Yazar: C8H

  • Uykunun Evreleri

    Uykunun Evreleri

    Uyku bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarımızın karşılanmasında en önemli yere sahiptir. Kaliteli ve ortalama 7-8 saatlik uyku bizim zihinde kalkmamıza yarımcı olacaktır. Aynı zaman da uyku kilomuzu da etkilemektedir.

    Non-Rem Uykusu

    Rem uykusuna geçilmemiş evrelerdendir. Derin uyku bu evrede yaşanmaktadır. Uykunun %75’lik kısmını oluşturmaktadır. Gün içerisinde oluşan yorgunluk hissi ve vücuttaki fiziksel hasarlar bu evrede tedavi edilmektedir.

    Birinci Evre

    Uykudaki dalma evresidir. Birinci evrede uyku oldukça hafif geçmektedir ve hemen uyanmak mümkün gözükmektedir. Bu evrede göz hareketi yavaşlama gözükür ve kaslardaki hareketlilik azalır. Uyku sırasında nadiren olmaktadır. Beyin teta dalgaları yayar.

    İkinci Evre

    Uykunun en ayrıntılı bölümlerindendir. Göz hareketi birinci evredekinden daha yavaştır. Beyin içerisinde teta dalgaları yayılmaya devam etmektedir. Bu evrede uyandırılmaya çalışılan kişi uyumuş olduğunun farkında olmaz ve olur ki uyumadığını söyler. Uyku süresinin %45-55’ini oluşturan bir kısımdır. Kaslardaki hareketlilik biraz daha azalmaktadır.

    Üçüncü Evre

    Uyku daha da derinleşmektedir. Kaslardaki hareketli olma durumu oldukça azalmıştır. Teta dalgaları yerine, delta dalgaları yaymaya başlar. Yavaş göz hareketleri görülebilir. Genel uyku süresinin %20-25’ini oluşturur. Delta dalgaları en hafif ve en yaygın dalgalardır. Yavaş dalga uykusu da denilebilmektedir bu safhaya.

    Dördüncü Evre

    Bu safhada beynin yaydığı delta dalgaları daha da arttığı görülmüştür. Bu safhada uyuyanın uykusundan uyandırılması oldukça güçtür. Bu evrede de uyku oldukça derindir. Kişininuykuda uyurgezerlik ve konuşma bu evrede görülmektedir. Kişiyi bu evrede uyandırılmaya kalkarsanız kendini uykulu hissedecektir.

    Beşinci Rem Uykusu

    Rem uykusu beşinci evresidir ki bu uykuda hızlı göz hareketlerinin olduğu uyku safhasıdır. Paradoksal uyku olarak da ifade edilmektedir. Rem uykusu sırasında kalkarsanız eğer gördüğünüz rüyayı hatırlayabilirsiniz. Bu evrede nefeslerimizin miktarı, kalp atışları ve göz koordinasyonlarımız artar. Rem uykusundaki birinin hızlı göz hareketlerinin görebilmeniz mümkündür. Göz kapağına dikkatlice baktığınızda gözün hızlı bir şekilde hareket ettiğini fark edebilirsiniz. Rüya bu evrede görülür. Uyku sırasında beyin hareket fonksiyonlarını kitleyerek geçici bir uyku felç haline neden olmaktadır. Rem uykusu, uykunun %25’lik bölümünü oluşturuyor.

    Halk arasında karabasan diye tabir edilen durum bu uyku safhasında gerçekleşmektedir. Çünkü Rem uykusu geçici uyku felciyle ortaya çıkmaktadır ki .rem uykusu sırasında herhangi bir sebepten dolayı uyanırsanız vücudunuz kitlendiği için hareket etmekte zorlanabilirsiniz. Tam olarak uyanamazsınız hareket bile etmede zorlanmalar yaşanmaktadır. Bazı insanlar buna rüyanın niçin olduğuyla alakalı düşünce içerisinde olurlar. Bazı kişiler ise metafizik boyutun sebebiyetinden bahsetmekteydiler. En nihayetinde Rem uykusu gereklidir. Bu uyku sırasında uyandırılmaya çalışan insan gergin ruh hali veya agresif yapısıyla öne çıkar.

  • Anti-tnf ilaç tedavisine başlamadan önce hepatit b taraması nasıl yapılmalı?

