Yazar: C8H

  • Alkol Bağımlılığı

    Alkol Bağımlılığı

    Alkol Bağımlılığı

    Alkol, tarih boyunca keyif amaçlı ve tedaviye yönelik kullanılan; algı, düşünce, duygu, davranış ve bedensel hareketlerde madde alımı sonucunda ortaya çıkan değişiklikler gibi bazı etkilere yol açan bir madde olmuştur. Fazla kullanıldığında insan bedeninde toksik etkileri olur ve fiziksel rahatsızlıkların yanı sıra alkol kötüye kullanımına ve/ya bağımlılığa yol açar.

    Alkol bağımlılığında kişinin alkol kullanımın yanında yaşamının, alışkanlıkları ve çevresinin değişimi söz konusudur.Tedavi için bu nedenle sadece içki içmemek değil, yaşam tarzında da değişiklik yapılmalıdır.

    Alkolün yaşamsal organlar üzerine de etkileri vardır.Alkol bağımlılığına bağlı bazı hastalıklar ortaya çıkabilir ve alkol bırakıldığında geri dönebilir.Bazı hastalıklar ise alkol bırakılsa da kalıcı olabilir.

    İnsanlar genellikler kendilerini kötü hissetlerinde, zorlandıklarıya da üzüldükleri dönemlerde alkol kullanarak bu kötü duygudurumundan kurtulmaya çalışırlar.Sonuçta alkol hiçbir çözüm getirmediği gibi daha kalıcı ve daha kötü durumlara yol açar.

    Alkol kullanan kişiler sosyal çevrelerini, eş ve arkadaş seçimlerini buna göre oluştururlar.

    Alkolikler alkol kullanımı için her zaman mutluluk, üzüntü, maç, sünnet,düğün gibi sebebler bulurlar.

    Alkolizm kişinin bu durumu çevresindekilerden saklamasına ve yalnız içmesine neden olur.

    Artan suçluluk ve pişmanlık duygusu gelişir ve bu duyguları bastırdıkça kulanımın artması söz konusudur.

    Sonuçta bir kısır döngü oluşur kişide depresyon ve kaygıya yol açar ve kişi daha fazla alkol tüketir.Tüketim arttıkça da psikolojik sorunlar artar.

    Yakınınızdaki birinin alkol sorunu yaşadığını düşünüyorsanız onu tedaviye yönlendirmelisiniz. Alkol sorunları, tek başına üstesinden gelinemeyecek ağır rahatsızlıklardır. Bu süreçte;

    • Neyle karşı karşıya olduğunuzu anlayabilmek için bilgi edinin.
    • Kişiyi ayıplamayın veya yargılamayın.
    • Bağımlı kişiler, bağımlı olduklarının farkında değillerdir ve inkar eğilimi taşırlar; tedavinin mümkün olması için kişinin bunu istemesi gerektiğini bilmelsiniz.
    • Konuyla ilgili kaygı ve önerilerinizi, kişiyle alkol etkisinde olmadığı zamanlarda konuşun.
    • Kişiyi tedavi alma konusunda cesaretlendirin. En azından danışarak bilgi alma konusunda motive edin.
    • Kişi tedavi veya danışmanlığı redetse de , siz danışmanlık hizmeti alıp konuyla ilgili donanımlı hale gelin. Bu tutumlarınızı değiştirir, kişiyi tedavi konusunda yüreklendirebilir.
    • Kişinin alkol sorununu önemseyin, ancak tüm hayatınızı bu konu etrafında döndürmekten kaçının. Bu, hem size tüketecektir, hem de alkol sorunu yoluyla sizden ilgi gören kişinin bu ilgiyi kaybetmemek adına alkolü bırakması zorlaşacaktır.
    • Kişiyi, tedavi konusunda destekleyin ancak desteğinizi diğer alanlarda kısıtlayın. Desteğinizi minimum düzeyde tutmak, kişinin hayat koşullarının zorlaşmasını sağlayacaktır. Onun yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmesini sağlamak, imkanlarını ve seçeneklerini daraltmak, gösterilen hoşgörünün sınırlı olduğunu hissettirmek çoğu zaman kişiyi tedaviye zorlar.Ancak bu yolla kişi birşeyleri değiştirme konusunda motive olabilir.
  • Bacaktaki tümörün tedavisi nasıl olmalı?

