsızlıklar (çarpıntı vs) görülebilir. Durum bu seviyede ilerledikçe kişiler sosyal çevreden çekilme, olayı hatırlatan durum ve kişilere karşı yabancılaşma hissi oldukça artar.

    TSSB Belirtileri Nelerdir?

    Travmaya dair anılardan kurtulamama, olayı tekrar tekrar yaşıyormuş gibi görüntüler, kabuslar görme, olayı hatırlatan herhangi bir şey olmasa bile olayın sürekli akla gelmesi ve tekrar yaşıyormuş gibi rahatsızlık hissedilmesidir. Bunun yanı sıra uyku problemleri, konsantrasyon bozuklukları, dikkat dağınıklıkları, ani öfke patlamaları, ufak seslerde irkilme, travmayı hatırlatan kişilerden, olaylardan ya da aktivitelerden uzak durmak.
     

    Çevre Desteği

    Travma sonrası stres bozukluğunda (TSSB) psikolojik destek son derece önem taşır. Bu konuda TSSB olan kişiye yaklaşımınız kısaca bu maddelerde yer almaktadır.

    -İçten, samimi bir destek bu noktada son derece önemlidir.

    -Kişi olayın yaşandığı ilk günlerde yalnız bırakılmamalıdır.

    -Travma yaşayan kişi güvenli bir ortamda olduğundan emin olmalıdır.

    -Hem bedensel hem ruhsal sağlığı için destek almalıdır. Bu kişinin ilk anlardan başlayarak psikolojik destek alması sağlanmalı.

    – Yakınlarının da kişiyi takip etmesi çok önemli bir noktadır.

  • Alt sindirim sistemi kanamaları

    Gastrointestinal sistem (GİS) kanamaları hemen daima bir organik bozukluğun varlığını gösteren ve tedavi yönünden dikkatli olmayı gerektiren bir klinik durumdur. Hastanelerin acil servislerine en sık başvuran hastalık gruplarından biri olduğu için GİS kanamalı hastaların çok iyi sorgulanması ve iyi bir fizik muayeneden geçmeleri gerekir. Gastrointestinal sistemde Treitz Lipamentinin distalinden olan kanamalaraAlt GİS Kanama adı verilir.

    Gastrointestinal sistem kanamaları; mortaliesi fazla, tanı ve tedavi maliyeti yüksek olan, çoğu zaman hastaneye yatışı ve yoğun bakımda izlenmeyi gerektiren, zaman zaman da tanı ve ayırıcı tanıda güçlüklerle karşılaşılan bir hastalık grubunu oluşturur. Alt GİS kanamalı hastaya yaklaşım çok önemli bir konudur. Bu nedenle bazen multidisipliner çalışmayı da gerektirir.

    GİS kanamaları önemli ölüm nedenlerinden birisi olup toplumda 100.000 kişide 100-150 oranında görülmektedir. Kanamaların çoğunluğu üst gastrointestinal kanaldan olurken

    % 20’si alt GİS’ten olmaktadır. Vakaların % 80’inde kanama spontan olarak durmasına rağmen % 20’sinde devam etmekte veya tekrarlamaktadır. Kanaması devam eden grupta özellikle ileri yaşlarda cerrahi girişim ihtiyacı % 15-30’lara kadar çıkmaktadır. İleri yaşlarda özellikle sistemik hastalığı bulunanlarda mortalite oranları da %30-40’lara kadar yükselebilmektedir. Ölümün bu kadar yüksek olması hastaya acil yaklaşımda geç kalınmasından ve kanama miktarı ile hızının yanlış değerlendirilmesinden de kaynaklanmaktadır.

    Hematokezya alt GİS kanamalarının en iyi göstergesidir. Kanın fizik özelliklerini kaybetmeden rektal yoldan dışarı atılmasına Hematokezya denir. Hematokezya parlak kırmızı renkte olabileceği gibi, gaita ile karışık ve vişne çürüğü renginde de olabilir.

    Kanın görünümü proksimale gidildikçe koyulaşır. Hematokezya genellikle ilioçekal valvülden daha alt kısımlardaki barsak segmentlerinin kanamalarında görülür. Ancak unutmamak gerekir ki hematokezya şeklindeki kanamaların sadece % 80’i kolon kaynaklıdır. Hematokezya nedeniyle doktora başvuran hastaların % 11’inde kanama üst GİS kaynaklı iken %3- 9’unda ince barsak kaynaklıdır. Çünkü şiddetli üst GİS kanamalarında barsak peritaltizmi çok artacağı için kan sindirilmeden, kırmızı renge yakın olarak rektal yolla dışarı atılabilir. Bu nedenle aşırı Hematokezya ile doktora başvuran hastaların % 11 kadarında kanama yeri alt değil, üst GİS kanalıdır. Ayrıca alt GİS kanamalı hastaların ise % 91’i Hematokezya tanımlarken, yaklaşık % 9’u melena tanımlayabilmektedir. Katran gibi siyah gaita ile karışık, kırmızı kan bulunması durumunda ise ince barsak kaynaklı Meckel divertikülü kanamaları düşünülmelidir.

    Alt GİS kanamaları hastalar Hematokezya, gaitada gizli kan pozitifliği ve nadiren de melena olmak üzere 3 ayrı klinik formda doktora başvurabilir. Böyle durumlarda bu hastalar tedavi edilmeden önce üst GİS/alt GİS kanama ayımı mutlaka yapılmalıdır. (Tablo-1)

    Tablo -1 Alt ve Üst GİS kanamanın ayırımı

    Bulgular Üst GİS Kanama Alt GİS Kanama

    Hematemez var yok

    Melena var yok/nadiren var

    Hematokezya yok/nadiren var var

    Nazogastrik sıvıda kan var yok

    Barsak sesleri artmış genellikle normal

    Bun/Kreatinin oranı artmış genellikle normal

    • ALT GİS KANAMALARININ TEDAVİSİNDE GENEL PRENSİPLER

    Alt GİS kanamalı hastaların anamnezi alınırken divertikülozis, anjiodisplazi, hemoroid, ülser, varis ve inflamatuar barsak hastalığından kaynaklanan önceki kanamaların varlığı araştırılmalıdır. Çünkü bu hastalıklar tekrarlayan kanama atakları ile seyreder. NSAİİ (Nonsteroid antiinflamatuar ilaç) kullanımı Alt GİS kanamalarında da önemlidir. Özellikle anamnezde peptik ülser, kronik karaciğer hastalığı ve NSAİİ kullanımı bulunan hastalarda gerekirse özefagogastro duodenoskopi yapılarak üst GİS kanaması ekarte edilmelidir.

    Alt GİS kanamalı hastalarda öncelikle hastanın hipovolemisi düzeltilmelidir.Bu hastalar akut abdomen açısından da mutlaka değerlendirilmelidir.

    a- Kanama nedeninin saptanması:

    Alt GİS kanamalı hastalarda tedavinin doğru yönlendirilebilmesi ve hızlı bir şekilde uygulanabilmesi için öncelikle kanamanın nedeni ve mümkünse yeri ortaya konmalıdır.(Tablo-2)

    Tablo -2 Alt GİS kanamalarının en sık nedenleri

    Anatomik : Divertikülozis

    Vasküler : Anjiodisplazi, radyasyona bağlı telenjektazi,

    İnflamatuar : İnfeksiyöz, iskemik, inflamatuar barsak hastalığı, radyasyon koliti

    Neoplastik : Polip, karsinom

    Diğerleri : Hemoroid, fissür, rektal ülser, biyopsi veya polipektomi sonrası, parazitozis,rektal travma, Enterobehçet hastalığı, Dieulafoy lezyonu

    Genç-orta yaş grubunda, akut infeksiyöz kolitler,seliter rektal ülser, inflamatuvar barsak hastalıkları ve anorektal hastalıklar (hemoroidler, anal fissür) en sık görülen alt GİS kanama nedenleridir. Çocukluk çağında ise invaginasyon ve Meckel divertikülü daima akılda bulundurulmalıdır. Ancak özellikle 50 yaşın üzerindeki hastalarda anjiodisplaziler, divertiküller, maligniteler, iskemik barsak hastalıkları ve anorektal hastalıklar araştırılmalıdır. Anjiodisplaziler ve divertiküller majör alt GİS kanamalarının % 60’ını oluştururlar. 65 yaşın üzerindeki hastalarda en sık alt GİS kanama nedeni anjiodisplazilerdir.

    Gastrointestinalin en sık görülen vasküler lezyonları olan anjiodisplaziler, vasküler ektazi vaye arterivenöz malformasyonlar olarak da adlandırılmaktadır. Bunlar en sık çekum ve çıkan kolonda bulunurlar. Genellikle subakut ve rekürrent, vakaların % 15’inde ise massif kanama görülür. Kanama vakaların % 90’ında spontan olarak durur. Hastaların yarısında kardiak hastalık ve % 25’inde ise aort stenozu eşlik eder.

    b- Kanamaya vücudun cevabının değerlendirilmesi: Bir hastada total kan volümünün % 35 ten fazlasının kaybı fetaldir. Vücudun kanamaya verdiği cevap genellikle kaybedilen kanın hızı ve miktarına bağlıdır. Sağlıklı bir kişide kan volümünün % 15’inin akut kaybında, ilk saatten itibaren interstisiyel sıvı kapillerler içine hareket eder ve bu sıvı geçişi 36-40 saat sürebilir. Bu transkapiller geçiş ile intravasküler volüm açığı onarılırken, interstisiyel sıvı açığı gelişir. Kanamadan sonra ikince evrede kan volüm açığı nedeniyle renin-anjiotensin sistemi aktive olur ve renal sodyum tutulumu başlar.

