Yazar: C8H

  • Kurdeşen (ürtiker) / anjiyoödem

    Kurdeşen (ürtiker) / anjiyoödem

    Kurdeşenin ciltte oluşturduğu lezyonlar; kaşıntılı, ödemli, yuvarlak veya oval şekilli, kızarık ve yüzeyden kabarık lezyonlardır. Orta kısımları soluk olmaya eğilimlidir. Boyutları birkaç milimetreden santimetreye kadar değişir. Dakikalar bazen de günler içinde lezyonlar kaybolur. Anjiyoödemde ise üzerine basıldığında çökme olmayan, baskın, kızarıklığı ve keskin sınırlı olmayan lezyonlar vardır. Anjiyoödemde kaşıntıdan ziyade yanma, basınç ya da ağrı hissi vardır. Anjiyoödem, başkaca ödem yaratan tablolardan dudak, dil, göz çevresi, el, ayak ve genital bölgeleri tutmasıyla ayırt edilir. Altı haftadan kısa süren; yine, kısa sürede sonlanan lezyonlar akut olarak tanımlanır. Lezyon altı haftadan daha uzun sürüyorsa, kronik olarak tanımlanır.

    Görülme Sıklığı

    Ürtiker/anjiyoödem, hem kadın hem de erkek cinsiyeti ve de tüm ırkları etkiler. Bir insanda yaşam boyu herhangi bir zamanda görülme riski % 15-25 arasında değişir. Akut ürtiker genç erişkin ve çocuklarda daha sıktır. Kronik ürtikerse daha çok erişkinlerde ve bayanlarda görülür (hastaların % 75’ i bayandır).

    Hastalığın Oluşum Mekanizmaları

    Ürtiker /anjiyoödemdeki en etkin hücre mast hücresi dediğimiz hücrelerdir. Mast hücreleri tüm vücutta ve özellikle derialtı dokuda bulunmaktadır. Mast hücreleri aktive olduktan sonra (10 dakikadan daha az) bulundukları ortama histamin, lökotrienler ve prostaglandinler denilen kimyasal maddeler salarlar. Bu maddeler o bölgede damarların genişlemesine, damar içinden dışarı doğru sıvı (serum) kaçmasıyla bunların deri içi alana sızmasına ve kaşıntıya neden olur. Buna ek olarak; aynı mast hücreleri 4-5 saat gibi daha geç bir süre bazı başka hücre-hücre habercisi moleküller (sitokinler) yapar ve salarlar. Bu sitokinler lezyonların daha uzun sürmesine neden olmaktadır. Anjiyoödem de benzer şekilde damar dışına sıvı kaçışı ile gelişir. Ancak sıvı cilt yüzeyiyle sınırlı kalmaz, cilt, ciltaltı ve daha derin dokular etkilenebilir.

    Akut ürtiker/anjiyoödem, ilaç ya da gıdalarla oluşan alerjik reaksiyonlar sonucunda oluşabilir. Virüsler de ürtiker/anjiyoödem nedeni olabilirler. Ürtiker/anjiyoödem lezyonlarına en sık neden olan ilaçlar; penisilin, sulfonamid, kas gevşeticiler, idrar söktürücüler ve antiromatizmal ağrı kesiciler (NSAİD)’ dir. Gıda olarak ise en belirgin alerjen kaynakları; süt, yumurta, yer fıstığı, ağaç fıstıkları, balık ve kabuklu deniz hayvanlarıdır. Bazı ilaçlar (opoidler=morfin, vankomisin, NSAİD) ve radyolojik çekimlerde kullanılan boyar maddeler (opaklar) mast hücrelerini alerjik mekanizmalarda bağımsız (yalancı alerjik olarak) uyarabilir. Ayrıca bayatlamış balıkların yenmesi sonucu balığın kendi histaminine bağlı toksik reaksiyon gelişir (scombroid besin alerjisi). Bu toksik reaksiyonlar da ürtikerde olabilir.

    Kronik ürtiker /anjiyoödemin sık görülen iki grubunu oto-immün ürtiker ve idiyopatik (spontan) ürtiker oluşturur. Bu iki grup tüm vakaların yaklaşık % 40’ ını oluşturur. Yine bu grup hastalarda bulgular özel bir tetikleyici ya da alerjen maruziyeti olmadan da gelişir.
    Kronik ürtikerli hastaların % 20’ sinde mast hücreleri bilinmeyen bazı fiziksel uyarılarla aktive olabilir. Bu durumda dermografizm dediğimiz durum ortaya çıkar. Dermografizm deriye küçük bir kalem darbesiyle ya da tırnakla bastırmakla yazı yazılabilmesidir. Kolinerjik ürtiker başka bir fiziksel ürtiker tipidir. Bunda mast hücrelerinin aktivasyonu; ısı, egzersiz gibi kolinerjik sistemi uyarabilen faktörlerle gerçekleşir. Soğuk, güneş ışınları, basınç, vibrasyon (titreşim), su da ürtikere neden olabilir.

    Bazı hanım hastalarda adet (mensturasyon) dönemlerinde ürtiker şikâyetlerinin alevlendiği belirtilmiştir. Kronik ürtiker ve anjioödem aynı zamanda romatizmal, oto-immün, (hashimoto tiroiditi gib) ve kanseröz durumlarla ilişkili olabilir.

    Hastalık Bulguları

    Hastalar genellikle yerini tam olarak belirleyemedikleri kaşıntıları olduğunu söylerler. Sonrasında tipik ürtiker lezyonları belirir. Kaşıntı hissi, hafif bir rahatsızlıktan kişinin kendi cildinde soyulmalar yaratabilen kaşıntılara kadar değişkendir. Ürtiker lezyon grupları kısa sürede belirir, sonra kaybolurlar. Gün içinde lezyonlar tekrarlayabilir. Kolinerjik ürtikerli hastaların kolay ayırt edilebilen klinikleri vardır. Bu hastalarda yaygın cilt kızarıklığı ve yüzeyden kabarık birkaç milimetre büyüklüğünde, toplu iğne başı gibi, bazen soluk ve birbirlerine çok benzeyen ürtiker lezyonları mevcuttur. Hafif bir zorlanma sonucu hastada oluşan terleme dahi bu tür şikayetlerin oluşmasına neden olabilir. Kaşıntı genelde şiddetlidir ve bulgular genelde cilt ile sınırlıdır. Kronik ürtikerli hastalarda tanımlandığı üzere hastalarda son derece dramatik olarak uykusuzluk, yorgunluk, duygusal rahatsızlık saptanmıştır. Anjiyoödem gelişimi bir kabarıklığın kenarından ya da bağımsız herhangi bir bölgeden başlayabilir. Ancak gelen de bu derin ödem cilt ve cilt altı dokunun nisbeten daha gevlek olduğu, göz kapakları, dudaklar, eklem çevreleri ve genital bölgeler bölgelerde kendini gösterir. Bulgular hafif bir rahatsızlıktan basınç hissine ve nefes borusunda oluşabilecek olan ödem nedeniyle ağır bir nefes darlığına ve hatta bazen ölüme gidecek kadar değişken olabilir.

    Tanı

    İlk ürtiker ve anjiyoödem atağı ortada tanımlanabilen bir tetikleyici olmadan da gerçekleşebilir. Eğer bulgular bir besin veya ilacı aldıktan 5-30 dakika sonra gelişirse hasta genellikle aldığı besin ve ürtikeri ilişkilendirebilir. Doktorun öncelikle dikkatli bir hikâye alması, alınan gıdalara ve eşlik eden rahatsızlıklara dikkat etmesi gerekir. Gereksiz ilaçlardan ve neden olan gıdalardan mutlaka sakınmak gereklidir. Eğer, yeni başlanan bir ilaç sonrası ürtiker ya da anjiyoödem bulguları ortaya çıkmışsa ilacın yapı olarak farklı bir formuna geçilmelidir. Tanı için alerji ve immünoloji uzmanlarının uyguladığı bir takım testler vardır. Bu testlerden elde edilen sonuçlar ile hastanın hastalık hikayesi birlikte değerlendirilerek nedensel tanı konulabilir.

    Karışan hastalık durumları (Ayırıcı tanı)

    Kronik ürtiker ve anjiyoödemin ayrıcı tanısı daha önce de bahsettiğim gibi idiopatik, oto-immün, fiziksel, besin ilişkili ve sistemik hastalıklara bağlı ürtiker olmak üzere çeşitli alt gruplardan oluşur. Kronik ürtiker ve anjiyoödemle karışabilecek diğer durumlarıysa dermografizm (yaygın kaşıntıyla birlikte), ürtikeryal vaskülit (ürtikerle birlikte görülen damar iltihabı, ürtikerya pigmentoza, sistemik mastositoz, eksersizle tetiklenen anafilâksi, egzersizle tetiklenen besin ilişkili anafilâksi, idiopatik anafilâksi, herediter (ailevi, genetik geçişli) anjiyoödem, kazanılmış anjiyoödem, bazı tansiyon ilaçlarıyla (ACE inhibitörleri gibi) oluşan anjiyoödemden oluşur.

