Yazar: C8H

  • Tüm zamanların dilemması hipertansiyon

    TÜM ZAMANLARIN DİLEMMASI HİPERTANSİYON

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir GökhanATILGAN; her yaşın hastalığı olan hipertansiyonun tedavisindeki güçlükler hakkında bilgilendiriyor.

    Dünya Sağlık Örgütü(WHO); dünya üzerindeki 5 büyük problem içinde hipertansiyona da yer vermektedir. Hipertansiyon hepimizin tanımını kolaylıkla yaptığı bir rahatsızlıktır. Biz bunu kılavuzlar eşliğinde söylemek istersek; büyük tansiyon dediğimiz sistolik tansiyonun 140mmHg ve üzeri, küçük tansiyon dediğimiz diastolik tansiyonun 90mmHg ve üzeri değerleri kapsamaktadır. Bu şekilde rahatlıkla tanımladığımız ve yedisinden yetmişine hepimizin aşina olduğu ve tedavi edilebilir olduğunu bildiğimiz bu rahatsızlık geçmişten bugüne dilemma olarak hayatımızdaki yerini korumaktadır. Ülkemizde dahi onlarca yüzlerce çeşit farmakolojik ve ticari isimlerde ilaçlar bu hastalığa hizmet için bulunmakla birlikte tam tedavi hedeflerine ulaşılamamıştır.

    Tedavi hedeflerine ulaşmak teorik olarak kolaydır. İşin önemli kısmı bunu pratik hayata da dökmektir. Pratikte yaşanan güçlüklerden en önemlisi ilaç uyumudur. Bu konudaki güçlüklerin gerekçelerini sıralamamız gerekirse:

    1- Tedavisi konusunda iyi bilgilendirilmemek

    2- Tedaviyi ve hastalığı kabullenememek

    3- İlaçları düzensiz almak

    4- İlaçları alıp tansiyonlarını evde kontrol etmemek

    5- İlaçları alıp diyetine dikkat etmemek

    6- Farklı hekim tercihleri ile ilaçlarının sık değişikliklere uğraması

    7-Özellikle kilo problemi olanların vücut kitle indeksine uygun kiloya erişmek için çaba sarfetmemesi sayılabilir.

    Başlığımızda hipertansiyon bir dilemmadır demiştik. Dilemmanın Türkçe'de karşılığı ikilem demektir. Kastettiğimiz ise hipertansiyon ölümcül denebilecek vücudumuzda zararlara yol açmaktadır. Böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, damar sertliği gibi ve buna bağlı olarak hem bedensel hem ruhsal olarak rahatsızlıklar oluşmaktadır. Bu yönü ile hipertansiyon içinden çıkılmaz bir salgın hastalık gibi görünmektedir. Ama madalyonun birde diğer yüzünden bakmak gerekir. Benimde polikliniğimize gelen hipertansif hastalarımla paylaştığım konudur. Hipertansiyon aslında bize düzenli yaşamamız gerektiğini hatırlatan en masum uyarandır. Çünkü tedavisi kolaydır. Bizden istediği ilaçları düzenli almak, diyetimize özellikle tuza, karbonhidratlara, kolesterole azami dikkat etmek,kilo problemimiz var ise çözümüne ulaşmak, yürüyüş gibi kas gücü gerektirmeyen izometrik egzersizleri hayatımıza katmamız, düzenli hekim kontrollerimizi aksatmamamızdır. Bu yönü ile bakılır ise insanın hastalığına uyumu ve dünyaya bakışı bile değişim gösterecektir. Kendisini daha iyi hissedecektir.

    Özetle söylememiz gerekirse;

    -Hipertansiyon tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır.

    -Erken tedavi yüz güldürücüdür. Tedavisiz kalma ciddi problemleri yanında getirir.

    -Hayata yeniden bakış açısı sağlar, otokontrolümüz için bir sinyaldir.

  • Evlilik ve Çift Terapisi

    Evlilik ve Çift Terapisi

    Psikoterapinin bir dalı olan aile ve çift terapisi çiftler ve aileler arasındaki yakın ilişkinin düzenlenmesi, değişim ve gelişiminin sağlandığı terapi yöntemidir. Özellikle eşlerde oluşan çatışmalar ve problemli dönemler aile yapılarını yıpratabilmek de ve çözüme kavuşamadığın da daha büyük problemleri de beraberinde getirebilmektedir. Aile ve çift terapisinde tüm aile içi iletişim bağları güçlendirilerek sağlıklı iletişim gelişimi sağlanmaktadır.

    Çift ilişkileri, evlilik problemleri, ruh sağlığı problemleri, kötü madde kullanımı, kayıp ve travmalar, duygusal istismar, ihmal etme ve şiddet uygulama gibi tüm problemler ele alınmaktadır. Aile ve çift terapisinde eşler mutlaka olmalı ayrıca bir çok terapi esnasında tüm aile bireylerinin de olması terapilerin kısa zamanda hızlı etki etmesine destek sunmaktadır.

    Ayrıca evlilik ve çift terapisi evlilik arefesinde olan çiftlerin geleceklerinde mutlu bir birliktelik geçirmeleri açısından oldukça faydalı olacaktır. Bu terapilerde çiftler birbirlerinin bilmedikleri yanlarına şahit olurlar ve birbirlerini çok daha iyi tanıma fırsatı bulurlar. Hayatınızı paylaşacağınız insanı bir uzman eşliğinde iyisiyle kötüsüyle tanımak size evliliğinizde çok kritik hataları yapmamayı da öğretecektir.

    Bunun yanı sıra çiftler birbirlerinin isteklerini ve beklentilerini daha iyi görecek ve birbirlerine karşı çok daha sağlıklı bir yaklaşım geliştireceklerdir. Çiftler bu terapilerde kendilerinin dahi farkında olmadıkları özelliklerinin farkına varır ve ne yapılması gerektiğiyle alakalı bilgi sahibi olurlar. Hatalarını ve birbirlerine karşı yaptıkları ancak bir hata olmadığını düşündükleri davranış ve söylemlerini görme ve düzeltme imkanı bulurlar. Bu yönüyle evlilik terapisi yapılacak evliliğin sağlam temeller üzerine ve bilinçli bir şekilde yürütülmesine katkı sağlamaktadır.

  • Kontrolsüz diyabette son durak: diyabetik nefropati

    Nefroloji Uzmanı Kadir Gökhan Atılgan Diyabet hastalığında böbrek tutulumunun sonuçları ve alınabilecek tedbirler hakkında bilgi veriyor.