    Hafif ve subakut kanamalarda, yani % 20 den az volüm kaybına sebep olan kanamalarda sıvı tedavisinin ana amacı, intravasküler alandan çok interstisiyel alandaki sıvı açığını kapatmaktır. Serum fizyolojik ve ringer laktat gibi Na’dan zengin sıvılar interstisiyel alanın süratle dolmasını sağlar. Kanama hafif ise elektrolit içeren bu sıvılar öncelikle tercih edilir ve yeterlidir. Volüm kaybının % 20’den fazla olduğu ciddi kanamalarda ise intravasküler sahanın daha hızlı ekspansiyonu öncelik kazanır ve böyle durumlarda ise kolloidal sıvılar ( Dekstran- 40 ve reomakrodeks gibi sıvılar) verilmelidir.

    İleri yaş, diabetes mellitus, renal yetmezlik, beta bloker ve vazodilatatör alan hastalarda vücudun erken kompansatuar cevabı gecikebileceğinden daha dikkatli olunmalıdır.

    c- Kanamanın şiddetinin tayini:Aktif GİS kanamalı bir hastada kaybedilen kan volümünün tayini en önemli basamaktır. Kanamayı değerlendirmede en çok yararlı olan yöntem hastanın hızlı bir şekilde muayene edilmesidir. Genel bir kural olarak sistolik kan basınca 100 MMHg’den düşük ve nabız hızı dakikada 100’den fazla ise volum kaybı % 20’den fazladır. Birlikte deride solukluk ve avuç içindeki çizgilerin kırmızılığının kaybolmuş olması bu düşünceyi destekler. Yatar pozisyondaki hastanın 45ºaçı ile oturur pozisyona getirilmesi sonucu sistolik kan basıncının 15 mmHg’den fazla düşmesi veya nabız sayısının dakikada 20 artması ile karakterize olan Tilt Testinin pozitif olması yine hastada % 20’den fazla kan kaybı olduğunu gösterir. Volüm kaybı % 20’den fazla ise hasta kanamanın yeri ve sebebine bakılmaksızın hızlı bir şekilde değerlendirilmelidir.(Tablo-3)

    d- Hastanın genel durumunun düzeltilmesi:

    Alt GİS kanamalı hastaların genel durumlarının hızla düzeltilmesi gerekir. Şok tablosu, ortostatik hipotansiyon ve hematoksitle %6’dan fazla düşme gibi hemodinaminin bozulduğunu gösteren bulgular varsa ya da aktif hematokezya mevcutsa hasta hastahaneye, mümkünse yoğun bakım ünitesine yatırılmalı ve arteriel kan basıncı, EKG monitörizasyonu ve pulse oksimetre ile yakın takibi yapılmalıdır.

    Tablo -3 Alt GİS kanamalı hastaya yaklaşımın prensipleri

    Kanamanın nedeni araştırılır.

    Kanamanın şiddeti saptanır

    • Ortostatik taşikardi = % 20’den az kayıp
    • Ortostatik hipotansiyon = %20-25 kayıp
    • Yatar halde hipotansiyon = %25-35 kayıp
    • Kardiyovasküler kollaps = % 35den fazla kayıp

    Volüm açığı hesaplanır

    • Normal kan volümü tahmini:
    • Erkekte = 70 ml/kg veya 3.2 lt/m²
    • Kadında = 60 ml/kg veya 2.9 lt/m²
    • Volüm kaybı yüzdesi
    • Replasman ihtiyacı = Normal kan volümü – % kayıp

    Volüm açığı kapatılır

    • Tam kan = 1.0 x volüm açığı
    • Kolloid = 1.0 x volüm açığı
    • Kristaloid= 3.0 x volüm açığı

    Akut kanamalarda mortalite ilk birkaç saat içinde en yüksektir. Bu nedenle sıvı infüzyonu mümkün olduğunca erken ve yeterli miktarda yapılmalıdır. Kristaloid sıvılar, kolloid sıvılardan daha hızlı infüzyon hızına sahiptirler. Bu nedenle süratle volüm tamamlamak ihtiyacı olduğunda kristaloid sıvılar tam kandan daha etkilidir. Akut kanamalarda hipovolemi ve düşük kardiak outputun düzeltilmesi ilk amaç, aneminin düzeltilmesi ise ikinci amaçtır. İlk seçilecek sıvı kardiak outputu arttıracak sıvı olmalıdır. Kolloid sıvılar kardiyak outputu en iyi arttıran sıvılardır. Kristaloid sıvıların %20-30 kadarı intravasküler yatakta kalacağı için volüm açığının 3 katı kadar kristaloid sıvı infüzyonu gerekir. Kristaloid sıvılar ise hafif kanamalarda ilk tercih edilecek sıvılardır.

    Kardiak output düzeltildikten sonra anemi düzeltilmeli ve bu amaçla derhal yeterli miktarda kan hazırlanmalıdır. Başlangıçtaki hematokrit değeri kan kaybı miktarını doğru olarak yansıtmayabileceğinden hemoglobin ve hematokrit değerlerini 12-24 saatlik kompansatuar devre sonunda doğru olarak yorumlamak mümkündür. İhtiyaç olan kan miktarı; viral bulgular , ölçülebilen kayıp, sentral ven basıncı ve gerekirse pulmoner kapiller wedge basıncı ölçümlerine göre belirlenir.

    Hastanın ilk değerlendirilmesi sırasında tam kan sayımı, idrar tetkiki, serum elektrolitleri, BUN/Kreatinin oranı çalışılmalıdır. Kreatinin normal iken BUN değerinin artmış olması GİS kanalda fazla miktarda kan olduğunu gösterir.

    Özellikle yaşlılar,ciddi başka hastalığı olanlar, koroner hastalık ya da sirozu olan hastalar kanama açısından yüksek riskli hasta grubunu oluştururlar.

    Bu hastalarda hematokriti % 30’un üzerinde tutmaya çalışmalıdır.Aktif kanamalı hastalarda, koagülopati (INR’nin 1.5’in üzerinde olduğu uzamış PT2 varlığında) veya düşük trombosit sayısı (< 50.000/ml) varlığında hastalara taze donmuş plazma ve trombosit transfüzyonu yapılmalıdır.

    e–Kanamanın yerinin saptanması:

    Endoskopi:Alt GİS kanamalı hastalarda rektosigmoidodkopi fizik muayenenin bir parçası olarak kabul edilerek hemen yapılmalıdır. Bu işlem ile hemoroidler, anal fissürler, ülserler, anjiodisplaziler, maligniteler, amibiazis, inflamatuar barsak hastalıkları, shigellozis gibi hastalıklar kolaylıkla tanınır ve spesifik tedavilerine başlanabilir.

    Kolonoskopi ile tanı konamayan alt GİS kanamalarında Teknisyum 99 m ile işaretli eritrosit sintigrafisi, anjiografi ve gerekirse ince barsak grafisi çekilmelidir. Mezenterik anjiografi vasküler lezyonların büyük kısmını ve bazı tümörleri kolaylıkla gösterir. Selektif superior mezenter arter (SMA) anjiografisi tüm ince barsakları ve sağ kolonun tamamını gösterir. Divertiküller kanamaların % 50-80’i ve vasküler ektazilerin ise hemen tamamına yakını SMA’nın kanlandırıldığı bölgelerdir. SMA anjiografisi negatifse inferior mezenter arter ve gerekirse çöliak anjiografi yapılmalıdır. Anjiografi ile 0,5-1,0 ml/dakika ve üzerindeki kanamalar saptanır.

    Radyonükleid görüntüleme: Sintigrafik yöntemlerle 0,1-0,5 ml/dk hızındaki kanamalar saptanabilir. Anjiografiye göre daha duyarlıdır. Fakat endoskopi ve anjiografiye göre daha az spesifiktir.İki şekilde yapılabilir: Tc 99 m sülfür kolloid ile 0,05 -0,1 ml/dk, işaretli eritrositlerle yapılan kan havuzu çalışmalarında ise 0.35-1.25 ml/dakikalık aktif kanamalar saptanabilir. 24-36 saat boyunca görüntü alınacağından intermittant kanamalarda bu yöntem daha üstündür.

    Anjiografik görüntüleme: Selektif SMA anjiografisinde 0,5-1 ml/dakika hızındaki kanamalar da saptanabilirse genel olarak anjiografik inceleme ile 1-1,5 ml/dk hızındaki kanamalar saptanır. % 100 spesifiktir. Ancak sensitivite çok değişkendir. Sintigrafi ile negatif arteriogramların oranı azaltılabilir. Anjiografinin avantajları kolon hazırlığına gerek olmaması ve lokalizayonun kesin olmasıdır. Anjiografi, kateterle vazopressin infüzyonu ve embolizasyon gibi tedavilere imkan sağlar. Embolizasyonda % 20’lere varan intestinal infakt riski vardır. Bu nedenle süperselektif kateterizasyon teknikleriyle geçici tıkayıcı ajanlar kullanılarak, mümkün olduğunca distal embolizasyon yapılmalıdır. Kontrast maddeye bağlı böbrek yetersizliğ, arteriyel diseksiyon ve tıkanma, barsak infarktı ve vasepressine bağlı myokart infarktüsü en önemli komplikasyonlardır. Bu nedenle anjiografi endoskopisinin yapılamadığı yada tanı konulamayan ve ısrar eden ya da tekrarlayan kanama durumlarında tercih edilmelidir.

    • ALT GİS KANAMALARINDA UYGULANAN TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    I Endoskopik tedaviler

    II Medikal tedaviler

    III Radyolojik Girişimler (Anjiografik Tedaviler)

    IV Cerrahi Tedavi

    I. Endoskopik Tedavi Yöntemleri:Günümüzde en sık kullanılan ve son yıllarda başarı oranları da gittikçe artan tedavi yöntemleridir. Akut alt GİS kanamalarında acil kolonoskopik inceleme güvenilir, iyi tolore edilebilen ve klinik olarak etkili bir yöntemdir. Kolonoskopi ile kolon kaynaklı alt GİS kanamalarının %89.1’ine tanı konulur ve önemli bir kısmında aynı anda tedavide mümkündür.

