Yazar: C8H

  • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Yaşam akışı içerisinde insanları olağandan fazla olumsuz etkileyen ve daha sonrasına da zorlayıcı yansımaları olan olaylara veya yaşanmışlıklara “travma” deriz.Travma sonrası stres bozuklukları ise insanları zorlayıcı derinlikteki bu olumsuz yaşanmışlıklar sonrasında insan psikolojisinde oluşan çok yönlü zorlanmalardır.

       Travma bir doğal afet,bir yangın,bir kaza,bir sarsıcı kayıp veya bir ilişki sorunu olabilir. Sonuçta insan yaşadıklarıyla etkileşim içerisinde bir varlıktır ve özellikle etki derinliği yüksek yaşanmışlıkların sonrasına da algısal ve hissedişsel yansımaları olmaktadır.Zaten travma ağırlığında bir olaydan etkilenmemesini kimseden bekleyemeyiz.Önemli olan etkilenmenin boyutu ve derinliğidir.Ne yaşanırsa yaşansın aslında yaşam devam ediyordur ve travmatik olayların olumsuz etkilerinin de sağlıklı bir psikolojide makul bir zaman diliminde tasfiye edilmesi gerekir.Ancak yaşanan travmatik olayların yaşamın sonrasına da fiili yansımalarının olması,derinliği ve bir de yaşayan insanın hassasiyet derecesi etkilenmenin hangi seviyede olacağında belirleyici olmaktadır.Örneğin boşanma sendromu,kaza sendromu,afet sendromu, korku sendromu gibi derinliği yüksek travmatik olaylar vardır.Birde bu olaylarda kişiden kişiye değişen etkilenim oranları bulunmaktadır.Travma sonrası stres bozuklukları çoğunlukla da hassas kişilik yapısında olan ve psikolojik direnci düşük insanlarda görülen bir psikolojik problemdir.

        Travma sonrası stres bozuklukları bir çok psikolojik problem gibi normal üstü etkilenme sonucu daha çok ortaya çıkar.İnsanlarda yeme bozukluğu,uyku bozukluğu,psikosomatik problemler, çarpıntı,soğuk ter atma,yalnız kalamama,ağızda kurumalar,mide bulantıları,mutsuzluk sendromu gibi bir dizi psikolojik veya psikofizyolojik sıkıntı yaratırlar.Totalde huzuru,dinginliği,motivasyonu, yaşama sevincini ve yaşam konforunu olumsuz etkiler bir etki yaratırlar.

        Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan insanların yaşadığı sorunun derinliğine göre bir yol izlemesi gerekir.Sıkıntı aşırı derin ise hem psikiyatrik tedavi hem de psikolojik destek gerekecektir.Aşırı derin değil ise psikolojik destek alınmalıdır.Ama bilinmelidir ki travma sonrası stres bozuklukları insanların kendi kendilerine aşabilecekleri bir sorun değildir.Pesimist (kötümser) de olmayın…bunlar çözülemez problemler değildir ama çok da zaman kaybedilmemelidir.

  • Melanomların tedavisinde cerrahinin şekli önemlidir.

    MELANOMLARIN TEDAVİSİNDE CERRAHİNİN ŞEKLİ ÖNEMLİDİR.

    Soru 1. Ben açık tenli bir bayanım. Boynumda siyah bir ben oluştu. Ameliyatla alındı. Melanom denilen bir cilt kanseriymiş. İnternetten öğrendiğime göre bu benin derinliği önemliymiş. Benim boynumdan çıkarılan tümörün derinliği 1,3 milimetre. Bundan sonra ek bir işlem veya tedaviye gerek var mı? Takipte ne yapılmasını tavsiye edersiniz?

    Yanıt 1. Malin melanom olarak bilinen cilt kanserlerinin tedavisi cerrahi olarak yapılır. Cerrahide dikkat edilmesi gereken husus tümörün çevresindeki temiz dokuyla birlikte çıkarılmasıdır. 1 mm'ye kadar derinliği olan tümörlerde çevredeki temiz dokunun 1 cm olması arzu edilir. 1 mm'lik derinliğin üstündeki tümörlerde istenen doku genişliği artar. Sizin tümörünüz 1,3 mm olduğuna göre çevresinde en az 1,5 cm'lik temiz doku ile çıkarılmış olması istenir.

    Malin melanomlar komşu lenf düğümlerine gitme eğilimindedir. O nedenle benin alındığı bölgeye en yakın lenf düğümünün incelenmesi gerekir. Bunun için tümörün alındığı yere boyalı madde verilir. Bu maddenin ilk gittiği yer, tıpkı tümör hücresinin gidebildiği ilk yer olan komşu lenf düğümüdür. Bu lenf düğümü çıkarılıp tümör yönünden araştırılmalıdır. Burada tümör varsa daha geniş olarak bölgesel tüm lenf düğümlerinin ameliyatla alınması gerekir. Lenf düğümlerinde tutulum olduğunda interferon denilen bağışıklık sistemini düzenleyici ilacın 1 yıl süreyle kullanılmasının yararlı olduğu bilinmektedir. Lenf düğümünde tümör yoksa ek bir tedaviye de gerek yoktur.

