Yazar: C8H

  • Non-hodgkin lenfomaların tedavisindeki ilerlemeler

    Non-Hodgkin Lenfomaların Tedavisindeki İlerlemeler

    Prof. Dr. Orhan Sezer

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor (ingilizce “targeted therapies”).

    En sık görülen kan kanseri tipleri: Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin-dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir sepet oluşturuyor.

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik hastalıklar da, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklar. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar, bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile belirtiyorlar. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal etmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arsında.

    Hodgkin Lenfoma: Bu hastalık lenf düğümlerindeki büyümeyle kendini gösterir. Bazı hastalarda “B semptomları” dediğimiz sorunlar ortaya çıkar: Kilo kaybı, geceleri terleme, tekrarlayan ateş yükselmesi. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir.

    Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi edilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur. Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri dediğimiz faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli ABVD adlı bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için, çok daha etkili bir tedavi (BEACOPP protokolü) gerekebilir.

    Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur. Yeni ilaçlardan Brentuximab vedotin adlı antikor ise önemli bir umut kaynağı oluşturmaktadır.

    Hodgkin-dışı lenfomalar

    Hodgkin-dışı lenfomaları 3 büyük gruba ayırıyoruz: İndolen (yavaş ilerleyen) lenfomalar, agresif (hızlı ilerleyen) ve çok agresif (çok hızlı ilerleyen) lenfomalar. Bu hastalıkların seyri de, tedavileri de büyük farklılıklar gösterirler. Non-Hodgkin lenfomalar, immunolojik hücre tipi açısından da 2 gruba ayrılır: B-hücreli ve T-hücreli lenfomalar. Genellikle T-hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T-hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Hodgkin-dışı lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür. Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir.

    Hodgkin-dışı Lenfomaların en sık görülen çeşitleri

    Yavaş ilerleyen lenfomalar Hızlı ilerleyen lenfomalar Çok hızlı ilerleyen lenfomalar

    Folliküler lenfoma Diffuz büyük B hücreli lenfoma Burkitt lenfoma

    Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma

    İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma

    Yavaş ilerleyen (indolen) lenfomalar: Bu gruba giren lenfomalar, hastalık şayet evre I veya II’de ise, ışın tedavisi ile ve hastalığı yok etme hedefiyle tedavi edilir. Hastalık, daha sık evre III veya IV’de teşhis edilir. Bu evrelerde belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda kemoterapi gerekli olduğunda, Almanya’da geliştirilmiş olan Bendamustin adlı kemoterapi ilacı bazı durumlarda CHOP tedavisinden hem daha etkili olur, hem de daha az toksisiteye sebep olur. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler. Foliküler lenfomalarda, Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yanıt süresini anlamlı bir şekilde uzatır. Hatta bu tedavi, nüks etmiş hastalarda yaşam süresini de uzatır.

    Hızlı ilerleyen (agresif) lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.

    Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma çeşitidir. Genç hastalarda Rituximab + CHOP ve Rituximab + Cytarabin adlı ilaçları içeren bir tedavi öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.

    Çok hızlı ilerleyen lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir, ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez, ancak çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık yok edilir.

  • Meslek Seçimi

    Meslek Seçimi

    Meslek kavramı, bir kimsenin kendine temel çalışma alanı edindiği, geçimini sağlamak için yaptığı sürekli iş olarak tanımlanmaktadır. Öyleyse meslek yaşamımız boyunca çalışmamızı sağladığımız aynı zamanda da maddi açıdan geçim kaynağı sağlayabileceğimiz bir uğraş olmalıdır. Çocukken başlayan meslek sevgisi büyüdüğümüzde daha farklılaşabiliyor. Polis, asker, doktor olmak istiyorum diyenler şu an kulaklarımda çınlamamaktadır. Tabi ilerleyen süreçlerde hem yeteneklerimize hem de hevesimizin olması gerektiğini düşünmekteyim. Yoğun iş temposu, nöbet, hastane ortamı vs gibi durumları sevmiyorsan eğer bu mesleği icra etme noktasında sıkıntılar yaşayacaksındır. Kişi için meslek seçiminin belirli bir aşaması olması gerekmektedir.

    1. Kişinin Kendini Tanıması (Yetenekler, İlgiler, Yaşam Beklentileri belirlenmesi)

    2. Kişinin Meslekleri Tanıması (Mesleklerin özellikleri, gereken nitelikler, geçirilmesi gereken eğitim süreci vb.)

    3. Kişilik özellikleri ile meslek özelliklerinin eşleştirilmesi.

    Mevcut seçeneklerin incelenip, başka seçenekler olup olmadığının araştırılması gerekir. Bireyin belirlediği seçeneklerin her birinin isteklerine ve koşullarına ne derece uygun olduğunu değerlendirerek; istenilir yönleri en fazla, istenmeyen yönleri en az ve erişme olasılığı en yüksek olana yönelmesi sürecidir.

    Meslek seçimi de yaşlara göre değişkenli gösterebilmektedir.

    Fark etme Dönemi (5–12 Yaş):

    Bu dönem, çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı dönemdir. Çocuk, bu dönemde, çevresindeki insanların farklı uğraşları olduğunu, çeşitli mesleklerin varlığını görmeye ve anlamaya başlar.