    Soru: Kardeşim 24 yaşında. Bacağında bir tümör bulundu. Buradan alınan biyopsinin sonucu yumuşak doku sarkomu olarak geldi. Yapılan taramalarda kanserin sağ akciğerde üç, sol akciğerde iki yere sıçramış olduğu tespit edildi. Başka yerde metastaz yokmuş. Doktorlar tedavi konusunda çelişkili tavsiyelerde bulunuyorlar. Kimisi hemen kemoterapi önerirken kimi doktorlar da babamın ameliyat olması gerektiğini söylüyorlar. Şaşırmış durumdayız. Siz nasıl bir yol önerirsiniz?
    Yanıt: Onkolojide metastaz yapmış kanserlerde uygulanan tedavi genellikle kemoterapi olmakla birlikte bunun istisnası olan durumlar da vardır. Kalın barsak kanseri, erkek ve kadın yumurtalık kanserleri, böbrek kanseri, kemik tümörleri bunlar arasında sayılabilir. Bu tür kanserleri olan uygun hastalarda kemoterapi ile birlikte metastazların cerrahi olarak çıkarılması da düşünülebilir. Yumuşak dokulardan kaynaklanan kötü huylu tümörler de bu grup içinde değerlendirilmelidir. Cerrahiye, genellikle az sayıda metastazın olduğu, çıkarılmaları sonucu organ fonksiyonlarında bozulma beklenmeyen durumlarda başvurulur. Yumuşak doku sarkomlarında, özellikle akciğer metastazlarının olduğu hastalarda bunların cerrahi olarak çıkarılması önde gelen tedavi seçenekleri arasındadır. Hatta çok sayıda akciğer metastazının olduğu hastalarda bile cerrahi düşünülebilir.
    Kardeşinizin tümöründe farklı yaklaşımlar olmakla birlikte benim düşüncem, hem kemoterapi hem de cerrahinin birlikte uygulanmasıdır. Çünkü kardeşiniz gibi genç bir hastada ancak böylesine agresif bir tedavi ile sarkomun tamamen yok edilmesi ihtimal dâhiline girebilir. Bunun için bacaktaki tümör büyük ise öncelikle birkaç kür kemoterapi uygulanmalıdır. Orijinal tümör küçüldükten sonra ameliyatla alınmalıdır. Verilen kemoterapilerin yalnızca bacaktaki tümöre değil akciğerdeki metastazlara da etkili olması beklenir. Tedavinin ne denli etki ettiğini anlamak için tomografi ya da PET-BT ile akciğer metastazları yeniden değerlendirilmelidir. Kaybolmayan metastaz tespit edilirse bunlar da cerrahi olarak çıkarılmalıdır. Tüm bu tedavilerin yanısıra bacaktaki orijinal tümör yatağına ışın tedavisi de gündeme gelebilir.
    Kardeşinizin hastalığı tıbbi onkolog, radyasyon onkoloğu ve cerrahların birlikte karar vermesi gereken bir durumdur. Bu vaka bile onkolojide değişik branşlardan doktorların bulunduğu tümör kurullarının ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Çalma Hastalığı: Kleptomani

    Çalma Hastalığı: Kleptomani

    Çalma hastalığı olarak bilinen kleptomani, değersiz eşyaları çalmak olarak da bilinmektedir. Belirtileri çocuk yaştan başlamaktadır ve yetişkinlikte de devam etmektedir. Annesinin çantasından, onu cezalandırmak için, bilinçdışı olarak saç tokası gibi şeyler gören çok hasta vardır. Bu eylemi yaparken haz duyar, çaldıktan sonra da çökkün ruh hali ortaya çıkar. Bu eylemi yaparken haz duyar, çaldıktan sonra da çökkün ruh hali ortaya çıkmaktadır. Kleptomanların kadınların arasından çıkması bilgisinin aksine son yıllarda erkeklerin yüzde 20’ sinde görüldüğü verilen bulgular arasındadır.

    Oranın kadınlar lehine bu kadar yüksek olmasının bir nedeni de, kadınların yakalandığında psikiyatrik muayeneye, erkeklerin ise hapishaneye gönderilmesinden kaynaklanır. Kleptomaniyi impuls kontrol bozukluğu olarak görürsek, ancak 6 yaşındaki kız çocuklarında da tespit edilmiştir. Kleptomaninin kendiliğinden ortadan kalkması güç bir iştir. Kleptomanik bir kişinin tanınması zordur. Kleptomanik kişilerin eğitim seviyeleri de yüksektir. Kişi için sadece o eşyayı çalmasındaki hissiyat ona cazip gelmektedir. Ona ihtiyacından dolayı çalmamaktadır.