    Yaklaşık olarak hastaların %95’ inin bulguları ağızdan alınan maddelerle ve eşlik eden hastalıklarla ilişkili değildir. Ancak bazı hastaların (bazen doktorlar da hastalar gibi düşünür) bu durumu kabul etmesi zordur. Bu da gereksiz, pahalı, girişimsel, geniş kapsamlı tetkiklerin yapılmasına neden olur. Altta yatan nedeni bulmanın en iyi yolu hastanın hikayesinin detaylı alınması ve fizik muayenedir.

    Besin ve ilaçlar kronik ürtikerin nadir nedenlerinden olsalar da hastaları buna inandırmak oldukça güçtür. Akut ürtikerin değerlendirilmesinde, hastanın aldığı tüm gıda katkı maddelerine ve ilaçlara ara verilmelidir. Hastanın mutlaka alması gereken ilaç varsa, yapı olarak alerji oluşturmayan bir forma geçilmelidir. Daha sonrasında hasta olası alerjen besinleri tanımlamak için bir besin günlüğü tutmalıdır. Buna ek olarak alerji ve immünoloji uzmanları olası alerjenler ve besinleri tespit etmek için deri testleri (deri prick testi gibi) kullanırlar. Uyumlu hastalarda burada saptanan alerjenlerle eğer hastanın hastalık hikayesi de örtüşüyorsa bu gıdalardan kaçınmak son derece yararlı olmaktadır. Ürtikeri baskılamak için kullanılan antihistaminiklere ve diğer ilaçlara ara verilmelidir. Ürtiker geçtikten sonra kısıtlanan gıdalara kontrollü bir şekilde yeniden başlanmalıdır. Böylece hastaya sağlıklı bir diyet hazırlanabilir.

    Sinüs enfeksiyonları, diş ve diş eti iltihapları, Helicobacter pylori gastriti, safra kesesi taşı iltihabı (kolesistit), tırnak ve/ veya ayak mantarları (onikomikoz, tinea pedis) ürtikerle ilişkili kronik enfeksiyonlardır. Bu hastalıkların ürtikerle ilişkileri tam olarak bilinmese de bu hastalıkların tedavisinden sonra ürtikeri geçen vakalar bildirilmiştir.

    Tipik ürtikerli bir hastanın laboratuvar tetkikleri hemogram, metabolik panel, karaciğer enzimleri ve idrar analizinden oluşmalıdır. İleri laboratuvar tetkikleri için ise mutlaka alerji ve immünoloji uzmanlarınca istenmeli ve değerlendirilmelidir. Tiroid hormon yetersizlikleri (hipotiroid ve tiroid bezine karşı vücudun kendinin yaptığı antikorların (anti-tiroid antikorların) varlığını değerlendirmek gerekir. Bazen eğer alerji ve immünoloji uzmanı gerek duyarsa IgE denilen alerji antikoru ve / veya bunun alerji hücreleri üzerindeki bağlanma noktaları (reseptörlerine=FcεRI) oto-antikor tespiti yapabilir. Anti-FcεRI antikorunun pozitif olması ürtikerin besinlerle ya da hastalıklarla ilişkili olmadığını, oto-immün dahili bir süreçle geliştiğini gösterir. Bu bulgular alerji ve immünoloji uzmanını son derece özel tedaviler olan immünolojik (immunomodülatuvar) tedavilere yönlendirir. Bunun dışında diğer testler hikâye ve fizik muayenede pozitif bir bulgu varsa uygulanmalıdır.

    Her vakada her zaman gerekmemekle birlikte bazen cilt biyopsisi faydalı olabilmektedir. Biyopsi özellikle deri lezyonlarının ağrılı, 24 saatten uzun sürdüğü ve deride iz bıraktığı, ürtikerle ilişkili damar iltihabı (ürtikeryal vaskülit) düşünülen vakalarda uygulanmalıdır. Mikroskobik, patolojik incelemede tanı konulabilmektedir. Bu hastalarda son derece hızlı ve saldırgan bir şekilde tedaviye başlanmalıdır.

    Herediter anjiyoödem, kazanılmış (sonradan olan=edinilmiş) anjioödem, bazı tansiyon ilaçları (ACE inhibitörleriyle) ile ilişkili anjiyoödem de dikkatlice araştırmak ve özgül tedavi yaklaşımları uygulamak gereken durumlardır.

    Tedavi

    Akut ürtiker genelde kendini sınırlar ve klasik alerjşi ilaçlarına (H1 tip antihistaminklere) iyi yanıt verir. Antihistaminikler; histamin salınmadan, reseptörüne bağlanmadan koruyucu olarak verilirlerse daha etkili olurlar. Ancak bu ilaçların ne kadar verileceğine dair kesin bir kural veya kaide yoktur. Eski model alerji ilaçları da yeni model ilaçlarına bazıları da maalesef uyku hali, dikkat dağınıklığı ve konsantarsyon bozukluğu gibi yan etkiler oluştururlar. Bu ilaçları kullanırken bazen standart dozun 2-3 katı gerekli olabilir. Şiddetli bulguları olan hastalarda kısa süreli kortizon kullanımı gerekebilir. Hayatı tehdit eden anjiyoödem veya anaflaksi atağı geçiren hastalar adrenaline (epinefrin) yanıt verirler. Bu sebeple bu hastaların bu ilaca kolay erişme, kullanma, uygulama yöntemleri ve epinefrinin etki süresi hakkında bilgilendirilmesi gereklidir.
    H1 antihistaminikler kronik ürtiker, anjiyoödem tedavisinde esas kullanılan ilaçlardır. Ürtikerin değişik alt tiplerinde değişik H1 antihistaminikler tercihle uygulanabilir.
    Ciltteki histamin reseptörlerinin %15-20 kadarı H2 alt tipinde olduğu için bazen piyasada mide ilacı olarak tanımlanan ranitidin (ki H2 reseptörleri son derece iyi bir şekilde bloke eder; 150 mg günde 2 kez), famotidin (20 mg günde 2 kez) gibi kullanılabilir.
    Sıklıkla en yüksek veya en yüksek doza yakın dozlar da bile antihistaminikler kullanılsa da bazen ürtikere çare bulunamayabilir. Bu durumlarda alerji ve immünoloji uzmanları bu ilaçları değişik başka ilaç grupları ile kombine ederek kullanırlar ve başarıya ulaşırlar.
    Tedavisi güç, inatçı buşlguları olan hastalarda ise kortizon, bazı astım ilaçları, kalsiyum kanal blokörleri, sıtma ilaçları veya dışarıda kullanılan insan antikorları (IVIG) gerekebilir.

    Önleme

    Kronik ürtikerli hastaların tedavisinde ek ilaç başlamak, hastaların tedavileri uzun süreli yorucu olduğu için hastaları ilaç kullanımı konusunda cesaretlendirir, hem de en az yan etkiyle bulguların kontrolü sağlanmış olur. Fiziksel ürtikerli birçok hasta tetikleyici faktörlerden uzak durmayı öğrenir. Sistemik hastalığı olan bazı hastalarda, altta yatan hastalığın tedavisiyle bulgularda gerileme sağlanır. Bunun en güzel örneklerinden biri tiroid hastalığının tedavisiyle kronik ürtikerin de gerilemesidir. Psikolojik stresin bulguları tetiklediği ve arttırdığı rapor edilmiştir. Bunu da kutanöz nöropeptid salınımının artışı ve mast hücre degranülasyonu için eşik değerin düşmesi ile açıklayabiliriz.

    Hastalığın Gidişatı (Prognoz)

    Kronik ürtikerli ve anjiyödemli hastaların prognozu çok iyidir. Hastaların % 50’sinde 12 ay içinde ilaçlarla iyileşme görülür. Ek olarak 5 yıl içinde % 20 hastada daha iyileşme olur. Fakat özellikle fiziksel ve oto-immün ürtikeri olan % 10- 20 hastada bulgular bazen 20 yıla kadar uzayabilir. Aylar ya da yıllar süren kronik ürtiker epizodu olan, ancak sonrasında iyileşen bir hastada, hayatın ilerleyen dönemlerinde ürtiker şikâyetlerinde tekrarlama olabilir. Her şeye rağmen alerji ve immünoloji uzmanı ile karşılaşmamış hastalarda bu hastalık grubu maalesef hastanın yaşam kalitesini de bozarak kişinin yaşamını maalesef zindan edebilir.

    Gelişen Yöntemler

    Ürtiker ve anjioödem içim şu an uygulanan rejim birden çok anti-histaminik ve mast hücre kaynaklı mediyatörlerin etkisini önleyen ajanların birlikte kullanımıdır. Yakın gelecekte hastalar anti-inflamatuar ve immün modülatör ajanlarla daha hızlı tedavi edilecektir. Astım ve rinit için üretilen 5-Lipooksijenaz inhibitörleri, PG-D reseptör antagonistleri, güçlü ve uyku hali yapmayan antihistaminiklerin de kronik ürtikerde etkili olması beklenmektedir. Mast hücre degranulasyonunu azaltan fosfodiesteraz-4 inhibitörü, syk-kinaz inhibitörü gibi maddeler de tedavide rol alabilir.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete sanılanın aksine bizi ayakta tutan diğer duygular kadar önemli bir yere sahiptir. Peki Kaygı nedir ? Kaygı; İnsanın hayatının tehlikede olduğu durumlarda ortaya çıkan doğal olarak ortaya çıkan ve hissedilen o anda bizi tehlike karşısından alarma geçiren savaş ya da kaç politikasının izleyen bir duygu bütünüdür. Her ne kadar olumsuz bir duygu olarak ifade edilse de olumlu yanları da vardır. Bizi hayata karşı motivasyonumuzu arttırır ,farkındalığımızı arttırır, tehlike karşısında karşısında pozisyon almamızı sağlayan önemli bir duygudur.