    Meslekleri Keşfetme ve Araştırma Dönemi (12-15 Yaş):

    Çocuk, bu dönemde kişilerin ve mesleklerin ortak olan yönlerini ve farklı nitelikleri üzerinde bilgi sahibi olmaya, yeni yönleri anlamaya ve keşfetmeye başlar.

    Karar Verme Dönemi (15-18 Yaş):

    Bu dönemde birey artık kendisi ve meslekler hakkında oluşturduğu algılara dayanarak, bilgileri değerlendirerek eşleştirmeye, birbirine uydurmaya ve geleceğine ilişkin idealler oluşturmaya başlar. Bu ideal ve düşünceler başlangıçta geçici olabilir ancak giderek daha açık ve temel bir plan yapmaya başlar ve genç mesleki kararını oluşturur.

    İşe Yerleşme Dönemi:

    Bireyin iş dünyasında yerini alarak çalışmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde birey kazandığı bilgi ve becerileri uygulama alanına koyar. Mesleği icra ederken bir yandan da mesleki gelişimi sürdürür.

    Şunu da belirtmeliyiz her mesleğin getirisi icra edildiği zaman diliminde, sonrasında, yıllar sonrasında olmayabilir veya hiç olmayabilir. Örneğin bir psikolog düşünelim; mesleğe başladığında maddi kazancı yeterli gelmeyebilir, istediği şartlar gerçekleşmeyebilir. Bundan dolayı psikologluğu meslek olarak görmemezlik yapamayız. Sonuç olarak mesleğin kişiye maddi anlamda getirisinin olması şart değildir. Kişi o mesleği o mesleği icra ettiği zaman aldığı hazdan, mutluluktan dolayı yapıyor olabilir. O yüzden meslek para kazanma arzusuyla edinilen bir nitelik olarak değerlendirilmemelidir.

  • Hodgkin lenfoma tedavisinde yenilikler

    Hodgkin Lenfoma Tedavisinde Yenilikler

    Hodgkin Lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Bu hastalık genellikle lenf bezlerindeki büyüme ile kendisini belirtir. Terleme, halsizlik, kilo kaybı veya enfeksiyondan kaynaklanmayan ateş, hastalığın belirtileri olabilir. Lenf bezlerinin vücudun hangi bölgesinde olduğuna bağlı olarak, mesela nefes darlığı, öksürük gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Hastalığın tedavisindeki hedef, mümkünse hastalığı tamamen yok etmek ve hastalığın nüks etmesini de önlemektir. Dünyada Hodgkin Lenfoma hastalığın tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan birkaçı Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG), EORTC, Kanada NCI’dır. Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’nin çalışmalarına bu güne kadar 15.000 Hodgkin hastası katılmıştır. Hastalık vücuda pek yayılmamışsa, hafif bir kemoterapi ve ışınlama içeren tedaviler ile hastalık yok edilebilir. Hastalık ilerlemiş ve vücuda daha çok yayılmışsa, hastalığı yok edebilme şansını arttırmak için daha etkili kemoterapi tedavileri de geliştirilmiştir. Aşağıdaki yazı genel bir bilgilendirme amacı taşır. Hastalığın Hodgkin lenfoma hakkında tecrübeli bir doktor tarafından tedavisi tavsiye edilir.

    Hastalığın belirtileri

    Hodgkin Lenfoma, genellikle lenf bezlerindeki veya dalaktaki büyüme ile kendisini belirtir. En sık boyundaki lenf bezlerinin tutulumu olur, fakat vücudun iç kısımlarındaki lenf bezleri de büyüyebilir. Bunun dışında dalak, karaciğer veya başka organlar da tutulabilir. Bazı hastalarda şu belirtiler ortaya çıkar: Kilo kaybı (son altı ay içinde %10), geceleri terleme, tekrarlayan ve bir enfeksiyondan kaynaklanmayan ateş. Bu belirtilere “B semptomları” adı verilir.

    Hastalığın teşhisi

    Hastalığın teşhisi için, uygun bir lenf bezinin alınıp, incelenmesi gerekir. Hodgkin lenfoma patolojik incelemede çeşitli alt gruplar içerir, bu grupların tedavisi değişiklikler gösterebilir.

    Bu incelemenin yanında, hastalığın vücuda ne kadar yayıldığını gösteren araştırmalar da yapılır ki, buna “evreleme” diyoruz. Hastalığın evreleri (safhaları) şunlardır:

    Evre I: Bir tek lenf düğümü bölgesinin tutulumu

    Evre II: Diyaframın (göğüs ve karın boşluğunu ayıran kas) tek tarafında olmak üzere, 2 veya daha fazla lenf düğümü bölgesinin tutulumu

    Evre III: Diyaframın iki tarafında da tutulum

    Evre IV: Dalaktan başka bir organın yaygın tutulumu (dalak bu hastalıkta bir lenf düğümü bölgesi gibi değerlendirilir).

    Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için bilgisayarlı tomografi, tedaviyi planlamak için de bazı kan testleri ve kalp, akciğer gibi organların nasıl çalıştığını gösteren testler gereklidir.

