Yazar: C8H

  • Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Zevkle ile başlayan bir ilişkinin devamında sonucunda hüsranla sonuçlanması bizde olumsuz izler bırakabilir. Erken boşalma terimi vajene girmeden ya da girdikten kısa bir süre sonra boşalım yaşanması olarak tanımlanmaktadır. Benzetmek gerekirse evde yemek bekliyorsunuz ve iştahla yemeğin gelmesini ve nasıl yiyeceğinizi hayal ediyorsunuz. Yemek geldikten sonra iştahınızı kaçıran bir olay oluyor ve yiyemiyorsunuz ve isteksiz gözlerle baka kalıyorsunuz. Tam olarak bu örnek erken boşalmayı anlatamasa da tadımız kaçtığı gerçeğinin izahatı olabilir.

    Erken boşalmaya sebep olan cinselliğe ait şemalar, olumsuz düşünceler, geçmişteki olumsuz tecrübeler bizim hayal kırıklığına uğramamıza sebebiyet vermektedir. Eşler arası sağlıklı bir cinselliğin olması ancak uyum ile olmaktadır. Çiftler birbirlerini tanıyarak cinsel hayatlarını idame ettirmesi farklı ruhsal hastalığa yakalanmasını önleyecektir. Sadece erkek için değil kadınlar içinde erken orgazm olması birbirleri açısından olumluya işaret teşkil edebilir. Burada önemli olan çiftlerin orgazm ve erken boşalıp boşalamadığı.

    Bu cinsel sorunlar bireylerin zihinlerinde yetersizlik, başaramama gibi olumsuz düşüncelere sebebiyet vermektedir ki bu sorunu dile getirmedeki çekinceleri ve terapiste, hekime gitmemeye kadar götürerek ilişkiyi çıkmazlara sokabilir. Erken boşalmanın sebeplerinden devam edecek olursak eğer, seyrek cinsel ilişkide bulunmak ya da uzun süre ara vermek, stres faktörlerinin yoğunluğu, erken ergenlik dönemindeki sık yapılan mastürbasyon, erken yaşlarda ve uygun olmayan şartlarda cinsel deneyim yaşamış olmak, kadının isteksizliği ve erkeğin psikolojik yapısını bozarak erken boşalmaya sebebiyet verebilir.

    Yukarıda tanım ve sebeplerinden bahsederek erken boşalmanın çözülmesinin mümkün olmadığı görüşünün aksine tedavisi olan cinsel sorun olarak bahsetmemizde yarar vardır. O zaman tedavisini paylaşacak olursa eğer;

    1. ERKEĞİN KENDİNİ KONTROL ETMESİ: Burada iki yaklaşım önemlidir. Öncelikle pozisyon. Erkeğin altta olduğu ve hareket etmediği pozisyon boşalmayı en çok geciktiren biçimdir. Bu pozisyonda erkek sırtüstü yatar, kaslarını tamamen gevşetir, sıkmaz, kadın ise üstte kalır ve çok yavaş olarak, fazla sıkmadan ve uyarıcı hareketlerde bulunmadan ilişkiyi sürdürür. İkinci olarak kontrol iradesinin geliştirilmesidir. Boşalmaya yakın süreçte dikkatin başka yöne yöneltilmesi faydalı olur. Özellikle kadının cinsel arzu uyandıracak bölgelerinden kaçınılması gerekir. Ayrıca arzuyu artıran hareketlerden de kaçınılmalıdır. Örneğin bazı erkekler kadının bazı bölgelerine dokunduklarında ya da baktıklarında çok fazla uyarıldıklarını belirtirler. İşte bu durumda bu hareketlerin yapılmaması ve başka, daha az uyarıcı pozisyonlara geçilmesi önemlidir.

    2. MASTERS VE JOHNSON MANEVRASI: Masters ve Johnson tarafından geliştirilmiştir. Erkeğin iyice uyarılması ve boşalmadan hemen önce penisin sıkılarak, boşalma refleksinin baskılanması esasına dayanır. Burada dikkatin başka yöne çevrilmesi değil tam aksine cinsel arzunun arttırılması yönünde uyarılması önemlidir. Kısa sürede uyarılma eşiğine gelinir ve tam bu sırada penis el ile sıkılır. Böylece erkek gerçek bir ilişkide ne kadar uyarılma ile boşalma durumuna gelebileceğini de öğrenmiş olur.

    3. BAŞLA-KES (START-STOP) UYGULAMASI: Cinsel uyarım eşiğinin öğrenilmesi için benzer bir manevradır. Cinsel ilişki sırasında erkek boşalacağını hissettiği zaman eşini uyararak ilişkiyi sonlandırır. Boşalma hissi geçtikten sonra tekrar ilişkiye devam edilir. 3 kez denendikten sonra normal boşalmaya izin verilir.

    4. İLAÇ TEDAVİSİ: Hekimler yardımıyla bu soruna ilişkin antidepresanlar erken boşalma sorunlarını çözebilmektedir