    Malin melanomlar genetik eğilimi olan, güneşe maruz kalan, daha çok açık tenli kişilerde görülür. Bu nedenle özellikle güneşlenmenizi önermem. Denize güneş ışınlarının daha eğik geldiği sabah ve akşam saatlerinde girmeniz iyi olur. Güneşte kalma durumunuz olacaksa güneş koruyucu kremlerin kullanılması gerekir.

    Onkolojik kontrolleri ilk yıl 3 ayda bir, ikinci yıl 4 ayda daha sonra 6 ayda bir yaptırmanız uygun olur. 5 yıldan sonra yıllık kontrol yeterlidir. Tomografi çekilmesi kural değildir. Buna onkolog doktorun karar vermesi daha doğrudur. Ayrıca belli aralarla dermatoloji doktoru tarafından cilt muayenesinin yapılması da gerekir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Psikotik Bozukluklarda Destekleyici Psikoterapi

    Psikotik Bozukluklarda Destekleyici Psikoterapi

    Psikotik bozukluklarda çeşitli terapi yöntemleri de kullanılabilmektedir. Bunlar arasında bilişsel davranışçı terapi modeli çok kullanılan terapi modeli olsa da dinamik terapiler de etkili olabilmektedir. Psikoloğun hastanın sanrılarını, varsanılarını, davranış boyutlarını, konuşmalarındaki dağınıklığının öyküsünü almalı ve ona göre çalışma stili geliştirmelidir. Burada psikolog terapiyle çalışırken psikofarmakolojik desteğinin takibini de psikiyatr eşliğinde takip etmesi psikoloğa yarar sağlayacaktır. Aynı zaman da hastanın ailesiyle olan bilgi alışverişi bir bütün olarak hastaya olumlu katkıda bulunulacağı yadsımaz gerçeklerden bir tanesidir.

    1. BİLİŞSEL TERAPİ

    2. Hallüsinasyonların Bilişsel Terapi ile Ele Alınması

    Bilişsel bakış açısından gerçekte olmayan bir şeyi görüyormuş hissiyatı kişiye dışarıdan yani zihninin dışından geliyormuş gibi gelen kişinin kendiliğinden ortaya çıkan(otomatik) düşünceleri olarak değerlendirilir.

    Hallüsinasyonlar zorlayıcı yaşam olaylarını ve koşullarını dışsallaştırma eğiliminden kaynaklanır. Bu kişilerin halüsinasyonlara anlam yükledikleri, içeriğini tartıştıkları, bunlarla baş etme yöntemleri geliştirmelerinin sağlanması ve halüsinasyonların kendisiyle ilgili düşünceleri yansıttığının uygun bir biçimde gösterilmesi yarar sağlayacaktır. Hastaya aynı zaman da tetikleyici etmelerin, gösteren duygusal ve davranışsal tepkilerin, başa çıkma yaklaşımlarının, ilişkili diğer düşünceleri ve eşlik eden imgelerin araştırılması gerekmektedir. Hastanın yerleşik düşüncelerini sorgulamak adına aşağıdaki gibi birtakım yaklaşımlarda bulunulabilir;

    • Duyduğu seslerle ilgili olarak kanıtlar sıralanabilir

    • Duyduğu seslerin günlük işlevselliğini bozma biçimi ele alınabilir.(kaçınma davranışı gibi)

    • Yönlendirecek buldurma yöntemine başvurabilir.(korkulan seslere karşın gösterebileceği tepkiler üzerinde yeniden çalışabilir)

    • Oyunlaştırabilir.

    • Kökleşmiş yerleşik düşüncelerini değiştirmesine yardımcı olmak

    • Radyo, Tv açılabilir

    • Müzik dinlenebilir

    • Bir arkadaşıyla sohbet edinebilir

    • Spor yapılabilir

    1. Hezeyanlarının Bilişsel Terapi Modeli İle Ele Alınması

    Üstbiliş sürecinin aktifleşebilmesi açısından kendilik kavramını tehdit etmektedir. Üstbilişin farkındalığı paranoid şizofreni de öfke ve yanlış inançlar veya başkalarından gelen eziyet ile karakterize edilmektedir. Psikotik belirtilerin yapısından dolayı direnci azaltmak klinik popülâsyonu tedavi ederken arzu edilen başarı olabilir. Direnci büyüklüğünü etkileyen faktörler arasında;

    • Tehdit edilen spesifik özgürlüğün önemi

    • Tehdidin büyüklüğü bu açıdan önemlidir.