    Evrelemenin yanında bazı bulgular da hastalığın kötü risk faktörlerini tanımlar. Risk faktörü dediğimiz bulgular, duruma göre hastalığın iyileşme oranını olumsuz etkilerler, fakat diğer verilerle beraber değerlendirilmeleri gerekir. Kötü risk faktörü olan hastaları kurtarabilmek için, evresine göre, daha etkili bir tedavi uygulamak gerekebilir.

    Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu’na (GHSG) göre bu risk faktörleri şunlardır:

    -Üç veya daha fazla lenf düğümü alanının tutulumu

    -Yüksek sedimantasyon

    -Büyük mediastinal kitle (göğüs kafesinin 1/3 ünden daha geniş)

    -Ekstranodal (lenf düğümleri dışında) tutulum.

    Hastalığın tedavisi

    Patolojik bulgulara göre, hastalık klasik tip Hodgkin lenfoma ve daha az görülen bir alt gruba (lenfosit predominant) ayrılır. Bu az görülen alt grup, özellikler gösterir. Aşağıdaki tanıtım, klasik tip Hodgkin lenfoma için geçerlidir.

    Hastalığın tedavisine lüzumsuz zaman kaybı olmaksızın başlanması ve tedavinin muntazam bir şekilde uygulanması önem taşır. Tedavi açısından hastalık üç gruba ayrılabilir:

    1. Grup: Erken evre, kötü risk faktörü yok

    2. Grup: Erken evre, fakat bazı risk faktörleri var

    3. Grup: İlerlemiş hastalık.

    Son yıllardaki çalışmalar bilhassa 2 konuda aşamaları hedef almıştır. Bunlardan birincisi, erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastaları kapsar. Bu hastalarda tedavi sonuçları zaten çok iyi olduğundan, yapılan çalışmalar, iyi sonuçları korumayı, fakat tedavinin yan etkilerini azaltmayı amaçlamıştır. İkinci konu ise, daha ilerlemiş hastalığı olan Hodgkin lenfoma hastalarında, tedavide başarı ve hastalığın yok edilme oranını arttırmaktır.

    Erken evre, kötü risk faktörü olmayan hastalar

    Hem evresi I veya II, hem de yukarıda yazılan kötü risk faktörlerinden hiçbirinin olmadığı hastalar için 2 kürden oluşan çok kısa bir kemoterapi ve az dozlu bir ışın tedavisi, iyi bir tedavi seçeneği oluşturur. Alman Hodgkin Çalışma Grubunun 1370 hastada yaptığı bu çalışma, sadece 2 kür kemoterapi ve ışın tedavisi ile tedavi edilen hastalarda anlamlı bir şekilde daha az yan etki oluştuğunu gösterdi. New England Journal’da yayınlanan bu çalışma, iki kür kemoterapi ve ışın tedavisi alan hastalarda, tedaviden 5 yıl geçtikten sonra, tedavinin hala başarılı olduğu hasta oranını %91 olarak belirledi. 20 ile 30 Gray dozundaki ışın tedavisi karşılaştırıldığında, etki açısından fark görülmedi.

    Erken evre, fakat bazı risk faktörleri olan hastalar

    Bu grup, yukarıdaki ve aşağıdaki grubun dışındaki Hodgkin lenfoma hastalarını içerir. Bu durumlarda, genellikle 4 kür ABVD kemoterapisi ve 30 Gray dozundaki ışın tedavisi standart tedavi olarak görülür. Bu gruptaki altmış yaşın altındaki hastalar için, Alman Hodgkin Çalışma Grubu, 1522 hastada bir çalışma yaptı. Bu çalışma 4 kür ABVD adı verilen kemoterapi protokolü ve ışın tedavisi yerine, 2 kür “escalated BEACOPP” adlı protokol + 2 kür ABVD ve ışın tedavisi uygulanırsa, 5 yıl sonraki progresyonsuz (hastalıkta ilerleme olmaksızın) sağ kalımın yüzde 6 oranında arttığını gösterdiği için, bu tedavi şekli de iyi bir seçenek oluşturur.

    İlerlemiş hastalık grubu

    Bu grup, evresi III veya IV olan hastaları, ilaveten evresi IIB olup da, ya büyük mediastinal kitlesi, ya da ekstranodal (lenf düğümleri dışında) tutulumu olan hastaları içerir. Bu durumdaki hastalarda, hastalığın tamamen yok edilmesini sağlamak, öteki grup hastalarına oranla daha güçtür. Bu hastalara 6-8 kür ABVD kemoterapisi ayaktan verilebilir. Başka bir seçenek de “escalated BEACOPP” adı verilen kemoterapi protokolüdür. Alman Hodgkin Çalışma Grubunun yaptığı çalışmalar sonucu, bu gruptaki ve altmış yaşından daha genç olan hastalarda, “escalated BEACOPP” adı verilen kemoterapi protokolü ile hastalığın kontrol edilme imkanının, standart kemoterapiden daha iyi olduğu yayınlandı. 6 kür olarak uygulanan “escalated BEACOPP” protokolünün ilk küründe, hastanın hastanede yatması gerektir. “Escalated BEACOPP” protokolü, iyi hasta takibi ve tecrübe gerekten, daha yoğun bir protokoldür. Bu hastalarda tedavi bittikten sonra, PET-BT (Pozitron Emisyon Tomografisi ve Bilgisayarlı Tomografi görüntülerinin aynı anda alınmasını sağlayan cihaz) sonuçlarına göre bazı hastalarda ışın tedavisi de gerekmez.

