Yazar: C8H

  • Alışveriş Bağımlılığı

    Alışveriş Bağımlılığı

    Bağımlılık denilince akla ilk alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı veya sigara bağımlılığı gibi konular gelmektedir. Ama gelişen zaman ve teknolojiyle beraber alışveriş bağımlılığı oldukça artmıştır. Alışveriş bağımlılığını artıran bir durum ise gelişen teknolojiyle beraber her an elimizin altında olan telefonlardan, bilgisayarlardan istediğimiz gibi online olarak mağazaya gitmeye bile gerek kalmadan istediğimiz ürünür ahatça alabilmemizdir. Peki alışveriş bağımlılığı nedir?

    Alışveriş bağımlılığı bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kişi artan miktarlarda ve sıklıkta, çoğunlukla da planladığından daha fazla alışveriş yapar ve kendini durduramaz. Alışverişkolik diye de tanımladığımız alışveriş bağımlıları htiyacından ve gereğinden fazla kontrol dışı para harcayan kişilerdir.Bu kişiler para harcamaktan kaçamaz. Bu kişilerin stresle başa çıkamadığı durumlarda göstermiş olduğu ve sonucunda anlık rahatlamanın olduğu tepkiye alışveriş bağımlılığı denir.

    Neden olur?

    -Dürtü kontrolünde zorlanma ve kişik yapısı türü
    -Kontrolcülük
    -Heyacan arayışı
    -Duygusal ve zihinsel boşluğu doldurma ihtiyacı
    -Duygularla başa çıkamama (yanlızlık, üzüntü, kaygı gibi olumsuz duyguların yanı sıra heyecan ve mutluluk gibi olumlu duygularla da başa çıkamama )
    -Kredi kartının bilinçsizce kullanımı ve reklamlar
    -İnternette ve telefonla pazarlama imkanlarının artması.

    Belirtileri nelerdir?

    -Belirtileri kişinin önceye göre dikkat çekecek, fark edilecek şekilde fazla alışveriş yapması ve bunun bilincinde olmamasıdır. Araştırmalara göre erkekler elektronik eşyaya yönelirken, kadınlar ise; kozmetik ve giyime yönelmektedir.

    Çözüm yolları?

    -Öncelikle kişinin bunun alkol, sigara bağımlılığı gibi bir problem olduğunun ve uzmanlar tarafından tedavi edilmesi gerektiğinin bilincinde olması ve uzman desteği alması gerektiğini kabul etmesi gerekir.

    -Uzman desteğiyle terapi sürecinde alışveriş bağımlılığına kişiyi sürükleyen sebepler analiz edilerek tedavi edilebilir.

    -Alışverişe çıkarken yanında kontrol eden bir yakının olması, alışverişe çıkmadan önce ihtiyaç listesi yapılması çözüm süreci için pratik öneriler olabilir.

  • Ottur, zararsızdır demeyin !…

    Bitkisel Ürünler İlaçlardan Güvenli Değildir

    Bitkisel ürünlerde zayıflama ilaçlarından, aktarlarda satılan karışımlara, zayıflama çaylarına kadar çok geniş bir pazar söz konusudur. Birçok bitkisel kaynaklı ürünler yıllardır kullanılmakta ve yararlı olduğu bilinmektedir. Bununla beraber bazı bitkisel ürünler kullanıcılar üzerinde ciddi yan etkilere neden olabilmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bitkisel ürünler ilaçlardan daha güvenli değildirler. Hepsi olmamakla beraber bitkisel ürünlerin çoğu zararlı etkiler göstermektedirler. Ticaretini yapanlar kullanıcılara bu bitkisel ürünlerin çoğunun natürel oldukları söylemektedirler.

    İlaçlardan farklı olarak bitkisel ürünler kullanılmadan önce test edilmezler ve dolayısıyla güvenli oldukları söylenemez. Bu ürünlerden bazıları toksik maddeler ve polen içerir ki; bu durum bazı kişilerde hastalıklara neden olabilmektedir. Bazılarının içersinde üzerindeki etikette belirtilmeyen steroid ve östrojen gibi maddeler bulunabilmektedir. Bir kısmının içersinde ise arsenik, civa, kurşun ve pestisid gibi zehirli maddeler bulunabilmektedir.

    Kullanılan Bitkisel Ürünlerde Dikkat Edilmesi gereken Durumlar;

    Bir bitkisel ürünün üzerinde doğal olduğunu belirten bir etiketin bulunması onun güvenli olduğunu göstermez. Örneğin kava ve eşek kulağı bitkisi ciddi karaciğer hastalığına neden olabilmektedir.
    Bitkisel ürünler bir ilaç gibi düşünülerek, doğru kullanılmadığında veya büyük miktarlarda alındığında ciddi sağlık problemlerine neden olabilmektedir.
    Hamile kadınlar veya emziren anneler özellikle dikkatli olmalıdırlar. Çünkü bu ürünler ilaç gibi etki gösterebilirler.
    Bazı bitkisel ürünler ilaç gibi etki gösterdiğinden, kullanılan ilaçlarla etkileşerek, zararlı olabilmektedirler.
    Birçok bitkisel kaynaklı ürünlerin içerisindeki aktif madde bilinmemektedir. Bu ürünlerin içerisinde onlarca, yüzlerce madde veya bileşik bulunmaktadır. Bilim adamları faydalı olduğu ileri sürülen ürünler içerisindeki bileşenleri tespit etmeye çalışmaktadırlar.
    Yapılan araştırmalar sonucu bitkisel ürünlerin etiketleri üzerinde belirtilen bileşiklerin haricinde daha birçok maddeler tespit edilmiştir.
    Bazı bitkisel ürünlerin içerisinde metaller, etiketsiz ürünler, mikroorganizmalar ve diğer maddeler bulunmaktadır.