    Direnci asgari ölçüde azaltmak için değişimi en zayıf olandan başlatmak, hastadan sadece düşünceleri için alternatif belirlemesini istemek, inancın kendisinin aksine inanç kanıtlarına meydan okumak, hastanın kendi inancına karşı olan delilleri dile getirmesine teşvik etmek hasta için faydalı olacaktır. Hastanın hezeyanlarını terapi yoluyla ele almak hezeyanların büyük ölçüde gelişmesinde önem arz etmektedir. Kişi bu hezeyanları hatırlamakta güçlük çekebilir. Anımsatılmaya çalışılmalı ve bilgi alınmalıdır. Kişi anımsamak istemiyor gibi görünüyorsa bunu sınamak gerekir.

    “Sizi etkileyen olayları anımsamak size çok rahatsızlık mı veriyor? İsterseniz hazır olduğunuzda bu konuya geri dönebiliriz? Denebilir.

    Kişinin duraksaması rahatsızlık duyduğu ya da kendisine acı veren birtakım olaylar olduğunu gösterse bile kuşkucu olduklarından dolayı da bu şekilde davranabilirler.

    1. PSİKOSOYAL BECERİ EĞİTİMİ

    2. İletişim becerileri ile alakalı

    3. Kişilerarası problem çözme ile alakalı

    4. Herhangi bir iş ile uğraşmak vb. yoluyla kişinin hastalık nedeniyle kaybettiği ya da hiç kazanamadığı temel becerileri kazandırmayı hedeflenen  eğitimlerdir.

  • Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Soru 1 . Ben 32 yaşında bir bayanım. Sürekli demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi. Bunun sebebi nedir? Ne yapmam lazım?

    Yanıt 1 . Anemi olarakta bi,linen kansızlık birçok durumda görülebilir. Kansızlığı tek bir hastalık olarak değil, birçok hastalığın ortak sonucu olarak düşünmek gerekir. Bayanlarda en sık demir eksikliğine bağlı kansızlık görüldüğü için, yeterince araştırılmamış hastalara demir tedavisi verme alışkanlığı vardır. Demir alan bir hastada kan yükselmesi görülmüyorsa bunun üç nedeni olabilir. Birincisi kan kaybının devam etmesidir. Özellikle aşırı menstruasyonu olan bayanlarda kanama ve demir kaybı devam eder ve verilen demir ilacı yeterli olmaz.

    Kansızlığın düzelmediği ikinci durum ağızdan alınan demirin sindirim sisteminden yeteri kadar kana geçmemesidir. Demir, süt ve çay gibi maddelerle birlikte alındığında emilimi bozulur. Bu nedenle aç karnına almak gerekir. Birlikte portakal suyu gibi C vitamini içeren maddeler alınırsa emilim artar. Hatta demir ile aynı anda c vitamini tabletleri de verilebilir. Aç karnına alınan demir bzen mide ve bağırsak rahatsızlığı yapabilir. Bu durumda et ile birlikte alınabilir. Et ile alınan demirin emilini azalmaz, hatta artabilir. Tüm bunlara rağmen kansızlık düzelmiyorsa kişide emilim bozukluğu var demektir. Hem bu bozukluğu araştırmak, hem de demiri damar ya da kas içine vermek uygun olur. Ağız dışı alınan demirde bazı yan etkiler görülebildiğinden bunun mutlaka hekim kontrolüyle uygulanması gerekir.

    Kansızlığın düzelmediği diğer bir durum ise hastanın anemisinin demir eksikliğine bağlı olmamasıdır. Bunun tanısı kolaydır. Serumda demir, demir bağlama kapasitesi ve ferritin düzeylerine bakılarak ayırıcı tanıya gidilir. Demir eksikliği ile en çok karışan durumlar, romatizmal rahatsızlıklar ve tüberküloz, brusella gibi kronik hastalıklar ile akdeniz anemisi olarakta bilinen talasemi taşıyıcılığıdır. Bu hastalıklarda demir vermek zararlı bile olabilir.

  • Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    DSM-5 kriterlerine göre antisosyal kişilik bozuklukları sınıflandırılması itibariye B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri arasındadır. Belirti kümelerinden üç ya da daha fazlasının olması durumda konulan tanının belirtilerinde, tutuklanmasına yol açan tekrarlayıcı eylemlerde bulunuyorsa, yasal yükümlülüklerine uymuyorsa, sık sık yalan öyleme takma isimler ya da kendi şahsi çıkarları için ya da zevki için sahtekârlık yapıyorsa, dürtüselliği ve geleceği tasarlamada problemli ise, sık sık kavga ve dövüşlere katılıp, başkalarının hakkına el uzatmada sinirli ve saldırgan ise, kendi güvenliği ya da bir başkasının güvenliğini hiçe sayıyorsa, sürekli bir işinin olmaması ve parasal yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, başkalarını incitme, kötü davranması sonucu vicdan azabı çekmiyorsa hekimler tarafından bu tanı konulmaktadır. Kişi için onsekiz yaşının altında önce davranım bozukluğu olduğuna ilişkin kanıtlar mevcuttur ki kişinin en az onsekiz yaşında olması gerekmektedir.