  • Eklem içerisine uygulanan hyaluronan diz osteoartritinde etkili değil

    Osteoartrit (OA) ya da halk arasında daha sık kullanılan (ancak gerçeği yansıtmayan) adıyla kireçlenme romatoloji uzmanlarına en sık başvuru nedenlerinden birisi. A.B.D'de yapılan bir çalışmaya göre 30 yaş üzerindeki bireylerin %6'sı diz eklemini tutan OA' ten etkilenmiş durumda ve bu oran 70 yaşın üzerindeki bireylerde %40'a kadar çıkıyor. Osteoartrit'in görülme sıklığı, halk sağlığı problemi olarak kabul edilmesine neden olacak kadar fazla olsa da, hastalığın tedavisi için cerrahi girişim (protez ameliyatları) dışında yapılabilecekler bir hayli sınırlı. Diz eklemi içerisine yapılan ilaç uygulamaları cerrahi dışı tedavi seçeneklerinden birisi. Eklem içi uygulamalar arasında popüler ancak bir o kadar da tartışmalı olanı hyaluronan (Hyalgan, Viscoseal, Synvisc, Orthovisc) adı verilen ilaç. Hyaluronan aslında normal eklem sıvısı ve kıkırdakta bulunan, kıkırdağın sağlamlık ve elastikliğini sağlayan, eklem yüzeylerini koruyan moleküllerden birisi. Osteoartrit'te hyaluronan miktarı azalmıyor ama yapısı bozuluyor. İşte bu ilacın iddia edilen etkisi de, dışarıdan bu molekülün eklem aralığına verilmesinin OA'te olumlu etkileri olduğu şeklinde. Hyaluronan'ın OA'te etkinliğini araştıran çok sayıda çalışmaya rağmen, bu ilaç gerçekten etkili mi? Özellikle daha etkili olduğu bir hasta grubu var mı? Ya da etkisi ne kadar sürüyor? gibi soruların yanıtları halen tatmin edici olmaktan uzak. İşte bu nedenle yeni çalışmalar halen romatoloji dergilerinde kendine yer bulabiliyor.
    Osteoartrit hastalarında hyaluronan'ın etkisini araştıran, Hollanda'da yürütülen çok merkezli bir çalışmanın sonuçları Annals of the Rheumatic Disease'in Haziran sayısında yayınlandı. Araştırmacılar diz OA'i olan 335 hastanın yarısına (yaklaşık olarak) 5 hafta süreyle haftada bir olmak üzere, diz eklemi içerisine Hyalgan uygularken, diğer yarısına da serum fizyolojik (seyreltilmiş tuzlu su da denilebilir) uygulayarak bu hastaları 1 yıl süre ile takip etmişler. Çalışma süresince hastaların parasetamol dışında ağrı kesiciler ya da NSAİİ (iltihap giderici ilaçlar) almalarına izin verilmemiş (elbette hiç bir çalışma kimsenin 1 yıl boyunca ne alacağı hakkında etik anlamda yaptırımda bulunamaz, ancak hastalar çalışma süresi dahilinde bu ilaçları almaları durumunda çalışma dışı bırakılabilirler ki bu çalışmada yapılan da bu). İlacın etkilerini (hastaların bu uygulamalardan fayda görüp görmediğini) pek çok farklı yöntem ile değerlendirmişler. Bu yöntemlerin ortak özelliği ise hepsinin hastalar tarafından yapılan değerlendirmeler olması.
    Çalışmanın sonuçlarını incelediğimizde; 3. ayın sonunda hyaluronan uygulanan hastaların %67,9'u tedaviye yanıt verirken (hastalık ile ilişkili yakınmalarında azalma olması), plasebo uygulanan hastaların %72,4'ünün tedaviye yanıt verdiğini görüyoruz. Her iki grupta tedaviye yanıt veren hastalar uzun süreli takip edildiğinde ise, hyaluronan uygulanan hastalarda yakınmaların tekrar başlaması (nüksetmesi) için geçen süre yaklaşık 172 gün iken, plasebo uygulanan hastalarda bu süre yaklaşık 204 gün. Bu süre ne kadar uzun ise bu o uygulamanın daha etkili olduğu anlamına geliyor, ancak bu çalışmada her 2 grupta yakınmaların nüksetme süresi birbirine çok yakın. Plasebo uygulaması hyaluronandan daha etkili gibi gözükmekle birlikte aradaki fark istatistikî olarak anlamlı değil.
    Uzun lafın kısası, değerlendirmeyi nasıl yaparsak yapalım, hyaluronan OA'te tuzlu sudan daha etkili değil gibi gözüküyor. Bu çalışmanın sonuçları, hyaluronan tedavisinin yüksek maliyeti ile bir arada değerlendirildiğinde, OA hastalarında bu uygulamanın çok da mantıklı olmayacağı anlamını taşıyor. Elbette daha kapsamlı bir çalışma ile bu bulguların aksi ispat edilene kadar.

  • Minik Bedenime Dokunma

    Minik Bedenime Dokunma

    Konunun başlığından da anlaşılacağı gibi yakın zamanda kaybettiğimiz minik eylüllerimiz ve leylalarımız. Henüz büyümediler ama dünyanın karanlık yüzünü görmüş oldular. Onlara kıyanlar, ne tür istismarda karşı karşıya kaldıklarıyla alakalı durumu ancak olayın aydınlatılmasıyla söz konusu olacağını düşünmekteyim. Yaşanılan istismar vakalarında toplumu derinden yaralayarak sosyo-kültürel deformasyona sebebiyet vermektedir. Geçenlerde okuduğum bir cümle bu durumu net ifade etti. Çocukları gördüğümüz zaman sevmek, şirinlik yapmak gibi sevimliliklerimiz vardı bu olaylarla bunları da elimizden aldınız diye. Masum kalabilmek ne zor bu dünyada desek yanılmış olmayız herhalde.

    Söz konusu istismarın tanımını yapacak olursak bedenine ve o bedenine sahip ruha yapılan bir saldırı olarak nitelendirebiliriz.

    Çocuk istismarlarını biz üç grupta toplayabiliriz:

    1- Cinsel İstismar: Cinsel istismar sık rastlanan istismarlardan biridir ve genelde yıllarca etkisi altında kalabilmekte ve gizli tutulmaktadır. Yapılan istatistikî veriler kesin olmamakla beraber %10-%15 civarındadır.