    Bitkisel Ürünler Sizi Hasta Edebilir :
    Tedavi veya destek amacıyla kullanılmakta olan yüzlerce bitkisel ürün mevcuttur. Bunlar içerisinde en çok bilinenler; sinameki, bitkisel çaylar, papatya türleri, yosun hapları, kondriotin sülfat, ekinezya, efedra, garlik, ginkgo biloba, ginseng, kava, glukozamin, melatonin ve fitoöstrojenlerdir.

    Sık kullanılan ilaçlardan biri olan sinameki, vücuttaki suyun atılmasını hızlandırıcı etkiler içermektedir. Kullanılan diüretik çaylar (zayıflama ve form çayları) bağırsaklarda bulunan ikrovillus adı verilen tüycüklerin kısalmasına ve düzleşmesine, dolayısıyla kabızlığa yol açmaktadır. Sinameki kullanıldığı durumlarda besin öğelerinin emilimlerinde sıkıntılar yaşanabilir. Mesela potasyum emilimi azalınca kalp kaslarına olumsuz yönde etki eder. Sonuç, kalp hastalığına kadar gidebilir.

    Özellikle Zayıflamak için Kullanılan Yosun Haplarında Ciddi Yan Etkiler Söz Konusudur.

    Bu tip hapların içersinde ibutramin adlı iştah azaltıcı bir madde yer almaktadır. Gerçekte insanlar yosunla değil sentetik bir madde ile zayıflıyorlar ve madde kontrolsüz kullanıldığı için birçok kişinin ölümüne yol açmıştır. Doğadan toplanan mantarlar ile zehirlenen insanlara yönelik haberler basında bol miktarda mevcuttur. Doğadan toplanan ve demlenerek içilen papatyalar da kimi zaman ciddi zehirlenmelere yol açabilmektedir. Çok çeşitli papatya türlerinden bazıları böcek öldürücü, bir başkası migren, diğeri ise soğuk algınlığı tedavisi amacıyla kullanılmaktadır.

    Yaşlılar ve Hastalar Özellikle Dikkat Etmeli

    Kullanılmakta olan bu bitkisel ürünler bazı hastalık durumlarında güvenli değillerdir. Bu ürünler özellikle yaşlı kişilerde tehlikeli olabilmektedir. Dolayısıyla bitkisel kaynaklı ürünleri aşağıdaki sağlık problemi olanlar kullanırken çok dikkatli olmalıdırlar.
    Kanama problemi olanlar
    Kanserli hastalar
    Şeker hastalığı olanlar

    Prostat rahatsızlığı olanlar Sarası (epilepsi) olanlar
    Göz tansiyonu (glokom) olanlar
    Kalp hastalığı olanlar
    Hipertansiyonu olanlar
    Psikiyatrik hastalığı olanlar
    Parkinson hastalığı olanlar
    Karaciğer hastalığı olanlar
    Felçli hastalar
    Tiroid hastalığı olanlar
    Bağışıklık sistemi yetmezliği olanlar.
    Bitkisel ürünleri kullanan ve cerrahi müdahale geçirecek olan kişiler bu durumu mutlaka doktoruna belirtmelidirler. Çünkü bitkisel ürünler kanama ve anestezide bazı sorunlara yol açabilmektedir. Bu gibi durumlarda bitkisel ürünün iki hafta önceden kesilmesi gerekmektedir.

    Bitkisel ürünler özellikle böbrek ve diyaliz hastalarında; kan basıncı, kan şekeri ve pıhtılaşma üzerine tahmin edilemeyen etkiler ve elektrolit dengesizlikleri nedeniyle zararlı olabilmektedir.

    Bu Bitkileri Bu İlaçlarla Kullanmayın!

    Ekinezya; aspirin ve kortizon tipi ilaçlarla
    Efedra; burun açıcı (dekonjestan) ilaçlar, kafein, tansiyon ve kalp ilaçları ile
    Garlik; Aspirin ve romatizma ilaçları ile
    Ginkgo biloba; aspirin, romatizma ilaçları, kan sulandırıcı ve idrar söktürücülerle
    Ginseng; aspirin-romatizma ilaçları, kalp ilaçları, şeker hapları, idrar söktürücülerle
    Glukozamin; idrar söktürücü ve insülinler
    Kava; Parkinson ilaçları ve kan sulandırıcılarla
    Melatonin; romatizmal ilaçlar, kortizon ve beta blokerler ile
    Kondriotin sülfat; aspirin ile birlikte kullanılmamalıdır.

    Yan Etkileri Göz Önünde Bulundurun :

    Ekinezya kullananlarda; mide rahatsızlığı, ishal, kabızlık, allerji,
    Garlik kullananlarda bulantı, ishal, kanama, alerji
    Ginseng kullananlarda baş ağrısı, uyku problemi, ürtiker, vajinal kanama, göğüslerde hassasiyet, tansiyon problemi
    Ginkgo biloba kullananlarda mide rahatsızlığı, ishal, baş ağrısı, kanama, epilepsi, kramplar
    Glukozamin kullananlarda mide rahatsızlığı, şişkinlik, gaz, ishal
    Kava kullananlarda uyuklama, kaşıntı, karaciğer rahatsızlığı
    Melatonin alanlarda uyuklama, baş ağrısı, depresyon, mide rahatsızlığı
    Fitoöstrojen alanlarda meme ve rahim rahatsızlıkları, tiroid problemleri
    Sarımsak ve zencefil gibi bitkiler kandaki pıhtılaşmayı azaltır. Bu nedenle cerrahi müdahalede bulunulacak kişiler ile aspirin ve ağrı kesici kullananların bu bitkisel ilaçları almaması gerekir.
    Efedra alanlarda baş ağrısı, sinirlilik, tansiyon yüksekliği, felç ve kalp krizi görülebileceği unutulmamalıdır.

