Yazar: C8H

  • Şeker hastalığı neden önemsenmeli?

    Şeker hastalığı nedir?

    Pankreas bezinden kan şekerini düzenleyen insülin hormonu salgılanmaktadır. Şeker hastalığı tıp dilindeki adı ile “diabetes mellitus” pankreas bezinden salgılanan insülin hormonunun ya yetersiz salınması ya da etkisinde ki kusur sonucu kan şekerinin yükselmesi ile karakterize kronik bir hastalıktır.

    Dünyada ve ülkemizde hangi sıklıkla görülür?

    Ne yazık ki, adı kadar tatlı olamayan bu hastalığın görülme sıklığı günden güne artış göstermektedir. Örneğin 2010 yılında dünyada 366 milyon diyabet hastası bulunurken 2030 yılında bu rakamın 552 milyona erişmesi beklenmektedir. Dünya da olduğu gibi hastalık ülkemiz için tehlike oluşturmaktadır. Rakamlarla ifade edecek olursak, 2002 yılında yapılan bir çalışmanın verilerine göre ülkemizde 20-29 yaşları arasındaki bireylerde diyabet sıklığı %7.2 iken bugün için bu rakam %13.7'ye ulaşmıştır. Ülkemizde 3.576.665 kişi şeker hastalığı tanısı almıştır. Ne yazık ki bir o kadar kişide de şeker hastası olmasına rağmen şeker hastası olduğunu bilmemektedir.

    Kimler şeker hastalığı riski taşımaktadır?

    Şişmanlık (obezite), birinci derece akrabalarında şeker hastalığının bulunması, hipertansiyon, kan yağlarında (serum trigliserid düzeyinde ki) yükseklik, gebelik döneminde gebelik diyabeti saptanan kadınlar, fast-food tarzı yağdan zengin gıdalar ile beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı şeker hastalığının ortaya çıkışını arttırmaktadır.

    Şeker hastalığının belirtileri nelerdir?

    Başlıca belirtileri, ağız kuruluğu, çok su içme, sık idrar yapma, gece idrara çıkma, çok yemek yeme, öğünlerde sonra uyuklama, çabuk yorulma, kaşıntı, sık tekrarlayan mantar enfeksiyonları, yaraların geç iyileşmesi, bulanık görme, iştahın normal olmasına rağmen kilo kaybıdır.

    Şeker hastalığı nasıl teşhis edilir?

    Normal sağlıklı bir insanın sabah açlık kan şekeri 70-99 mg/dl arasındadır. Bir kişide şeker hastalığının teşhisini koyabilmek için en az 8–10 saatlik açlığı takibensabah aç karnına bakılan açlık kan şekeri değerinin 126 mg/dl veya üzerinde bulunması yeterlidir.

    Diğer taraftan, şeker hastalığına ait belirtilerden bir veya birkaçı bulunan (ağız kuruluğu, çok su içme, sık idrar yapma, çok yemek yeme, iştahın normal hatta fazla olmasına rağmen süratli kilo kaybı) bir kişinin aç veya tok olarak bakılan kan şekeri değeri 200 mg/dl veya üzerinde ise o kişi şeker hastasıdır.

    Bilindiği gibi glikozile hemoglobin kısaca HbAıc şeker hastalarının kan şekeri düzeyini yansıtan önemli bir göstergedir. Son yıllarda HbAıc değerinin %6.5 veya üzerinde bulunması ile de şeker hastalığının teşhisi konulabilmektedir.

    Açlık kan şekeri değeri 100 ile 125 mg/dl arasındaki kişilerde şeker hastalığının araştırılması için mutlaka 75 gram ile şeker yüklemesinin (oral glukoz tolerans testinin) yapılması gerekir. Şeker yüklemesinin ikinci saatinde bakılan kan şekeri değeri 200 mg/dl ve üzerine bulunması şeker hastalığının tanısı için yeterlidir. Eğer 2. saatteki kan şekeri değeri 140 ile 199 mg/dl arasında ise o kişide eskilerin değimi ile gizli şeker (latent diyabet) tıp dilindeki ismi ile bozulmuş glukoz toleransı vardır. Yani bu kişi şeker hastalığı adayıdır. Yapılacak olan yaşam tarzı değişikliği ile söz konusu kişinin şeker hastalığına yakalanmasının önlenmesi veya geciktirilmesi mümkündür.

    Şeker hastalığına bağlı komplikasyonlar nelerdir?

    Açlık kan şekeri değeri 126 mg/dl' in üzerinde olması ve/veya toklukta (ağza alınan ilk gıdadan iki saat sonra) bakılan kan şekeri düzeyinin 140 mg/dl' den daha yüksek değerlerde seyretmesi göz, böbrek, kalp ve damar sistemi üzerinde pek çok olumsuzluğu beraberinde getirir. Çünkü şeker; kanda bulunduğundan ve kan da damar içinde dolaştığından damara zarar verir. Başta kalp, beyin, böbrek gibi hayati işlev gören organlarda olmak üzere, ayaklarda ve gözlerde tahribat ve sorun meydana getirir. Şeker (glukoz) miktarı çok arttığında idrarla şeker kaybı da fazla olur.

    Örneğin hastalığın ilerlemesi gözlerde körlüğe, böbrek fonksiyonlarının bozulması ürenin ve tansiyonun yükselmesine ve kişinin böbreklerinin görevini yapamaması da, böbrek (dializ) makinesine bağlı olarak yaşamasına yol açar. Ayrıca kan şekeri yüksekliği vücuttaki yağların yükselmesine, kalp hastalığının gelişmesine neden olur. Ayaklarda kapanması geciken yaralar kan şekerinin yüksekliğine bağlı olabileceği gibi, oluşan yaralar kan şekerinin yükselmesine neden olabilir. Çünkü şeker hastalarında enfeksiyona karşı yatkınlık vardır. Bu nedenle ayakta oluşan bir ufak yaranın önemsenmesi gereklidir. Oluşan bu olumsuz ve istenmeyen yan etkiler kişinin hem yaşam kalitesini düşürür hem de ölümlerin artmasına sebep olur.

    İnsülin hormonunun yetersizliği veya fonksiyonundaki kusura bağlı olarak hücreler glukozu (şeker) kullanılamadığı için vücut, yağları ve proteinleri kullanmaya başlayacaktır. Bu yüzden hem kilo kaybı hem de vücutta asit fazlalığı ortaya çıkar, ve hasta ölümle sonuçlanabilecek şeker komasına girebilir

    Sonuç olarak, şeker hastalığı son derece önemsenmesi gerekli bir hastalıktır adı gibi tatlı bir hastalı değildir.

    Şeker hastalığının bu olumsuz etkilerinden korunmak veya uzaklaşmak mümkün mü?

    Bu sorunun cevabı evet mümkündür.

    Neler yapılmalıdır?

    Düzenli diyet yapılmalı, kan şekeri ölçüm cihazı alınmalı ve kendi şekerini hem açlıkta hem de tok karnına doktorunun önerdiği şekilde ölçülmeli ve şeker takip defterine yazılmalı, doktorunun verdiği ilaçlar saatine uygun şekilde kullanılmalı, egzersizler düzenli olarak yapılmalı ve düzenli doktor kontrolüne gidilmelidir. Ayrıca, tansiyon (kan basıncı) ve kan yağlarının doktorunun önermiş olduğu sınırlarda tutulması gerekmektedir. Çünkü şeker hastalığında tansiyon ve kan yağlarındaki yükseklik hastayı olumsuz etkilemekte yaşam süresini kısaltmaktadır.

    Haftanın 4–5 günü 20 –30 dakika arasında yapılan yürüyüşün fazla kilo, yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri ve yağ değerleri ile birlikte kalp ve damar sistemi üzerine de pek çok olumlu etkileri vardır. Sözü edilen öneriler sayesinde hem açlık hem de tokluk kan şekeri değerlerini normal sınırlara indirdiğimizde şeker hastalığına bağlı arzu edilmeyen komplikasyonları önlemek veya hiç değilse ortaya çıkışını geciktirmek mümkündür.

    Sadece açlık kan şekerinin normal olması yeterlimidir?

    Günümüzde açlık kan şekerinin normal olması şeker hastasını komplikasyonlardan korumadığı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle yemeklerden iki saat sonraki tokluk kan şekerinin 140 mg/dl'nin altında olması hedeflenmelidir.

    Ayrıca kan şekerinin (ortalama 3 aylık) önemli bir göstergesi olan HbAıc düzeyinin %7' nin hatta %6.5 altında olması ile diyabete özgü komplikasyonların önlenmesi veya geciktirilmesi mümkün olmaktadır. 3-6 aylık periyotlar halinde HbAıc düzeyine mutlaka bakılmalıdır

    Kan şekeri dışında nelere dikkat etmeli?

    Bir şeker hastasında sadece kan şekerlerinin arzu edilen düzeylerde olması komplikasyonlar açısından yeterli değildir. Şeker hastalığına bağlı komplikasyonlardan korunmak için kilo (bel çevresi), tansiyon (kan basıncı), kan yağlarının da hedeflenen değerlerde olması gerekir. Bu nedenle diyabet hastalarının kan basınçlarının sıkı kontrol edilmesi, tansiyon yüksekliği veya kan yağlarında herhangi bir bozukluk varsa mutlaka tedavi edilmeleri gerekir. Her şeker hastasının yılda en az bir kez göz muayenesini yaptırmasında yarar vardır. Diğer taraftan böbrekler de şeker hastalığı tarafından sıklıkla etkilenmektedir. İdrarda mikroalbuminürinin (MAU) bakılması ile böbreklerin şeker hastalığından etkilenip etkilenmediğini anlamak mümkündür. Özellikle hipertansiyonlu diyabetik hastalarda, böbreklerin şeker hastalığından etkilenme şansı oldukça yüksektir. Bu nedenle hipertansiyonla birlikte seyreden şeker hastalarında böbrek yetmezliğinin gelişmemesi için hastaların yakından izlenmesi ve tansiyonun 130 / 80 mm Hg 'nın altında tutulması gerekir.