    Cinsel istismara uğramış bireylerde cinsel ilişkiye anormal şekilde ilgi gösterme veya tam tersi olarak ilgisiz olma, uyku problemleri(kabus görme, sıçrayarak uyanma),depresyon veya depresif semptomlar gösterme, aile bireylerinden, akrabalarından veya yakın arkadaşlarından uzaklaşma, okula girmek istememe, öfke kontrolünün denetimsiz olması(saldırgan, aşırı öfkeli vs.),yazdığı cümlelerde veya çizdiği resimlerde cinselliği barındıran şekillerin olması gibi belirtiler gözlemlenmektedir.

    2- Fiziksel İstismar: Yaşı itibariyle 18’e kadar olan çocuklarda anne, baba, akraba veya bakmakla yükümlü olduğu kişilerce elle, nesnelerle vurarak veya iterek, çekiştirerek vs gibi çocuğun gelişmesini engelleyen davranışlara fiziksel istismar denmektedir.

    Yapılan araştırmalara göre fiziksel şiddete maruz kalmış çocuklarda birçok psikiyatrik hastalara rastlamak mümkündür. Kişiler arası ilişkilerde problemler, maddeyi kötü kullanma gibi hastalıklarda eşlik edebilir.

    Fiziksel istismara maruz kalmış çocuklarda işlevsellikte bozulmalar görülmektedir. Sosyal ilişkilerinde bozulmalar, ilişki kurmakta zorluk çekme ve çatışmalar yaşamakta ve duygusal yoğunluğunun az öfke ve istismar içeren davranışlar sergileyebilmektedir. Ayrıca bilişsel yeteneklerinde azalma ve okul başarısının azaldığı da gözlemlenmektedir. Çocuk okula gitmek istememesi, notlarındaki düşüş, arkadaşlarıyla vakit geçirememe gibi sorunlar da eşlik etmektedir. İstismara uğramış bir çocuk intihar düşüncesi veya eğiliminin yüksek oranda olduğu bilgisine de rastlanmaktadır.

    3-Duygusal İstismar: Duygusal istismara uğramış bireylerin istismara uğradığının anlaşılması ve yasal olarak kanıtlanması oldukça güçtür. Çevresindeki bireylerce kişilik bütünlüğünü zedeleyici duygusal girişimler çocuğun istismara uğradığı yönünde düşüncelerimizi güçlendirmektedir.

    Duygusal istismara maruz kalmış çocuklar genellikle altı-sekiz yaş arası çocuklarda görülmekte ve ergenliğe kadar devam etmektedir. Çocuk özgüven eksikliği, kendisini ifade etmede güçlük gibi davranışsal belirtiler gözlemlenmektedir.

    Geleceğimiz olan çocuklarımız sahip çıkmak ve onun ruh sağlığını gözetmek hem toplumi hem de vicdani sorumluluğumuzdandır. Bireyler olarak hassasiyetle yaklaşılmalı, adli mercilere bildirilmeli ve ruh sağlığı uzmanlarından destek alınmalıdır.

  • Sjögren hastaları neden bitkin?

    Günümüzden yaklaşık 50 yıl kadar önce yaşamış olan Amerikalı yazar (ve de ilk kişisel gelişimcilerden birisi) Dale Carnegie “yaşadığımız yorgunlukların nedeni çalışmalarımız değil, endişelerimiz, hayal kırıklıklarımız ve dargınlıklarımızdır” demiş. Bu söze genel anlamda katılmamak zaten mümkün değil. Rheumatology'nin Haziran sayısında yayınlanan çalışmanın sonuçları ise bu deyişin, Sjögren sendromlu hastalar için de geçerli olabileceği anlamını taşıyor.
    Sjögren sendromu denildiğinde çoğu hekimin aklına ilk gelen, hastalığın tipik özelliği olan ağız ve göz kuruluğu gibi dış salgı bezlerinin* çalışma bozukluğunu yansıtan yakınmalardır. Bu yakınmalar gerçekten önemli olmakla birlikte, hastalar üzerindeki olumsuz etkisi en az bunlar kadar, hatta daha fazla olanı ise yorgunluk/bitkinlik hissidir. Bitkinliğin tanımı kişiden kişiye değişebilse de, tıp dilinde kabul gören tanımı; uykuyu arttırma ile düzeltilemeyen genel enerji yokluğu durumudur. Bu satırları okuyan çoğu SS'lu hastanın “evet bende de bu tarif edilenden var” dediğini duyar gibiyim. Bu hastalarda bitkinlik hissine ek (ve de ilişkili) olarak, dikkati çeken diğer bir bulgu da gündüz uyuklamaları (daytime sleepiness). Sjögren sendromlu hastalarda bitkinlik hissinin çok sık rastlanılan bir yakınma olduğu bilinmesine rağmen, hekim olarak hastaların bu yakınmaları ile ilgili yapabildiklerimiz oldukça sınırlı.
    Her şeyden önce, günümüze kadar SS hastalarında yapılan ilaç çalışmalarının büyük bir bölümünde “bitkinlik” hedef alınmamış (yani ilaçların bitkinlik üzerine olan etkileri araştırılmamış). İlaçların bitkinlik üzerine etkilerini araştıran az sayıdaki çalışmada ise, ne iltihap baskılayıcı (TNF-alfa inhibitörleri gibi) ne de daha farklı (alfa linolenik asid, DHEA) tedavi yaklaşımlarının etkinliği gösterilememiş. Şu ana kadar bu konuda etkili (o da bir miktar) olduğu gösterilen tek yaklaşım rituksimab tedavisi. Hastaları bu derece rahatsız eden bir durum için bu kadar çaresiz kalmamızın en önemli (ve belki de tek) nedeni, SS hastalarında bitkinlik/yorgunluk hissinden sorumlu olan mekanizmaları bilmememiz. Elbette hastalarda sıkça gördüğümüz kronik ağrı ya da ağız ve göz kuruluğu gibi bulgular uyku kalitesini bozarak bitkinlik hissi ve gündüz uyuklamalarından sorumlu olabilir. Teoride bu açıklamalar akla yatkın olmakla beraber, hâlihazırda SS hastalarında bitkinlik hissine yol açabilecek faktörleri araştıran bir çalışma yok(tu).
    İşte, Theander ve arkadaşlarının yaptığı çalışma, SS hastalarında uyku süre ya da kalitesini bozabilecek faktörler ile bitkinlik hissi ve gündüz uyuklaması gibi bulguların ilişkisini araştırıyor. Elbette buradaki esas amaç; SS hastalarında gözlenen bitkinlikten sorumlu faktörleri tanımlayarak, bu faktörlerden her birinin düzeltilmesini sağlayacak tedavi stratejilerini geliştirmek (dolayısıyla hastaların bitkinlik hissine çare bulmak).