  • Evlilikte Arzu, İstek, İhtiyaç, Beklentiler ve Bunların Çatışması

    Evlilikte Arzu, İstek, İhtiyaç, Beklentiler ve Bunların Çatışması

    İki farklı birey evlendiklerinde eşlerden her ikisi de arzu, istek, ihtiyaç ve beklentileriyle bir sistem meydana getirmektedir. Bu sistem rollerin değişimini de beraberinde getirmektedir. Evlenmeden önce sevgili rolündeyken evlendikten sonra karı koca rolüne geçilmiş olması rol değişimine örnek olarak gösterilebilir. Evlilikle oluşan sistem ile yeni amaçlar ve işlevler belirirken, sevgiliyken sahip olunan amaç ve işlevler arka planda kalabilmektedir. Bu bağlamda, rollerin değişimi, kişilerin evlilikten beklentilerini de değiştirmektedir.

    Söze dökülmüş ya da dökülmemiş olabilmekle birlikte herkes evliliğe bazı beklenti, ihtiyaç, arzu ve isteklerle girmekte ve bunların karşılanmasını beklemektedir. Ancak evliliğin içerisinde beklentilerin arzuların ihtiyaçların değişebilir olması sebebiyle her zaman karşılanabilir olması mümkün değildir çünkü bu karşılanmasını beklediğimiz amaçlar bazı faktörlerden etkilenmektedir.

    Evliliğe dair beklentilere dayalı faktörler kimi zaman çiftler arasında probleme yol açabilmektedir. Evliliğe dair beklentilere sadakat, bağlılık, aile olma, diğerlerine karşı süregelen destek, çoğalma, sığınak, statü, maddi destek gibi durumları örnek olarak gösterebiliriz. Diğer yandan, evlilik sistemine genellikle farkında olmadığımız ama bazen de farkında olduğumuz beklentiler ile birlikte girmekteyiz. Farkında olduklarımız, eş tarafından kabul edilmiş olsun ya da olmasın beklentilerin, ihtiyaçların eşe ifade edilen yanının olmasının yanında öfke, utanç ve reddedilme korkularından dolayı ifade edilemeyen yanları da vardır. Farkında olmadıklarımız ise, genellikle zıtlıkla karakterize olan arzu, istek ve ihtiyaçlardan oluşmaktadır. Yakınlık-uzaklık, bağımlılık-bağımsızlık gibi.. Eşin uzak dururken yakınlık istiyor olması ile arzu ve isteklerin zıttını barındırıyor olmamız buna örnek olarak verilebilir.

    Diğer bir yandan, biyolojik kökenli olmasının yanında ailesel ve kültürel çevrelerin etkisiyle oluşan, bireyin içsel ihtiyaç ve arzularından da ortaya çıkan bazı faktörler vardır. Bunlar biyolojik belirlenmişliğimiz ve karşılıklı eylemselliğimize dayalı faktörlerdir. Eşlerden birinin beklentileri karşıladığı ancak diğerinin karşılamadığını hissetmesi ile oluşan ”gizli duygusal karşılık” evliliğin işlevselliğinin etkileyen bir hal alabilmektedir. Gizli duygusal karşılık bazı alanlardaki uyumsuzluklar ile ortaya çıkabilmektedir. Bunlar; bağımsızlık-bağımlılık, aktiflik-pasiflik, yakınlık-uzaklık, gücün kullanımı-suistimali, yalnızlık ya da terkedilme korkusu, hükmetme ve kontrol etme ihtiyacı, sevgi, eşlerin kendinin ve birbirinin kabulü gibi alanlardaki farklılıklar olarak örneklenebilir ve evlilik içerisinde problemlere yol açabilir. Örneğin; bağımsızlık-bağımlılık alanına baktığımızda, eşlerlerden birinin kararları alırken, harekete geçerken eşine ihtiyacı oluşu diğerinin ihtiyaç duymadan kendi kendine karar alabilir oluşu çiftler arasında uyumsuzluğa sebep olabilir.

    Evlilik problemlerinin diğer bir faktörü ise dışsal odaklardır. Bireyin karakterine sadece ebeveynler etki etmemektedir. Ebeveynlerimizin ebevenyleri, onların ebeveynleri olmak üzere geçmiş 7 kuşaktan karakterimiz etkilenebilmektedir. Bu belirlenmişliklerimiz ise bizim tekrarlayan ilişkisel davranışlarımızı oluşturmaktadır. Bu durumda biyolojik ve ebeveynlerimizle belirlenen davranışlarımız ilişkilerde çiftler arasında problemlere yol açabilmektedir. Bu problemlerin bazı dışsal odakları vardır. Bu dışsal odaklara örnek verecek olursak, çocuk yetiştirme, cinsel ilişki sıklığı, paranın yönetimi gibi tutumlardaki farklılıklar olduğu kadar siyasal ilişkiler, kıyafetler, okul, kültür, ilgi alanlarındaki farklılıklar gibi ilişkisel durumlar söylenebilir.