    GÜNLÜK YAŞAMDA ANKSİYETEYE NEDEN OLAN DURUMLAR NELERDİR ?

    • Yaşam biçiminin değişmesi

    • Sevdiğin birini kaybetme

    • İş kaybı

    • Boşanma, sevdiğinden ayrılma

    • Ekonomik problemler

    • Kişilerarası ilişkilerde çok büyük değişiklikler

    • Hastalık

    • Hastanede yatma

    • Belirsizlikler

                                        HANGİ DURUMLARDA YAŞAMIMIZI OLUMSUZ ETKİLER?

         Anksiyete bireyin algısıyla ilgilidir. Gerçek veya algılanan tehlikeler her yaş ve sosyal grupta bireyi etkilemektedir. Anksiyete yaşanılan bir durumda gerçekten bir tehlike midir? Bunun cevabı çok önemlidir.  Gerçek bir tehlikenin olmadığı durumda anksiyete tepkisi veriyorsak ayrıca anksiyeteyi yönetmekte ve baş etmede güçlük çekiyorsak problem haline geldiğini söyleyebiliriz.

     

                                                ANKSİYETE OLDUĞUNU NASIL BİLEBİLİRİZ ?

      Anksiyete, fiziksel değişikler, psikolojik değişiklikler ve davranışsal değişiklikler olarak ortaya çıkmaktadır.

    Fiziksel Değişiklikler; Kas gerginliği artar, sempatik(terleme, KB ve solunum artışı, uzuvlarda titreme, kas gerginliği) parasempatik(kalbin duracağı hissi, baygınlık hissi, kramplar, karın ağrısı) aktivite artar. Stres hormonları, epinefrin, norepinefrin düzeyi yükselir. Kortizol, büyüme hormonu, prolaktin artar. Testestoron salınımı azalır.

    Fiziksel semptomun anlamını bilmezseniz bedeninizde ne olduğunu doğru olarak yorulayamazsınız. Beynim de tümör mü var? Kalp krizi geçiriyorum galiba? Bu düşünceler sizi daha fazla anksiyeteli yapar ve bu olumsuz duygu devam eder.

      Psikolojik Değişiklikler; Korku, panik, rahatsızlık duygusu. Baş edemeyeceğim duygusu, aklını yitiriyor olma duygusu, kalp krizi geçiriyor olma düşüncesi, hastalanmaktan korkma, endişelenme hissi. Çaresizlik, karamsarlık hissi.  İnsanların sana baktığı ve acayip davrandığın düşüncesi, aptalca davrandığın ve konuştuğunu düşünme, kaçma uzaklaşma ve güvenli bir yere gitme isteği gibi birçok etken görülebilir. Bu değişiklerin hepsi yaşanmayabilir, sadece biri çok yoğun yaşanabilir.

    Davranışsal, kognitif(bilişsel) değişiklikler; Konsantrasyon güçlüğü, dikkatte azalma, problem çözme becerisinde azalma, ortamdan uzaklaşma, insanlardan  uzaklaşma, kalabalığa girmeme, göz iletişiminde kaçınma, kendini ve başlarını eleştirme ve ağlama gibi durumlarla devam eder.

                                                  ANKSİYETEYLE BAŞ ETME YOLLARI

    Öncelikle baş etme yollarının ilk aşaması anksiyeteyi tanımak ve doğasını bilmemiz gereklidir.  Nasıl bir anksiyete yaşıyoruz bunun tanımını yapmak, yaşadığınız anksiyete neye benziyor ? olsa hangi renk olurdu ? Anksiyetinizi somutlaştırmak sizi daha çok rahatlatacaktır. Progresif gevşeme, kontrollü nefes alma gibi yöntemlerde anksiyetenizi azaltmakta yardımcı olacaktır. Eğer ki anksiyeteniz kontrol edemeyeceğiniz derecede yüksek yaşıyorsanız ayrıca işlevselliğini bozacak düzeye geldiyse bir uzmana başvurmanız gerekebilir.

  • Alerjik rinit ( saman nezlesi )

    Rinit, burun içi mukozanın iltihabi bir rahatsızlığı olup çeşitli sebeplere bağlı olabilir. Enfeksiyöz, non-enfeksiyöz, alerjik ve non-alerjik rinit olarak incelenebilir. Alerjik rinit (AR=saman nezlesi) en sık görülen tipi (%10-25) olup; diğer alerjik hastalıklar gibi giderek artan sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. Saman nezlesi, klinik olarak mevsimsel, yıl boyu süren ve yıl boyu sürüp mevsimsel artışlar gösteren klinik bulguları nedeniyle üç grupta incelenebilir.

    Bu sınıflamanın yanı sıra günümüzde bulguların devamlılığı, ciddiyeti ve yaşam kalitesi parametrelerini baz alan intermitan (aralıklı) veya persistan (devamlı); hafif ya da orta/ağır sınıflamaları da kullanılmaktadır. Saman nezlesi, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, hapşurma, burun kaşıntısı bulgularının en az ikisi veya daha fazlası ile karakterizedir. Bulgular günde bir saatten fazla sürmelidir. Hastalıktan sorumlu alerjenler; polenler, küf mantarı sporları, ev tozu akarları, havyan kaynaklı proteinler ve hamam böceği çıkartılarıdır. Nadiren gıda alerjenleri de saman nezlesi gibi solunum yolu alerjilerine neden olabilir. Saman nezlesinde tanı, bu hastalığa ait özel bazı sorularla alınan ayrıntılı bir hastalık hikayesi; burun, sinüsler, boğaz bölgesi ve akciğerlerin ayrıntılı muayenesi ile birlikte genel bir fizik muayene ile beraber laboratuar testleri yardımı ile konulabilir.

    Hastadan şikayetler öğrenilirken kapalı uçlu sorular (Burun tıkanıklığı var mı? Burunda su gibi akıntı var mı? Burunda kaşıntı var mı? Hapşurma var mı? gibi) sorularak durum netleştirilebilir. Bunun yanında hastada olabilecek göz, kulak, boğaz ve sinüslere ait bulgular sorulmalıdır. Üst hava yolunun böylece sorgulanmasından sonra, alerjik astım için de büyük risk altında olan bu hasta grubunda öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum, astım nöbeti gibi astıma ait bulguların da sorgulanması mutlaka gereklidir. Hastaların soygeçmişleri de yol gösterici olabilir. Ailede başka bireylerde alerjinin var olup olmadığı mutlaka sorulmalıdır. Saman nezlesi olan bir hastanın ailesinde de genellikle alerjik hastalık (rinit, astma, atopik dermatit gibi) olabilir. Mevsimsel özellikli saman nezlesi olan hastalarda burunda su gibi akıntı ve hapşurma en önde giden bulgulardır; buna rağmen yıl boyu alerjik nezlesi olan vakalrda ise daha sıklıkla burun tıkanıklığı bulgusu görülür. Hastaların bulgularının oluşma dönemleri de önemlidir. Polenler saman nezlesinin en önemli nedenidirler. Bu nedenle polen alerjisine daha hastalık hikayesi alınırken tanı konulabilir.

    Ülkeden ülkeye, bitki örtüsü ve iklim çeşitliliğine göre farklılıklar göstermekle birlikte çoğunlukla polenler kış haricinde diğer mevsimlerde mevs,msel saman nezlesine neden olabilmektedir. Ülkemizde ağaç polenleri en erken polenizasyona ve bulgulara neden olan alerjenlerdir. Ağaç polenlerinin Şubat ayının ortasından başlayıp Nisan ayı sonuna kadar polenizasyon yaptığı bilinmektedir. Çayır otu polenleri ise Mayıs ayı ortasından Ağustos ayı başına kadar polenizasyon yaparlar. Son baharda (Temmuz ayı ortalarından Ekim ayına kadar) ise yabani ot polenleri bulguların oluşmasından sorumlu alerjenlerdir. Mantar sporları da önemli bir alerjik nezle etkeni olup yıl boyu önemli alerjen kaynağı olabilirler. Ancak; daha çok Mayıs ve Ekim ayları arasında en çok karşılaşılırlar. Muayenede burunla birlikte diğer üst solunum yolu da dikkatlice gözden geçirilmelidir.