    Araştırmacılar bu amaçla 81 SS hastasını ve bu hastalar ile yaş ve cinsiyet olarak eşleşen 59 sağlıklı bireyi (hastalar ile karşılaştırabilmek için kontrol grubu olarak) çalışmaya dahil etmişler. Şimdi bazı okuyucuların aklından, ölçülen kan basıncı veya kan şekeri olsa tamam da, bitkinlik nasıl ölçülebilir diye geçiyor olabilir. Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, hasta tarafından yapılan değerlendirmeler günümüzde hastalıkların tanı ve takibinde çok önem kazanmış durumda. Araştırmacılar da, bitkinlik, uyku kalitesi, uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete** gibi durumların ölçümü için, sadece SS hastaları için değil başka hastalıkların değerlendirilmesinde de kullanılabilen (güvenirliği test edilmiş) anketleri kullanmışlar.
    Peki, ne bulmuşlar? Her şeyden önce, SS hastalarında hem bitkinlik hem de gündüz uyuklamalarının sağlıklı bireylerden daha fazla olduğunu, ancak hastalarda bitkinlik hissinin (%40) gündüz uyuklamalarından (%15) daha sık karşılaşılan bir problem olduğunu göstermişler. Bir hayli yoğun istatistiksel analizin (regresyon analizi) sonucunda da, hastaların gündüz yaşadığı bitkinlik hissinden sorumlu olabilecek faktörleri gece ağrısı ve anksiyete olarak belirlemişler. Bu noktayı biraz daha açmak gerekirse; uyku bozukluğuna yol açan her faktörün bitkinlik hissinden eşit ölçüde sorumlu olmadığını göstermişler. Şöyle ki, gece tuvalete kalkmak için uyanma hastaların %53 gibi önemli bir bölümünde görülmesine rağmen yapılan analizde bunun bitkinlik hissinde belirleyici olmadığı gösterilmiş. Diğer taraftan, hastaların %19'unda görülmesine rağmen, gece ağrısının anksiyete ile beraber, bitkinlik hissinden en çok sorumlu faktörler olduğu ortaya konulmuş.
    Bu sonuçlar ve verdiğim detaylı bilginin hastalar (ve de hekimler) için ne tür bir önemi var? Bu bilgilerin ışığında, bitkinlik hissi ile ilişkisi gösterilen gece ağrısı ve anksiyete gibi faktörlerin tedavisine ağırlık vererek, hastaların büyük kısmının yaşam kalitesini bozan bitkinlik problemine daha kalıcı çözümler bulabiliriz. Elbette bu bağlamda ilk yapılması gereken şey, bu faktörleri düzeltmenin gerçekten bitkinlik hissini düzeltip düzeltmeyeceğini araştıran klinik çalışmalar.
    *dış salgı (ekzokrin) bezleri; salgılarını özel bir kanal aracılığıyla ya da doğrudan vücut dışına veren bezlerdir.
    **Anksiyete; endişe, kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Hayatımızın birçok alanlarında sınavlara tabi tutulmaktadır. Bu sınavlar yaşantımız boyunca önem taşında da var önem taşımayan da. Gel gelelim sınava girecek öğrenciler için farklı boyutlara ulaşabiliyor. Kimileri normal kaygı yaşarken kimileri ise beklendiği performansı gösteremediği için sınavdan farklı sonuçlar alabiliyor. İlk önce kaygının ne demek olduğunu ve sınav kaygısının neler olduğuyla alakalı birkaç detay paylaşmak isterim.

    Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.

    Dünyaya geldiğimiz anda bir öğrenme süreci içine gireriz ve bu süreç yaşamımızın sonuna dek devam eder. Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi ve süregelen yaşamdan doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin kazanılması sürecidir. Öğrenilenler, kişinin birikimini (potansiyelini) oluştururken, öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da performansı ortaya koyar. Başka bir deyişle performans, kişinin akıl, duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduklarının, belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde, eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir. İnsanın performansının en iyi olduğu durum, onun o alanda var olan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. Bu etkenlerden biri yüksek kaygıdır.

    Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir. Sınav kaygısını iki boyutta ele alabiliriz. Bunlar endişe ve yoğun duygulanım. Endişe performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Yoğun Duygulanım kaygının yarattığı fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyiş dengesi dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir.

    Sınav kaygısı yaşayan kişilerin, kaygının endişe ve duygulanım boyutlarını nasıl dile getirdiklerini gösteren cümleleri de sizinle paylaşmak isterim.Bu sınavda başarılı olamayacağım.” “Bu sınav sonunda her şey berbat olacak.” “Sınıftaki herkes benden daha zeki.“Bu sınavda başarısız olursam not durumumu bir daha asla düzeltemem.” Yoğun duygulanım cümleleri ise, “Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor.” “O kadar gerginim ki midem altüst olmuş durumda.” “Çok perişan bir durumdayım.” “Bu sınava gireceğim için paniğe kapıldım, elim ayağım birbirine dolaşıyor.” “Hiçbir şey bilmiyorum ve hatırlamıyorum.” “Gözüm kararıyor, midem bulanıyor, soğuk soğuk terliyorum.”