    Şeker hastalığı gözleri de olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle hastalık ilk tespit edildiğinde mutlaka göz hekimi tarafından göz dibi bakısının yapılması gerekir. Daha sonraki kontroller hastayı izleyen göz hekiminin önerisi doğrultusunda yapılmalıdır.

    Sonuç olarak, şeker hastalığı kronik bir hastalıktır. Hastalığın ilk teşhisinden itibaren yaşam tarzı değişikliklerinin (yani düzenli diyet ve egzersizin (özellikle yürüyüş günde 30–60 dakika) yapılması, kan şekerini düzenleyen ilaçların kurallarına uygun şekilde alınması ve/ veya insülinin zamanında uygulanması, hastayı izleyen hekimin önerisine göre düzenli (hem açlık hem de tokluk) kan şekerinin izlenmesi ve zamanında doktor kontrolünün yapılmasını gerektirir. Ayrıca hastada şişmanlık varsa kilonun verilmesi ve verilen kiloların korunması, tansiyon ve kandaki yağlarında yükseklik varsa mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

  • Severim de Söylemem

    Severim de Söylemem

    Kızımı, voleybol antrenmanından alırken bir süreden beri,  bir şey fark ettim. Çocuğunu bekleyen babalar ve anneler o kadar ciddi ve ağır başlı bekliyor ki anlatamam. Çocuk antrenmandan çıkıyor, tek kelime yok, ya da “sınırlı sorumlu yapı kooperatifi” kıvamında bir iki sözcük… hadi arabaya ve sonra da eve.  E tabii çocuk ciddi bir iş yapıyor canım..!! Onlar da bu ciddiyete uygun davranıyor.

    Aynı anne babalar Pazartesi işe gidecek olan babalar. Hiç merak etmeyin çünkü işe gittiklerinde de ciddiyetlerini koruyacaklar. Yüz mümkün olduğunca asık,  ciddi, az konuşan…vs vs.

    “Levent Bey nerden biliyorsunuz .. belki adam tek başına çalışıyor, ya da ekibi falan yok”. Hem konuşmasın canım … !!

    Sesinin rengine hayran olduğum Mazhar Alanson ‘ un eski bir şarkısı vardır. Der ki “… sen beni tanımazsın, severim de söylemem …”.

    Anne babalar da bu şarkıyı mı dinlemiş nedir….

    Taa ilkokul sıralarından hatırlayın öğretmeninizin nelerin altını kırmız kalem ile çizdiğini. Hatırladınız mı… yanlış yaptıklarınız kırmızı kalem ile çizilirdi.  Peki ya güzel ve doğru yaptıklarınız..? “Onları da yeşil kalemle çizerlerdi” … yok böyle bir şey ne yazık ki. Kimse doruların altını, üstünü, veya herhangi bir tarafını çizmedi.

    Bu düşünce yapısı okul sıralarında kalmadı, bizimle birlikte büyüdü, bizi takip etti.

    Çocuğumuzu takip ettik, yanlış yaptığında “amannnn….” dedik, kızdık, uyardık. Güzel yaptığında da ya birey demedik ya da bir küçük bir aferin dedik. Fakat emin olun ki “aferin” lerin sayısı “aman” ların sayısından az oldu.

    Az iletişim kuruldu çocuklarla. Ya da yanlış yollara sapıldı. “E canım geçen yaz Avrupa’ya gönderdik…”, “Ne istediyse aldık”, “Valla kendime bir şey almıyorum hep çocuklara”…… cümleler bir yerden tanıdık geliyor mu?

    Tabii bunları yapabiliyorsanız yapın. Bununla birlikte çocuğunuzu yüreklendirmeyi, cesaretlendirmeyi, takdir etmeyi ve kısaca ona değer verdiğinizi de belli edin ki yaptığınız yaklaşım dolu dolu bir yaklaşım olsun.

    Eğer çocuğunuz çocukluktan çıkıp sırasıyla ergenlik, yetişkinlik ve olgunluk dönemlerini yaşarken, anne veya baba olarak, arkadaşınız, sırdaşınız, dostunuz olsun istiyorsanız yapmanız ve göstermeniz gereken ilk davranış;

    Hem sevin hem de sevdiğiniz söyleyin, takdir ettiğinizi, değer verdiğinizi belli edin.

    Mazhar Alanson’unki sadece güzel bir şarkı. Dinleyin ancak bir hayat dersi olarak benimsemeyin. Hem de hiç…!

  • Hashimoto hastalığı önemsenmeli mi?

    Hashimoto hastalığı nedir? Hashimoto hastalığı, tiroid bezi iltihabı veya tıptaki adıyla “Hashimoto tiroiditi'' bağışıklık sisteminin bir bozukluğu sonucu ortaya çıkar. Tiroid bezi yetmezliğinin en önemli nedeni Hashimoto tiroiditidir. Hashimoto tiroiditi otoimmün hastalıklar dediğimiz hastalıklardan birisidir.

    Otoimmun hastalık hastalık nedir? Vücudumuz kendi dokusunu yabancı doku olarak algılayıp onu yok etmek ister ve vücut içinde bir savaş oluşur. Hashimoto tiroiditinde “otoimmun olaylar”, tiroid bezinde cereyan ettiği için, tiroid hücrelerini harap eder, tiroid hormon üretimi azalır, zamanla tiroid hormonu üretecek hücre kalmaz, sonuçta tiroid hormon yetmezliği tıp dilindeki adı ile “hipotiroidi” gelişir.Hashimoto hastalığının başlangıç döneminde tiroid bezinde büyüme yani “guatr” vardır. Hastalar bu dönemde tiroid bezindeki büyüme nedeniyle doktora müracaat ederler. Ancak yıllar içinde tiroid bezindeki harabiyetin ilerlemesine bağlı olarak tiroid küçülür

    Hashimoto tiroiditi hangi yaşlarda sık görülür? Hashimoto tiroiditi toplumun% 2'sinde görülür ve hastalarının % 95'i kadındır. Kadınlarda erkeklere göre 15-20 kat daha fazla görülür. Hastalık her yaş grubunda görülse de 30-50 yaş arasında daha sıktır.

    Nedenleri. Hashimoto hastalığı genetik geçişli bir hastalıktır. Yani aynı ailenin birkaç ferdinde özellikle birinci dereceden akrabalarında sık görülür. Bu nedenle bir kişide Hashimoto tiroiditi varsa ailenin diğer üyelerinde de hastalığın bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.

    Hastalar hangi şikâyetlerile doktora müracaat eder? Bu hastalar doktora genellikle tiroid bezinin büyümesi yani guatr nedeniyle veya tiroid hormon azlığının ( hipotiroidinin ) neden olduğu halsizlik, bitkinlik, el ve yüzde şişme, uyuklama, ciltte kuruluk, ses kalınlaşması, kabızlık gibi şikâyetler nedeniyle başvururlar. Tiroid bezinde ağrı veya hassasiyet yoktur, genellikle tiroid bezinin büyümesi sessiz olur.

    Hastalığın teşhisi için hangi incelemeler yapılmalı? Hashimoto tiroiditinden şüphelenildiğinde serbest T4 (FT4), serbest T3 (FT3) ve TSH hormonları ile birlikte anti-TPO antikoruna bakılmalıdır. Çünkü hastaların yaklaşık % 80'inde teşhis konduğunda FT4, FT3 ve TSH düzeyleri normal saptansa da tiroid bezinde hormon yapımı azalmaya başlamıştır. Anti-TPO antikorlar Hashimoto tiroiditi için tanı koydurucudur. Hastaların yaklaşık % 95'inde yüksek olarak bulunur.

    Tedavisi için ilaç kullanılmalı mı? Hashimoto tipi tiroid iltihabını yok edecek veya hastalığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi şekli ne yazık ki yoktur. Guatr veya tiroid bezi yetmezliği (hipotiroidi) varsa tedavi edilmelidir. Özellikle doğurganlık çağındaki bayanlar için hipotiroidi önemlidir. Çünkü adet düzeninde bozulma görülebileceği gibi, hamile kalma ihtimali azalabilir veya düşük riskinde artma olur. Ayrıca hipotiroidili bir bayanın hamile kalması da bebek için önemli bir tehlike oluşturabilir.

    Hastalığın tedavisinde tiroid hormonu (L-tiroksin) kullanılır. Belirli aralıklarla tiroit hormon testleri (serum TSH) yapılarak tedavinin etkinliği değerlendirilir. Özellikle hipotiroidi gelişmiş veya tiroid bezi ileri derecede küçülmüş kişilerde tedavi yaşam boyu sürdürülür. Hipotiroidi olmasa bile guatrı olan hastalar tiroid hormonu tedavisinden fayda görürler yani büyüme gösteren tiroid bezi uygulanan tedavi ile küçülür.

    Tedavide kullanılan ilaçlarının sabahları aç karnına (mümkünse kahvaltıdan 20–30 dakika önce) alınması gerekir. Çünkü aç karnına alınan ilacın emilimi daha iyi ve etkinliği daha fazladır.

    Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde mutlaka ilaç konusunda doktorlarına danışmaları gerekir. Çünkü gebe kalmadan önce kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Gebe kaldıklarında ise tiroid hormonu tedavisine aksatmadan devam etmeleri hatta gebeliğin ilerleyen dönemlerinde tiroid hormonu ihtiyacı fazlalaşacağı için ilacın dozunda artış yapılması gerekir. Kısacası gebelik süresinde hipotiroidinin tedavisi için kullanılan tiroid hormonu ilaçlarının bebeğe zararı yoktur.

