Yazar: C8H

  • Alerjik hastalıklarda bağışıklık sistemini değiştiren (immünomodülatuvar) tedaviler

    Alerjik hastalıklar, sıklıkla karşılaşılan çevresel antijenlere (alerjen) verilen anormal immün yanıt ile karakterize hastalıklardır. Bu hastalıkların immünopatogenezinde (oluşum mekanizmalarında) en önemli rölü alerjen spesifik olarak gelişen yardımcı T (Th) hücreleri üstlenirler. Bahsi geçen Th hücreleri birçok inflamatuvar (iltihabi) hücrenin aktive olması ve mediyatör salgılaması ile ortaya çıkan alerjinin akut (erken) fazından tutun da kronik inflamasyon ile sonuçlanan süreçlere etkilidirler. Güncel tedavi yaklaşımları da inflamasyonun baskılanması ve semptomların (bulguların) ilaçlarla kontrolünü hedefleyen tedavilerdir. Bu tedavinin yararlı olduğu bilinse de maalesef immün patolojik süreçleri baskılamadıkça küratif (köklü çözüm) değildir. Bu nedenle günümüzde alerjik inflamatuvar süreçlerin immün mekanizmalarını değiştiren daha etkili tedavi yaklaşımları üzerinde durulmaktadır. Bu gün için immün modülasyon tedavilerden en çok kullandığımız alerjen spesifik immünoterapi (aşı tedavisi)dir. Son zamanlarda ise alerjik astımlı hastalarda alerjide rol oynayan antikorlar olan IgE’ yi bloke eden anti-IgE tedavi kullanılmaktadır. Bunlar dışında bu gün için Th2 tipinde immünolojik olayları baskılayan mikrobiyal ajanların kullanımı, alerjik sitokinlerin, kemokinlerin yahut diğer Th2 kaynaklı mediyatörlerin baskılanmasını sağlayan moleküllerin kullanımı inceleme aşamasındaki immünomodülatuvar tedavi yöntemleridir.

    Alerjik hastalıklar endüstriyelleşmiş ülkelerde yaklaşık toplumun %20′ sini etkilemektedir. Ağır solunumsal rahatsızlıklar ve hayatı tehtit eden anaflaktik şok gibi durumları içeren geniş bir hastalık spektrumuna sebep olmaktadır. Geçtiğimiz 40 yılda alerjik hastalıkların görülme sıklığı artmıştır. Özellikle astımın ortalama sakat bırakma ve ölcül sonuçları son on yılda ikiye katlanmıştır. Şu an için geliştirilmiş anti alerjik ilaçlar maalesef hastalığın kalıcı kürünü sağlamada etkili değildir. Antihistaminikler, lökotrien antagonistleri ve kortikosteroidler gibi güncel ilaç rejimleri, alerjik patogenezi anlamlı bir şekilde etkilemeden, birincil olarak semptomların kontrolünü ve/veya inflamasyonun baskılanmasını hedef alırlar. Bu tedavi rejimleri uzun süre kullanılamamaktadır ve etkileri hasta ilacı aldıkça devam eder. Şu an ki akademik ve endüstriyel araştırmalar ise akut alerjik reaksiyon ve kronik inflamasyonun gelişmesini sağlayan immün mekanizma anormalliklerinin değiştirilmesini hedef almaktadır. Bu hedefleri daha iyi tanımlayabilmek adına alerjik hastalıkların immünopatogenezini iyi bir şekilde anlamak gerekir.

    ALERJİ: ZARARSIZ ÇEVRESEL PROTEİNLERE ANORMAL İMMUN YANIT

    Alerjik hastalıklar polenler, ev tozu akarları, küf mantarı sporları, hayvansal alerjenler, gıda, böcek venomları gibi genellikle zararsız çevresel proteinlere (alerjenler) verilen anormal immun yanıt ile karakterizedir. Hepimiz bahsi geçen bu alerjenlere maruz kalırız. Ancak sağlıklı kişilerde bu tür alerjenlere immün tolerans gösterilir ve etkili bir cevap oluşturulmaz. Ancak alerjik kişilerde alerjene karşı aktif bir immün cevap gelişmekte ve tolerans gelişimi olamamaktadır. Alerjik hastalıklarda alerjen immün yanıt patogenezinde orkestra şefi alerjen spesifik CD4+ T hücrelerdir. Bu hücreler yalnızca alerjen duyarlılanması için değil bunun yanında alerjik hastalıkların bütün inflamatuvar süreçlerinin ortaya çıkışı için gereklidir. Aktive olmuş özgül T hücreleri alerjik hastaların damarlarında dolaşan kanında çok yüksek oranda bulunurlar. Ancak bunun yanında esasen burun, akciğerler, deri ve barsaklar gibi hedef organlarda çok yoğun bir şekilde bulunurlar (1-3). Alerjik duyarlanma oluşturulmuş hayvan modellerinde bloke edici antikorlarla bu T hücrelerin etkisizleştirilmesi veya uzaklaştırılması hastalık gelişimini baskılamıştır (4,5). Alerjene özgül CD4+ T hücreler IL-4, IL-5, IL-9 ve IL-13 gibi Th2 tipinde sitokin profili ile alerjik inflamasyonu düzenler (1-7). İmmün çevrede bu tür Th2 tipinde sitokinlerin yüksek düzeyde bulunması patogenezin alerjik hastalığa doğru kaymasını sağlar (1,2,8). Örneğin; IL-4 ve IL-13, B hücrelerinden alerjide sorumlu antikor olan IgE tipinde antikor üretimi sağlarlar, IL-5 alerjik iltihapta en önemli hücrelerden biri olan eozinofil çoğalmasından ve olgunlaşmasından, inflamasyon bölgesine eozinofil toplanmasından sorumludur; IL-9 ise yine alerjide sorumlu histamin gibi bir çok mediyatörün kaynağı olan mast hücreleri ve bazofillerin aktive olmasını tetikler (8,9). Tüm bunlara ek olarak bazı Th2 tip sitokinler hava yolu aşırı cevaplılığı, mukus aşırı salgılanması gibi hastalık özgül bulguların direk meydana gelmesini sağlayabilirler (3,10).

    Kemik iliğinden kaynaklanan Th hücrelerin Th2 tipinde bir hücreye dönüşmesi ve Th2 sitokinlerin salgılanması bir takım hücre içi sinyal moleküllerinin karmaşık ağı tarafından düzenlenir. Th2 tipindeki sitokin üretiminin başlatılması için alerjik rinit (saman nezlesi)’te örneğin burunda bölgesel olarak önceden IL-4 varlığı mutlaka gereklidir (11). IL-4 reseptörünün uyarılması ile hücre içi bazı moleküller aktive olurlar böylece Th hücresinin çekirdeğinde Th2 sitokin üretimi için gerekli genlerin uyarılması oluşur (11,12). Bu moleküllerden STAT6′ nın aktivasyonu etkin bir IL-4 oluşumu ve Th2 dönüşümü için çok önemlidir (12,13). STAT6 geni silinmiş farelerde Th2 hücre gelişimi yetersizdir bu nedenle IL-4 üretiminde de yetersizlik vardır (13). STAT6 aktivasyonundan sonra Th2 hücrelerde GATA-3 gibi faktörlerinin artışı sağlanır. Th hücrelerde GATA-3 ile Th2 tipinde gelişim sağlanır (14).

    Th2 tipinde bir cevabın gelişmesi alerjene özgül IgE yapımının artışı sonucunda alerjik bulguların meydana gelmesini sağlar. Yüksek düzeyde IgE’ nin bulunması hem akut alerjik reaksiyon hem de kronik inflamasyonun oluşması için gereklidir (15). Alerjene özgül IgE esasen dokulardaki mast hücreleri ve dolaşan bazofillerdeki IgE resptörüne (FcεRI) bağlanır. Hücre yüzeyindeki IgE’ lerin spesifik alerjenle çapraz bağlanması sonucunda bu hücrelerin granüllerinden histamin, lökotrien, prostaglandin ve PAF gibi iltihabi mediyatörler salınır. Ardından dakikalar içerisinde bazı sitokinler açığa çıkar. Bunlar sonucunda düz kas kasılması, mukus üretimi ve damar dışına sıvı kaçışı gibi akut alerjik reaksiyon cevapları oluşur (15). Bunun ardından alerjik bu mediyatörler aracılığı ile alerjen maruziyet bölgesine Th2 hücreleri, eozinofil, bazofil ve monosit hücresi gibi hücrelerin toplanması ile uzamış alerjik iltihabi durum tetiklenir (15). Bu bölgeye toplanan hücrelerden salınan yeni mediyatörler ile de erken faz reaksiyonun abartılı semptomları ve lokal dokuda hasarlanma meydana gelir. Alerjen maruziyeti devamlılık arz ederse inflamatuvar değişiklikler ciddi ve geri dönüşümü zor faza geçer. Bu durumda çok ciddi doku hasarları ve hedef organ anormallikleri meydana gelir. Alerjenlerin kronik alerjik inflamasyondaki rolleri çok iyi tanımlanmıştır. Ancak non-alerjik uyaranların da bu olayda rolleri vardır (16). Örneğin, infeksiyonlar yalnızca alerjik semptomların geçici olarak alevlenmesi yanı sıra hastalığın ilerlemesi ve doku hasarının artmasına neden olan inflamasyonun artışına da neden olur (16). Non-spesifik irritanlar, alerjenle çapraz reaksiyon veren intrinsik proteinler, inflamatuvar hücrelerin kendi kendine uyarılması ve epitel hücrelerindeki hasralar da inflamasyonun devamlılığına neden olmaktadırlar (16,17). Alerjik inflamasyonun kronik formu son derece karmaşık bir immün mekanizma ile meydana gelir. Burada Th2 hücreler yanında Th1 tip hücrelerinin sitokinlerinin de saptanabileceği, hatta CD8+ T lenfositlerinde bulunabileceği bilinmektedir (17,18).

    Alerjen maruziyeti sonrasında bu bölgeye hücrelerin toplanması bölgesel immün çevredeki bir takım kemokinler ve yapışma molekülleri ile kontrol edilmektedir. Duyarlı kişilerde alerjen maruziyeti sonrası bir takım kemokinler (eotaxin, RANTES, MCP-3, MCP-5 ve MDC gibi) hızla ortama salınmaktadır ve bunlar alerjik hücreleri bu alana çekme görevi görmektedir (9,19). Salgılanan bu kemokinler kan damarlarında bazı hücre yapışma moleküllerinin ortaya çıkmasını arttırmakta bunun da ardından beyaz kan hücreleri (lökositler) dokulara geçmektedir (20). Kemokin dediğimiz bu moleküller yalnızca kendilerine ait özel algılayıcı (reseptör) taşıyan hücreler için etkilidir. Bu sayede kemokinler hangi tip inflamasyonun oluşacağını belirlemektedirler (19-21). Th1 ve Th2 hücreler ayrı ayrı kemokin reseptörü taşımaktadırlar. Bu nedenle inflamasyon bölgesinin ayrı bölgelerine lokalize olmaktadırlar (22,23). Alerjik inflamasyonun olduğu bölgede açığa çıkan CCL11, CCL22, CCL17 kemokinlerine selektif olarak bağlanan CCR3, CCR4, CCR8 reseptörler Th2 hücrelerinde ortaya çıkmaktadır; dolayısıyla bu bölgelere tercihen Th2 hücreleri toplanmaktadır (23). Alerjik inflamasyonda rol oynayan bu kemokin-kemokin reseptör sistemleri içinde en çok bilinen eotaxin sistemidir (24). CCR2 ve CCR3 gibi eotaxin reseptör eksikliği olan hayvan modellerinde alerjen uyarısına rağmen ne akciğerlerde ne de deride eozinofilik infiltrasyon görülmemiş, klinik olarak da hava yolu aşırı cevabı sağlanamamıştır (24).