    Bireyin içsel ihtiyaçları, evliliğe dair beklentileri ve evlilik problemlerinin dışsal odakları bireylerin arzu, istek, ihtiyaç ve beklentilerini etkilemektedir. Arzu, istek, ihtiyaç ve beklentiler zaman zaman karşılanıp zaman zaman karşılanamamaktadır. Bu karşılanmama durumunda ilişkiler zora girmektedirler.

  • İyileşmeyen gribin sebebi ;  yeni virüs

    İyileşmeyen gribin sebebi ; yeni virüs

    İSTANBUL – Avrupa Grip Gözlem Komitesi (EISS) ve Avrupa Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi (ECDC), A-H1 adlı yeni bir tür grip virüsünün salgın haline geldiğini açıkladı. Yetkililer, yeni virüsün özellikle kronik kalp ve ciğer hastaları için ölümcül olabileceği konusunda uyarıyor.

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, dünya çapında salgınları A tipi virüslerin yaptığını belirterek, “A tipi bir virüs fakat bunun yeni tür olduğunu şimdilik söylemek zor. Gribin en tehlikeli olanları yeni türlerdir. Vücut daha önce onlara karşı bir savunma mekanizması geliştirmediği için mücadele etmesi daha zor olur” dedi.

    'Hemen film istenmez'
    Salgınla birlikte bazı doktorlar, hastalarına akciğer filmi çektirmelerini de öneriyor. Prof. Dr. Küçükusta, her grip olanın akciğer filmi çektirmememesi gerektiğini vurgulayarak, “Özellikle çocuklarda bu karar kolay verilmemelidir” diye konuşuyor. Peki kimler film çektirmeli? Ateş üç günden fazla sürüyorsa ve genel durum kötüye gidiyorsa özellikle 60 yaşın üzerinde kalp, şeker, böbrek problemleri olan kişiler…

    Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yavuz Baykal ise gripli kişilerin kesinlikle istiharat etmesi gerektiğinin altını çizerken, en iyi korunma yöntemini 'hastalık geçene kadar toplum içine çıkmama' olarak gösteriyor. Prof. Dr. Baykal, “Hapşırdıktan sonra mutlaka eller yıkanmalı. Başkasıyla temas önlenmeli. Gripli kişi ve çevresindekiler maske takmalı. Boğazdaki dil hareketlerine bağlı olarak ister istemez virüs yayılıyor. Hasta bol su içmeli, C vitamini almalı ve eğer doktoru tarafından kendisine verilmişse çinko içeren ilaçlarla vücudunu takviye etmeli. Spor yapan dinç bir vücudun kendini koruması çok daha kolay” diyor.

    Peki grip aşısı önleyici olamıyor mu? Prof. Dr. Baykal, aşının, grip virüslerinin çok sık mutasyona uğraması sebebiyle ancak yüzde 70 oranında olumlu sonuç verdiğini, yine de yaşlılara, çocuklara ve özellikle kronik kalp, böbrek, diyabet gibi bağışıklık sistemi zayıf hastalara mutlaka grip aşısı yapılması gerektiğini vurguluyor.

    Bir haftada geçmiyorsa…
    Griple soğuk algınlığının birbirinden farklı olduğunu, gribin influenza adı verilen virüse bağlı bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Baykal, “Grip virüsü akciğerde yayılayarak ya da diğer virüslerin orada üremesine zemin hazırlayarak zatürree, sinüzit gibi hastalıklara yol açabilir. Eğer bir hafta süreyle balgam, halsizlik ve öksürük geçmediyse doktora başvurup film çektirilmesi gerekir” diyor.

  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif bozukluk takıntılı davranışlara ve düşüncelere sebep olan bir psikolojik rahatsızlıktır. Obsesyon istemsiz olarak tekrar eden ve kaygı yaratan düşüncelerdir.Kompulsiyon; obsesif kompulsif bozukluğa sahip kişilerin obsesif düşüncelerinden kaynaklanan, tekrar eden davranışlardır. Bu rahatsızlık kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebilir ya da uzaklaşmaya sebep olabilir. Günlük yaşantıda eline kir bulaşma korkusundan gereksiz yere sık sık el yıkama, bakteri öldürücü kullanma, dışardaki tuvaletleri kullanmama en yaygın görülen obsesif kompulsif bozukluk semptomlarıdır. Obsesif-Kompulsif Bozukluğa sahip kişiler el yıkama ya da herhangi bir kompulsif davranışı yapınca rahatladıklarını düşünürler fakat bu davranışlar bir süre kaygıyı düşürürken kaygının ve huzursuzluğun ilerleyen zamanlarda arttığını farkedemeyebilirler. Rahatlamanın aksine kompulsif davranışlar kaygıyı ilerleyen zamanlarda arttırıp kompulsif davranışların artmasına ve devam etmesine sebep olur.Bilişsel davranışçı terapiyle bu davranışlar tamamen yok edilebilir ve obsesif-kompulsif davranışlar hakkında farkındalık kazandırılabilir. Eğer aşağıdaki DSM-V tanı kriterlerini karşılıyorsanız bir uzmandan yardım almanız gerekir.

    DSM-5’e göre1 obsesif-kompulsif bozukluğun tanı kriterleri şunlardır;
    A- Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1- Kimi zaman zorla veya istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler. 
    2- Kişi, bu düşüncelere, itkilere veya imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur. 
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır: 
    1- Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme). 
    2- Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler yaşanan kaygı ve sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacı ile yapılır, ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da aşırı bir düzeydedir. 
    B- Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur. 
    C- Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojisi ile ilgili etkilerine bağlanamaz. 
    D- Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileri ile daha iyi açıklanamaz.

  • Hangi yağlar faydalı ?