    Dirençli veya nüks eden hastalık

    Bu durumda, hasta 65 yaşından genç ise, genellikle kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) içeren bir tedavi tavsiye edilir. Kök hücreler hastadan toplanır, bu tip kök hücre transplantasyonuna otolog nakil denilir.

    Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalar için bazı ilaç seçenekleri vardır. Brentuximab vedotin adlı antikor da yeni tedavi imkanları arasında yer almaktadır.

    İzlem: Tedavi tamamlandıktan sonra da, belli aralıklarda hastanın ve hastalığın takibi büyük önem taşır.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozukluklarından aneroksia ve bulimia nevrozundan siz değerli okuyucularımıza bahsetmek isterim. Bu hastalıklar ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir.

    Aneroksiya nevrozu, zayıf bir bedene sahip olma arzusu ile aşırı kilo almaktan korkar ve yiyecek alımını azaltarak kilo kaybetmeye başlamaktadır. Hastaların diğer yarısı sıkı diyet uygular, ara sıra kontrol kaybederek tıkınırcasına yemek yer ve ardından bu yediklerini kusarak çıkarır. Hastalar aldıkları besinlerin kilo yapıcı etkisini azaltmak için çeşitli ilaçlara da başvurmaktadır.

    Bulimia nevrozu, aşırı yeme atakları  ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu görülmektedir. Hasta yine zayıf bir beden sahip olmak istediği için anoreksiya nervozadaki gibi yediklerini dışarı atmak, kalori yapıcı etkilerini gidermek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Fakat bu tabloda farklı olarak hasta hafif kilolu ya da normal beden ağırlığındadır.

    Bu yeme bozukluklarının nedenleri tam olarak bilinemese de ergenlik değişimleri ve bu değişime uyum sağlamadaki yetersizlikler ile açıklamak mümkün olabilir. Bu hastalığın kadınlarda görülmesi ile kadınların ruhi yapısının önemini açıklamaktadır. Aneroksiya nevrozu Zamanla, vücut açlığa ve beslenme bozukluğuna maruz kaldığından şu belirtiler izlenir:

    • Kalsiyum kaybına bağlı kemik erimeleri veya kırıklar,

    • Saç ve tırnaklarda kırılmalar,

    • Cilt kuruluğu ve cildin sararması,

    • Kansızlık, kas dokusunda yıkılmalar, kalp kasında güçsüzlüğe bağlı kalp sorunları,

    • Aşırı kabızlık,

    • Regl görememe,

    • Düşük tansiyon, yavaş nefes alma ve düşük nabız sayısı,

    • Vücut ısısında düşme,

    • Depresyon, algılama becerisinde düşüş, hareketlerde yavaşlama.

    Bulimia nevrozunun vücuttaki etkilerine bakarsak eğer;

    • Kronik şekilde kızarmış ve yaralı boğaz,

    • Boyundaki tükürük bezleri ve çene altındaki bezlerin şişmesi,

    • Yanakların ve yüzün şişmesi ve adeta “sincap” gibi bir görüntü oluşması,

    • Mide asitleri temasından dolayı diş minelerinin erimesi ve dişlerin çürümesi,

    • Devamlı kusma sebebiyle mide kapağının bozulması ve reflü,

    • Müshil kullanımı sebebiyle barsak tahrişi ve sorunları,

    • İdrar sökücü ilaçlar sebebiyle böbrek hastalıkları,

    • Sıvı kaybına bağlı sorunlar.

    Tek bir tedavi yaklaşımından çok birçok yaklaşımın bir araya gelişi ile hastaya yardımcı olmak uygun olur. Psikoterapi vazgeçilmezdir, aile ile işbirliği ve ailenin tedaviye doğru katılımı önemlidir. Tedavideki ilk hedef genellikle tedavi talebi az olan hastanın tedavi iş birliği yapmasını  sağlamaktır.

  • Miyelom tedavisinde umut verici gelişmeler

    MİYELOM TEDAVİSİNDE UMUT VERİCİ GELİŞMELER

    Kemik ağrıları, kansızlık, halsizlik veya akciğer enfeksiyonu, sessizce ilerleyip hayati tehlikeye neden olan Multipl Miyelom hastalığına işaret ediyor olabilir. Lenfomaların ve lösemilerin tedavisinde olduğu gibi, multipl miyelomun tedavisindeki başarıda da çok büyük ilerlemeler görülmektedir.

    Miyelom felç ve böbrek yetmezliğine götürebiliyor

    Multipl Miyelom, plazma hücrelerinin kemik iliğinde kontrol dışı artışından kaynaklanan habis, yani kötü karakterli bir hastalıktır. Plazma hücreleri, beyaz kan hücrelerinin bir alt grubunu oluşturur, görevleri “antikor” denilen, vücudu mikroplara karşı koruyan proteinleri üretmektir. Multipl Miyelom, görüldüğü sıklık açısından habis kan hastalıkları arasında, “lenfoma” denilen lenf bezi hastalıklarından sonra ikinci sırayı alır. Bu hastalık, kemiklere hasar verip, ağrılara, kırıklara, hatta felce yol açabilir. Bunun ötesinde Multipl Miyelom, böbrek yetmezliğine ve bağışıklık sistemindeki bozukluklara sebep olabilmektedir. Bu da vücudu mikroplara karşı savunmasız hale getirmektedir.