    Kişinin sınav kaygısı yaşadığı nasıl anlaşılır?

    Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme vardır. Soru sorulmasından rahatsız olurlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, Fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir.

    Sınav kaygısı yaşayan çocuklarda etkileri nasıldır?

    Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama, enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Öğrenciyi farkında olmadan kendi davranışını denetleyemez hale getirir.

  • Diş hastalıklarını önleyerek romatoid artrit gelişimini önlemek mümkün (mü?)

    Modern tıbbın kurucularından sayılan ve pek çok önemli gözleme (bir kısmı kendi adıyla anılan) imza atmış bir hekim olan Sir William Osler “ Ağız sağlığı vücudun sağlığına açılan penceredir” tespitini bundan yaklaşık olarak 100 yıl kadar önce yapmış. Öğrenciliğim sırasında bu tespiti bir şekilde duymuş ya da okumuş olduğumu hatırlıyorum. Bugün için o zamanki düşüncelerimi net olarak hatırlamak zor olsa da, açıkçası bende yarattığı his “elindeki kısıtlı imkânlardan yaptığı çıkarımları biraz abartmış” tarzında bir şeylerdi. Diğer yandan (Sir Osler'i 100 yıl sonra haklı çıkartacak şekilde) son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, dişeti ve çevresindeki dokularda bakterilerin de rol oynadığı kronik bir iltihap olan peridontid (PD) ile kalp hastalıkları, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı gibi hastalıklar arasında ilişki olduğunu ortaya koyuyor. Tahmin edeceğiniz üzere benim ilgimi çeken ise, PD ile romatizmal hastalıkların ilişkisini inceleyen çalışmalar. Gerçekten de yakın dönemde yapılan çalışmalar, PD'in romatoid artrit (RA)'in hem ortaya çıkışı hem de ilerlemesi için bir risk faktörü olabileceğini düşündürür tarzda.
    RA ile ağız sağlığının ilişkisine daha yakından bakma olanağı sağlayan bir çalışmaJournal of Rheumatology'nin Haziran sayısında yayınlandı. Bu çalışma özünde PD ile RA arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Ancak araştırmacılar, çalışmaya katılan bireylerde PD var mı yok mu diye muayene ile karar vermek yerine, bunu hem daha objektif hem de daha sayılabilir (nicel) hale getirmek amacı ile PD gelişiminden sorumlu tutulan bir bakteri olan Porphyromonas (porfiromonas diye telaffuz ediliyor) gingivalis'e karşı gelişen antikor düzeylerine (kanda) bakmışlar.
    Çalışma Kanada'da yaşayan Kuzey Amerika yerlilerinde yapılmış. Özellikle bu grubun seçilmesinin bazı nedenleri var; öncelikle bu topluluk dünyada RA görülme sıklığının en yüksek olduğu gruplardan birisi, hastalık çoğunlukla erken yaşta başlıyor, romatoid faktör (RF) ve anti-citruline peptid antikor (ACPA) pozitifliği sık ve de aynı ailede birden fazla RA hastası gözlenebiliyor. Bu noktada ACPA'ya biraz daha açıklık getirmek gerekebilir. Bu antikor RA için bir hayli özgün, çoğu zaman hastalığın ortaya çıkışından yıllar önce bile kanda tespit edilebiliyor (ülkemizde pek çok laboratuvar anti-CCP testi adı ile bu testi yapabiliyor).
    Çalışmada 3 grup var; 1-RA hastaları, 2- hastaların birinci derece (sağlıklı) akrabaları 3- hasta grubu ile akrabalık bağı olmayan sağlıklı bireyler. Araştırmacıların yaptıkları da bu üç grupta Porphyromonas gingivalis'e karşı gelişen antikorların kandaki düzeylerine bakmak.
    Bakmışlar ve de şunları bulmuşlar:
    1- RA hastalarındaki P.gingivalis'e karşı antikor düzeyleri, hem hastaların sağlıklı akrabalarından hem de akrabalık bağı bulunmayan sağlıklı bireylerden daha yüksek.
    Bunun anlamı şu; P.gingivalis (dolayısıyla PD) bir şekilde RA ile ilişkili ama bu ilişki hastalığın genetik komponenti ile çok alakalı değil gibi.
    2-
    a- Hastalar ve akrabaları ACPA pozitif olan ve olmayanlar olarak sınıflandırılır ise, ACPA pozitif olan hastalardaki p.gingivalis düzeyleri ACPA negatif olan hastalardan, hastaların ACPA pozitif akrabalarındaki p.gingivalis'e karşı antikor düzeyleri, ACPA negatif olan akrabalarınkinden daha yüksek bulunmuş.
    b-Buna karşın aynı karşılaştırmalar RF pozitif olan ve olmayan hasta ve akrabalarında yapıldığında, ACPA için gösterilene benzer bir ilişki RF için gösterilememiş.
    Bunun anlamı da p.gingivalis ile RA arasında gösterilen ilişki, genel anlamda RA'dan ziyade RA gelişiminde önemli yere sahip olan ACPA pozitifligi ile ilişkili yani daha net bir cümle ile ifade etmek gerekir ise, araştırmacıların bu sonuçlara göre savunduğu tez şu: P.gingivalis PD yapıyor bu da RA hastalığının gelişiminde önemli rol oynadığı düşünülen ACPA gelişimine neden oluyor ve bir süre sonra RA gelişiyor.
    Bazı okuyucuların aklına P.gingivalis nasıl olup da ACPA pozitifliği yapıyor diye gelebilir. Bunu açıklayacak biyolojik gerekçeler var ama bu yazının amacını biraz aştığı için makalenin orijinaline bakmalarını tavsiye ederim. Bu çalışmanın sonuçlarını yorumlamayı güçleştiren 2 tane sorun var; birincisi yapılan gözlemin kesitsel olması (yani sadece o anın fotoğrafını çekmiş olması) nedeni ile tam olarak bir neden sonuç ilişkisi olup olmadığını yorumlamak zor, ikincisi yukarıda değindiğim gibi çalışmanın yapıldığı grup özel bir grup ve bu çalışmanın sonuçları başka toplumlara uygulanabilir mi bilmiyoruz.
    Sonuç olarak belki de günün birinde ağız sağlığını düzelterek, RA gelişimini tamamen önlemek ya da geciktirmek mümkün olabilir. Genel olarak çoğu hekim (belki hastalar da) bu kadar karmaşık gözüken hastalıkların nedenlerinin ve tedavisinin de karmaşık olması gerektiğini düşünüyor. Bu örnekte olduğu gibi ağızdaki bir bakterinin ortadan kaldırılmasının hastalığın gelişimini tamamen önleyebileceğine inanmakta güçlük çekiyoruz. Oysa yıllarca cerrahların yeni ameliyat yöntemleri geliştirmelerine neden olan ülser hastalığının, bir bakterinin eseri olduğu ve antibiyotikler ile tedavi edilebileceği gerçeği gözümüzün önünde ibretlik bir şekilde duruyor.