  • İlişkilerdeki Doğru İnsan

    İlişkilerdeki Doğru İnsan

    Bu zamana kadar flört ettiğiniz herkes yanlış kişiydi değil mi? Doğru insan çıkmadı karşınıza? Peki neydi doğru insan, kimdi o? Neyi nerede arıyoruz gelin bir bakalım etrafımıza… Ergenliğin coşkun ve tutkulu günleri geride kalırken, etrafta bütün arkadaşlar bir bir evlenirken ne çok korkuyoruz değil mi ‘yanlış insanla evleneceğim’ hissinden. Ve yanlış insana denk gelmemek için, ergenlikte yaptıklarımızdan daha saçma şeyler yapabiliyoruz, sözde olgun bir yetişkin olmak adına. Diğeriyle yakınlaştığımızda, ortaya garip bazı sorunlar çıkar; bizi daha yakından tanımaya başlayan birisinin varlığı, aslında sandığımız kadar ‘normal’ olmadığımız gerçeğini yüzümüze vurur. Sadece bizi yeterince iyi tanımayan insanlara mükemmel görünebiliriz. Birisiyle yakınlaşmaya, hayatına dahil olmaya başladığınızda, bir ayna gibi karşınızdadır kendi gerçekliğiniz. Onun gözlerinden pek de normal olmayan kendinizi görmeye başlarsınız. Bu her zaman kolay olmayabilir, zira kendine tahammül edebilmek yüksek ego gücü gerektirecektir. Her babayiğidin harcı değil. Birbirinizin fikirlerine katılmadığınızda, biri çalışırken diğeri yatıp dinlendiğinde içten içe öfke duyuyor olabilirsiniz. Karşınızdakinin ailesi istediğiniz gibi olmadığında, istediğiniz tepkileri vermediğinde, sevgilinizin çalışma tutumları tahmin ettiğiniz gibi olmadığında ya da sosyalleşme beklentiniz hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmediğinde sesinizi çıkartmakta zorlanıyor olabilirsiniz. Gerçek şu ki; kimse mükemmel değil; biz de, karşımızdaki de! Gündelik hayatımıza dahil olan sevgili, kusurlarımızı açığa çıkarma konusunda tehdit edici olabilir. İşte tam da bu anda korkup, ilişkiyi orada bırakabiliriz. Buradaki korku konusunu biraz daha açmakta fayda var; bu korku salt olarak karşımızdakinden ya da ilişkiden korkmak değil; kendi gerçekliğimizle ve mükemmel olmayan yönlerimizle yüzleşmekten korkmak. Nihayetinde yalnız geçirdiğimiz yıllar boyunca, ‘iyi ve anlaşılabilir’ biri olarak düşünüyorduk kendimizi değil mi? Belki de büyük bir yanılgı içindeyizdir! Ve en sevdiğimiz, en sıkı sarıldığımız kişi, bu algımızın gerçek olmadığının kanıtıdır. Yıllarca ‘iyi ve anlaşılabilir’ olduğumuz gerçeği ile kendimizi kandırmamızın sonu gelmiştir belki de? Can sıkıcı değil mi? Kesinlikle…Hadi biraz da geçmişe bakalım, büyük büyük büyüklerimiz nasıl evlenmişler? Kendilerine kalacak toprakları hesaplamışlar mesela, ya da başlarına geçecekleri krallıklar beylikler için eşlerini seçmişler. Karşı tarafın ailesinin şehirde büyük söz sahibi olması, mirasın dağılmaması, işlerin yolunda yürümesi gibi sebepler genelde evliliklerin belirleyicisi olmuş. Hatta Büyük Lider Mustafa Kemal Atatürk’ün evliliğine baktığınızda da belli ‘standartlar’ı sağladığı için evlilik yaptığı apaçık ortadır. Nihayetinde Latife Hanım, üç lisan bilen, piano çalan ve at binen bir kadındı. Dışarıdan bakıldığında, Paşa’ya uygunluğu tartışmasız kabul edilebilirdi. Sayısız cenk’e katılmış, yürekli bir adamın duygularına, savunmasız kalbine hitap ediyor muydu peki? En huzurlu alanı olan evinde, hanesinde onu şefkatiyle kucaklayabiliyor muydu Latife Hanım dersiniz? Yeter miydi bildiği üç dil, çaldığı piano ya da Avrupadan getirttiği kıyafetler paşaya huzur vermeye? Sanırım değildi ki, kurallar ve şartlar bakımından, kağıt üzerinde böylesi uygun görünen çift sadece iki buçuk yıl evli kalabildi. Unutmamamız gereken en önemli konu sanırım şu; liste halinde gelen bir imajla değil, insanla evleniyoruz. Peki son yüzyılda neler yapıyoruz? Ekstra bir romantizm büyüsüne mi kapıldık dersiniz? Romantizmin şekillendirdiği bir ‘mükemmel tamamlayıcı eş’ anlayışı oluşuyor sanırım gitgide. Dışarıda bir yerlerde her türlü ihtiyacımızı karşılayacak ve tüm özlemlerimizi giderecek mükemmel birinin varolduğu düşüncesine bel bağlayıp yıllarımızı geçirdik değil mi? Bu romantizm anlayışını biraz değiştirmemiz gerekebilir. Seçtiğimiz kişi bizi üzüp kırabilir, canımızı sıkıp hayal kırıklığına uğratabilir; ve bütün bunları farkında olmadan, kötü niyet içermeden biz de yapabiliriz. Büyülü romantizm anlayışımızı, daha gerçek olan bu farkındalıkla, zaman daha fazla geçmeden değiştirebilirsek ne ala. O kadar da büyülü bir romantik ilişki yok, canınız biraz yanabilir. Savrulur gibi hissettiğiniz bir boşluğun sizi ele geçirdiğini düşünebilirsiniz, romantizme dayandırılmış bir hayal kırıklığında. Ayrıca bu doldurulamayan eksiklik ve boşluk halinin sonu gelmez olabilir. Ancak bu duyguların hiç biri olağandışı olmadığı gibi, ayrılmak / boşamak için de yeterli sebepler değildir. Kendimizi kime teslim edeceğimizi seçmek, kimin bize kendi gerçekliğimizi sunacağı ile ilintilidir; metnin başında da dediğim gibi bu her zaman kolay olmayacaktır. Kendi eksikliklerinizle barışıyor olmanıza ve kırgınlık duygusuyla başetme gücünüzle seçimler yapmalısınız. Basitleştirin hayatı, zaten herşey çok karışık. Sadece bir seçim bu; kimin bize ‘kendimizle yüzleşme’ cesareti verecek olduğunun, şefkat ve şehvetle sarılmış olduğu bir seçim. Seçtiğiniz kişiyle bütün geçmişiniz aynı olmak zorunda değil; farklı deneyimleri paylaşmak aynı hayallere birlikte yürümek, farklı tatları birleştirmek belki de aşk… Birbirinin imajlarındaki listeye uymak değil, birbiri ile denk adımları atabilmek belki de. Güzel bir ilişkinin başarısıdır uyumlu olmak; önkoşulu değil. Biraz romantizm biraz gerçeklik ile birlikte, kendimize ve eşimize karşı her zaman daha affedici, eğlenceli ve ılımlı bir bakış açısı ile bakmaya çalışarak, kendimizi de diğerini de mutlu etmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Hepinize kocaman bir kalp diliyorum; hem kendinizi hem diğerini affedebileceğiniz…Hadi şimdi, bu yazıyı okurken aklınızdan geçen kişiye sarılın kocaman.

  • Kahve iyidir!

    KAHVE İYİDİR !

    Kahve denince insanın aklına keyif geliyor…

    Kahve sadece bir tat değil, aynı zamanda sohbet, dostluk, arkadaşlık demek…

    Ama ne yazık ki, her keyifli şey gibi sağlığa zararlı olarak algılandı hep.

    Hatta kahvenin pankreas kanserine neden olduğu bile ileri sürüldü.

    Yapılan bazı çalışmalar, pankreas kanseri sıklığı ile kahve kullanımı arasında paralellik olduğunu istatistiksel olarak gösterdi ve kahve uzun yıllar pankreas kanserine neden olan bir içecek olarak anıldı.

    Saptamanın yanlışlığı ancak yakın zamanlarda anlaşılabildi. Kahve tiryakilerinin iyi birer sigara içicisi ve sigaranın pankreas kanseri sebeplerinden biri olması kahveyle ilgili bu yanlış inanışın nedeniydi.

    Ne demiş Mark Twain?

    “Üç tür yalan vardır. Pembe yalanlar, kuyruklu yalanlar ve istatistik…”

    Çok hoş ama bu önerme doğru değil tabii, istatistik masumdur hep.

    Doğru istatistik model kullandığınızda “yanıltan” istatistik değil, onun yorumudur. Gerçekte istatistik, bilimin ve aklın en büyük yardımcısıdır.

    Geçtiğimiz günlerde dünyanın en saygın tıp dergilerinden biri olan New England Journal of Medicine'da çok önemli bir makale yayımlandı.

    Çalışma, yaşları 50-71 arasında değişen 229.119 erkek ve 173.141 kadın denek içeriyordu ve 1995-2008 yılları arasında gerçekleştirilmişti.

    Sonuç şaşırtıcıydı.

    “Günde 2-3 fincan kahve içen erkeklerde, içmeyenlere göre ölüm riski %10, kadınlarda ise %13 azalıyordu”.

    Bu bulgular, kahvenin üzerindeki kara bulutları dağıtmaya yeter mi, bilinmez.

    Nitekim birçok başka klinik veri, kahve kullanımının damar sertliği için risk olan düşük ağırlıklı kan yağlarını (low density lipoprotein) yükselttiğini, kan basıncında geçici de olsa bir artışa neden olduğunu ve kalp hastalığı için risk taşıdığını gösteriyor.

    Ancak bu ilişkilerde tıpkı pankreas kanserinde olduğu gibi sigaranın ne kadar parmağı var, net belli değil.

    “New England Journal of Medicine” dergisinde yayımlanan çalışma sonuçları sigara ve kahve ilişkisine de bir yanıt veriyor.

    Çalışma, sigara ile beraber kahve içenlerde ölüm oranının yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

    Yani kahvenin yaşamı uzatması için tütün kullanılmaması kesin gerekiyor.

    Bir diğer önemli nokta da günde içilen kahve miktarı…

    Eğer fincan sayısı artıyorsa denge tersine dönüyor ve risk hiç kahve içmeyenlere göre artıyor.

    Çalışma, ölüm riskinin günde 6 fincan ve daha fazla sayıda kahve içen erkeklerde içmeyenlere göre %10, kadınlarda ise %15 daha fazla olduğunu gösteriyor.