    Teşhiste geç kalınması tedaviyi güçleştirir

    Multipl Miyelom, kanda yüksek sedimantasyon değeri, kansızlık, kemik ağrıları, enfeksiyon gibi belirtilerle kendini gösterir. Hastalığın tanısını koymak için, kan ve idrarda bazı özel biyokimyasal araştırmaların yapılması gerekir. Bu tahliller Miyelom söz konusu olduğu veya olabileceği yolunda ise, kemiklerin durumunu ve kemik iliğindeki hücreleri de incelemek gerekir.

    Yüksek doz tedavi ve otolog kök hücre nakli tedavide başarı sağlıyor

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu, yani kemik iliği nakli yapılan hastalıktır. Eskiden kök hücreler kemik iliğinden alınırken, artık bu yöntem gittikçe bırakılmış, yalnızca adı kalmıştır. Kök hücreler kemik iliğinden değil, özel bir ilaç tedavisi sonrası hasta için basit ve kolay bir yöntemle ameliyata gerek olmaksızın kandan toplanmaktadır. Birkaç kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda otolog kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Kök hücreler toplandıktan sonra, yüksek dozlu tedavi uygulanır ve kök hücreler hastaya damardan geri verilir. Bu tedavi, Multipl Miyelom’da alınan yanıt oranını, yanıt kalitesini ve sürecini önemli şekilde artırır. Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalarda ise, yeni ilaçları da içeren tedavi protokolleri uygulanır.

    Hastaların yaşam süresi uzuyor

    Tedavi; hastanın yaşı, fiziki durumu, organ fonksiyonları ve kişisel tercihleri göz önüne alınarak planlanır. “Yeni ilaçlar” adı altında toplanan bazı ilaçlar ve kök hücre transplantasyonu son yıllarda bu hastalıkta eskisine oranla çok daha başarılı sonuçlar alınmasını ve hastaların yaşam süresinin anlamlı bir şekilde artmasını sağlamıştır. Tedaviden sonra, hastalığın kandaki, idrardaki ve kemik iliğindeki tüm belirtilerinin tamamen kaybolduğu duruma “tam yanıt” adı verilmektedir. Yeni ilaçların da desteği ile, otolog transplantasyon yapılan hastalarda yanıt oranı %95’in, tam yanıt oranı ise %70’in üzerine çıkabilmektedir.

    Multipl Miyelom’un tedavisinde son yıllarda elde edilen büyük gelişmeler, bu hastalıktaki yaşam sürecini olumlu ve önemli bir şekilde etkilemiştir. Büyük çaptaki araştırmalar devam ettiğinden, yeni tedavi protokolleri ve yeni ilaçlar da bu hastalıkta daimi bir umut kaynağı olmaktadır.

    Miyelom hastalarında, miyelom hücrelerinin biyolojik özelliklerinin araştırılıp, hangi alt grupta olduklarının belirlenmesi, modern tedavide büyük önem taşımaktadır.

    Miyelom hastalarında, kemik erimesi ve kemiklerdeki doku kaybı, tedavi edilmezse kemiklerde hasara ve kırığa neden olabilmektedir.

  • Aneroksiya Nevrozu

    Aneroksiya Nevrozu

    Yeme bozukluklarının genel olarak batı ülkelerinde görüldüğüne inanılmakla birlikte, son yıllarda yapılan araştırmalar diğer toplumlarda da yaygın olarak görülen ve sıklıkla giderek artan bozukluklar olduğunu göstermiştir. Aneroksiya nevrozu ülkemizde de son yıllarda en çok araştırılan konu haline gelmiştir. Bu nevroz daha çok kadınlarda görülmektedir. Ergen ve genç kadınlardaki yaygınlığı %1-4 arasındadır. Sosyokültürel yapı olarak orta ve üst sınıf grupta yaygın olarak görülmesini ifade edilmesi fakat bu durumun giderek farklılaşması tartışma konusudur. İnce beden yapısının idealleştirilmesi batı toplumlarında aneroksiya nevrozunun gelişmesine öncülük eden olası temel etkenlerden biri olarak görülmektedir. Batı toplumlarında sık olduğuna dair var olan inanış, kadının cinsiyet rolü, fiziksel görünüme verilen önem, zayıf olmanın ideal bir beden imgesi olarak sunulması, toplumsal başarı elde etmede kadınsı özelliklerin ve cinsel çekiciliğin bir araç haline gelmesi, insan bedeninin bir meta haline dönüşmesi ve yabancılaşma gibi değişkenlerle ilişkili görülmektedir.(Kuğu ve ark. 2002)

        Aneroksiya nevrozunda beden algısında bozukluk olduğu yaygın kabul gören bir görüştür. Bazı yazarlar beden algısı bozukluğunun patognomonik olmadığını ileri sürerken, bazı yazarlar ise temel belirleyici olduğunu, beden algısında bozukluk aracılığıyla eşik altı olguların da tanınabileceğini öne sürmüşlerdir.(Kuruoğlu ve Arıkan 1995).