    Bazı araştırıcılar, kleptomanik hastalarda organik bazı faktörler olduğunu göstermişlerdir. Mesela 66 yaşında kleptomanik davranışlar gösteren bir hastada sol frontal ve sağ pariyetotemporal beyin bölgelerinde atrofi olduğu gösterilmiştir. Yine sağ pariyetal beyin bölgesinde yer işgal eden lezyonu olan bir kişide de benzer bir klinik tablo görülmüştür. Bu kişide çalma dönemlerinin halinde geldiği gözlemlenir. Kleptomanların yaklaşık onda birinde ruhsal çözülme bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu grup hastalarda kleptomani davranışı kaçış benzeri bir durum içinde meydana çıkmaktadır. ( Hürriyet, Kelebek Dergisi, Çalma Hastalığı)

    Tedavisi:

    Her bireyi kendi içinde değerlendirmekte fayda vardır. Erişkinlerde, çocukluk döneminde yaşanan travmatik deneyimlerin belirleyici olduğunu görmekteyiz. Bu sorunu yaşayan çocuklarda ve ergenlerde görülen belirleyici nedenler arasında da sorunun başlangıcından önce yaşanmış travmatik olayların ya da aile içinde yaşanmış olan şiddet, duygusal istismar, kayıp gibi travmatik durumların etkili olduğunu görürüz. Hem çocuk ve ergenler hem de erişkinlerde, bir süredir devam eden ve halen varlığını sürdüren aile içi sorunların çalma davranışına yol açabildiğini gözlemleriz. İster geçmiş travmatik mevzuların etkisi olsun ister bir süredir devam eden ve hali hazırda süren stres unsurları olsun, psikoterapide çalışıldığında çalma dürtüsü ve davranışı ortadan kalkar.

  • Baş ağrısı lupusun bir bulgusu mudur?

    Doç. Dr. İsmail Şimşek
    Bu makale ve romatoloji ile ilgili değer makalelere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
    http://haberromatik.wordpress.com/

    Lupus hastalarında baş ağrısının, özellikle de migren tipi baş ağrısının daha sık görülüp görülmediği uzun zamandır romatoloji çevrelerinde tartışma konusudur. Elbette bu tartışmanın altta yatan nedeni, migrenin lupusun bir bulgusu olup olmadığıdır. Nörolojik tutulum lupus hastalığının ciddi organ tutulumlarındandır ve bazı araştırmacılar özellikle migren tipi baş ağrısını, tıpkı epilepsi, algılama bozukluğu gibi lupusun nörolojik bulguları arasında saymaktadırlar. Bazılarınız migren lupusun bir bulgusu olsa ne fark eder diye düşünebilirsiniz. Şöyle açıklayayım eğer migreni bir lupus bulgusu olarak kabul edersek, migren bulguları olan lupuslu bir hastayı sadece migrene özgü ilaçlar ile değil, lupus için kullandığımız ilaçlar (immünsüpresifler) ile tedavi etmemiz gerekebilir.
    Bu soruya açıklık kazandırabilmek için Mitsikostas ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği çalışma, Headache dergisinin Ekim 2011 sayısında yayınlandı. Araştırmacılar migren ile SLE arasında bir ilişki olup olmadığını ortaya koymak için lupus hastaları (n=72), sağlıklı kontroller (n=72) ve multiple skleroz (MS; n=48) hastalarına tam 1 yıl süreyle baş ağrısı günlüğü tutturmuşlar. MS hastaları burada otoimmün nörolojik hastalığı olan, hastalıklı kontrol grubu olarak kullanılmış.
    Araştırmacılar 1 yıllık takibin sonunda lupus (%21), sağlıklı kontrol (%22) ve MS (%23) hastalarında migren sıklığını benzer bulmuşlar. Aynı araştırmada, lupus hastalarında sağlıklı bireylere göre artmış sıklıkta bulunan tek baş ağrısı tipi ise kronik gerilim tipi baş ağrısı olarak bulunmuş (lupusta %12.5 sağlıklı kontrollerde %1.4). Ek olarak lupus hastalarında görülen baş ağrısı tipi ile hastalık aktivitesi, antikor titresi, ya da diğer lupus bulguları arasında herhangi bir ilişki bulunamamış.
    Bu araştırmanın sonuçlarına göre, migrenin lupusun bir bulgusu olmadığını söyleyebiliriz. Lupus hastalarında artmış sıklıkta bulunan gerilim tipi baş ağrısının en önemli nedeni bu çalışmada da gösterilmiş olan depresif ruh hali ve yaşam kalitesi düşüklüğüdür. Dolayısıyla baş ağrısı olan SLE hastalarında immün-süpresif tedaviyi yeniden şekillendirmek yerine tespit edilen baş ağrısı nedenine yönelik tedavinin planlanması daha uygun bir yaklaşım gibi gözüküyor.
    Headache in Systemic Lupus Erythematosus vs Multiple Sclerosis: A Prospective Comparative Study. Christina G. Katsiari, Headache: The Journal of Head and Face Pain; 51(9); 1398

  • İletişim

    İletişim

    İletişim kelime manası ile kişiler arasında, duygu, düşünce, bilgi, haber alışverişi, duygu, düşünce, bilgi ve haberlerin, akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılması olarak tanımlanmaktadır. İletişim her şeyden önce, insanın kendini bir insan olarak gerçekleştirmesi ve sosyal süreçlere girmesi bakımından önemlidir. İletişim sayesinde insanlar zihinlerindeki kavram ve fikirleri açığa vurma, onları paylaşma ve değerlendirme olanağına sahip olurlar. Başkalarını etkileme ve onlardan etkilenme, yararlanma, yararlı olma ve bir başarı gösterme iletişim sayesinde mümkün olur. İnsanlar arasında yaşanan ilişkilerin sürmesi iletişim sayesinde mümkün olur.