    Antisosyal kişilik bozukluğu bireyler ergenlikte oluşan davranış bozukluğuyla hem de yetişkinlikte ayrı derecede sorumsuz ve sosyal alanlardaki tehlikeli davranışlar ile göze çarpmaktadır. Böyle yapıda bulunan kişiler genellikle psikiyatri kliniklerinde, hapishanelerde, ıslah evlerinde ya da özel hekimlerce tedavileri yürütülmektedir. Kişi için tedavi olma eğilimi genelde dış kaynaktan gelmektedir. Aile yakınları, işverenler, öğretmenler daha sıklıkla adli hukuk sistemi gibi kişi veya mercilerce gergin kişilerarası ilişkisi sebebiyle ya da kabul görmesi mümkün olmayan davranışlarıyla bu yapıdaki kişileri tedaviye gitmesi gerektiğiyle alakalı zorlamalarda bulunmaktadır. Mahkemelerce bu yapıdaki kişilere ya terapiye ya da hapishaneye gitmesi yönünde tercihler sunmakta ve bu seçim doğrultusunda şartlı tahliye ile psikoterapiye gidilmesini ve psikoterapi devamlılığı bu şekilde sağlanmaktadır.

    Antisosyaller gönüllü olarak gerçekçi olmayan fiziksel rahatsızlıklarıyla alakalı ayakta tedavi merkezilerine başvurabilir ve tedavi hizmetlerinden yararlanabilmektedir ya da yeşil reçete ile satılan ilaçlara ulaşmak için psikiyatri kliniklerine gelebilmekteler. Antisosyaller diğer insanların haklarını hiçe sayan ve ihlallerde bulunan bir şekilde tarif edildiğine göre sosyal problemler de beraberinde gelmektedir. Tanım itibariyle bu davranışların vuku bulduğu ve suçla eşlik eden durumlarda toplumu derinden tehdit etmektedir.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan kişiler psikoterapisi ile iyileşir mi sorusu süregelen bir durumdur. Bu sorunun yanıtını çoğu analistler yarar görmeyeceği konusunda görüş bildirmişlerdir. Psikoterapiyle ilgilenmenin süperego gerektiğine ilişkin bilgilerin olması, empati eksikliği ve toplu normlarını kabul etmemesine ilişkin durumun olması, ikinci durum ise, antisosyal kişilik bozukluğu bireyin tedavi motivasyonunun olmamasından kaynaklanması, üçüncü durum ise antisosyal kişilik bozukluğu bireyin sınırları belirgin olmayan, genetik olarak belirlenmiş bir bütün olduğuna ve belli sayıda ilişkili davranış olmadığına işişkin yaygın kanaattir.

    DSM-1, sosyopatik kişilik rahatsızlık tanısın, başını sürekli derde sokan, sorumluluk duygusunun olmadığı bireyleri, ahlaki açıdan, farklı(anormal) çevrelerde yaşayan cinsel sapkınlıkları da dahil etmekteydi.

    DSM-2, antisosyal kişilik bozukluğu tanılı hastaların durumlarını gözden geçirerek bireylere, sosyal değerlere sadakat göstermeyen, aşırı bencil, sorumsuz, doyumsuz suçluluk duyma ya da bunlardan ders almayan sahip kişiler olduğunu belirtmiştir.

    DSM-3, onbeş yaşından önce başlayan davranışlarında yalan söyleme, hırsızlık, kavga, otoriteye karşı direnme ve aşırı cinsel davranışlar, alkol bağımlılığı ve uyuşturucu madde kullanımını içeren özellikler yazılmıştır.

  • kalın bağırsak kanserinde tedavinin başarılı olduğunu nasıl anlarız?

    Soru 1. Babamda kalın bağırsak kanseri vardı. Tedavi oldu. CEA düzeyi normale geldi. Bu, hastalıktan kurtulduğu anlamına gelir mi?