    Dünya nüfusunun üçte birinin hepatit B virüsü ile enfekte olduğu biliniyor. Geçtiğimiz 10 yılda yoğun aşılama kampanyaları sayesinde ülkemizde hastalığın görülme sıklığı önemli ölçüde azalsa da, halen toplumun yaklaşık olarak %5'inin bu virüsü taşıdığı bilinmekte. Hepatit B virüsü, kişiden kişiye kan yoluyla, cinsel yolla ve anneden bebeğe bulaşabilen, karaciğeri etkileyerek hepatit ve bunun bir belirtisi olarak sarılık oluşturabilen bir virüs. Virüsün bulaşmasını takiben hastaların büyük bir bölümünde vücudun savunma mekanizmaları virüsü temizlese de, virüsle karşılaşan kişilerin %5-10 kadarında hastalık kronikleşiyor. Hepatit B'nin kronikleştiği kişilerin ise yüzde 20-40'ı siroza yakalanıyor ve bunların da yaklaşık dörtte birinde karaciğer kanseri gelişiyor. Hastalığın sonuçlarının ciddiyetine rağmen toplumda olguların çok azına tanı konulmakta, ve pek çok insan Hepatit B virüsü taşıdığını bilmeden, tehlikenin farkında olmadan yaşamaya devam etmekte.
    Yukarıda da belirttiğim gibi konunun toplum geneli için önemine ek olarak, bu durum çeşitli romatolojik hastalıklar nedeniyle (romatoid artrit, ankilozan spondilit, psöriatik artrit) anti-TNF grubu (infliksimab, etanercept, adalimumab) ilaç başlanılacak hastalar için ayrı bir önem göstermekte. Bu grup ilaçların vücutta uykuya yatmış durumda bekleyen hepatit B virüsünü uyandırarak (reaktive ederek) yeniden iltihap yarattığı, ilaçların kullanıma girmesinden kısa bir süre sonra fark edildi. Böyle durumlar anti-TNF grubu ilaçların kullanımına engel değil ancak hastaya bu ilaçlar ile beraber hepatit B virüsü için de tedavi başlanılması gerekiyor.
    Kişinin hepatit virüsü ile karşılaşıp karşılaşmadığını ve karşılaştı ise vücudun buna karşı nasıl bir reaksiyon gösterdiğini anlamamıza yarayan çeşitli laboratuvar testleri mevcut. Yakın zamana kadar çoğu hekim, anti-TNF ya da diğer bağışıklık sistemini baskılayan ilaç başlayacağı hastalarına bu testlerden sadece 1 ya da 2 tanesini yaparak hastanın hepatit B durumu hakkında karar vermeye çalışıyordu. Romatolog olarak çoğunlukla yaptığımız uygulama eğer hastada “HBsAg” testi pozitif ise, hastayı gastroenteroloji uzmanına yönlendirerek uygun anti-viral tedavi almasını sağlamak, “anti-HBs” pozitif ise hastanın daha önceden virüsle karşılaşıp bağışıklık geliştirmiş olduğuna kanaat getirerek (doğal ya da aşılama yoluyla) herhangi bir girişimde bulunmamaktı.
    Tayvanlı araştırmacılar (Dünyada hepatit B'ni en sık olarak görüldüğü ülkelerden biri) tarafından yürütülen ve Annals of the Rheumatic Diseases'in Ekim 2011 sayısında yayınlanan bir çalışma ise yukarıda saydığımız testlere ek olarak “anti-HBc” testinin yapılmasının, bir şekilde gizli kalmış (diğer 2 test ile tanınamayan) Hepatit B hastalarını da ortaya çıkartarak bu hastaların uygun şekilde izlenmesi ve gerektiğinde anti-viral tedavi almasına yardımcı olabileceğini ortaya koydu.
    Sonuç olarak, anti-TNF grubu ilaçlardan birisini kullanacak iseniz, bu ilaçlara başlamadan önce sizden şu üç testin (HBsAg, Anti-HBc, ve anti-HBs) istenmiş olduğundan emin olunuz.