    Baş boyun, göğüs ve komşu bölgelerin de muayenesi yapılmalıdır. Alerjik nezle tanısı; hikaye ve iyi bir muayene ardından yapılacak testlerle desteklenmelidir. Bugün için birçok alerjen deri testlerinde uygulanmak üzere standardize edilmiş halde hazırlanmıştır. Bu test materyalleri ile uygulanabilecek en güvenilir test deri prick testidir. Ancak test mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanınca yapılmalı ve yorumlanmalıdır. Testin duyarlılığı ve özgüllüğü oldukça yüksek olup kolayca tekrar edilebilir olması en önemli avantajlarıdır. Hastalar en az 1 hafta-10 gün önce eğer alıyorlarsa antihistaminik (alerji ilaçları), antidepresan, grip ilaçları gibi tedavilerini kesmelidirler. Test esnasında pozitif ve negatif kontrol mutlaka uygulanmalıdır. İntradermal testler nadiren gerekli olabilir. Bunlar dışında kanda eozinofili (alerjik reaksiyonlardaki hücreler) ve total IgE (alerji antikoru) araştırmaları çok sınırlı yararları olan testlerdir. Hastalarda tarama testi olarak multi-RAST ya da phadiotop yöntemi denilen yöntemlerle sık rastlanan alerjenlere özgül IgE antikorlarının araştırılması kullanılabilir. Deri prick testinden korkan küçük çocuklar, antihistaminik tedavisini kesemeyen, birlikte lezyonlu deri hastalığı olanlar veya dermografizmi olan hastalar için alerjene özgül IgE’ ler bir miktar kan alınarak araştırılır.

    Bu amaçla ELISA, FAST ve RAST gibi testler kullanılır. Ancak bu testlerin duyarlılığı deri testlerine göre daha azdır. Burun akıntısından alınan sürüntü materyalinin eozinofili açısından incelenmesi de destekleyici olabilir. Non-spesifik ya da alerjenle uygulanan nazal provakasyon testi (burun uyarı testi) de son derece duyarlı bir test olup; hastalığın gidişini takip etmek amacıyla da kullanılabilir. Spesifik nazal alerjen provakasyon testleri son derece kıymetlidir; ancak, pahalı ekipmanlar gerektirmesi ve zaman alması açısından günümüzde halen daha çok araştırmalar için kullanılmaktadır ve rutin uygulaması kısıtlıdır. Özellikle mesleksel rinitin tanısında da faydalı olabilir. Radyolojik incilemeler nadiren gerekli olabilir. Bunlar dışında astım açısından solunum fonksiyon testi ve gerekli ise akciğer provakasyon testleri uygulanabilir. Sağlıklı günler dileğiyle… Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Alerjik astım ve cinsel yaşam

    Alerjik astım ve cinsel yaşam

    Cinsellik yaşamın doğal bir parçasıdır. Cinsel sağlık ve davranışı; aile, arkadaşlar, eğitim, kültür ve çevre gibi birçok etken belirler. Fakat, bazı hastalıklar cinsel sağlığı ve ilişki sırasında gösterilen eforu etkileyebilir hatta bozabilir. Astım, cinsel yaşam açısından, hastaların yaşam kalitesi algılamalarını önemsenmeye başlandığından bu yana üzerinde durulan bir konudur. Temel bilgi olarak astım toplumun %5’ini etkileyen, trakeo-bronşial ağacın terminal dallarının yaygın daralması ve obstrüksiyonu ile karakterize, bronkokonstrüksiyon ve mukus üretiminin aracılık ettiği kronik inflamatuvar, dönemsel, yaygın bir hastalıktır.

    Hastalık ataklar şeklinde gelişir ve bu atakları enfeksiyonlar, alerjenler, çeşitli egzersizler ve duygusal stres tetikleyebilir. Sonuç olarak kişilerin fiziksel aktiviteleri kısıtlanır, çalışma performansları düşer, gece uykuları bölünür, sıklıkla medikal tedavi almaları ve bazen de hastanede yatmaları gerekir. Yaşam kalitesi, genel olarak kişinin hastalığı ile ilgili olarak fiziksel, psikolojik ve sosyal fonksiyonlarına olan etkisini tanımlayan bir terimdir. Astımın yaşam kalitesi parametelerini etkilediğine dair hem jenerik hem de hastalık özgül anket formlarının kullanılarak elde edilen bir çok veri vardır (1,2).

    Hastalığın yaşam kalitesi parametrelerini ne denli etkilediğini inceleyen hem jenerik hem de hastalığa özgül anketler vardır (1,3,4). Astım, hastaların hayatını fiziksel, emosyonel ve sosyal açılardan etkileyen kronik bir hastalık olup son yıllarda hastalığın bu yönüyle de değerlendirilmesi oldukça ilgi çekici bir alan yaratmıştır. Seksüel yaşam da kişilerin normal hayatının doğal ve önemli bir parçası olup, birçok hastalıktan etkilenmektedir. Seksüel yaşama ait veriler yaşam kalitesi verilerinin önemli parçalarını oluşturmaktadır. Birçok hastalığın yaşam kalitesi parametreleri dışında kişilerin seksüel kalitelerini de etkilediğine dair çalışmalar mevcuttur (5,6). Son yılların ilgi çeken alanlarından olan yaşam kalitesi, seksüel yaşam kalitesi ve bunların hastalıklarla ilgisini değerlendiren çalışmalar giderek artmaktadır. Seksüel aktivite (koitus) astımı değişik yollarla tetikleyebilir.

    Kimi hastalarda seksüel heyecan ile birlikte anksiyetenin eşlik ettiği astım ve rinit atakları gelişir, nadiren de bazı hastalarda tek başına insan seminal sıvı alerjisine bağlı (HSPA=Human Seminal Plasma Allergy) (7,8) ya da kondom kullanımı sırasında görülen lateks alerjisi (7.9,10) kaynaklı aşırı duyarlılık reaksiyonları görülebilir. Postkoital astım “sexercise induced asthma (SIA)” ise seksüel heyecan dışında herhangi bir sebepten kaynaklanan astım atağıdır (11). Hasta ve partnerlerinin baskın özelliği anksiyete ve endişedir. Koital astımın aksine akut ataklar yerine koitus sonrası 4-6 saat sonra görülen geç astım yanıtlarıyla karakterizedir (11). SIA, egzersizin indüklediği bir astım şekli değildir. Seksüel aktivitenin ilk dakikalarından itibaren hastaların PEFR (peak expiratory flow rates) değerleri bariz bir şekilde düşerken merdiven çıkma egzersizindeki (ki bu egzersiz seks sırasında harcanan enerjiye denk olan bir egzersizdir) PERF değerlerinde bir düşüş görülmemektedir (12). Seksüel aktivite sırasında oluşan yoğun duygusal uyaranlar otonom sinir sitemi üzerinde parasempatik yönde bir dengesizliğe yol açarak mast hücrelerinden medyatörlerin salınmasına sonuç olarak hastada postkoital astım ya da rinit gelişmesine neden olur (11). Koitus ile ilişkili astım durumları iyi tanımlanmalı ve ayrılmalıdır.

    HSPA, kondom kullanımı ve SIA; koitus ile ilişkili olan ancak her biri farklı tedavi yaklaşımları gereken durumlardır. HSPA, vulvovajinit ile kolayca karıştırılabilirken, kondomun yol açtığı lokal belirtiler ve astım durumu, spesifik olmayan postkoital semptomlarla karışabilir. Kolayca tanı konulabilecek çoğu vaka hastaların utangaçlığı, çekinmeleri ya da klinisyenlerin yoğun poliklinik tempoları sırasında dikkatsizlikleri nedeniyle gözden kaçmaktadır.

    Ancak; tüm bunlarda en önemli çözümün, hasta değerlendirme esnasında son derece derin ve ayrıntılı bir anamnez almak olduğu aşikardır. Astımda cinsel hayatı etkileyebilen bir diğer neden de depresyondur. Hipoksi, sınırlı akciğer fonksiyonu gibi organik değişiklikler hastalığın ileri aşamalarında belirgin hale gelirken, depresif ruh hali ve sosyal faaliyetlerde kısıtlanma erken fazda görülür. Depresyon astımlı hastalarda semptomları ağırlaştırır, düşük libido, erektil disfonksiyon gibi cinsel fonksiyon bozukluklarına yol açar (13-16). Nefes darlığı ve boğulma hissi korkusu yaşayan hastalar cinsel temastan kaçınabilir ve sonuç olarak eşler arasında uyum sorunları oluşabilir (16,17). Fizyolojik olarak astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile benzer şekilde gonadal steroidleri etkileyebilir. Hipoksi, libido ile ilişkili temel hormon olan testesteron düzeylerinde düşüklüğe neden olur.