    Sağlıksız ve bilinçsiz beslenme damar sertliğine neden oluyor. Damar sertliği de damarlarda hassas plakları oluşturuyor ve bu hassas plaklar yırtılarak kalp krizi riskini arttırıyor.

    Damar sertliğine dolayısı ile kalp krizine karşı önlem almanın yolu doğru beslenmekten geçiyor. Prof Dr Yavuz Baykal, damar sertliğinin önlenmesinde yardımcı besinler ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi: 'Damarlarımız elastik bir yapıda olduğundan dolaşan kanın değişen hacmine karşılık kan basıncının değişiklik göstermesine müsaade etmez. Zamanla ortaya çıkan damar sertliği kalp krizi, beyin damar tıkanması, beyin kanaması ve ayak kangrenleri olgularının en önemli nedenidir. Damar sertliğinde damar duvarındaki esnek yapılar çok sert doku ile kaplanır ve esneklik yok olur. Damar duvarı sertleşmesini, duvardan damar içine doğru büyüyen yapıların oluşumlar (aterom plakları) izler. Bu plaklarının gelişimi sonucu damar boşluğunun çapı daralır ve geçen kan miktarı azalır. Damar sertliği damarlarda hassas plakların oluşmasına neden olur ve bu hassas plaklar yırtılarak kalp krizine yol açarlar.'

    HANGİ YAĞ SAĞLIKLI?
    Günlük besinlerimizdeki yağlar farklı yağ asitlerinin bileşimlerinde oluşur. Doymuş yağ asitlerinden olan Hindistan cevizi yağı en fazla damar sertliğine yol açan yağdır. Mısırözü yağı, ayçiçeği yağı ve soya yağı büyük miktarlarda linoleik asit içerir ve daha az damar sertliği yapıcı özellik gösterirler.

    SAĞLIKLI BESLENME ŞEKLİ
    – Bol sebze ve meyve yenmelidir. Sebze ve meyvelerin çoğunda yeterli miktarda besin maddesi vardır, aynı zamanda kalorileri düşüktür ve çok miktarda lif içerirler. Dolayısıyla, sebze ve meyveler fazla enerji vermeden yeterli besin sağlarlar. Yapılan çalışmalar sebze-meyve ağırlıklı diyetin tansiyonu düşürdüğünü ve KDH riskini, özellikle de inme riskini, azalttığını gösterir.

    – İşlenmemiş taneli, bol lif içeren yiyecekler yenmelidir. Bunlar hem diyetin kalitesini artırırlar, hem de kalp damar hastalığı riskini düşürürler. Lifli diyetler mide boşalmasını geciktirerek doygunluk sağlarlar ve kalori miktarını düşürürler. Ayrıca vücutta sentezlenen kolesterol miktarını düşürürler.

    – Haftada en az iki kez balık yenmelidir. Balık eti, özellikle de yağlı balık eti, omega-3 çoklu doymamış (poliansature) yağ asitlerince zengindir. Haftada iki kez balık yenmesi erişkinlerde ani ölüm ve koroner kalp hastalığı nedeniyle ölüm riskini azaltmaktadır.

    – Az doymuş yağlar tercih edilmelidir. Günlük enerjinin en fazla %7'si doymuş yağlardan sağlanmalıdır. Kolesterol ise günde 300 miligramı geçmemelidir. Bu hedeflere ulaşmak için yağsız et ve sebze, yağsız süt ürünleri yemek ve diyette margarinleri en aza indirmek gerekir.

    – Şekerli yiyecek ve içeceklerden kaçınmalıdır. Diyetle alınan toplam enerjinin büyük bir kısmı şekerli içeceklerden gelir. Şekerli yiyecek ve içecekler fazla kalorileri nedeniyle şişmanlığa yol açarlar. Şekerli içecekler doygunluk vermediklerinden, kişi daha fazla enerji alır.

    – Alınan tuza dikkat edilmelidir. Fazla tuz alınışı yüksek tansiyona yol açar. Tuz kısıtlaması, tansiyonu normal kişilerde yüksek tansiyon gelişimini önlerken, yüksek tansiyonlularda ise tedaviyi kolaylaştırır.
    Tuz kısıtlaması yaşa bağlı tansiyon yükselmesini azaltırken diğer taraftan damar sertliği ve kalp yetmezliği riskini düşürür.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)

    DEHB, günlük hayatın birden çok görevi üstünde, özellikle organizasyon, planlama ve sürekli odaklanma gerektiren karmaşık görevlerin yapılmasını zorlaştıran bir rahatsızlıktır. DEHB belirtileri ve belirtileri tipik olarak yedi yaşından önce ortaya çıkar. Bununla birlikte, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile normal “çocuk davranışı” arasında bir ayrıma gitmek zor olabilir. Bunu belirlemek için çeşitli ölçüm araçları kullanmak gerekir. DEHB olan çocuklar genellikle tembel,haylaz gibi düşünülebilir ya da potansiyelinden daha az akademik başarı gösterebilirler. DEHB’nin yetenekle hiçbir ilgisi olmadığını da unutmayın. DEHB olan birçok çocuk entelektüel ya da sanatsal açıdan yeteneklidir. Fakat odaklanma problemi olduğu için bu yeteneklerini açığa çıkartamazlar. Çocuğunuzun dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik semptomlarının DEHB’den kaynaklanıp kaynaklanmadığına bakılmaksızın, tedavi edilmesi gerekir,aksi takdirde birçok soruna neden olabilir. Doğru destek ile çocuğunuz hayatın her alanında başarı elde edebilmektedir. Lise öğrencileri üzerinde tarafımızdan yapılan bir araştırmada DEHB’nin şiddeti arttıkça sayısal yeteneğin DEHB olmayan çocuklara göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan bir araştırmaya göre de özellikle matematiksel başarı söz konusu olduğunda, problem çözme ve hesaplama becerilerinin DEHB belirtileri göstermeyen akranlarınınkinden daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır (Lucangeli & Cabrele, 2006; Zentall, Smith, Lee & Wieczorek, 1994).