    Yaşamak başlı başına iletişim ağını, iletişim etkinliklerini içeren bir olaydır. Var olduğumuz anda çevreyle sürekli iletişim içine gireriz. Bilmeden çevremizi etkilemeye, değiştirmeye, yine bilinçsizce etkilenmeye, çevremize uyarlanmaya başlarız. Bu iki yönlü alışveriş ömür boyu süre gider. Kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımızla, iletişim çabalarımızla ortaya koyarız. Bildiklerimiz, duyduklarımız, yapabileceklerimiz iletişim tavrımızla belirlenir. Kişiler arası ilişkilerin aracı da iletişimdir: anlamak, öğrenmek, anlatmak, başkalarına ulaşmak için iletişimi yolunu kullanılırız. İnsanoğlunun tarihten beri çok çeşitli iletişim araçlarını kullandığı da aşikardır.

    İletişim üzerine yapılan çalışmalar, iletişimin üç temel özelliğinin olduğunu göstermektedir. Bunlardan ilki iletişim etkinliğinin insanları gerektirmesidir. İletişim ancak insanların birbirlerini anlama ihtiyaçları sayesinde kurulabilir. İkinci olarak iletişim, paylaşmayı gerekli kılar; yani iletişimde gönderici ve alıcı, mesajın ortak bir anlamı üzerinde anlaşmalıdırlar. Son olarak, iletişim semboliktir. Semboller; jestler, mimikler, sesler, harfler, rakamlar ve sözcüklerdir. Alıcı ve gönderici mesaja aynı anlamı verdikleri zaman tam olarak iletişim ortaya çıkar (Tutar, Yılmaz ve Erdönmez, 2003).

    İletişim, dinamik bir süreçtir; yani sürekli değişir ve bu değişim kesintisiz bir biçimde devam etmektedir. İletişim tanımları incelendiğinde, iletişim sürecinin bir mesajı anlaşılır biçimde alıcıya gönderme işlemi olduğu görülür. İletişim, kaynağın mesajı düzenleyip, onu ne şekilde göndermeyi (kodlamayı) düşünmesi ile başlar. Alıcının karşı tarafa gönderdiği mesajları algılayacak ve bu kodlamayı çözümleyecek durumda olmalıdır. Alıcı, kaynağın gönderdiği mesajı çözümler ve bir düşünce haline dönüştürebilir ve geri bildirimde bulunabilirse, iletişim süreci tamamlanmış olur.

    Çevremize baktığımız zaman iletişimin olmadığı hiçbir alan yok gibi ama sorun şu ki hangimiz ya da hangilerimiz sağlıklı iletişimi tercih ediyor. Geçen gün izlediğim bir programda bir ünlü simanın “aranızda sağlıklı iletişim kurabileceğim kişi yok mu “ serzenişinde bulunması topluma dair ipuçları da veriyor olabilir. Sağlıklı ortamın oluşması için sağlıklı iletişimin şart olduğunu düşünmekteyim. O zaman sloganımız “Sağlıklı toplum için sağlıklı iletişim şart!”

  • Lupus nefritinin idame tedavisinde hangi ilacı kullanmalı? Mikofenolat (cellcept) / azatiyoprin (imuran)