    Hipoksinin diğer bir etkisi, Nitrik oksit (NO) sentezi ve kavernöz dokuda cGMP aktivitesi için gerekli olan moleküler oksijen düzeylerini etkilemesidir ki bu yolla erektil disfonksiyona neden olabilir (18). Etkilenen sistem bakımından yakınlık gösteren KOAH gibi hastalıkların cinsel yaşam üzerine etkileri belgelenmiş olmasına rağmen astım için yeterince çalışma yapılmamıştır (19). Oysa ki cinsel efor düşünüldüğünde bu tür durumların astımlı bir hastanın cinsel yaşamını olumsuz yönde etkileyeceği aşikardır. Kaba bir yaklaşımla astımdan primer olarak etkilenen popülasyon %5 iken sekonder olarak etkilenen eş, ebeveyn ve çocuk popülasyonu hesaba katılacak olursa bu oran %10 ila 25 arasında dramatik bir değişim gösterebilir. Etkilenecek kişilerin muazzamlığı dikkate alınırsa konuya ciddi bir yaklaşım gerekmektedir. Gerek kapalı gerekse modern toplumlarda, hasta ve hekimler cinsel yaşam hakkında konuşmayı rahatsız edici bir konu olarak bulmaktadır (20). Kronik hastalığı olan kişiler sadece hastalıkları ile ilgili değil ayrıca cinsel yaşamları hakkında konuşmaya da teşvik edilmeli, tıp eğitimi içine hastalara cinsel konularda nasıl yaklaşılacağı konusunda pratik uygulamalar eklenmelidir (21,22). Astım tedavisinin uygun yönetimi için yaşam kalitesi ve dolayısıyla cinsel fonksiyonlar da önemlidir ve cinsel hayatlarında sınırlamaları olan hastaların astım kontrolünün iyi olduğunu söyleyemeyiz. Tüm bu veriler ele alındığında astımlı bir hastayı değerlendirirken son derece derin ve ayrıntılı bir anamnez almanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Hekimlerin bu görüşme esnasında hastasının özellikle cinsel yaşamla ilgili kısıtlanmaları ve diğer yaşam kalitesi parametrelerini mutlaka değerlendirmeye alması, yapacağı tedaviye buna göre değerlendirmesi gerekmektedir. Bunun dışında astım için uygulanan tedavilerin hastanın cinsel yaşam kalitesi üzerine olumlu veya olumsuz etkileri her vizite mutlaka değerlendirilmelidir. Tüm hastalıklarda olduğu gibi astımlı hastalar da bir bütün olarak ele alınmalıdırlar.  

    Kaynaklar: 1- Wilson SR, Rand CS, Cabana MD, Foggs MB, Halterman JS, Olson L, Vollmer WM, Wright RJ, Taggart V. Asthma outcomes: Quality of life. J Allergy Clin Immunol. 2012;129(3 Suppl):88-123. 2- Braido F, Baiardini I, Balestracci S, Fassio O, Ravera S, Bellotti M, Canonica GW. The relationship between asthma control and quality-of-life impairment due to chronic cough: a real-life study. Ann Allergy Asthma Immunol. 2008;101:370-4. 3- Ware JE, Sherbourne CD, Davies AR, et al. A short-Form Health Survey (SF-36) I. conceptual framework and item selection. Med Care. 1992;30:473-83. 4- Juniper EF, Guyatt GH, Ferrie PJ, Griffith LE. Measuring quality of life in asthma. Am Rev Respir Dis. 1993;147: 832-8. 5- Kirmaz C, Aydemir O, Bayrak P, Yuksel H, Ozenturk O, Degirmenci S. Sexual dysfunction in patients with allergic rhinoconjunctivitis. Ann Allergy Asthma Immunol. 2005;95:525-9. 6- Tristano AG. The impact of rheumatic diseases on sexual function. Rheumatol Int. 2009;29:853-60. 7- Kuna P, Kupczyk M, Bochenska-Marciniak M. Severe asthma attacks after sexual intercourse. Am J Respir Crit Care Med. 2004;170:344-5. 8- Shah A, Panjabi C. Human seminal plasma allergy: a review of a rare phenomenon. Clin Exp Allergy. 2004;34:827-38. 9- Turjanmaa K, Reunala T. Condoms as a source of latex allergen and cause of contact urticaria. Contact Dermatitis. 1989;20:360-64. 10- Kawane H. Coitus-induced asthma or condom-induced asthma? Chest. 1992;102:327-28. 11- Shah A, Sircar M. Postcoital asthma and rhitinis. Chest. 1991;100:1039-41. 12- Andrews JL (Jr). Sex and asthma. In : Weiss EB, Segal MS, Stein MS, ed Bronchial Asthma; 2nd edn. Boston : Little Brown & Co. 1985;932-33. 13- Kullowatz A, Kanniess F, Dahme B, Magnussen H, Ritz T. Association of depression and anxiety with health care use and quality of life in asthma patients. Respir Med. 2007; 101:638-44. 14- Casper RC, Redmond DE Jr, Katz MM, Schaffer CB, Davis JM, Koslow SH. Somatic symptoms in primary affective disorder: Presence and relationship to the classification of depression. Arch Gen Psychiatry. 1985;42:1098–110. 15- Nicolosi A, Moreira ED Jr, Villa M, Glasser DB. A population study of the association between sexual function, sexual satisfaction and depressive symptoms in men. J Affect Disord. 2004;82:235–43. 16- Başar MM, Ekici A, Bulcun E, Tuğlu D, Ekici MS, Batislam E. Female Sexual and Hormonal Status in Patients with Bronchial Asthma:Relationship with Respiratory Function Tests and Psychologial and Somatic Status.Urology. 2007;69:421-5. 17- Brown ES, Khan DA, Mahadi S. Psychiatric diagnoses in iner city outpatients with moderate to severe asthma. Int J Psychiatry Med. 2001;30:319–27. 18- Cellek S, and Moncada S: Nitrergic neurotransmission mediates the non-adrenergic non-cholinergic responses in the clitoral corpus cavernosum of the rabbit. Br J Pharmacol. 1998;125: 1627–9. 19- Fletcher EC, Martin RJ. Sexual dysfunction and erectile impotence in chronic obstructive pulmonary disease. Chest. 1982;81:413-21. 20- Basson R, Weijmar Schultz W. Sexual sequelae of general medical disorders. Lancet. 2007;369:409–24. 21- Svartberg J, Aasebø U, Hjalmarsen A, Sundsfjord J, Jorde R. Testosterone treatment improves body composition and sexual function in men with COPD, in a 6-month randomized controlled trial. Respir Med. 2004;98:906–13. 22- Blackstock F, Webster KE. Disease-specific health education forCOPD: a systematic review of changes in health outcomes.Health Educ Res. 2007;22:703–17. Sağlıklı günler dileğiyle… Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • GEVŞEME

    GEVŞEME

    Gevşeme

    Stres ile baş etme tekniklerinden biri olan gevşeme; dinlenme, rahatlama yaparak yapılır. Gevşeme tekniğiyle stres halinin negatif etkilerinden uzaklaşmak, stresin getirdiği hem psikolojik hem de bedensel rahatsızlıkların tedavi edilmesi hedeflenir.

    Gevşeme Sağladığında :

    • Kişinin solunumu daha rahat ve derinleşir,
    • Kalp atışları düzene girer,
    • Elleri, ayakları ve karnı sıcak; alnı serin olur
    • Metabolizması yavaşlar
    • Hormonları dengeye girer.

    Kişi, kaslarında gerginlik, ağrı, nefes alış verişinde düzensizlik, iştahsızlık, uyku problemleri, mide bulantısı gibi belirtileri fark ettiğinde gevşemeye bakmak duyar. Gevşeme egzersizine başlayabilmenin ilk adımı bu gerginlik belirtilerini fark etmekten gelir.

    Gevşeme iki türlü olabilir:

    1.Bedensel

    2.Zihinsel

    Bedensen gevşeme yapabiliyorken zihinsel gevşeme de onu takip eder. Meditasyon ve yoga örnek olarak verilebilir.

    Gevşeme egzersizinin temelini doğru nefes alma deneyimi. Doğru nefes almak başlı başına bir gevşeme yöntemidir.Stresin yoğunluğu arttıkça kişi. Normalde çalışırken 16 nefesalınırken, stres anında bu sayı 20’ye göre. Nefes alış verişi sıklaşınca göğüs ağrsı, çarpıntı, baş dönmesi, hafıza içi, dikkatsizlik, endişe ve paniğe benzer şikayetayetler görülebilir. Bütün bunlar için yavaşça, sakin ve derindennefes almaya çalışıyorum. Bu tür şikayetayetler için ileri egzersizi deneyebilirsiniz.

    Nefes Egzersizi:

    • Karnınız dolacak şekilde nefes alın.
    • Yavaşça burundan nefes alın.
    • Ağızdan nefes verin ve nefesinizi verirken duyacağınız şekilde ses edin.
    • Nefesinizi 4 ‘e kadar sayarak alın, 7’ye kadar sayarak tutun ve 8’e sayarak yapın.
    • Bu egzersizi en az 4 kez, en fazla 8 kez tekrarlayın ve haftada 2 gün yapın.

    Progresif Gevşeme:

    Bu gevşeme egzersizinde büyük kas grup istemli bir şekilde kasabiliyor gevşetilir. Kasıldığı ne kadar gerginse, bırakıldığında o dereceta gevşeme yaşanacaktır.