    Alerjik kişilerden farklı olarak sağlıklı kişilerde alerjene tolerans oluşması nedeniyle sistemik ya da lokal bir reaksiyon gelişmez. Hayvanlarda yapılan çalışmalarda solunumsal ya da gastrointestinal alerjen uyarımı sonunucunda T hücre yok olması, T hücre cevapsızlığı ve T hücre baskılanması gibi bazı immün tolerans mekanizmalarının hızla aktive olduğu görülmüştür (25,26). Bu mekanizmalar sonucunda alerjik inflamasyonun gelişiminden korunulmuş olur. Sağlıklı kişilerde alerjen maruziyeti sonrası periferik kanda az miktarda alerjen spesifik Th1 hücresi bulunmaktadır; ancak, esas hücre alerjen spesifik düzenleyici T (Treg) hücre olarak karşımıza çıkmaktadır (27). Alerjen spesifik Treg hücreleri çok yoğun miktarda IL-10 üretmektedir ve bu sitokin immün baskılayıcı güce sahip bir sitokindir (28). Alerjisi olan kişilerde bu tür hücrelerin sayı ve fonksiyonlarının arttırılması sonucunda alerjinin üstesinden gelindiği gözlenmiştir (29). Alerjik kişiler araştırıldığında da bu kişilerin damarından alınan kanlarında çok az sayıda alerjene özgül Treg hücresi olduğu gözlenmiştir (29). Değişik dozlarda alerjen maruziyeti sonrasında alerjene özgül Th2 hücre gelişimi veya immün baskılayıcı Treg gelişimi sağlandığı ve alerjik inflamasyon veya sağlıklı durumun geliştiği gözlenmiştir. Doğal olarak uyarılabilen Treg hücreleri, alerjene tolerans gelişiminin sağlanmasında ve alerjik hastalıkların engellenmesinde oldukça önemli olarak görülmektedir (29). Tolerans uyarımı esasında periferal T hücrelerinden başkaca lokal immün düzenleyici mekanizmalar mevcuttur. Örneğin, lokal epitelyum, organ spesifik hücreler (akciğerlerde alveoler makrofajlar gibi), lokal immün baskılayıcı sitokinler (TGF-beta gibi) immün düzenlenme ve dengenin sağlanmasında yardımcıdır (30).

    KLİNİK PRATİKTE KULLANILAN İMMÜNMODÜLATUVAR TEDAVİLER:

    Alerjen İmmünoterapi

    Alerjenlerle yapılan immünoterapinin hedefi alerjik semptomları yok etmek ve klinik olarak alerjene cevapsızlığa ulaşmaktır. Alerjene cevapsızlık (desensitizasyon), devamlı olarak artan dozlarda esasen alerjen olan maddelerden yapılmış ekstrelerin verilmesiyle sağlanır. Cilt altı (subkütan) alerjen immünoterapisi (SCIT) klinik pratikte yaklaşık olarak 100 yıldır kullanılmaktadır ve yaygın olarak kullanılan tek tedavidir. Bu tedavi IgE aracılı alerjisi olan ve sınırlı sayıda alerjene hassasiyeti olan bireylerde daha etkindir (örneğin: mevsimsel alerjik rinit, astma ya da venom hipersensitivitesi gibi). SCIT, alerjik yanıtın erken ve geç faz dönemlerini etkiler ve tedavi bırakıldıktan yıllar sonrada etkinliği devam eder (31). SCIT’ nin alerjenlere immün yanıtı değiştirerek etkinlik sağladığı gösteren bilimsel kanıtlar mevcuttur (31,32). Başarılı bir SCIT tedavisi alerjene özgül bloke edici antikor olan IgG’de artışa (özellikle IgG4 alt tipinde) ve IgE aracılı immün aktivitede azalmaya neden olur (33). Bu durumda IgG antikorları, bazofil ve mast hücrelerinin yüzeylerinde alerjen bağlamak için IgE ile yarışır (33). Ek olarak SCIT alerjen spesifik Th2 yanıtın baskılanmasına ve toleran T hücre oluşumunu sağlar (32,33). Ayrıca geleneksel ve hızlı başlanan SCIT protokollerinden sonra IL-10 üreten Treg hücrelerin periferal kanda ve lokal dokularda sayısı artar (34). Bunun yanında bazı araştırmacılar SCIT’ nin alerjen aracılı immün yanıtı Th1 yönüne kaydırdığına inanmaktadır.
    Etkinliğine rağmen SCIT tedavisinde bazı problemler vardır. Belirli alerjenlere hassasiyeti olan hastalarda kullanılmaktadır. Uzun sürdüğü için hastaların tedaviye katılımları da önemli bir problem yaratır. Ek olarak dil altı (sublingual) ve ağızdan (oral) alerjen immünoterapileri klinik pratikte bulunmaktadır. Değerlendirme sonuçlarına göre sublingual immünoterapinin SCIT’ den daha güvenli olduğu, alerjik rinit ve astım tedavisinde SCIT kadar etkiye sahip olmadığı söylenebilir. Sublingual yolla faydalı sonuçlar almak için daha yüksek dozlarda alerjen verilmelidir (35). Alerjen ekstrelerinin alerjenik etkisini azaltmak (IgE reaktivitesini) ve faydalı etkiyi oluşturmak, ayrıca da daha az doz uygulamak için ekstrelerde kimyasal ve fiziksel modifikasyonlar yapılmıştır (örn: absorbsiyonun uzatılması). Alerjenler aluminyum hidroksit, kalsiyum fosfat, tirosine, liposoma absorbe edilerek veya polietlen glikolle (PEG) kimyasal modifikasyon ya da formaldehit, gluteraldehit, alginik tuzla polimerizasyon (allergoid) aracılığı ile çeşitli sonuçlar elde edilmiştir (31,36). Başka bir yöntem de yakın zamanda keşfedilmiş olan rekombinan teknoloji ile IgE bağlanma kapasitesi az olan alerjenitesi az, ancak T hücrelerini iyi uyarabilen alerjen deriveleri oluşturmaktır (37). Rekombinan alerjenlerin diğer bir avantajı ise yeni IgE antikorları oluşturmamalarıdır (37). Tüm bunlara rağmen rekombinan alerjenlerle immünoterapinin etkinliği hala araştırma gerektirmektedir.

    Anti IgE

    IgE alerjinin patogenezinde anahtar antikor olduğundan yıllardır IgE’ nin aktivitesini bloke edecek güvenli bir molekül geliştirilmeye çalışılmaktadır. Son zamanlarda insan rekombinan monoklonal antikoru olan omalizumab bulunmuştur; IgE’ ye karşı etkilidir ve FcεRI reseptörüne IgE’ nin bağlanmasını önler (38). İlk olarak alerjik astımlı hastalarda denenmiştir. Çalışmalar, orta ve ağır astımda omalizumab’ ın iyi tolere edildiğini göstermektedir (38,39). Astım semptomlarını azatlığı ve akciğer fonksiyonlarında iyileşme sağladığı gösterilmiştir (39). Omalizumab tedavisinden sonra görülen iyileşme, serbest IgE seviyesinde ve FCεRI ekspresyonunda azalmayla birlikte aereoalerjen maruziyetini takip eden erken ve geç alerjik aktivitenin azalması şeklindedir (40). Önemli bir diğer husus; tedavi maliyetidir. Atopik egzema, alerjik rinit, besin alerjisi gibi diğer alerjik hastalıklarda kullanımıyla ilgili çalışmalılara da ihtiyaç vardır. Tüm bunlar dışında bizim kendi uygulamalarımız ve diğer bazı klinik çalışmalarda diğer tedavilere dirençli kurdeşen (ürtiker) tedavisinde iyi sonuçlar alınmaktadır.

    Değerlendirme Döneminde Olan İmmün Modülatuvar Yöntemler

    Th hücrelerin alerjik fizyopatolojideki merkezi rolünün anlaşılması anti-T hücre tedavi stratejilerin geliştirilmesini gündeme getirmiştir. Deneysel çalışmalar sonucunda astımlı hastalarda kimerik anti-CD4 monoklonal antikorun alerjik Th hücre yanıtını inhibe ettiği bildirilmiştir (3). Deneysel çalışmalarda CD4+ hücre miktarında, astım semptomlarında azalma, zirve akımında artma olduğu; ancak, FEV1′ de değişme olmadığı saptanmıştır (41). Son dönemde tüm T hücrelerini baskılamanın yan etkilerinden kaçınmak için Th2 yanıtını hedef alan çalışmalar sürdürülmektedir. Bunun yanında Th2 hücre oluşumunu sağlayan stimulatuvar yolakları inhibe etme yönüne de çalışmalar vardır (42). CD28′ in antijen sunan hücrelerin yüzeyindeki CD86 ile etkileşiminin Th2 oluşumunu tetiklediği bilinmektedir (43). Fare deneylerinde CD28′ in CD80/CD86′ ya bağlanmasını bloke eden antikorlar verilmesinin Th2 sitokin seviyesini azatlığı, akciğer inflamasyonunu ve hava yolu aşırı cevap oluşumunu azatlığı gösterilmiştir (44). ICOS solunumsal alerjenlere karşı gelişen Th2 yanıtında etkili diğer bir kostimulatuvar moleküldür. Bazı yayınlarda ICOS’ un ligandına bağlanmasının önlenmesi deneysel alerjik reaksiyonların oluşumunu azalttığı görülmektedir (42-45). OX40, CD30 4-1BB gibi kostimülatuvar ve CTLA-4 gibi negatif kostimulatörler alerji tedavisinde potansiyel diğer hedeflerdir (42).

    Mikrobiyal Ajanlarla İmmün Yön Değiştirme (Deviyasyon)

    Th1 hücrelerin antagonistik etkileri ile Th2 hücrelerin proliferasyonunu ve fonksiyonlarını inhibe ettiklerinin bilinmesi nedeniyle Th1 immün sistemin uyarılmasıyla alerjik hastalarda koruyucu bir etki sağlanabilir fikri akla yatkındır. Bu nedenle Th2 yanıtı, Th1 yönüne çevirmek için birçok deneysel model geliştirilmiştir. Th1 tipinde immün yanıtı aktive etmenin en etkili yolu mikroplardır. Bu amaç için atenüe mikropların tek başına ya da alerjen immünoterapisi ile birlikte kullanımı söz konusu olmuştur (46). Deneysel çalışmalarda ısıyla öldürülmüş Listeria ve atenüe mikobakterilerin (BCG aşısı ya da Mycobacterium vaccae) doğru zamanda kullanımının farelerde alerjik reaksiyonları önlediği gösterilmiştir (47-49). Ancak bu yöntemlerin alerji tedavisinde ve önlenmesindeki yerini değerlendirmek için klinik deneyimlere ihtiyaç vardır. Viral aşılarda kullanılan ve lipopolisakkarit derivesi olan 3 deasile monofosforil lipid A (MPL) sayesinde mikrobiyal ürünlerin bu konuda etkisi ile ilgili birçok bilgi sağlanmıştır (46). MPL ve çim poleni kombinasyonuyla yapılan ilk çalışmalarda alerjik rinit semptomlarında ve ilaç skorlarında azalma tespit edilmiştir (46). Th2 modifiye edici mikrobiyal adjuvanlar, IL-12 ve IFN sentezini stimüle ederek Th1 yanıtı arttırırlar. Bunun yanında bu ajanlar Treg hücreleri aktive derek IL-10 ve/veya TGF-β salgılamasını da tetiklerler (32,46). Th1/Treg hücreleri uyarmanın güvenli bir yolu da immünostimülatuvar DNA sekansları kullanmaktadır (50). Bu sekanslar tekrar eden sitozin-guanin dinükleotid (CpG) motifleri taşır. Bu sekanslar mikrobiyal DNA’ da bulunup memeli DNA’ sında bulunmazlar. CpG motifleri bütün omurgalılarda doğal immün sistemin üyesi olan toll like reseptörlerle tanınır ve koruyucu immün yanıt oluşturur (50). Astımlı fare modellerinde unmetile CpG içeren sentetik oligodeoksinükleotidlerin (ISS-ODNs) kullanılması ile alerjenle indüklenmiş Th2 tip yanıtın önlendiği ve geri çevirildiği gösterilmiştir (51,52). Alerjenle konjuge edilmiş olan ISS-ODNs’ in alerjen spesifik Th2 yanıtı hem farelerde hem de insanlarda etkili olarak baskıladığı gösterilmiştir (52). Bunun yanında ragweed-ISS-ODNs konjugatlarının konvansiyonel ragweed immünoterapisinden 100 kat daha az alerjenik olduğu bildirilmiştir (53). Erken faz klinik çalışmalarda elde edilen bu başarı alerjinin önlenmesinde DNA aşıların geliştirilmesi konusunda hevesleri arttırmaktadır.

    Alerjik İnflamasyonda Görevli Sitokin Ağının Baskılanması (İnhibisyonu)

    Bazı sitokinler T ve B hücrelerin alerjik yanıt oluşturmasında ve sonuç olarak alerjik inflamasyonun oluşmasında görevlidirler. Bu nedenle IL-4, IL-13 ve/veya IL-5 gibi anahtar sitokinlerin bloke edilmesi sadece alerjen spesifik immün yanıtın fenotipini değil aynı zamanda hastalığın gidişini de etkileyebilir. Bu hipotezi araştırmak için anti-sitokin antikorlar, sitokin reseptör antikorları ve solubl sitokin reseptörleri geliştirilmiştir (11,54,55). İlk çalışmalarda, insan kaynaklı anti-IL-4 monoklonal antikoruyla (pascolizimab) ve rekombinan solubl IL-4 reseptörüyle IL-4 aktivitesi inhibe edilmiştir. Sonuçlar Th2, IgE inhibisyonu açısından yüz güldürücü olsa da klinik olarak faydalı olmamıştır (56). Mepolizumab bir anti-IL-5 monoklonal antikoru olup bu antikorla yapılan çalışmalarda astım tedavisiyle ilgili karmaşık sonuçlar elde edilmiştir (57). Ancak, hipereosinofilik sendrom gibi eosinofil kaynaklı hastalıklarda ise anti-IL-5 tedavi mükemmel sonuçlar ortaya çıkarmıştır (57). IL-13Ra2- IgGFc füzyon proteini gibi IL-13 tarafından tetiklenen yolakları inhibe eden ajanlar ise hala geliştirilme sürecindedir (58). STAT6 veya GATA3 aktivitesinin baskılanması ile de alerjik inflamasyonda iyi sonuçlar elde edilebilir (59).