  • Terapi

    Terapi

    Günümüzde yaşamımızı idame ettirirken çeşitli uyaranlarla karşı karşıya kalmaktayız. Bazen bu uyaranlara karşı olumlu tepkiler verirken, bazılarına ise olumsuz tepkiler verebilmekteyiz. Bireylerin kişilik yapılarına, sosyal yaşantılarına, yetiştirildiği aile ortamına vs. gibi durumlarda değişkenlik gösterebilmektedir. Terapi ışığı altında konuşursak eğer, bireylerin gelecekte yaşadığı olaylar ve şimdiki yaşadığı olayların kişideki uyandırdığı, etkilediği olayları nötr bir şekilde dinlemek ve analiz etmektir. Tabi bu aşamada bir çok terapi modelleri de olmasına karşı terapiyi yapan kişinin de bu alandaki yetkinliği bu aşamada önemlidir. Terapi sürecinin en önemli amacı yaşadığınız zorluklara karşı iç görü kazanmanız, düşünce ve duygularınızda değişiklik meydana getirmeniz, bu değişiklikleri hayata geçirebilmek için ihtiyacınız olan motivasyonu ve değişim için uygun yolları belirlemektir.

    Bütün bireyler aslına bakarsanız kendilerini dinlesin, anlasın ister. Bireyi dinleyen terapist, hayatına müdahale etme veya karar vermek gibi müdahaleler yerine kişinin kendi yaşamı hakkındaki kararlarının verilmesine yardımcı olmak en sağlıklı olanıdır. Bireyin yaşadığı olay hakkında hak vermek, eleştirmek, yargılamak vs gibi davranışlar sergilemek terapistin yapacağı iş değildir. Aksine yaşadığı olay neticesinde neler hissettiği, nasıl tepkiler verdiğinin bağımsız bir şekilde ele alarak değerlendirmeler yapmak ve uygun bulduğu terapi modelini uygulayarak danışana/hastaya yardımcı olmak önem arz etmektedir. Terapist ya da psikoloğun elinde sihirli bir değnek olmadığını bilmemizde fayda vardır çünkü terapi bir süreç ve süreklilik ister. Bireylerin bu manada sabırsızlıklarını da görmezden gelmemek gerekmekteyiz, yaşadığı duygudurumu kişide sabırsızlıklar getirebilir. Fakat bu sabırsızlıkları fırsat bilerek işin ehli olmayan, insan psikopatolojisinden pek haber olan kişilerin vadettiklerine inanmamakta ve güvenmemek gerekmektedir. Ancak ruh sağlığı uzmanlarının gerekli eğitim ve süpervizyon süreçlerinden geçerek danışana/hastaya terapi vermesi daha sağlıklıdır.

    Terapiden beklentimiz destek almak istediğiniz konuya ve kişisel durumunuza göre terapi kısa süreli ya da uzun süreli olarak uygulanabilir. Terapist görüşmeleri genellikle haftada bir kez, yarım saat-kırkbeş dakika olarak gerçekleştirilir ancak kişisel ihtiyaçlara ve terapistinizin yönlendirmelerine göre görüşme araları sıklaştırılabilir ya da uzatılabilir. İlk görüşmede amaç psikoterapistin sizi tanıması ve en verimli tedavi yöntemine karar verilmesi olacaktır. Terapi görüşmelerinde kendinizi güvende ve anlaşılıyor hissetmeniz son derece önemlidir. Bu nedenle terapistinizi seçerken hangi özelliklerin sizi daha rahat hissettireceğine karar vermenizde fayda olacaktır.

    Son olarak da terapi modellerinden bahsederek konuya açıklık getireyim. Terapistin çalıştığı ekollere göre de terapi modelleri değişkenlik göstermektedir. En sık kullanılan bilişsel ve davranışçı terapi, psikodinamik psikoterapi, aile terapisi, çift terapisi, kişilerarası terapi, sanat terapisi, oyun terapisi gibi birçok terapi modelleriyle bireyin yaşam kalitesini arttırmaya yönelik çalışılabilmektedir.