  • Savunma Mekanizmaları

    Savunma Mekanizmaları

    İnsanoğlu milyonlarca yıl var olma çabaları içerisinde yaşamaktadır. Bu var olma çabası içerisinde biyolojik faktörlerin yanında psikolojik faktörler de ön plana çıkmıştır. Bu psikolojik faktörlerin insan bünyesindeki etkisini gerek başka alandaki bilim adamları tarafından gerekse insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim adamları tarafından araştırılması gereken, merak uyandıran konulardandı. İşte tarihten günümüze insan fıtratını incelerken dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşın birey çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdi. Bu mekanizmaların vücut bütünlüğünü koruma, varlığını sürdürmesi amacıyla önemliydi. Bu savunma mekanizmaları yaparken hem bilinçli hem de bilinçdışı yapıldığını bilim adamları tarafından ifade edildi. Psikanalizin kurucu Sigmund Freud’un çocukluktan beri gelen parlak zekâsı yaptığı çalışmalarla benliği id, ego ve süper ego olarak tanımlamaktaydı; id( altbenlik),ego(benlik), süper ego (Üst benlik) .

    Freud’a göre ego 3 farklı tehlikeyle karşılaşmaktadır. Bunlar engellenmeler ve dış dünyadan gelebilecek saldırılar, id’in içgüdüsel ve zorlayıcı istekleri ve süperegonun cezalandırmalarıdır. Bu tehlikelerin egoda oluşturduğu kaygı büyüdükçe, birey savunma mekanizmalarına başvurur. Freud bireyin küçük yaşlardan itibaren kendi benliğini korumak, sorunlar, iç ve dış çatışmalardan en az etkilenmek için çeşitli şekillerde kendini rahatlatmaya çalışan savunma mekanizmaları geliştirdiğini ileri sürmüştür. Burada ego sorunlarla baş edemediği anda devreye girerek savunma mekanizmalarına başvurur. Kişi savunmalara giderken hoşuna gitmeyen duygulanımlarla karşı karşıya kalır. Bunlar kaygı, depresyon ve öfkedir. Bu duygulanım karşısında hayatının kötüye gideceği düşüncesi içerisinde kendisini bulabilir. Savunma mekanizmalarına örnek verecek olursak eğer;

    1)Bastırma: İstenmeyen duyguyu bilinçdışına iterek ondan uzaklaşmasını sağlar.

    Örneğin: Çocukluğunda ebeveynleri ile olan ilişkileri hatırlamaktan acı duyan birinin ne zaman aklına ebeveynleri gelse onları düşünmemeye çalışması (Bastırma).En çok kullanılan savunma mekanizmalarından bir tanesidir. Psikoterapi de bazı kişilik bozuklukları(örneğin; borderline kişilik örgütlenmesi) hastaları seansı manipüle etmeye çalışırken kendi duygularının temasından kaçınır ve onları düşünmemeye çalışır, bastırma mekanizmasına örnek verilebilir.

    2)Yansıtma: Bireyin hoşuna gitmeyen veya kabul edemeyeceği durumlarda bir başka insana yönlendirmesidir.

    3)Yüceltme: Doğuştan getirdiğimiz (saldırganlık ve cinsellik gibi) baskılanmış duygularımızın toplumun makul bulacağı alanlarda yaparak bu istekleri doyurmasıdır.

    Örneğin: Öğrencilerden pek hoşlanmayan bir öğretmenin disiplin kurulundan sorumlu olması (Yüceltme).MEB’de ya da Özel kurumlarda çalışan personellerin bazılarında bu savunma mekanizması mevcut olduğu gözlemlenmektedir.

    4)Özdeşim Kurma: Kendisinin hoşlanmadığı bir özelliğinin, bir başkasının hoşlandığı bir özelliklerini taklit ederek karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerinin kendisine aitmiş gibi hissetmesidir.

    5)İnkar/Yadsıma: Bireyin istemediği veya kabul etmediği bir konuda yokmuş gibi davranmasıdır.

    Örneğin: Bir yıldır eşinden boşanmış birinin eşi varmış gibi onun için alışveriş yapması ve evdeymiş gibi ona hediye alması (inkar/yadsıma).Yakın çevremde yaşayan bir beyefendi yas sürecini uzun tutarak eşinin bulunduğu odayı muhafaza etmiş, eşyalarına dokunmamış ve sanki eşi evdeymiş gibi ona hediyeler almaktaydı. Bu kendisinin inkar savunma mekanizmasında olduğunu göstermekteydi.

    6)Çarpıtma: Bu mekanizmada birey kendisinin hatalı olduğuyla alakalı durumu çarpıtarak başka bir kişiye ya da nesneye yönlendirmesidir.