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN'ın verdigi bilgiye göre, “Diyabet yüzyılın bulaşıcı olmayan salgın hastalıkları arasında yer almaktadır.Yaşam tarzındaki hızlı değişim ile birlikte gelişmiş ve gelişmekte olan toplumların tümünde özellikle tip 2 diyabet prevelansı hızla yükselmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerinde 2009 sonu itibarı ile tüm dünyadaki diyabet nüfusu 285 milyon iken bu sayının 2030 yılında 438 milyona ulaşması beklenmektedir . Bunun başlıca nedenleri nüfus artışı, yaşlanma ve kentleşmenin getirdiği yaşam tarzı değişimi sonucu obezite ve fiziksel inaktivitenin artmasıdır .

    Diyabetin mikrovasküler ve makrovasküler olmak üzere tüm sistemlere ait komplikasyonları vardır. Mikrovasküler komplikasyonları grubunun en ciddi olanı diyabetik nefropatidir. Diyabetik nefropati aynı zamanda kronik böbrek yetmezliğinin %33-40 ile en sık nedenidir. Diyabetli hastaların %10-20'si böbrek yetersizliği nedeniyle kaybedilmektedir Tip-1 diyabetiklerin % 30-40'ında, tip-2 diyabetiklerin % 5-10'unda son dönem böbrek yetmezliği gelişir.Tip-2 diyabete bağlı nefropati prevalansı daha yaygındır. Çünkü tip-2 diyabet, tip-1 diyabetten 10-15 kat daha yaygındır.

    1997-1998 yıllarında ülke genelinde 20 yaş üstü 24788 kişiyi kapsayan 'Türkiye Diyabet Epidemiyoloji Çalışması (TURDEPI)' nın sonuçlarına göre ülkemizde tip-2 diyabet prevelansı %7.2, bozulmuş glukoz toleransı prevelansı ise %6.7 bulunmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2007 yılı nüfus rakamlarına göre ülkemizde 2.85 milyonun üzerinde tip-2 diyabetli ve 2.6 milyon civarında bozulmuş glukoz toleranslının yaşadığı hesaplanmaktadır. Çalışmada diyabetin kadınlarda ve kentsel bölgelerde yaşayanlarda daha sık olduğu, ayrıca diyabet riskinin yaşlanma, obezite, hipertansiyon, ailede diyabet varlığı, eğitimsizlik, gelir düzeyi ve alışkanlıklar ile ilişkili olduğu saptanmıştır.

    Diyabetik Nefropati ; 24 saatlik idrarda 300mg/gün ve üzerinde protein atılımının 3-6ay süre ile en az iki kontrolde tespiti, hipertansiyon, proteinüride progressif artma ve böbrek fonksiyonlarında bozulma ile seyreden tablodur. Süreç 4 evrede değerlendirilir:

    EVRE-1= Glomerul filtrasyon hızında artma: Adından da anlaşıldığı gibi artmış plazma glukozu ve diğer ileri glikozillenme ürünlerine bağlı olarak glomerulde atılım için gelen kan akımında artış halidir. Yapısal karşılığı böbrek ve glomerulde hipertrofi gelişimidir.

    EVRE-2 =Mikroalbuminüri : Klinik bulgu verdiği ilk evredir. 24 Saatlik idrarda 30-300mg/gün proteinüri görüldüğü evredir. Glomerul filtrasyon hızı artmış ya da normal seviyelerindedir. Hipertansiyon eşlik eder. Yapısal karşılığı ; “Mezangial Genişleme, Bazal Membranda Kalınlaşma, Arteriyoler Hyalinozis'tir”.

    Bu iki evre döneminde sıkı kan glukozu kontrolü ve hipertansiyonun regülasyonu ile tabloyu düzeltmek mümkündür. Bu nedenle diyabetin takibinin komplikasyonları yönünden de yapılması ve özellikle her kontrol döneminde tam idrar tahlilinin görülmesi önem arz etmektedir.

    EVRE-3= Makroalbuminüri : 24 saatlik idrarda protein atımı değerinin 300mg/gün ve üzeri olmasıdır. Hipertansiyon tabloda mutlaka vardır ve genellikle non-dipper olarak görülür. Nefrotik sendrom kliniği olarak takip edilir. Yapısal karşılığı; “Mezengial nodüller (Kimmelstiel-Wilson), Tübülointerstitial fibrozis, Glomerülosklerozis” ile seyreder.

    EVRE-4= Son dönem böbrek yetmezliği : Nefrotik sendrom tablosundan diyaliz desteğine kadar giden kanda böbrek fonksiyon testlerinin progressif yükseldiği tablodur.

    Diyabetik nefropati gelişim süreci için tip-1 diyabette 10-25 yıl diye belirtilirken tip-2 diyabette ilk bulgu idrarda proteinüri görülmesi olabilmektedir. Bu nedenledir ki bozulmuş glukoz toleransı olan hastalar, obezitesi olan hastalar bu yönden kontrollerine çok özen göstermesi gerekir.

    Diyabetik Nefropatide ve mikroalbuminüri evresinde progresyonu kolaylaştıran nedenler ise; Genetik (aile hikayesi, ACE genotipinde çift delesyon, DD polimorfizmi), erkek cinsiyet , yaş (Tip- 1 DM'de tanı anındaki yaş), kötü glisemik kontrol, kan basıncı yüksekliği, dislipidemi, diyet, obezite, fiziksel inaktivite, sigaradır.

    Diyabetin takip ve tedavisi sabır ve emek istemektedir. Bu durumu kabullenebilirsek diyabetin takibi ve komplikasyonlarından korunmakta kolay olacaktır. Hastalıkta nefroloji ve endokrinoloji uzmanının takiplerinin yanında diyabet hastasınında diyeti, kilo ve kan şekeri kontrolü , fiziksel aktivitesini artırması, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklarından kaçınması poliklinik kontrollerini aksatmaması gerekmektedir. “

  • Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile içi iletişim sorunları çağımızın en büyük sorunlarından biridir. Modern hayatın getirdiği sürekli çalışmak zorunluluğu ne kendimize ne de ailemize yeterince zaman ayıramamıza neden olmaktadır. İşten yorgun argın eve gelen bireyler biraz olsun rahatlamak ve günün yorgunluğunu üstlerinden atmak için kendi benliklerine çekilmektedirler.

    Bu durum zamanla ilişkilerin zayıflamasına ve aile üyelerinin birbirleri ile iletişimlerinin azalmasına yol açmaktadır. Zaman geçtikçe bu iletişimsiz ortamda bireyler kendilerini yalnız hissetmeye başlarlar. Durum zaman geçtikçe daha vahim bir sonuca doğru sürüklenir. Bu gibi durumlarda çiftler boşanmaya kadar giden yıpratıcı bir sürece girmeye başlarlar.