    Tedavi nasıl olmalıdır?

    a)Bilişsel ve Davranışçı Terapi:

    Bireysel terapide (BDT), kişinin problem yaratan otomatik düşüncelerine odaklanılmaktadır. Örneğin, yersem çok kilo alırım. Kilo alırsam; beğenilmem, onaylanmam gibi düşünceler kişinin altta yatan değersizlik düşüncelerinden ipuçları taşımaktadır. Bu nedenle BDT öncelikle bu düşüncelerin yerine sağlıklı olanları koymayı amaçlar. Kişinin değersiz olmadığı, kilo verdiğinde insanların onu daha fazla onaylamayacağı konusunda farkındalık kazandırmak önemlidir. Eğer bu düşünceler “zayıf olmamla insanların beni sevmesi arasında bir bağlantı yok” gibi düşüncelere dönüşürse, kişi yemek yeme davranışını kısıtlamak zorunda kalmayacaktır. Bu da yeme davranışını otomatik olarak değiştirmek demektir. Bu süreçte kişinin tedavisini destekleyecek çevresel etmenler (iş yerindeki arkadaşları, ailesi) de kullanılabilmektedir. Hastane tedavisi ve BDT’nin birlikte uygulandığı bir çalışmada anoreksiya belirtilerinin azaldığı ve bu azalmanın 1 yıl daha devam ettiği bulunmuştur.

    b)Aile Terapisi

    Kişinin yeme davranışı ve kendiyle ilgili bir bozukluktan bahsediyoruz. Öyleyse bu süreçte ailenin rolü nedir? Yapılan çalışmalar anoreksiya nervozalı kişilerin aile içi ilişkilerinde problemler olduğunu ortaya koymaktadır. Belki de bu yüzden ergenlikte en çok karşılaşılan durumlardan bir ailevi problemlerdir.

  • Multipl miyelomun teşhis ve tadavisi

    Multipl Miyelomun teşhis ve tadavisi

    Multipl Miyelom, plazma hücrelerinin kontrol dışı artışından kaynaklanan habis bir hastalıktır. Plazma hücreleri, beyaz kan hücrelerinin bir alt grubunu oluşturur, görevleri antikor denilen proteinleri üretmektir. Normal şartlarda antikorlar, vücudun çeşitli mikroplara karşı savunma sisteminde önemli görevler alır. Çeşitli mikroplara karşı bağışıklık gerektiğinden, kanda çeşitli tiplerde antikorların bulunması gerekir. Multipl Miyelom hastalığında ortaya çıkan habis plazma hücrelerine miyelom hücreleri denilir. Miyelom hücreleri sadece tek tip (buna monoklonal denir) ve anormal bir antikor üretirler. Bu hücreler bilhassa kemik iliğinde çoğalırlar, bazen de kemiklerde veya vücudun diğer kesimlerinde tümör olarak ortaya çıkarlar. Multipl Miyelom tedavisinde son yıllarda büyük gelişmeler kaydedildi.

    Hastalığın belirtileri

    Multipl Miyelom genellikle yüksek sedimantasyona sebep olur. Multipl Miyelom tanısı bazen yüksek sedimantasyonu olan bir kişide, bunun nedeninin araştırılması ile ortaya çıkar. Bazen de hastalığın bazı belirtilerinin sebepleri araştırıldığında, tanıyı koymak mümkün olur. Tanının geç konması sorunlara sebep olabilir. Hastalığın bazı belirtileri şunlardır:

    1. Kansızlık, anemi

    Bütün kan hücreleri kemik iliği içinde üretilir ve olgunlaşırlar. Kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar, eritrositler) içlerindeki hemoglobin denilen madde aracılığı ile oksijen taşırlar. Hemoglobinin azlığına anemi (kansızlık) denir. Bu durum, hastaya yorgunluk, halsizlik, baş dönmesi, nefes darlığı gibi sorunlar getirebilir. Bu hastalıkta kırmızı kan hücrelerinin yanında, diğer kan hücrelerinde de bir azalma görülebilir. Beyaz kan hücreleri (akyuvarlar, lökositler) azalırsa enfeksiyonlara yatkınlık; trombosit denilen kan hücreleri azalırsa kanama ortaya çıkabilir.

    2. Enfeksiyon

    Normal plazma hücreleri, mikroplara karşı çeşitli antikorlar üreterek, vücudun enfeksiyon hastalıklarına karşı direncini sağlar. Miyelom hastalarında, miyelom hücreleri sadece bir tek antikor üretirler, buna “monoklonal protein” diyoruz. Miyelomda bu antikor, en sık IgG, IgA veya hafif zincir tipindendir. Kandaki monoklonal antikor düzeyi ölçülür ve hastalığın takibinde de kullanılır. Monoklonal antikor, enfeksiyonları önleyemediğinden, Miyelom hastalarında sık olarak enfeksiyonlar ortaya çıkabilir veya enfeksiyonlar ağır seyredebilir. Bunun yanında, yukarıda belirtildiği gibi, lökositler de azalırsa, enfeksiyon riski artar.