    Kolonoskopinin alt GİS kanamalarındaki avantajları, kanayan bölgenin tam lokalizasyonunun saptanması , biyopsi alma ve aynı seansta tedavi imkanının bulunmasıdır.

    Direktikül, anjiodisplazi, hemoroid, polipler ve radyasyona bağlı telenjektazilerde endoskopik tedavi başarıyla uygulanabilir.

    Kolonoskopinin dezavantajları ise hasta iyi hazırlanmamışsa kolonun iyi görüntülenmemesi ve akut aşırı kanamlarda sedasyonun riskli olmasıdır.

    Abdominal cerrahi girişim geçirmiş yada belirgin divertiküllü tortöz sigmoid durumlarında gerekirse pediatrik kolonoskop da kullanılabilir.

    Günümüzde kullanılan başka endoskopik tedavi yöntemleri ;

    1. Termal koagulasyon yöntemleri :
    2. Temas sağlanarak uygulananlar :
    3. Monopolar/bipolar/multipolar koagulasyonlar
    4. Heater probe koagulasyon

    2- Temas sağlanmadan uygulananlar :

    a) Argon plazma koagulasyon

    b) Nd-YAG laser tedavisi

    c) Mikrodalga koagulasyon

    Lezyona temas sağlanarak uygulanan termal koagulasyon yöntemlerinde fiziksel kompresyon ve damarlara tamponad uygulanması esastır. Bu işlemlerle pek çok kanama başarıyla durdurulabilir.

    Argon plazma koagulasyon (APC);Gittikçe daha sık ve başarıyla uygulanan bir termal koagulasyon yöntemidir. Yüzeysel kanamalarda daha etkilidir. Transmural hasarın az olması için maksimum koagulasyon derinliği 2-3 mm olmalıdır. Bunun için gaz akış hızı 0,5 litre/dakika ve elektrik gücü de 40-60 W olmalıdır. Temas sağlanmadan uygulanır. En sık hemorajik radyasyon proktiti, anjiodisplaziler ve kanayan tümörlerde uygulanır.

    Avantajları: Portabl olması, ucuz olması, fazla ekipman gerektirmemesi ve adezyon etkisinin çok olmamasıdır.

    Dezavantajları: Fazla gaz verilenlerde özellikle çekumde perforasyon ve kavitasyon riski vardır. Nonkontakt bir metod olmasına rağmen hasta hareket ettiği için temas edince doku hasarı artabilir. Dikkat edilmeyen vkalarda perforasyon riski de vardır.

    Nd-YAG laser tedavisi:Akut alt GİS kanamalarında uygulanabilir. Başarı oranı yüksektir. Ancak pahalı olması, portable olmaması ve yüksek oranda komplikasyonları nedeniyle yaygın kullanılmamaktadır.

    1. İnjeksiyon tedavileri : Tek başlarına veya endoskopik termal tedavi yöntemleriyle birlikte uygulanabilirler. Güvenilir, ucuz ve etkili tedavi yöntemleridir. En çok kullanılan maddeler; epinefrin, siyanoakrilat, polidokanol, alkol, etanolamin , trombin, fibrin, hipertonik tuzlu su yada hipertonik tuzlu su+ epinefrin kombinasyonudur. Uygulandıklarında lokal tamponad, skleroterapi veya lokal tamponad+lokal vazokonstriksiyon yapıcı etkileri vardır.

    Bazı lezyonlarda, özellikle çekumdaki lezyonlarda termal koagulasyon yöntemlerinden önce dilüe edilen epinefrin injeksiyonu ile lezyon mukozadan hafif yükseltilerek tedavinin başarısı arttırılabilir.

    1. Mekanik Tedavi Yöntemleri :

    1-Metalik Klipsler: Uygulanmaları kolay ve başarı oranları yüksektir. Kanayan damara uygulanınca kanama hemen durdurulabilir.Başarı oranları injeksiyon tedavilerinden daha yüksektir. Kanamanın tekrarlama olasılığı metalik klips uygulananlarda % 8,3, injeksiyon tedavilerinde % 33,3’tür. Dieulafoy’s lezyonlarındaki başarı oranları % 91.7 dir.

    2-Bant ligasyonu: Alt GİS kanamalarında da kanamaların durdurulmasında yararlı bulunmuştur. Multiple bantlar uygulanır. Özellikle arteriovenöz malformasyonlar, polipektomi ve divertikül kanamalarında başarılı sonuçlar alınmıştır.

    3-Çıkarılabilir snare: Özellikle postpolipektomik hemorajilerde kanayan yere uygulandığında kanamayı büyük oranda durdurur.

    Alt GİS kanamalarında endoskopik tedavilerin kullanımı son birkaç yılda artmıştır. İnjeksiyon tedavileri ile termal tedaviler arasında anlamlı bir farklılık yoktur. Sağlık kuruluşundaki mevcut imkanlara, endoskopistin tecrübesine ve lezyonun durumuna göre endoskopik tedavi yöntemlerinden birisi tercih edilebilir.

    II Medikal Tedaviler :

    • Nonspesifik tedaviler: Koagulasyon ve trombosit anormalliklerin düzeltilmesi, kan ve taze donmuş plazma transfüzyonları ile gerekli durumlarda demir replasmanı uygulanabilir.
    • Kombine hormon tedevaileri:Özellikle tekrarlayan anjiodisplazik kanamaların tedavisinde Etinil östradiol (0.035-0.05 mg) ve norethisterone (1 mg) kombinasyon tedavisi yararlı bulunmuştur.
    • Vazopressin infüzyon tedavileri: Alt GİS kanamalarında intravenöz ve intraarteriyel vasopressin infüzyon tedavileri de uygulanabilir.

    III. Radyolojik Girişimler (Anjiografik tedaviler)

    Özellikle süperselektif embolizasyon tedavisi,şiddetli alt GİS kanamalarında başarıyla uygulanabilmektedir. Bu yöntemde kullanılan başlıca ajanlar, gel foami polyvinyl alkol Ethiblock, mikrokoil ve bunların kombinasyonlarıdır. Kanamayı durdurma da başarı oranı % 66-93 kadardır. Anjiodisplazik lezyonlarda kanamanın tekrarlanma oranı % 17 iken divertiküllerde sadece % 5 tir. İskemi gelişimi en önemli dezavantajıdır ve % 0- 33 oranında görülmektedir.

    Bu yöntemle gerekli hastalara vazoıpressin tedavisi de uygulanabilir.

    C- ALT GİS KANAMALARINDA UYGULANAN BAZI SPESİFİK TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Alt GİS kanamalarının % 60’ını oluşturan divertikül ve anjiodisplazilere bağlı kanamaların büyük kısmı intermittan şekilde birkaç gün devam ettikten sonra kendiliğinden durur. Mortalite ve morbiditesi yüksek olduğu için zorunlu durumlar dışında acil cerrahiden uzak durulmalıdır. Ciddi, sebat eden alt GİS kanamalarında cerrahiye ihtiyaç doğabilirse de konservatif tedavide ısrarlı olunmalıdır. Divertiküllerin çoğu tekrar kanamaz ve cerrahi tedavi gerekmeden taburcu edilirler.

    1- Anjiodisplaziler:

    Sıklıkla ileoçekale yakın kolon bölgesinde lokalize olan, 1-10 mm çaplarında, ileri yaşlarda artan , çoğunlukla sonradan gelişen lezyonlardır. Ancak kolonun diğer bölgelerinde, mide, duedenum, jejenum ve ileumda da görülebilir. Genellikle subakut ve rekürrent kanarlarsa da % 15 vakada massif kanamaya sebep olabilirler. Kanayan vakaların yaklaşık % 90’ı kendiliğinden durur. Kanayan anjiodisplazilere, % 50 ‘sinde kalp hastalığı ve % 25’inde ise aort sterozu eşlik eder. Aort kapak replasmanı endikasyonu olan ve endoskopik tedavinin başarılı olmadığı vakalarda önce kapak replasmanı yapılmalı, sonra ise endoskopik tedavi tekrarlanmalıdır.

    Öncelikle akut kanama kontrol edilerek hastanın hemodinamisi düzeltilmeye çalışılır. İkinci aşamada kolonoskopik tedavi uygulanır. Spesifik tedavide ilk tercih kolonoskopik tedavi olmalıdır. İşlem sırasında kolonoskop dikkatle ilerletilmeli, tanısal olmadığı için biyopsi alınmamalıdır. Bu lezyonlar kan basıncı ve volüm açığından etkilendiği için, kanamalı hastaya yeterli sıvı tedavisi yapıldıktan sonra endoskopik girişim yapılmalıdır.

    Kolonoskopik tedavide en sık heater probe ve biopolar elektrokoagulasyon yöntemleri kullanılır. Kolonoskopide tesedüfen saptanan, kanamasız vasküler lezyonların tedavi edilip edilmemesi tartışmalıdır.

    Kolonoskopide lezyon saptandığında endoskopistin tedavi tecrübesi yoksa, ya da endoskopik tedavi başarısız ise veya lezyon geniş olduğu için endoskopik girişim uygulanamıyorsa sağ hemikolektomi uygulanmalıdır. Buna rağmen kanama devam ederse, anjiografi tamamen normal, kolonoskopi ve ince barsak pasaj grafisi de tanısal değilse subtotal kolektomi uygulanabilir.