    Çalışma sonucunda ulaşılan bir diğer önemli sonuç ise kahvenin kanserden ölüm riski üzerine etki etmiyor olması…

    Yani kahve kanser riskinden korumuyor.

    Doğru yorumlar için yeni verilere ve çalışmalara gereksinim olduğu çok açık.

    Ama benim kendi hesabıma öğrendiğim; sigara içmeyenler için günde 2-3 fincan kahve iyidir.

    Buna çok sevindim, dedim ya, kahve benim için dostluktur, sohbettir, keyiftir.

    Hatta biraz daha fazlası, aynı zamanda bir dostun da adıdır.

    Prof Dr Hamdi Akan…

    Gerçek bir bilim insanı, iyi bir dost ve tanıdığım en iyi kahve sever…

    Eğer bir kahve tiryakisiyseniz, bir gün benim bayram günü yaptığımı yapın.

    Kendinize bir fincan kahve hazırlayın, elinize sevgili Hamdi ağabeyin “Kahve ve Sağlık” isimli kitabını alın, okumanın ve kahvenin zevkini çıkarın.

  • Stres ve Başetme Yolları

    Stres ve Başetme Yolları

    Stres kişinin bedensel ve ruhsal olarak durumu kendisi için tehdit olarak algılaması ve karşılaştığı olaydan zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. Tehdit ve zorlamalar karşısında kişi kendini korumaya yönelik olarak harekete geçme eğilimindedir. Bir tehlike ile karşı karşıya kalan kişi başa çıkamayacağına inandığı bu tehlikelerden uzaklaşmaya çalışır, başa çıkacağına inandığı tehlikelerle savaşır ve böylelikle yeni duruma uyum sağlamaya çalışır. Kişinin tehdit olarak algıladığı stres durumunda bedensel ve psikolojik olarak birtakım tepkiler verir.

    Stres konusundaki çalışmaların bazıları strese sebep olan olaylara yönelmiş, bazıları ise bu olayların psikolojik tepkileri ve davranışsal tepkileri üzerinde yoğunlaşmıştır.

    Stresin belirtileri ve etkileri

    1.Fiziksel belirtileri

    ∙Kalp çarpıntısı
    ∙Ellerde terleme
    ∙Kaslarda gerginlik
    ∙Bedenin değişik bölgelerinde ağrılar
    ∙Sindirim sistemi rahatsızlıkları
    ∙Yorgunluk ve halsizlik belirtileri
    ∙Uyku düzeninde sorunlar.

    2.Duygusal belirtileri

    ∙Huzursuzluk
    ∙Endişeli ruh hali
    ∙Çökkünlük
    ∙Gerginlik
    ∙Sinirlilik hali
    ∙Öfke ve düşmanlık duygularının yaşanması

    3.Zihinsel belirtileri

    ∙Dikkati toplamada güçlük
    ∙Unutkanlık
    ∙Aklın karışık olması
    ∙Olumsuz düşünceler üzerine odaklanma
    ∙Kendisiyle ilgili değersizlik hissi.
    ∙Terk edilmişlik duygusu
    ∙Kendine güvende azalma
    ∙Başarısızlığa odaklanma
    ∙Aşırı hayal kurma
    ∙Karar vermede güçlük çekme.
    ∙Sosyal çevrenin fikirlerinin öneminin artması

    4.Davranışsal belirtileri

    ∙Sosyal ilişkilerden uzaklaşma veya sosyal ilişkilerin bozulması
    ∙Stres yaratan durumdan uzaklaşmak.
    ∙Basit olan yola yönelmek
    ∙Çevredeki kişilerle sürekli olumsuz içerikli konuşmalar yapmak
    ∙İyi yaptığı şeyler konusunda bile tereddütlü yaklaşmak.
    ∙Daha önce zevk aldığı etkinliklerden eskisi kadar zevk alamamak.

    Stresin derecesi duruma göre değişmektedir.

    •Stres hayatımızda başarı için belli derecede olmalıdır.
    ( Dolayısıyla stres yaratan durum karşısında kişi stres yönetimini iyi bilmelidir.)
    •Stresin genel bir derecesi yoktur.
    •Özneldir kişiden kişiye değişir.
    •Kişi stres kaynaklarını bilmeli ve bunlara yönelik kendi imkanları ölçüsünde tedbirler almalıdır.
    •Hayatımızı kötü etkileyen stresten kurtulmak için sağlık,spor,eğitim ve yakın çevre gibi kişiyi destekleyici durumlardan yararlanılmalıdır.
    •Stresin derecesi stres yaratan durumun kişiyi ne kadar süre etkilediğiyle doğru orantılı olarak değişir.
    •Kişiyi stres altında hissettiren durumun önemi, derecesini belirlemektedir.
    •Yakın çevrenin düşünce ve fikirleri kişinin stres derecesini etkilemektedir.

    Yukarıdaki durumlar kişinin stres derecesini etkileyen birtakım durumlardır. Ancak stresin derecesi kişinin yaşadığı duruma göre de şekillenebilir.

    Stres kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren , çevresiyle ilişkileri bozan, fizyolojik rahatsızlıklara neden olan,kişinin mutsuz bir yaşam sürmesine neden olan önemsenilmesi gereken bir durumdur. Kişinin stres durumuyla baş etmedeki en önemli etken ise kendisiyle ilgili düşüncelerindeki değişikliğe yönelik çalışmanın yapılmasıdır. Kişi kendi içsel değerlendirmesinde daha olumlu ve yapıcı olmalıdır. Kendisine yönelik acımasız eleştiriler yerine yapabileceklerinin farkına varıp kendini o yönde geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmalıdır. “Başarılı olamam” yerine “Başarılı olmak için ne yapabilirim” gibi cümleler kurmak fayda sağlayacaktır. Kişi olumlu yönde desteklenmelidir.

    Stres ile baş etme de kişi kendini çok iyi tanımalı ve kendini rahatlatan durumları , nelere tepki vereceğini , nelere sinirlendiğini çok iyi bilmesi gerekmektedir.

    Stresle baş etme yöntemleri

    ∙Dengeli beslenme , düzenli spor ve uyku kişinin strese karşı direncini arttıracaktır.
    ∙Nefes alma ve gevşeme egzersizleri yapmak rahatlama anlamında fayda sağlayacaktır.
    ∙Kişi kendinin olumlu yönlerini görmeye çalışmalı
    ∙Kişi kendisine olan güvenini arttırmaya yönelik olarak yapabileceği ve zevk aldığı işlerle ilgilenme konusunda adım atmalı.
    ∙Gereksiz rekabetten kaçının.
    ∙Güler yüzlü olmaya gayret gösterin.
    ∙Gerçekçi hedefler koyun
    ∙Kapasitenizi ve sınırlarınızı iyi değerlendirin.
    ∙Sosyalleşebileceğiniz ortamlarda bulunun.

    Ve en önemlisi kendinizle ilgili düşüncelerinizde olumlu olun.

  • Kanser olmak ve bir mektup

    Geçtiğimiz günlerde tedavi sonrasında tamamen sağlığına kavuşan eski bir lösemi hastamızdan bir mektup aldım. Mektupta yazanlar, hastaların takibi sırasında doğru yapıyoruz sandığımız bir çok şey konusunda yanıldığımızı, yıllar öncesinde “hastalık yok, hasta vardır” diyen Hipokrat'ın halen haklılığını sürdürdüğünü açıkça gösteriyordu.
    Sevgili Sevcan mektubunda diyordu ki;
    “Kanserin genelde sebepleri arasında sinir ve stres de belirtilir, 'kanser oldum' dediğinde insanlar hemen geçmişte üzüldüğün bir şeyler olduğunu varsayarlar ve ona yorarlar. Heh, işte ben bu tez için kesinlikle anti tez olarak yaratılmiş bir hastayım. Hani sanki insanların yüzyıllardır süregelen bu önyargısını yıkmak için bir hasta seçilmesi gerekmis ve en üzülmeyecek kişi kim olabilir diye bir düşünmüşler ve o “ben” olmuşum gibi…”
    Bu cümleler, 'moralini sağlan tut' öğütleri ile tedavi edilmeye çalışılan hastalar için yazılmış sanki. “Moralini sağlam tut” zorlaması, hastaların yaşadıkları o büyük travmaya, onca sıkıntı, korku ve endişeye bir de 'moralimi sağlam tutmalıyım' kaygısı ekliyor. Bu konuda yapılan bilimsel çalışmaların hiç biri tek başına stres faktörünün kansere neden olduğunu, stresli olanların tedaviye daha kötü yanıt verdiğini ikna edici bir biçimde gösteremedi.
    Ülkemizde bu inanış, neden bilmiyorum ama çok güçlü ne yazık ki. Mesela başka bir dilde ' beni kanser ettin' diye bir deyim var mıdır, bilmiyorum.
    Oysa kanser tanısı alan hastaların o dönemde yaşadıkları travmayı, üzüntüyü, kızgınlığı rahatça yaşamalarına olanak sağlamak lazım.
    Sevcan'ın mektubuna geri dönelim…
    “O dönemlerimde içime kapanmıştım. Ama bunun yaşadığım buhranla bir alakası yoktu. Sadece ben hastalik sürecimi Gloria Gaynor'dan “I will survive” tadında yaşayacağım sanırken birden Mahsun Kırmızıgül'den “yıkılmadım ayaktayım” klibinde bulmuştum kendimi.”
    Yani Sevcan, bizim hastalardan beklediğimiz gibi cesurca, korkmadan bu süreci geçiremediğini söylemeye çalışıyor belki de.
    “Metin olmalısın, cesur olmalısın” sözleri kanserli hastalara en çok söylenen sözlerdendir. Oysa metin olmak o kadar kolay mı?
    Sevgili Sevcan hastalık sürecini bizim varsayımlarımızın, “öyle olması gerekir” ön yargılarımızın tam tersine yaşamış.
    Sağlık çalışanları ile ilişkisi ve onları değerlendirmeleri de her şeyi yeni baştan düşünmemiz gerekliliğini gösteriyor.
    “… nedense hastanede tanışmamam gereken bir insan gibi gelmisti. Sanki Starbucks'ta kasa sırası beklerken, yanlışlıkla önüne geçtiğim, sonra farkettiğimde 'yo yo siz buyrun lütfen' diye yerini feda eden tatlı kadındı. Ya da ne bileyim D&R'da ayni kitaba elimizi uzattığımız, hafiften mahcupça gülümsediğimiz birisi de olabilirdi… Ama hastanede beni tedavi eden biri olamazdı…
    Söz ettiği hekimin neden onun hekimi olamayacağının ipucu şu cümlelerinde saklıydı aslında.
    “Audrey Hepburn filmlerinden bahsettik, hayranlığımı görünce beni kortizondan şişmiş patates suratımla Audrey Hepburn'e benzetti. O sırada merhum Audrey Hepburn muhtemelen mezarında ters döndü.
    Mesaj çok açık değil mi? Bana, ne kadar acıtırsa acıtsın, yalan söylemeyin.
    Onun hissettikleri elbette çok “subjektif” olabilir. Ancak yazdıkları tıpta hastalık bulgularının, klinik, laboratuar ve radyolojik verilerin arasına saklanan, kimi zaman belki de 'profesyonel deformasyon' nedeniyle göremediğimiz, hastalıktan tamamen bağımsız “bireysel” farklılıkların önemini bize hatırlatıyor.
    Günümüzde çağdaş tıp uygulamaları bile bu bakış açısıyla yeniden tartışılıyor. Elbette 'kanıta dayalı tıp bilgisi' önemli ama bireysel farklılıklar da bir o kadar önemli. Yüzlerce hastanın verileri kullanılararak elde edilen genel doğrulardan yola çıkmanın sakıncaları olduğunu, hekimlerin konfeksiyon satan değil, elbise diken terziler gibi olması gerektiğini söyleyenler var. Tabii, modayı izlemeden, yani güncel gelişmeleri bilmeden iyi terzi olunamayacağının da farkında olarak.
    İşleyen bu süreçte sevgili Sevcan'ın ve onun gibilerin bize öğreteceği çok şey var. Söylediklerine mutlaka kulak vermeliyiz.