    Temel olarak gevşeme basamakları:

    • Vücudunuzdaki bütün kas gruplarını- ayaklarınızdan başınıza kadar sıra ve 5’e kadar sayarak gergin tutun.
    • Onu kas grubunu gevşetin ve derin bir nefes alın ve bu nefesi yavaşça alın.
    • Kaslarını krampa neden olacak kadar aşırı germiyor.

    Zihinsel uygulamalar:

    Zihninizi yoran düşüncelerden kurtulmak için meditasyonunuzu bir tekniktir. Bunun dışında gevşemeyi kavramsallaştırmak mümkündür. Kendinizi iyi ve güvende hissettiğiniz bir yeri hayalinizde canlandırarak, tam olarak oraya, orada bitene, oradaki işitsel görsel dokunsal duyumunuza odaklanmak bu rahatlama desteklenir. Gevşeme egzersizleri yapıldıkça kolaylaşan ve iyi hissettiren, bir aradadurulabilir.

    Farkındalık adına kendinize yöneltmeli sorular:

    • Nefesiniz: hızlı mı yavaş mı? Derin ya da yüzeysel mi?
    • Bedeniniz: bedeniniziunuz şu an nasıl? Size rahatsız hissettiren ya da gerginlik uyandıran bir şey var mı?
    • Çevreniz: Çevrenizde neler duyumsuyor neler farkediyorsunuz şu anda?
    • Düşünceleriniz: Aklsınız ne tür düşünceler geçiyor?
    • Duygularınız: Nasıl hissediyorsunuz?
  • Alerjik hastalıklara genel bakış

    Alerjik hastalıklara genel bakış

    Alerji, Yunanca ‘değişik iş veya değişik reaksiyon’ anlamına gelen bir kelime olup tıbbi olarak beklenmeyen “aşırı duyarlılık reaksiyonları” nı anlatmak için kullanılmaktadır. Yani, normal şartlarda vücudun reaksiyon vermesini beklemediğimiz bazı maddelere reaksiyon vermesini tanımlar. Alerjik hastalıklar bulgu olarak sanki tek bir organı ya da sistemi ilgilendiriyormuş gibi dursa da aslında sistemik bir hastalık tüm vücudu ilgilendirir. Bu hastalıklar; göz, deri, solunum ve sindirim sistemi gibi bir çok sistem ve organı etkilemektedir. Genel olarak alerjik şikayetlerin; yer, mevsim(mevsimsel, yılboyu), çevre faktörleri ile ilişkisi, diğer aile üyelerinde benzer alerjik şikayetlerin (atopik bünye) görülmesi gibi özellikleri de önem taşımaktadır. Alerjik hastalıkları ve bulgularını kısaca başlıklar halinde özetleyecek olursak;

    1. Alerjik rinit (= saman nezlesi)

    2. Alerjik konjonktivit (=göz alerjisi)

    3. Alerjik astım

    4. Atopik dermatit (=deri alerjisi)

    5. Ürtiker (kurdeşen) – anjioödem

    6. Alerjik gastroenteropati (=mide barsak sistemini ilgilendiren alerjiler)

    7. Anafilaksi

    8. İlaç alerjisi

    9. Böcek alerjileri Alerjik rinit; En sık görülen alerjik hastalıktır.

    Saman nezlesi, bahar alerjisi, burun alerjisi gibi isimleri de vardır. Hapşırma, burun akıntısı (su gibi), burunda kaşıntı ve burunda tıkanıklık bulgularının en az iki tanesinin günde en az bir saatten fazla sürmesi şeklinde bulguları vardır. Bu hastalık polenlere bağlı olarak bahar mevsimlerine özel olabilir, ya da ev tozu akarları (mite) veya hayvan alerjenlerine bağlı olarak tüm yıl boyu sürebilir. Hastalık genel olarak alerjik konjonktivit ve/veya sinüzit bazen de alerjik astım ile beraber görülür. Alerjik konjonktivit; Gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ile seyreder, az önce bahsedildiği gibi alerjik rinit ile sıklıkla beraber görülebilir. Daha çok mevsimsel olarak polenlere bağlı görülür. Alerjik astım; Klinikte en sıklıkla görülen alerjik hastalıklar solunum yolunun alerjik hastalıklarıdır. Bunlardan saman nezlesi ve astım birlikte görülebileceği gibi ayrı ayrı birer hastalık olarak da karşımıza çıkabilir. Saman nezlesi olan hastaların büyük bir çoğunluğunda astım gelişebileceği unutulmamalıdır. Bu hastalarda saman nezlesi şikayetleri ile birlikte öksürük, hırıltı, nefes darlığı gelişmesi astımı düşündürmelidir. Astım solunum yollarının en ciddi alerjik hastalıklarından biridir. Genel olarak yıl boyu alerjik rinitli kişilerde karşımıza çıkmakla beraber, mevsimsel alerjik rinite de eşlik edebilir. Ayrıca daha az da olsa hiçbir şekilde rinit ve/veya konjonktivit olmadan yalnız başına da görülebilir. Hastalarda tüm alerjik hastalıklarda olduğu gibi alerjenle temas sonrası şikayetler başlar. Ürtiker; Vücutta kaşıntı, deriden kabarık, kaşıntılı, kızarık lezyonlar şeklinde karşımıza çıkar. Çoğunlukla kısa süreli olup (6 haftadan daha az süren şekilde) bu duruma akut ürtiker denilir. Gıdalar ve ilaçlar akut ürtikerin en sık sebebi olan alerjenlerdir.

    Şikayetler 6 haftadan daha uzun sürüyorsa bu durumda kronik ürtikerden bahsedilir. Bu hastalarda alerjik sebeplerden ziyade başkaca hastalıklar bu duruma sebep olur. Bu durumda romatizmal hastalıklardan gizli kalmış enfeksiyon hastalıklarına kadar bir çok sebep taranmalıdır. Anafilaksi; Alerjen alınmasından çok kısa süre sonra ortaya çıkan ve maalesef dramatik sonuçlar doğurabilen bir durumdur. İlaçlar, gıdalar ve arı zehiri gibi alerjenler en sık sebep olarak karşımıza çıkar. İç sıkıntısı, el ayasında ve ayak tabanında kaşınma, yaygın kaşıntı, tansiyon düşüklüğü ve şok, soluk borusunda şişme ve nefes darlığı gibi bulgular çok ani olarak gelişir ve hastanın en yakın zamanda bir sağlık kuruluşuna gitmesini gerektirir.

    Alerjik deri hastalıkları; Deride kaşıntı, pullanma, renk değişiklikleri, derinin kalınlaşması şeklinde karşımıza çıkan atopik dermatit, hem sık görülmesi, hem de çocuklukta başlayan bu durumun gelecekte saman nezlesi ve astım gibi hastalıkların ön habercisi olması nedeniyle önemli bir alerjik hastalıktır. Derinin ikinci önemli alerjik hastalığı ürtikerdir. Ürtiker, yukarıda da bahsedildiği gibi akut ve kronik olarak iki formda karşımıza çıkabilir. Yuvarlak veya oval, beyaz veya kırmızı şişlikler şeklinde karşımıza çıkar. Lezyonlar birkaç milimetreden birkaç santim büyüklüğüne kadar olabilir. Ürtikerial lezyonlar genellikle 24 saat içinde kaybolurlar. Eğer 24 saatten fazla aynı yerde kalıyorsa vaskülit gibi farklı tanılar düşünülmelidir.

    Angioödem ise göz kapakları, dudaklar gibi cilt altı yumuşak dokunun daha gevşekçe olduğu bölgelerde şişlik şeklinde karşımıza çıkar. Şişlik olan bölgelerde kaşıntıdan ziyade daha çok hafif ağrı şikayeti vardır ve tipik olarak asimetriktir. Temas yoluyla olan deri alerjileri de bir diğer tipi oluşturur. Çeşitli ilaçlar, metaller, makyaj malzemeleri gibi pek çok nedene bağlı olarak genellikle 24-48 saat süren bir bekleme süreci sonrasında deriden kabarık, kaşıntılı, kızarık lezyonlar gelişir. Geç tip aşırı duyarlılık olarak tanımlanan bu durumda da hastanın alerjenden uzak durması temel kaidedir.

    Sindirim sisteminin alerjik hastalıkları Besinlere bağlı alerjiler de ağız içi veya ağız çevresinde lezyonlar, ishal, kusma, burunda akıntı, deride şişlik kızarıklık, astım, ile karşımıza çıkabilir. Bu durumda hastalar genel olarak kendilerine dokunan gıdayı ayırt edebilirler. Bu gıdanın bulunduğu herhangi bir yiyeceğin alınmaması temel çözümü oluşturur. Böcek alerjileri; Bir çok böcek zehiri ile ortaya çıkabilen bir durum olmasına karşın, en sık karşılaşılanı arı sokması ile ortaya çıkan alerjik reaksiyonlardır. Reaksiyon bazen maalesef ölüme kadar gidebilen anafilaksi tablosunu da oluşturabilir. Bu tür durumlarda genel korunma yöntemleri yanında diğer bazı alerjik hastalıklarda da uygulanan alerji aşısı (alerjen immünoterapi) hayat kurtarıcı ve yüz güldürücü sonuçlar doğurur.

    Sağlıklı Günler Dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruruz?

    Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruruz?

    Yapılan araştırmalarda dünyada her 100 çocuktan 20’si istismara uğramaktadır. Ülkemiz gibi ‘gelişmekte olan’ toplumlarda maalesef ki uluslararası literatürde daha fazla istismar olayı yaşandığı bilinmektedir.  Hiç şüphesiz, cinsel istismar çocuklarımızın başına asla gelmemesini umduğumuz bir olaydır. Öte yandan, bu konuyu uygun zamanda çocuklarımızla konuşmuş olmak, oldukça önemlidir. Çünkü çocuklarımızı cinsel istismardan korumanın en iyi yolu budur. Cinsel istismar konusunda bilgilendirilmiş çocuklar, bu talihsiz deneyimi engellemek ve yaşadıkları istismarı güvendikleri bir yetişkin ile paylaşmak konusunda daha hazırlıklı olurlar. Cinsel istismar çoğunlukla çocuğun yakın çevresindeki biri tarafından gerçekleşmektedir.

    Bu anlamda ebeveynlere düşen ilk ve en önemli görev, çocuklarını cinsellik ile ilgili bilgilendirmeye başladıkları okul öncesi dönemde, tam adıyla kullanılmasa da “cinsel istismar” konusuna değinmektir. Çocuğunuzun cinsel anlamda kendini korumasını sağlamak için bilgilendirici bir konuşmaya “Bedenimiz özeldir, oyun oynamak için kullanmayız ve başkalarının da bedenimizle oyun oynamasına izin vermemeliyiz” gibi bir ifadeyle başlayabilirsiniz. Çocuğunuza “iyi dokunuş” ve “kötü dokunuş”tan bahsedip, başkasına dokunmanın veya başkası tarafından dokunulmanın bir sevgi işareti olduğunu ve birine sarılmayı veya birinin ona sarılmasını, sevmesini istediğinde bunu söyleyebilmeyi öğretmelisiniz.

    Bununla birlikte ona, her dokunuştan hoşlanmayabileceğini; bu yüzden de karşısındaki kendisine hoşlanmadığı bir şekilde dokunuyorsa bunu da ifade edebilmesi, engelleyemediği takdirde de bir büyüğüne söylemesi gerektiğini öğütlemek çok önemlidir. Ona istemediği şekilde dokunan kişi ısrar etse bile kesinlikle bunu “sır” olarak saklamaması gerektiğini ve ancak gerçeği söylerse onu koruyabileceğinizi vurgulamak önem taşır. Anne-babalar iyi ve kötü dokunuşları anlatırken çocuklarını korkutup kaygılandırmadan, sakin ve yumuşak bir ifadeyle açıklama yapmaya özen göstermeliler. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise anne-babaların bu tarz konuşmalarda, “kötü dokunuş” lara çok fazla vurgu yapmamalarıdır. Çünkü olumsuz cinsel deneyimlere fazla dikkat çekmek çocuğun kaygılanıp en yakınlarından gelen sevgi ve şefkat içeren ‘iyi dokunuşların’ da yanlış algılamasına neden olabilir. Bu konu, çocuğunuzun yaşı ilerledikçe farklı bağlamlarda ele alınabilir.

    Bizler neler yapabiliriz;

    • Çocuklar bizleri dinlemezler, İZLERLER.

    • Çocuğunuzu tanımak ve onunla konuşmak aranızda ki güvenli bağı kuvvetlendirecektir.

    • Çocuğunuzun kimlerle birlikte zaman geçirdiğini bilmek sizin ve çocuğunuzun güvenliği açısından önemlidir.

    • Çevrenize yeni taşınan birisi varsa ve çocuğunuzla çok ilgilendiğini düşünüyorsanız, hakkında biraz bilgi toplayabilirsiniz.

    • Teknolojiyi yakından takip etmek önemli. Çocuğun ulaşabileceği her türlü internet iletişim hattını, kontrol etmeyi unutmayın. Ancak bu kontrol durumu baskıcı bir tutumda değil, çocuğunuz ile anlaşarak olmalıdır.

    • Çocuğunuzun arkadaşları ile iletişim içinde olun. Onları eve davet edip, arkadaşları ile tanışmayı ihmal etmeyin.

    • Çocuğunuzun son zamanlarda değişik davranışları olup-olmadığını gözlemleyebilirsiniz.

    • Çocuğunuzun yakınındaki kişilere karşı dikkatli olun, ancak denetlemeyi abartmayın. DENGE ÖNEMLİDİR.

    • Çocuğunuzla iletişiminiz bozuksa profesyonel destekle (çocuk psikiyatristi ya da psikoloğuna başvurun) iletişiminizi geliştirin.

    • Çocuklarınızın davranışlarını gözlemleyin. Değişiklikleri izleyin, nedenlerini bulun. Nedenini bulamadığınız durumlarda şüpheci olabilirsiniz.

    • Cinsel istismardan şüphe ederseniz çocuğunuzla onun anlayabileceği kelimelerle, doğru şekilde, panik yapmadan konuşmaya çalışın. Asla suçlayıcı ya da korkutucu olmayın.

    • Denetleme yaparken güvenini kaybetmeyin, gerekirse onunla konuşun ve anlaşın.

    • İnsanlara karşı güvenlerini sarsmadan bilgilendirme yapın. Örneğin; Saçını okşayan bir büyüğüne karşı sinirli bir tepki vermemelidir

    • Ona vücudun özel bölümlerini (Göğüs, bacak arası ve popo bölgesi) anlatın, gösterin, öğretin. Buralara kimsenin dokunamayacağını, ona özel olduğunu bilmesini, anlamasını sağlayabilirsiniz.

    • Doktorun sadece anne-baba yanındaysa bu özel bölgelere dokunabileceğini anlatmayı unutmayın.

    • Sır saklamamak gerektiğini anlatın. ASLA “bu aramızda sır” demeyin!

    • “Hayır” demeyi öğretin.

    • Cinsel istismar durumunda ne yapması gerektiğini anlatın. Biri onun özel bölgelerine dokunulduğunda “Hayır, dokunmanı istemiyorum” demesini öğretin. Buna rağmen dokunuyorsa; kaçması, çığlık atması, olayı anne ve babasına anlatmasını öğretin.

    • Şüphelendiğiniz durumlarda, cinsel istismarcı her kim olursa olsun olaya asla sessiz kalmayın, korkmayın, utanmayın ilgili kurumlara başvurun. Kurumların gizlilik ve uzman ekipler tarafından hassasiyetle çalıştığını bilin.

    Cinsel istismara uğrayan çocukta görülebilecek tepkiler;

    • Korku,

    • İçe kapanma, hayattan zevk alamama,

    • İkinci defa idrar-kaka kaçırmaya başlama,

    • Davranış problemleri,

    • Okul problemleri,

    • Cinsel problemler,

    • Yaşına uygun olmayan cinsel oyunlar

    • Yabancılardan korkma,

    • Nedensiz ve bedensel olmayan bulantı, kusma, karın ağrıları, baş ağrıları gibi sorunlar,

    • Öfke tepkileri, agresif davranışlar ya da öfkeyle baş edememe (Cinsel istismara uğrayan erkek çocuklarında en sık görülen bulgulardandır.)

    • Aşağılık duygusu, kendine zarar verme isteği. (Cinsel istismara uğrayan kız çocuklarında en sık görülen bulgudur)

    • Sürekli “karşı olma, karşı gelme” davranışları görülebilir.

    • Parmak emme, tırnak yeme görülebilir.

    • Her türlü davranışta abartılı olma,

    • Uyku bozuklukları,

    • Başka bir çocuğa aşırı ilgi duyma,

    • Kız çocuklarında erkek çocukların yanında güvensizlik ve strese girme,

    • Suçluluk hissi ve depresyon görülebilir,

    • Suça eğilim,

    • Panik ataklar (özellikle hemcinsinden saldırı yaşayan erkek çocuklarda izlenir) – Kirli ve değersiz olma hissi,

    • Kontrolsüz mastürbasyon,

    Yukarıda sayılan maddeler ve bunların dışında çocuğunuzda anlam veremediğiniz HER farklılıkta CİNSEL İSTİSMAR aklınızın bir köşesinde bulunmalıdır.

  • Bulantı – kusma

    Bulantı, yakın zamanda gerçekleşecek kusma isteğine karşılık gelir. Sıklıkla kusmadan öncedir ya da kusmayla birliktedir.

    Kusma, mide içeriğinin ağızdan istemli ya da istemsiz kuvvetle çıkarılması olayıdır.

    Öğürme, bulantı döneminde ,kusma öncesinde kuru kuruya olan yorucu ritmik aktivitedir.

    Regürjitasyon ( ağza yemek sıvı asid vs gelmesi), bulantı yokken karın ve diyafram kaslarının kasılmasıyla mide içerininin yukarı çıkmasıdır.