    Doç. Dr. İsmail Şimşek
    Lupuslu bir hastada nefrit (böbrek iltihabı) gelişmesi hastalığın en ciddi komplikasyonlarından sayılır ve geçtiğimiz yıllarda lupus tedavisindeki tüm gelişmelere karşın, böbrek tutulumu sonrası hastalığın ilerleyerek diyalize girme sıklığında önemli bir azalma elde edilememiştir. Doktorlar tarafından lupus böbrek tutulumunun tedavisi 2 aşamalı olarak planlanır. Bu aşamalardan ilki indüksiyon adı verilen hastalığın alevli başlangıç döneminin baskı altına alınması, ikincisi ise idame dönemi olarak adlandırılan ve ilk aşamada baskı altına alınan hastalığın bir daha alevlenmesini önlemek için verilen daha uzun süreli tedavilerdir.
    Romatologlar arasında uzun zamandır idame tedavisinde bir miktar daha pahalı olan mikofenolatın daha ucuz bir immünsüpresif olan azatiyoprinden bir üstünlüğü olup olmadığı tartışılmaktaydı. Lupus nefritinde tedavinin nasıl olması gerektiğine yanıt arayan ALMS (Aspreva Lupus Management Study) çalışmasının sonuçları The New England Journal of Medicine'in 17 Kasım tarihli sayısında yayınlandı.
    Çalışmaya klas III, IV, ve V lupus böbrek tutulumu olan ve indüksiyon tedavisi (siklofosfamid ya da mikofenolat kullanarak) ile hastalığı baskı altına alınmış olan 227 lupus hastası katılmış. Hastaların bir bölümüne günde 2 gram mikofenolat mofetil, bir bölümüne ise 2mg/kg/gün azatiyoprin verilerek 3 yıl süre ile takip edilmiş.
    Çalışmada temel olarak hangi idame tedavisi ile hastalık alevlenmesinin daha az görüleceği araştırılmış. 3. yılın sonunda hastalık alevlenmesi mikofenolat grubunda %16 oranında görülürken bu oran azatiyoprin grubunda %32 olarak ( 2 kat daha fazla) bulunmuş. Ek olarak mikofenolat'ın azatiyoprin'e üstünlüğünün hastanın almış olduğu indüksiyon tedavisinin hangi ilaç ile yapıldığından (siklofosfamid, mikofenolat vb.) etkilenmediği görülmüş. Çalışmada hastalık ile ilişkili pek çok parametre daha değerlendirilmiş ve hemen hepsinde mikofenolat, azatiyoprinden üstün bulunmuş.
    Sonuç olarak bu çalışmanın sonuçlarına göre lupus böbrek tutulumunun idamesinde mikofenolat'ı kullanmak azatiyoprin'e göre daha avantajlı gibi gözüküyor. Diğer taraftan, 3 yıllık takip süresi uzun gibi gözükse de eski lupus çalışmalarından elde ettiğimiz deneyim bu hastalarda ilaçların gerçek etkileri hakkında fikir sahibi olmak için 5-20 yıl gibi bir süre ile takibin gerekli olduğu yönünde.

  • Madde Bağımlılığı

    Madde Bağımlılığı

    Madde bağımlılığı, vücudun işlevlerini negatif yönde etkileyen maddelerin kullanılması, bundan dolayı zarar görüldüğü hâlde bu maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Bağımlı, madde kullanımına ara verdiğinde sıkıntılar ve yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde kullanım sıklığını ve dozunu arttırmaya çalışmaktadır. Uyuşturucu gibi vücuda zarar veren madde kişinin bir çok alandaki işlevselliğini kısıtlamaktadır. Haberlerden de gördüğümüz gibi genç nüfusun kullanma yaşı ülkemizde bil hayli düşmüştür. Bu korkutucu bir durum olsa gerek, yetişen nesillerin böyle zararlı maddeleri kullanması ülkemizin geleceği açısından da kaygı verici durumlardandır.

    Uyuşturucu olarak kullanılan maddelerin kimyasal özellikleri birbirinden farklılık göstermektedir. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek fiziksel ve psikolojik tahribata yol açarlar. Uyuşturucu maddelerin hiçbir güvenli kullanım şekli yoktur. Kullanan herkes için bağımlı olma riski eşittir. Hücrelerimiz vücuda giren her maddeyi tanır ve bir daha unutmamak üzere hafızasına alır.

    Madde kullanan kişilerin vücudunda çeşitli etkileri mevcuttur. Bunlara değinecek olursa eğer;

    • Aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi normal yaşam ve davranışlarından uzaklaştırır.

    • Tüm iç organların zarar görmesine ve buna eşlik eden bir dizi hastalığa neden olur.

    • Zehirlenmelere ve bu yolla gelen ölümlere sebep olur.

    • Uyuşturucular, bireyin çevreye uyum yeteneğini azaltır. Bağımlı giderek aileden ve çevresinden kopararak, yalnızlaşır. Çoğu zaman bu tabloya ağır bunalımlar eşlik eder.

    • Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmlarına/kanamalarına sebep olur.