  • Sınav (Sınanma) Kaygısı

    Sınav (Sınanma) Kaygısı

    Her konuda olduğu gibi sınavlarda başarı için de belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır ve bu doğaldır. Fakat gerçek ve akılcı bir temele dayanmayan türden engel olamadığınız ve durduramadığınız düşünceler sınav kaygısını yükseltecek ve performansı olumsuz etkileyecektir.

    Kaygı duygusal ya da fiziksel baskı altındayken ortaya çıkan doğal bir tepkidir ve kaynağı çoğu zaman belli olmayan bir korkudur. Kaygıda fiziksel varlığımıza yönelik bir tehlike yoktur. Kendi olumsuz düşüncelerimiz sonucu kaygıyı üretiriz. Kaygının kaynağı belirsizdir. Korku daha kısa sürelidir, kaygı ise daha uzun süre devam eder.

    Sınav kaygısının temelinde hem kişinin kendisinden hem de çevresinden kaynaklanan çeşitli nedenler yatmaktadır ve sınanma kaygısı yaşam boyu karşı karşıya kaldığımız, başarımızın zaman zaman da kişiliğimizin karşılaştırıldığını düşündüğümüz düşünce biçimimizdir.

    Özellikle yoğun sınav dönemlerinde, sınav tarihi yaklaştıkça ve hayatını etkileyeceğini sınavlarda sınav kaygısı yaşayan öğrencilerin sayısı gittikçe artmaktadır. Sınavlar bilgi ölçen araç olmaktan çıkmakta artık öğrenci için kendinin değerlendirildiği ve yaşamın tamamını kapsamın bir obje halinin almaktadır.

    Sınav kaygısı ile başa çıkmak bedensel, zihinsel, duygusal ve davranış düzeyindeki bir takım düzenlemeler ve çaba gerektirir.

    SINAV KAYGISININ NEDENLERİ
    Sınav kaygısının nedenleri şöyle sıralanabilir:
    ′ Zamanı iyi kullanamama,
    ′ Kötü çalışma alışkanlıkları,
    ′ Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslamak
    ′ Yüksek beklenti düzeyi,
    ′ Mükemmeliyetçi yaklaşım,
    ′ Görev ve sorumlulukları erteleme
    ′ Başarısız olma ve değerlendirilme korkusu vs…
    SINAV KAYGISININ BELİRTİLERİ

    ′ Kalp atışlarında hızlanma ve artış, çarpıntı
    ′ Hızlı nefes alıp verme
    ′ Gerginlik ve / veya sinirlilik hali
    ′ Terleme ve / veya titreme
    ′ Dilin damağın kuruması
    ′ Mide şikayetleri
    ′ Bağırsak hareketlerinde değişme (ishal / kabızlık)
    ′ Ortamdan uzaklaşmak isteme
    ′ Yoğun yorgunluk hissi
    ′ Yeme alışkanlıklarında değişme vb.
    ′ Telaş, şaşkınlık, organize olamama
    ′ Baş ağrısı, huzursuz uyku, kabus görme Konsantrasyon bozukluğu
    ′ Kaygı ve korku ifadeleri içeren düşünceler

    SINAV KAYGISININ ETKİLERİ
    ′ Öğrenilen bilgiler transfer edilemez.
    ′ Okuduğunu anlama ve düşünceleri organize etmede zorluk yaşanır
    ′ Dikkatte bir azalma olur, dikkat sınavın içeriğine değil sınavın kendisine ve bağlı olarak yaşananlara odaklanır
    ′ Zihinsel beceriler zayıflar, bilgilerin hatırlanmasını engeller.
    ′ Fiziksel rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olur.

    Kaygıyla baş etme yöntemlerinde en önemli etken düşüncelerinin ve duygularının farkına varmak ve bunlarını kontrol edebilmektir. Düşünce biçimindeki düzenleme ve duyguların kontrolü kaygının azalmasında önemli rol oynar.

    Bunun için kendinize şu soruları sorabilirsiniz:

    – Kaygı karşısında davranışlarımın diğer zamanlara nasıl bir farklılık göstermektedir?
    – Bu davranışlar başkalarıyla ilişkilerimi etkiliyor mu?
    – Başa çıkma yollarını denediniz mi? İşe yarayan oldu mu? Tepkilerimi nasıl değiştirebilirim?

    Kaygıya neden olan olumsuz duygu ve davranışları, düşünce biçimlerini değiştirebilirseniz olayları daha gerçekçi algılayabilir ve daha esnek olabilirsiniz.
    İnsanın duygu ve düşüncelerini belirleyenin çevredeki insanlar ve meydana gelen olaylar olduğu bir çok kişi tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple insanlar, kendilerini gerginliğe iten ve duygusal açıdan sıkıntı veren durumlarda kendisi dışındaki olay ve kişileri suçlama eğilimindedir. Böyle yapmakla da hem strese yol açan, hem de stresle başa çıkmayı güçleştiren önemli bir hataya düşerler. Bu hata, insan hayatındaki gerginliklerin ve baskıların, olayları değerlendirme ve yorumlama biçiminden kaynaklandığını görebilmeyi engellemektedir.

    Bu bölümde, “Düşünceyi Biçimleme Yöntemi” neden bahsedilecektir. Bu yöntemle herkesin zaman zaman kendini kaptırdığı ve “mantıklı olmayan düşünce biçiminden” kaynaklanan endişe ve gerginliklerle yapıcı bir biçimde mücadele etmek mümkün olacaktır.

    Herhangi bir durumun veya olayın gerçekçi bir çözümlemesi için gerekli olan ölçütler şunlardır:

    1- Düşünce veya yaklaşım biçiminiz objektif gerçeklere dayanmalıdır.
    Ölçülerine ve değerlerine güvendiğiniz 3-5 kişilik bir zihinsel jüri kurun. Bu jüride bulunanların o durumu veya olayı nasıl algılayacaklarını ve değerlendireceklerini düşünün. Onların yaklaşımları da sizinki gibi mi olurdu? Yoksa olay daha farklı yorumlara da olanak verebilir miydi?

    Bu soruların cevaplarına göre olayı (durumu) ve dolayısıyla olayın yol açtığı tepkiyi abartıp abartmadığınız, yaklaşım ve yorum biçiminizin gerçekçi olup olmadığı konusunda fikir sahibi olabilirsiniz.

    Örneğin, “Bu sınavı başaramayacağım” düşüncesi, eğer sınava ciddi bir gayretle hazırlanıyorsanız gerçekçi değildir.

    2- Değerlendirme ve yaklaşım biçiminiz size ve problemi çözmeye yardımcı olmalıdır.
    Bir konuyu ele alış, düşünüş ve yaklaşım biçiminizin problemi çözmeye katkısı olmalıdır. Aksi takdirde bu yaklaşım (düşünce) biçimi gerçekçi ve geçerli değildir. Bu yaklaşım biçimine çeşitli konulardaki endişeler de dahildir. Gerçekçi bir düşünce biçiminin problemin çözümüne katkısı olması gerekir. “Hayatta başaramayacağım”, “Eyvah yapamıyorum” veya “Sınavı kazanamazsam bittim” türündeki, kişinin kendisine yönelik yıkıcı düşüncele¬ri büyük çoğunlukla hem gerçekdışıdır, hem de yararsızdır.

    3- Değerlendirme ve yorum biçiminiz kısa ve uzun dönemli amaçlarınıza katkıda bulunmalıdır.
    Bir konuda karar vermek zorunda kaldığınız zaman, yapacağınız seçim konusunda size ışık tutacak olan “Amaçlarınız ve Önceliklerinizdir”. “Hayat Amaçlarınız” aklınızda olmalıdır. Böylece sadece o anda yapmak istediği¬niz, size haz verecek herhangi bir etkinliği ertelemeniz mümkün olabilir ve davranışlarınızı kısa veya uzun vadeli amaçlarınız doğrultusunda yönlendirebilirsiniz. O an aklınıza gelen ve size keyif veren bir uğraşınızı erteleyip, ertelememek konusunda yine öncelikleriniz size yol gösterecektir.