    Anjiodisplazi endoskopik tedaviler sıklıkla başarılıdır. Bu hastalarda sıklıkla çekum ve sağ kolonda yüzeyel lezyonlar var. Kanamaların çoğu genellike kendiliğinden durur. Bazı vakalarda intermittant kanama görülür. Bazılarında ise aşırı akut kanama ve transfüzyon gerektiren anemi de görülebilir.

    Tedavide injeksiyon tedavisi ya da Termal Koagulasyon metodlarından biri (Monopoloz elektrokoagulasyon, Bipolar elektrokoagulasyon, Heatre probe, Argon plazma koagulasyon ve Nd- YAĞ laser tedavisi) uygulanabilir.

    Ancak ilk tercih Termal tedavi yönteleri olmalıdır. Bunlarda başarı oranı % 50-87 kadardır. Bipolar koagulasyon tedavisinde % 5 oranında şiddetli geç kanama riski vardır.

    Ayrıca bu tedavilere ait prespektif randomize çalışma yok. Performasyon riski olduğu için üst gastroduonel kanamalara göre daha düşük güç kullanılır.

    Performasyon riski nedeniyle kolon distansiyonu minimumda tutulmalıdır.

    İnjeksiyon tedavisi ise aktif kanama ve sızıntıyı genellikle durdurur. Tedavide ikinci tercih olmalıdır. İnjeksiyon tedavisinde sklerozan ve diğer irritant maddelerin enjeksiyonu daha az tercih edilir.

    2- Kolon divertikülleri:

    Yaş ilerledikçe sıklığı artan, çoğunlukla kolon duvarının bütün katlarını içermeyen psödodivertiküller görülür. Genellikle distal kolonda lokalize olurlar ve kolon divertikülleri olan hastaların sadece % 3-5’inde kanama gelişir. Anjiografi kateterinden vazokonstiktör ajan verilerek vakaların % 90’nında kanama kontrol edilebilir. Sağ kolon divertiküller kanamaların % 80’i anjio sırasında verilen vasopressin infüzyonu ile kontrol altına alınır. Kanama odağı sol kolonda ise intravenöz vazopressin infüzyonu da intraarteriyel infüzyon kadar etkilidir.

    Divertiküller kanamalarda kolonoskopik tedavilerde başarıyla uygulanabilir. Konserratif tedavilere göre kolonoskopik tedavilerden sonra tekrar kanama riski de daha azdır.

    Kolon divertiküllerinin kanamalarında endoskopik tedavilerin kullanımı son zamanlarda çok artmıştır. Bu hastalarda injeksiyon tedavisi, Termal koagulasyon tedavileri ve mekanik tedaviler uygulanabilir. En sık önerilen yöntem, doğrudan doku temasının sağlandığı Termal koagulasyon yöntemleridir.

    Divertiküldeki visible vessel lezyonlarına bağlı rekurent kanamalar da tedavi ile kolaylıkla önlenerek hastaların cerrahi tedaviye gitme oranı azaltılabilir. Ancak kolon mukozası ince olduğundan perforasyon riski nedeniyle düşük elektrik enerjisi kullanılmalıdır.

    Kanayan visible vessel’de Epinefrin (1:20.000 dilisyonda) 4 kadrana, çepeçevre uygulanır. Kanamayan visible vessel lezyonlarında ise Bipolar koagulasyon (10-15 W gücünde) daha çok tercih edilir.

    Divertikül içinden kan geliyorsa 5-10 ml epinefrin (1:20.000 diliasyonda) divertikül içine çepeçevre enjekte edilir. Pıhtı varsa epinefrin 1:20.000 dilisyonda pıhtının çevresine ve altına enjekte edilir.

    Divertiküllerde çoğu kanama spontan olarak durabileceğ unutulmamalıdır. Ayrıca özellikle multapil divertikül varsa kolonoskopi dikkatlice yapılmalıdır.

    3-Tümör kanamaları:

    Tümör kanamalarındaen iyi tedavi yöntemi argon plazma(APC) koagulasyonudur Dokuya temasın olmadığı ve sınırlı peretrasyon sağlanan APC kanayan dokunun koagulasyonunda etkili bir yöntemdir. İntratümöral enjeksiyon için saf etanol da kullanılabilir. Ancak kontakt termal ablasyon yöntemleri ve injeksiyon tedavileri fazla başarılı bulunmamıştır.

    4-Radyasyon hasarı:Radyasyon koliti ve Multiple telenjektaziler kolonun herhangi bir yerinde görülebilirse de en yaygın olarak distal kolon ve ektumda görülürler. Bu lezyonlara bağlı kanamaların tedavisinde genellikle multipolar elektrokoagulasyon ve doku temasının olmadığı APC ve Nd-YAG laser tedavisi tercih edilir. Son yıllarda kullanılmaya başlanan Potasyum Titanyl Phospate Laser Tedavisi ( 2 seans, 4-10 W gücünde) radyasyona bağlı kanamalarda çak yararlı bulunmuştur. Ancak bu tedavi ile rektal ülser gelişme riski fazladır.

    Rektal radyasyon koliti anal kanala kadar uzanmışsa tedavi öncesi bir lokal anestezik ajanla sinir blokajı yapılması ya da genel anestezi uygulanması önerilir.

    Bu hastaların tedavisinden sonra stenoz gelişme riski var. (Tablo-4)

    Tablo – 4 Radyasyon kolitinde endoskopik tedavi endikasyonları

    • Radyasyondan sonra kronik hematokezya gelişmesi
    • 6 aydan uzuzn süren transfizyon gerektiren anemi
    • Medikal tedaviye cevapsız kanama
    • Reküment tümör, fistül ve striktür bulunmaması

    5-Post Polipektomi hemoraji:Polipektemi veya biyopsi sonrası hemen kanama başlar. Ya da 2 hafta sonra geç kanama görülür.

    Çoğu kanama spontan olarak durur. Kan transfizyonu ve endoskopik işlem gerekmez.

    Kanama devam ediyor ya da şiddetliyse endoskopik olarak injeksiyon tedavisi, termal metodlar ya da kombine tedaviler uygulanabilir. Ayrıca endoskopik bant ligasyonu ve endoskopik metalik hemoklip de yararlı bulunmuştur.

    6-Kolonik varisler:Genellikle portal hipertansiyonda görülürler. İnsidansı % 1-8 oranındadır. Kanama nadir görülmesine rağmen masiftir ve fetal olabailir. Çekum ve rektumda sıktır.

    Tedavide endoskopik varis ligasyon ve skleroterapi uygulanabilir. Nekroz ve performasyon açısından dikkatli olunmalıdır. Kolonik varis tedavisinde N-butyl-2-cyanoacrylate da tedavide kullanılabilir. Cyanoacrylate dilue edilmeden yada 1: 1 oranında lipiodal ile dilüe edilerek kullanılır. Lipiodal konsantrasyonu arttıkça embolizasyon riski deartar.

    7Anorektal orjinli gasrtointestinal kanamalar:

    Akut alt gastrointestinal sistem kanamalarının yaklaşık % 10’unu oluşturur. Hemoroidler ve anal fissürler en sık görülenlerdir. Endoskopik hemoroidal ligasyon, internal hemoroidlerde etkili ve emniyetli bir yöntemdir Hemoroidlerde bipolar elektrokoagulasyon ve heater prota tedavileri de uygulanabilir. Kronik kanayan internal hemoroidlerde heater probe ve bipolar koagulasyonun komplikasyonları benzer bulunmuştur. Fakat heater probe ile yapılan tedavide başarı oranı yüksek ve semptomlar daha kısa sürede düzelmesine rağmen, ağrı da daha fazla görülür. Anal fissür gelişmesi, işleme bağlı kanama ve rektal spazm gibi komplikasyonlar ise bipolar elektrokoagulasyonda yaklaşık 2 kat daha fazladır.

    İnce Barsakların değerlendirilmesi

    Üst GİS kanamalarının ekarte edildiği ve kolonoskopinin negatif olduğu hastalarda ince barsaklar da değerlendirilmelidir. Push entereskopi ile jejenumun 60 cm distaline kadar olan bölge gösterilebilir. İnce barsak grafisi ve enteroklizis ile ince barsak tümörleri, ülserleri ve Crohn hastalığı tesbit edilebilir. Gerekli durumlarda selektif SMA anjiografisi ve sintigrafik yöntemlerle de kanama yeri tayin edilebilir. Endoskopik yöntemlerle saptanan kanama odakları uygunsa heater probe, laser veya elektrokoagulasyonla tedavi edilebilir. Seçilmiş olgularda, özellikle anjiodisplazik kanamalarda vazopressin infüzyonları ve selektif embolizasyon tedavi yöntemleri uygulanabilir.

  • Menapozun Etkileri

    Menapozun Etkileri

    Menopoz, doğurganlık kaybıyla eş anlamlı tutulmaktadır. Menopozun bu şekilde ifade edilmesi henüz menopoz evresine girmemiş kadın bireylerde bile korku oluşumuna neden olabilir. Menstruasyonlarında yani adet/regl dönemlerinde düzensizlikler olan kadınlar zaman zaman bu sürece girdiğini düşünüp kaygılanabilirler.

    Kadınların menopoz döneminin başlamasıyla birlikte vücut yapılarında, sosyal ve ruhsal yaşantılarında bir takım değişiklikler oluşabiliyor. Bunlar sıcak basmaları, uyku sorunları, gece terlemesi gibi sıralayabiliriz. Fizyolojik değişikliklerde ise vajinal atrofi(organ veya dokuların küçülmesi durumu), ağrılı cinsel ilişki, stress v.b. Psikolojik değişikliklerde ise huzursuzluk, depresyon, anksiyete, cinsel ilgide azalma gibi durumlardan söz edebiliriz.