    Yanıt 1. Bir kanser hastasının tedaviye yanıtını değerlendirirken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Bunların başında hastalığa ilk tanı konulduğundaki evresi gelir. Kanserler genel olarak dört evrede incelenir. Evre sayısı arttıkça hastalığın daha ileri evde olduğu anlaşılır. Örneğin kalın barsak kanserlerinde evre 1 denildiğinde tümörün bağırsak çeperinde sınırlı bir alanı işgal ettiği anlaşılır. 2. evre ile, tümörün bağırsak duvarını tamamen tuttuğu ancak çevre lenf bezlerine yayılmadığı anlatılmak istenir. 3. Evrede kanser bağırsak etrafındaki lenf bezlerine gitmiş ama uzak metastas yapmıştır. Örneğin karaciğere, akciğere, kemiklere ya da beyine yayılmıştır.

    Kanser hastasının gidişatını belirleyen etmenlerden bir diğeri hücrelerin kanserleşme derecesidir. Bununla anlatılmak istenen hücrenin normalden ne denli farklı olduğudur. Derece arttıkça hücrelerin bölünme ve yayılma kapasitesi artar. İlaç tedavisine yanıt iyi olsa bile hastalığın tekrarlanma olasılığı artar.

    Kalın bağırsak kanserinde hastalığın durumunu gösteren bir diğer etmen sizin de sözünü ettiğiniz tümör belirteci ‘karsinoembriyonik antijen’ düzeyidir. Bu antijen kısaca CEA olarak bilinir. Bazı çalışmalarda başlangıç CEA düzeyi ne denli yüksek ise hastalığın tedavisinin daha zor olduğu gösterilmiştir. Ancak bu kesin kural değildir.

    CEA, kanda bulunan bir proteindir. Kanser hücrelerinden salgılanabildiği gibi normal hücrelerden de salınabilmektedir. Bağırsak kanseri dışında başka bazı kanserlerde hatta kanser dışı iyi huylu durumlarda bile yükselebilmektedir. Dolayısıyla CEA’nın normal kişilerde kanser taraması amacıyla kullanılması doğru değildir. Doğru olan, kalın bağırsak kanseri tanısı konulduktan sonra CEA düzeyine bakmak, düzey yüksek ise tedaviyle kan düzeyinin azalıp azalmadığını kontrol etmektir. Başlangıçta CEA düzeyi yüksek olan bir hastada CEA’ nın normale gelmesi tedaviye yanıtın iyi olduğunu gösterir. Ancak kesin değerlendirme tomografi, MR, PET gibi görüntüleme yöntemleriyle yapılmalıdır.

    Hastanızın bu görüntüleme yöntemlerinde hiçbir tümörü görülmese bile hastalığın bir daha tekrarlayıp tekrarlamayacağı konusunda karar verebilmek için başlangıçtaki evresi de dahil olmak üzere tedavi öncesi durumunu bilmek gerekir. Bu durumda bile ancak istatiksel bilgiler ışığında oranlar verilebilir. Evre 1’ de 5 yıllık yaşam % 90 üzerindedir. Evre 2’ de bu oran % 75- 85 arasındadır. Evre 3’ te hastalığın durumuna göre %40-80 arasında değişir. Son evrede ise % 8’ dir.

  • Obesesif ve Kompulsif Kişilik 2

    Obesesif ve Kompulsif Kişilik 2

    Obsesif ve kompulsif kişilik yapısına sahip kişilerin obsesyonları çeşitli alanlarda olabilmektedir. Bunlara örnek verecek olursak eğer, temizlik obsesyonu zihninde ora ile alakalı pis olduğunu düşünerek kişi oraya dokunmak veya orada durmak kendisi için zor bir durum haline gelebilir. Kuşku obsesyonları, kişi acaba ocağın altını kapattım mı, prizden fişi çektim mi gibi düşüncelerle zihnini meşgul etmektedir. Bir başka obsesyon cinsel içerikli düşünceler. Dini obsesyonlar, simetri obsesyonları acaba duvardaki tabloyu kalkıp düzeltsem mi, halı biraz kaymış gibi duruyor şeklinde obsesyon, sayma obsesyonları, biriktirme obsesyonları ilerde lazım olur diye bir nesneyi biriktirmesi, uğursuz sayılar veya uğursuz renkler gibi obsesyonları görülmektedir. Aynı zaman da saldırganlık obsesyonları da mevcut olan bireyler de vardır. Mesela kendisinin birisine zarar vereceğini ya da kendisine zarar verileceğini düşünmesi gibi. Kompulsif davranışları ise temizlik,  kontrol etme, düzenleme, tekrarlama, sayma, dokunma ( kendisinin uğurlu gördüğü bir nesneye dokunulması yoksa başına kötü bir şey gelme korkusu), biriktirme (herhangi bir ihtiyacı olmamasına karşın bir objeyi biriktirme) gibi çok yönlü obsesif ve kompulsif durumlar sergilemektedir. Obsesyon ve kompulsiyonlar sıklıkla beraber görünmektedir. Bu bozukluk için en önemli konulardan bir tanesi de dikotomik düşünce tarzıdır. Böyle bir durum doğrudan uzaklaşmak otomatik yanlışlara sürüklemektedir. Aynı zaman da kendi içlerindeki yaşadıkları bu problemler kişilerarası ilişkilerini de etkilemekte ve problemlere yol açmaktadır. Çünkü ilişkilerde duygular ön plandadır ve kesin yanıt içermeyebilir. Bu kişilerin olaylara karşı getirdiği çözümler duygulardan ve belirsizlikten kaçmaktır. OKKB’de diğer bozulma ise hayali düşünme sistemidir. Kişi için sorunu çözecek mükemmel bir yol belirgin değil ise hiçbir şey yapmamasının daha makul olabileceğini düşünmektedir ve hata yapmaktan kaçmaktadırlar.