    4- Yorum ve yaklaşım biçiminiz sizi çatışma ve gerginliğe sürüklememelidir.
    Yorumlarınız, yaklaşımlarınız ve değerlendirme biçiminiz sizde iç çatışma ve gerginliğe sebep olmamalıdır. Yaklaşım tarzınız kendinizi huzurlu ve rahat hissetmenize yardımcı olmalıdır. Eğer değerlendirme biçiminiz kendi¬nizi üzgün, gergin, öfkeli hissetmenize sebep oluyorsa, bu yorum biçiminizi bir kere daha gözden geçirmenizde ve nasıl değiştireceğiz konusunda düşünmenizde yarar vardır.

    Bu durumu değerlendirirken problemleri hafife almak veya ertelemek gibi bir yaklaşım yoktur. Ancak yorumunuzla duygu ve düşünce açısından bulunmak istemediğiniz bir noktaya geliyorsanız, bu durum problemle başa çıkmanızı da güçleştirecektir.

    5- Yaklaşım biçiminiz diğer insanlarla çatışma ve sürtüşmeleri azaltmalıdır.
    Eğer konulara yaklaşım biçiminiz sürekli olarak başka insanlarla aranızda problem çıkmasına ve gerginlik doğmasına sebep oluyorsa, haklı olduğunuzu düşünüyor bile olsanız, yaklaşım biçiminizi gözden geçirmenizde yarar vardır.

    Bazen de farkına vardığınız noktaları küçük bir kağıda yazıp sık karşılaştığımız yerlere koyarak hatırlamak mümkündür.

    Böyle bir uygulamanın sağladığı bir başka yarar da; olay olmuş bitmiş, siz tepkinizi vermiş bile olsanız, bu ölçütlerle bir kere daha olay üzerine düşünmek size davranış, yorum ve yaklaşım biçiminizle ilgili gerçekçi bir değerlendirme imkanı verir.

    Kağıt üzerine şunları yazabilirsiniz. Bu yaklaşım biçimim:
    1- Problemi çözmeye faydası var mı?
    2- Kısa ve uzun dönemli amaçlarıma katkısı var mı?
    3- İç çatışma ve duygusal gerginliğimi azaltıyor mu?
    4- İnsan ilişkilerimi olumlu yönde mi etkiliyor?

    Hiç şüphesiz bazı durumları bu 4 ölçüte uydurmak zordur. Ancak günlük hayat içindeki bir çok durumu yukarıdaki ölçütlerle değerlendirmeniz ve yaklaşımlarınızı değerlendirmeniz mümkün olacaktır.

    SINAVA DAİR YARARLI DÜŞÜNCELER

    Sınava hazır olmam için eksiklerimi kapatmaya odaklanmalıyım
    Bu bilgilerin, eğitim hayatımın sonraki aşamasını kolaylaştıracağına inanıyorum.
    Konuları önem ve kavrama sırasına dizerek, çalışmaya başlamalıyım.
    Sınav hayatımızın doğal bir parçası ve bana eksiklerimi görme ve kapatma fırsatı veriyor
    Zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabileceğimi planlamalıyım.
    Yapmam gerekenleri nasıl bir öncelik sırasına koymalıyım?
    Günlük ve haftalık tekrarlar yapmalı ve eksiklerimi belirleyip öğretmenime sormalıyım.
    Tüm dersi değil X dersinin Y ünitesinin Z konusunu anlamıyorum.
    Gereken hazırlığı elimden geldiğince yapacağım.
    Elimden geleni yapacağım

    KAYGI VE HEDEF ARASINDAKİ İLİŞKİ

    Hedef belirleme kişiler için olması gereken ve kaygı yaratan bir durumdur. Ancak hedef belirleme aşırı düzeydeki kaygı oluşturuyorsa, hedef gözden geçirilmeli belki revize edilmelidir. Hedefe ulaşmak için kaygı olmazsa olmazdır. Kaygı insanın harekete geçirme gücüdür. Ancak aşırı kaygı öğrenmeyi olumsuz etkileyeceğinden kontrol altında tutulması gereken bir olgu olmalıdır. Dolayısıyla hedefle kayı ilişkisini çok iyi değerlendirmek ve hedefin kaygı yarattığı durumlarda hedefi bölümlere ayırarak ulaşmaya çalışmanın kaygının kontrol edilmesi açısından faydalı olacağı görünmektedir.

    KENDİNİ BAŞKALARIYLA KIYASLAMANIN OLUMSUZ ETKİLERİ
    Sınav kaygısını olumsuz yönde tetikleyen en önemli unsurlardan biri de kendini başkalarıyla kıyaslamaktır. Sınav performansı bakımından kendi sonuçlarını sürekli başkalarıyla kıyaslamak, kişinin enerjisini boş yere harcamasına neden olur. Halbuki her öğrencinin ilgi alanları, daha başarılı olabileceği alanlar birbirinden farklıdır.

    Başkalarının performansına odaklanmak, insanın kendi yapabileceklerini ve hangi konularda eksikleri olduğunu keşfetmesini zorlaştırır. Bunun yerine, gerçekçi ve daha çözüme yönelik tutum, insanın her konu bazında kendi gelişim sürecine odaklanmasıdır. Kendini zaman içinde değerlendirmek, eksiklerini tespit etmek ve bunu kapatmak için harekete geçmek daha etkili ve değerli bir yaşam becerisidir.

    Sonuç olarak öğrenci, var olan enerjisini etkili biçimde kullanmakta zorlanır ve enerjisinin önemli bir kısmını boşa israf etmiş olur.

    SINAV ÖNCESİNDE KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Sınavı hayatın içinden, doğal bir kavram olarak algılamak
    ′ Yemek ve uyku alışkanlıklarınızı sabitlemek
    ′ Riski düşük fiziksel etkinlikler yapmak
    ′ Sınavla ilgili olumlu hayaller kurmak.

    SINAV SIRASINDA KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Özellikle ilk 20 dakikayı iyi yönetmeye odaklanmak. Yapılan araştırmalar sınav kaygısının sınavın ilk 20 dakikasında en yoğun yaşandığını, daha sonra kaygıda bir düşüş ortaya çıktığını göstermektedir.
    ′ En rahat cevaplayabilecek test türüyle ya da o testin sorusuyla başlamak
    ′ Soruyu okurken çözüme değil, sadece soruyu anlamaya odaklanmak
    ′ Başka öğrencilerin kâğıtlarına değil, sadece kendi kâğıdına odaklanmak.
    ′ Soru kökünü iki kez okumak

    SINAV SONRASINDA KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Sınav iyi veya kötü geçsin, sınavdan sonra kendini ödüllendirmek; hoşlanılan bir şeyler yapmak.
    ′ Geleceğe dair sınav odaklı olmayan gerçekleştirmesi düşünülen hayallerin düşünülmesi ya da oluşturulması.
    ′ Alternatiflerin oluşturulması.
    ′ Olumlu düşünce yöntemlerine başvurmak.

    RAHATLAMA YÖNTEMLERİ
    1- NEFES EGZERSİZLERİ

    Stres sırasında beden kimyasında değişiklikler meydana gelir ve bazı kimyasal maddeler salgılanır. Gevşeme cevabının öğrenilmesi ve uygulanmasıyla ise stres sırasında ortaya çıkan kimyasal maddeler kaybolur. Bu maddeler özellikleri gereği gevşeme cevabıyla aynı zamanda “var olamaz”lar. Bir başka biçimde ifade edersek bedende aynı zamanda hem gerginliğin hem de gevşemenin beden kimyası birlikte olamaz. Bu sebeple insan eğer stresi yaşıyorsa bedende ona ait beden kimyası, gevşemeyi yaşıyorsa ona ait be¬den kimyası egemendir.

    Bedensel olarak gevşemiş bir insan ruhsal olarak sakin ve huzurludur. Bedensel olarak gergin bir insan ruhsal olarak endişeli ve sıkıntılıdır. Bir insan aynı anda hem gergin, hem gevşek olamayacağına göre gevşemiş bir insanın endişeli ve sıkıntılı, veya gergin bir insanın sakin ve huzurlu olması mümkün değildir.

    Solunumun derinleşmesi (stres tepkisi sırasında hızlanır) kalp vurum sayısını azaltır (stres tepkisi sırasında artar), el ve ayaklara giden kan miktarının artması bu bölgede ısınma ve ağırlaşmaya se¬bep olur (stres tepkisi sırasında damarlar daralır, kan içeri çekilir ve dolayısıyla yüzey sıcaklığı düşer). Bu durum bedenin bütün kaslarında gevşemeye ve rahatlamaya sebep olur.
    “Önce nefes almayı öğrenin”
    • Temel Nefes Egzersizi

    İyi nefes almak her zaman iyi bir nefes vermekle başlar. Nefes alma işleminin bütünü zihinsel olarak denetlenmeli ve ağır, derin ve sessiz olmalıdır.

    1) Nefes alma egzersizinize başlamadan önce sağ avucunuzu göbeğinizin hemen altına, sol elinizi göğsünüzün üstüne koyun ve gözlerinizi kapatın.
    2) Nefes almadan önce ciğerinizi iyice boşaltın. (Nefesi verirken ciğerler zorlanmamalı ve nefes itilmeden kendiliğinden çıkmalıdır).
    3) Ciğer kapasitenizi hayali olarak ikiye bolün ve “biir”, “ikii” diye içinizden sayarak ciğerinizin bütününü doldurun… Kısa bir süre bekleyin, “bir-iki” diye diye sayarak nefesinizi aldığınızın iki katı sürede boşattın. Sağ eliniz göğüs kemiklerinizin, hareketli bir köprü gibi, yana doğru açıldığını hissetmeli… Yeni bir nefes almadan iki saniye bekleyin.
    4) 2 ve 3. maddede yazılanları tekrarlayarak bir derin nefes daha alın ve verin. Egzersizi bir kere daha tekrarlayıncaya kadar mut¬laka en az 4-5 normal nefes alın.

    Yukarıda belirtildiği gibi diyafram akciğeri dalak, karaciğer, mide ve bağırsak gibi iç organlardan ayıran bir kastır. Böyle bir nefes alışkanlığının yerleşmesi diyaframın altında kalan ve dışardan başka hiçbir şekilde ulaşılamayacak olan organlara masaj yapılmasına imkan verir.