    Kadın menopoza girdiği zaman, vücudunda değişen birtakım değişiklikler kişiyi strese ve sıkıntıya sürükleyebilir. Örneğin doğurganlığının sona ermesi kişiyi depresyona sürükleyen önemli faktörlerden bir tanesidir. Konu hakkında yeterince bilgi donanımına sahip olmamak menopoz döneminin daha ağır yaşanmasına neden olabilir. Bu bilinmemezlik de kişinin depresyona girmesine neden olan başlıca faktörlerdendir. Daha öncesinde depresyon öyküsü olan bireylerin bu dönemde tekrar depresyona yakalanma olasılığı daha yüksek seviyededir.

    Kadınlar için en önemli yaşam dönemlerinden biri olan menopoz döneminde yaşanan tüm değişimler sosyal hayatta kişiler arası ilişkilere de yansır. Kişilerarası ilişkileri “bireylerin diğer insanlarla olan ilişkilerinde yaşadıkları duygu ve davranış şekilleri” olarak tanımlayabiliriz. Menopoz bireyin sosyal ilişkilerini etkilediği gibi bu dönemde görülen sosyal desteğin de menopoza yönelik tutumlar üzerinde etkili olduğu söylenebilir.

    Menopoz sürecinde sosyal destek son derece önem arz etmektedir. Aksine sosyal desteğin yetersiz olduğu durumlarda belirtinin süresi ve şiddetinde artış görülmektedir. Çevresel bir takım değişkenlikler (küslük, boşanma, işten çıkarılma v.b) menopoza evresine alışma aşamasında bir takım krizlere neden olabilir. Bu tür sorunlar kadın bireyin doğrudan kendisini etkilediği gibi eş değer olarak çevresindeki ilişkileri ve işleri de etkileyebilir.

    Erken yaşta menopoz şu sıralar sık sık karşımıza çıkan bir durumdur. Eğer ki bu durum genetik değilse önüne geçmek amaçlı yapılması gerekenlerin başında sağlıklı beslenmek, hazır gıdalardan uzak durmak, trans yağları hayatınızdan çıkarmak, meyve ve sebze tüketimine dikkat etmek gerekir. Bunun yanı sıra stressiz bir yaşam sürülmeli, düzenli spor yapılmalı ve sigaradan uzak durulmalıdır.

    Menopoz her kadının yaşayacağı bir evredir fakat bu evreyi akışına bırakmaktan ziyade bilinçlenmek daha sağlıklı bir yaşamı garantiler.

    Bu süreçte grafiğinizde bir takım değişkenlikler görülebilir. Duygu karmaşaları, yaşlanıyorum korkusu sizleri ele geçirebilir. Bu düşüncelerden olabildikçe uzak durun ve menopozla barışık olun. İşin içinden çıkamayacak bir boyuta girdiğinizi düşünüyorsanız psikolojik bir destek almayı ihmal etmeyin. Diğer açıdan baktığınızda artık karın ağrınız olmayacak. Beyaz pantolon giymekten korkmayacak, havuza ve denize istediğiniz her an girebilecekseniz.

  • Mide kanserine dönüşebilecek öncü mide lezyonları

    Mide kanseri (Mide ca) etyolojisinde en çok suçlanan faktörlerin başında prekanseröz mide lezyonları gelmektedir (1,2,3,4). Epidemiyoloji ve patoloji çalışmaları sonucunda mide karsinogenezindeki olaylar dizisinin; kronik gastritis, atrofi, intestinal metaplazi, displazi ve karsinoma şeklinde olduğu kabul edilmektedir (1,3,4,5,6) (Tablo-1).

    Otopsi ve operasyon sırasında alınan örneklerde yapılan çalışmalarda mide kanserlerinin sıklıkla prekanseröz durumlardan geliştiği gösterilmiştir (1,4) (Tablo-2) .

    Kronik atrofik gastritis, intestinal metaplazi, epitelial displazi ve gastrik polipler gastrik kanserlere ve özellikle de intestinal tip gastrik kanserlere neden olan en önemli patolojilerdir (1,7).

    Prekanseröz mide lezyonları büyük oranda distal yerleşimli mide kanserleri ile ilişkilidir (4,7). Öte yandan kardia ve distal özefagus adenokarsinomlarının ise Barrett’s özefagus ile ilişkisi vardır. Yapılan çalışmalarda bu kanserlerin sıklığı ile Barrett’s özefagus insidansı arasında da kuvvetli bir ilişki tesbit edilmiştir (8).

    Mide kanserleri prognostik açıdan kötü özelliğe sahip kanserlerdir. Ancak erken, tedavi edilebilir dönemde, yani mukoza içinde yakalandıklarında prognozlarında ileri dönem karsinomlara göre belirgin farklılık saptanmıştır (9).

    Mukozada prekanseröz lezyonların görülerek bu hastaların uzun süreli ve sık aralıklarla takip edilmesi ile mide kanseri gelişiminin erkenden tesbit edilmesi, erken tedavi imkanı sağlamaktadır (4,9).

    Tablo-1: Mide kanserinin gelişebildiği premalign lezyonlar:

    Kronik atrofik gastritis

    Pernisyöz anemi

    İntestinal metaplazi

    Gastrik epitelial displazi

    Benign hastalıklarda yapılan parsiyel gastrektomiler

    Menetrier’s hastalığı

    Gastrik polipler

    Barrett’s özefagus

    Gastrik ülserler

    “Aşırı tuz mide mukozasında atrofi oluşturmaktadır.”

    1-Kronik Atrofik Gastritis:

    Kronik atrofik gastritis (KAG) genellikle distal mide bölgelerinden multifokal olarak başlar. Azalmış gastrik asit sekresyonu sonucu, fokal atrofik odaklar birleşerek metaplazi, displazi ve sonunda gastrik karsinomaya dönüşebilirler (4,10).

    Deney hayvanlarında aşırı tuzun atrofi oluşturduğu gösterilmiştir (11). KAG’te asit salgısı azalmakta, mide pH’ı yükselmektedir. Midede pH yükselmesi sonucu anaerob bakteriler artmakta, bu bakteriler de mutajen ve kanserojen olan N-nitroso bileşiklerinin oluşumuna yol açmaktadır. Böylece karsinoma riski de artmaktadır Doğal antioksidanlar ise N-nitroso bileşiklerinin oluşumunu inhibe etmektedirler (1,4,12).

    Yapılan pekçok çalışmada mide kanseri prevalansının en yüksek olduğu ülkelerde KAG ve intestinal metaplazi prevalansının da aynı oranda yüksek olduğu gösterilmiştir (1,13,14). KAG ve intestinal metaplazi (İM), mide kanserinin endemik olarak bulunduğu ülkelerde, yüksek bir prevalansla bulunan çevresel risk faktörleriyle de ilişkilidir. KAG ve İM’nin endemik intestinal tip mide kanserlerinin patogenezinde önemlli bir ara basamak olduğu kabul edilmektedir (1,13,14). KAG

    “Kronik atrofik gastritis durumunda mide asidi sekresyonu

    azalmakta, böylece anaerob bakterilerin etkisiyle karsinojenik ajanlar olan N-nitorso bileşikleri oluşmaktadır.”

    ve İM nedeniyle sıklıkla midede koloniler oluşturan anareob bakteriler nitrit ve nitratları daha potansiyel kanserojenik ajanlar olan N-nitroso türevlerine dönüştürerek karsinoma oluşumuna katkıda bulunmaktadırlar (15,16). Bununla beraber atrofik gastritis ve aklorhidrinin tek başlarına mide kanserine neden olamayacağı ve KAG ve İM’nin mide kanseri gelişmeyen sağlıklı bireylerde de bulunabilecekleri bilinmektedir (1).

    Retrospektif olarak gastrik karsinomalı hastaların ameliyat materyallerinde yapılan incelemelerde, intestinal tip mide kanserlerinde yüksek oranda KAG tespit edilmiştir (17,18). Bununla beraber 60 yaşın üzerindeki bireylerin endoskopik biyopsilerinde gastrik karsinoma olmaksızın da %40 oranında kronik atrofik gastritis görülebilmektedir (19,20).

    Pernisiyöz anemi immun mekanizmayla gelişen spesifik bir atrofik gastrit türüdür. Pernisiyöz aneminin yaygın olarak bulunduğu ülkelerde gastrik adenokarsinoma prevalansı %3 kadardır (21). Bütün mide kanserlerinin %2’sinin pernisyöz anemi ile ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Bununla beraber pernisyöz aneminin mide kanseri riskini arttırdığı kesin değildir (4). Bu hastalarda gastrik karsinoid tümörler de daha sık görülür. Bunlarda asit supresyonu, hipergastrinemi ve nöroendokrin hiperplazinin malign tabloya neden olduğu bildirilmektedir (22,23). Pernisyöz anemi, mide kanseri gelişimini 2-3 kat arttırmaktadır (22,24).

    2-İntestinal Metaplazi

    İntestinal metaplazi (İM) normal mide epitelinin ince barsak veya kolondakine benzer kolumnar epitelle yer değiştirmesi anlamına gelir (25,26). Metaplazi çoğunlukla antrumda görülür. İM alanları seyrek odaklar halinde olduğu gibi, geniş alanlara da yayılabilir (27). İM mukoza hücresinin boyun bölgesinden başlar ve yayılır. Tam olarak geliştiğinde, mide mukozası ince barsak mukozası görünümünü alır. İM sıklıkla kronik atrofik gastritisle birliktedir (28). Demirtürk ve arkadaşları İM’yi %89.4 kronik atrofik gastritis zemininde tesbit etmişlerdir (29).

    “Helikobakter pilori, kronik gastritisten kronik atrofik gastritis ve intestinal metaplazi gelişmesine neden olan önemli faktörlerden birisidir.”