    Obsesif Kompulsif kişilik Yapılarının Psikoterapisi

    1. Bilişsel Davranışçı Terapisi

    Obsesif hastalar kendisine kaygı veren düşünceler ile bu düşüncele silsilesinden kaçtığı ve kaçınarak başa çıkmaya çalıştıkları görülmektedir. Ama düşüncelerden kaçınmaya bu sıkıntılar daha da fazlalaşmakta ve böylelikle kısır bir döngü içine hapsetmektedir. Davranış tedavilerinde hedef hastayı kaygı uyandıran ve kaygı uyandırdığı için kaçınma davranışlarına neden olan düşünce silsilesini sorgulatmak ve bu sorgulatmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için otomatik olarak devreye giren, tekrar eden tutumların önüne geçmektir. Alıştırma tedavisi dediğimiz bu yöntemde, hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır.

    Bilişsel tedavilerde ise gaye pis hissettiği, rahatsız, edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Mesuliyet biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen kötü hissettiren düşünceleri etkisiz kılmak için tekrar eden davranışlar gösterme eğilimi hissetmeyeceklerdir. Burada birincil amaç düşünceleri gerçek gibi algılamasını azaltmaya çalışmaktır. Bu sebeple tedavide tehlike ve aşırı mesuliyet algılarının ne derecede gerçekçi olduğu ve ne derecede ise düşünce hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı birey ile birlikte araştırma konusu olmalıdır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince fonsiyonel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve fonsiyonel olanları ile yeniden yapılandırılıp yerine koyulması sağlanmalıdır. Düşüncelerinin  bir yıkımla neticeleneceğini düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korku duyduğu sonuçların gerçekleşmediğini görmeleri tedaviye ilişkin terapiye devam etmekle önemli faydalar sağlamaktadır.

    Bilişsel ve davranışçı terapiler hem rahatsızlığın tedavisinde hem de özelikle tekrarlarının önüne geçilmesi çok önemli bir yeri bulunmakta, bazı durumlarda tedavide ilaç sadece kullanılırken bazı durumlarda ise ilaç artı psikoterapi işlem görmektedir.

  • Son dönem kanser hastalarının bakımı nasıl olmalı?

    Soru 1. Babam 78 yaşında. Akciğer kanserinin son evresinde. Uzun süre kemoterapi ve ışın tedavisi aldı. Doktorlar artık hiçbir onkolojik tedavi yapılamayacağını, sadece destek tedavisi verilmesi gerektiğini söylediler. Biz evde bakımını yapamıyoruz. Sağlık personeli gözetiminde olması gerekiyormuş. Kendisi sosyal güvenlik kurumuna bağlı. Tedavisini aldığı hastane de dahil hiçbir hastane hastamızı kabul etmiyor. Yapacak bir şeyleri olmadığını söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bizim hastamızla nereye müracat etmemiz gerekiyor?

    Yanıt 1. Babanız gibi hastalerın durumu tıp dilinde ‘’terminal dönem’’ olarak isimlendirilir. Son dönemine gelmiş hasta anlamındadır. Ne yazıktır ki günümüz Türkiye’sinde bu hastaların durumu hep sorun olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu tür kişiler için ‘’hospis’’ denilen terminal dönem hasta bakım merkezleri vardır. Burada hemşire ve hatta doktor gözetiminde hastaların son dönemlerini rahat ve acısız geçirmeleri amaçlanır. Fiziksel ve psikolojik destek sağlanır. Böylelikle zaten büyük bir stres altında olan hasta yakınlarının da yükü hafifletilir.

    Öyle ki bu hizmet, hastanın evinde de verilebilmekte, sağlık personelinin denetiminde hastanın yaşamı sona erinceye değin devam ettirilmektedir. Ülkemizde terminal dönemdeki hastalar için kurumsallaşmış sistemler çok yetersizdir. Bunun için evde bakım hizmeti evren gruplar vardır. Ancak bunların sayısı hem yetersizdir hem de masraflar, çoğu ailenin kaldıramayacağı kadar yüksektir. Sosyal Güvenlik Kurumu da bu masrafları karşılamamaktadır. Hatta özel sigortaların birçoğu bu hastaları kapsamına almamaktadır. Çoğu hastane de bu tür hastaları kabul etmemektedir.