    Tüm bunları yaşamamak adına yapılması gereken, çiftler ne kadar yoğun olurlarsa olsunlar birbirlerine kısıtlı da olsa zaman ayırmalı ve problemlerini paylaşmalıdırlar. Unutmayın karşınızdaki kişi eşiniz. Yani bu hayatı iyisiyle kötüsüyle paylaşacağınıza dair birbirinize söz verdiğiniz kişi. İzin verin sıkıntınızı paylaşsın size destek olsun.

    Ev içinde birbirinize arkadaşça davranmalı, eşit yapıda davranarak sosyal rolleri eşitlemeli ve aile içi disiplini sağlarken hiç bir aile bireyini kırmadan şefkatli ve ilkeli davranabilmenize yardımcı olmalıyız. Eşler arasındaki sorunların ve çocukların sosyal yönlerini kabullenmelerine destek olmakta, aile içi empati duygusunun artmasına katkı sağlamalıyız.

  • akkiz böbrek kisti hastalığı

    Nefroloji Uzmanı Dr Kadir Gökhan ATILGAN, Akkiz Böbrek Kisti Hastalığı hakkında bilgi verdi.

    Nefroloji Uzmanı Dr. Kadir Gökhan Atılgan'ın verdiği bilgiye göre, “Böbrek kisti hastalığı terimi geniş bir tanım aralığıdır. Çünkü kalıtsal, gelişimsel, akkiz diye tıpta tanımlanan doğumdan sonra herhangi bir dönemde gelişebilen çeşitlilik arz etmektedir. Kistler her tip böbrek kisti hastalığında korteks dediğimiz böbreğin dış kısmında, meduller bölge dediğimiz böbreğin iç katmanında ya da kortikomeduller bölge diyebileceğimiz böbrek katmanların arasındaki sınıra yakın her iki bölgeyi kapsayabilir. Akkiz kistik böbrek hastalığında altta yatan önceye ait bir böbrek hastalığı veya böbrek yetmezliği durumu yoktur. Genellikle her iki böbreği tutma eğilimindedir. İçi sıvı dolu kesecikler şeklinde birden fazla sayıda kistlerin varlığı ile tanımlanır. Herhangi belirti ya da bulguya rastlanmaz. Çoğunca check-up amaçlı ya da başka bir nedenden ötürü yaptırılan ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi, magnetik rezonans görüntüleme gibi tetkiklerde tanı alır ve nefrolojiye refere edilir.

    Bununla birlikte her ne kadar hastalarda geçmişe ait böbrek hastalığı öyküsü bulunmamaktadır diye belirtmekle birlikte hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda hemodiyaliz tedavisinin süresi ile doğru orantılı olarak görülme sıklığı artmaktadır. Üremik durum dediğimiz kanda üre değerinin normalden yüksek olduğu durumların provake edici özelliği literatürde bildirilmektedir.

    Hastalıkta net bir mekanizma tarif edilememekle birlikte literatürde geçen varsayımlar şu şekildedir:

    1- Renal tübüler blok: Böbrek tübülü, böbreğimizi oluşturan nefron diye tanımladığımız en küçük yapısının bir parçasını oluşturur. Burada oluşabilecek bir blok kist oluşumunu tetiklemektedir.

    2- Kompansatuvar büyüme: kronik böbrek yetmezliği sürecindeki böbrek dokusu kaybına bağlı canlı kalan bölümlerde hipertrofi ve hiperplazi gelişimi tübüler dokularda da meydana gelir. Tubuler değişim esnasında gelişen transepitelyal sıvı geçişi kistlerin gelişimi ile sonuçlanır. Provakatör faktörlerden en belli başlıları büyüme faktörleri ve onkogenlerdir.

    3- İskemi : Primer ya da sekonder( son dönem böbrek yetmezliği ve diyaliz süreci sonrası) nedenli böbreği besleyen damarlarda gelişen tıkanıklık ve bunun sonucu sekonder gelişen doku asidozu durumu kısır döngü içerisinde dokunun ve onun yapı taşı olan hücrelerin ölümü ile sonuçlanır. Bu srüçte epitelyal yapılarda oluşan değişim süreci ile kistlerin gelişimine neden olacağı düşünülmektedir.

    Hastalığın sıklığı değişkenlik göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri'ne ait ulusal veri kayıt sistemine göre prediyaliz dönemde bu oran %7-22 arasındadır. Diyaliz alan grupta ise diyaliz tedavisinin süresin göre artış göstermektedir. 3 yılın altıda diyaliz tedavisi gören hastalarda bu oran %44, 3 yıldan fazla süredir alan hastada %79, 10 yıldan fazla süre hemodiyaliz tedavi alanlarda ise bu oran %90'ı bulmaktadır. Erkeklerde kadınlara oranlara daha sık görülmektedir.

    Genellikle belirti olmaksızın hastalar hayatını idame etmektedir fakat nadirende olsa karın içi ya da böbrek içi kanama, hematüri dediğimiz idrarda kan bulunması durumu, yan ağrısı, kolik tarzı(sancılanma) ağrı, kist enfeksiyonu görülebilir. Böbrek nakli sonrası dönemde kistik formasyonun tekrarlamadığı yönünde yayınlar olmakla birlikte nativ böbrekte kistik değişimin devam ettiğini belirten vaka sunumlarıda vardır.

    Akkiz böbrek kisti hastalığında fizik muayenede böbrekler polikistik böbrek hastalığında olduğu gibi palpe edilebilir böbrek sadece böbrek içi kanama olması halinde olur. Genellikle palpe edilemez. Histolojik değerlendirmede de kistler arası normal böbrek dokusu korunmuştur.

    Kistik böbrek hastalığı tanısında tanı yöntemi görüntüleme teknikleridir. Bunlardan ucuz olması ve herhangi bir girişimsel metoda gerek olmaması nedeni ile ultrasonografi ilk tercihimiz olacaktır. Ultrasonografide kistlerin komplike mi , nonkomplike mi olduğunu, böbrek boyutlarında artışa neden olup olmadığını, diğer organlarda tutulum olup olmadığını, böbrek ekojenitesi ve komplike ise kist içi ekojenitesini değerlendirebiliriz. Komplike kistten kastedilen kist içi sıvı birikimidir ve ultrasonografide izodens ya da artmış ekojenite ile görülür. Bu kist içi sıvı kan ve pıhtılaşma var ise hiperekojen bir görünüm ile karşımıza çıkar. Pıhtı formasyonu mu kanser gelişimi mi ayrımı için dinamik bilgisayarlı tomografiye ihtiyaç vardır. Kontrastlı bilgisayarlı tomografi erken dönem değerlendirme ve böbrek kanseri yakalama açısından ultrasonografiye üstündür. Prediyaliz hastalarda kontrast madde kullanımının sonuçları ve kistlerin bu dönemde genelde küçük olmaları nedeni ile öncelikli tercih edilmez. Magnetik rezonans görüntüleme ise bilgisayarlı tomografiyi tolere edemeyecek hastalarda bir diğer görüntüleme yöntemidir. Diffüzyon MR ise enfekte kist ayrımında özellikle multikistik böbrek hastalığında anlamlıdır.