    İM görülen alanda mide mukozası ince barsak epitelinin hem morfolojik, hem de biyokimyasal özelliklerine sahip olur. İM gelişmiş mide sekretuar bir organ olmaktan çıkıp gastrik lümenden lipit gibi bazı maddelerin absorpsiyonunu yapabilen intestinal bir alana dönüşmüştür. Bu olayın kronik gastritis, kronik atrofik gastritis histolojik değişim zinciri sonucunda oluştuğu belirtilmektedir (5,27,30).

    Helikobakter pilori(Hp) infeksiyonunun, atrofi ve metaplazi ile sonuçlanan kronik gastritisin önemli bir nedeni olduğu bildirilmektedir (5,27).

    İM, endoskopik olarak normal mukozaya göre hiperemik, düzensiz alanlar şeklinde görülür. Bu görünümü gastritin endoskopik görünümünden ayırt edebilmek çok güçtür (25,27).

    Morfolojik ve histokimyasal kriterlere göre intestinal metaplazinin üç tipi açıklanmıştır (25,31).).

    Tip I (komplet) İM’de fırçamsı kenarlı matür absorbtif hücreler ve asit sialomüsin salgılayan goblet hücreleri vardır. Epitelin görünümü ince barsak epiteline benzer, bazen villus yapısı bile görülebilir. Paneth hücrelerinin glandın alt kısmında görülmesi en karekteristik özelliğidir

    Tip IIa (İnkomplet) intestinal metaplazide, matür absorbtif hücreler ve genellikle de paneth hücreleri yoktur. Asidik siyalomüsin salgılayan goblet hücreleri ve nötral müsin ya da nötral müsin-sialomüsin salgılayan kolumnar mukus hücreleri vardır.

    Tip IIb (İnkomplet) intestinal metaplazide ise, büyük goblet hücreleri siyalomüsin veya sülfomüsin ya da her ikisini de salgılayabilirler. Sülfomüsin salgılayan daha az differansiye kolumnar mukus hücreleri vardır.

    Matsahura ve arkadaşları ise intestinal metaplaziyi, komplet ve inkomplet olarak 2 grupta incelemişlerdir. Komplet tip ince barsaklardaki bez yapısından oluşurken, inkomplet tipte kolonik bez yapıları hakimdir (25,31).

    İntestinal metaplaziler mide mukozasında sadece morfolojik görüntüde değil hücre kinetiğinde, immünolojik ve enzimatik yapılarda da değişikliklere sebep olurlar (25,26). Bu lezyonların özellikle inkomplet, sülfomüsin içerenlerinin,

    “Her yıl, kronik atrofik gastritislilerin %6.7’sinde intestinal metaplazi, intestinal metaplazililerin ise %3.2’sinde displazi gelişmektedir.”

    intestinal tip mide karsinomalarının histogenezinde öncü lezyonlar oldukları çok çeşitli ve geniş çalışmalarda gösterilmiştir (32,33,34).

    Yapılan bir çalışmada mide patolojisi olan 7290 hasta ortalama 5.1 yıl (3-16 yıl) izlenmiş. Başlangıçta biyopsilerde normal gastrik histoloji görülenlerde yılda %7.5 oranında kronik atrofik gastritis (KAG), KAG’lıların %6.7’sinde İM, İM’lilerin ise %3.2’sinde displazi geliştiği bildirilmiştir. Aynı çalışmada başlangıçta normal mide histolojisi görülüp takipler sırasında mide karsinoması gelişenlerin oranının ise %0.03 olduğu tesbit edilmiştir (35).

    Başka bir çalışmada 1788 vakanın uzun süreli takibi sırasında, mide sıvısında yüksek pH ile, nitrat ve nitrit değerleri yüksek olanlarda, buna paralel olarak KAG, İM ve displazi gibi prekanseröz mide lezyonlarında da daha hızlı progresyon görüldüğü tesbit edilmiştir (13). Retrospektif olarak yapılan başka bir çalışmada ise daha önce İM olarak değerlendirilen 234 vakanın preparatları yeniden değerlendirilmiş ve 9 (%3.8)’unde mide kanseri tesbit edilirken, intestinal metaplazisi bulunmayan 116 vakanın ise sadece 1 (%0.89)’inde mide kanseri tesbit edilmiştir (36).

    Yapılan histopatolojik çalışmalarda intestinal metaplazinin sıklıkla intestinal tip gastrik kanserlere eşlik ettiği gösterilmiştir. Yine bu çalışmalarda diffüz tip mide karsinomlu hastalarda ise intestinal metaplazi prevalansının genel populasyondaki prevalansa eşit olduğu gösterilmiştir (15).

    3-Gastrik epitelial displaziler

    Gastrik epitelial displaziler (GED) en önemli premalign lezyonlardır. Displazi, metaplazik ya da non-metaplazik mukozadan gelişebilir. Lezyonun mukozadaki makroskopik görünümü, mukoza çöküklüğü ya da polipoid şeklinde olabileceği gibi düz mukozada hafif renk değişikliği şeklinde de olabilir. (4,37,38).

    GED tanısında bazı güçlükler vardır. Ayırıcı tanıda rejeneratif atipi ile gerçek displazinin ayrımı yapılmalıdır. Ayrıca intramukozal karsinom ile şiddetli displazi de zaman zaman karıştırılabilmektedir. Bu nedenle GED düşünülen

    “Gastrik epitelial displaziler en önemli premalign lezyonlardır.”

    bölgeden çok sayıda biyopsi örneği alınarak, bunlar dikkatlice incelenmelidir. Benign rejeneratif değişiklikler de zaman zaman hafif ve orta derecede displazi şeklinde değerlendirilmiş olabilirler. Ancak şiddetli displaziler herzaman neoplazik değişiklik olarak kabul edilmeli ve vakalar mutlaka sık aralıklarla takip edilmelidir (4,37,38,39).

    Erken mide kanseri nedeniyle opere edilenlerde rezeksiyon materyalinin retrospektif olarak tekrar değerlendirildiği çalışmalarda, kansere komşu bölgelerde orta veya şiddetli displazi tesbit edilenlerin oranı %40-100 bulunmuştur (39). Oysa bu oran opere kronik atrofik gastritisli vakalarda %3, gastrik ülserlilerde ise sadece %1’dir (40,41,42).

    Prospektif olarak yapılan bir çok çalışmada 6 yıl veya daha fazla süre ile displaziler takip edilmiş ve şu sonuçlara varılmıştır (4,43,44,45):

    1)-Displaziler 3 gruba ayrılmaktadırlar: Hafif, orta ve şiddetli displaziler

    2)-Hafif displaziler minör lezyonlardır ve hastaların %60-70’inde zamanla gerilerler. Vakaların %20-30‘unda aynen kalırlar. Vakaların %10’unda ise prograsyon gösterirler ve displazinin derecesi artar. Çok nadiren karsinoma gelişebilir.

    3)-Orta dereceli displaziler de hafif displazilere benzerler. Ancak bunlarda şiddetli displazi ve/veya karsinoma gelişenlerin oranı %10-14 kadardır.

    4)-Şiddetli displaziler daha ciddi lezyonlardır. Displazinin gerileme oranı %30-45 kadardır. Sıklıkla aynen sebat eder. Ancak displazi, hastaların %20-80’inde propresyon gösterir ve bir kısmı gastrik karsinomaya dönüşür.

    Yapılan çalışmalarda şiddetli displazinin %50-60 oranında erezyon, ülser ve polip gibi endoskopik lezyonlarla birlikte bulunduğu tespit edilmiştir. Aynı çalışmalarda görünür endoskopik lezyonla (örneğin; gastrik ülser veya polip) birlikte bulunan şiddetli displazilerin yaklaşık %50’sinde, şiddetli displazi tespit edildikten 3 ay sonra biyopsi örneklerinde karsinoma tanısı konulmuştur. Bu nedenle şiddetli displazinin sıklıkla kanserle birlikte bulunduğu kabul edilmektedir. Sadece endoskopi ile şiddetli displazinin tanısı güçtür. Mutlaka histopatolojik inceleme gereklidir (43,44).

    Displazinin takibinde genel olarak şu protokol izlenmektedir (4,44,45):

    “Şiddetli displaziler herzaman çok önemli premalign lezyon olarak kabul edilmeli ve bu tür hastalar mutlaka sık aralıklarla takip edilmelidir.”

    1)-Özellikle önemli bir endoskopik lezyonla birlikte değilse hafif derecede displazilerin uzun aralıklarla kontrol edilmeleri genellikle yeterlidir. Hatta bazı araştırıcılar bunların takiplerini gerekli görmemektedirler.

    2)-Orta derecede displaziler de hafif displazilere benzerler. Bununla beraber bazı otörler daha sık kontrol edilip, daha sık biyopsi alınmasını önermektedirler.

    3)-Şiddetli displaziler ise sıklıkla kanserle birlikte bulundukları için bunların kısa aralıklarla takip edilmesi gerekir. Malignite tespit edilmese bile bu hastalar düzenli olarak kontrollere çağrılmalıdırlar. Hatta bazı otörler endoskopik büyük lezyonlarla birlikte bulunan şiddetli displazilerde rezeksiyon önermektedirler (4,43,45). Moleküler biyolojik tekniklerin yaygınlaşması ve hücre proliferasyon analizleri ile GED’deki malignite riski ve hastaların takibi açısından gerçek ve yeni bilgilerin elde edileceği umulmaktadır (15).

    Kanserden ölüm nedenleri arasında önemli yer tutan ve kötü prognoza sahip olan mide kanserleri, gelişen endoskopik tekniklere rağmen günümüzde hala önemini korumaktadır. Bu nedenle bütün dünyadaki çalışmalar mide kanserlerinin erken dönemde yani intramural evrede tanınabilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunlara paralel olarak hastalığın patogenezi ve gelişim basamaklarının saptanması ile prekanseröz durumlar ve bu durumların bulunduğu hallerde gözlenen prekanseröz lezyonların erken tanınmasının önemi de artmaktadır (1,4).