    Tüm bu koşullar altında en şanslı olanlar, ne yazık ki ekonomik durumu iyi olan ve zamanında hastalarını kapsamlı olarak özel sigorta ettirebilmiş az sayıda kişi olmaktadır. Bu durumdaki hastalar bir şekilde hastanelerde kalabilmekte ya da evde bakım hizmeti alabilmektedir. Ancak bu kişilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Bu durum gerçekten Türkiye için büyük sorundur. Bunu yaşayan bilir. Hastalar, aileler ve konunun uzmanları bu acıları çok yakından yaşamakatadır. Ama konu, yaşam gailesindeki çoğu insana yabancıdır. Oysa ki yalnızca hayatın değil ölümün de bir gerçek olduğu ve acısız, insan onuruna yakışacak şekilde yaşanması gerektiği bilinçlere işlenmelidir.

    Konunun bir an önce hükümetin gündemine gelmesi ve son dönemdeki hastalar için hastane ya da evde bakım hizmetinin sosyal güvenlik kapsamına alınması en doğru yoldur.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Obesesif ve Kompulsif Kişilik

    Obesesif ve Kompulsif Kişilik

    Obsesyon tarihten beri bilinen eski hastalık olarak bilinmektedir. Obsesyon Esquriol tarafından melankolik belirtisi olarak tanımlamaktaydı. Bir psikanalist olan Shapiro, kişilik aksaklıklarıyla ile ilgili psikoanalitik teorilerle doyum sağlamadığı düşündüğü için kendi kavramlarını geliştirmesi gerektiğini belirtmiştir. “Nörotik stiller” diye isimlendirdiği bir stilin yapısını ve özelliklerini tanımlamış olmakla beraber, kişinin genel düşünce sistemindeki birçok sendromun ve savunma mekanizmalarının kristalleştiği bir kalıp olarak düşünülebileceği üzerinde durmuştur. Bunlardan birincisi; düşüncenin katı ve net, sert bir biçimde odaklaşmış olmasıdır. Shapiro‟ya göre takıntılı bireyler bu hususiyetleri nedeniyle sürekli olarak dikkatli ve yoğun odaklanmış bir dikkate sahiptirler; bu sebeple de teknik ve detaylı işlerde başarılı olma olasılıkları yüksektir. Fakat yeni bilgiler veya dışsal uyaranlar nedeniyle kolayca dikkatleri dağılır ve kesintiye uğrarlar. Shapiro‟nun üzerinde durduğu ikinci özellik, obsesif-kompulsif kişinin bağımsızlık duygusundaki bozulmadır. Son özellik ise, obsesif-kompulsif kişilerin gerçeklik duygularını kaybetmiş olmaları veya dünya hakkındaki suçlayıcı duygularıdır. Obsesif düşünce, kompulsif ise dürtü anlamı taşımaktadır. Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu kurallar, düzenlilik ve kontrol hissiyatı üzerine aşırı düşünme olarak karakterize edilir. Bu kişiler bir şey üzerinde kontrol sahibi olamama noktasında ihtimal var ise  aşırı derecede anksiyete yaşarlar ve bu nedenle  bu tür durumlardan kaçmayı tercih etmektedirler. Kontrol onlar için önem arz eder ve sağlayamadıkları noktalarda ise öfke duygusu gerçekleşmektedir. Aşırı kontrollü halleri, madde bağımlılığı, hoyrat cinsel ilişki kurma, ekonomik sorumsuzluk gibi durumları engelleyerek kötü işler yapmasında iyiye çevirecektir. İş başarısı konusunda çok duyarlı ve kaideci olduklarından başarılı olma olasılıkları çoktur.  Esnek davranma noktasında problemli, mükemmeliyetçilik, detaylar noktasında aşırı ilgilenme gibi durumlar günlük yaşantılarını çok zorlaştırmakla beraber ve işlerini yaparken büyük bir zaman ve enerji sarf etmelerine neden olmaktadır. Yapılan iş her ne ise unutturacak derecede detaylarla, kaidelerle, listelerle, organize etme ve program yapma gibi davranışsal işlerle uğraşırlar.  Bu kişiler yeniliklerle ve esneklik gerektiren durumlarla karşılaşınca rahatsızlık duyarlar. Kültürel normlara çok bağlı olmakla birlikte inatçı bir kişilik yapısına sahiptirler. Kendileri kurallara uymaktadırlar ve kurallara tam olarak uymasını beklemektedirler.