  • Azı karar çoğu zarar: d vitamini

    Azı karar çoğu zarar: d vitamini

    “D vitamini faydalı mıdır?” sorusu, gerek hastalarımız gerekse eş dost tarafından sıkça sorulan sorulardan birisi (ya da birisi haline geldi). Gerçekten de son yıllarda araştırmacıların D vitaminine karşı ilgisinde belirgin bir artış var ve neredeyse bildiğimiz tüm hastalıkların bir şekilde D vitamini ile ilişkili olduğunu ileri süren hatırı sayılır araştırma mevcut.

    Tahmin edeceğiniz üzere bu çalışmaların ortak sonucu “D vitamini faydalıdır” şeklinde. Bununla birlikte bu araştırmaların büyük bir kısmının sonuç bölümü incelendiğinde araştırmacıların “D vitamini alımınızı arttırın” gibi doğrudan bir tavsiyede bulunma konusunda biraz çekimser davrandıkları gözden kaçmıyor. Şimdi yazının başındaki soruya yanıt olarak, her ne kadar insanın içinden “adının içinde vitamin olduğuna göre faydalıdır elbette” diye refleks ve de kaçamak bir yanıt vermek gelse de, işin aslı göründüğünden biraz daha karmaşık gibi. Faydalı olduğu yönünde genel kanıtlar olsa bile, “kime faydalıdır?”, “hangi durumlarda faydalıdır?”, “hangi dozda faydalıdır?” gibi soruların öncelikle yanıt bulması gerekiyor.

    D vitamininin olumlu etkileri olduğu düşünülen ve en çok araştırılan konulardan birisi D vitamininin düşmeler ve de kırık gelişimi üzerine olan etkileri. Daha önce yapılmış çoğu klinik çalışma (aralarında bazı tutarsızlıklar olsa da) D vitamininin düşme ve kırık gelişimini azalttığı yönünde. Önceki çalışmaların sonuçlarına göre, günlük 700-800 ünite D vitamini alımının kırık riskini %13-26, düşme riskini %19-26 oranında azalttığı gösterilmiş. Ek olarak, bu çalışmalar D vitamini ile ilgili en önemli sorunlardan birinin hasta uyumu olduğunu, yani hastaların ilacı her gün düzenli kullanma konusunda pek istekli olmadığını, ortaya koymuş. Bu nedenle Sanders ve arkadaşları, JAMA’da 12 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan araştırmayı planlarken, faydası zaten gösterilmiş olan D vitaminin kullanımını kolaylaştıracak bir şekilde, her gün (düşük doz) almak yerine yılda 1 defa (yüksek doz) uygulamanın, düşme sıklığı ve kırık gelişimi üzerine etkileri nedir sorusunu sormuşlar.

    Çalışma Avustralya’da tek bir merkezde 2003-2008 yılları arasında yürütülmüş. Yaşları 70’in üzerinde ve kalça kırığı için en az 1 risk faktörü bulunan (annede kalça kırığı, eski kırık hikâyesi vb.) 2258 kadının bir bölümüne senede 1 defa ağız yolu ile 500 000 Ünite koleskalsiferol (vitamin D3) diğer bölümüne de plasebo verilmiş ve katılımcılar 3-5 yıl süre ile takip edilmişler. Katılımcılardan düşmeleri ellerindeki takvime işlemeleri istenmiş, kırıklar zaten çekilen röntgen ile bir şekilde kayıt altına alınmış.

    Gelelim çalışmanın sonuçlarına; D vitamini verilen kişiler plasebo verilenler ile kıyaslandığında, düşme sıklığında %15, kırık sıklığında %26 artış saptanmış. Yanlış okuduğunuz ya da yazım hatası olduğu düşüncesiyle az önce okuduğunuz cümleyi yeniden okumayı aklınızdan geçiriyorsanız buna hiç gerek yok. Araştırmacılar burada yer veremeyeceğimiz pek çok ek analiz de yapmışlar ama bu yüksek doz D vitamininin düşme ve kırık riskini ARTTIRDIĞI sonucunu değiştirmemiş. Çalışmanın sonuçları arasında dikkati çeken diğer bir özellik de gerek düşme gerekse kırık sıklığının ilacın verilmesini takip eden ilk 3 ay içerisinde belirgin artış göstermesi (ki bu da bir şekilde düşme ve kırıkların sorumlusunun D vitamini olduğunu destekler nitelikte). İşin açıkçası araştırmacılar bu (beklenilmeyen) sonucu yorumlamaya çalışırken bir hayli zorlanmışlar. Şu an için A.B.D ve Kanada’da 70 yaş üzerindeki bireylere tavsiye edilen D vitamini dozu günde 600 Ünite (üst sınırı 2000 Ünite ki bu da senelik 700 000 Üniteye denk geliyor). Araştırmacılar biraz da buna dayanarak, buradaki sorunun dozun yüksekliğinden ziyade, bu kadar yüksek dozun tek seferde verilmesi olabileceği şeklinde yorum yapmışlar.

    Aslında bu çalışmanın bize anlattığı (ya da hatırlattığı) en önemli şey, insan vücudu ile ilgili hiçbir şeyi düz mantıkla düşünmememiz gerektiği. Araştırmacıların hipotezi tutsa ve bu yazının başlığı “senede 1 defa alınan D vitamini her derde deva” olsa mutlaka daha ilgi çekici olurdu ama her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor.

  • Vajinismus Nedir?

    Vajinismus Nedir?

    Vajina girişi çevresindeki kasların istem dışı kasılması sonucu cinsel ilişkinin ağrılı veya imkânsız hale gelmesine verilen isimdir. Bu istem dışı vajina refleksi, cinsel ilişki esnasında, hekim muayenesi ve kendi parmağı ile bile tetiklenebilir. Oluşan spazm, vajina girişini kapatarak cinsel ilişkiyi imkânsız hale getirir. Devam edilmesi halinde ağrıya neden olur. Ayrıca vücudun diğer kas guruplarında da spazmlar oluşturarak bazen soluk almada dahi zorluk yaşatabilir. Olayın bitmesiyle ile birlikte kaslar gevşeyerek eski normal duruma geri döner. Kadınlarda vajinismus değişik formlarda görülebilir. Bazıları hiçbir nesnenin girişine izin vermezken bazı kişiler kısmen penis girişine izin verir; ancak hissettikleri ilişki ağrılı olur.

