Mantar enfeksiyonları fırsatçı enfeksiyonlardır. Vücudun savunma mekanizmalarının kırılması, kronik veya akut bir şekilde olabilir yani zamanla veya birdenbire olabilir bunu fırsat bilerek ortaya çıkan genellikle içimizdeki bakteriyel floradan kaynaklanan bir aşırı çoğalma sonucu peydahlanır.
Şimdi bu ne demektir?
Uzun dönem hastalanmışızdır ve bir sürü antibiyotik kullanmak zorunda kalmışızdır. Evet antibiyotikler mikrobu kurutur ama vücudu da kurutur ve bizim mikro flora dediğimiz ve bağışıklık sistemimiz için çok ama çok gerekli olan vücut koruyucu kalkan görevi gören iyi huylu bakterilerimizi (laktobasiller vs.) de kurutur ; ortadan kaldırır; iste bazı sevimsiz bakteriler, mayalar ve mantarlar vücudumuzda aslında o kadar zayıftırlar ki ; kişide böyle bir durum gelişmeden ortaya çıkıp kendilerini gösteremezler.
Tabii kişi bu arada kötü besleniyorsa, tatlıları götürüyor, hamur işlerini hüpletiyorsa sosis vs. gibi kaynaklar tüketiyorsa bakteri ve mantarlar için muhteşem bir besi yeri oluşturur.
Artık beklenen sonumuz kaçınılmazdır. Bakteriyel ve mantarsal aşırı çoğalma= aşırı gaz; şişkinlik kabızlık, ve/veya ishal atakları; ciltte egzama, tırnaklarda ve/veya vajinal veya kasıkta mantar hızla kilo artışı, alerjik rinit (saman nezlesi) her şeye özellikle sonradan gelişen güneş alerjisi!
Anjio ödem ataklarına kadar gider! Şiddetli eklem ağrıları ağız kuruluğu, karın bölgesinde yağlanma çok tipiktir.
Ne kadar çabalarsa çabalasın kilo veremez veya bir yere kadar verir !
Bu hastalarda dışkının analizleri ve yine kişiye özel bir takım incelemeler çok ama çok önem arz etmektedir.
Mantar enfeksiyonunun ve bakteriyel aşırı çoğalmanın tipi ve yaygınlığının tam olarak tanımlanması önemlidir.
Altta yatan ve mutlaka var olan gizli şekerin ortaya konması gerekir.
Mutlaka tedavi edilmelidir.
Hastayla hekimin uzun yol arkadaşlığı başlamıştır. Bu hastayı kanser olmaktan şeker hastası olmaktan Alzheimer ve romatizmadan da kurtaracaktır tabii çok istemesi halinde.
Beraberce oluşturacakları yol haritasında özveri ve güven çatısı olmalıdır.
Kanıta dayalı tıp uygulanmalıdır.
İlgili branşlardan destek alınarak multi disipliner bir çatı oluşturulur.
Birey için çekirdek duygusal ihtiyaçları ihtiva eden ilişkiler ortadan kalktıktan sonra ortaya çıkan yeniden yapılanma süreci yas olarak tanımlanır. Kayıp veya yas süreci, sadece geri dönüşü olmayan bir ölüm olayı ile sınırlı değildir. Duygusal içerikli birçok ilişki tamamlandığında da önümüzdeki yaşama uyum sağlamayı amaç edinen bir süreçtir aynı zamanda. Freud’a göre, yas süreci kaybedilene dair kaynaklarını yaşamın geri kalanına aktarma çabasıdır ve birçok yönüyle acı hissettirir.
Ruh biliminin yıllar boyunca en önemli araştırma alanlarından biri yas tepkisi olmuştur. Kaybedilene ilişkin yas tepkisi; birey ile kaybedilen arasındaki ilişkinin niteliği, bireyin kayba atfettiği anlam, kaybın şekli, bireyin başaçıkma stratejileri ve kişilik özellikleri, bireyin psikososyal destek olanakları ile yakından ilişkilidir. Bu sebeple yasın bireye özgü olduğu söylenebilir.
Amerikan yas terapisti J. William Worden, kayıptan sonra ortaya çıkan yas tepkisinin bireyin bilişsel ve duygusal olarak yeniden yapılanmasına yardımcı olan bir görev olduğunu belirtmiştir. Worden normal yas tepkisinin görevini şu şekilde tarif eder: “Kaybedilen için geride kalanın yaşamında öyle bir yer bulunmalı ki, bu yer hem kaybedilene bağlı olmayı hem de kaybedenin yaşamına devam etmesine engel olmamayı sağlamalıdır.”
Elisabeth Kübler-Ross, yas üzerine çalışmaları ve gözlemleri sonucunda yas tepkisinin bazı aşamaları olduğunu ifade etmiştir. Kübler-Ross’a göre yas tepkisi; şok ve inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve çözülme (kabullenme) aşamalarını içermektedir. Şok ve inkar evresi, geridönüşü olmayan kaybın kabul edilememesi ve çoğunlukla uyuşma veya donakalma şeklinde tepkilerle karakterizedir. Öfke evresinde ise, kaybın kabullenilmeye başlanması ve kayba ilişkin bir sebep veya sorumlu arayışı söz konusudur. Pazarlık, bireyin kaybın geri dönüşünün olmadığı inanışının yerleşmeye başladığı ve umutsuzluk hislerinin yoğunlaştığı dönemdir. Depresyon evresinde, kayıp kabullenilmiş ve çökkünlük şeklindeki yakınmalar en yoğun seviyededir. Çözülme ise, geleceğe dair olumlu hislerin ve düşüncelerin yeniden organize olduğu son evredir. Bireyin kayıptan sonra bu evrelerden herhangi birinde saplanması, yasın uzamasına veya komplike olmasına sebep olabilir.
Yas belirtilerinin bir yılı aşması, uzamış yas tepkisini düşündürebilir ve ruhsal tedavi gereksinimini zorunlu hale getirir. Ancak bir yılı aşmamış yas süreçlerinde de ruhsal tedaviyi kaçınılmaz hale getiren durumlar söz konusu olabilir. Özellikle bireyin kayıptan sonra işlevselliği önemli ölçüde bozulursa, bedensel belirtiler (uyku ve iştahta ciddi değişiklikler gibi) önemli sorunlara sebep olursa, psikotik belirtiler (sanrı veya varsanılar gibi) varsa veya suisid (intihar) düşünceleri söz konusuysa süresine bakılmaksızın yas tepkisine müdahale gerekli olabilir. Yas tedavisinde, yasa özgü bilişsel müdaheleler ve terapi uygulamaları ile, gerekli hallerde psikotrop ilaç tedavileri uygulanabilir.
Kansızlık, sağlıklı ve yeterli kırmızı kan hücresinin olmaması nedeniyle, dokulara yeterince oksijen taşınamaması sonucu oluşan durumlar bütünüdür. Kansızlık kişide en sık olarak halsizlik ve yorgunluk ile kendini gösterir.
Aneminin birçok sebep ve çeşidi vardır. Kansızlığın kısa ve uzun süreli olmasına göre kişide oluşturduğu etkiler de ciddi ya da hafif olabilir.
Eğer kendinizde kansızlık olduğunu düşünüyorsanız mutlaka bir doktor ile görüşmelisiniz. Çünkü birçok ciddi hastalığın habercisi olabilir. Kansızlığın tedavisi basit besin desteğinden ciddi tıbbı tedavilere ( ilaçlar, kan transfüzyonu) kadar değişir. Bazı kansızlık türlerinden sadece sağlıklı beslenerek ve önerilen diyetlerle korunmamız mümkündür.
Belirtileri nelerdir?
Yorgunluk
Soluk cilt
Çarpıntı
Nefes darlığı
Göğüs ağrısı
Baş dönmesi
Dikkat eksikliği
Soğuk el ve ayaklar
Baş ağrısı
Ilımlı anemi döneminde bu semtomların birçoğu olmayabilir. Anemi derinleştikçe semptomlarda artış olur. Klinik oturur.
Ne zaman doktor görmelidir?
Sebepsiz yere yorgunluk hissettiğinizde bir doktora görünmeniz gerekir. Bazı kansızlık sebepleri örneğin demir eksikliği anemisi sık görülür. Yorgunluğun altında büyük oranda anemi çıkmasına rağmen, yorgunluğun birçok başka sebebi olabilir. Bunu her zaman kansızlığa bağlamayın.
Kansızlığın nedenleri;
vücüdumuz yeteri kadar kırmızı kan hücresi yapamıyordur
kanama: vucudumuzun ürettiği kırmızı kandan daha fazla kan kaybediyorsak
vücudumuz kırmızı kan hücrelerimizi yıkıyorsa
Yaygın görülen kansızlık sebepleri :
Demir eksikliğine bağlı kansızlık : Kemik iliğinin kan hüceresi yapabilmek için demire ihtiyacı vardır. Vücutta demirin yetersiz oluşu kan yapımını azaltır dolayısıyla kansızlığa sebep olur.
Vitamin eksikliğine bağlı kansızlık: Sağlıklı kan hücreleri için demire ek olarak vücudumuz folat ve vitamin B12’ye de ihtiyaç duyar. Diyetteki bu vitaminlerin eksikliğide kansızlık yapar. Bazen bu vitaminleri diyetle yeterince almamıza rağmen ya barsaklarda emilemez ya da vücut bunları işleyemez ve kansızlıkla sonuçlanır.
Kronik hastalıklara bağlı kansızlık: Bazı kronik hastalıklarda mesela; kanser, kronik böbrek yetmezliği, AIDS, romatoid artrit, crohn hastalığı ve diğer inflamatuar hastalıklarda kansızlık oluşur. Burada bu kronik hastalıklar kırmızı kan hücrelerinin yapım aşamasıda müdahalede bulunarak kansızlıkla sonuçlanmasına neden olurlar.