    Tanıda bir diğer yöntem ise içi sıvı dolu kistlerde kanama ve pıhtı formasyonundan şüphelenilen hastalarda böbrek kanserini dışlamak için kist aspirasyon biyopsisidir.

    Yan ağrısı ya da kolik ağrısı çeken hastada narkotik(morfin, kodein)veya narkotik olmayan(parasetamol vb) ağrı kesiciler kullanılabilir. Aspirin ve özellikle diyaliz hastalarında heparin kullanımından kaçınılması gerekir.

    Cerrahi tedavi gerektiren durumlar :

    1. Ciddi kanama epizodları geçiren hastalarda tedavi embolektomi ya da nefrektomidir.

    2. İleri görüntüleme yöntemleri ile böbrek kanseri şüphesi varlığında kist çapları 3cm'den büyük ise ya da 3cm'den küçük fakat komplike kistlerde nefrektomi önerilir.

    Tedaviye yönelik özel bir ilaç grubu olmadığı gibi diyet için özel bir formülü bulunmamak-tadır. Egzersiz için tek önerimiz kanama epizodları döneminde yatak istirahatidir.

    Komplikasyonları :

    1-Akkiz kistik böbrek hastalığında böbrek kanserine dönüşüm oranı normal popülasyona göre 40 kat artmıştır.

    2- Kistik kanama bazen hematüri ile birlikte olabilir. Kist rüptürüne bağlı olarak retroperitoneal karın içi kanama veya perinefrik dediğimiz böbrek içi kanama görülebilir. Kanama nadiren hipovolemik şoka neden olacak düzeydedir. Kist içinde ya da kist çevresinde kalsifikasyon dediğimiz kireçlenmeler görülebilir.

    3- Kist enfeksiyonu abse oluşumu ya da sepsis dediğimiz enfksiyonun kana karışması ile genel durum bozukluğu hali görülebilir.

  • Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Nedir? OKB, takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile tekrarlayıcı davranışlar ve zihinsel ritüllerden oluşan bir ruhsal hastalıktır.Halk arasında evham, endişe takıntı olarak bilinir.

    Obsesyon ( Takıntı) Nedir?

    Zihnimize istemsizce gelen, bizi rahatsız eden ve zihnimize gelmesine engel olamadığımız düşünce, duygu imge ve görüntülerdir.

    Kompulsiyon (Zorlantı) Nedir?

    Rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu kaygıyı azaltmak için tekrarlı şekilde yapılan davranışlar ya da zihinsel ritüellerdir.

    Bunlar gözle görülen davranışlar da olabilir; temizlik, yıkama, gibi.

    Zihinsel ritüeller de olabilir; sayı saymak, dua etmek gibi.

    Sıkıntıyı azaltmaya yönelik yapılan bu ritüellerin süresi gittikçe artmaya obsesif hastanın zamanının çoğunu almaya başlar.

    Hepimizin küçük takıntıları, basit ritüelleri olabilir fakat günlük hayatı, sosyal, hayatı ve iş hayatını etkilemeye başladığında biz artık buna artık hastalık diyebiliriz.

    Rahatsız edici düşünceleri, istemsiz düşünceleri çoğunluğumuz yaşarız. Bu oran %80in üzerinde olduğunu da ifade edebiliriz. Örneğin gün içinde birkaç defa arayıp ulaşamadığımız bir yakınımız hakkında zihnimiz hemen olumsuz felaket senaryoları oluşturur. Ya da üzüntü verici bir konu hakkında konuşurken kulak çekip tahtaya/duvara vurmak çoğumuzun yaptığı bir ritüeldir.

    Buradaki ayırıcı nokta bir; rahatsız edici düşünceleri önemsememiz ya da inanmamız. İki; bu düşünce ve davranışların günlük hayatı, sosyal hayatı, ilişkilerini ve iş hayatını etkilemesidir.

    Örneğin; bir anne “çocuğuma zarar verebilirim” düşüncesi zihnine geldiğinde bu düşünceyi önemseyip bu düşünceden kurtulmaya çalışır ve zamanla düşüncenin kendisinden korkup evdeki bütün kesici delici aletleri kaldırmaya çocuğuyla yalnız kalmamaya yönelik önlemler almaya başlarsa artık bu davranış normalden ayrılıp hastalık boyutuna gelmiş olur.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk Türleri

    Temizlik, Kirlenme, Bulaşma Obsesyonu; Bir yere dokununca, bedeninin, giysilerinin kir, mikrop, virüs hastalık bulaşacağına dair takıntılı düşünceler ve bu takıntılı düşüncelerin neden olduğu sıkıntılardan kurtulmak için yapılan el yıkma, banyo yapma, ya da sürekli kıyafetlerini yıkama davranışları.

    Şüphe Obsesyonu; Kişi yaptığı davranıştan ütünün fişini çekmek, gazı kapatmak gibi davranışları yapmış olduğundan şüphe duyar (şüphe obsesyonu) ve emin olmak için tekrar tekrar kontrol eder (kontrol kompulsiyonu). Örneğin 40 yaşında erkek iş yerinin kapısını kapatmadığını düşünür ve defalarca gelip kontrol eder.

    Cinsel İçerikli Obsesyonlar; Yakınlarına ya da çevresindeki kişilere yönelik cinsel düşünceler gelir. Bu düşüncelerden rahatsızlık duyup kaçma ve kaçınma davranışları gösterir. Örneğin;35 yaşında erkek  çevresindeki bütün kadınları her gördüğünde onlarla cinsel ilişki yaşadığını düşünür. Bu düşünceden kurtulamaz yoğun sıkıntı duyar ve kadınlardan kaçmaya başlar.