    Bulantı kusma çok sayıda hastalığın belirtisi olabilir;

    Karın içi sebeplere bağlı olanlar;

    1-mide çıkış yolu tıkanıklığı

    2-ince barsak tıkanıklığı

    3- kalın barsak tıkanıklığı

    4-barsağı besleyen damarların bozuklukları

    5- barsak iltihapları

    6-safra kesesi hastalıkları

    7- pankreas hastalıkları

    8- apandisit

    9-karaciğer hastalıkları (hepatit)

    10-midenin bozulmuş hareket bozuklukları

    11- reflü hastalığı

    Karın dışı sebeplere bağlı olanlar;

    1- kalpve akciğer hastalıkları hastalıkları

    2-iç kulak hastalıkları (vertigo )

    3-beyin hastalıkları (kanama, kanser)

    4-psikiyatrik hastalıklar (depresyon, psikojenik kusma)

    5- operasyon sonrası kusmalar

    6-dönemsel kusma sendromu

    İlaçlar ve diğer sebepler;

    1- kanser ilaçları

    2- antibiyotikler

    3- kalp ilaçları ( digoksin vs)

    4-diyabet ilaçları

    5- gebeliği önleyici ilaçlar (oral kontraseptifler)

    6-gebelik

    7- böbrek hastalıkları ( kronik- akut bönrek yetmezliği)

    8-asidozlar

    9- guatr hastalıkları

    10- böbrek üstü bezi hastalıkları

    11- alkol

    Kusmanın ayırıcı tanısında;

    Bulantı- kusmanın oluşum zamanı ve karakterine göre belli hastalıklar düşünülebilir;

    özellikle sabahları olan bulantı kusma, gebelik ve böbrek hastalıklarında görülebilir. İstemsiz, bulantı olmadan birden bire fışkırır tazda olan kusma kafa içi basınç artış ( beyin ödemi , beyin kanaması) durumlarında görülebilirYyemek sırasında ya da hemen yemek sonrasında görülen kusmalar psikolojik ,mide ülseri ya da gastrit gibi hastalıklara bağlı oluşabilir. Yine bulantıya eşlik eden şikayetlerde önemlilik arz eder. Bulantı kusma ile birlikte baş dönmesi varsa vertigo denilen iç kulak hastalığını, kusma ile geçen karın ağrısı mide ülserini düşündürebilir.

    Tüm bu anlatılanlardan anlaşılacağı gibi bulantı kusmanın bir çok sebebi olduğu gibi, eşlik eden semptomlarla birlikte birçok hastalığında bir belirtisi olabilir. Tedavisi altta yatan sebebe göre gerekli branş ve uzmanlar tarfından gerçekleştirilmelidir. Uzun süreli, inatçı, bulantı kusmalarda mutlaka bir uzmana danışmanız gerktiğini unutmayın.

    Uzm. Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Herkes Bir Şansı Hak Eder

    Herkes Bir Şansı Hak Eder

    “Yaşamımız süresince bizler farkında olmadan, hayatımıza dair olumlu veya olumsuz olarak bir çok karar vermekteyiz. Verdiğimiz bu kararları, hayatımızın belirli alanlarında uygularız. Bizleri, olumlu veya olumsuz kararlarımızı verirken etkileyen bir çok faktör bulunmaktadır. Bunlardan bazılarına bakacak olursak; çevresel faktörler, o andaki duygu durumumuz, stres, önyargılarımız vb. bir çok faktör bulunmaktadır.

    Biz bugün kısaca,  Önyargı nedir? Önyargılarımız nasıl oluşur? Önyargılarımız bizi nasıl etkiler? Önyargılarımız değişebilir mi? Sorularına yanıt arayacağız.

    Önyargı; farklı olan durumlar, farklı olan düşünceler, tanımadığımız veya yeni tanıştığımız insanlarla ilgili, topladığımız genel bilgiler karşısında, bu bilgileri yorumladığımız bir süreçtir. Önyargılarımız biz farkında olmadan beynimiz tarafından otomatik olarak gerçekleşmektedir.

     Peki bu otomatik süreç tüm insanlarda  aynı şekilde mi gerçekleşmektedir?
    Cevabımız hayır. Çünkü önyargılar, bizlerin ihtiyaçları, geçmişte edindiğimiz deneyimlerimiz ve gereksinimlerimiz sonucunda şekillenmektedir.

     Örneğin: Genç bir adam, bir  partide, tek başına duran zarif ve genç bir kadını fark eder. Genç adam, aradan bir süre geçtikten sonra, dikkatini çekmiş olan genç kadının aslında ne kadar sıkıcı bir kişi olduğunu düşünür ve başka bir tarafa doğru yönelir. Bu sırada genç kadın adama doğru gelir ve genç adamla sohbete başlar. Ancak genç adam, kadının sorularına kısa cevaplar vererek kadını geçiştirir ve oradan uzaklaşır. Daha sonra genç adamın arkadaşı, kaçmaya çalıştığı kadının ne kadar zarif ve güzel olduğunu söyler. Ancak genç adam arkadaşına, onun çok sıkıcı biri olduğunu ve ona eski kız arkadaşını hatırlattığını söyler. Burada genç adamın başına gelen şey, farkında olmadan devreye giren önyargıları olmuştur. Bu durum genç adamda,  genç kadın hakkında yanlış bir ilk izlenim oluşmasına sebep olmuştur.

     Hayatımız boyunca, biz farkında olmadan oluşmuş pek çok  yanlış  ilk izlenimlerimiz vardır. Bu durum belki de bizleri pek çok fırsattan alıkoymaktadır. Bu yüzden ‘ilk intiba son intibadır’ sözü yerine, oluşmuş veya oluşacak olan yanlış izlenimlerimizi düzeltmek için neler yapmalıyıza bir bakalım:

    1- Karşınızdaki kişiye, onu daha iyi tanımak istediğinizi söyleyin ve onun hakkında ne düşündüğünüzü bilmesine izin verin.
    2- Karşınızdaki kişiden ne beklediğinizi ona ifade edin.
    3- Son olarak, karşınızdaki kişiye, yanlış anlaşılmaları düzeltmek  için bir şans verin.
    Herkes bir şansı hak eder.”

  • vitamin b12 eksikliği

    Vitamin B12 hayvansal kaynaklı bir vitamindir. Günlük gereksinim 1 mikrogramdır. Emilebilmesi için midede yapılan intrensek faktör ile bağlanarak ince bağırsağa taşınmalıdır. Vücutta en yoğun depolandığı organ karaciğerdir.
    Vitamin B12 kan yapımında kullanıldığı için eksikliğinde anemi oluşur. B12 eksikliği sinir sisteminde de sorunlar yaratması bakımından çok önemli bir sağlık sorunu olabilir. El ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, denge bozuklukları hatta bunamaya benzer tablolara kadar çok değişik sinir sistemi sorunlarına yol açabilir.

    B12 EKSİKLİĞİ YAPAN DURUMLAR
    Vitamin B12 hayvansal gıdalarda bulunur, bitkisel gıdalarda yoktur. Vejeteryanlar vitamin B12 eksikliği için önemli risk grubudur
    B12 eksikliğinin en sık nedeni pernisiyöz anemi olarak bilinen hastalıktır. Bu hastalıkta midede bir çeşit gastrit gelişir ve vitamin B12 emiliminde görev yapan intrensek faktör yapılamaz. Bu da B12 emilimini bozarak anemiye yol açar.
    Ameliyatla midesi çıkartılanlarda B12 eksiliği orta çıkar. Kısmi çıkartma yapılanlarda total yapılanlara göre daha hafiftir.

    VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR
    Anemi yapan tüm nedenler gibi vitamin B12 eksikliği anemisinde de aşağıdaki genel yakınmalar olur: Halsizlik. Aneminin derinliği arttıkça halsizlik daha belirgin hale gelir.
    Çabuk yorulma, eforla gelen nefes darlığı, çarpıntı, solukluk, isteksizlik görülür. Anemisi derin olanlarda baş dönmesi, kulak çınlaması ve göz kararması gibi yakınmalar da eklenebilir.
    El ve ayak uçlarında karıncalanmalar, denge duyusu bozukluğu ve bunamaya benzer tablolar yapabilir. Sinir sistemi bulgularının erken tanısı çok önemlidir. Tanıda gecikilen durumlarda tedavi güçleşir.

    TANI NASIL KONACAK?
    B12 eksikliğinin akla getirilmesi önemlidir. Akla geldiği taktirde bir kan testiyle tanı konabilir. Sadece anemisi olanlarda değil uyuşma karıncalanma, baş dönmesi ve belki çok daha önemlisi bunama tanısı koymadan önce mutlaka vitamin B12 tayini yapılmalıdır. Başka bir nedene bağlı anemisi olan ama tedaviye yanıt vermeyen hastalarda da B12 eksikliği ekarte edilmelidir.
    Vitamin B12 eksikliği saptanan hastalarda bunun nedenine ait bir dizi inceleme yapılması gerekir.

    VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ
    Tanı konulduğunda tedavisi kolaydır.
    Vitamin B12 eksikliği yapan neden sıklıkla bağırsaklardan B12 emiliminin bozukluğu olduğu için tedavi kalçadan uygulanacak B12 iğneleriyle yapılır.
    Sinir sisteminde hasar oluşan hastalarda tedaviye erken başlanması çok önemlidir.