Aplastik anemi ( kansızlık) : Çok nadir görülen bu kansızlık tipinde kemik iliği yağ dokusu ile işgal edilmiştir ve kemik iliğinden kızmızı kan hücreleri üretilemez. Birçok hastalığa, ilaçlara, otoimmün hastalığa bağlı oluşabilir.
Kemik iliği hastalığı ile ilişkili kansızlıklar: Lösemi ( kan kanseri) ve miyelodisplazi gibi kan hastalılarında kemik iliği çeşitli sebeplerden kızmızı kan hücresi üretemez. Sadece kan kanserinde değil diğer birçok kanser türüde, kemik iliğinde üretimi baskılayarak kansızlığa sebep olabilir.
Hemolitik anemiler: Bu kansızlık türü kan hücrelerinin, kemik iliğinde üretilme hızından hızlı ve fazla miktarda, damarlarda ya da bazı organlarda yıkılmasından kaynaklanır. Bu anemiler kalıtsal olarak ya da sonradan gelişebilir
Orak hücreli anemi: Kalıtımsal olan bu hastalık , kırmızı kan hücrelerinde olan şekil bozukluğu nedeniyle, uzun vadede damar ya da çeşitli organlarda kan hücrelerinin yıkılmasıyla oluşur. Ciddi bir hastalıktır.
Diğer anemiler: Daha seyrek olarak görülen bir çok anemi çeşidi vardır. Mesala talassemiler. Bu hastalıklarda da kırmızı kan hücrelerinin yapı taşı olan hemoglobinde bozukluklar vardır.
Risk faktörleri:
Bazı faktörler kansızlık riskini arttırır.
Diyetteki bazı vitaminlerin azlığı: Diyetteki demir, vitamin B12 ve folat eksiklikleri kansızlık riskini arttırır.
Barsak hastalıkları: Emilim bozukluğu yapacak barsak hastalıkları ( crohn hastalığı, çölyak hastalığı gibi) kansızlık riskini arttırır. Çeşitli cerrahi barsak rezeksiyonları ( çıkarmaları) neden olabilir.
Menstruasyon ( adet görme) : Menopoza girmemiş kadınlarda demir eksikliği kansızlık için en büyük riski oluşturur. Çünkü menstruasyon ile kırmızı kan hücre kaybı olur.
Gebelik: Gebelik de demir eksikliği anemisi için artmış risktir. Bunun sebebi gebelikte artmış olan kan volümü ihtiyacı ve bebeğin gelişip büyümesi için kana olan gerekmesidir. Kısaca kana olan ihtiyaç artışından kaynaklanır.
Çeşitli kronik hastalıklar: Bir çok kronik hastalık,böbrek hastalığı , karaciğer hastalığı kanser gibi, kırmızı kan hücrelerinin ömürlerini kısaltır ve çabuk ölmelerine neden olurlar. Bazende kronik mide ülseri olanlarda yavaş yavaş olan kanalara bağlı uzun vadede demir eksikliğ anemisi oluşur. Yine kronik atrofik gastriti olanlarda vitamin B12 emilemediği için uzun vadede vitamin B12 eksikliği dolayısıyla vitamin B12 eksikliği anemisi olacaktır.
Kalıtsal hastalıklar: Ailede orak hücreli anemi, talessemi gibi kalıtsal hastalık öyküsü varsa doğacak çocuklar mutlaka taranmalıdır.
Diğer faktörler: Bazı enfeksiyonlar, kan hastalıkları, otoimmün hastalıklar, çeşitli toksik kimyasallara maruziyet (benzen), kullanılan çeşitli ilaçlar ( kanser ilaçları, bazı antibiyotikler) , kırmızı kan hücresi yapımını azaltabilir ya da yıkımını arttırarak kansızlığa yol açabilir.
Tedavi edilmemiş anemi birçok komplikasyona yol açar;
Ciddi yorgunluk: Tam oturmuş bir kansızlık kişide günlük işlerini yapamayacak kadar ciddi yorgunluk yapabilir.
Kalp problemleri: Kansızlık düzensiz kalp atışlarına , kalbin hızlı atmasına yani çarpıntıya yol açabilir. Çarpıntının ya da kalbin hızlı çalışmasının sebebi , kansızlığa bağlı olarak dokulara oksijen götürecek olan kırmızı kan hücrelerinin yetersizliğidir. Bunu kalp fazla çalışarak kapatmaya çalışır. Uzun vadede kalp yetmezliğne bile yol açabilir.
Ölüm: Ölüm sadece belli başlı nadir görülen bazı kalıtımsal kansızlıklarda olabilir. Orak hücreli anemi gibi)
Tedavi ve ilaçlar:
Demir eksikliği anemisi: Kansızlığın bu tipi diyette değişiklik yaparak ve demir alımını arttırarak tedavi edebilir. Eğer menstruasyon dışı bir kanamaya bağlı kan kaybı nedeniyle gelişmişse kanama yeri saptanıp kanama durdurulmalıdır.
Vitamin eksikliği anemisi: Folik asit ve vitamin B12 eksikliği anemisi folik asit ve vitamin B12 alımı ile tedavi edilebilir. Ancak sindirim sistemimizden, yiyeceklerde bulunan bu vitaminler, yeteri kadar emilemiyorsa özellikle vitamin B12 için iğne tedavsisi verilmelidir.
Kronik hastalık anemisi: Bu tip aneminin spesifik ( özel ) bir tedavisi yoktur. Burada önemli olan altta yatan hastalığı, var olan hastalığı tedavi etmektir. Eğer semptomlar ağırlaşır ya da artarsa , kan transfüzyonu , eritropoetin denilen (normalde böbreklerde üretilir) hormon dışarıdan verilerek kırmızı kan hücre yapımını uyarılır. Bu ise semptomları azaltır.
Aplastik anemi: Bu hastalık kırmızı kan transfüzyonunu içerir. Kemik iliği sağlıklı olmadığı için kesin tedavi seçenekleri arasında kemik iliği nakli vardır.
Kemik iliği hastalığına bağlı kansızlık: Bu tip kansızlıkta yine basit ilaç tedavilerinden kemoterapi ve kemik iliği nakline kadar değişen tedavi şekilleri vardır.
Hemolitik anemiler: Hemolize ( kan hücrelerinin parçalanması) sebep olacak şüpheli ilaçlardan , enfeksiyonlardan mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. . Bu anemilerde steroid ya da bağıklığı baskılayan ilaçlar kullanılarak, kırmızı kan hücrelerinin yıkılması engellenebilir. Kansızlığın ciddiyetine bağlı olarak kan transfüzyonu gerekebilir.
Orak hücreli anemi: Oluşabilecek komplikasyonların tedavisi yapılmalıdır. Kan hücrelerinin yıkımı sırasında damar yolu ile sıvı verilmesi, ağrının azltılması için ağrı kesiciler verilebilir. Gereğinde kan transfüzyonu yapılabilir. Kemik iliği nakli etkili tedavi seçeneklerindendir. Ayrıca bir kanser ilacı olan hidroksiüre tedavide kullanılabilir.
Önleme:
Kansızlığın birçok çeşidi önceden önlenebilir değildir. Ancak sık görüler demir eksikliği ve vitamin eksikliklerine bağlı kansızlıklar diyetle önlenebilir.
Demir: Demirden zengin besinler tüketilmelidir. Demir özellikle kırmızı et ve diğer beyaz etlerde bulunur. Fasulye , mercimek , demirden zengin tahıllardır. Koyu yeşil yapraklı sebzeler ve kuru meyveler de demirden zengindirler.
Folik asit: Turunçgiller ve sularında, muz, koyu yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller, tahıl ve makarnada bolca bulunur.
Vitamin B12: Doğal olarak et ve süt ürünlerinde bolca bulunur. Ayrıca tahıllarda da bolca bulunur.
Vitamin C: C vitamini içeren , turunçgiller, karpuz, çilek gibi meyveler ese demir emilimini arttırır. Bunların bolca yenilmesi besinlerdeki demirin emilimini arttırır.
Anksiyete bozukluğu’nu bir şemsiye gibi düşünebiliriz bu şemsiyenin altında bu bozukluğa bağlı görülen birçok durum vardır. Bunlardan biri panik atak sendromudur. Örneğin; panik atak sırasında yoğun kaygı hissedebilirsiniz ayrıca terleyebilir, göğüs ağrınız olabilir veya çarpıntı hissedebilirsiniz (alışılmadık derecede güçlü veya düzensiz kalp atışları gibi). Bazen boğuluyor veya kalp krizi geçiriyor gibi hissedebilirsiniz. Bu şemsiyenin altında bulunan başka bir kaygı sorunu; Sosyal kaygı bozukluğu. Ayrıca sosyal fobi olarak da adlandırılan durum, günlük sosyal durumlar hakkında çok büyük bir endişe hissettiğiniz, başkalarının sizi yargıladığını, sosyal ortamlar da utanç duygusu veya kendinizi gülünç biri olarak görebilirsiniz. Başka bir durum da fobiler. Yükseklik veya uçma gibi belirli bir nesne veya durumdan dolayı yoğun bir korku hissedersiniz. Korku uygun olanın ötesine geçer ve normal durumlardan kaçınmanıza neden olabilir. Başka bir durum ise Yaygın anksiyete bozukluğu. Sebepsiz, aşırı, gerçekçi olmayan endişe ve gerginlik hissetme ve kaygı veren durumlardan kaçınma.
Depresyon nedir?
Depresyon kısaca belli bir süre devam eden ( en az 2 hafta) süreğen çökkün duygudurum, ilgisizlik ve haz alamamadır. Diğer yaygın görülen belirtiler ise enerji azlığı, yorgunluk, uyku sorunları, anksiyete, iştahta belirgin değişim, değersizlik düşünceleri, suçluluk, kararsızlık, huzursuzluk, ajitasyon, umutsuzluk, intihar düşüncesi veya davranışı, ani sosyal değişim, iş kaybı veya stresli iş yaşamı, sosyal dışlanma ve sağlıksız yaşam alışkanlıkları gibi. Bu belirtiler depresyon belirtilerine benzeyen herhangi bir fiziksel sağlık sorununa bağlı olmamalı. (Triod, Anemi, Vb.) Aynı zamanda bu belirtiler yas sonrası dönemde görülebilir ve karıştırılmamalıdır.