    Dini İçerikli Obsesyonlar; Dini inançları yoğun kişilerde görülür. İbadet sırasında zihnine gelen düşüncelerden ya da görüntülerden rahatsızlık duyar. İnancıyla çatışan bu düşünceler yoğun sıkıntı yaşamasına neden olur. Örneğin namaz sırasında zihnine inancıyla ters düşünceler yada cinsel görüntüler gelir (obsesyon) . Kişi bundan rahatsız olup namazı bırakıp tekrar abdest (kompulsiyon) alır. Başta rahatlık veren bu davranış bir müddet sonra gittikçe artan sürelerde ve artık rahatsızlık verecek düzeyde yapılır.

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir?

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir? OKB’nin edenleri arasında çeşitli faktörler vardır. OKB biyolojik yönü en güçlü hastalıklardan birisidir. OKB’li hastaların birinci derece akrabalarında sık görülür bundan dolayı genetik aktarımın etkili olduğu söylenebilir. Genetik yönün yanında öğrenilmiş yönü de kuvvetlidir. Kişilik özellikleri titiz, disiplinli mükemmeliyetçi, kuralcı özelliklere sahip kişiler obsesif kompulsif bozukluğa yakın olarak kabul edilir. Çocukluk çağında cinsel istismar gibi ağır travmalara maruz kalmış kişilerde çocukluk çağında OKB’nin gelişmesine neden olabilir.

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir?

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir? Obsesiz kompulsif bozukluk rahatsızlığına geçmiş dönemlerde “ruhun kanseri” denirdi. Bu tedavisinin çok zor olduğunu göstermek için kullanılmış bir ad şüphesiz. Fakat son zamanlarda gelişen terapi yöntemleriyle beraber tedaviye büyük oranda cevap veren hastalıklar arasında olduğunu söylenebilir.

    Terapi sırasında öncelikle OKB’nin hastanın hayatına etki ettiği alanlar ayrıntılı olarak tespit edilir. Temel korkuları, otomatik düşünceleri, temel inançları keşfedilir.

    Örnek soru; kirlenme obsesyonu olan biri için;

    “Buna dokunursan ne olacağından korkuyorsun? Olabilecek en kötü şey nedir?”

    Davranışçı model çok iyi aktarılır ve maruz bırakma teknikleri öncelikle terapi odasında en az sıkıntı duyulan alanda yapılır.

    Sonuç olarak terapi esnasında OKB’li hasta şunu öğrenir; insanları hasta eden aklına gelen düşünceler değil. İnsanların zihnine her türlü düşünce gelir. Önemli olan bu düşüncelere karşı almış olduğumuz önlemlerdir. Ne kadar el yıkar, ne kadar, şüphe duyduğunu şeyi kontrol etme davranışı gösterirseniz yani davranışını ne kadar sık yaparsanız hastalığın pençesine o sıklıkta düşmüş olursunuz.

  • Sıgara böbrek hastalıklarını da hızlandırıyor

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN sigaranın böbrekte oluşturduğu zararlara değindi.

    Sigara ; önlenebilir ölüm ve hastalık nedenlerinin başında gelmektedir. Bunlar arasında sigara ile kötüye gidişini en iyi bildiğimiz durumlar : damar sertliği diye tabir edilen ateroskleroz ve aterosklerotik kalp hastalıkları, beyin ya da bacakta damar tıkanıklıkları ile kanserlerdir. Uzun yıllardır çalışılan bir diğer durumda sigara ve nikotinin böbrek hastalığı gelişimini artırması ve mevcut böbrek hastalığının ilerlemesine olan katkısını göstermek üzerine olmuştur. 2007 yılına kadar olan çalışmalarda klinik düzeyde ilişki gösterilmiştir. Bu çalışmalarda Polikistik Böbrek Hastalığı olanlarda idrarda protein atılımında artma ve hastalık progresyonunda artış, yine birkaç başka çalışmada Lupus Nefritli hastalarda, Glomerulonefrit dediğimiz idrarda protein atılımı ve/veya idrarda kan görümesi ile seyreden hastalıklarda renal fonksiyonlarda bozulma olduğu bildirilmiştir. Bunun haricinde böbrek yetmezliğinin en büyük nedeni olan diyabet ve hipertansiyonda ve ayrıca bu hastalıklarla ilişkili nefropati tablolarında bozulma da klinik olarak gösterilmiştir. Hipertansif hastalarda sigara içiminin geçici tansiyon yükselmelerine neden olduğu, ilişkili olarak böbrekteki kan akım hızında azalmaya ve bağlı olarak glomeruler filtrasyon hızında azalma olmaktadır. 2001 yılında Nature Medicine dergisinde Heeschen.C ve arkadaşları nikotinin damar duvarında bulunan Nikotinik ACh Reseptörü(NACnR) üzerinden angiogenezi artırdığını göstermişlerdir. Bu durum ateroskleroz ve buna bağlı hipertansiyon sonuç olarakta hastalık ve ölümlerde artışı beraberinde getirmektedir. Bu çalışmadan hareketle 2007'de Edgar James ve arkadaşları NAChR'nin böbrek dokusunda varlığını ve böbrekte verdiği zararın boyutunu incelemek üzere bir çalışma yaptılar. Çalışma neticesinde nefron olarak tanımladığımız böbrek hücresinin süzme görevini yapan kısmı olan glomeruler komponentde bulunan damar orijinli mezangial hücrelerde NAChR'nin mevcudiyeti laboratuvar şartlarına gösterilmiştir.Burdan yola çıkarak Nikotinin bu reseptör üzerinden mezangial hücre artışına neden olduğu bildirilmiş. Ayrıca bu reaksiyonlarda güçlü mediatör olarak reaktif oksijen radikalleri yer alır. Reaktif oksijen radikalleri , ilaveten büyüme faktörleri olan Anjiotensin-2, PDGF ve TGF-beta üzerinden mezangial hücre artışı ile birlikte fibronektin olarak tabir edilen bağ doku maddesi artışına neden olmaktadır. Toparlıyacak olursak böbrek yapıtaşı olan nefronun süzme görevini yapan glomeruler kısımda NAChR ve reaktif oksijen radikalleri üzerinden nikotin; mezangial hücre artışına ve hücreler arası alanda da bağ doku artışını tetikleyerek böbreğin süzme alanını daraltarak fonksiyonlarını azaltır, yetmezlik sürecine ilerletir. Sonuç olarakta sigara ya da nikotin maruziyetinin devamı kronik böbrek hastalığı ile sonuçlanacaktır. Bu tabloya ilave olacak diyabet, hipertansiyon veya diğer böbrek yetmezliğine sebep olabilecek sistemik bir hastalık kronik böbrek yetmezliği ve diyalize gidecek süreci daha da hızlandıracaktır.

  • Depresyonun Aşısı Var Mı?