  • Lupus tedavisinde yeni ilaç belimubab hastaların (ve de hekimlerin) beklentilerini karşılayabilecek mi?

    Her ne kadar lupus tedavisinde geldiğimiz nokta, 10-20 sene öncesine kıyasla çok iyi olsa da, gerek etkinlik gerekse yan etki azlığı yönünden arzu edilen tedavi hedeflerine halen ulaşılamadığını üzülerek belirtmek isterim.
    Lupus tedavisinde günümüzde kullanılan ilaçların büyük bir bölümü başka hastalıklar için tasarlanmış ya da kullanıma girmiş ilaçlar olup, bu ilaçlar SLE’de kullanım için bir şekilde diğer branşlardan ödünç alınmışlardır. İyi bir gelişme olarak, son yıllarda bizzat lupus hastalık mekanizmaları dikkate alınarak hastalığa özgül ilaçlar geliştirilmeye çalışılmaktadır.
    SLE’de hastalık gelişiminde, B lenfosit olarak adlandırılan bağışıklık sisteminin antikor oluşturmaktan sorumlu bir grup hücresinin rol oynadığı bilinmektedir. Bu hücreleri uyaran bir faktör olan BLyS‘in ( B lenfosit stimulatör) lupus hastalarının kanında artmış olarak bulunduğu ve bu faktörün kandaki düzeyi ile hastalık aktivitesi arasında ilişki olduğu çeşitli çalışmalar ile gösterilmiştir. Bu bağlamda, BLyS adlı faktörün etkisinin
    bir şekilde baskılanması lupus hastalığının tedavisinde mantıklı bir yol gibi gözükmektedir. Belimumab, son 50 yılda lupus tedavisinde FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) tarafından onaylanan ilk ilaç olup BLyS adlı faktöre bağlanarak bunun etkinliğini ve dolayısıyla B lenfositlerin aktivitesini baskılamaktadır.
    Belimumab ile lupus hastalarında yürütülen yeni klinik çalışmanın (BLISS-76) sonuçları Arthritis and Rheumatism’in Aralık 2011 sayısında yayınlandı. Bu çalışmada hastaların bir bölümüne standart tedavi (kortizon ve imuran, cellcept, plaquenil, vb.), bir bölümüne ise standart tedavi ve buna ek olarak Belimumab verilerek hastalık aktivitesinde 52. haftadaki iyileşme durumları ölçülmüş.
    Çalışmanın birinci yılında, Belimumab verilen hastaların %43.2’sinde hastalık aktivitesi baskılanırken, sadece standart tedavi alan hastaların %33.5’luk bir bölümünde hastalık baskılanmış. Her ne kadar yüzde olarak bakıldığında aradaki fark büyük gözükmese de, sonuçlar istatistiki olarak anlamlı bulunmuş. Başka bir ifadeyle, belimubabın tedaviye eklenmesi standart tedaviden daha etkili bulunmuş.
    Sonuçlar umut verici olmakla beraber bu çalışmanın en önemli problemi (benim kanaatimce) çalışmaya katılan hastaların zaten standart tedavi ile düzelebilen eklem, cilt ya da kan hücreleri etkilenmiş lupuslulardan oluşması. Bu grup hastaları zaten halihazırda elimizdeki ilaçlar ile tedavi edebiliyoruz. Esas tedavide sıkıntı yaşadığımız grup olan nörolojik ve böbrek tutulumlu lupus hastaları ise ilginç bir şekilde bu çalışmaya dahil edilmemiş. Dolayısıyla esas yeni tedavi yaklaşımlarına ihtiyaç duyduğumuz hasta grubunda “bu ilaç gerçekten işe yarıyor mu?” sorusunun yanıtını halen bilmiyoruz ve bunun için Belimumab’ın böbrek ve nörolojik tutulumlu lupus hastalarında kullanıldığı çalışmalara ihtiyacımız var.
    Makalenin orjinali link ile birlikte …
    A phase III, randomized, placebo-controlled study of belimumab, a monoclonal antibody that inhibits B lymphocyte stimulator, in patients with systemic lupus erythematosus. Arthritis Rheum. 2011 Dec;63(12):3918-30.
    http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22127708

    Doç. Dr. İsmail Şimşek

  • İlişkide Cinsel Problemlerle Başa Çıkabilmek

    İlişkide Cinsel Problemlerle Başa Çıkabilmek

    Cinsel problemler birçok evlilikte görülmektedir. Bu durum ilişkide var olan önemli sorunların bir belirtisi olabilir. İnsanın temel iç dürtülerinden biri cinselliktir. Çiftlerin cinsel yaşamlarına gereken özeni göstermelerinin ardından daha sağlıklı bir aile hayatı kurulabilir.