    Aşağıdaki kriterleri siz veya çocuğunuz karşılıyorsanız mutlaka bir uzmana danışınız.

    TANI KRİTERLERİ (Dsm-5’e göre)
    A. Aşağıdakilerden (1) ya da (2) vardır: 
    (1) Aşağıdaki dikkatsizlik semptomlarından altısı (ya da daha fazlası) en az 6 ay süreyle uyumsuzluk doğurucu ve gelişim düzeyiyle uyumsuz bir derecede sürmüştür: 

    Dikkatsizlik

    a. Çoğu zaman dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerinde dikkatsizce hatalar yapar. 
    b. Çoğu zaman üzerine aldığı görevlerde ya da oynadığı oyunlarda dikkati dağılır. 
    c. Doğrudan kendisiyle konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür. 
    d. Çoğu zaman yönergeleri izleyemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamaz (karşıt olma bozukluğuna ya da yönergeleri anlayamamaya bağlı değildir). 
    e. Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemede zorluk çeker. 
    f. Çoğu zaman sürekli zihinsel çaba gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almada isteksizdir. 
    g. Çoğu zaman üzerine aldığı görevler ya da etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybeder (örneğin; oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler,kitaplar ya da araç gereçler). 
    h. Çoğu zaman dikkati dış uyaranlarla kolaylıkla dağılır. 
    i. Günlük etkinliklerinde çoğu zaman unutkandır. 
    (2) Aşağıdaki hiperaktivite-dürtüsellik semptomlarından altısı (ya da daha fazlası) en az altı 6 süreyle uyumsuzluk doğurucu ve gelişim düzeyine aykırı bir derecede sürmüştür: 

    Hiperaktivite

    a. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur. 
    b. Çoğu zaman sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar. 
    c. Çoğu zaman uygunsuz olan durumlarda koşuşturup durur ya da tırmanır (ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir). 
    d. Çoğu zaman sakin bir biçimde boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır. 
    e. Çoğu zaman hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır. 
    f. Çoğu zaman çok konuşur. 

    Dürtüsellik

    g. Çoğu zaman sorulan soru tamamlanmadan önce cevabı yapıştırır. 
    h. Çoğu zaman sırasını bekleme güçlüğü vardır. 
    i. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer (örneğin; başkalarının oyunlarına ya da konuşmalarına burnunu sokar). 

    B. Bozulmaya yol açmış olan bazı hiperaktif-dürtüsel semptomlar ya da dikkatsizlik semptomları 12 yaşından önce de vardır. 
    C. İki ya da daha fazla ortamda semptomlardan kaynaklanan bir bozulma vardır [örneğin; okulda (ya da işte) ve evde]. 
    D. Toplumsal, okul ya da mesleki işlevsellikte klinik açıdan belirgin bir bozulma olduğunun açık kanıtları bulunmalıdır. 
    E. Bu semptomlar sadece bir yaygın gelişimsel bozukluk, şizofreni ya da diğer bir psikotik bozukluğun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz (örneğin; duygudurum bozukluğu, anksiyete bozukluğu, dissosiyatif bozukluk ya da kişilik bozukluğu).

  • Yaşam tarzını değiştiren , kolesterol riskini azaltır

    Yüksek kolesterolün vücuda verdiği zararlar nelerdir?

    Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yıllar içinde damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma meydana gelir. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur. Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by-pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir. Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Peki ana atardamarda kolesterol birikimi olursa?

    Ana atardamarda kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilir. Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene yol açabilirler. Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.

    Kötü kolesterolün yükselmesi önlenebilir mi?
    Evet, yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç kullanımıyla kötü kolesterolün yükselmesi önlenebilir.

    Yaşam tarzı değişikleri derken neler yapılmalı?
    Egzersiz ve uygun diyet yapmak gerekiyor. Özellikle trigliserit spor yapmakla ve diyetle büyük oranda düşürülebilir. Ancak kötü kolesterol veya total kolesterolü diyet ve sporlar ile yüzde 10-15 oranında düşürebiliyoruz.

    Yüksek kolesterolün kalp-damar hastalıkları üzerine etkisi nedir?
    Kolesterolü yüksek hastalarda, kalp-damar risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi, tedavinin temel noktalarından biridir. Kolesterolü yüksek hastalarda, kolesterol yüksekliği dışındaki kalp-damar risk faktörlerine de sık rastlanır. Bu kalp-damar risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kalp damarlarındaki kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır.

    Sigara ile kolesterol arasında ilişki var mı?
    Evet, sigara içen kişilerde özellikle iyi kolesterol düşüyor, kötü kolesterol yükselmeye başlıyor. Ama sigara ile kolesterol arasında direkt bir bağlantı söz konusu değil. Sigara kendi başına damar hastalıkları için bir risk faktörüdür. Kolesterolün de damar sertliği için risk faktörü olduğu düşünülürse, iki risk faktörü bir araya geldiğinde risk çok daha fazla oluyor.

    Hareketsiz bir yaşam tarzı kolesterolü etkiler mi?
    Evet etkiliyor.