Depresif insanlar depresif olmayan insanlara göre farklı düşünürler. Örneğin; depresyondaki insanlar kendilerini, çevrelerini ve geleceği olumsuz, karamsar görme eğilimindedirler. Sonuç olarak, depresyondaki insanlar gerçekleri olumsuz yönden yanlış anlama ve meydana gelen talihsizlikler için kendilerini suçlama eğilimindedir. Bu olumsuz düşünme ve yargı tarzı olumsuz bir önyargı işlevi görür; depresif kişilerin durumları gerçekte olduğundan daha kötü olarak görmelerini kolaylaştırır ve bu gibi insanların stresli durumlara yanıt olarak depresif semptomlar geliştirme riskini arttırır
Aoran Beck’e göre depresif bireylerde işlevsel olmayan inançlar (dysfunctional belief) tarafından oluşturulan olumsuz düşünceler vardır. Olumsuz düşüncelerin artışı ve depresyon arasında bir ilişki vardır. Olumsuz düşünceler de artış depresif belirtilerde de artış sağlar.
Beck ayrıca depresif insanların düşüncelerinde üç ana işlevsiz inanç temasının (veya “şemalar”) olduğunu öne sürüyor: 1) Ben kusurlu veya yetersizim, 2) Bütün deneyimlerim yenilgi veya başarısızlıkla sonuçlanıyor, ve 3) Gelecek umutsuz . Bu üç tema Negatif Bilişsel üçleme olarak tanımlanmaktadır. Bu inançlar birinin bilişinde mevcut olduğunda, depresyonun ortaya çıkması çok muhtemeldir.
Örneğin, işten çıkarıldınız kendinizi başarısız, yetersiz ve işlevsiz görüyorsunuz ve bir daha iş bulabileceğinize inanmıyorsunuz. Fakat işten çıkarılmanızda etkili olan başka nedenlerde olabilir ekonomik sorunlar belki işveren küçülmeye gidiyordur ve belki başka çaresi yoktur. Fakat bu üç ana işlevsiz şema ile alternatif düşünceleri görmeniz çok zor. Muhtemelen işten çıkarılma durumunuzun kişisel bir başarısızlıktan kaynaklandığı sonucuna varacaksınız ve durumunuzun umutsuz olduğuna. Depresyondaki insanlar olumsuz beklentileriyle uyuşan bilgilere seçici ilgi göstermeye ve bu beklentileriyle çelişen bilgilere seçici dikkatsizlik gösterme eğiliminde olacaktır. Olumsuz olaylara verilen önemi ve anlamı büyütme ve olumlu olayların önemini ve anlamını en aza indirme eğilimindedirler. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleşen tüm bu manevralar, depresif bir kişinin temel olumsuz şemalarını çelişkili kanıtlar karşısında sürdürmeye yardım eder ve kanıtlar daha iyi olacağına inandığında bile gelecek hakkında umutsuz hissetmelerini sağlar.
Böcek sokmalarına karşı görülen alerjik reaksiyonlar sıkça görülen durumlardır. Bazen hayatı tehdit edebilecek ve dramatik olarak sonuçlanabilecek reaksiyonları da içermesi nedeniyle son derece ciddi sağlık problemlerinden birisidir. Böcek sokmalarına karşı gelişen en ciddi reaksiyonlar arı sokmaları ile karşımıza çıkmaktadır. Arı sokması ile meydana gelen ölüm olaylarının sıklığı da hiç de az değildir. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ nde her yıl 40’ ın üzerinde, Avrupa’ da ise 20’ nin üzerinde ölüm bildirilmektedir. Ancak, birçok arı sokması sonucu oluşan ölüm vakasının maalesef halen tanınamadığı da bir gerçektir (1,2).
Arı sokmasına bağlı ölümcül alerjik reaksiyon (anafilaksi) sıklığının toplum genelinde % 0.4 ile % 5 arasında olduğu bilinmektedir (3). Ülkemizde ise bu sıklık yapılan birkaç çalışma sonucunda % 2 civarında bulunmuştur (4-6).
Arı sokmasını takiben, genel bir reaksiyonun geliştiği bilinen ve arı zehirine özgül alerji antikorları (IgE) tespit edilen hastalar daha sonra tekrar benzer bir reaksiyon görülmesi açısından risk taşımaktadırlar; bu nedenle mutlaka tedavi edilmelidirler. Arı zehiri ile oluşan reaksiyonların tedavisi üç başlık altında incelenebilir: a. Korunma; b. İlaç tedavisi; c. Arı aşısı (Venom immünoterapi=VİT) (7). Bu makalede bu tedavi modellerinden “VİT” üzerine odaklanılacaktır.
VİT Uygulanacak Hastanın Seçimi ve VİT Gerekliliği:
Alerji aşısı tedavisi (Alerjen spesifik immünoterapi=ASİ)’ nin en önemli kaidesi doğru hasta seçimidir. Bu genel kaideye uygun olarak VİT’ de de en önemli nokta doğru hasta seçimidir. Yani VİT gerekliliğinin en önemli noktası, “bu tedaviyi kim almalıdır?” sorusuna doğru yanıt vermektir. Normalde bir böcek sokması sadece bir bölgede (lokal) reaksiyon, büyük lokal reaksiyon (ağır ve uzamış şişkinliğe yol açan reaksiyon), tüm vücut cildini ilgilendiren reaksiyon (başka bir problem olmadan kurdeşen=ürtiker, anjiyoödem, kızarıklık) ya da ölümcül reksiyon (anafilaksi; hipotansiyon, baş dönmesi, nefes darlığı ya da boğazda tıkanma, boğulma) ile sonuçlanabilir (7). Hastanın böcek sokması sonucu oluşan son reaksiyonunun ayrıntıları immünoterapiye başlanması, immünoterapinin devamı ve niteliği konusunda önemli bir özelliğe sahiptir. VİT gerekliliği; ayrıntılı hikaye, venom alerjenleri ile yapılan deri testi ya da venom spesifik IgE’ nin kan testi ile doğrulanması ile ortaya konulabilir. Bunun dışında son zamanlarda üzerinde daha yoğun olarak durulan önemli bir nokta da yaşam kalitesidir. Normalde VİT gerektirmeyen hastalarda VİT uygulanması yaşam kalitesi konusunda fayda sağlayabilmektedir. Yayınlanan bazı çalışmalara göre VİT alan hastalarda yaşam kalitesinde önemli düzelmeler saptanmıştır (8).
VİT hali hazırda alerjik hastalıklar içinde aşı tedavisi açısından, uygulanan en etkili tedavi olarak görülmektedir. VİT ile ilgili ABD’ nde ve İsviçre’ de yapılan kontrollü klinik iki çalışma bu tedaviyi değerlendiren araştırmalar arasında öne çıkmıştır (9,10). Her iki çalışmanın da sonuçları çok benzer olarak görülmektedir. Amerikan çalışmasının sonuçlarına göre VİT’ nin % 98 etkili olduğu gözlenmiştir.
Arı sokması sonucu sadece geniş lokal reaksiyonu olan hastalarda sistemik reaksiyonun daha sonraki arı sokmaları ile gelişme ihtimalinin düşük olması nedeniyle VİT genellikle önerilmez. Ancak bu hastalarda VİT, ölüm riski korkusunu azaltması ile yaşam kalitelerini arttırdığı için faydalı olabilir. Yine bu hastaların bir kısmı aşırı şişme ve kabarmalarının ve birçok kez kortizon olma ihtiyaçlarının azalması nedeniyle bu tedaviyi almayı tercih ederler. Ayrıca bazı çalışmalara göre bu hastalarda yapılan VİT’ nin kabarıklık ve şişlik büyüklüğünü ve sürelerini azalttığı ve bu tedaviyi almayanlara göre az da olsa değişimler yaptığı gösterilmiştir (11,12).
VİT Modelleri:
Hekimler, bütün immünoterapi tedavilerinin başlangıcında; bu tedaviyi, kime, nasıl, hangi dozda, hangi aralıkta ve ne kadar süre ile tedavi yapacağı konusunu ayrıntılı olarak irdelemelidirler. VİT’ nin de ASİ gibi değişik uygulama modelleri vardır. Örneğin idame doza 4-6 ayda ulaşılan rejimler dışında bu doza 6-8 haftada da çıkılabilen hızlı rejimler vardır. Venom ile uygulanan immünoterapideki hızlı rejimlerin diğerlerine göre daha güvenli olduğunu gösteren çalışmalar vardır (13-17). Bunun dışında önemli bir başka konu da idame dozudur. İdame doz, her bir venom için 100 μg olmalıdır. Düşük dozlar tam olarak etkili bulunmamıştır.
VİT’ de idame aralıkları da değişkenlik gösterebilir. Solunumsal alerjiler için uygulanan immünoterapi tedavisinde idame doza ulaşıldıktan sonra immünoterapi uygulama aralıkları 1-4 hafta arasında olabilir, VİT’ de ise 4-8 hafta arasında değişmektedir. İmmunoterapi süresi de tam olarak çalışılmamasına rağmen solunumsal alerjenle yapılan immünoterapi kadar sürdürülebilir. Hatta son dönemlerde bu tedavinin hayat boyu sürmesi konusunda bir eğilim vardır. Normalde solunumsal alerjenle yapılan immünoterapi bittikten 5 yıl sonra bu hastaların % 35-50’ sinde semptomlar tekrar görülebilir (18-21). Ancak; VİT bittikten 5 yıl sonra ise arı alerjisi hastalarının % 85’ i tekrar sokulma ile reaksiyon göstermezler (22). Ancak bunda immünoterapi dışında başka nedenler de etkili olabilir. Örneğin; solunumsal alerjenle kişiler her gün karşılaşabilmesine rağmen, yeniden arı sokması çok daha nadir bir durumdur.