    Depresyonun Aşısı Var Mı?

    Ruh bilimciler depresyonu ruhun nezlesi olarak tanımlamaktadır. Dünya Sağlık Örgütünün çalışmalarına göre 2020′ li yillarda depresyonun insan sağlığını bozan hastalıklar arasında, kalp damar hastalıklardan sonra 2. sırada yer alacağı öngörülmektedir.
    Peki; “bugün canım çok sıkılıyor”  ya da ” hava yağmurlu ve soğuk içim sıkıldı. ” ya da “sevgilimden ayrıldım çok mutsuzum .. ” diyen kişi depresyonda midir?
    Elbette, hepimizin günlük yasamda moralimizi bozan olaylar, gelişmeler ya da haberler olabilir. Gün içindeki ruh halimizin düz bir çizgi gibi hep aynı duyguda olması mümkün olmadigindan, duygu durumumuzun üzgün, mutlu, heyecanlı ya da kaygılı vb. dalgalanmalar göstermesi beklenen bir durumdur. Bununla birlikte 2 – 4 hafta kadar değişmeyen mutsuz ruh hali ve bu ruh halinin gün içinde hiç dalgalanma göstermeden devam etmesi depresyona doğru bir gidişin habercisi olabilir. Ve bu süreçte bir ruh sağlığı yardımı almazsanız bu ruh durumu daha da ağırlaşarak depresyon tablosunun  yerleşmesine yol açabilir. 

    Depresyon sadece ruh durumunuzu etkileyen bir hastalık değil,  uyku düzeninizi, beslemenizi, günlük aktivitelerinizi, sosyal yaşamınızı ve düşünce biçiminizi de etkileyen çok yönlü bedensel bir problemidir. Depresyonun etkilediği sistemleri bakacak olursak bunun yalnızca ruh sağlığımızı değil aynı zaman da beden sağlığımızı da olumsuz etkilediği açıktır.  Depresyonda önce düşünce sisteminiz bozulur. Mutsuz ruh haliyle başlayan durum zamanla depresyona dönüşür. Düşüncelerimiz  başlangıçta  olumsuza doğru odaklanırken  zamanla tamamen olumsuz düşünmeye dönüşür.  Sizin için; geçmişiniz ve bu gününüz   kötü,  gelecek ise  artik umutsuzdur ..  Eskiden zevk aldiginiz hiç bir şey eski tadı vermez. Sanki tüm dünya size karşıymış gibi görünür gözünüze. Olumsuz düşünceler birbiri ardına sıralanarak kar topu gibi büyür zihninizde.  Ardından iştah ve uyku problemleri baş gösterir.  Ya çok yersiniz ya da iştahınız kapanir ve hızla kilo verirsiniz. Uykuya dalmakta güçlük çeker, eskiye göre daha erken uyanır ve yeniden uykuya dalamazsınız. Işe gidip gelmek tam bir işkenceye dönüşür. Yapmayı düşündüğünüz günlük işleriniz dağ gibi büyür gözünüze.  Çalışmaya başlamakta ya da işe, derse  konsantre olmakta güçlük çekersiniz. Kendi öz bakımınız bile size zor gelir. Sosyal yaşamınızdan uzaklaşır, çalan dost, arkadaş telefonlarına cevap vermek istemez nerdeyse tüm günü evde yatarak geçirmek istersiniz. Unutkanliklar başlar, önemli bir randevuyu ya da verilmiş bir sözü unutursunuz. Bazen sevdiğiniz insanların isimlerini ya da anıları hatırlamakta güçlük çekersiniz.  Hatta bazen yaşam gözünüzde anlamını yitirir ve kendiniz o kadar çaresiz hissedersiniz ki ölüm bile geçer aklınızdan. 
    Depresyon,  tıpkı aşı olarak korunabileceginiz ya da erken teşhisle önlemini alabileceğiniz beden sağlığınızı etkileyen hastalıklar gibidir. Depresyon da; henüz bir iki hafta süren mutsuz ruh hali aşamasında iken,  (yani  erken dönemde)  ruh sagligi profesyonelinden alinabilecek yardım ve psikoterapi ile önerebilecek bir ruh sağlığı problemidir. Nezle,  grip olmamak için grip aşısı oluyorsak depresyona yakalanmamak için de bir kaç hafta süren mutsuz ruh hali durumunda  koruyucu tebrik olarak ruh sağlığı uzmanından yardım alınması son derece önemlidir. Böylece yalnızca ruh sağlığınızi değil,  aynı zaman da beden sağlığınızı da korumuş olacaksınız. Çünkü depresyon yalnıza ruhunuzu değil, bedeninizi de hasta eden bir düşmandır.

  • lupus nefriti nedir?

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN; kadınlarda daha sık görülen ve böbrek tutulumunun ciddi sıkıntılar oluşturduğu rahatsızlık hakkında bilgilendiriyor.

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN , ” Lupus kelimesi latincede kurt anlamına gelmektedir. Hastalığa bu ad bir kurdun avına yaptığı gibi zaman içerisinde sinsi bir şekilde güçsüz dermansız bıraktığı için verilmiştir. Sistemik lupus eritematozus(SLE), adı gibi sistemik tutulum ile giden ciltte eritem dediğimiz döküntüler ile seyreden bir rahatsızlığımızdır. Bu sistem tutulumlarından en önemlisi de böbrek tutulumu dediğimiz “lupus nefritidir”. Genellikle SLE tanısını takip eden 5 senelik süreçte gelişimi beklenir. SLE ve lupus nefriti alevlenmeler dediğimiz hastalığın aktif olduğu ve pasif olduğu dönemlerle seyreder. Bu aktif dönemlerde tutulan dokularda kalıcı hasarlar bırakmaması için erken tanı önemlidir. Hastalığın genel olarak SLE tanısı aldığı dönemden itibaren idrar tahlili ve kan tahlili gibi basit tetkiklerle böbrek tutulumu yönünden alarmda olunması gerekir.

    Hastalığı gelişim süreci yönünden inceleyecek olursak, özetle otoimmünite dediğimiz vücudun antikor olarak adlandırılan kendi silahları ile kendisini hasarlaması sürecidir. Anti Nükleer Antikor(ANA), Anti-dsDNA gibi SLE için takip tanı kriteride olan antikorlar direkt olarak böbreğin yapı taşı nefronun bir parçası olan glomerülde birikime neden olmaktadır. Bu ve diğer glomerüle afinitesi yüksek diğer antikorlar oluşturdukları yangısal reaksiyonla birlikte bölgeye immünglobulin ve kompleman dediğimiz mesajcıların aracılığı ile akyuvar olarak tanımladığımız savunma hücrelerimizin birikimini sağlarlar. Buna immün kompleks oluşumu diyoruz ve hastalığın tedavi edilmezse kalıcı doku kayıpları oluşturduğu alevlenme süreçlerini meydana getirir.