    Madde bağımlılığı tedavilerinden de söz edecek olursak eğer, amaç rahatsızlık hissini azaltmak, kullanılan maddenin, oluşacak yan etkilerinden kaçınmak ve sonraki tedavi aşamalarına hastayı hazırlamaktır. Yoksunluğun şiddeti öngörülmeli ve eşlik eden diğer ruhsal ve fiziksel hastalıklar belirlenip tedavisi için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır. Tedavi gerek hastanede yatırılarak gerekse ayakta yapılması söz konusudur. Madde bağımlılarında yaşam boyu sürecek kronik bir beyin hastalığı ile karşı karşıya olunduğu gerçeği üzerine oturtulmuş bir tedavi programı seçilmelidir. Madde bağımlısı kişinin, yeniden hayata ve topluma kazandırılması esas amaç olmalıdır. Kullandığı madde dolayısıyla yitirdiği bedensel ve ruhsal sağlığına kavuşması, toplumsal ve sosyal rolünü yeniden kazanması esas olmalıdır.

    Madde kullanan ve tedavi olmak isteyen, bu konudaki problemlerine çözüm arayan kişi ve yakınları hastanelere bağlı Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezleri (AMATEM) ile psikiyatri kliniklerine başvurarak tedavi olabilirler. Hasta ve doktor işbirliğiyle yürütülen tedavi, 2-6 hafta arasında hastanede yatarak arındırma ve bir yıl süre ile psiko-sosyal tedavi şeklinde gerçekleşmektedir. Madde bağımlılığı yüzünden kayıp gençliğimize dur dememiz gerekmektedir. Sağlıklı nesiller için madde kullanımına hayır!

  • Evet, romatizma ağrilariniz hava durumu ile ilişkili ama hava durumu ne ile ilişkili?

    Evet, romatizma ağrilariniz hava durumu ile ilişkili ama hava durumu ne ile ilişkili?

    Romatolog ve hatta doktor olmadan once de sikca duydugum birseydi, romatizmasi olan hastalarin “yagmurlu ya da kotu havalarda” agrilarinin arttigini ifade etmeleri. Romatolog olduktan sonra elbette bu sozleri daha sikca duyar oldum. Hatta bazen tanimadigim ama ne is yaptigimi soran kisilere romatolog oldugumu soyledigimde, yuzlerinde ciddi bir ifade ile ilk kurduklari cumlenin “Himmm…benim dizlerim yagmur yagacagini anlar” olmasini biraz hayretle karsiladim.
    Eminim hasta iseniz ve bu yaziyi okuyorsaniz, siz de benim neden sasirdigima “sasiriyorsunuz” dur. Gercekten de, hastalarin cephesinden olaya bakildiginda bu olay cok dogal ve biz doktorlarin bu kadar dogal bir olayi anlamakta zorluk cekmeleri pek anlasilir bir sey degil. Doktorlarin tarafindan bakildiginda ise, hava durumu ile romatizmal agrilarin iliskisi biraz tartismali bir durum.
    Benim bu konudaki kisisel gorusum (bilimsel bir temele dayanmayan) ise 2 maddede ozetlenebilir; 1-Bu kadar insan (farkli milliyet, farkli kultur, farkli sosyoekonomik gruplardan) boyle bir iddiada bulunuyor ise gercekten bir iliski olma ihtimali vardir (neden-sonuc iliskisi olmak zorunda degil), 2- Boyle bir iliski varsa bile bu durumu hastalarin lehine cevirmek icin yapabilecek cok fazla birsey yok (surekli kurak ve sicak iklimde yasamak disinda). Isin ilginc yani, bu konuyu acikliga kavusturmak icin yapilmis fazla calisma da yok.
    Arastirmacilar bu durumdan yola cikarak, Kuzey Ingiltere'de (herhalde yagmur bol olsun diye ozellikle secilmis !) romatizmal (kas-iskelet) agrilar ile hava durumunun iliskisini arastirmislar. Calisma esasen bir anket calismasi. Anket deyip gecmemeli, calisma oldukca iyi bir tasarima sahip. Arastirma belli bir bolgeye bakan 3 aile hekimligi unitesinde kayitli yaslari 25 ile 65 arasinda degisen 2761 hasta uzerinde yurutulmus. Gerekli izinler alindiktan sonra hastalara anket formu gonderilerek gecen ay icerisinde agrilari olup olmadigi ve olmus ise agrinin ozellikleri ile ilgili sorular sorulmus (agri “gunluk agri” ve de “kronik yaygin agri” olarak siniflandirilmis). Bu sorularin ardindan hastalara o gun (anket sorularini yanitladiklari gun) agrilarinin olup olmadigi sorulmus. Meteorolojiden ise ilgili anket gununun sicaklik, nem, yagis miktari, kac saat gun isigi oldugu gibi detayli hava durumu bilgileri alinmis. Ayni islemler hem birinci hem de dorduncu yilda olmak uzere 2 defa tekrarlanmis.
    Ankete katilanlarin % 41.5'u gunluk agri (kisa sureli agri), % 15.3'u ise kronik yaygin agri (KYA) yakinmalari oldugunu bildirmis. Her iki agri turunun de en cok kis mevsiminde rapor edildigi, bunu azalan siklikta sonbahar, ve bahar aylarinin takip ettigi gorulmus. Kis ile karsilastirildiginda yaz aylarinda gunluk agri'da % 27, KYA'da % 57'lik bir azalma oldugu gozlenmis.
    Yagis durumu ve hava basinci ile bir iliski gosterilememis.
    Agri ile en kuvvetli iliski, gun isigi suresi ve de hava sicakligi arasinda bulunmus. Yani ne kadar uzun sure gun isigi var ve de ne kadar sicak ise agri o kadar az. Detaya girmek gerekirse; gunde en az 6 saat gun isigi var ve de hava sicakligi 17.5 C uzerinde ise agrilarda belirgin azalma gozlenmis.
    Arastirmacilar, yukaridaki sorgulara ek olarak oldukca can alici bazi sorulara da yanit aramislar (hava durumu ile agri iliskisini aciklayacak baska nedenleri ortaya cikartabilmek, dolayisi ile bu iliskinin neden sonuc iliskisi olup olmadigini anlamak icin). Bu sorular da calismanin sonuclarinin yonunu degistirmis.
    Soyle ki,
    1-uyku kalitesi iyi ve gunluk egzersiz suresi fazla ise her iki agri miktarinin azaldigi
    2- anketi gunesli ve de sicak gunlerde dolduran kisilerin uyku kalitesi ve egzersiz surelerinin fazla oldugu gozlenmis.
    Baska bir ifade ile, hava durumu ile agrilar arasinda gozlenen iliskinin, hava durumunun kendisinden ziyade, bu durumun yol actigi uyku kalitesi ya da egzersiz suresi gibi faktorler ile iliskili olabilecegi ortaya konmus. Gecekten de bu faktorler icin duzeltme yapildiginda (bu biraz acili matematiksel bir islem), hava sicakligi ya da gun isigi suresi ile agrilar arasinda gozlenen guclu iliskinin oldukca zayifladigi gozlenmis.
    Sonuc olarak, hava durumu ile agrilar arasinda gozlenen iliskide nedensellik yok gibi. Bunun pratik anlami nedir diye soruyorsaniz, hastalarin cok sordugu bir soru ile aciklayayim durumu.
    Soru _ “ Agrilarimi azaltmak icin daha az nemli ve daha sicak iklimi olan bir sehire mi tasinsam acaba?'
    Yanit _ “ Hayir, hic tasinmaniza gerek yok, bunun yerine hava ne kadar kotu olursa olsun egzersiz yapmanin bir yolunu bulun ve doktorunuzdan uyku problemlerinin cozumu icin yardim isteyin.”