Çeşitli VİT uygulamaları vardır. 6 saat içinde idame doza çıkılan ultra-rush, Avrupa’ da yaygın olarak uygulanan 2-3 günde idame doza ulaşılan rush, 6-8 haftada idame doza çıkılan modifiye rush yöntemi veya klasik haftalık enjeksiyonlar şeklinde 3-6 ay uygulanan yöntemlerden biri seçilmelidir. İdame aralığı 4 hafta olarak belirlenmiştir. Pratik uygulamada kabul edilmiş 6-8 haftalık uygulama ile ilgili yayınlanmış literatür yoktur (23). Son zamanlarda ise 12 haftalık aralarla yapılan uygulamanın güvenliği ile ilgili yayınlar vardır (24). İmmünoterapi süresince her enjeksiyon gününde antihistaminik alınmasının hem lokal hem de bazı sistemik reaksiyonları anlamlı düzeyde azalttığı saptanmıştır (25,26).
Standart idame doz daha önce de belirttiğim gibi 100 μg’ dır. Bununla birlikte 50 μg uygulamanın etkin olduğu belirtilse de 200 μg’ lık uygulamalar da vardır. Yüksekçe olan bu dozun daha etkin olduğu bildirilmiştir (27). Ancak bu dozun yan etki riskleri beklendiği üzere daha fazladır.
VİT Etkinliği:
Etkinlik açısından bakıldığında karışım yaban arısı immünoterapi %98, yalın venom immünoterapi %85 ila %90, bal arısı için immünoterapi %75 ila %85 etkili bulunmuştur (28). Etkinlik olarak, arı sokması sonucu oluşabilecek olan genel reaksiyonların tamamen ortadan kaldırılmasından bahsedilmektedir. Rueff ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, idame doz 200 μg’ a kadar yükseltilmiş ve hastalar sistemik reaksiyonlara karşı tam olarak korunmuşlardır (27). Ancak bu uygulama her hastada gerekli değildir. Esas problem tedavinin hangi hastalarda başarısız olacağının önceden kestirilememesidir. Ancak, tedavi ile arı zehirine karşı oluşan özgül koruyucu antikor (IgG) düzeyinin ölçülmesi sayesinde tedavinin hangi hastalarda başarısız olacağının belirlenebileceği bildirilmiştir (29).
VİT Ne Zaman Kesilir?
Bir çalışmada venom-özgül IgG antikor yanıtı takibi ile VİT’ nin ne zaman kesileceği ile ilgili ipuçları elde edilmiştir. Venom-özgül IgG düzeyi, 4 yıl veya daha az süre tedavi almış olan hastalarda klinik korumanın göstergesi olarak kullanılmıştır. Ancak 4 yıldan daha uzun süre VİT uygulanan ve hatta venom-özgül IgG düzeyleri düşük olan hastalarda sistemik reaksiyonların daha az sıklıkta görülmesinin 4 yıldan sonra farklı başka koruyucu mekanizmaların rol alması ile açıklanmıştır. Bugün için immünoterapi ile ilgili bilgilerimiz artmış olmakla beraber immünoterapinin 4. yılından sonra immün toleransa yol açan mekanizmalarla ilgili bilgilerimiz kısıtlıdır (30,31).
Yapılan çalışmalarda immünoterapinin 5. yılından sonra ortalama venom-özgül alerji antikoru (IgE) düzeylerinin azaldığı gösterilmiştir. Bu bulgular 5. yıldan sonra immünoterapinin kesilmesi gerekliliğini düşündürmüştür. Bu çalışmalara en az 5 yıl VİT almış hastalar dahil edilmiştir. Tedavi kesildiğinde hem deri testi hem de kan testi sonuçlarında 10 kat azalma olmasına karşın hastaların % 75’ inde deri testi pozitifliği devam etmiştir (32).
VİT Ne Kadar Süre İle Korur?
Tedavinin bitirilmesinden sonraki uzun dönem koruyuculuğu ile ilgili yapılan bir çalışmada tedavi bitiminden 13 yıl sonraki durum değerlendirilmiştir. 113 hastanın değerlendirildiği bu çalışmada tedavinin kesilmesinden sonraki ilk 4 yılda sokulma sonrası % 10 hastada sistemik reaksiyon görülmüştür. Tedaviden sonraki 5 ila 13 yıl ki ortalama 9.6 yıl süresince sistemik reaksiyon görülme oranı da halen % 10’ lardadır. Bu çalışmada, tedavinin kesilmesinden 10 yıl sonra bir kez arı sokması sonrası reaksiyon gelişme riskinin % 10, çok sayıda sokulma sonrası riskin % 17 olduğu gösterilmiştir (22).
İmmünoterapi sırasında yan etki olarak genel reaksiyon görülen hastalarda tedavi sonrası sokulma ile genel reaksiyonların tekrar görülme oranı % 46, görülmeyen grupta ise % 8’ dir (33). Dolayısıyla, VİT esnasında yan etki olarak genel reaksiyon görülmesi iyi haber değildir.
VİT uygulandıktan sonra arı sokması ile ortaya çıkan reaksiyonlar VİT öncesine göre daha az ciddi olmaktadır; ancak, nadiren ciddi reaksiyonlar da gözlenmiştir. Tekrar riskinin değerlendirilmesinde hastanın tedavi öncesi öyküsü çok önemlidir. Yapılan iki çalışmada tedavi öncesi ciddi reaksiyon öyküsü olan hastalarda tekrar riskinin yüksek olduğu gösterilmiştir (34,35). Ayrıca, ciddi reaksiyon öyküsü olan hastalarda tedavi kesilmesinden sonra tekrar sokulma olduğunda reaksiyonların daha ciddi olduğu saptanmıştır. Bu yüzden ölümcül reaksiyon gelişmiş olan hastalar ömür boyu immünoterapiye devam etmelidir.
VİT Süresi:
VİT’ nin süresi ile ilgili çoğu çalışmada özellikle çocuklarda 3 yılın yeterli olduğu belirtilmekle birlikte kan testi sonuçlarında azalma ve deri test sonuçlarının negatifleşmesi gibi kriterler aranmıştır (36,37). Bunun yanında VİT’ ye 5 yıl devam edilmesinin 3 yıldan daha iyi olduğunu belirten çalışmalar da vardır (35). Lerch ve Muller’ in çalışmasında 50 aydan fazla tedavi alanlarda bu süreden daha az tedavi alanlara göre daha az reaksiyon görüldüğü bildirilmiştir (38). Tüm bunların dışında Muller ve arkadaşları bal arısı alerjisinin eşek arısı ve yaban arısı alerjilerinden farklı olduğunu belirtmiştir (28). Bal arısı alerjisi hastalarında tedavi sırasında daha fazla reaksiyon görülebileceği ve tedavi kesilmesi sonrasında da tekrarlamalar olabileceği gözlenmiştir. Özetle; VİT sırasında ölümcül genel reaksiyon gösteren hastalarda, bal arısı alerjisi olan hastalarda ve tedavi süresi 5 yıl olmamış hastalarda immünoterapi kesilmemelidir. Ayrıca; yaş, altta yatan tıbbi sorunlar, maruz kalma sıklığı göz önünde bulundurulmalıdır.
Sonuç olarak, VİT ile ASİ arasında benzerlik ve farklılıklar vardır. İmmünolojik ve çevresel faktörler tedaviyi etkileyebilir. VİT’ nin arı alerjisinde koruyucu etkiye sahip olabilmesi için tedavi öncesi alerjinin doğal öyküsü iyi bilinmelidir. Bunun dışında VİT esnasında yan etki olarak ortaya çıkan genel reaksiyonlar, venom-özgül IgG ve IgE düzeyleri tedavi açısından yönlendirici olabilir. Tedavi sonrası uzun süreli korunma çoğu zaman elde edilmesine rağmen, nadiren çok uzun süreli hatta bazen ömür boyu VİT gerektiren hastalar olabilir. Kaynaklar:
1- Golden DBK. Allergic reactions to insect stings. In: Bierman CW, Pearlman DS, Shapiro GG, Busse WW (eds). Allergy Asthma and Immunology from Infancy to Adulthood. Philadelphia: WB. Saunders Comp., 1996:348-54.