    İnflamatuvar Hücre Göçünün Baskılanması

    Alerjik inflamasyonu tedavi etmenin bir başka yöntemi de alerjen maruziyetinin olduğu bölgelere aberan lökosit birikiminin önlenmesidir. Bu durum, kemokinler ve adezyon molekülerine müdahale edilmesi ile Th2, eozinofil, bazofil ve mast hücre trafiğinin düzenlenmesiyle sağlanır. Örneğin; LFA1 ya da ligandı ICAM-1′ in bloke edilmesi ile hayvanlarda alerjik erken ve geç faz yanıtları yanında inflamasyon da azaltılmaktadır (60). Yapılan ilk çalışmalarda anti-LFA-1/CD11 monoklonal antikorunun kullanımı (efelizumab) ile bahsi geçen sonuçlar elde edilmiştir (60).

    SONUÇ

    İmmünomodülatuvar stratejiler alerjik hastaların rutin tedavilerine bir alternatif oluşturacaktır. Ancak bu yöntemler klinikte kullanılmadan önce değerlendirilmesi gereken birçok konu vardır; örneğin, tedavilerin etkinliği, güvenliği, sürdürülebilirliği, uygulanma yöntemi ve maksimum yarar sağlamak için tedaviye başlanma zamanı gibi. Erken dönemde başlanan tedaviyle hastalığın patogenezinde değişim sağlamak mümkün olabilir; ayrıca, hastalığın evresindeki ilerleme de önlenebilir. Yüksek riskli atopik çocuklar için profilaktik immünoterapi formları oluşturabilir. Alerjik vakalarda, yoğun, çoklu stratejilerin denenmesi ile alerjik inflamasyonda rol alan immün yolakların inhibe edilmesi daha iyi yanıtlar elde etmemize yardımcı olabilir.

    Kaynaklar:

    1. ROMAGNANI, S. 2000. The role of lymphocytes in allergic disease. J. Allergy Clin. Immunol. 105: 399–408.
    2. KAY, A.B. 2001. Allergy and allergic diseases. First of two parts. N. Engl. J. Med. 344: 30–37.
    3. LARCHE, M., D.S. ROBINSON & A.B. KAY. 2003. The role of T lymphocytes in the pathogenesis of asthma. J. Allergy Clin. Immunol. 111: 450–463.
    4. LAMBERT, L.E., J.S. BERLING & E.M. KUDLACZ. 1996. Characterization of the antigen-presenting cell and T cell requirements for induction of pulmonary eosinophilia in a murine model of asthma. Clin. Immunol. Immunopathol. 81: 307–311.
    5. DE SANCTIS, G.T. et al. 1997. T-lymphocytes regulate genetically determined airway hyperresponsiveness in mice. Nat. Med. 3: 460–462.
    6. CORRY,D.B. et al. 1998. Requirements for allergen-induced airway hyperreactivity in T and B cell-deficient mice. Mol. Med. 4: 344–355.
    7. UMETSU, D.T. & R.H. DEKRUYFF. 1997. TH1 and TH2 CD4+ cells in human allergic diseases. J. Allergy Clin. Immunol. 100: 1–6.
    8. BROIDE, D.H. 2001. Molecular and cellular mechanisms of allergic disease. J. Allergy Clin. Immunol. 108: S65–S71.
    9. ROMAGNANI, S. 2002. Cytokines and chemoattractants in allergic inflammation. Mol. Immunol. 38: 881–885.
    10. HERRICK, C.A. & K. BOTTOMLY. 2003. To respond or not to respond: T cells in allergic asthma. Nat. Rev. Immunol. 3: 405–412.
    11. LI-WEBER, M. & P.H. KRAMMER. 2003. Regulation of IL4 gene expression by T cells and therapeutic perspectives. Nat. Rev. Immunol. 3: 534–543.
    12. PERNIS, A.B. & P.B. ROTHMAN. 2002. JAK-STAT signaling in asthma. J. Clin. Invest. 109: 1279–1283.
    13. TAKEDA, K., T. KISHIMOTO & S. AKIRA. 1997. STAT6: its role in interleukin 4- mediated biological functions. J. Mol. Med. 75: 317–326.
    14. ZHOU, M. & W. OUYANG. 2003. The function role of GATA-3 in Th1 and Th2 differentiation. Immunol Res. 28: 25–37.
    15. PLATTS-MILLS, T.A. 2001.The role of immunoglobulin E in allergy and asthma. Am. J. Respir. Crit. Care Med. 164: S1–S5.
    16. EL BIAZE, M. et al. 2003. T cell activation, from atopy to asthma: more a paradox than a paradigm. Allergy 58: 844–853.
    17. HOLGATE, S.T. 2002. Airway inflammation and remodeling in asthma: current concepts. Mol. Biotechnol. 22: 179–189.
    18. GIROLOMONI, G. et al. 2001. T-cell subpopulations in the development of atopic and contact allergy. Curr. Opin. Immunol. 13: 733–737.
    19. BISSET, L.R. & P. SCHMID-GRENDELMEIER. 2005. Chemokines and their receptors in the pathogenesis of allergic asthma: progress and perspective. Curr. Opin. Pulm. Med. 11: 35–42.
    20. ONO, S.J. et al. 2003. Chemokines: roles in leukocyte development, trafficking, and effector function. J. Allergy. Clin. Immunol. 111: 1185–1199.
    21. LUKACS, N.W. 2001. Role of chemokines in the pathogenesis of asthma. Nat. Rev. Immunol. 1: 108–116.
    22. SALLUSTO, F. & A. LANZAVECCHIA. 2000. Understanding dendritic cell and T lymphocyte traffic through the analysis of chemokine receptor expression. Immunol. Rev. 177: 134–140.
    23. COSMI, L. et al. 2001. Chemoattractant receptors expressed on type 2 T cells and their role in disease. Int. Arch. Allergy Immunol. 125: 273–279.
    24. AMERIO, P. et al. 2003. Eotaxins and CCR3 receptor in inflammatory and allergic skin diseases: therapeutical implications. Curr. Drug Targets Inflamm. Allergy 2: 81–94.
    25. VAN PARIJS, L., V.L. PEREZ & A.K. ABBAS. 1998. Mechanisms of peripheral T cell tolerance. Novartis Found. Symp. 215: 5–14.
    26. TSITOURA,D.C. et al. 1999. Intranasal exposure to protein antigen induces immunological tolerance mediated by functionally disabled CD4+ T cells. J. Immunol. 163: 2592–2600.
    27. AKBARI, O. et al. 2003. Mucosal tolerance and immunity: regulating the development of allergic disease and asthma. Int. Arch. Allergy Immunol. 130: 108–118.
    28. AKDIS, M., K. BLASER & C.A. AKDIS. 2005. T regulatory cells in allergy: novel concepts in the pathogenesis, prevention, and treatment of allergic diseases. J. Allergy Clin. Immunol. 116: 961–968.
    29. ROBINSON, D.S., M. LARCHE & S.R. DURHAM. 2004. Tregs and allergic disease. J. Clin. Invest. 114: 1389–1397.
    30. BLUMENTHAL, R.L. et al. 2001. Human alveolar macrophages induce functional inactivation in antigen-specific CD4 T cells. J Allergy Clin. Immunol. 107: 258–264.
    31. NELSON, H.S. 2004. Advances in upper airway diseases and allergen immunotherapy. J. Allergy Clin. Immunol. 113: 635–642.
    32. TILL, S.J. et al. 2004. Mechanisms of immunotherapy. J. Allergy Clin. Immunol. 113: 1025–1034.
    33. WACHHOLZ, P.A. & S.R. DURHAM. 2004. Mechanisms of immunotherapy: IgG Rvisited. Curr. Opin. Allergy Clin. Immunol. 4: 313–318.
    34. AKDIS, C.A., K. BLASER & M. AKDIS. 2006. Mechanisms of allergen-specific immunotherapy. Chem. Immunol Allergy. 91: 195–203.
    35. PASSALACQUA, G., C.LOMBARDI&G.W.CANONICA. 2004. Sublingual immunotherapy: an update. Curr. Opin. Allergy Clin. Immunol. 4: 31–36.
    36. WHEELER, A.W. & S.R.WORONIECKI. 2004. Allergy vaccines—new approaches to an old concept. Expert Opin. Biol. Ther. 4: 1473–1481.
    37. LINHART, B. & R. VALENTA. 2005. Molecular design of allergy vaccines. Curr. Opin. Immunol. 17: 646–655.
    38. BROWNELL, J. & T.B. CASALE. 2004. Anti-IgE therapy. Immunol. Allergy Clin. North Am. 24: 551–568.
    39. BUHL, R. 2005. Anti-IgE antibodies for the treatment of asthma. Curr. Opin. Pulm. Med. 11: 27–34.
    40. INFUHR, D. et al. 2005. Molecular and cellular targets of anti-IgE antibodies. Allergy. 60: 977–985.
    41. KON,O.M. et al. 2001. The effects of an anti-CD4 monoclonal antibody, keliximab, on peripheral blood CD4+ T-cells in asthma. Eur. Respir J. 18: 45–52.
    42. KROCZEK, R. & E. HAMELMANN. 2005. T-cell costimulatory molecules: optimal targets for the treatment of allergic airway disease with monoclonal antibodies. J. Allergy Clin. Immunol. 116: 906–909.
    43. LARCHE,M. et al. 1998. Costimulation through CD86 is involved in airway antigenpresenting cell and T cell responses to allergen in atopic asthmatics. J. Immunol. 161: 6375–6382.
    44. CHEN, Y.Q. & H.Z. SHI. 2006. CD28/CTLA-4-CD80/CD86 and ICOS-B7RP-1 costimulatory pathway in bronchial asthma. Allergy. 61: 15–26.
    45. GONZALO, J.A. et al. 2001. ICOS is critical for T helper cell-mediated lung mucosal inflammatory responses. Nat. Immunol. 2: 597–604.
    46. FRANCIS, J.N. & S.R. DURHAM. 2004. Adjuvants for allergen immunotherapy: experimental results and clinical perspectives. Curr. Opin. Allergy Clin. Immunol. 4: 543–548.
    47. HANSEN, G. et al. 2000. Vaccination with heat-killed Listeria as adjuvant reverses established allergen-induced airway hyperreactivity and inflammation: role of CD8+ T cells and IL-18. J. Immunol. 164: 223–230.
    48. LI, X.M. et al. 2003. Engineered recombinant peanut protein and heat-killed Listeria monocytogenes coadministration protects against peanut-induced anaphylaxis in a murine model. J. Immunol. 170: 3289–3295.
    49. ZUANY-AMORIM, C. et al. 2002. Long-term protective and antigen-specific effect of heat-killed Mycobacterium vaccae in a murine model of allergic pulmonary inflammation. J. Immunol. 169: 1492–1499.
    50. CHU, R.S. et al. 1997. CpG oligodeoxynucleotides act as adjuvants that switch on T helper 1 (Th1) immunity. J. Exp. Med. 186: 1623–1631.
    51. HORNER, A.A. & E. RAZ. 2002. Immunostimulatory sequence oligodeoxynucleotide-based vaccination and immunomodulation: two unique but complementary strategies for the treatment of allergic diseases. J. Allergy Clin. Immunol. 110: 706–712.
    52. HUSSAIN, I. & J.N. KLINE. 2003. CpG oligodeoxynucleotides: a novel therapeutic approach for atopic disorders. Curr. Drug Targets Inflamm. Allergy. 2: 199–205.
    53. BROIDE, D.H. 2005. Immunostimulatory sequences of DNA and conjugates in the treatment of allergic rhinitis. Curr. Allergy Asthma Rep. 5: 182–185.
    54. FOSTER, P.S. et al. 2002. Interleukins-4, -5, and -13: emerging therapeutic targets in allergic disease. Pharmacol. Ther. 94: 253–264.
    55. CHUNG, K.F. 2003. Individual cytokines contributing to asthma pathophysiology: valid targets for asthma therapy? Curr. Opin. Investig. Drugs. 4: 1320–1326.
    56. STEINKE, J.W. 2004. Anti-interleukin-4 therapy. Immunol Allergy Clin. North Am. 24: 599–614.
    57. KAY, A.B. & A.D. KLION. 2004. Anti-interleukin-5 therapy for asthma and hypereosinophilic syndrome. Immunol. Allergy Clin. North Am. 24: 645–666.
    58. YANG, G. et al. 2004. Anti-IL-13 monoclonal antibody inhibits airway hyperresponsiveness, inflammation and airway remodeling. Cytokine 28: 224–232.
    59. NAKAMURA, Y. & M. HOSHINO. 2005. TH2 cytokines and associated transcription factors as therapeutic targets in asthma. Curr. Drug Targets Inflamm Allergy. 4: 267–270.
    60. GAUVREAU, G.M. et al. 2003. The effects of an anti-CD11a mAb, efalizumab, on allergen-induced airway responses and airway inflammation in subjects with atopic asthma. J. Allergy Clin. Immunol. 112: 331–338.