    Günümüzde bütün dikkatler, tümörlerin tedavi edilebilir dönemde tanınması yanında, karsinom gelişim basamaklarındaki öncü lezyonlarda, yani prekanseröz lezyonlar üzerinde toplanmaktadır. Karsinomların normal mukozadan çok, bu lezyonların zemininde gelişmesi olasılığı vardır. Son zamanlardaki çalışmalar özellikle mide epitelindeki prekanseröz değişikliklerin tesbit edilerek takipler sırasında muhtemel malign gelişimin erken tanınmasına yöneliktir. Böylece mide kanserinin daha gelişmeden ya da gelişse bile çok erken dönemde önlenmesi mümkün olacaktır (1,4).

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Çocuk ailenin ilgi odağıdır. Kardeş geldiği zaman belirli yaş gruplarındaki çocuklar bunu kıyasıya bir rekabete dönüştürürler. İlginin azalacağını, artık sevilmeyeceğini ve ikinci plana itileceği düşüncesi, küçük kardeşe yoğun öfke beslemesine neden olabilir. Bu düşünceler davranışlarına yansıdığı zaman ebeveynlerde endişe yaratır.

    Bu duyguyu tam anlamıyla ortadan kaldırmanın ne yazık ki bir formülü yoktur fakat ebeveynlerin davranışları ve yaklaşım biçimleri bu süreci son derece etkilemektedir.

    EBEVEYNLER BU KONUDA NELER YAPMALI NASIL BİR TUTUM SERGİLEMELİDİR?

    Öncelikle sakin olun. Kıskançlık duygusu gayet normal hatta sağlıklı diyebileceğimiz bir duygudur. Fakat çocuğun kişilik ve karakter özelliklerine göre durum ciddi bir boyuttaysa bunu ele almak ve ihmal etmemek son derece önemlidir. Bu süreci hafif bir şekilde atlatabilmek için birtakım önlemler sizlere sunulabilir. Ancak iş ciddi bir boyuta geldiyse bir çocuk psikoloğuyla görüşmek bu açıdan ebeveynlere son derece yarar sağlayacaktır.

    Kıskançlık duygusunu en aza indirgemek için aslına bakarsanız hamilelik sürecinde bu durumu çocuğunuzla paylaşmanız, onu dinlemeniz yarı yarıya kıskançlık şiddetini dindirecektir. Çünkü bebek dünyaya geldiğinde büyük kardeş bu durumu kabullenmiş ve kendi içinde sindirmiş olacaktır.

    Yapılacak değişiklikleri örneğin büyük kardeşin okula başlaması gibi, yeni bir oda düzenlenmesi gibi faaliyetleri bebek dünyaya gelmeden önce gerçekleştirmeniz son derece önemlidir. Çocuğu okula göndermek, ‘istenmiyorum’ düşüncesine girmesine neden olabilir. Bu da oldukça olumsuzluk yaratır.

    Eve yeni bir bireyin gelmesini çocuğunuz küçükse bir hikaye anlatır gibi anlatmalısınız. Eğer ki yaşı büyükse ondan fikir almanız (kardeşinin yatağı nasıl olsun gibi) çocuğunuza sorular sormanız çocuk için etkileyici olacaktır.

    Aslına bakarsanız eve yeni bir bireyin gelmesi çocuk için merak uyandıran bir durumdur. Bebeğin altı nasıl değişiyor, sütü nasıl emiyor, sizler nasıl yaklaşıyorsunuz bunları inceler ve hafızasına atar. Bunu çocuk için olumlu bir şekilde değerlendirmek gerekir. Örneğin bezi değiştirirken yardım istemek, biberonu getirmesi için rica etmek çocukta sorumluluk duygusunun yanı sıra abilik/ablalık kavramının aşılanmasına da ortam sağlayacaktır. Yani çocuğunuza yapabileceği ölçülerde sorumluluk vermek son derece önemli bir olaydır.

    Bu süreçte en uzak durulması gereken noktalardan biri kıskançlık üzerinedir. Çocuğu sinirlendirecek davranışlarda bulunmak, şaka yapma adı altında çocuğu kardeşten uzaklaştıracak davranışlar sergilemek çocuğu olumsuz etkiler. Bu konuda ebeveynler son derece dikkatli bir tutum sergilemelidir.

    Yeni doğan bebek her şeyden habersizdir. Bu süreçte büyük kardeşle olan etkinliklerinize devam etmek (önceden her sabah parka gidiyorsanız elinizden geldiğince devamlılığını sağlamak) çocuğun hayatında çok büyük bir değişiklik olmadığı hissine kapılmasına sebep olur ve bu da son derece olumlu bir davranıştır. Fakat yeni doğan çocuktan dolayı suçluluk hissine kapılıp çocuğu olduğundan fazla şımartmak yanlış bir davranış olacaktır. Çocuğunuzun bilinçaltına annem babam suçlu ifadesini yerleştirmeyin.

    Sonuç olarak bu yazılanların hiçbiri tabi ki hemen olmayacaktır. Bu belirli bir zaman gerektirir. Bu süreçte anne-baba son derece sakin, anlayışlı, tutarlı davranışlar sergilemelidirler. Çünkü çocuğa kızmak, bağırmak hiçbir sorunun cevabı olmaz aksine size yeni sorunlar yaratır. Bazen anne hem fiziksel hem ruhsal açıdan yorulmuş olabilir bu konuda eşler birbirine son derece destek olmalı görev paylaşımı içerisinde bulunmalıdırlar. Çaresiz kaldıklarını düşünüp çocuğa öfkelenebilir veya sesini yükseltebilirler. Bu bir çözüm değil aksine çocuğun hırçınlığını pekiştiren bir davranış modelidir. Çocuğa karşı tutarsız davranışlar sergilemek şu an ve ileriki evrelerde sizi çocuk açısından endişeye düşürebilir. Belirli bir süre dahilinde büyük kardeşte eskisi gibi canlılık göremiyorsanız, uykusuzluk, yemede sıkıntı gibi durumları gözlemliyorsanız psikologtan destek almanız son derece önem arz etmektedir.

    Bu duyguyu ortada kaldırmak için ailelere büyük görevler düşmektedir. Tabi ki bu konuda aileler zorluk yaşayabilirler. Çaresiz kaldıklarını düşünüp çocuğa öfkelenebilir veya sesini yükseltebilirler. Bu bir çözüm gibi görünse de tam tersi çocuktaki hırçınlığı daha da pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.

  • Mide kanseri gelişiminde diyetin rolü

    MİDE KANSERİ GELİŞİMİNDE DİYET VE DİĞER ÇEVRESEL RİSK FAKTÖRLERİ

    Mide kanseri dünyada yaygın olarak görülen kanserlerden birisidir. Etyolojisi bilinmemekle birlikte, çevresel, genetik ve ailesel faktörler, diyet, Helikobakter pilori (Hp) ve çeşitli predispozan durumlar suçlanmaktadır (1,2,3,4).

    Mide kanseri oluşumu multifaktöriyeldir. Olayların nasıl geliştiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak tuzlu yiyeceklerin aşırı yenmesi, askorbik asit ve karotenoidlerin az alınması ve Hp suçlanan başlıca etyolojik faktörlerdir (1,2,5) (Tablo-1) (Tablo-2).

    Yapılan çalışmalarda bol taze sebze ve meyve yiyen toplumlarda mide kanseri oranı düşük bulunmuş ve bunu sağlayan faktörün askorbik asit olduğu belirtilmiştir (1,6). Midede askorbik asit aktif olarak salgılanmaktadır. İntestinal metaplazi bulunan kişilerin kanlarında ise askorbik asit düzeyi düşük bulunmuştur. Kronik atrofik gastritisli kişilerin midelerinde ve yüksek pH ve Hp infeksiyonu varlığında mide suyunda askorbik asit konsantrasyonu düşük bulunmuştur (1,5,6).

    Karotenoidler ise serbest radikalleri tutmaktadırlar. Bunların geç safhada antikanserojen oldukları sanılmaktadır (6).

    Tablo-1: Mide kanseri ile ilişkili başlıca faktörler

    Yüksek kanser riski olanlar:Düşük kanser riski olanlar:

    Ailede mide ca olması “O” kan grubu

    “A” kan grubu Kadınlar, gençler

    Erkekler, yaşlılar Yumuşak diyet

    Kuru, tuzlu balık, tuzlu Yüksek C vitamini alımı

    ve baharatlı yiyecekler Düşük lahana diyeti

    Düşük C vitamini alımı Normal mide sekresyonu

    Yüksek lahana diyeti Yüksek sosyoekonomik

    Aklorhidri düzey

    Düşük sosyoekonomik düzey

    Tütsülenmiş yiyecekler

    Düşük A vitamini

    Sigara içimi, alkol alımı

    Premalign lezyonlar:

    Atrofik gastritis, intestinal metaplazi,

    displazi, mide polipi,

    parsiyel gastrektomiler

    Barret’s özefagus

    Mide kanseri gelişiminde coğrafik şartların da önemi olduğu belirtilmiştir. Nitekim Japonya’dan Amerika’ya göç edenlerde mide karsinomu insidansı %25, göç edenlerin çocuklarında ise %50 azalmaktadır. Göç edenler batı tipi beslenme alışkanlığı kazanmalarına rağmen yine de mide kanseri insidansı yerli halktan yüksek bulunmuştur. Ancak bunların 2 ve 3.cü kuşak çocuklarındaki hastalık oranı progresif olarak azalmakta ve yerli halktaki oranlara yaklaşmaktadır. Benzer durum Doğu Avrupa’dan A.B.D’e göç edenlerde de görülmektedir. Buna karşılık Japonya’ya göç edenlerde ise hastalık insidansı artmaktadır (8).