    Genetik yatkınlık her sistemik hastalıkta olduğu gibi SLE'de de üzerinde durulan bir konudur. Onlarca gen araştırılmıştır. Her zaman olduğu gibi ABD'nin veri sisteminden alınan istatiklerde aile prevalansının %10-12, tek yumurta ikizlerinde %24-52, çift yumurta ikizlerinde %2-5 oranında yatkınlık tespit edilmiştir. HLA class-II genlerden HLA-DR2 ve HLA-DR3 ile SLE için yüksek prevalans, HLA-DR4 ile ise düşük prevalans olduğu tespit edilmiş. Kompleman faktörlerimizden C1q, C1r, C1s , C2 ,C4 defisitinde , C4a ve C4b de ise gen delesyonunun SLE ile yüksek ilişkili olduğu tespit edimiştir. Sitokin ailesinde ise IL-10, IL-1RN ve TNF alfa ile SLE arasında güçlü ilişki olduğu gösterilmiştir.

    SLE'nin yaygınlığı ile ilgili olarak kaynaklar 2000 kişide 1 kişi olarak tarif etmektedir. Lupus nefriti için ise SLE'li hastaların %30-90'ında tutulum olacağı belirtilir. Ortalama olarak SLE hastalarında %50 oranında lupus nefriti beklenir. Oranlardaki değişiklik ırk, cinsiyet, çevre faktörler gibi nedenlerle değişmektedir. Danchenko'nun 2007 yılında Lupus dergisinde yayınladığı epidemiyoloji çalışması makalesinde ABD, Kanada, Avrupa, Asya, Avustralya örnekleminde beyaz olmayan toplumlarda SLE'nin daha yaygın olduğunu, Avrupa ve Avustralya'da ABD'ne göre daha fazla , Japonya'da ise en az tutulum olduğunu belirtmiştir. Avrupa'da en fazla tutulumun olduğu ülkeler ise İsveç, İzlanda ve İspanya olarak bulunmuş.

    SLE 9:1 oranıda kadınların hastalığıdır diyebiliriz. Erkekte SLE kadına göre daha ağır seyretmektedir ve komplikasyonlar doku kaybı ile birliktedir. Tutulum yaşı 20-40 yaş dilimi olarak belirtilir. Erken yaşta tutulum kötü prognoz habercisi kabul edilir.

    Lupus nefriti hastaları nefrotik sendrom tablosunda dediğimiz ellerde, bacaklarda, ayak sırtında ödem, hipertansiyon ile gelir. Ödem, anazarka dediğimiz yaygın tüm vücut ödemi ile sakral bölgede birikim ve karın içinde sıvı birikmesi dediğimiz assit tablosu ile de karşımıza çıkabilir. Bununla birlikte SLE'nin halsizlik, vücutta döküntüler, yüzde kelebek tarzı eritem,ateş, artralji , serozite bağlı olarak yan ağrıları olabilir.

    Lupus nefritinin laboratuvarında üre, kreatinin başta olmak üzere biyokimya, tam idrar tahlili, idrarda protein atılım düzeyi değerlendirilir. Tanı ve hastalığın aktivitesini değerlendirmek üzere kan sayımı, sedimentasyon, ANA, anti-dsDNA, C3,C4, anti-C1q antikor titreleri bilgi verir. CRP değeri sedimentasyon yüksek olsa bile normal seyreder. CRP yüksekliği SLE'de sadece artrit ya da diğer enfeksiyonlar durumunda gözlenir. Aktivite göstergesi laboratuvar tetkikleri hastalığın aktivasyonuna ve evresine göre farklılık gösterebilir. Kesin tanı, aktivite değerlendirmesi ve tedaviyi şekillendirebilmemiz için böbrek biyopsisi şarttır. Görüntüleme yöntemlerini organların etkilenim düzeyini değerlendirmek ve akciğer,kalp, karın zarında sıvı birikimlerini değerlendirmek için kullanılır.

    Renal biyopsinin patolojik değerlendirmesi 2003 yılında uluslararası nefroloji cemiyeti ve renal patoloji cemiyetinin(ISN/RPS) tarafından tebliğ edilen kılavuza göre değerlendirilmektedir . Bu rapora göre lupus nefriti 6 evrede incelenir. Renal biyopsi patoloji uzmanı tarafından değerlendirilirken yine ISN/RPS 2003 kılavuzunun eki olan aktivite indeksleri ve kronisite indeksleri yönünden nefroloğa bilgi vermektedir. Bu bilgi hastalığın seyrini öngörmede ve tedavi değerlendirmelerinde önem arz etmektedir.

    Hastalığın tedavisi histolojik evrelendirmeye göre değişmekle birlikte tedavisi mümkündür.

    Hastalığın tedavisini evrelere göre özetlemek gerekirse;

    1- Class-I minimal mezengial LN: immünsüpresif tedavi gerektirmemektedir.Destekleyici tedavi ile takip edilir. Destekleyici tedavi kapsamında tansiyonu<130/80mmHg olacak şekilde antihipertansif tedavi düzenlenmesi ve öncelikli olarak ACE inhibitörleri ve/veya ARB grubu ; hiperlipidemi, hiperkolesterolemi varlığında statin grubu ilaçların kullanılmasını kapsar. Bunun yanında ek sorunlar varsa onları önlemeye yönelik tedavilerde ilave edilir.
    2- Class-II mezengial proliferatif LN: İdrarda protein atılımı 1000mg/gün'ün altında ise destekleyici tedavi, 1000mg/gün'ün üzerinde proteinüri söz konusu ise tekli olarak kortikosteroid tedavisi denenebilir.
    3- Class-III fokal, Class-IV diffüz LN: agresif seyretmesi ve tedavisiz kalması ya da yetersiz tedavi durumunda kronik böbrek yetmezliğine hızla ilerlemektedir. Bu nedenle kortikosteroid ve immünsüpresif tedavi destekleyici tedaviye ilave edilir. İmmünsüpresif ilaç sıklıkla siklofosfamid veya mikofenolat tuzu olacaktır. Azatiyopürin ikinci sıra ilaç olarak kullanılır.
    4- Class-V membranöz LN: histolojisi itibari ile class-III ve IV kadar agresif seyirli değildir. Genellikle tekli kortikosteroid tedavisi ile takip edilir.