    Sağlıklı günler dileğiyle,

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Çözüm Odaklı Yaklaşım

    Çözüm Odaklı Yaklaşım

    Genelde problemlere odaklanmaya meyilliyiz toplum olarak. O kadar problemle uğraşıyoruz bazen burnumuzun dibindeki çözümleri bile göremiyoruz. Çünkü problem bizim tüm iliklerimize işlemiş ve bizden başka bu problemi bizim gibi yaşayan başka kimsenin olmadığı kanaatimiz o kadar tamdır ki etrafımızdaki birisi yanlışlıkla bir tek sen bu problemi yaşamıyorsun gibi bir yaklaşımda bulunursa vay onun haline. Problem bizimse o problem hepimiz için çok büyük demektir. Problem hayatımızın tamamında var mı yoksa istisnai durumlar oluyor mu? Yoksa biz Problemleri hayatın tamamına mı taşıyoruz.

    Problemlerle uğraşırken acaba gözümüzden bir şeyi kaçırıyor muyuz? Aslında hep istediğimiz bir şeye odaklanamıyor muyuz? Bu ne diye bir düşünelim. Tavsiyeler, dost, arkadaş, aile vs. Asıl aradığımız bu problemin bir mucizeyle çözülmesi. Biri gelsin bir şey olsun ama bu problem mucize bir şekilde çözülsün. Asıl istediğimiz bu aslında. Bir anda problemin çözülmesi. Problemin bütünüyle uğraşırken kaçırdığımız şey aslında küçük yapacağımız değişimlerin kartopu etkisi yapabilmesidir. Bulunduğumuz durum çok kötü olsun, mesela 0-10 arasında bir derecelendirme de şu anki durumumuz 3 olsun. Ki en kötü durum 0 noktası. Şa anki durumunuzu düşünün. Bugün eve gideceksiniz, yaptığınız her şeyi yine aynen yapacaksınız. Yemek yiyecek, televizyon seyredecek, ailenizle sohbet edecek, dinlenecek ve uyuyacaksınız. Uyku halindeyken bir mucize oldu bir peri geldi ve kötü giden her şeyi düzeltti. Ama siz düzeldiğini bilmiyorsunuz perinin geldiğinden ve sabah herşeyin düzeldiğinden haberiniz yok. Sabah kalktığınızda ne gibi şeyler değişmişler olurdu. Neler yapardınız. Etrafınızdaki insanlar size nasıl davranırdı. Siz nasıl hissedersiniz. Bu değişimler sizi mutlu eder mi? İstediğiniz değişimler olunca neler yapardınız? Siz mucizeyi nasıl fark ettiniz ? Etrafımızdaki insanlar mucizeyi nasıl fark etti?

    Mucizeyle gerçekleşen hayatınızdaki değişimleri düşünün. Bu değişimlerin hepsinin gerçekleşmesi belki imkanlı değil çünkü mucize demiştik. Ancak bizim başlayıp uygulayabileceğimiz ve bize iyi gelecek değişimler var mı? Çok büyük değişimler olması gerekmez bulunduğumuz 3 derecelik durumu 3,5 veya 4 yapsa yeter. Küçük değişimler ve kartopu etkisiyle büyük değişimler. Çok düşünmenize gerek yok ilk aklınıza gelen küçük değişimi kendinize uygulayın. Bir şeyler yapmak size iyi gelecek. Mucize küçük değişimlerde başlar. Ve gerçekleşir. Peri sizin yanınızda belki de dün geldi ve siz bilmiyorsunuz. Perinin geldiğini ve problemleri Ortadan kaldırdığını bilmiyorsunuz belki de.

    Çözüme yardımcı olacak küçük bir adımla işe başlayın büyük bir adım atmak korkutucu gelebilir. Küçük bir adım , ardından küçük bir adım daha ve küçük bir adım daha. Büyük bir adımı küçük adımlar oluşturacaktır. Her küçük değişimde adımda bulunduğunuz durumdan yani 3 konumundan 3,5 bir sonraki 4,5 bir sonraki 5. Her seferinde daha iyiye doğru bir gidiş olacaktır. Böylece aslında hayatınızda olumluya doğru giden bir değişim süreci olacak ve yaşadığınız sıkıntılara bakışınız ve çözümünüz farklılaşacaktır.

    En iyi yaptığınız işi, hobiyi bir düşünün nasıl yapıyorsunuz? Hiç zorlanmıyor musunuz? Sıkıntı yaratmıyor mu? Zaman zaman yapmak istemediğiniz olmuyor mu? Ama hoşlandığınız için yapıyorsunuz. Yaptıkları daha iyi oluyor ve başarılı oluyorsunuz. Aslında her şey kötü de değil iyi yaptığınız şeylerde var hayatınız. Düşünün bir en iyi yaptığınız ve zevk aldığınız küçük bir şey. Size problemlerinizin çözümünde yardımcı olabilir mi? Devamlı kötü şeyler yapma ve başınıza kötü şeyler gelme ihtimali yoktur. Bu durumu devamlı böyle görme ihtimali vardır.

    Çözüm odaklı yaklaşım ergenlerde, yetişkinlerde ve çiftlerde problemlerinden çok çözümlerine ve olumlu yönlere odaklanarak hayatlarında küçük değişimlerle 3-4 seans gibi kısa sürelerde küçük adımlarla büyük adımlar oluşturarak problemlerin çözümüne yardımcı olmaktadır.

  • Bağışıklık sitemi güçlendirilebilir mi?

    Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz bağışıklık sisteminin destekçisi olarak nitelendirilen Beta-Glukan molekülü mevsimsel değişiklikle birlikte artan salgın hastalıklar döneminde yine popüler oldu. Günümüze kadar 8000 makale ve araştırmaya konu olan Beta-Glukan sık enfeksiyon geçiren, uzun süre antibiyotik alma ihtiyacı olan çocuk veya erişkinlerde immün sisteminin aktive edilmesi, güçlendirilmesi için kullanıldığında antibiyotik ihtiyacında ve enfeksiyon sıklığında ciddi azalma meydana getirmektedir.

    Çocukların okul, yetişkinlerin yoğun iş stresi kısır döngüsüne girdiği mevsimsel geçiş dönemlerinde bağışıklık sistemini güçlendirmenin formülleri aranmaya başlanır. Bu sırada sık enfeksiyon geçiren, sık antibiyotik kullanmak zorunda kalan, rutin kullanım dozlarında çok yeterli yanıt alınamayan vakalarda Beta-Glukan’ın iyi bir destek olabilmektedir. Çocuklar toplum içine girdikleri ilk yıl; anaokulu, kreş, ilkokul birinci sınıf olabilir sık enfeksiyon geçirme riski ile karşı karşıya kalır. Kaldı ki 60 aylık çocukların immün sistemlerinin dışarıdan toplumsal kaynaklı enfeksiyon faktörlerine çok hazırlıklı olduğu söylenemez. İmmün sistemleri birçok virüsü, toplumsal kaynaklı bakteriyi tanımadığı için çocuklar karşıdan gelen bu tür enfeksiyon faktörlerine karşı abandone olup, sıkıntıya girebilir. Sık enfeksiyon geçirmek, sık antibiyotik almak, sık kulak iltihabı yaşamak, sık üst solunum yolu enfeksiyonu olmak sonrasında zatüre-pnömöni gibi tablodan tabloya geçen vakalar olabilir. Bu tablolar ilk okul yılı içinde olur. Sonraki yıllarda enfeksiyon sıklıkları –gerçek bir mmün yetmezliği olmayan çocuklarda- ciddi oranda azalır. Çünkü çocuk toplum kaynaklı enfeksiyonları tanır hale gelir.

    Beta Glukan Molekülü Nedir?

    Beta-Glukan’ın immün sistemini güçlendirdiğini, desteklediğini gösteren hem deney ortamında hem de insan vücudunda gözlemsel olarak yapılmış çalışmalar bulunmaktadır. İyi kanıt düzeylerine sahip çift kör plasebo kontrollü birçok çalışmada etkin sonuçlar elde edilmiştir. Şu anda piyasada FDA’ den onay almış Beta-Glukan genel olarak güvenli bir molekül olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda Beta-Glukan’ ın klinik olarak etkili olduğuna dair de güncel 7500-8000 çalışmada insan vücuduna bir toksik etkisi olmadığı görülmüştür. Kanser hastalarında kemoterapiye yardımcı olarak kullanıldığını ve iyi sonuçlar alındığını gösteren, radyoterapinin yarattığı sıkıntılar, yıkıcı, kırıcı, dökücü etkileri çok daha hızlı topladığına dair de çok sayıda makaleler bulunmaktadır. Benim bu konuyla ilgili yaptığım preklinik çalışmada alerjik hastalarda çok faydalı olduğunu gördük. Preklinik çalışmada iki grup oluşturuldu. Bir gruba Beta-Glukan bir gruba plasebo verdik ki bu çalışmada çift kör plasebo kontrollüydü; yani “tıbben bir molekül etkili midir-değil midir?” diye net sonuçlar alacağınız metodoloji ile yapılmış bir çalışmaydı. Beta-Glukan verdiğimiz alerjik rinit vakalarında, burun içerisindeki alerji tarzındaki proteinleri (sitokinleri) üreten Th2 hücresi dediğimiz hücreleri anti-alerjik mekanizmaları çalıştıran sitokinleri üreten ve Th2 hücreleri baskılayan Th1 hücre fonksiyonlarına doğru döndürdüğünü tespit ettik. Bahsi geçen Th1 hücresi immünolojik sistemde iyi bir anti-viral yanıt; iyi bir anti-kanser yanıt ile viral enfeksiyonlar veya kanserle savaşımızda temel hücrelerden birisidir. Aynı zamanda hücre içinde yaşayan bakterilere iyi bir örnek olan tüberküloza karşı da iyi ve güçlü bir Th1 cevabı gerekmektedir. Benim çalışmalarımdan elde edilen sonuç şu ki: Th2 aktif olan alerji hastalarının hücreleri Beta-Glukan’ la Th1′ e doğru kaydı ya da Th1 fonksiyonlarını daha iyi gösterebildi. Bu da klinikte bizim alerji vakalarında Beta-Glukan ile sağlanan iyilik ve viral enfeksiyona yakalanma sıklığındaki azalmayı açıklamaktadır.

    Çocuklarda Beta-Glukan Ne Zaman ve Nasıl Kullanılır?

    FDA’den güvenilir onayı alan Beta-Glukan kullanımında bir sakınca yoktur. Kış aylarıyla birlikte sıkıntılı enfeksiyon dönemlerine yaklaşırken bağışıklık sistemini desteklemek üzere Beta-Glukan kullanılabilir. Burada dikkat edilecek nokta: sık hastalanan, sık enfeksiyon olan kişilerde bunun gerçek sebebinin araştırılmasıdır. Öncelikle immün yetmezliği olup olmadığı sorgulanmalıdır. Gerçek immün yetmezliği ya da bir antikor eksikliği varsa tedavisi bellidir. Antikoru yerine koymak zorundasınız veya kemik iliği transplantasyonu yapmak zorundasınız. Ancak ortada kalan bir grup var. Gerçekten immün yetmezliği olduğu biyokimyasal ve immünolojik kriter ile laboratuvar şartlarında kanıtlanamıyor. İmmün yetmezliği yok ama çocuk tam olarak sağlıklı değil. Herkes yılda bir-iki kere enfeksiyon geçirebilir. Bunda bir sıkıntı yok ama yılda altı- sekiz- on kere orta kulak iltihabı gibi enfeksiyon geçiriliyorsa burada problem araştırılmalıdır. Sık pnömoni-zatüre sebebiyle hastanede yatan, uzun süre antibiyotik alma ihtiyacı olan çocuklar var. Bu çocukların esasında immün sisteminin birazcık aktive edilmesi, birazcık güçlendirilmesi gerekiyor. Bu vakalarda Beta-Glukan molekülü kullandıktan sonra ilaç sarfiyatında ciddi bir azalma, ilaç kullanım ihtiyacında gerçekten belli bir düşme ve enfeksiyon sıklıklarında gözle görülür azalma olduğu saptanmıştır. Bunun dışında çocuğun yaşam kalitesi ile birlikte ailenin de yaşam kalitesi de yükselir. Ders başarısı artar.