    Çiftlerin evliliklerinde karşılaşabileceği birçok cinsel problemler vardır:

    1. Cinsel isteksizlik: Kişinin cinsel eylemde bulunma yetisinde bulunmasına rağmen, cinselliğe karşı belirli bir isteğin bulunmaması durumudur. Çiftlerden biri yeterince cinsel aktivitede bulunmak istemeyişinden kaynaklı olabilir. Cinsel birleşmenin sıklığının azalması cinsel isteksizlik anlamına gelmez. Cinsellikten kaçınmak bir çözüm değil, aksine problemi artmasına neden olur. Partnerin birbiriyle cinsel problemlerini konuşması, çözüm bulma noktasında önemli bir adım olacaktır.

    2.Vajinismus: Ülkemizde cinsel tedavi kliniklerin başvuran her on çiftten biri vajinismus sorunu yaşıyor. Cinsel birleşme sırasında kadının çoğu zaman cinsel birleşmenin çok fazla ağrı ve çok fazla kanama olacağına dair korku ve kaygı duymasından dolayı istemsiz olarak bacaklarını kasarak ve eşini iterek, cinsel birleşmeye kendini kapatması durumudur. Bunun kökeninde çocukluktan gelen korkular, suçluluk duygusu ve cinsel mitler (doğru bilinen yanlışlar) önemli rol oynar. Vajinismus mekanik bir problem değildir, doğru yöntemle çözülebilir.

    3.Denetimsiz ve Kontrolsüz Boşalma: Eğer fiziksel bir sorundan kaynaklanmıyorsa, denetimsiz boşalmanın nedenlerinden biri performans kaygısı olabilir. Çiftin bu konuda birlikte uzmandan yardım alması gerekmektedir.

    4. İlişkide monotonluk : Cinselliği sadece yatak odanıza hapsetmeyin. Evinizin her köşesi cinselliğe açıktır. Monotonluk cinsel hayatınızın en büyük düşmanıdır. Partnerinizle cinselliği konuşmaktan utanmayınız. Hoşunuza giden ve gitmeyenleri eşinize söyleyebilirsiniz. Renkli bir cinsel yaşam için hayal gücünüzü harekete geçirin. Her şeyi partnerinizden beklemeyin, siz de planlar yapın. Eşler, annelik ve babalık rolleri dışında eşlik rollerini de unutmamalı ve baş başa zaman geçirmelidir.

  • Probiyotikler

    Probiyotikler hakkında ne biliyorsunuz? Aslında duyduklarımız dışında çok daha geniş ve derin bir konu. Probiyotik insanlara sağlık veren canlı bakteri veya mantarlara verilen genel bir ad. Tarihte ekşi süt veya yoğurt tüketiminin yararı bilinmekteydi. Ancak ilk kez 1900 yıllarında Rus bilim adamı Metchnikov Kafkaslarda yaşayan ve Kefir tüketen insanların neden uzun yaşadığı ile ilgili yaptığı araştırmalar oldukça ses getirmiş ve Nobel ödülü kazandırmıştır. Günümüzde birçok alanda probiyotikler ile ilgili çalışmalar yapılmakta. Çocuklarda probiyotikler mamalarda veya tablet / toz olarak değişik durumlarda önerilmektedir. Bunların başında nekrotizan enterokolit (yani barsak iltihabı) gelmektedir. Erişkinlerde ise antibiyotiğe bağlı ishaller, bazı iltihabi barsak hastalıkları, divertikülit, alerjik hastalıklar, atopik dermatit gibi durumlarda birçok çalışma yapılmıştır. Muhtemelen probiyotikler geleceğin tedavilerinden biri. Antibiyotiklere direncin arttığı günümüzde insan doğasına uygun tedaviler daha çok tercih edilecek gibi görünüyor. Daha uzun yaşamla bağlantısı olup olmadığı ise yapılacak çalışmalarla görülecek. Ancak son yıllarda en çarpıcı bulgu obezite ve şeker hastalığı gibi durumlarla barsak bakterileri arasında bir ilişki bulunması oldukça şaşırtıcıdır. Bu konuyu sizlerle daha sonra detaylı paylaşacağım. Görüşmek üzere.

  • Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Cinsel problemler hem toplumda hem de evliliklerde çok fazla konuşulamıyor. Konuşulmayan her şey ilişki olumsuz yönde etkiliyor. Karşılıklı iletişim sadece konuşmak değil, dinleyebilme yetisini olduğunu da unutmamak gerekir. Eşler birbirilerinin beklentilerini gözden geçirmeli ve ne kadar gerçekçi olup olmadığını değerlendirebilmelilerdir.

    Cinsel problemlerinize çözüm üretmeyip zamana yaymayın. Cinsel problemler utanılacak konular değildir. Esas olan şey problemin farkında olup onunla yüzleşmenizdir. Eşinizle problelerinizi paylaşabilmenizdir.

    İlişkisel Problemleriniz Cinsel Hayatınızı Etkiliyor mu?

      Cinsel problemlerinize neden olabilecek bir diğer etmen ise ilişkisel problemlere dayanabilmektedir. Partnerinize öfkelili ya da olduğunuzda bu durum cinsel isteğinizi  azaltabilmekte ve eşinizle birlikte olmaktan kaçınmanıza sebep olabilmektedir. Yeteri  kadar duygusal yakınlık kuramama, süregelen iletişim sorunları cinsel isteğinizin azalmasına yol açabilir.

    Profesyonel Yardım Alın

                 Partnerinizle birlikte cinsel problemlerinizi aşmakta zorlanıyorsanız, profesyonel yardım almayı deneyin. Konuşulmayarak ötelenmiş olan cinsel sorunlarınıza çift danışmanları ile çözümler üretebilirsiniz. Hiç tanımadığınız biriyle özel hayatınızı paylaşmak başta size tuhaf gelebilir. Ancak bu alandaki uzmanlar günlük hayat temelinde sorunlarınızı sizinle çözüme kavuşturmak için çalışmaktadırlar. İlişkinizi daha sağlıklı devam etmenize  ve cinsel hayatınızı tekrar canlandırmanıza destek verecek bir cinsel tesrapiste başvurun.

  • Kaç promil ? – alkol zehirlenmesi

    Kaç promil ? – alkol zehirlenmesi

    Bir kişinin aldığı alkol miktarı o şahsın alkol dayanıklılık sınırını geçip fiziki ve beyinsel kabiliyetlerini sınırlıyorsa o kişide alkol zehirlenmesi ( intoksikasyon ) olduğunu söyleyebiliriz.
    Ne tür alkollerle zehirlenebiliriz?
    Gündelik hayatta alkol zehirlenmesinden bahsedilince genelde fermantasyon sonucu elde edilmiş etanol / etil alkol kastedilir. Fakat metanol ( cam temizleyici sıvılarda bulunur ), etilen glikol ( otomobil antifrizlerinde bulunur ) ve isopropil alkol ( atletler ve yatalak hastaların kaslarını serinletmek için kullanılan ovuşturma alkolü ) de piyasada bulunan son derece zehirli ve ufak miktarlarda alındıklarında dahi ölünme sebep verebilecek alkol çeşitleridir.
    Belirtiler:
    Etanol beynin bazı bölgelerindeki işlevini baskılayarak kişinin mental ve fiziki kabiliyetlerini etkiler. Alınan alkol miktarı arttıkça sırasıyla aşağıdaki belirtiler oluşur:

    1. Normal sosyal davranışların bozulması ( aşırı konuşkanlık, böbürlenme v.s. )
    2. Hafıza kaybı
    3. Konfüzyon
    4. Disorientation ( = Zaman ve yer farkındalığının kaybolması )
    5. Hareket koordinasyonunun zorlaşması
    6. Gittikçe artan letarji (= Uykuya eğilim ve uyuşukluk )
    7. Koma
    8. Solunum merkezinin fonksiyonunu durdurması ve ölüm