    Kolesterolü düşürmek için spor yapmak şart mı?
    Şart diyebiliriz. Unutmamak lazım ki spor sadece kolesterolü düşürmek için etkili değil, aynı zamanda bütün vücudun dinç olması için önemli.

    Hangi sporlar yapılmalı?
    Günlük 30-45 dakikalık yürüyüşler yanında aerobik egzersizlere kadar sporun her türü yapılabilir.

    Şişmanlık kolesterolü etkiler mi?
    Evet, obezite kolesterolün ve trigliseridlerin yükselmesinde etkili.

    Stresle kolesterol arasında bir bağlantı var mı?
    Stresle kolesterol arasında tabii ki bağlantı var. Stres sırasında adrenalin ve noradrenalin gibi stres hormonlarında artış görülüyor. Bu maddelerin kanda yükselmesi kolesterolün yükselmesine neden olduğu gibi, şişman veya diyabet hastalığı olan kişilerde kan şekerinin artmasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla stres endirekte de olsa damar sertliğine ve kolesterolün yükselmesine neden olabilir. Ama “Büyük bir üzüntü yaşadım, kolesterolüm yükseldi” doğru bir cümle değil.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Panik atak korku ve kaygının aniden yükselişidir. Kalbiniz hızlı çarpar ve nefesinizin kesileceğini hissedersiniz. Hatta kalp krizi geçirdiğinizi, delireceğinizi ya da öleceğinizi hissedersiniz. Tedavi edilmemiş panik atak, panik bozukluğuna ya da diğer problemlere yol açabilir. Sıklıkla günlük yaşam aktivitelerini olumsuz etkiler ve günlük yaşamdan geri çekilmeye neden olabilir. Panik atak tedavi edilebilir bir durumdur. Ne kadar çabuk destek alırsanız o kadar iyi olur. Tedaviyle, panik semptomlarını azaltabilir veya ortadan kaldırabilir ve yaşam etkinliklerinizi sürdürmenizi tekrar kazanabilirsiniz. Panik atak sadece bir kez de olabilir fakat genel olarak birçok kez tekrar eder.Panik atak genellikle ortaya çıkmadan önce bir işaret vermez ve genellikle bir olaya bağlı değildir. Sakin olduğunuz durumda hatta uyurken bile meydana gelebilir. Nükseden panik ataklar genellikle belirli bir durumla tetiklenir; örneğin bir köprüden geçmek veya topluluk önünde konuşmak gibi durumlarda özellikle de bu durum daha önceden panik atak yapmışsa. Genellikle, panik yaratan durum, tehlikede olduğumuzu hissettiğimiz ve kaçılamadığını düşündüğünüz bir durumdur. Bu durumlardan kaçınınca mutlu olduğumuzu düşünürüz fakat gündelik yaşantımızı aksatabilir ve kaygımızı arttırarak bu duruma yenik düşebiliriz.

    Bir veya daha fazla panik atak yaşayabiliriz ancak mutlaka mutlu ve sağlıklı olabilirsiniz. Veya panik ataklarınız panik bozukluk, sosyal fobi veya depresyon gibi başka bir bozukluğun bir parçası olarak ortaya çıkabilir. Sebep ne olursa olsun, panik ataklar tedavi edilebilir. Belirtileri ele almak için kullanabileceğiniz başa çıkma stratejileri vardır ve etkili tedaviler vardır.

    Panik Atak Belirleyicileri(DSM V’ e göre)

    Panik atak, aşağıdaki maddelerden dördü birden ya da daha fazlası dakikalar içinde doruğa ulaşan şekilde ortaya çıkması ve birden yoğun korku ya da içsel sıkıntının bastırdığı durumdur.

    1-Terleme

    2-Çarpıntı, kalbin küt küt atması ya da kalp hızının artması

    3-Titreme ya da sarsılma

    4-Soluğun daralması ya da boğulacakmış gibi hissetme

    5-Nefesin tıkandığını hissetme

    6-Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    7-Mide bulanması ya da karın ağrısı

    8-Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik hissi ya da bayılacakmış gibi hissetme

    9-Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması

    10-Uyuşmalar

    11-Gerçekdışı olma durumu (derealizasyon) ya da kendine yabancılaşma (depersonalizasyon)

    12-Kontrolü kaybetme ya da çıldırma korkusu.

    13-Ölüm korkusu

  • Çölyak hastalığı

    Çölyak hastalığı bağırsaklarda besin maddelerinin sindiriminin ve emiliminin bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan insanlar; buğday, arpa, çavdar ve bir dereceye kadar da yulafta da bulunan bir protein olan 'gluten' e karşı hassasiyet gösterirler.

    Bu kişiler gluten içeren gıdalarla beslendiklerinde ince bağırsaklarında oluşan immunolojik reaksiyonlar sonucu hücrelerde iltihap ve hasar oluşturur. Oluşan bu hasar sonrasında besin maddelerinin sindirimi ve emilimi bozulacağından, ishal ve zamanla vücutta bazı maddelerin eksikliği ortaya çıkar.

    Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır ve hastaların yüzde10 kadarında ailede çölyak hastalığı olan başka bireyler vardır. Çift yumurta ikizlerinde yüzde30 oranında görülürken, tek yumurta ikizlerinde görülme oranı yüzde70'tir.

    Bazı viral enfeksiyonlar ve stres durumları hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Her yaşta ortaya çıkarsa da 8-12 aylık çocuklarda ve 30-40 yaş aralığında daha sıktır. İleri yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. “Latent” veya “sessiz çölyak” hastalığı ise, bu hastalığa ait tipik bulguların olmadığı fakat kalıtsal yatkınlığı olan hastalar için kullanılan bir terimdir. Bu hastalarda zamanla çölyak hastalığı yerleşir.