    Bilimsel Deneylerde Beta-Glukan Nasıl Sonuçlar Verdi?

    Beta Glukan’ın immünolojik olarak etkileri kanıtlanmıştır. Virüs, bakteri ya da mantar vücudunuza girdiğinde bunu ilk karşılayan doğal bağışıklık sistemidir. Doğal immün cevapta nonspesifik yani özgül olmayan en çalışkan eleman makrofajdır. Gider yabancıyı tanır, içine alır ve içinde enzimatik fonksiyonlarla yok etmeye çalışır. Normal bir savunma mekanizmasının başlangıcı bu şekilde çalışır. Makrofajın bunu yapabilmesi için gerçekten aktif, yürüyebilir, yalancı ayakçıklar çıkarabilir, yabancı virüs ya da bakteri yani yabancı materyali içine alıp içinde enzimatik aktivite başlatabilmesi gerekir. Beta-Glukan’ın tüm bu aktiviteleri makrofaj üzerinde laboratuvar şartlarında etkilediği daha düzgün çalıştırdığı, daha iyi aktivasyona geçirdiği gösterilmiştir.

    Bağışıklık Sistemini Güçlendirmek Mümkün mü?

    Dengeli ve düzenli beslenmek, dinlenmek, uykuya dikkat etmek, vakit buldukça spor yapmak, stresten uzak durmak bağışıklık sisteminin ayakta durmasını sağlar. Ancak; bunun dışında “dışarıdan bir takım etkenlerle immün sistemini güçlendirmek mümkün mü? İmmün sistem dışarıdan alınacak takviye ile güçlenir mi?” Bilim yıllardır bu konuyla uğraşıyor. Bugüne kadar çok sayıda tıbbi katkı maddesi, ilaç olabilecek türden maddelerden bahsedildi. Hala da çalışmalar devam ediyor. Buradaki temel sorular şunlardır: “Dışarıdan gelen enfeksiyon ajanlarına karşı immün sistem nasıl daha dik ve sağlıklı olabilir, kişilerin enfeksiyonlardan nasıl daha az etkilenmesi sağlanır?. Hastalığın tedavisinde kullanılacak antibiyotik, antiviral-ya da başka problemler gelişirse kanser gibi- kemoterapötik ilaçların alınması azaltılabilir mi?” Biliyoruz ki tüm ilaçlar normal şartlarda toksik etkili kimyasal maddelerdir. Tıpta ilaçlar fayda/zarar oranına göre kullanılırlar. Açıklamak gerekirse; antibiyotik ve antivirallerin belli bir kullanım süresi ve dozajı vardır. İnsanlarda etkili olduğu kanıtlanmış yan etkisi minimalize edilmiş- tolere edilebilecek-dozlarda bu ilaçlar kullanılır. Ancak bazı vakalar var ki; bağışıklık sistemi biraz zorlandığında, sıkıntıya düştüğünde (ya da gerçekten bağışıklık yetmezliği olanlar) rutin tedavi dozlarına ve tedavi sürelerinde normalde uyulması gereken süre ve miktarda alınan ilaca yeterli yanıt veremez. Ya da yanıt aldıktan birkaç gün sonra hasta aynı klinik tabloyla tekrar karşınıza gelebilir. “Bu tür vakalarda özellikle immün sistem desteklenmeli midir? Desteklenirse daha iyi sonuç alınabilinir mi?” şeklinde çok sayıda çalışma-araştırma yapılmış. Sonuçta bazı etkili moleküller saptanmış; bu moleküllerin hastada daha az antibiyotik kullanımına, hastane yatış süresinin kısalması ya da hastaneye hiç gerek kalmamasına, cost-effect yani parasal etkisinin daha az maliyetle tedaviye katkı sağladığı görülmüştür. Ayrıca hastanın klinik tablosunda normal doz ve zamanda iyileştiği tespit edilmiştir.

    Kullanılan Miktara Dikkat Edilmesi Gerekiyor

    En az 100 mg-200 mg gibi rutine göre biraz yüksek dozlar kullanılmalıdır. Literatüre baktığımızda aşağı yukarı 600 mg’lık dozların Beta-Glukan açısından çok daha etkili olduğunu gösteren yayınlar var. Konuyu değerlendiren çalışmalara baktığınızda 100 mg’lık dozların etkili olacağından bahsediliyor. Herhangi bir alanda klinik ihtiyacına göre kullanabilirsiniz ama 100 mg altında ki dozlar etkili mi? Birkaç tane çalışma var bununla ilgili;ancak, yeterince etkili olmadığını görüyoruz. Ben kendi adıma gerek çocuk gerekse erişkinde en az 100 mg kullanıyorum. Akut enfeksiyon veya ani başlayan enfeksiyon tablosu varsa makrofaj denilen hücreler, nötrofil denilen hücreler, bağışıklık sistemi hücreleri çok daha hızlı ve etkin hareket etmeleri gerektiği için klinik ihtiyaca göre iyi sonuç almak için daha yüksek dozlara çıkıyorum.

    Bağışıklık Sistemini Devamlı Uyarmak Doğru mu, Tehlike Yaratır mı?

    Enfeksiyon açısından riskli sezonlar vardır. Mevsim değişikliği ve kış boyu fizyolojik üst solunum yolunda bakteri kolonizasyona hazır ortam olması, dönemsel üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarında artışa sebep olur. Ben klinik kullanımımda yaz aylarının sonlarından, kış ayları süresince ilkbahara gelinceye kadar Beta-Glukan başlatıyorum. Bu, enfeksiyonlardan korunmak açısından düşündüğümüzde normal, rutinde de kullanılması gereken mantıklı süreç. Ama onun dışında bazı kanser vakalarında da destek tedavisi olarak da kullanılıyor. Burada nonspesifik bağışıklık sistemi hücrelerinizin devamlı aktif ve güçlü olması gerekiyor. Yani hastalık süresince belki hastalığı yeninceye kadar, yok edinceye kadar ya da yaşam sürdükçe bu hücrelerin, antikanser hücrelerin ya da immün aktif hücrelerin mutlaka aktive tutulması gerekiyor. Bu mantıkla baktığınız zaman, devamlı kullanmak gerekiyor. Bağışıklık sistemini bu kadar aktive edersek bir tehlikesi var mı? Makrofajı, nötrofilleri ve diğer immün aktif hücreleri aktive ederseniz, kendi kendinize saldırıya sebep olabilirsiniz. Bununla ilgili laboratuvar şartlarında ve insan üzerinde yapılan çalışmalarda Beta-Glukan’ın oto-immüniteyi davet etmediği saptanmıştır. Beta-Glukan; immün sistemini aktif tutmak, profilaktik dediğimiz-öncü olarak hastalık gelmeden korunma amacıyla kullanabilecek moleküllerden bir tanesidir. Hastayken de hasta olmadan önce de koruyucu olarak kullanılabilir. Bu tamamen kişinin tercihidir..

    Doğal Yolla Beta-Glukan Almak Mümkün mü?

    Yulaf, ekmek gibi besinlere baktığınızda Beta-Glukan içeriğine sahip olduğunu görüyoruz. Beta-Glukan molekülünün yapısal olarak çözülebilen diğeri de çözünmez formu olmak üzere iki formda bulunur. Yulaf, ekmek gibi gıdalarda karşılaştığımız Beta-Glukan’ın çok büyük bir kısmı çözülebilir Beta-Glukan’dır. Bunun immünolojik etkileri çözünemez forma göre çok aşağıda kalır, çok etkili olmaz. Dolayısıyla bize çözünmez form lazım. Ayrıca bu molekül 1-3, 1-6 D Beta-Glukan formülasyonunda olmalıdır. Yalnız 1-3 Beta-Glukan formuna göre 1-3, 1-6 Beta-Glukan fromunun çok daha etkili bir immün sistem güçlendirici olduğu bilinmektedir. Gıda takviyesi şeklinde kullanılabilecek Beta-Glukan’nın büyük oranda çözünmezdir.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Çocuklarda ve Yetişkinlerde Bağlanma

    Çocuklarda ve Yetişkinlerde Bağlanma

    Kişiler arası çekim ve ilişkilerin dinamiği konusunda ortaya atılan teorilerden biri olan bağlanma teorisi, anneye veya rahatlatıcı bir başka figüre bağlanmanın, çocuğun yaşamını sürdürmesinde önemli bir işlevi olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşımdaki sosyal psikologlara göre (Bowlby, Ainsworth, vb.), bazı kişilerle sıcak-yakın ilişki ihtiyacı, insan doğasının temel bir boyutudur. Zira, hem insanda gözlenen bağlanma ihtiyacı, yeni doğmuş çocuğu çevresel tehlikelerden korumaya yönelik biyolojik ve sosyal bir süreçtir.

    BAĞLANMA NEDİR ?

    Psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.

    ÇOCUKLARDA BAĞLANMA

    Bağlanma, çocuk ile annesi, babası veya bakan kişi arasında oluşan olumlu, sağlıklı ve güçlü duygusal bağ kurulması anlamı taşımaktadır.

    ÇOCUKLARDA BAĞLANMA TARZLARI

    Güvenli Bağlanma: Çocuk anneyi bir güven temeli olarak kabullenmekte, anneden ayrılıp bir yabancı ile yalnız kaldıktan sonra teselli edilebilmekte, anneye yapışma gereksinimi az olmakta, yalnız bırakıldıktan sonra annesi girdiğinde annesini olumlu karşılamakta ve annesini net bir şekilde yabancıya tercih etmektedir.

    Güvensiz/Kaçınmacı Bağlanma: Çocuk annesi ile temas kurmaktan kaçınmakta, özellikle anne odadan çıkıp tekrar geldiğinde ondan uzak durmakta, annenin temas kurma çabalarına karşı direnç göstermekle birlikte bir temas arayışı içinde görülmektedir. Süreç boyunca anneye de yabancıya da aynı şekilde davranmaktadır.

    Güvensiz/Dirençli Bağlanma: Çocuk anneden ayrıldığında çok şiddetli huysuzlanmakta ve anne geri döndüğünde çocuğu rahatlatma çabaları başarısız olmaktadır. Çocuğun farklı zamanlarda hem temas aradığı hem de temastan kaçındığı gözlenmiştir. Çocuk annesi ayrılıp geri döndükten sonra kızgınlık ve şiddet davranışları gösterebilmekte, yabancıdan gelen temas ya da rahatlama çabalarına direnç göstermektedir.

    Güvensiz/Dağınık Bağlanma: Çocuk şaşırmış, endişeli, dikkatsiz davranışlar göstermekte, güçlü bir yakınlık arayışının hemen ardından güçlü bir sakınma davranışı gösterebilmektedir. Annesine doğru giderken başka yönlere bakabilmekte, bağlantılı olmayan duygusal dışavurumlar gösterebilmektedir.

    Bağlanma durumlarını yaratan tek bir sebep yoktur; ailenin davranışları, çocuğun özellikleri, aile ve kültür etkili olur.

    YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA

    Bağlanma Kuramı’na göre, çocuk bebeklikten itibaren annesi ile yaşadığı deneyimleri ve onunla geliştirdiği ilişkisini ilerleyen yaşlarda her türle yakın ilişkisinde model olarak kullanır; kişinin benlik modeli ile başkaları modeli bu sayede gelişir. Benlik modeli, kişinin ne ölçüde kendini sevgiye layık, değerli bir birey olarak gördüğüdür.

    Başkaları modeli ise kişinin diğer insanları ne ölçüde güvenilir, ilgi ve sevgi sunmaya hazır bireyler olarak algıladığıdır. Bebekliklerinde annelerine her ihtiyaç duyduklarında gecikmeden annelerinden ilgi gören ve bu sayede güvenli bağlanan bireyler, olumlu birer benlik ve başkaları modeli geliştirirler. Duygu ve düşüncelerini başkalarına açmaktan, ihtiyaçlarını ifade etmekten çekinmezler, kolaylıkla yakın ilişkiler kurabilirler. Öte yandan, bireylerin benlik ve başkaları modellerinden birisinin ya da heri ikisinin birden olumsuz olması mümkündür.

    YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA TİPLERİ

    Güvenli bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, hem kendilerin hem de başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yakın ilişkilere değer verirler, bu tür ilişkileri başlatmakta ve sürdürmekte başarılıdırlar. Ancak bu ilişkiler sırasında kişisel özerkliklerini yitirmemeyi de başarırlar.

    Kayıtsız bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Bağımsızlıklarına düşkündürler, kimse ile kolay kolay yakın ilişki geliştirmezler. Başkalarına duydukları gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini reddederler.

    Saplantılı bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler kendileri hakkında olumsuz, başkaları hakkında olumlu düşünme ve hissetme eğilimindedirler. Başkalarının onayını kazanmak bu kişiler için çok önemlidir. Başkalarını zihinlerinde idealize ederler. Yakın ilişkilerinde karşı tarafa çok bağımlıdırlar ve duygularını abartılı bir biçimde ifade ederler.

    Korkulu/kaygılı bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip olanlar, hem benlik hem de başkaları modeli olumsuz olan bireylerdir. Kendilerine de başkalarına da güvenmezler.

    BAĞLANMA KURAMI VE BİR ARAŞTIRMA

    Bağlanma süreciyle ilgili çalışmalar John Bowlby’nin (1960) Tavistock Kliniğinde,tanıdığı ve sevdiği kişilerden ayrılmak zorunda kalan küçük çocukların kişilik gelişimi üzerinde bu durumun etkilerini incelemesiyle başlamıştır.

    Bowlby’nin Bağlanma Kuramı:

    Bowlby kuramını, birincil bakıcısından (caregiver) çeşitli zaman aralıkları boyunca ayrılan bebeklerin davranışlarını gözleyerek oluşturmaya başlamıştır. Bebek, anneden ayrılığa bir dizi duygusal tepki göstermektedir.Dolayısıyla Bağlanma Kuramı, bebek-anne arasında kurulan duygusal zincirin fonksiyonlarıyla ilgilidir ve bağlanma kuramı temel olarak bu zincirin, çocuğun benlik kavramının oluşumu ve sosyal dünya hakkındaki görüşlerinin gelişimi üzerindeki etkilerine odaklanmıştır.

    Buna göre bebeğin bağlanma davranışları amaçları doğrulayan bir davranışsal sistemle kontrol edilmektedir. Bu sistemde, onu koruyan ve gözeten bir yetişkine (çoğunlukla anneye) yakınlığını sürdürmeye dair bir “amaçlar seti” yer alır ve çocuğun güvende olması ile hayatta kalmasını destekleyen biyolojik bir fonksiyon taşır.

    Dolayısıyla, biyolojik temelli bağlanma sistemi, yaşam döngüsü boyunca koruma ve gözetmenin evrimsel bir fonksiyonunu yerine getirir. Bowlby’nin “Bağlanma” isimli ilk kitabında, doğal ayıklanma süreciyle herkesin bir bağlanma davranış sistemiyle donatılmış olduğu ve bağlanma sisteminin kaygı, korku, hastalık ve yorgunluk koşulları altında etkinleşmeye özellikle eğilim gösterdiği vurgulanır. Gerçekten böylesi durumlarda insan yavrusunun onu anne-babasına yakın tutan bir mekanizmaya gereksinimi vardır.

    Bowlby (1982) bunları bakıcıya yakınlığı destekleyen ve sürdüren sinyal ve durumlar adını vermiştir.(Akt. Crain, 1992).

    Buna göre insanoğlunun uzun süreli çaresizliği nedeniyle gelişiyor gibi görünen bağlanma sistemi, üç temel duygusal tepki ile kendini göstermektedir.

    1.SİNYAL

    Açık sinyallerden birincisi bebeğin “ağlamasıdır”. Ağlamanın yanı sıra bebek, anneyi aramaya başlar ve başkalarının yatıştırma çabalarını “protesto” eder.

    2.SİNYAL

    İkinci sinyal edilgen bir tavır takınma ve açık bir mutsuzluğu işaret eden “keder“ havasına bürünmedir.

    3.SİNYAL

    Üçüncü tepki, Bowlby’e göre sadece insanlarda görülen “bağlanmanın çözülmesi”dir (detachment) ve anne geri geldiğinde aktif ve görünürde savunmacı bir görmezden gelme ve anneden kaçmayı içerir.

    Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir.

    Birinci bağlanma Evresinde (Doğumdan 3 aya kadar)

    Bebekler herkese benzer nitelikte tepkiler verirler. İnsan seslerini dinlemekten, insan yüzlerine bakmaktan hoşlanırlar. Bowlby, diğer görsel uyarıcılar yerine insan yüzünün bu etkisini en güçlü bağlanma davranışlarından biri olan “sosyal gülücüğü” ortaya çıkaran genetik bir yanlılık olarak değerlendirmiştir. Bowlby’e göre gülme ağlanmayı destekler çünkü bu bakıcıyla yakınlığı sürdürür. Gerçekten gülmenin kendisi sevme ve gözetme etkileşimini destekleyen bir nitelik taşır.

    İkinci BağlanmaEvresinde (3-6 Ay),

    Bebeğin sosyal tepkileri seçici olmaya başlar ve tanıdıkları kişiler onlar için çarpıcı hale gelir. Yabancıları fark etmeleri ve onlardan korkmaya başlamaları bu evrenin başat özelliğidir.

    Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir

    Üçüncü Bağlanma Evresi (6 Ay-3 Yaş)

    Bebeğin “ayrılma kaygısı” sergilemeye başlamasını kapsar. Bebek, bağlanma figüründen her ne kadar ayrı kalmak istemiyorsa da, bakıcıyı güvenli bir üs olarak kullanarak çevreyi keşfetmek istediğinde ondan uzaklaşabilir. Yüksek ses gibi korkutucu uyarıcılar çocuğun çevreyi keşfetmekten vazgeçerek anneyle fiziksel yakın temas kurma arayışına girmesine yol açar. Benzer şekilde küçük bir çocuk hasta ya da yorgun olduğunda anneyle yakın kalma gereksinimi keşfetme gereksinimine ağır basacaktır; dolayısıyla Bowlby bağlanma siteminin çeşitli uyarılma düzeylerinde aktif hale geldiğini vurgulamaktadır. Bir yaşından itibaren çocuk annenin erişebilirliği ve onun ihtiyaçlarına cevap verecek olup olmamasına dair genel bir fikir oluşturmaya başlar ve böylece bağlanma süreci önemli bir evreyi aşmış olur.

    Dördüncü Bağlanma Evresinde (3 Yaş- Çocukluğun Sonu)

    Çocuk artık bakıcının plan ve niyetlerini hesaba katabilir ve niçin onu yalnız bıraktığına dair yordama yapmaya başlayabilir. Kuşkusuz yalnız kalma, insan yaşamının büyük korkularından biridir ve ardındaki önemli biyolojik gerekçeleri kavramak yetişkin davranışını anlamada önem taşır. Bowlby ayrılmanın etkilerine özel bir önem vermiştir. Ayrılık uzun süreli değilse bir süre sonra anneyle sıcak bağ yeniden kurulur fakat aksi halde çocuğun bütün insanlardan ümidini kesmesi ve yetişkinlik yıllarında bile başka kişilerle derin bağlanmalar oluşturamaması tehlikesi ortaya çıkar ki bu tür kişiler başkalarını sadece kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere kullanır fakat asla gerçekten sevemezler.

    Bowlby’nin bağlanma kuramının temel önerileri

    Bowlby bu kişilere «duygusuz karakter» adını vermiştir ve böylece ayrılığın çocuklar üzerindeki derin etkilerinin tüm yaşamı son derece etkileyeceğini vurgulamış; etolojik yaklaşımın, çocuğun ebeveyni yakın tutma gereksiniminin, canlıların hayatta kalmasını mümkün kıldığını ve bunun da yeme ve cinsellik gibi diğer biyolojik gereksinimler gibi temel olduğunu söylediği için önem taşıdığına inanmıştır.

    1. Öneri:

    “Bir birey ne zaman isterse (gereksinim duyarsa) bir bağlanma figürünün erişilebilir olduğuna inandığında, herhangi bir gerekçeden ötürü böylesi bir inanca sahip olmayan bireye göre daha az şiddetli ya da kronik korku eğiliminde olacaktır.” Diğer bir deyişle kendine güvenmek ve kaygıdan arınmış olmak, o bireyin geçmişteki ve o andaki bağlanma ilişkisinin kalitesine bağlıdır.

    2. Öneri:“Bağlanma figürünün gereksinim duyulduğu anda erişilebilirliğine ya da yokluğuna inanma toyluk yılları boyunca (bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde) yavaş yavaş ve kademeli olarak gelişir ve bu yıllarda oluşan beklentiler yaşamın geri kalan kısmında görece değişmeden kalır.” Dolayısıyla ikinci öneri, bağlanma zincirinin gelişiminde, buna özellikle duyarlı bir gelişim dönemi olduğu iddiasını taşımaktadır. Diğer bir deyişle bağlanma ilişkileri kişilik gelişimini etkiler; dolayısıyla güvensiz ya da bozucu (abusive) bağlanma kalıcı psikolojik sorunlara yol açabilir.

    3. Öneri:“Toyluk yılları boyunca gelişen bağlanma figürünün erişilebilirliği ya da yokluğuna dair beklentiler, bireyin şu anda sahip olduğu deneyimlerin oldukça doğru yansımaları görünümündedir. ” Görüldüğü gibi üçüncü öneri bireyin deneyimlerinin rolü ile ilgilidir. Bu, oldukça önemli bir iddiadır.Buna göre, yetişkinlik yıllarındaki korku ve beklentiler çocuksu yanlış anlamalar ya da fanteziler yerine ana-baba, kardeş, arkadaş gibi gerçek bağlanma figürleriyle yaşanan somut deneyimlerden köklerini alır

  • Astım ve spor

    Astım ve spor

    Astım, hava yollarında daralmalar ve özellikle küçük hava yollarında iltihapla karakterize bir hastalıktır. Genellikle ataklar halinde seyreden bu hastalığın değişik tetikleyicileri bulunmaktadır. Hastalar bu tetikleyicilerle karşılaştığında ya da bunlara maruz kaldığında öksürük, hırıltılı, solunum, nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi gibi bulgular vermektedir. Hastalık hem çocukluk yaşında hem de erişkin yaşlarda oldukça sık karşımıza çıkmaktadır. Kontrolsüz astım hastalığının kişinin yaşam kalitesini son derece fazlaca bozduğunu görmekteyiz.

    Egzersize bağlı astım (EBA) fiziksel aktiviteler esnasında tetiklenen astımı tanımlamaktadır. Hastalarımız özellikle egzersiz esnasında astım atakları geliştiğini, bunun dışında genellikle rahat olduklarını belirtmektedirler. Bu hastalarımızın, soğuk ve kuru havada egzersiz yaptıklarında çok daha fazla oranda şikayetleri olduğunu da gözlemlemekteyiz. Açık havada yapılan spor aktiviteleri sırasında eğer hava kirliliği çok fazla ise ya da o esnada havada alerjen yükü (polenler veya küf mantarları gibi) fazla ise hastalarımızın yine astım atağına girdiğini bilmekteyiz. Aynı şekilde bu vakalarımızda, özellikle viral enfeksiyonlar ardından ya da klimalı ortamda bulunma ile de astım ataklarının tetiklendiğine şahit olmaktayız.

    EBA belirtileri

    EBA belirtileri kişiden kişiye değişmekle birlikte genellikle şu şekilde görülmektedir:

    * Wheezing (hırıltılı = çızıltılı solunum)
    * Öksürme
    * Nefes darlığı
    * Göğüste sıkışma hissi
    * Yorgunluk
    * Sportif performansın azalması…

    EBA Kontrolü

    EBA kontrolü için hasta ve doktor ortaklaşa ciddi bir işbirliğine girmelidir. Tetikleyicilerin doğru ve yeterince belirlenmesi, hekimin tecrübesi ve hastanın dikkati ile doğru orantılıdır. Eğer tetikleyiciler sağlıklı bir şekilde belirlenirse EBA’ ın hem takibi, hem tedavisi hem de hastalık yönetimi oldukça kolaylaşacaktır. En etkili tedavi koruyucu tedavidir. Yani hastanın tetikleyici ajanlardan doğru bir şekilde uzak durmasıdır. Bunun yanında olası ataklar için acil eylem planı da hazırlanmalı ve hastaya tek tek anlatılmalıdır.