2- Yunginger JW. Insect allergy. In: Middleton E, Reed CE, Ellis EF, Adkinson NF, Junginger JW, Buse WW (eds). Allergy Principles and Practice. St. Louis: Mosby, 1993:1511-24. 3- Muller UR. Hymenoptera venom hypersensitivity: An update. Clin Exp Allergy 1998;28:4-6. 4- Kalyoncu AF. Honey allergy in Ankara. Allergy 1997;52:876-7. 5- Kalyoncu AF. The prevalence of Hymenoptera stings in primary school children in Ankara. Int Rev Allergol Clin Immunol 1998;4:136-8. 6- Kalyoncu AF, Demir AU, Ozcan U . ve ark. Bee and wasp venom allergy in Turkey. Ann Allergy Asthma Immunol 1997;78:408-12. 7- Kalpaklıoglu AF. Böcek Allerjisi. Astım Allerji İmmünoloji 2003; 1: 44-53. 8- Oude-Elberink JNK, deMonchy JGR, vanderHeide S, Guyatt GH, Dubois AEJ. Venom immunutherapy improves health-related quality of life in yellow jacket allergic patients. J Allergy Clin Immunol. 2002; 110:174-182. 9- Hunt KJ, Valentine MD, Sobotka AK, Benton AW, Amodio FJ, Lichtenstein LM. A controlledtrialof immunotherapy in insect hypersensivity. N Engl J Med. 1978; 299:157-161. 10- Muller U, Thurner U, Patrizzi R, Spiess J, Hoigne R. Immunotherapy in bee sting hypersensivity: bee venom versus wholebody extract. Allergy. 1979; 34:369-378. 11- Walker R, Jacobs J, Tankersky M, Hagan L, Freeman T. Rush immunutherapy for the prevention of large local reactions secondary to imported fire ant stings. J Allergy Clin Immunol. 1999; 103:S180. 12- Golden DBK, Hamilton RG, Kelly d, Kgey-Sobotka A, Norman PS, Lichtenstein LM. Venom immunotherapy for large local reactions to insect stings: a pilot study( abstract). J Allergy Clin Immunol. 2004;113:S174. 13- Golden DBK, Valentine MD, Kagey-Sobotka A, Lichtenstein LM. Regimens of Hymenoptera venom immunotherapy. Ann Intern Med. 1980;92:620–624. 14- Bernstein JA, Kagan SL, Bernstein DI, Bernstein IL. Rapid venom immunotherapy is safe for routine use in the treatment of patients with Hymenoptera anaphylaxis. Ann Allergy. 1994;73:423–428. 15- Birnbaum J, Charpin D, Vervloet D. Rapid Hymenoptera venom immunotherapy: comparative safety of three protocols. Clin Exp Allergy. 1993;23:226 –230. 16- Birnbaum J, Ramadour M, Magnan A, Vervloet D. Hymenoptera ultra-rush venom immunotherapy (210 min): a safety study and risk factors. Clin Exp Allergy. 2003;33:58–64. 17- Goldberg A, Confino-Cohen R. Rush venom immunotherapy in patients experiencing recurrent systemic reactions to conventional venom immunotherapy. Ann Allergy. 2003;91:405– 410. 18- Jacobsen L, Nuchel-Peterson B, Wihl JA, Lowenstein H, Ipsen H. Immunotherapy with partially purified and standardized tree pollen extracts, IV: results from long-term (6 year) follow-up. Allergy. 1997;52:914 –920. 19- Eng PA, Reinhold M, Gnehm HPE. Long-term efficacy of preseasonal grass pollen immunotherapy in children. Allergy. 2001;57:306 –312. 20- Cools M, vanBever HP, Weyler JJ, Stevens WJ. Long-term effects of specific immunotherapy, administered during childhood in asthmatic patients allergic to either house-dust mite or to both house-dust mite and grass pollen. Allergy. 2000;55:69–73. 21- Hedlin G, Heilborn H, Lilja G, et al. Long-term follow-up of patients treated with a three-year course of cat or dog immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1995;96:879–885. 22- Golden DBK, Kagey-Sobotka A, Lichtenstein LM. Survey of patients after discontinuing venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 2000;105:385–390. 23- Moffitt JE, Golden DBK, Reisman RE, et al. Stinging insect hypersensitivity: a practice parameter update. J Allergy Clin Immunol. 2004;114:869–886. 24- Goldberg A, Confino-Cohen R. Maintenance venom immunotherapy administered at 3-month intervals is both safe and efficacious. J Allergy Clin Immunol. 2001;107:902–906. 25- Brockow K, Kiehn M, Riethmuller C, Vieluf D, Berger J, Ring J. Efficacy of antihistamine pretreatment in the prevention of adverse reactions to Hymenoptera immunotherapy: a prospective, randomized, placebo-controlled trial. J Allergy Clin Immunol. 1997;100:458–463. 26- Muller U, Hari Y, Berchtold E. Premedication with antihistamines may enhance efficacy of specific allergen immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 2001;107:81– 86. 27- Rueff F, Wenderoth A, Przybilla B. Patients still reacting to a sting challenge while receiving conventional Hymenoptera venom immunotherapy are protected by increased venom doses. J Allergy Clin Immunol. 2001;108:1027–1032. 28- Muller U, Helbling A, Berchtold E. Immunotherapy with honeybee venom and yellow jacket venom is different regarding efficacy and safety. J Allergy Clin Immunol. 1992;89:529 –535. 29- Golden DBK, Lawrence ID, Kagey-Sobotka A, Valentine MD, Lichtenstein LM. Clinical correlation of the venom-specific IgG antibody level during maintenance venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1992;90:386 –393. 30- Akdis CA, Blesken T, Akdis M, et al. Role of interleukin 10 in specific immunotherapy. J Clin Invest. 1998;102:98 –106. 31- Akdis M, Verhagen J, Taylor A, et al. Immune responses in healthy and allergic individuals are characterized by a fine balance between allergen-specific T regulatory 1 and T helper 2 cells. J Exp Med. 2004;199:1567–1575. 32- Golden DBK, Kwiterovich KA, Kagey-Sobotka A, Valentine MD, Lichtenstein LM. Discontinuing venom immunotherapy: outcome after five years. J Allergy Clin Immunol. 1996;97: 579–587. 33- Golden DBK, Kwiterovich KA, Addison BA, Kagey-Sobotka A, Lichtenstein LM. Discontinuing venom immunotherapy: extended observations. J Allergy Clin Immunol. 1998;101: 298–305. 34- Reisman RE. Natural history of insect sting allergy: Relationship of severity of symptoms of initial sting anaphylaxis to re-sting reactions. J Allergy Clin Immunol. 1992;90:335–339. 35- Keating MU, Kagey-Sobotka A, Hamilton RG, Yunginger JW. Clinical and immunologic follow-up of patients who stop venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1991;88: 339–348. 36- Haugaard L, Norregaard OFH, Dahl R. In-hospital sting challenge in insect venom-allergic patients after stopping venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1991;87:699 –702. 37- Reisman RE. Duration of venom immunotherapy: relationship to the severity of symptoms of initial insect sting anaphylaxis. J Allergy Clin Immunol. 1993;92:831– 836. 38- Lerch E, Muller U. Long-term protection after stopping venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1998;101:606–612.
Kendinizi çoğunlukla online oyunlar oynarken veya online alışveriş yaparken buluyor musunuz? Vaktinizin çoğunu sosyal medya sitelerinde geçirip bunu durduramıyor musunuz? Aşırı bilgisayar kullanımı günlük yaşamınıza müdahale ediyor mu? İlişkiler, iş, okul, uyku düzeni gibi. Bu sorulardan herhangi birine evet cevabı verdiyseniz, belki bu kullanımınız aşır internet kullanımı olabilir. Bu alanda ilk araştırmalar patolojik kumar oynama ve oyun bağımlığı üzerinedir. Daha sonra araştırmalar internetin yaygınlaşması ve çoğu uygulamanın online olarak kullanılması ile internet bağımlılığı olarak kullanılmaya başlandı. Hala tartışmalar aslında bu bir bağımlılık mı yoksa kompulsif bir davranış sorunu mu diye sürmektedir. En yaygın İnternet Bağımlılığı kategorileri; oyun, sosyal ağ, e-posta, blog, çevrimiçi alışveriş, kumar vb. kullanım alanları. Araştırmalar gösteriyor ki Internet Bağımlılığı yaşayan bireyler aynı alkol veya diğer kimyasal bağımlılıklarda görülen benzer semptomları yaşayabiliyorlar.
İnternet bağımlılığının sürekli ve değişken olan pekiştirici etkileri bu davranışın sürmesinin bir başka nedenidir. Araştırmalar gösteriyor ki İnternette geçirilen vakit bir çok olumlu ve ödül niteliğinde pekiştireç sağlıyor. Örneğin, oyun, kumar, alışveriş, pornografi vb. bağımlı olmanızın nedeni, bu platformların çok sayıda ödül katmanı sağlamasından olabilir. Yani, internette sürekli gezinmeniz, ön görülemeyen birden fazla ödüle yol açıyor. Örneğin; Facebook’a olan bağımlılığınızın temel nedeni resimlerinizin beğenilmesi, yazılarınızın paylaşılması, her oturum açtığınızda, tekrarlanan ve beklenmedik iyi haberler aldığınız bir platform yani çok sayıda ve tahmin edilemeyen bir ödül katmanı sağlıyor. Her oturum açma sizi eğlendiren ve daha fazlası için geri gelmenizi sağlayan öngörülemeyen ödüllerle dolu. Çok oyunculu çevrimiçi oyunlar İnternet bağımlılığına yol açabilir, çünkü aslında hiç bitmezler ve bitmeyen bir eğlence ortamı sağlarlar. İnternet bağımlılığına yatkınlık ayrıca kaygı ve depresyon ile de ilgilidir. Çoğu zaman, zaten bir kaygı veya depresyon yaşıyorsanız, bu koşullardan dolayı acınızı gidermek için İnternete başvurabilirsiniz. Benzer şekilde, utangaç bireyler ve sosyal becerileri zayıf olanlarda da İnternet bağımlılığı olabilir.
Buna benzer durumları yaşayan bireyler öncelikle kullanımı kontrollü bir şekilde azaltıp azaltamadıklarını ve günlük yaşamda ki işlevselliklerine olan etkisini değerlendirmeleri gerekir. Bıraktıklarında veya azalttıklarında kendilerinde bir bağımlı gibi yoksunluk var ise veya kaygı, öfke gibi duygular hissediyorlarsa bir uzmana başvurmalı ve destek almaları gerekebilir.
Gıda alerjileri toplumda son derece sık rastlanan durumlardır. Hastalar, bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı, ciltte kaşıntı, kabarıklık, kurdeşen ve hatta ölümcül anafilaksi reaksiyonları gibi gıda alerjisi ile ilgili olabilecek bir çok bulgu ile doktora başvurabilirler.
Toplum geneline bakıldığında, gıda alerjisine 3 yaşından küçüklerde %8, erişkinlerde ise %2 sıklığında rastlanır. Gıda alerjisinden başlıca şu gıdalar sorumludur: çocuklarda süt, yumurta, yer fıstığı, balık ve fındık; erişkinlerde ise yer fıstığı, fındık, balık ve kabuklu deniz hayvanları. Bu değişkenlik aslında normaldir. Yani kişi belirli yaşlarda belirli gıdalarla karşılaşır ve bu karşılaşma sıklığı ona karşı gelişebilecek alerjik hastalık sıklığını da artırır.