    Kuralcılıkları ve detaycılıkları aile ilişkilerinde ve iş yaşamındaki yönetimi altında olan personellerini tabiri caizse hayatlarından bezdirir. Onun zihninde yanılgıya ne kendilerinde ne de diğer kişilere tahammül etmeleri noktasında problem yaşamaktadırlar. Başkaları tam olarak kendileri gibi düşünüp, hareket etmedikçe onlarla bir çalışma içine girmek istemezler, zorunda kalırlarsa sinirlenmektedirler. Yanlış yapmasını engellemek için yaptıklarını sürekli kontrol ederler. Olayların olumlu olumsuz yönlerini sürekli tartmaya çalıştıkları için karar vermekte çelişki yaşarlar. Duygularını geri planda tutup, çoğu zaman mantığı ön planda tutmaktadırlar. Mantığına uymayan kişilere karşı öfke duygusu gelişir ya da onlarla iletişim kurmak problem yaşamaktadırlar.  Eğlenceli ortamlara girdiklerinde zevk alamadıklarını ifade ederler. Genel manada sert, inatçı, cimri kişilerdir.

  • Tümör belirteçleri ne anlama gelir?

    Tümör belirteçleri ne anlama gelir?

    Soru 1 – Ben 44 yaşında bir kadınım. Düzenli olarak kontrollere giderim. Kan tetkiklerinde CA 15-3 yüksek çıktı. Bu meme kanserinde yüksek olurmuş. Bu nedenle mamografi ve meme ultrasonu ve tüm tetkikler yapıldı. Kötü huylu bir durum görülmedi. Ama ben tedirginim. Sizin tavsiyeniz ne olur ?

    Yanıt 1- Kanda düzeyine bakılan CA 15 -3, tıpta tümör belirteçleri olarak bilinen maddelerden biridir. Maalesef hastalar arasında biraz da biz hekimlerin katkısıyla tümör belirteçlerine gereğinden fazla önem atfedilmiştir. Oysa ki prostat kanserinde kullanılan prostat spesifik antijen ( PSA ) dışında hiçbir tümör belirtecinin sağlıklı insanlarda tarama amacıyla kullanılmaması gerekir. Çünkü tümör belirteçleri yalnızca kanserlerde değil, başka bazı iyi huylu meme hastalıklarında ve karaciğer rahatsızlıklarında da yükselebilmekte ve insanların gereksiz yere tedirginlik yaşamasına, zaman ve para kaybına neden olmaktadır. Örneğin CA 15 – 3 bazı iyi huylu meme hastalıklarında ve karaciğer rahatsızlıklarında da yükselebilir. Sizde bir kez CA 15 -3 düzeyine bakılıp yüksek çıktığında bu durumlar araştırılmalı, bir neden bulunamıyorsa izlemden başka bir şey yapılmamalıdır.

    Tıpta tümör belirteçleri olarak bilinen maddeler kanser hücrelerinden salınabildiği gibi kimi zaman normal, sağlıklı hücrelerden de salgılanabilir. En sık kullanılan tümör belirteçleri arasında şunları sayabiliriz:

    CEA ( karsinoembriyonik antijen) : En çok kalın bağırsak kanserinde yükselir. Meme kanseri de dahil başka bazı kanserlerde de artabilir, ancak sigara içenlerde, bronşit, bağırsak divertiküliti, mide ülseri, iyi huylu meme hastalıkları ve karaciğer hastalıklarında da hafif – orta derecede artışlar görülebilir. Kalın bağırsak kanserinin tanısında değil, tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde kullanılmalıdır.

    CA- 125: En sık kadınlardaki yumurtalık kanserinde yükselir. Başka kanserlerde ve endometriyoz, iltihabi kadın hastalıkları, yumurtalık kistleri , gebeliğin ilk üç ayında ve karaciğer hastalıklarında da yükselir.

    PSA: Prostat kanserinin tanı ve tedavisinde kullanılan en duyarlı tümör belirtecidir. Hafif artışlar prostat iltihabı ve bazen de iyi huylu prostat büyümelerinde olabilir. 40 yaş üstü erkeklerde tarama amaçlı kullanılır. PSA artışı olanlarda prostat biyopsisi gerekir. Kanserli hastada düzeyin azalması tedaviye iyi oluğunu gösterir.

    İnsan koryonik gonadotrpin (hCG): Başta erkek yumurtalık kanseri olmak üzere germ( üreme, tohum ) hücresi içeren birçok kanserde yükselir. Başka kanserlerde de bazen yükselebildiğinden germ hücresi kanserine spesifik değildir.

    Alfa feto protein ( AFP ) : Bu da hCG gibi başta erkek yumurtalık kanseri olmak üzere germ hücreli kanserlerde yükselir. Ayrıca hepatoma denilen karaciğer kanserlerinde de artışı gözlenir.