    Bedendeki oksijen miktarının artması ve bu oksijenin en uç ve derin dokulara kadar ulaşması, stres sırasında ortaya çıkan maddelerin (adrenalin, noradrenalin) azalmasına ve kaybolmasına sebep olduğu için, kişiyi sakinleştirir ve duygusal açıdan daha dengeli kılar.

    Akciğere bütün kapasitesini kullanma imkanı verilir. Böylece hem kan dolaşımı hızlanmış olur, hem de solunum sistemi ile ilgili hastalıklara karşı önlem alınmış olur.

    Günde en az 40 defa bu şekilde nefes almak, bu tür nefes almayı alışkanlık haline getireceği için. istenen yararların gerçekleşmesini sağlar.

    Sınava Hazırlanırken Fizik Egzersiz

    Günde 10 – 20 dakika düzenli egzersiz yapmanın sınavlara hazırlanan bir gence sağlayacağı yararların birincisi kaygıyı azaltması, ikincisi de öğrenmede etkinliği artırmasıdır.

    Düzenli fizik egzersiz programlarının temelinde bedenin mümkün olduğu kadar çok oksijen yakması vardır. Yapılan araştırmalar, böyle düzenli bir uygulama içinde olanların teneffüs ettikleri hava içinden daha fazla oksijen kullandıklarını ortaya koymuştur.

    Spor yapanların kanlarında dokuya oksijen taşıyan alyuvarların hem sayısının, hem dayanıklılığının arttığı gözlenmiştir. İkinci sebep, bedenin savunma elemanı olan akyuvarların artmasıyla bağışıklık sisteminin güçlenmesidir. Üçüncü sebep, zorunlu durumlarda kullanılan yedek damar sisteminin açılmasıdır. Bu durum daha az yorulmaya ve kendini enerjik hissetmeye sebep olur. Bu durumda öğrenmeye gerçekleşmesi yardımcı olmakta ve bu fiziksel hazır bulunuşluk zihinsel bir rahatlık yaratmaktadır.

    DİĞER BAŞ ETME YÖNTEMLERİ

    Bedensel Düzenlemeler

    Kaygıyı azaltmak için gerekli bedensel düzenle¬melerin basında düzenli beslenme gelir. Her bireyin yasına, beden ölçülerine, etkinliğine bağlı dengeli ve sağlıklı beslenme yöntemini bilmesi gerekir.

    • Sabahları kahvaltı edin.
    • Akşam yemeklerini az yiyin.
    • İdeal kilonuzu korumaya çalışın.
    • Protein içeren ve doğal yiyecekleri tercih edin.
    • Az ve sık yemek yiyin
    • Spora zaman ayırın.
    • Her türlü harekete, fizik çalışmaya önce yürüyüşle başlayın.

    Zamanı Planlama ve Amaç Saptama
    Zamanı kullanmanın en iyi yolu; gerçekleştirilmek istenen amaç ve öncelikli işlerin saptanması ve zamanın bunlar için kullanılmasıdır. Zaman, amaçlarınız doğrultusunda planlandığında, davranışlarınızı yönlendirmiş ve gereksiz şeyler için zaman harcamamış olursunuz. Aynı şekilde, zamanın iyi değerlendirildiği duygusu kaygıyı azaltır.

    Çalışmak istedikleri halde saatlerce dersin başına oturamayan, çalışmaya başlayamayan öğrencilerin çoğunun belirli bir hedefleri yoktur, motivasyonları eksiktir ve çalışma isteği duymazlar. Çalışamadıkları için suçluluk duyar, başarısız olurlar ve bu da kaygıyı artırır.

    Amaçlara ulaşmak zamanı kontrol etmekten geçer. Bu da plan yaparak ve uygulayarak gerçekleşir.

    Planlı olmak ne kazandırır?
    1. Zamanı kullanmayı öğretir.
    2. Kararsızlığı önler ve doğru karar almaya yardım eder.
    3. Problem çözümüne yardım eder.
    4. Kendine güveni artırır.

    Yapılan planları uygulamak için zaman nasıl yaratılır? Öncelikli işlerinizi yapabilmek için, hedeflerinize hizmet etmeyen işlere “hayır” diyebilmelisiniz. Amaçlarınızı önem derecesine göre sıralayın. Öncelikli olanları gerçekleştirmeden ikinci ve üçüncü derecede olanlara geçmeyin.

  • Yaşasın çikolata

    Yaşasın çikolata

    İnsanlık çikolata ve sigara ile eş zamanlı olarak tanıştı. Her ikisi de Amerika'nın keşfiyle beraber yeni kıtadan Avrupa'ya getirilen yeni tatlardı.

    Yakın zamana kadar çikolatanın tıpkı sigara gibi sağlığımızın düşmanlarından biri olduğu inancı yaygındı. Ancak bu inanış son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalarla tamamen değişmiştir.

    Son iyi haber geçtiğimiz yıl Paris'te yapılan Avrupa Kardiyoloji Derneği Kongresinden geldi. İngiliz araştırmacılar, çikolata yiyen kişilerin yemeyenlere göre %37 oranında daha az kalp ve damar sistemi hastalıklarına yakalandığını bildirdiler. Çalışma sonuçlarına göre “inme” riski de çikolata yiyenlerde %29 oranında daha azdı.

    Cambridge Üniversitesinde yapılan bu bilimsel çalışmada yer alan araştırmacılardan Dr Adrian Buitrago-Lopez diyor ki; “elbette çok çikolata tüketilmesini önermiyoruz ancak az miktarda çikolata yiyenlerde kalp hastalığı riskinin yemeyenlere göre daha düşük olduğu su götürmez bir gerçektir.”

    Çalışma sonuçlarını gerçekten de yabana atmamak lazım. Çünkü çalışma aslında birden çok klinik çalışmanın bir meta analizi niteliğinde. Yani çalışmadan elde edilen son sonuç birbirinden farklı 7 klinik çalışmanın birlikte yorumlanmasıyla ortaya çıkıyor.

    Çalışma, bu etkinin çikolata tipinden bağımsız olduğunu ortaya koyuyor. Değerlendirme sonuçlarına bakarsanız bitter veya sütlü çikolata tüketmek eşdeğer oranda kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarının önlenmesine katkı sağlıyor. Çikolata barlar, çikolatalı içecekler, bisküviler ve tatlıların tümü de eşdeğer etki ile dolaşım sistemimizi koruyor.

    Burada kritik olan tüketilen çikolatanın miktarı gibi görünüyor. Araştırmacılar, çikolatanın günde sadece tek defa ve az miktarda tüketilmesini öneriyor. Çünkü çalışma sonucuna göre çikolata kullanım sıklığı ve miktarı ile bu risklerin azalma oranları arasında bir ilişki yok. Yani çikolatayı az miktarda yemek ile çok yemek arasında bir farklılık oluşmuyor.

    Çalışmaya temel oluşturan 7 klinik çalışmanın 5'inde çok net biçimde koroner arter hastalığı yanında bu hastalıktan ölüm oranlarının da belirgin olarak azaldığı görülüyor. Dahası, ilginç bir biçimde çikolata tüketen erkeklerde şeker hastalığına yatkınlıkta azalıyor ancak benzer etki kadınlar için söz konusu olmuyor.

    Dr Buitrago-Lopez ve arkadaşlarına sorarsanız, söz konusu bu etki kakao içinde bulunanpolifenollere bağlı olarak ortaya çıkıyor. Polifenoller, damar iç duvarını döşeyen endotel hücre fonksiyonlarını iyileştirmek, pıhtılaşmayı sağlayan trombosit isimli hücrelerin etkilerini sınırlandırmak ve pıhtı oluşumuna engel olmak gibi fonksiyonları olan bileşiklerdir. Bu etkileri yanı sıra kan basıncının düzenlenmesi, insülin direncinin kırılması ve kan lipitlerinin düzenlenmesi üzerine de olumlu etkiler göstermektedir.

    Buitrago-Lopez ve arkadaşlarının yaptığı bu çalışma geçtiğimiz yıl ünlü İngiliz tıp dergisi British Medical Journal'da “Chocolate consumption and cardiometabolic disorders: systematic review and meta-analysis” ismiyle yayımlandı. Meraklıları makaleye kolayca ulaşabilirler.

    Buitrago-Lopez ve arkadaşlarının bulgularını destekleyen bir başka çalışma ise 2010 yılında Avustralyalı bilim adamları tarafında yayımlandı. Bu da tıpkı ilk özetlediğim çalışma gibi bir meta analizdi ve toplam 13 çalışma sonuçları temel alınarak değerlendirme yapılmıştı.

    Bu çalışma, kakao'nun içinde bulunan ve antioksidan özellik gösteren flavanol içeriği yüksek çikolata ve bitter çikolata ile ilgiliydi ve bu çikolataların tüketiminin kan basıncının düzenlenmesine katkı sağladığını gösteriyordu. Kan basıncındaki düşüklük hem büyük (sistolik) hem de küçük (diyastolik) tansiyon değerleri için de geçerliydi. Ancak bu etki kan basıncı sistolik 140 ve diyastolik 80 mmHg değerinin altında olan bireyler için söz konusu değildi. Yani çikolata normal kan basıncına sahip olanlarda kan basıncı değerlerinin daha da düşmesine neden olmuyordu.

    Son bilimsel veriler, benim gibi çikolata severlerin içini oldukça rahatlattı.

    O halde çikolata seven bayanlar ve baylar ne duruyoruz; buyurun çikolataya.

    Ama unutmayalım, günde sadece bir defa ve az miktarda…

  • Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Düşünceler ve duygular birlikte hareket etmeyi çok severler. İyi ve olumlu şeyler düşündüğümüzde; daha mutlu, daha moralli, daha heyecanlı, daha pozitif vs. hissederiz. Oysa kötü ve olumsuz şeyler düşündüğümüzde enerjimiz düşer, mutsuz oluruz, kaygılanırız, karamsar bir duygu durumu oluşur ve bir anda aslında her şeyin kötüye gittiğini düşünüp depresif bir duygudurum içerisine girebiliriz. Aslında bu durum içinde bulunduğunuz durumun tam yansıması olmayabilir. Yani beyniniz düşünceleriniz sizin algılarınızla oynuyor olabilir. Bu durumda duygularınızın değişmesine ve olumsuz bir duygu içerisine girmenize neden olur.