Gıda ile ortaya çıkan alerjilerde, deri, mide barsak sistemi ve solunum sistemi bulguları ortaya çıkabilir. Gıdalar yaşam için elzemdir yani yaşamın devamı için mutlak gereklidir. Genellikle hemen tüm kültürlerde 3 ana öğün ve arada atıştırılan birçok ek gıda günlük menüyü oluşturur. Batılı ülkelerde ortalama bir insan yaşamı boyunca yaklaşık 2-3 ton kadar gıda tüketir. Bu yüzden gıda alerjisi gibi gıdalarla oluşacak rahatsızlıkların da sık görülmesi sürpriz olmamalıdır. Bugün birçok gazete, dergi, radyo, televizyon programı, kitap ve web siteleri ²gıda alerjisi² başlığını işlemektedir. Tıbbın babası olan Hipokrat 2000 yıl önce gıda ile oluşan reaksiyonları tanımlamıştır. Ancak; şu da bilinmelidir ki gıda ile oluşan reaksiyonların hepsi alerjik reaksiyon olmayabilir. Bazıları toksik reaksiyon dediğimiz “gıda zehirlenmesi” türüdür (örneğin; balık yenmesi ile oluşan zehirlenme). Yine bunun gibi bozulmuş veya beklemiş gıdaların tüketilmesi ile oluşan, kusma, bulantı, karın ağrısı gibi bulguların olduğu gıda zehirlenmeleri de alerjik reaksiyon değillerdir. Buradaki belki de en önemli ipucu bu gıdayı yiyen herkeste aynı tür bulguların görülmesidir. Hâlbuki gıda alerjisine bağlı reaksiyonlar yalnızca o kişiyi ilgilendirir ve aynı gıdanın her alındığında bulgular ortaya çıkar. Genellikle de reaksiyona ait bulgular giderek artar ve ciddileşir.
Bulantı, karın ağrısı, kusma ve/veya ishal gibi gıda alerjisi bulguları, yemek yendikten 2 saat sonra ortaya çıkar. Çocuklarda; iştahsızlık, kilo alamama ve karın ağrısı gibi bulgular değerlidir. Uzun süreli devam eden gıda alerjileri sonunda çocuklarda büyüme gelişme geriliği de ortaya çıkabilir. Aslında gıdayı aldıktan belli bir süre sonra ortaya çıkan bu mide-barsak sistemi bulguları belki de durumun erkenden fark edilmesine yardımcı olabilir. Ancak; gıda alerjileri ile ortaya çıkan cilt reaksiyonları (kurdeşen=ürtiker gibi) gıdaya bağlanmayabilir. Bu nedenle bu tür cilt reaksiyonu olan hastalarda da mutlaka ve mutlaka gıda alerjilerini araştırmak gereklidir.
Tüm bunlar dışında alerji pratiğinde “oral alerji sendromu” adı ile bir hastalık tablosu da tanımlanmıştır. Bu tür bir durum özellikle huş ağacı (betulla), Amerikan nezle otu (ragweed) ve pelin otu (artemisia) polenine alerjisi olanlarda oluşabilir. Reaksiyonlar genelde dudaklarda, dilde, boğazda görülmektedir; kaşıntı, gıcıklanma ve yanma hissi gibi bulgular dikkati çeker. Bu bulgular genellikle kısa sürer ve çoğunlukla kavun, karpuz ve muz yenmesinden sonra oluşur. Huş ağacı alerjisi olanlarda patates, havuç, kereviz, çeviz ve kiwi yedikten sonra da oluşabilir. Bunun nedeni huş ağacı poleni ile bu sebze ve meyvelerdeki alerjik proteinlerin benzemesidir.
Hastaların tanıları için mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı ile görüşmesi şarttır. Yapılan deri testleri, bazı kan testleri veya gıdaların direk kendileri ile yapılan uyarı testleri tanı ile konulur.
Tedavisinde en önemli şey bu gıdalardan uzak durmaktır. Gerektiğinde antihistaminik ilaçlar kullanılır. Gıda alerjileri için şu anda alerjen spesifik immünoterapi (aşı tedavisi) uygulaması halen mümkün değildir.
Gıda Katkı Maddeleri İle Oluşan Alerjiler:
Sizce bu gün için sıkça tükettiğimiz gıdalarda ne kadar katkı maddesi vardır? Tahmininiz nedir? Bir düzine? 50 tane? Belki 100 veya daha fazla? Bu sayının 2000 veya daha fazla olduğuna inanır mısınız? Bu gerçekten doğru! Koruyucular, kıvam arttırıcılar, lezzet arttırıcılar, renklendiriciler, tatlandırıcılar ve benzerleri her gün yediğimiz yiyeceklere eklenmektedir. Bu kadar çok katkı maddesine karşın sürpriz bir şekilde bu reaksiyonlar sadece bazı duyarlı kişilerde oluşmaktadır. Aşağıda sık kullanılan katkı maddeleri ve ortaya çıkardıkları hastalıklar bulunmaktadır.
ASPARTAM- Yapay tatlandırıcı (diyet şekeri) olarak bilinir. Duyarlı olan kişilerde göz kapaklarında, dudaklarda, ellerde veya ayaklarda şişmeye neden olur. Ancak, bu bulguların görülme sıklığı azdır.
BENZOATLAR- Muz, kek, hububat, çikolata, soslar, katı ve sıvı yağlar, meyankökü, margarin, mayonez, süt tozu, patates tozu ve kuru maya gibi bazı gıdaların işlenmesi sırasında gıda koruyucusu olarak kullanılır.
BHA/BHT- Antioksidandırlar. BHA ve BHT özellikle katı ve sıvı yağlar ile hububat ürünlerinde kullanılır. Duyarlı kişilerde kurdeşene sebep olurlar.
GIDA BOYALARI- Gıdalara renk vermek için kullanılırlar. Bunlar, E102 (Tartrazin) gibi numaralarla isimlendirilirler. Kekler, şekerlemeler, konserve sebzeler, peynirler, çikletler, sosis, dondurma, portakallı içecekler, salata sosları, mevsim salataları, alkolsüz meşrubatlar ve ketçap gibi bazı gıdalar tartrazin içerirler. Kurdeşen veya astım ataklarına neden olur.
MSG=Monosodyum glutamat (E621)- Özellikle uzak doğu (Çin, Japon) ve Türk mutfağında kullanılır. Bununla oluşan reaksiyona “Çin Restoranı Sendromu” da denir. Birçok imalathane ve restoranda da değişik gıdalarda lezzet arttırıcı olarak kullanılır. MSG ile oluşan reaksiyonlar şöyledir: Baş ağrısı, bulantı, ishal, terleme, göğüste sıkışma, boyun arkasında yanma. Bu tür reaksiyonlar fazla miktarda MSG alınması sonrası oluşur. Bu maddeyi tüketen astımlı hastalarda ağır astım atakları oluşabilmektedir.
NİTRAT/NİTRİTLER- Bu iki madde hem koruyucu olarak hem de renklendirici ve lezzet arttırıcı olarak kullanılır. Nitrat ve nitritler özellikle sosis, salam gibi et ürünlerinde bulunur. Bazı kişilerde baş ağrısı ve kurdeşene neden olabilirler.
PARABENLER- Gıda ve ilaçlarda koruyucu olarak kullanılırlar. Bu maddelere duyarlı kişilerde alındıklarında, ağır cilt bulguları veya deride kızarıklık, şişlik, kaşıntı ve ağrıya neden olurlar.
SULFİTLER- SO2, sülfitleyici maddeler (Sülfür di oksit, sodyum veya potasyum sülfit, bisülfit, metabisülfit) olarak da bilinirler. Gıda koruyucusu olarak ve mayalı içeceklerin kaplarında kullanılırlar. Fırınlanmış ürünler, çaylar, çeşniler, deniz ürünleri, reçeller, jöleler, kurutulmuş meyveler, meyve suları, konserve ve suyu alınmış sebzeler, dondurulmuş patates ve çorba karışımlarında, bira şarap ve elma şarabı gibi içeceklerde bulunurlar. Göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, kan basıncı düşmesi, başta yanma hissi, halsizlik, nabız hızlanması gibi bulgulara neden olur. Ayrıca sülfitler, bunlara duyarlı astımlılarda astım atağını tetikleyebilir. Bir çok restoranın salata barında yüksek düzeyde sülfit mevcuttur.
Gıda Katkı Maddesi Duyarlılığının Kontrolü
En iyi yol hangi gıdada hangi katkı maddesinin bulunduğunun bilinmesi ve bunlardan uzak durulmasıdır. Alerji ve immünoloji uzmanınız hangi gıdanın bu bulgularınızdan sorumlu olabileceği ve bunun diyetinizden çıkarılması konusunda size yardımcı olabilir. Bunun dışında ulusal gıda kontrol mekanizmalarının bu konu üzerine ciddi bir şekilde eğilmesi ve özellikle paketlenmiş hazır gıdalar içindeki katkı maddelerinin gıda ambalajı üzerine en ince ayrıntısına kadar yazılması sağlanmalıdır.
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ruh kanseri olarak görülen bir anksiyete (kaygı) rahatsızlığı türüdür. Ruh kanseri olarak görülmesinin nedeni önceleri masum başlaması, sonrasında giderek hayatın değişik alanlarına yönelip yaşam kalitesini altüst etmesinden kaynaklanır. Çoğumuz ütünün fişini çektik mi veya musluğu, pencereyi kapattık mı diye eve geri dönüp kontrol etmişizdir. Ancak kontrol sayısının ve kaygının giderek artışı ve defalarca kontrol edilmesine rağmen ev dışında bu kaygının yaşanmaya devam etmesi, bu rahatsızlığı gündeme getirir.
Obsesyon: Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar.
Kompülsiyon: Obsesyonların neden olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak üzere yapılan yineleyici davranış ve zihinsel eylemlerdir. Örnek verirsek günde onlarca kez elini yıkayan birinin elinin kirli olduğu ve yıkaması gerektiği düşüncesi obsesyon; buna eşlik eden el yıkama davranışı da kompülsiyondur.