    Belirtileri nelerdir?
    Emilim ve sindirim bozukluğunun derecesine bağlı olarak Çölyak hastalığı çocuklarda ve erişkinlerde farklı belirtilerle kendini gösterir. Çocuklarda gelişme ve büyüme geriliği çölyak hastalığının erken bulgusu olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, huysuzluk, uyuklama, davranış bozuklukları ve okulda başarısızlık görülebilecek diğer belirtilerdir. Bulguların ortaya çıkması ve şiddetlenmesi yıllar sürebilir. Çölyak hastalığı erişkinlerde genellikle 30-40 yaş civarında ortaya çıkarsa da daha ileri yaşlarda da görülebilir. Hastalıklı kişilerde belirtiler iki şekilde kendini gösterir:

    Emilim bozukluğuna bağlı olanlar
    Besin, mineral ve vitamin eksikliğine bağlı olanlardır.
    Hastalarda temel besin kaynakları olan; protein, karbonhidrat ve yağ emilimi bozulmuştur ve en ciddi emilimi bozulan ise yağlardır. Yağ emiliminin bozulması sonucu hastalarda ishal ve şişkinlik şikayetleri ortaya çıkabilir. Karbon hidrat emilim bozukluğu sonucu ise hastalarda laktoz intoleransı ortaya çıkar, bu durum sütlü yiyecekler sonrası hastalarda karın ağrısı ve şişkinlik gibi şikayetlere neden olabilir.
    Hastalarda beslenme bozukluğu, vitamin ve mineral yetersizliğine bağlı olarak;

    Zayıflama ve ödem
    Kansızlık (demir ve B12 vitamin eksikliği)
    Kemik erimesi (osteoporoz)
    Kolay çürüme (K vitamin eksikliği)
    Sinir hasarı =periferik nöropati (B12 ve B1 vitamin eksikliği)
    Kısırlık (adet bozukluğu, düşükler)
    Kas güçsüzlüğü (potasyum, magnezyum yetersizliği)
    Saç dökülmesi
    İştahsızlıktır.

    Teşhis ve tedavisi
    Çölyak hastalığından şüphelenildiğinde, ayrıntılı bir muayeneden sonra bazı kan ve dışkı testleri istenir. Kalsiyum, magnezyum, potasyum, protein, kolesterol, B12 vitamini, A vitamini, folik asit ve demir gibi bu hastalıkta vücutta eksilebilecek bazı maddelerin kandaki seviyelerinin ölçülmesi, tam kan sayımının yapılması ve iltihap belirteçlerinin kontrol edilmesi yanında; çölyak hastalığının teşhisinde kullanılan bazı testlerin de yapılması gerekir. Çölyak hastalığının tanısında mutlaka yapılması gereken bir diğer inceleme, ince bağırsak mukoza biyopsisidir. Özellikle belirgin kilo kaybı, karın ağrısı, kansızlık, gece terlemeleri ve kanama gibi bulguları olan hastalarda bu incelemelerin yapılması ve gerektiğinde bilgisayarlı batın tomografisi gibi başka görüntüleme yöntemlerine başvurulması gerekebilir. Erken dönemde teşhis edilmediğinde çölyak hastalığı ciddi problemlere yol açabilir. Yukarıda tarif edilen bulgulara benzer şikayetleri veya ailesinde çölyak hastalığı öyküsü olanların bir iç hastalıkları uzmanı veya gastroenteroloji uzmanına başvurmaları gerekir. Çölyak hastalığı olanların yüzde10 kadarında; anne, baba, kardeş veya çocuklarında da aynı hastalık görülebilir. Gebelik döneminde kansızlığı belirgin ölçüde şiddetlenen kadınların çölyak hastalığı yönünden araştırılması gerekir.

    Çölyak hastalığında tedavinin temelini sıkı bir glutensiz diyet uygulanması oluşturur. Bu amaçla gluten içeren tahıl ürünleri (buğday, arpa ve çavdar) kullanılarak yapılan gıda maddelerinin kesinlikle yenmemesi gerekir. Pirinç, mısır, patates ve soya unundan yapılmış ürünler yenilebilir. Meyve, sebze, yumurta ve et ürünlerinin yenmesinde sakınca yoktur.

    Gluten içermeyen bir diyetin uygulanması normal beslenmeye göre daha pahalı, güç ve sıkıcı olabilir. Bu nedenle kesin tanı konulmadan bu tür bir diyetin uygulanması tavsiye edilmez. Bu hastalarda laktoz eksikliği (laktoz intoleransı) de olabildiğinden başlangıçta süt ve sütlü gıdaların alınmaması önerilir.

    Glutensiz diyete başlanmasından günler sonra şikayetlerde azalma görülmeye başlar. Şikayetlerin tamamıyla ortadan kalkmasına rağmen bağırsak mukozasının tamam olarak iyileşmesi bazen 2 yıl kadar sürebilirse de bağırsak mukozasındaki iyileşme genellikle 3-6 ay içinde gerçekleşir.

    Çölyak hastalığında ilaç tedavisi yoktur
    Sıkı bir glutensiz diyet uygulayan hastalarda hastalık genelde iyi bir gidiş gösterir. Tedavi edilmeyen vakalarda uzun dönemde (20-30 yıl) ortaya çıkabilecek ciddi bir hastalıklar arasında; ince bağırsak lenfoması, ince bağırsak ülserleri ve kollajenöz çölyak hastalığı sayılabilir. Sıkı diyet ile kansere dönüşüm engellenebilir.