    3. Kemik hastalığı

    Multipl Miyelom, çoğu hastada kemiklerin hasar görmesine neden olur. Miyelom hücreleri, hem kemik dokusunu eriten osteoklast denilen hücrelerin aktivitesini arttırır, hem de kemik dokusunu oluşturan osteoblast denilen hücrelerin çalışmasını azaltır. Böylece miyelom hücreleri kemik erimesine sebep olur, kemiklerde ağrılar ve kırıklar ortaya çıkabilir. Hatta omurga kemiklerindeki kırıklar ve çökmeler bazen felce dahi neden olabilir. Kemiklerin tetkikinde hastanın sorunlarına göre röntgen, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans tomografisi kullanılır.

    4. Börek yetmezliği

    Antikorlar, ağır ve hafif zincirlerden oluşur. Miyelom hücreleri bazı hastalarda serbest hafif zincirler üretir, bu hafif zincirler de böbrekleri tıkayıp, zamanla böbrek yetmezliğine yol açabilirler. Kandaki serbest hafif zincir düzeyi ve idrardaki hafif zincirlerin miktarı biyokimyasal metotlarla ölçülür.

    Hastalığın komplikasyonları

    Multipl Miyelom, yukarıda belirtildiği gibi, kansızlıktan, enfeksiyonlardan, kemiklerin zayıflamasından ve böbreklerin hasar görmesinden kaynaklanan problemler yaratabilir. Bunun dışında Multipl Miyelom, amiloidoz denilen hastalığa yol açabilir. Amiloidozun birkaç çeşidi vardır. Anormal plazma hücrelerinin yaptıkları serbest hafif zincirlerin, vücudun çeşitli organlarında birikmesi ile ortaya çıkan amiloidoz tipine AL amiloidozu diyoruz. Bazı hastalarda Miyelom olmaksızın da amiloidoz hastalığı gelişebilir. AL amiloidozu her organda görülebilir, fakat en sık böbrek, kalp veya karaciğerde hasar yapar. AL Amiloidozun en sık görülen belirtileri ise yorgunluk, kilo kaybı, kalp yetmezliği, nefes darlığı veya ödemdir (ayaklarda su toplaması). AL Amiloidozun teşhisinin konulması kolay olamamakla birlikte, teşhisin zamanında konulup, tedavinin gecikmeden başlaması hayati önem taşır.

    Hastalığın teşhisi ve tedavisi

    Multipl Miyelomun tedavisinde son yıllarda elde edilen büyük gelişmeler, bu hastalıktaki yaşam sürecini olumlu ve önemli bir şekilde etkilemiştir. Büyük çapta yapılmakta olan araştırmalar devam ettiğinden, yeni tedavi protokolleri ve yeni ilaçlar da bu hastalıkta daimi bir umut kaynağı teşkil etmektedirler.

    Tanı safhasında kan ve idrarda bazı biyokimyasal araştırmalar yapılır, kemiklerin durumu ve kemik iliğindeki miyelom hücreleri incelenir. Miyelom hücreleri değişik hastalarda farklı özellikler gösterir. Bu özellikleri FISH (Fluorescence in situ hybridization) denilen metotlarla incelemek, hastalığın nasıl seyredebileceği hakkında önemli bilgiler verir.

    Tedavi hastanın yaşını, fiziki durumunu, organ fonksiyonlarını ve kişisel tercihlerini göz önüne alarak uygulanır. Tedavide kullanılan “Yeni ilaçlar” adı altında toplanan bazı ilaçlar ve kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) son yıllarda bu hastalıkta eskisine oranla çok daha başarılı sonuçlar alınmasını ve hastaların yaşam süresinin artmasını sağlamıştır.

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) yapılan hastalıktır. Eskiden kök hücreler kemik iliğinden alınırken, artık bu yöntem gittikçe bırakılmış (fakat adı tarihi ad olarak kalmıştır), çünkü kök hücreler kemik iliğinden değil de, özel bir ilaç tedavisi sonrası hasta için basit ve kolay bir şekilde, ameliyata gerek olmaksızın, kandan toplanır. Birkaç kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda otolog kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Kök hücreler toplandıktan sonra, yüksek dozlu tedavi uygulanır ve kök hücreler hastaya damardan geri verilir. Komplikasyon riski az olan bu tedavi, Multipl Miyelomda alınan yanıt oranını, yanıt kalitesini ve yanıttın sürecini önemli şekilde arttırır.

    Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalarda ise, yeni ilaçları da içeren tedavi protokolleri uygulanır.

    Miyelomun tedaviye yanıtı, yanıt kalitesine göre değerlendirilir. Bu değerlendirmenin birçok detayı vardır, bundan dolayı bu sayfada yaptığımız kısa tanıtmada, değerlendirmenin en önemli noktalarına değiniyoruz:

    Kısmi yanıt: Kandaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %50’sinin altına düşmesi ve 24 saatlik idrardaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %90’ının altına düşmesi

    Çok iyi kısmi yanıt: Kandaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %10’unun altına düşmesi ve 24 saatlik idrardaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası 100 mg’ın altına düşmesi

    Tam yanıt: Hem kandaki, hem de idrardaki monoklonal proteinin hassas bir metot olan immünfiksasyon ile dahi artık görülememesi.