    Metabolizma:
    Etil alkolün %20'si direkt mideden kana karışır, % 80'i ise ince bağırsaktan emilir. Alkolle birlikte yemek yenilince midenin boşalması geciktiğinden alkolün sarhoş edici etkisi de bu sebepten azalır. Kana karışan etil alkolün % 90'ı karaciğerde metabolize edilirken, % 5'i akciğer üzerinden nefesle atılır ( üfleyerek yapılan alkol muayenesinin temeli budur ), diğer % 5'i de idrarla atılır.
    Promil hesabı:
    1 “ standart içecek “ ortalama 10 mg etil alkol içerir. Bu miktar 300ml biraya ( % 5 alkol ), 120 ml. şaraba ( %12 alkol) veya 30 ml. sert içkiye ( % 40 alkol ) denk gelir.
    Ülkemizde promil değerleri çoğunlukla yanlış verilmektedir. Promil birimi 1 gram kandaki alkol miktarının miligram olarak belirtilmesidir. Polislerin trafik kontrolünde kullandıkları cihazlar ise bir litre nefesteki alkol miktarını miligram olarak gösterir. Bir insanın kanında hiçbir zaman gazetelerde ve televizyonlarda sıkça şahit olduğumuz gibi 90 promil, 160 promil veya 340 promil alkol olamaz.Bu gibi değerler yaşamla bağdaşmaz, zira 4 promil ve üzeri alkol miktarı ölümcül bir dozdur. Dolayısıyla bu gibi değerlerin doğruları 0,9 promil, 1,60 promil ve 3,4 promil olmalıdır!

  • Yeme Bozukluğunun Değerlendirilmesi

    Yeme Bozukluğunun Değerlendirilmesi

    Yeme bozukluğunda değerlendirme yapılırken birçok modele ihtiyaç duyulmaktadır. Bunlar; tıbbi değerlendirme, bireysel görüşme, aile ile görüşme, diyetisyenle konsültasyon ve eğer gerekli ise standartlaştırılmış ölçme araçlarının kullanımıdır.Yeme bozukluğu problemi yaşayan ya da yeme bozukluğu olduğu şüphelenilen bireyler bir pediatrist ya da dahiliyeci tarafından detaylı bir muayeneden geçmelilerdir.

    Tıbbi Değerlendirme

    Karaciğer, böbrek ve tiroid fonksiyonlarına yönelik kan testleri yapılmalıdır. Çıkarma(kusma) sonucunda ortaya çıkan güçsüzlük, yorgunluk, kabızlık ve depresyon şikâyetlerinin ortaya çıkabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Yeme bozukluğuna sahip olmalarının sonucunda yaşamları tehlikeye girebilecek bireyler için hastaneye yatırılması kararında tıbbi değerlendirme önemli bir etkendir.

    Psikoterapi – Bireysel Görüşme

    Yeme bozuklukları problemi yaşayan kişilerde ilişki kurmak çoğu zaman güç olabilmektedir. Görüşmeyi gerçekleştirecek uzmanla kurulacak olan ilişki oldukça önemlidir. Karşılıklı olarak güven ilişkisi kurulduktan sonra, ayrıntılı değerlendirme görüşmesi yapılmalıdır. Arzu, istek ve ihtiyaçlar göz önünde bulundurulduktan sonra terapi sürecinin devamlılığı sağlanmalıdır.

    Ailelerle Görüşme:

    Kişi, aile ile birlikte yaşıyorsa her iki ebeveynin de görüşmeye alınmasının birçok amacı bulunmaktadır. Birinci amaç kişinin gelişimsel durumunu değerlendirmektir.

    – Doğum öncesi, doğum zamanı ve doğum sonrası komplikasyonlar

    – Beslenme alışkanlıkları

    – Okul öncesinden ilköğretime geçiş

    – Anne ve babaya bağlanma farklılıkları ve kalitesi

    – Aile sorunları

    – Kardeşler ve akranlarla ilişkiler

    Diyetisyenle Konsültasyon

    Diyetisyenle konsültasyonun temel amacı kişinin beden kitle indeksini(BKİ) ve iyileşme için kilo aralığını uygun beslenme temelinde belirlemektir. Diyetisyen, yeme bozukluğuna sahip bireylerde gelişen yiyecekler hakkındaki yanlış olan inançları değiştirmesine yardım edebilir.