    Yaşadığınız durum ile baş etme beceriniz, duygunuzun olumlu yada olumsuz tarafa geçmesini belirlemektedir. Karşılaştığınız durumlar her ne kadar zor olursa olsun sizin o durumla baş etme beceriniz o andaki duygularınız oluşumunu belirlemektedir. Bir olay anında düşünceleriniz (iç sesiniz) size “bu işin içinden çıkamayacaksın” dediğinde hissedeceğiniz duygu (mutsuzluk, karamsarlık, depresif duygudurum, kaygı, korku vs.) olumsuz olacaktır. Bu düşünce durumunu değiştirememeniz durumunda bu duygu durumundan kurtulma şansınız olmayacaktır. İnsanlar olumsuz duygu durumundayken, depresyonda iken kendisini aslı olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahiptirler. Burada yapılması gereken düşünceyi yeniden yapılandırmaktır. Yani olumsuz düşüncelerinizin oluşmasına katkı sağlayan bilişsel çarpıtmalardan kurtulmaktır.

    Bilişsel Çarpıtmalar Nelerdir?

    1-Hep yada Hiç Düşüncesi: Bu çarpıtma kişisel özelliklerinizi siyah ve beyaz gibi uç noktalarda görmeniz demektir. Her zaman “Takdir” alan öğrenci “Teşekkür” aldığında “İşe yaramazın tekiyim” sonucuna varır. Hep yada hiç düşüncesi mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Herhangi başarısızlık durumunda veya hatadan korkarsınız. Çünkü bu durum size kendinizi değersiz, yetersiz ve beceriksiz hissettirecektir.
    Olayları bu şekilde değerlendirmek gerçek dışıdır. Çünkü hayat çok az zamanda “ya öyle yada böyle” mantığıyla bizleri gerçekte karşılaştırır.
    2- Aşırı Genelleme: Olayları kendi özelinde değerlendirememek diğer yaşantılarla birleştirerek bir genellemeye ulaşmaktır. Aslında zihinsel bir yanılsama ve illüzyon içerisine girmektir. Başınıza bir şey geldiğinde yineleneceğini ve çoğalacağınızı onaylamış olursunuz. Reddedilme acısı çoğunlukla aşırı genellemeden kaynaklanır. Bir genç iki ayrı kız tarafından reddedildiğinde tüm kızlar tarafından reddedileceği sonucuna varır.
    3- Zihinsel Filtre: Bir olaydaki olumsuz bir ayrıntının üzerine yoğunlaşarak bütün olayların olumsuz olarak algılanmasıdır. Depresyondayken olumlu her şeyi filtreleyen bir gözlük takmış gibi olursunuz. Bilincinize takılan her şey olumsuzdur. Eğer bu zihinsel filtre kavramını bilmiyorsanız her şeyin olumsuz olduğuna karar verirsiniz. Bu durum sizi gereksiz bir acıya sürükleyen kötü bir duygudur. Bu duruma “seçici odaklanma” denir.
    4- Olumluyu Geçersiz Kılmak: Olumlu olaylar sanki yokmuş gibi göz ardı edilir. Olumlu olayları sürekli olumsuza çevirme eğilimidir. Depresyonda olan biri tam tersini yapma becerisini geliştirmiş olabilir. Bu durum farkında olmadan yapılmaktadır. Olumluyu geçersiz kılmak bilişsel çarpıtmaların en yıkıcı türüdür. Olumsuz bir deneyim yaşadığınızda “ İşte bu hep düşündüğüm şeyi kanıtlıyor” sonucuna varırsınız. Bu eğilim için ödenen bedel yoğun bir şekilde acı ve olan güzelliklerin değerini bilememektir.
    Sizin yaşam deneyimleriniz bu kadar uç olmasa bile olumlu deneyimlerin göz ardı edilmesi hayatın zevkini alır götürür ve insanın karamsar bir duygu durumuna sürüklenmesine neden olur.
    5- Sonuçlara Atlamak: Gerçeklikle bağdaşmayan olumsuz bir sonuca atlamak.
    a-Zihin Okumak: Başka insanların duygu ve düşüncelerini anlamak ve araştırmaya gerek duymadan bunlara inanmaktır.
    Örnek 1 : “Bana Günaydın demiyor çünkü ………” – Beni önemsiyor/ Beni görmezden geliyor. Gerçek olan yetiştirmesi gereken bir işten dolayı hızlı hareket etmek zorunda olması.
    Örnek 2- Uyuyan bir dinleyici için – “Dinleyenleri çok sıktım galiba” düşüncesi – Gerçek durum bir gece öncesinde çocuğunun rahatsızlanması ve geceyi hastanede geçirmek zorunda olmasından dolayı uykusuz kalması
    b- Falcılık yapmak: Elinizde sihirli bir kürenin olmasına benzer. Başınıza kötü bir şey geleceğine dair tahminde bulunmak ve bunu doğru kabul etmektir. Endişe atakları geçiren birinin “Ya bayılacağım ya çıldıracağım” demesi gibi. Bu tahminler gerçek dışıdır. Çünkü hayatında hiç bayılmamış veya çıldırmamıştır.
    Arkadaşınıza mesaj attınız. Mesajı aldığını ve size geri dönecek kadar değerli bulmadığını düşündünüz ve üzüldünüz. ( ZİHİN OKUMA) Öfkelendiniz ve tekrar aramak istediniz ama “tekrar ararsam kendimi aptal durumuna düşürür” dediniz. (FALCILIK YAPMAK)
    6- Büyütme – Küçültme: Dürbün hilesi de denebilir. Dürbünün normal tarafından baktığınız büyük görürsünüz. Bu genelde olumsuz olaylarda olur. “eyvah ben bu hatayı nasıl yaptım. Bu bir felaket” (Felaketleştirme)
    Başarılarımıza baktığımızda dürbünün ters tarafıyla yani küçük gösteren tarafıyla bakarız. Aslında kusurlarımızı büyütüp, iyi taraflarımızı küçültürsek kötü hissedeceğimiz ve kendimizi aşağı çekeceğimiz kesindir.
    7-Duygusal Karar: Duygularınız mantığınızın kanıtıdır. “ Başarısız hissediyorum o zaman başarısızım.” Bu çeşit mantık yürütmeler yanıltıcıdır. Duygular; düşüncelerimizi ve inançlarımızı yansıtmaktadır. Eğer bunlar çarpıtılmışsa duygularınızın gerçekliği olamaz. Duygulara göre mantık yürütme neredeyse tüm depresyonlarda vardır. Her şey size olumsuz geldiği için gerçekten öyle olduklarını varsayarsınız. Duygusal karar vermenin etkilerinden bir de ertelemektir.
    8- -meli –malı cümleleri: Kendinizi “şunu da yapmalıyım” “bunu da bitirmeliyim” diye motive etmeye çalışmak sizi öfkelendirir ve sinirlendirir. Üzerinizde baskı yaratır. Bu durum kişide suçluluk ve kızgınlık gibi duyguların yaşanmasına neden olur.
    9-Etiketleme: Aşırı genellemenin ilerlemiş şeklidir. Etiketleme sadece yıkım değil aynı zamanda mantıksızdır. Bir işte sorun yaşadığınızda “hata yaptım” yerine “ben bir hiçim” ifadeleridir. Hayat; karmaşık ve sürekli değişen düşünce, duygular ve hareketlerin akışıdır. Dolayısıyla değişkendir. Durağan bir yapıya sahip değildir. Kendinize olumsuz etiketler yapıştırmak yanlış bir yorumdur. Kendiniz yerine yaptığınız işe veya davranışa odaklanın böylesi daha sağlıklı olanıdır.
    10-Kişiselleştirme: Hiçbir nedene dayanmadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstlenmedir. Çok önemli bir çarpıtmadır. Kişiselleştirme karşısında sizi çaresiz bırakan bir suçluluk hissettirir. “ Ben kötü bir anneyim” “ Bu benim başarısız bir müdür olduğumu gösterir”

    Örnek: Bir kişinin hastalığının iyileşmemesi doktora “ Ben kötü bir doktorum. Onu iyileştiremiyorum” diye hissettirebilir. Ancak burada hastalığın iyileşmemesinde bir çok etken bulunmaktadır.

    Yukarıda bahsedilen 10 bilişsel çarpıtma depresif durumların hepsinde olmasa da bir çocuğunun nedenidir. Bu 10 çarpıtmayı öğrenmeniz hayat boyu bu bilgiden faydalanmanızı sağlayacaktır. Bu tanımları biliyor olmak ve onları tanıyor olmak böyle durumlarla karşılaştığınızda bunların aslında bir bilişsel çarpıtma olduğunu, gerçek olmadıklarını bilmenize yardımcı olur. Düşüncelerin farkında olmanız onları kontrol edebilmenize ve duygularınıza yansımalarını şekillendirmenize yardımcı olacaktır.
    Duygular düşüncelerden kaynaklanabilir. Olumsuz bir düşünce insanı olumsuz bir duyguya veya depresyona götürebilir. Duygularınız her zaman gerçekleriniz değildir. Hatta duygularınız bazen düşüncelerinizin aynası olması dışında anlamsızdır. Olumsuz duygu gerçekmiş hissi yaratır ve onu yaratan çarpıtılmış düşünceye inandırıcılık yükler. Bu döngü sürer gider ve içinde tutsak olur kalırsın.

    Aslında olumsuz duygular çoğu zaman çarpıtılmış bilişlerimizin ürünü olduğunu için pek de istenilen şeyler değildir. Düşünceleriniz çoğunlukla duygularınızı yaratır o zaman duygularınız düşüncelerinizin doğru olduğunun kanıtı olamaz. Hoş olmayan duygular olumsuz bir şey düşündüğünüzün ve ona inandığınızın bir göstergesidir.