  • Panik Bozukluk

    Panik Bozukluk

    Panik atak herhangi bir sinyal vermeden ve belli bir sebebi olmadan aniden aşırı bir korkunun ortaya çıkması durumudur. Panik bozukluğun belirtilerinden bahsedecek olursak eğer;

    – Kalp atışında hızlanma

    – Nefes almada güçlük, sanki ortamda hava yokmuş gibi hissetme

    – Felç olmaktan korkar hale gelmek

    – Baş dönmesi, göz kararması ya da mide bulantısı

    – Titreme, terleme, sarsılma

    – Tıkanma, göğüs ağrısı

    – Sıcak basması ya da ürperme

    – El ve ayak parmaklarında karıncalanma

    – Delirmekten ya da ölmekten korkma

    Her yüz kişiden 3-4’ünün panik bozukluk hastası olduğu tahmin edilmektedir. Yaygınlı sıkça görülen bir hastalıktır. Her yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen genellikle 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Panik bozukluk hastalığının temel belirtisi olan panik atak aslında ani bir alarm reaksiyonu olarak düşünülebilir. Her insan stres veya korku verici bir durumla karşılaştığında benzer tepkiler verir. Örneğin gece ıssız bir sokakta yürürken karşımıza aniden çıkan havlayan bir köpek karşısında neler yaşadığımızı düşünelim… kalp çarpıntısı, hızlı hızlı nefes alma, yoğun bir korku hissi, baş dönmesi, ağız kuruluğu, tuvalet ihtiyacı hisetme,soğuk soğuk terleme vb..

    Panik bozukluk hastaları, bu karamsar düşünme biçimi ve yanlış yorumlamalar nedeniyle hastalıklarının nedenlerini başka yerlere veya olaylara atfetme meyilindedirler. Örneğin; Ev hanımı markete alışveriş yaparken panik atağa yakalandığı için, bir dahaki sefere markete gitmek istemez, çünkü ona göre panik atak markete gittiği için olmuştur…, veya metroda panik atak geçiren kişi bir daha metroya binemez olur çünkü onun yorumuna göre yeraltına girmek panik atağa neden olmuştur. Oysa hastalığın nedenleri çok başkadır ve bu tür yanlış yorumlamalar hastalığı giderek şiddetlendirir. Hastalığı ağır seyreden bazı hastalar, evden dışarıda olabilecek her türlü olayı panik atakla ilişkilendirirler ve evden dışarı dahi çıkamaz olurlar, bu duruma ‘agorafobili panik bozukluk’ denir.