    Standart Değerlendirme

    Yeme bozukluklarının ölçülmesinde birçok formel araç kullanılabilmektedir. Bu ölçeklerin büyük çoğunluğu öz-aktarım ya da tanısal görüşme aracılığıyla bilişleri ve davranışları ölçmek için geliştirilmiştir. Diğerleri diyet ve yeme davranışları, diyet engelleri (birçok kez diyete girmiş ve başarısız olmuş kişiler için), beden imgesi ve görünüşleriyle ilişkili beklenti sonuçlarını ölçmektedir.

    Sağaltım Yöntemleri

    Yeme bozukluğunun psikolojik sağaltım yöntemlerinden biri Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bilimsel bulgularla kanıtlanmış olan bu terapide amaç, danışana, stres ve olumsuz duygularla baş etmek için yemeğe yönelme davranışı yerine sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını kazandırılmasıdır. Yeme bozukluklarında takım çalışması çok önemlidir. Bu takımın içerisinde,yeme bozukluklarında uzmanlaşmış ve bu konuya özel psikoterapi uygulayacak bir psikolog; doğru beslenmeyi öğretecek bir diyetisyen; metabolik hastalıkları ve hormon dengesizliklerini takip edecek bir endokrinolog olmalıdır. Ayrıca eğer  gerekli olduğu düşünülürse, ilaç tedavisini uygulayacak bir psikiyatrist olması gerekmektedir.

  • Hepatit b  ve  hepatit c – tehlikeli  ikili

    Hepatit b ve hepatit c – tehlikeli ikili

    Hepatit B çift sarmallı DNA virüsü + Hepatit C tek sarmallı RNA virüsü

    Bulaşma yolları:
    1. Kan ve kan ürünleri ile ( taramalar sayesinde kan nakli ile bulaşma riski 1 / 65.000 )
    2. Kan bulaşmış iğneler yoluyla ( uyuşturucu kullanıcıları, sterilize edilmeden tekrar kullanılan dövme ve piercing iğneleri )
    3. Vücut sıvılarıyla ( tükürük, meni, anne sütü, idrar, safra v.s.) – gaitada bulunmaz!
    4. Enfekte kişilerden cinsel partnerlerine + enfekte anneden doğum sırasında bebeğe + enfekte bireyden yapılan organ nakliyle

    Evreler:
    1. Kuluçka süresi : Hepatit B 12 haftaya kadar-Hepatit C 6-10 hafta
    2. Sarılık öncesi dönem ( preikterik evre ) : Yorgunluk, güçsüzlük, iştah kaybı, bulantı ve kusma, sigara tadından hoşlanmamaya başlamak
    3. Sarılık dönemi ( ikterik evre ): Sarılığın ortaya çıkmasıyla diğer şikayetler hızla azalır. Vücutta kaşıntı gelişir. İdrarın rengi koyulaşırken dışkının rengi açılır. Karaciğer lojunda hafif ağrı/ hassasiyet olabilir.
    4. Nekahat dönemi: Süresi değişkendir ( 1-4 ay )

    Taşıyıcılık:
    Hepatit B virüsüyle enfekte olmuş bebeklerin % 90'ı, 6 yaşından küçük çocukların % 25-50'si, erişkinlerin ise % 5-10'u taşıyıcı olarak kalırlar. Hepatit C virüsüyle enfekte olan kişilerin % 50-85'i taşıyıcı olarak kalırlar. Bu hastaların % 25'i 15 ila 20 sene sonra siroz hastası olurlar. Karaciğer nakli hastalarının büyük bir kısmını son evreye yaklaşan Hepatit C taşıyıcıları teşkil eder. Hepatit C taşıyıcılığı karaciğer kanseri riskini de önemli ölçüde arttırır. Hepatit B taşıyıcıları Türkiye'nin batısında % 4 civarındayken, doğusunda % 8 civarındadır; toplam taşıyıcı sayısı 3 milyon civarındadır. Hepatit C taşıyıcısı oranı ortalama % 2 olup Türkiye'de toplam 1 milyon Hepatit C taşıyıcısı vardır.

    Korunma ve tedavi:
    Hepatit C aşısı yoktur, kendimizi sadece bulaşma yollarına karşı dikkatli olarak koruyabiliriz! Hepatit B'ye karşı aşı mevcuttur ve herkesin aşılanması gereklidir! Hepatit C taşıyıcıları için uzman doktor gözetiminde Interferon + Ribavirin kombinasyon tedavisi şu anda standart tedavi kabul edilmektedir.