    Vajinismus hastalığı tam sıklıkla yaygınlığı bilinmese de on kişiden birinde olduğu söylenmektedir. Bilinememesinin sebebi duydukları utanç duygusu istatistiksel rakamların tam olarak ortaya çıkmasını gölgelemektedir.

    Vajinismus sebeplerinden bahsedecek olursak eğer, psikolojiktir ve çeşitli faktörlerden oluşmaktadır. Anne ve babanın küçük yaştaki kızını büyümeye, cinselliğe, kadın olmaya ve anneliğe hazırlamamasıdır. Bunun arkasında da koruyucu anne-baba tutumları (gereksiz koruyuculuk), dış dünyanın gerçeklerine çocuğu hazırlamamak vajinismusa sebep olan en büyük etkeni oluşturmaktadır. Diğer bir problem ise cinsellik hakkında kişinin yeterli bilgi sahibi olmaması, çevresinden edindiği yanlış cinsel bilgilendirmeler ile cinselliği gerçeğinden farklı olarak sıkıcı, can alıcı, problem yaşayıcı ve kadın için bir dert olarak tanımlamayı öğrenmesi ve diğer insanların sağlıklı yaşadığı bir paylaşım olan haz duydukları bir süreci zihninde acı ve rahatsızlık yaratacak bir süreç olarak tanımlamasıdır. Diğer yandan vajinismusunsebeplerinin küçük bir yüzdesini de geçmişte yaşanmış fiziksel travmalar (cinsel denemeler olabilir) ya da küçüklükte yaşanılan tacizler oluşturabilmektedir. Bu tip sebeplerden dolayı kadın severek evlendiği eşi ile beraber o evliliğin gerekliliği olan cinselliği maalesef yerine getirememektedir.

    Son olarak da tedavi yöntemlerinden bahsetmek isterim;

    Psikoterapi: Gevşeme öğrenilmesi gereken bir beceridir. Gevşemeyi bilmeyen birine bunu söylemekle sonuç alınamaz. Bu nedenle psikoterapi tek başına etkin tedavi metodu değildir. Gevşemeyi bilmeyen birinde başaramama korkusu ankisiyeteye neden olur. Dolayısıyla kalp atışları artar, kaslar gerilir, soluma yüzeyselleşir ve tansiyonun yükselmesine neden olur. Vajinismus, pelvik tabanı kaslarının istem dışı kasılması sonucu oluştuğu için tedavide bu kasların gevşemesine yönelik olmalıdır.

    Egzersizler:

    • Kegel egzersizleri: Pelvik tabanı (Pubococcygeus) kaslarını güçlendirme ve kontrol etmeye yönelik egzersizlerdir.

    • Solunum egzersizleri: Solunumu kontrol etmeye yönelik egzersizlerdir.

    • Gevşeme egzersizleri: Tüm vücut kaslarında gevşemeyi öğrenmeye yönelik egzersizlerdir.

    • Vajinal dilatatörler: Çeşitli ölçülerde vajinal dilatatörler kullanılarak kendi kendine eğitim ve gevşeme yöntemidir.

  • Hastalığı kontrol altında olan sistemik lupus eritematoz (sle)’li gebe kadınların fazla endişelenmesine gerek yok gibi

    Lupus'lu bir bayan çocuk sahibi olmak istediğini söylediğinde bu isteği soğuk kanlılıkla karşılayacak doktor bulmak kolay değildir. Gerçekten çoğu hekim lupuslu bir hastasının gebe kalmasını, gelişebilecek problemlerin, özellikle de hastalık alevlenmesinin başlangıcı olarak görür. Bunun temelinde yatan ise konu ile ilgili eski çalışmalara dayanan yerleşmiş önyargılardır.
    Lupuslu hastalarda gebeliğin seyri ile ilgili yürütülen PROMISSE çalışmasının sonuçları ACR toplantısında (kısmen) sunuldu. Bu çalışmanın sonuçları lupuslu gebelerde komplikasyon riskinin (%19) normal bireylerden (%10) fazla olduğunu doğrulamakla birlikte söz konusu risk eski çalışmalara göre (%30) daha az bulunmuş.
    Çalışmanın en dikkat çekici bulgusu ise, ciddi hastalık alevlenmesinin hastaların çok az bir bölümünde (%4) gözlenmesi ve bu durumun da steroid kullanımıyla çoğunlukla kontrol altına alınabilmesi. Ek olarak, gebe kalındığı dönemde hastalığın aktif olmaması kaydıyla hastada böbrek tutulumu dahi olsa bu gebelik sırasında ciddi bir alevlenme olacağı anlamına gelmiyor. Sonuç olarak PROMISSE çalışması, lupuslu hastaların gebeliğinde (önyargılarımızın aksine), hem hekimlerin hem de hastaların çok fazla tedirgin olmaması gerektiği mesajını veriyor. Bu mesaj elbette tedbiri elden bırakma anlamına gelmiyor. Bu bağlamda çocuk sahibi olmak isteyen lupuslu kadınlara 2 öneride bulunulabilir; 1- hastalığın aktif olmadığı dönemde gebe kalınması 2- gebelik süresince yüksek riskli gebelikler konusunda uzmanlaşmış bir kadın doğum uzmanı ile romatoloji uzmanının ortak takibi altında bulunulması.