    Bunların haricinde halen SLE tedavisinde tedavi arayışları ve çalışmalar devam etmektedir. Bunlardan kılavuzlara da girmeye başlayan rituksimab endikasyon dışı formu ile artık ülkemizde de ödenmeye başlamıştır.

    Lupus Nefriti Hastaları Diyalize Başlamadan Da Böbrek Nakli Olabilirler.

    Tüm tedavilere rağmen kronik böbrek yetmezliği ve diyaliz tedavi gereken hastalarda periton diyalizinden ziyade hemodiyalizi tercih etmesi önerilir.Hemodiyalizde kullandığımız diyalizörlerin biyouyumlu ve yüksek etkinlik ve geçirgenlikte olmasının antienflamatuvar etkisinden yararlanmamızı sağlar. Lupus nefriti hastaları hemodiyaliz hasta populasyonunun %1,5 'luk kısmını oluşturmaktadır. Bununla birlikte renal replasman tedavilerinin en optimali olan böbrek naklide lupus nefriti için mümkündür. Tek istisnası aktivitesinin olmadığı bir süreci tamamlaması gerekmektedir. Hastalar genellikle hemodiyaliz süreci sonrası transplantasyon olsa bile pre-emptif dediğimiz diyaliz başlamadan nakil şansı mevcuttur. ” dedi.

  • Bir Kaygı Hikayesi

    Bir Kaygı Hikayesi

    “Suzan ve eşi her iş günü olduğu gibi bugün de erken uyandılar.

    Suzan uyanır uyanmaz 16 aylık olan kızının yanına gitti. Kızının nefes alıp almadığını kontrol etti. Suzan bu kontrolü geceleri de ara ara devam ettiriyordu. Sonra kızının üstünü daha sıkı örterek eşi ile birlikte mutfağa geçti.

    Suzan’la eşi kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da Suzan, eşine bakarak “bugün evden çıkıp döneceği süreçte başına bir şey gelecek mi?” endişesini yaşıyordu. Bu sorular aklından sürekli geçiyor ve bunları düşünürken gözleri dolarak göğsünde bir ağrı oluştuğunu hissediyordu.

    Eşi işe gittikten sonra sevdiği programları izlemek üzere televizyonun başına geçti biraz televizyon izledikten sonra ev işlerini yapmak üzere harekete geçti.

    Mutfaktaki işleri ile uğraşırken telefon çaldı ve birden bire kalbi hızla atmaya başladı. Telefonu eline alınca babasının aradığını gördü. O an aklına gelen tek şey annesinin başına kötü birşey gelmiş olacağıydı. Bu düşünce kendisini çok kötü hissetmesine sebep oldu. Korku içinde telefonu açtı. Hemen annesini sordu. Bu sırada kalbi yine hızla çarpıyor ve nefesi kesiliyordu. Annesi ile konuşup sesinin iyi olduğunu duyana kadar bu durum devam etti.

    Telefon konuşmasından sonra annesinin iyi olduğundan emin olsa bile bir gün ona birşey olacağı ve hayatından gideceği düşüncesi aklından geçmeye devam ediyordu. Aynen annesi gibi diğer sevdiklerini ve yakınlarını da düşünmeye başladı. Eşi, çocuğu ya da kardeşleri de aynı şekilde hayatından gidebilirdi.

    Bu sebeple gözyaşlarına hakim olamayıp yaptığı işleri de verimli bir şekilde devam ettiremiyordu. Sık sık gelen ağlama krizleri yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyordu.

    Akşam olup eşi eve gelince birlikte yemek yedikten sonra salona geçip televizyon izlemeye başladılar.

    Haberlerin olduğu kanallara gelince haber içeriklerinden rahatsızlık duyduğunu bildiği için bu kanalları bu kanalları hızlıca geçiyordu. Haberlerdeki olumsuz olayların kendisinin ya da ailesinden birisinin başına geleceği endişesi ile gece uykuya dalmakta zorluk çekiyordu.

    Suzan son 1 aydır bu problemle yaşamaya çalışıyordu…”

    Yukarıdaki kısa hikaye bir kısmınıza tanıdık gelmiş olabilir.

    Öncelikle ülkemizde ve dünya genelinde en yaygın şekilde görünen psikolojik rahatsızlıklardan birinin anksiyete(kaygı) bozukluğu olduğunu ve bu problemin erkeklere nazaran kadınlarda daha sık görüldüğünü söylemekte fayda var.

    Peki bu anksiyete(kaygı) bozukluğu tam olarak nedir? Ne gibi belirtileri vardır? şimdi kısaca ondan bahsedelim…

    Anksiyete; Bireylerin yaşantılarında muhtemel bir durum/olaya karşı tedbirli olma durumudur.

    Bu tedbirli olma hali bireyin kendisine veya çevresine karşı tehlikeli bir durum ile karşılaşma ihtimali konusundaki tepkisidir.

    Bir durum veya olayın tehdit olarak algılanması bireyde; davranışsal, bilişsel ve bedensel uyarılma hali görülmektedir. Uyarılan bireyde tehdit olarak algılanan duruma karşı korku ve endişe oluşur.

    Ayrıca sıklıkla korku ve endişe bir takım bedensel belirtilere eşlik eder. Hızlı kalp atışları, vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ağrı ve  nefes alamıyor hissi bu rahatsızlığın tipik belirtilerindendir.

    Bunlara ek olarak bilişsel olarak hissedilen tehdit algısı oluşabilecek en kötü senaryo ile güçlü bir endişe hissi uyandırır.

    Bu endişeli düşünceler zihinsel meşguliyet ile birlikte bireyin günlük yaşantısında işlevselliğini ve duygu durumunu negatif bir şekilde etkiler.

    Bu tür bireylerde; isteksizlik, keyif alamama, kalabalık ortamdan kaçınma, halsizlik, uyku problemleri, kilo verme/alma durumları hayat kalitesinin düşmesine sebep olur.

    Yukarıdaki hikayede görüldüğü gibi; bu tür problemler yaşayan bireylerde, kendisinin veya çevresindeki bireylerin hasta olabileceği, zarar göreceği, kaza geçireceği, başına/başlarına en kötü şeylerin gelebileceğine dair düşünceler zihnini kurcalar ve birey bu düşüncelerinin varlığından sürekli endişe ve korku hisseder.

    Kaygılarınızı kontrol altına almanız hem sizin hem de çevrenizin daha rahat bir nefes almasına yardımcı olacak; onlarla geçireceğiniz zamanları daha kaliteli hale getirecektir.

    Hepinize sağlıklı, mutlu bir yaşam dilerim.