    EBA’ lı hastalarda tıbbi tedaviye bakacak olursak, aslında astım tanılı diğer hastalardan çok da farklı bir tedavi almadıklarını görürüz. Genellikle iltihap giderici ya da önleyici solunum yoluyla kullanılan fıs fıs tarzı

    kortizonlar ve kurtarıcı tabir ettiğimiz beta 2 agonist fıs fıslar kullanılmaktadır. EBA için en uygun tedavi, bu hastalarda astım ilaçlarının yerinde, düzenli ve dozunda kullanılması, hastalığın tam kontrol atlında tutulması ve gerekiyorsa spor aktiviteleri öncesinde kısa etkili beta 2 agonist dediğimiz fıs fıs ilaçlardan gerekli dozda kullanmaktır. Bunlar dışında hekim uygun ve gerekli görürse uzun etkili beta 2 agonistler (bronş açıcılar), mast hücre (alerjide sorumlu olan mediyatörleri salan hücreler) stabilizatörleri, lökotrien (alerjik rahatsızlıklardaki önemli mediyatörlerden biridir) antagonistlerini hastalara verebilmektedir.

    Astımlı hastalarımızın eğer egzersiz sırasında sıkışmaları varsa herhangi bir ilaç almadan önce doktorlarına başvurmaları gereklidir.

    Astımı tetikleyen nedenler nelerdir?

    EBA’ ı doğru bir şekilde takip, tedavi ve hastalık yönetimi için kişinin astım belirtilerini tetikleyen faktörler ya da faktörlerini iyi bir şekilde belirlemesi gerekmektedir. Örneğin; EBA, soğuk ve kuru havada spor yaparken tetiklenebilir. Bu kişilerin spor aktivitelerini kapalı mekanlarda yapması ya da spor yaparken basit bir ağız maskesi kullanmaları atakları engelleyebilir.
    Bunun dışında hava kirliliğinin veya havadaki polen yükünün yoğun olduğu saatlerde dışarıda yapılan egzersizlerden uzak durmak gereklidir. Polen yükü bahar aylarında; şafak vakti ve akşam saat 16:00-17:00 arası en fazladır. Bu saatlerde açık havada spor yapmaktan kaçınmak gereklidir. Bunun dışında kişi eğer ciddi fiziksel yorgunluk hissediyor ya da bir enfeksiyon tablosu yaşıyorsa bu durum düzelene kadar spor aktivitelerinden uzak durması uygun olacaktır.

    Fiziksel kondisyonu iyi olan sporcularda astım ataklarının ciddi bir şekilde azaldığı daha önce yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu nedenle esasen astımlı hastalarımıza fiziksel fonksiyon kapasitelerini geliştirecek spor faaliyetlerinde bulunmalarını önermekteyiz. Genellikle çocuk ya da erişkin yaşta önerdiğimiz spor aktivitesi yüzme olmakla birlikte, önlemlerini uygun bir şekilde alan ve tıbbi tedavi ile iyi kontrol altında olan hastalarımızın açık hava sporlarını yapmalarında belirgin bir sakınca yoktur. Ancak; hastalarımız, yine de bu konuda mutlaka doktorlarına danışmalıdırlar.
    Bunlar dışında yapılacak faaliyetden önce iyi bir ısınma egzersizi ve giderek artan egzersiz ağırlığı spor esnasında astımın kontrolden çıkmasını engelleyecektir.

    Spor yaparken astım atağı olursa ne yapmalıyım?

    Her türlü önleme rağmen ve kontrollü egzersiz programına rağmen eğer astım atağı olduysa şunları yapmalısınız:

    1. Tüm spor etkinliğini hemen kesiniz ve sakin olmaya çalışınız,
    2. Tetikleyici ajandan (duman, toz, soğuk hava vb. gibi) hızla uzaklaşın,
    3. Yanınızda kısa ya da uzun etkili bronş açıcı (beta-2 agonist) fıs fıs ilacınız varsa, reçetelendiği dozda alınız,
    4. Semptomlarınızın devam edeceğine dair öngörünüz oluştuysa en yakın sağlık kuruluşuna başvurun.

    Son olarak şu söylenebilir;

    EBA’ lı olmak asla sizi spordan uzaklaştırmamalı. Spor, astım tedavisin bir parçasını oluşturmaktadır. Düzenli hekim kontrolü, uygun ve dozunda ilaç kullanımı ve tetikleyici ajanlardan sakınma ile hayatını astımsız idame ettiren son derece başarılı profesyonel sporcular olduğunu bilerek; EBA’ lı hastalarımız da hayatlarını normal olarak yaşayabilirler. Yeter ki doktorunuzun kontrolünden ayrılmayınız…

    Sağlıklı günler dileğiyle,
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Çocuklarda Oyun ve Oyuncak Seçimi

    Çocuklarda Oyun ve Oyuncak Seçimi

    Oyun şüphesiz ki bir çocuk için en önemli uğraştır. Oyun; bir çocuğun eğlenmesine, gelecekteki yapacağı işleri zararsız bir şekilde deneyimlemesine, sosyalleşmesine,kurallara uymayı öğrenmesine yardımcı olur. Bunun yanı sıra dil, zihin, sosyal, duygusal ve motor becerileri geliştirebilmesi için müthiş bir fırsattır. Çocuğun yaşı, cinsiyeti, sosyoekonomik düzeyi oyun tercihini etkilemektedir. Oyun oynayacağı nesne; çocuğun çok fonksiyonlu kullanabileceği, ilgisini çekecek renk, boyut ve yapıda olmalıdır.

    Çocuklarda yaşlara göre oyuncak tercihleri şöyle olmalıdır;

    0-6 ay: Çocuğun seslere, renklere ve şekillere karşı hassas olduğu dönemdir. Bu nedenle bu dönemde yatağın üzerine asılan müzikli ve hareket eden oyuncaklar tercih edilir.

    6-7 ay: Çocuğun oturmaya başladığı dönem olan bu dönemde çocuğun mekanı genişler. Bu nedenle çocuğun elinde tutabileceği ve avucuna sığabilecek esnek plastikten veya kauçuktan yapılmış ve çok küçük olmayan bebekler, hayvanlar, renkli halkalar verilebilir. Yine bu dönemde çocuklar için en ilgi çeken oyuncaklar ses çıkarması ve hareket etmesi dolayısıyla çıngıraklardır. Bu aylar aralığında çocuğun diş çıkarma dönemi de olduğu için, bebeğin sağlığını riske atmayacak diş kaşıyıcıları verilebilir.

    8-12 ay: Bebeklerin emeklemeye ve yürümeye başladığı bu dönemde çocuklar için seçilebilecek en iyi oyuncak düştüğünde kırılmayan ve ses çıkaran toplardır. Bunun yanı sıra çarpıp geri dönen veya itme çekme ile çalışan oyuncaklar, otomobiller yeni yürüyenler için en uygun oyuncaklardır. Parlak ve basit resimli kitaplarda çocuklar için uygun oyuncaklar arasındadır.

    15-18 ay: Çocuğun yürümeye başlamasıyla bir odadan diğerine geçmesi kolaylaşır. Bu dönemde itilebile, çekilebilen, itildiğinde ses çıkaran, müzik çalan arabalar, üstüne binilebilen yürüteçler ve arabalar bu döneme ait oyuncaklardır. Bu dönemde farklı renk ve boyuttaki kutu, bloklar ve şekiller çocuğun birleştirmesi ve inşa etmesi için uygun oyuncaklardır.

    2-3 yaş: Çocuklar bu dönemlerde gün içinde yaşadıkları olayları dramatize etmeye başlarlar. Bu nedenle bu dönemdeki çocuklara en uygun oyuncaklar değişik boyutlardaki bebekler,çeşitli kuklalar, oda takımları, mutfak malzemeleri, marangozluk- temizlik malzemeleri, bahçe aletleri, hayvan setleri, ulaşım setleri, doktor setleri en uygun oyuncak türleridir.

    3-4 yaş: Çocukların motor gelişimlerinin artması ve hareketlerinin daha da düzenlenmesiyle; inip çıkabileceği tırmanma oyuncakları ve 3 tekerlekli bisikletten çok hoşlanırlar. Bu dönemde sallanan at, pedallı araba, yük arabası,salıncak seti en uygun oyuncaklardır. Bunun yanı sıra sökülüp takılabilen- bozulup yapılabilen oyuncaklarla küçükten büyüğe dizilen oyuncaklar tercih edilebilir.

    4-6 yaş: Açık hava oyunlarının yanı sıra masa başı faliyetlerinden de büyük zevk alırlar. Boyama, kesme, yapıştırma, atık materyalle şekiller yapma bu dönemde tercih edilebilecek oyun çeşitlerindendir.

    6 yaş ve okul dönemi: Hayali oyunların doruk noktada olması nedeniyle evcilik, bakkalcılık, doktorculuk gibi oyunların oynandığı dönemdir. Bu oyunlara yönelik oyuncaklar tercih edilmelidir. Bunun yanı sıra top oynamak, ip atlamak, tırmanmak, yüzmek gibi fiziksel aktivite gösterebileceği oyunlar 6 yaşlarındaki çocuğun keyif alarak oynayabileceği oyunlardır.

  • Spastik kolon

    Bilinen bir organik sebebi olmayan, stres veya duygusal gerilimin yüksek düzeyde olduğu dönemlerde ortaya çıkan veya artan, başta karın ağrısı olmak üzere ishal ve kabızlık gibi dışkılama değişiklikleri ile seyreden ve bunların yanında daha birçok değişik semptomlarla tanımlanan bir barsak hastalığıdır. İrritabl kolon sendromu, spastik kolon, sinirsel kolon gibi isimler bu hastalığa daha önceden verilmiş isimlerdir. Bu hastalık kolonon ( kalın barsak) ya da barsağın inflamatuvar hastalıkları olan “kolit”lerle karıştırılmamalıdır. İrritabl barsak sendromunda (İBS) iltihabi bir durum yoktur. Bu hastalık basit bir hastalık olmayıp sadece kolon değil, barsakların tümününü etkileyen bir hastalık olup, bazende kendini barsak dışı şikayetlerle ( psikolojik) gösterdiğinden isim olarak irritabl barsak sendromu (İBS) ismi en uygun gibi gözükmektedir.

    SIKLIK

    Hastalık tüm dünyada görülmektedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür . 20 ile 50 yaşlar arasında sık rastlanmakla birlikte, çocuklarda da görülebilir. 50 yaşlarınn üstünde nadirdir. 40 yaşından sonra şikayetler azalma gösterir. Şehirlerde yaşayanlarda ve beyaz ırkta , siyah ırka göre daha fazladır. Çoğu hasta doktora gitmez. Bu nedenle hastalığınn gerçek sıklığı bilinmiyor.

    RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    İBS gelişimini kolaylaştıran nedenler arasında lifli besinleri az tüketmek, kahve, çay, kola, alkol, baharatlı yiyecekler, süt gibi besinleri sık tüketmek vardır. Bazı insanlarda bu yiyecekler hiçbir şikayet oluşturmazken bazılarında ciddi şikayet oluşturabilmektedir. Bu durum insanların sindirim sisteminin yiyeceklere verdiği yanıtın çok değişken olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle doktora başvuran kişiler şikayetlerinin özellikle belli bazı besinleri yedikten sonra başladığını belirtebilir.
    Duygusal sıkıntılar ve ishal yapıcı (laksatifler) ilaçlar kullanmak da hastalığı başlatabilen nedenler arasında sayılabilir. Bunlar hastalığa neden olmasalar da şikayetlerin başlamasına ve artmasına yol açabilirler. Bazı enfeksiyonlar sırasında hastanın şikayetleri artabilir. İlaçlar, kadınlarda adet dönemi ve psikolojik sorunlar belirtilerin artmasına neden olabilir. Stres, bu hastalarda barsak kasılmalarını arttıran ve belirtilerin artmasına neden olan en etkili sebeplerden biridir.
    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Karın ağrısı, en sık görülen semptomdur. Göbek altında karnın sol bölgesinde şiddetlidir. Yeri, şekli ,şiddeti ve süresi hastadan hastaya değişiklikler gösterir. Duygusal stres, soğuk, bazı yiyecekler, bazı ilaçlar ağrıyı arttırır. Dışkılama ve gaz çıkarma ile hasta rahatlar. Gece uykuda iken hasta oldukça rahattır.

    Dışkılama düzenindeki değişiklikler, ikinci önemli semptomdur. Çoğu kez kabızlık ve ishal dönemleri birbirini takip eder. Kabızlık döneminde sert, tane tane, zeytin veya keçi pisliği görünümünde gaita varken, ishal döneminde yumuşak kıvamdadır. Kötü kokulu değildir. Hasta yemeklerden sonra dışkılama ihtiyacı duyar. Kahvaltıdan sonra bu daha sıktır. Bazı hastalarda kabızlıksık görülürken bazılarında ishal ön plandadır. Hem kabızlık hem ishal döneminde barsağın müküs salgılaması artmıştır. Bazen gaitanın kalınlığı incelir ve kalem gibi bir şekilde olabilir.