Bazı obsesyon belirtileri; Pislik veya mikrop bulaşmasından korkma, başkasına zarar vermekten korkma, hata yapmaktan korkma, rezil olmaktan veya sosyal açıdan kabul edilemez bir şekilde davranmaktan korkma, şeytanca veya günahkâr düşünmekten korkma, düzen, simetri, kusursuzluk ihtiyacı, aşırı kuşku ve sürekli güvence ihtiyacı…
Bazı kompülsiyon belirtileri: Tekrar tekrar yıkanma, duş alma veya ellerini yıkama, el sıkışmayı veya kapı tokmağına dokunmayı reddetme, kilit, ocak gibi şeyleri sürekli kontrol etme, rutin işleri yaparken içinden veya yüksek sesle sürekli sayı sayma, sürekli bir şeyleri belli bir biçimde düzenleme, belirli bir sıraya göre yemek yeme, genellikle rahatsız edici olan, akıldan çıkmayan ve uykuyu bölen kelimelere, görüntülere veya düşüncelere takılıp kalma, belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama, işleri belirli bir sayıda yapma ihtiyacı değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme…
Bu bozukluk, genetik yatkınlığın yanı sıra bilişsel davranışçı terapiye göre çocukluk çağında edinilmiş yoğun sorumluluk duygusuyla açıklanmakta. İlerleyen aşamalarında bazı kişiler evden bile çıkamamaktalar. Veya zaman zaman haberlerde tanık olduğumuz tonlarca çöpün biriktirildiği evler, yine bu hastalığa yakalanan kişilerce oluşturulmaktadır. Kişiler bazen takıntılı olduğu şeyi normal görmekte, bazen de kendinde anormal bir durum olduğunu bildiği halde çaresiz kalmaktadırlar. Bu rahatsızlık kişinin iş, özel ve sosyal hayatını etkilemektedir. Rahatsızlığın ilerlemesiyle bu hastalara başka bir hastalık olan depresyon da eşlik edebilmektedir.
Tedavisi: Araştırmalar serotonin adı verilen nörotransmiterin seviyesinin düşmesi ile OKB gelişimi arasında bir bağlantı saptamıştır. İlaç tedavisi bu rahatsızlıkta kullanılabilmektedir. Ama çoğunlukla tedavide, kombine, yani hem ilaç hem psikoterapi bir arada tercih edilmektedir. Bilişsel davranışçı psikoterapi yaklaşımında, durdurma, sistematik duyarsızlaştırma ve maruz bırakma teknikleri kullanılmaktadır. Durdurma tekniğinde örneğin günde belirli sayıda elini yıkayan kişinin sayıları danışanla belirli anlaşma sağlanarak geriye doğru düşürülmektedir. Sistematik duyarsızlaştırma tekniğinde, belirli bir sistemle ve aşamalı olarak örneğin dokunulamayan nesneye kademeli yaklaşma söz konusudur. Maruz bırakmada kişi tolere edebildiği ölçüde ilgili nesne veya durumla yüz yüze bırakılarak alıştırma sağlanmaktadır.
Hashimato ve beraberinde olabilecek hastalıklar ve durumlar nasıl takip edilmelidir?
Nasıl beslenmeliyiz?
Nasıl Yaşamalıyız?
Ailemizde varsa erken korunma mümkün mü?
En çok neler yapmalıyız? Neler yapmamalıyız?
Hastalık başladıysa kontrolü sağlanabilir veya geriletilebilinir mi?
Hangi koşullarda cerrahi tedavi önerilir?
İlaç tedavisi mümkün mü?
Vitaminlerin sihirli gücü nedir? Hangi mekanizmaları düzeltir?
Türkiye ‘de gerçekten en sık görülen bu genetik tiroid hastalığın temelindeki gerçekleri bilmek istiyorsak bu yazıyı mutlaka okumalıyız.
Hashimato tiroiditi otoimmün yani vücudun kendi kendine saldırması ile gelişen kronik(müzmin) ailesel geçişli olduğu bilinen bir tiroid iltihabıdır. Vücut bunu kendi kendine yaptıgı için ortalıkta mikrop yoktur. Nedeni tam olarak bilinmeyen otoimmun hastalıklar grubu dediğimiz modern tıbbın henüz açıklayamadığı iltihaplı eklem romatizmaları (Romatoid Artrit Lupus vs gibi), Myastania gravis, Vitiligo ve Multipl skleroz gibi nedeni tam bilinmeyen bir hastalık olup bu tip hastalıklar ile berabere görülme sıklığı artmıştır.
Türkiye bilindiği gibi tiroid hastalıkları açısından endemik bir ülkedir. 3-4 kişiden birinde tiroid hastalığı vardır. Tuzlarımız iyotlanmadan önce bu 2-3 kişiden biriydi ve çocukluk çağı zeka gelişimi ile de ilişkiliydi. Çünkü Türkiye’nin üzerinde bulunduğu topraklar iyot açısından fakir olup tiroid bezinin büyümesine yolaçmaktadır.
Ancak Hashimato hastalığı buna bağlı olmayıp yine de Türkiye’de en sık rastlanan kronik tiroidit nedenidir. İyot eksikliği ile gelişmez genetik geçişle gelişir. Çevresel faktörlerde oluşumuna katkıda bulunur.
HASTALIK NASIL BAŞLAR;
Biz klinisyenler deneyimliysek hashimato hastasını hikayesini anlatmaya başladığı zaman aslında hemen tanırız. Testleri de kanıta dayalı tıp açısından isteriz , ayrıca tedaviye yanıtı takip etmek için de başlangıçtaki testler önemlidir.
Hastamız mutsuzdur, çarpıntısı ara ara oluyordur, ara ara heyecan atakları bazen panik atağa dönüşebilen patlamalar, nedenini tam anlandıramadığı sinir ve/veya üzüntü atakları olmaktadır. Sevdiklerimizle ilişkilerimizi etkileyecek kadar en önemlisi de kendi yaşam kalitemizi son derece düşürebilecek kadar ileri boyutlarda stres yaşatabilir. Ara ara saç dökülmesi birden artmaktadır. Cildinde donuklaşma matlaşma gelişebilir. Ödem, kabızlık gelişebilir. Tırnak değişiklikleri olabilir. Hafıza ve konsantrasyon sorunları yaşayabilir. Özellikle mide ağırlıklı sindirim sorunları yaşayabilir. Sigara içiyorsa bu sorunları çok daha ağır yaşayacaktır veya sigaralı ortamlarda kötüleşme hissedecektir. Bazen boğazında boğulma kasılma gerginlik hissi ses kısılması hissi olabilir. Hastayı bazen kardiolojide ritim bozukluğu nedenli bazen psikiatride panik atak anksiete bozukluklukları dednli ağır ilaçlar alırken tanısı oldukça gecikmiş olarak bulabiliriz.
OYSAKİ bunların tek bir nedeni vardır o da HASHİMATO TİROİDİT!!!!!! Ve bunlarla başedebilir üstesinden gelebiliriz. Tüm hayatımızı altüst eden bu bulguları yenebiliriz. Artık nedenini biliyoruz.
Bize kilo aldırabilir ancak tiroid fonksiyonlarımız normalken de bunu yapabilir ; bunun da değişik araştırılması gereken nedeni vardır.
NASIL TANIRIZ?:
Bize bu sıkıntılarla geldiğinizde biz tanımızı koymuş oluruz ve labaratuar ile kanıtlarız. Anti TPO, Anti TG adını verdiğimiz tiroid bezine karşı akyuvarlarımızın geliştirdiği silahlar tanıyı kesinlestirir. Tiroid fonksiyon testlerine bakarız ve tiroid ultrasonugrafisi ile bu silahların saldırısının nekadar olmuş olduğuna bakarız. Nodül veya yalancı nodül gelişmiş olabilir. Takibe alırız. Nodül gerçek ise daha sonraki makalemde anlatacağım şekilde takip yaparız. Kesinlikle hemen ameliyat önermeyiz!!!!!!!!!.
Biliniyor ki operasyon sonrası da bu otoantikorlar yani akyuvarların yapmış olduğu silahlar kanda ömür boyu kalabiliyor. Ameliyat hastalıktan kurtulmak için kesinlikle önerilmez…..
Ayrıca beraberinde gelişebilecek vitamin ve mineral eksiklikleri çok önemlidir ve hastanın gerçek yaşam kalitesini bozan temel sorunları bunlar oluşturur. Bunlara çok ama çok önem verilmelidir.
TEDAVİDE NE YAPMALI ? VİTAMİNLERİN ROLÜ NE???
Hashimato aslında çok basit bir hastalıktır ancak beraberinde olan hastalık sıklığı nedeni ile ve bunların sıklıkla atlanması , tedavi edilmememesi nedenli sorunlar yaşanmaktadır.
B12, folat, d vitamini, çinko eksikliği replasmanları, immunoterapik ve iyot azaltılmış (gebelik ve süt verme dönemi hariç) diet uygulanması, beraberinde olabilecek vitiligo myastania gravis, tip 1 diabet veya daha sıklıkla insülin direnci araştırmasının mutlaka yapılması geleceğe dair hastanın yaşam kalitesini arttırmakta ve oluşabilecek alzheimer, koroner arter hastalığı, kanser diyabet gibi risklere karşı koruyucu olmaktadır.
Bu yıl ve geçtiğimiz yıl bu hastalıkla ilgili bilim dünyası çok önemli yeni gelişmeler elde etti. Geçtiğimiz yıl selenyum eser elementinin 200 mg /gün en az 6 ay verilmesinin otoantikorları azaltmada ve hastalık seyrinin ılımlı olmasını sağlamada etkili olbileceği kanıtlandı. Bu yıl Türk tiroidologlar tarafından geniş serilerde yapılan dünyadaki ilk prospektif yani ileriye dönük hashimatolu hasta çalışmalarında bilinenin aksine hashimatolularda gelişen gerçek nodullerin kanserleşme riskinin daha yüksek OLMADIĞI ispatlandı ve tüm avrupa ve amerika tiroid dernekleri buna itiraz etti çünkü şimdiye kadar hep aksi iddia edilmiş ama daha az bilimsel olan geriye dönük retrospektif cerrahi çalışmalara dayanarak busuçları ortaya koymuşlardı. Bizden sonra Japonlar da yine büyük bir seri ile prospektif yani bizim gibi daha bilimsel ileriye dönük bir çalışa ile bizi destekleyince Avrupa ve Amerika Tiroid dernekleri geri adım atmak zorunda kaldılar. Biz de Bilim adamlarımızla gurur duyduk.