    Japonya’da hem erkeklerde, hem de kadınlarda mide kanseri en sık görülen kanser türüdür ve bütün kanserler içinde %20-30 ile en büyük grubu oluşturmaktadır (1).

    Mide kanseri insidansının bazı endüstrileşmiş batı ülkelerinde son yıllarda hem erkeklerde, hem de kadınlarda azaldığı bildirilmiştir (9). Amerika Birleşik Devletleri (A.B.D.)’nde yapılan çalışmalarda Afrika asıllılarda ve yerli Amerika’lı kabilelerde, beyaz Amerika’lı vatandaşlara göre mide kanserinin 1.5-2.5 kat daha sık görüldüğü bildirilmiştir (10).

    Mide kanseri insidansı son yıllarda azalmakla birlikte hala dünyadaki önemini korumaktadır. Dünyada en sık Japonya, Çin, İzlanda, Finlandiya, Avusturya, Güney Amerika ve Doğu Avrupa ülkelerinde görüldüğü bildirilmiştir (1,2,7). Ülkemizde ise mide kanseri 1986-1990 yılları arasındaki Sağlık Bakanlığı verilerine göre en sık görülen kanserler arasında erkeklerde %6.68 oranı ile 5., kadınlarda ise %5.9 oranı ile 7., sindirim sistemi kanserleri arasında ise ilk sırada yer almaktadır (8,11). Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1990 yılında 3136 kanser vakası üzerinde yapılan bir çalışmada ise mide kanserinin erkeklerde %9.43 görülme oranı ile akciğer kanserinden sonra 2., kadınlarda ise %6.70 görülme oranı ile meme kanseri ve lenfomalardan sonra 3. sıklıkta bulunduğu gösterilmiştir (11).

    Genetik ve çevresel risk faktörleri:

    Mide kanseri patogenezinde genetik faktörlerin rolünü gösteren önemli göstergeler vardır. Mide kanserinin bazı ailelerde daha sık görüldüğü bilinmektedir. Örneğin Napolyon, Napolyon’un babası ve dedesi ile birkaç kardeşi, mide kanserinden ölmüşlerdir (12). Herediter nonpolipozis kolorektal kanserli (Lynch Syndromu Tip II) hastalarda da mide kanseri gelişme riski fazladır (13). Ayrıca gastrik karsinomlu hastaların birinci derece yakınlarında da mide kanserine yakalanma riski 2-3 kat fazladır (14,15). Bundan başka “A” kan grubuna mensup kişiler arasında mide kanseri insidansının fazla olduğunu bildiren yayınlar vardır. Ancak bunlarda daha çok diffüz tip mide karsinomunun görüldüğü bildirilmektedir (16).

    Çalışmalar yaşamın erken dönemlerindeki bir ya da daha çok sayıdaki çevresel faktörün özellikle intestinal tip mide kanserinin gelişmesine katkıda bulunduğunu düşündürmektedir (17,18).

    Bütün dünyada mide kanseri riski, toplumun sosyo ekonomik durumu ile de orantılıdır. Düşük sosyoekonomik durum ile yüksek kanser riski arasında ilişki vardır. Ancak kalabalık aile, kötü hijyen şartları ve yetersiz beslenme gibi faktörler ile kanser arasındaki ilişkiyi anlamak güçtür (10,19,20).

    Distal özefagus ve kardia adenokarsinomları ise sosyoekonomik durumun yüksek olduğu toplumlarda daha çok görülmektedir. Bunun da nedeni izah edilememektedir (21).

    Diyet:

    Diyet ile kanser arasındaki ilişkiyi izah etmek güçtür. Bununla beraber yapılan çalışmalarda genel olarak taze sebze ve meyvelerden zengin diyetle beslenen toplumlarda mide kanseri insidansının düşük olduğu gösterilmiştir. Öte yandan tuzdan zengin gıdalar, sigara, alkol ve iyi muhafaza edilmemiş gıdaların mide kanseri riskini arttırdığı bilinmektedir (22-27). Japonya’da yapılan çalışmalarda mide kanseri nedeniyle ölümlerde son zamanlarda azalma görüldüğü, bunun da nedeninin teknolojik gelişmelerin yanısıra, taze sebze ve meyve tüketiminin artması ve kurutulmuş, tuzlu gıdaların tüketiminin azalması olduğu bildirilmiştir (1,19). Aşırı tuzlu diyetin gastrik atrofiye neden olduğu hayvanlarda gösterilmiştir (28). Aşırı tuz alımının ve tuzlanarak saklanmış gıdaların uzun süre kullanılmasının da atrofik gastritise yol açarak kanser gelişimine neden olabildiği bildirilmektedir (29).

    İntestinal tip mide kanserlerinin A.B.D ve batı Avrupa ülkelerinde son zamanlarda azaldığı bildirilmektedir. Bu azalmanın çevresel faktörler ve diyetle ilgisi olduğu düşünülmektedir (1,5). Özellikle intestinal tip mide kanserlerinin aşırı tuz, kurutulmuş ya da turşusu kurulmuş gıdaların alımı ile ilişkisi olduğu bildirilmektedir. Bu gıdalar mide mukozasında atrofi oluşturarak asit sekresyonunu azaltmakta ve böylece anaerob bakteri çoğalması görülmekte, bu bakterilerin etkisiyle de karsinojen olan N-nitroso bileşiklerinin oluşumu artmaktadır (5).

    Başta turunçgiller olmak üzere meyveler ile yeşil ve taze sebzelerin az tüketilmesi ve bu meyve ve sebzelerdeki “C” vitamininin, diğer vitaminlerin ve N-nitroso bileşiklerinin oluşumunu inhibe eden antioksidan maddelerin yetersiz alımı ile mutajenik ve karsinojenik olaylar artmaktadır (5,30). Batı ülkelerinde son yıllarda taze sebze ve meyve tüketiminin artması ve yiyeceklerin taze tüketilmesi, dondurarak saklama alışkanlığının yaygınlaşması ve dolayısıyla da salamura yapılmış ya da tuzlanmış gıdaların kulanımının azalması ile intestinal tip mide kanserlerinin insidansında azalma olmuştur (5).

    Nitrit ve tuzdan zengin gıdaların insanlarda metaplazi gelişimine yol açtığı gösterilmiştir (31). Nitrat, nitrit ve sekonder aminlerden zengin gıdaların alımı ile bu maddelerin etkisi ile N-Nitroso forma dönüşerek mide tümörlerine neden olduğu hayvanlarda gösterilmiştir (32). Kronik atrofik gastritis ve intestinal metaplazi nedeniyle sıklıkla midede koloniler oluşturan anareob bakteriler nitrit ve nitratları daha potansiyel kanserojenik ajanlar olan N-nitroso türevlerine dönüştürürler (19,32).

    Nitrit ve nitratlar daha önceleri et, balık ve sebzelerin uzun süreli saklanmalarında sıklıkla kullanılmaktaydılar. Ancak son zamanlarda A.B.D ve endüstrileşmiş ülkelerde yiyeceklerde nitrit ve nitratların oranı %75 oranında azaltılmıştır (19,32). Ancak nitrit ve nitratların karsinogenezizdeki rolleri ve fizyopatoloji henüz tam olarak izah edilememektedir (33).

    Yiyeceklerin dondurularak saklanması mide kanseri riskini azaltmaktadır. Yiyeceklerin dondurularak saklanması, sebze ve meyvelerin kullanılabilirliğini artırır. Böylece yiyeceklerin tuzlanarak ya da benzer metotlarla saklanma ihtiyaçları ortadan kalkar. Dondurma, değişik prokarsinogenik maddelerin aktif hale gelmesine neden olabilecek bakteri ve mantarların yiyeceklere bulaşmasını önleyerek dolaylı olarak mide kanseri insidansının düşmesine neden olmaktadır (19,34).

    Sigara içenlerde mide kanseri gelişiminin 1,5-3 kat arttığı pekçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak içilen miktar ile ilişkisi açık olarak ortaya konamamıştır. Benzer şekilde sigara içenler arasında gatrik displazi ve diğer potansiyel premalign lezyonların da daha fazla görüldüğü gösterilmiştir (26,31,35,36,37,38,39).

    Özet olarak özellikle intestinal tip gastrik kanserler ile kişinin erken yaşlarda maruz kaldığı çevresel faktörler arasında büyük oranda ilişki vardır. Hp infeksiyonu, sebze ve meyvelerden fakir diyet, fazla tuzlu gıdalar, iyi saklanmamış yiyecekler gastrik mukozal hasara ve atrofik gastritise neden olmaktadırlar (5,22,24). Ayrıca intraluminal bakteri tarafından oluşturulan mukozal hasar, bakteriler tarafından aktif hale getirilen prokarsinojenler ya da diğer karsinojen maddeler de metaplazi, displazi ve sonunda gastrik karsinoma gelişmesine yol açabilmektedirler (1,5).

    Distal-intestinal tip mide kanserlerinin dünyadaki insidansının azalmasının başlıca nedenleri şöyle sıralanmaktadır (1);

    1. Gastrik kansere neden olabilen pekçok çevresel faktörlerdeki prevalansın azalması,
    2. Gıdaların dondurularak muhafaza edimesinin yaygınlaşması,
    3. Yiyeceklerin depolanmalarındaki gelişmiş teknikler.

    Proksimal, diffüz tip mide kanserleri ise distaldekilerin aksine dünyada yüksek ve düşük riskli bölgelerde aynı derecedeki yaygınlığını korumakta ve isnidansları azalmamakktadır. Bu kanserler henüz tanımlanmamış başka faktörlerle de ilişkili olabilirler (1).