    Psikiyatrik destek almayan ve hastalığından dolayı günlük yaşamı giderek zorlaşan yani işlevselliği kısıtlanmış hastalarda karamsarlık, hastalıktan kurtulamayacağım düşüncesi, mutsuzluk ve yalnızlaşma ortaya çıkar. Tedavi olmamış panik bozukluk hastalarının depresyon ortaya çıkabilir ve hastanın durumunu daha da güçleştirir. Kendi kendine ilaç tedavisi yapmak, sıkıntıyı gidermek amacıyla alkol kullanmak panik bozuklukta sıklıkla ortaya çıkan davranış biçimleridir. Kişinin kendi kendine tedaviyi uygulamak yerine profesyonel ruh sağlığı personellerinden yardım alması sağlıklı olacaktır.

  • Emziren anneler etanercept (enbrel) kullanabilir

    Romatoid artrit (RA) genel olarak gebelik süresince sessiz seyredebiliyor. Ama çoğunlukla karşılaştığımız durum, doğumun hemen sonrasında hastalığın tekrar geriye gelişi (çoğu zaman gebelik öncesinden daha şiddetli olarak). Günümüzde RA tedavisinde kullanabileceğimiz çok sayıda etkin tedavi yöntemi mevcut olmakla birlikte, bu ilaçların büyük bir kısmının anne sütüne geçme ihtimali, süt veren anneleri tedavi edebilmemizin önündeki en büyük engel.
    TNF inhibitörleri son yıllarda oldukça sık kullandığımız etkili bir ilaç grubu. Etanercept (Enbrel) de bu grubun üyesi olan, sadece RA değil, ankilozan spondilit ve psöriatik artrit gibi hastalıkların tedavisinde de kullandığımız bir ilaç. Diğer taraftan süt veren annelerde kullanımı hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlı. Dolayısı ile etanercept'in süt veren annelerde kullanımı ile ilgili her türlü bilgi son derece önemli. İşte bu noktada Journal of Rheumatology'nin Temmuz sayısında yayınlanan çalışmayı önemli buluyorum (kanıt hiyerarşisindeki yeri çok yukarılarda olmasa da).
    Keeling ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma, “yüzlerce hasta ile yapılmış randomize kontrollü” çalışmaların aksine sadece 1 hastanın takip sonuçlarına dayanan bir çalışma. Evet, yanlış duymadınız, sadece bir hasta, başka bir deyişle bu çalışma bir olgu sunumu.
    Araştırmacıların ifadesine göre, RA tanısı ile takip edilen ve gebeliği süresince herhangi bir sorun yaşamayan 34 yaşındaki kadında, gayet sağlıklı bir kız bebek dünyaya getirdikten 3 ay sonra hastalık alevlenmesi gözlenmiş. Bunun üzerine hastanın da onayı alınarak etanercept başlanılmasına karar verilmiş. Bu noktada, çok da alışık olmadığımız bir şey olmuş (en azından benim); hasta kendisinden süt örnekleri alınarak bu örneklerde ilaç düzeylerinin ölçülmesini istemiş.
    Hastanın bu isteği geri çevrilmeyerek (!),hem etanercept'in 25 mg'lık formunu (haftada 2 defa) hem de 50 mg'lık formunu (haftada 1 defa) kullanmakta iken, 2 ay süre ile süt örnekleri alınmış. Sonuç olarak yapılan ölçümlerde anne sütündeki etanercept miktarının ihmal edilebilir (herhangi bir şekilde bebeğe etkili olmayacak) düzeyde olduğu gösterilmiş.
    Elbette çalışmanın sadece 1 hastadaki gözlemi yansıtması, elde edilen sonuçların genellenebilirliğini bir miktar azaltıyor. Bununla birlikte, az da olsa bir bilginin olması, hiç fikrimizin olmamasından daha iyidir diyorum. Literatürü araştırdığımda, daha önce yayınlanmış aynı bu olguya benzer (süt verirken etanercept kullanmış ve hem süt hem de bebeğin kanındaki ilaç düzeylerinin zararsız olduğu gösterilmiş) 2 tane daha olgu olduğunu gördüm.
    Sonuç itibarı ile şu anki bilgilerimize göre emziren annelerin etanercept kullanmasında bir sakınca gözükmüyor.