Artık biliyoruz ki çok yeni bilgi olarak hashimato zemininde gelişen soliter gerçek nodüller endemik guatr zemininde gelişen nodüllerden daha sıklıkla kötüleşmemektedir. Risk daha düşük veya aynıdır.
Derin bir ohhhh çekebiliriz.
Genellikle her 3 ayda bir tiroid foksiyon testlerimizin takibi önemlidir çünkü hormonal açıdan dalgalı bir seyir göstermeyi sever. Eğer dalgalanmıyorsa doktorunuzun belirlemesi üzerine daha az sıklıkta takip olabilirsiniz. Tiroid bezi tembelliği aşikar olarak gelişti ise size tiroid hormonu da verilecektir. Verilen tiroid hormon ilacı miktarının doktorunuz aksini söylemediği müddetçe siz asla kendi kendinize kesmeyin sonucu ölümcül seyredebilir. Burada çok dikkat edilmesi gereken konu insülin direnci yükseldikçe kilo alırız ve bu da tiroid bezimizin daha da tembelleşmesine katkıda bulunur. Tatlı krizlerimiz artar. Ödemlerimiz çoğalır. Hemen tiroid ilaç dozumuzun arttırılması gerekmez, iyi bir beslenme programı , beyaz unlu mamüllerden ve şekerden uzaklaşmak ve egzersizi arttırmak bile tiroid bezimizi kendine getirecektir. Tiroid hormonu bilinen en önemli iki yaşamsal hormondan biridir. Bazen vitamin takviyeleri bezin tekrar çalışmasını sağlıyabilir. Örneğin D vitamin eksikliğinin düzeltilmesi bile tiroid bezi tembelliğimizi ve reaktif hipoglisemimizi derhal düzeltir , terlememizi yokedebilir, beraberinde çok görülen sedef, vitiligo gibi cilt hastalıklarımızın da sürecine katkıda bulunur..Kilo vermemizi hızlandırır. Hastalıklara yakalanmaya karşı bağışıklığımızı güçlendirir. Tabii ki bu mutlaka doktorumuzun yapması gereken bir müdaheledir. Aritmiler için de müdahale gerekir.
Mide problemleri Hashimato tiroiditte çok sık rastlanmaktadır, buna bağlı B12 ve folik asit emilim güçlükleri geliştiği ve buna bağlı anksiete ve birtakım nörolojik sorunlar ve depresyona eğilim ve benzeri psikosomatik problemler topluluğunun geliştiği çok iyi tanımlanmıştır.
Bu nedenle, Hashimato hastası mutlaka mide- barsak hastalıkları açısından sorgulanmalı ve toplumumuzda büyük bir sorun olan Helikobakter Pylori ve parazitolojik hastalıklar açısından da taranmalıdır. Vitamin tedavileri verilmeden önce bu mikrobik hastalıkların ekarte edilmesi tedavinin kalıcılığını sağlar.
İmmunoterapik açıdan antioksidan destek tedaviler Koenzim Q10 , yüksek doz C vitamininin de hastalık belirtilerini kontrol altına almada , doğurganlığı sağlamada , antiTPO ve antiTG düzeylerini düşürmede seçilmiş vakalarda selenyum ile kombine edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
NASIL KORUNURUZ???
Hastalık bilindiği üzere kronik (müzmin) genetik (ailesel ) geçişli yani kalıtsal bir hastalıktır. Yani ömür boyu kalıcıdır ancak korunmak mümkün müdür? Veya başladıktan sonra durdurulabilinir mi?. Gidişi ılımlı hale getirilebilinir mi? Evet tabii ki. Biliyoruz ki bu hastalık aile geçişli, ailemizde var ise biz de kendi taramamızı yaptırmalıyız. Eğer klinisyen doktorumuz bizde risk gördü ise korucu vitamin desteklerini başlayabilir , eşlik edebilecek hastalıklar açısından taranabiliriz ve koruma altına alınabiliriz.Koruyucu beslenme programı vs uygulanabilinir. Hangi yöntem bizim için uygun ise doktorumuz karar verir. Aynı şekilde hastalık başladı ise ve hangi aşamada ise doktorumuz buna göre bize destek tedavileri sunar ve eşlik edebilecek risklere karşı bizi korursa yaşam kalitemiz inanılmaz süzeyde düzelir. Kadınlarda hastalık 4 kat daha fazla sıklıkta görülür. Kadın/erkek = 4/1 Kadınlarda doğum yapma sonrası ilk atak geçirme sıklığı artmıştır. Bu nedenle doğum sonrası 3-4. aylarda riskli kadınlar taranmalıdır ve koruma altına alınmalıdır.
Çoğu insan hayatında bir kez de olsa panik atak geçirmiştir. Panik bozukluk da ise bu durum, hastalık şeklinde sürekli nükseden bir seyir almaktadır. İnsan beyni kaç ya da dövüş şeklinde çalışır. Atakların seyri bunlardan etkilenmektedir. Bu durumu bir örnekle açıklamakta yarar var. Bir yolda karşıya geçiyorsunuz. Hızla gelen arabayı geç fark ettiniz ve kendinizi son anda karşıya attınız.
O esnada ne yaşanır? Beyin otomatik olarak alarma geçer. Kalp atışı hızlanır, kaçmak için kan ayakta yoğunlaşır, mideden kan boşalır, herhangi bir yaralanma ve kan kaybına karşı önlem için vücuda kan pompalanır. Bu saniye bile sürmeyen durumu beynimiz bizim için otomatik olarak yapmaktadır. Bu yaşamsal bir işlemdir. Aksi olsaydı – düşünerek bunu yapsaydık- bu süreci yönetmek zorunda kalmak hem zor hem de hayati tehlike arz eden durum oluştururdu.
Peki, panik bozuklukta ne olmaktadır? Tamamen yukarıda anlattığım aynı durum ama yanlış alarm süreci gerçekleşmektedir. Yine beynimiz tüm vücudu alarma geçirir.Olağanüstü hal ilan eder.Ancak panik bozukluk hastası otomatik düşüncelerinden kaynaklı ‘felaketleştirme’ ile hareket ederek tamamen gerçek dışı veya kısmen gerçek dışı düşüncelerle bu yanlış alarm sürecini başlatır.Panik atak süreci burada bir yangının başlaması gibi kıvılcımla başlar ve alevlenir.Kalp krizi düşüncesiyle panik atak yaşayan bir kişiyi örnek verelim.(bütün tetkiklerini yaptırmış ve biyolojik olarak sağlıklı olan birisi için )Panik ataklarda yaygın olan kalp krizi geçirme düşüncesinden dolayı örneğini verdiğimiz bu kişi; öncelikle kalp krizi geçirdiğini düşünür.Dolayısıyla ortalama veya ortalamanın kısmen üstünde atan kalp; beynin otomatik alarma geçmesiyle ve kalp krizi tehlikesine karşı önlem için daha fazla atar.Tamamen abartılmış düşüncelerimizle beyni bir anlamda yanlış yönlendirmiş ve otomatik alarm sürecini harekete geçirmiş oluruz.Kişi bunu görünce kendi bilişini(düşünce) doğru kabul eder ve evet gerçekten kalp krizi geçirmesem kalbim daha da hızlı atmazdı diye düşünür.Bu duruma diğer belirtiler de eşlik etmektedir.Mideden kan boşalmasından dolayı mide bulantısı; nefes alış verişinin dengesizliği ve hızından dolayı oksijen-karbondioksit dengesizliği ve baş dönmesi; ayrıca boğulma ve ölüm hissi gibi duruma eşlik eden anksiyete durumları..Böylece fizyolojik sürecin eşlik ettiği düşüncelerimizle iç içe karmaşıklaşan bir süreç meydana gelmektedir.
Filmi en başa sararsak aslında bu karmaşık sürece de müdahale imkânımız olduğunu görürüz. Nasıl mı?
1.Aslında otomatik düşünce dediğimiz düşünceyle başlayan ortalamanın hafif üstünde atan kalbi taşikardiye kadar yükselten yine düşüncelerimizdir. Otomatik düşünce bilişsel davranışçı psikoterapide işe yarayan ve pratik faydaları olan bir modellemenin parçasıdır. Öncelikle fizyolojik olarak neler oluyor ve bunun düşüncelerinizle bağının yakalanması şarttır.
2.Panik atak özellikle felaketleştirme bilişi üzerine kuruludur. Hasta kalp krizi diye düşünür beyin otomatik tepki verir vücudu alarma sokar. Alarma geçen vücutla ilgili yeniden düşünürsünüz ve kendi kendinizi doğruladığınız ama özünde yanlış olan bir süreç meydana gelir.
3. Panik bozukluğu hastasındaki atakta kıvılcım bir yangına dönüşmeden atağını kontrol etmesi için hastanın düşünceleri-duyguları-davranış ve fizyolojik durumu arasındaki tüm ilişkiler gözden geçirilmelidir.
4.Bilişsel davranışçı terapilerde gözden geçirme bilişsel terapistin hastayla yaptığı değerlendirmeler ve hastanın terapiye ortak edilmesiyle gerçekleşir. Bu tek taraflı terapist telkinine dayalı bir terapi süreci değildir. Ve sonuç olarak düşünceler yeniden yapılandırılır.
5.Tüm bunların yanı sıra psikoterepi; gevşeme, imajinasyon ve nefes egzersiz teknikleriyle desteklenerek atak sürecine müdahale ve atağın önlenmesi veya azaltılması gerçekleştirilmektedir. Yazıyı W.Sakespeare’in şu sözleriyle bitirelim.“Düşüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatının gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir.”