    Dispeptik yakınmalar,hastaların çoğunda vardır. Özellikle yemek sonrası karın gerginliği, karın rahatsızlığı, karın şişkinliği, gaz, hazımsızlık, geğirme, yellenme, iştahsızlık, yemek borusunda yanma, bulantı, sık görülür.

    Vazomotor bozukluklar (halsizlik, güçsüzlük, baş dönmesi, bayılma, terleme, çarpıntı, yüzde kızarma, nefes darlığı, derin nefes alam ) sıktır.

    Barsak dışı şikayetler, adet düzensizlikleri özellikle ağrılı adet görme, idrar kesesinin gerilmesi, safra kesesi ve yollarına ait bozukluklar görülebilir.

    Psikolojik bozukluklar, kaygı, saldırganlık, suçluluk hissi, depresyon görülebilir

    TANI

    Hastalık öyküsü tanıda çok önemli yer tutar. Aylardır devam eden karın ağrısı, ishal ve kabızlık dönemlerinin birbirini takip etmesi ve genel durumda bir bozulma olmaması önemlidir. Hastanın geceleri karın ağrısı veya ishal ile uyanmaması önemli organik barsak hastalıklarından bizi uzaklaştırır.

    Fizik muayenede, hasta sağlıklı görünmektedir. Zayıflama ve kilo kaybı görülmez. Fizik bulgular tamamen normaldir. Karın muayenesinde kalın barsak bölgesine uyan karın kısımlarında farklı derecelerde ağrı duyulabilir.

    Laboratuvar incelemeleri diğer hastalık ihtimallerini ortadan kaldırmak için yapılır. Kan testleri (sedimentasyon, kan sayımı ve diğerleri) normaldir. Gaitada gizli kan görülmez. Rektosigmoidoskopide ( kalın barsağın ilk kısımlarının endoskopik incelenmesi) barsaklar normaldir. Kolon grafisinde, kalın barsak kıvrımlarında derinleşme ve artma, bazen de kıvrımların kaybolması, kolonun boşalmasından sonra alınan grafilerde tesbih dizisi şeklinde görüntü olabilir. Sindirim sisteminin radyolojik incelenmesi, karın ultrasonografisi, bilgisayarlı tomografi, üst sindirim sistemi endoskopisi ve laktoz tolerans testi yapılabilir. Tabi tüm bu testler doktorunuzun şüphesi doğrultusunda diğer hastalıkları dışlamak için yapılır. Bu tetkiklerin kaçının hangi sırayla yapılacağına doktorunuz alınan hastalık öyküsü ve muayene bulgularına göre karar verecektir.

    TEDAVİ

    Tedavide hasta ve hekim ilişkisi son deerce önemlidir. Hastanın güveninin sağlanması, ruhsal yapısının iyi tanınlanması önemlidir. Duygusal ve fiziksel stresin şikayetleri arttırdığı unutulmamalıdır. İrritabl barsak sendromunda, iyi bir düzeydeki hekim-hasta ilişkisi tedavinin esasını oluşturur. İrritabl barsak sendromunun gerçek bir hastalık olup olmadığı hekimler arasında tartışma konusu olmakla birlikte çoğu hekim bunu hastalık olarak kabul eder. Burada önemli diğer bir husus ise bu hastalığın hayatı tehdit etmediğinin veya kansere sebep olmayacağının bilinmesidir. Semptomlar zaman zaman şiddetlenip, kaybolacağı ve hastalığın ömür boyu sürebileceği bilinmelidir. Tedavide yukarıdakilere ek olarak diyetsel öneriler ile birlikte barsak kasılmasını azaltan ve düzenleyen ilaçalar, kabızlık ilaçları , ishal ilaçları, gaz giderici ilaçlar, psikiyatrik ilaçlar tek başlarına ya da birlikte kullanılabilecek ilaç gruplarıdır.

    SONUÇ
    İrritabıl barsak sendromu, yaşam boyu sürebilicek bir hastalık olup şikayetler ugun bir diyet, yaşam tarzı değişikliği ve ilaç tedavisi ile azaltılabilir veya tamamen ortadan kalkabilir.

    DR. CEM ÖZCAN

    İÇ HASTALIKLARI UZMANI

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlarla karakterize ruhsal bir hastalıktır.

    Obsesyon, kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar.

    Kompulsiyon ise kişinin obsesyona tepki olarak obsesyonun vermiş olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu ortadan kaldırmak ya da azaltmak için yapılan tekrarlayıcı davranış ve zihinsel eylemlerdir.

    Obsesyon ve kompulsiyonlar toplum ve kültürlere göre değişiklik gösterebilir. En sık görülen OKB türleri aşağıda verilmiştir.

    Kirlenme Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu

    Kişinin kirleneceğine ve mikrop kapacağına dair karşı koyamadığı rahatsızlık verici düşüncelerle ortaya çıkan ve kişinin bu rahatsızlığı azaltmak ya da ortadan kaldırmak için işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen; tekrarlayan el yıkama, duş alma, sürekli evi ve eşyaları temizleme davranışlarının gözlendiği bir okb türüdür.

    Şüphe Obsesyonu ve Kontrol Kompulsiyonu

    En sık görülen okb türlerinden birisidir. Kişi kapıyı açık bırakmış veya kilitlememiş, elektrikleri aletlerin fişlerini prizde takılı bırakmış olabileceğine dair kuşku duyduğu ve emin olabilmek için tekrarlayan kontrol etme davranışları geliştirdiği kişinin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen bir okb türüdür.

    Simetri Obsesyonu ve Düzenleme Kompulsiyonu  

    Nesnelerin, eşyaların belirli bir düzen, konum ve simetride olması gerektiğine dair kişinin kontrol edemediği takıntılar ve davranışlardır.

    Dini İçerikli Obsesyonlar

    Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda görülen bir obsesyon türüdür. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    Cinsel İçerikli Obsesyonlar

    Kişi için kabul edilemez ve utanç verici nitelikteki cinsel öğelerle ilgili düşünce ya da imgelere sahip olma durumudur.

    Sayma Kompulsiyonları

    Kişi herhangi bir günlük aktiviteyi belirli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işinin rast gitmeyeceğini düşünerek sayma davranışında bulunur.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun Yaygınlığı

    Okb’nin yaşam boyu yaygınlığı %3’tür. Cinsiyetler arasında farklılık göstermemektedir ve olguların %65’inde başlangıç 25 yaşın altındadır.

  • Lenfoma nedir ?

    Lenfoma, lenf bezlerinin büyümesiyle seyreden kötü huylu bir hastalıktır. Her yaşta ve her cinste karşımıza çıkar.

    Hodgkin ve non-Hodgkin olmak üzere iki türü vardır. İstatistiklerine göre non-Hodgkin lenfoma en sık görülen beşinci kanser türüdür.

    Lenfomaların tanı ve tedavisinde son yıllarda önemli yenilikler olmuştur. Bazı türlerinde hastalıktan tamamen kurtulabilmek de artık mümkündür.

    Lenfoma nerenin kanseridir?

    Lenfoma lenfosit adı verilen kan hücrelerinin kanseridir. Bu hücreler kanda, kemik iliğinde ve lenf bezelerimizde bulunur ve vücut savunmasında görev alırlar.

    Lenf bezleri vücutta lenfatik sistem olarak bilinen yapının bir parçası olup lenf damarları, dalak, timus, bademcikler, kemik iliği gibi pek çok organ ve dokuyla ilişki içindedir. Lenfoma bu sistemin hücreleri olan lenfositlerin kontrolsüz olarak çoğalmaya başlamasıyla oluşur. Çoğalan lenfositler lenf bezlerinde büyümeye yol açarken, hastalık ilerlediğinde dalak ve karaciğer gibi başka organlara da yayılabilir.

    Lenfomanın nedeni biliniyor mu?

    Lenfomaların kesin nedeni günümüzde bilinmiyor. Ancak bağışıklık sistemi yetersizlikleri, organ nakilleri, HIV enfeksiyonu ve bazı başka enfeksiyonların lenfomalara yatkınlık yarattığı bilinmektedir.


    Hastalık belirtileri nelerdir?

    Lenfoma boyun, koltuk altı ve kasık lenf bezlerinde ağrısız büyüme yapar. Karın içi, göğüs kafesi içi gibi, dışarıdan fak edilemeyecek vücut içi bölgelerde de beze büyümeleri olabilir.

    Lenf bezlerinde büyüme yapan her hastalık elbet lenfoma değildir. Başta mikrobik hastalıklar olmak üzere pek çok durumda beze büyümesi görülebilir. Örneğin bademcik veya diş iltihaplanmalarında çene altı veya boyun lenf bezlerinde şişmeler olabilir.

    Lenfomalı hastalarda beze büyümesi ile birlikte şu şikâyetler de görülebilir:

    • Ateş,
    • İsteğe bağlı olmayan kilo kaybı,
    • Halsizlik,
    • Gece terlemeleri,
    • Kaşıntı.

    Tanı nasıl konur?

    Lenfoma tanısı sadece biyopsi ile konabilir. Bu amaçla da büyüyen lenf bezinden parça alınır. Bazen beze yerine, tutulmuş herhangi bir organdan yapılacak biyopsi ile de tanı konur. Örneğin mide lenfoması varsa bunun tanısına mide biyopsisi ile ulaşılır.

    Lenfomada evreleme nedir?

    Evreleme işlemi lenfomanın vücutta ne kadar yayılmış olduğunu anlamak için yapılır.
    Evreleme için hastanın muayene bulguları yanında akciğer ve karın tomografisi ve kemik iliği biyopsisi gibi incelemelere başvurulur.

    İnceleme sonuçlarına göre hastaların evresi birden dörde kadar numaralandırılır. Birinci evre en hafif, dördüncü evre en çok ilerlemiş hastalığı gösterir.

    Hastanın evresi uygulanacak tedavinin türü ve süresi konusunda doktora kılavuzluk yapar.

    Lenfoma tedavi nasıl yapılır?

    Lenfoma tedavisinde ışınlama, kemoterapi veya duruma göre ikisi bir arada kullanılmaktadır.
    Hangi tedavinin seçileceğine hastalığın tipine göre karar verilir. Lenfomaların çok fazla sayıda tipi bilinmektedir. Seçilecek tedavi bunların her birisi için farklıdır.

    Hangi tedavi yönteminin seçileceği, hastalığın yaygınlığı, hastanın yaşı ve organ fonksiyonlarının durumu başta olmak üzere çeşitli etmenler göz önüne alınarak kararlaştırılır.
    Hodgkin ve non-Hodgkin lenfoma tedavisinde genellikle birden fazla ilaçla düzenlenen kemoterapi protokolü uygulanır.

    Hodgkin hastalığında dört farklı ilaçtan oluşan ve kısaca ABVD olarak bilinen protokol, non-Hodgkin lenfomaların bir türünde R-CHOP olarak bilinen ve beş ilaçtan oluşan protokol sık kullanılan kemoterapi örnekleri olarak gösterilebilir.

    Kemoterapinin kaç kez verileceği de lenfomanın türüne ve vücuttaki yaygınlığına göre değişir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Mutsuzluk ve/veya zevk alamama hangi seviyenin üzerinde, ne kadar süre sonra veya hangi başka belirtilerle ortaya çıktığında bir ruhsal hastalık olarak nitelendirilir?

    Mutsuzluk veya zevk alamama, ortalama günlük işlevselliğinizi (mesleki, ailevi, sosyal, akademik vs.) etkilemeye başladığında muhtemelen müdahale edilmeyi gerektiren bir durum haline gelmiş demektir. Günlük işlerinizi yapmaya başlayamamak veya ertelemek, depresyon için önemli bir belirti olabilir.

    Mutsuzluk veya zevk alamama, süreğen hale geldiyse (tanı sistemlerinde en az iki hafta olarak belirlenmiştir) depresyonda olabilirsiniz.

    Mutsuzluk veya zevk alamama ile beraber dikkatinizi toplamakta/odaklanmada zorlanma, enerji kaybı/yorgunluk/çabuk yorulma, iştahta azalma veya artma, uyku kalitesinde bozulma, suçluluk ve/veya değersizlik düşünceleri, intihar düşünceleri belirtilerinden en az dördüne sahipseniz depresyon tanı ölçütlerini karşılıyorsunuz demektir.

    Depresyonun Yaygınlığı

    Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülmektedir. Kadınların %10-25’inde, erkeklerin %5-10’unda depresyon görüldüğü bildirilmiştir.

    Depresyonla Nasıl Başedebilirim?

    Kendiliğinden düzelen depresyon olguları mevcuttur. Ancak depresyon, çoğunlukla tedavi gerektiren ciddi bir sağlık sorunudur. Depresyonun biyolojik tedaviler (ilaçlı tedaviler gibi) ve uygun psikoterapi yaklaşımları ile tedavi edilebilir.