    Tam yanıt, genellikle hastalığın kontrolünü ve şayet nüks edecekse bile, hastalığın nüks etmesine kadar geçecek zamanı anlamlı bir şekilde uzatır.

    Hastalık nüks ederse, bu durumda da kullanılabilecek, Miyelomda etkili ilaçlar ve ilaç kombinasyonları mevcuttur. Miyelom hastalığı bu durumlarda kronik bir hastalık olarak, gerektiği zaman tedavisine tekrar başlanacak bir hastalık olarak görülebilir. Hedef yaşam sürecini uzatmak ve yaşam kalitesini korumak veya arttırmaktır.

    Destek tedavisi

    Multipl Miyelom, destek tedavisinin önem taşıdığı bir hastalıktır. Destek tedavisi özellikle Miyelomun sebep olduğu kemik hastalığında, enfeksiyonlara karşı korunmada ve enfeksiyonların tedavisinde, nöropati, tromboz (pıhtı) profilaksisinde ve Multipl Miyelom ile ilgili çeşitli sorunların tedavisinde büyük önem taşır.

  • Bulimia Nevrozu

    Bulimia Nevrozu

    Yeme ihtiyacı insan hayatında önem taşıyan ve vazgeçilmez bir davranış olarak görmekteyiz. İnsan yaşamını idame ettirebilmesi için mutlak gereklidir. Her kültürde kendine özgü yemek zevki, yemek anlayışı vardır. Dünya da yemek yemenin ve yemenin sonucu oluşan fazla kilolardan kurtulmanın ekonomi dünyasında milyonlarca dolarlık piyasa payı vardır. Yiyecek ve yemeğe yönelik bu yoğun ilgi dikkate alındığında, insan davranışının bu yönünün bir bozuklukla bağlantısı olmaması kaçınılmazdır.

    Bulimia nevrozu, aşırı yeme atakları  ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu görülmektedir. Hasta yine zayıf bir beden sahip olmak istediği için anoreksiya nervozadaki gibi yediklerini dışarı atmak, kalori yapıcı etkilerini gidermek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Fakat bu tabloda farklı olarak hasta hafif kilolu ya da normal beden ağırlığındadır.

    Bulimia Nervosa (kusma hastalığı) yineleyen aşırı yeme nöbetleri ve hastanın beden ağırlığını kontrol etmekle aşırı uğraşması; bu nedenle yediği yiyeceklerin şişmanlatıcı etkilerini azaltmak için aşırı çaba harcaması ile belirli bir sendrom olarak bilinmektedir. Bulimia; Yunan dilinde “öküz gibi acıkmak” deyimi karşılığında kullanılmaktadır. Bu hastalık olağan dışı miktarlarda yemek tüketimi dönemlerini izleyen bilinçli dışa atım yöntemlerini de içermektedir. Kilo alımını engellemeye yönelik kullanılan bu yöntemler genellikle; çıkartma, oruç tutma, aşırı egzersiz uygulama veya laksatif kullanımından oluşur. DSM-IV Bulimia Nervosa’da oluşan zevke yönelik yeme epizodlarını; “2 saatten daha az bir sürede pek çok insanın aynı koşullarda yiyebilecekleri miktardan daha fazla yemek tüketimi” olarak tanımlamaktadır. Zevk yemeleri tipik olarak gizlilik içinde olur; genellikle bir stres faktörü tetikleyicidir, ve olumsuz duygulanımları harekete geçirir; yalnızlık, sosyal ortamlarda yeme veya kilo alımı konusunda endişelenme gibi. Bu zevke dayalı yeme, kişi rahatsızlık verecek derecede tok olana değin devam eder. Bu süre içinde kişi yeme davranışı ve tüketilen yemeğin miktarı üzerindeki kontrolünü kaybeder Bu sürede tercih edilen yemekler genelde dondurma, çikolata, pasta gibi çabuk yenebilen ve kalorili yiyeceklerdir. Anoreksiya Nervosa’da olduğu gibi Bulimia hastaları için de kilo alımının yarattığı kaygı oldukça yüksektir. Yine Bulimia Nervosa’da da Anoreksiya’da olduğu gibi kişinin vücudunun görünüşünü algılamasında bozulmalar meydana gelmektedir ve bu kişiler normal ağırlıkta olsalar dahi kendilerinin kilolu olduklarına inanabilmektedirler.

    Bulimik hastaları Anoreksiya Nevrozun’da olduğu gibi yardım talebine karşılık vermektedirler. Aşırı yeme ve kusma epizodlarından sonra suçluluk duymalarına ve bu davranışları gizleme çabası içinde olmalarına rağmen istekle yardım ararlar. Uzun dönem takipler Bulimia teşhisi ile tedavi edilen hastaların yarısından fazlasının beş yıl içinde sağlıklarına kavuştuklarını göstermektedir. Ancak hastalığın seyri, kusma sonucu ortaya çıkan belirtilerin şiddetine de bağlanmaktadır. Uzun süren vakalarda ilişkilerde bozulma, iş yaşamında sorunlar ve kendilik değerinde azalma görülebilmekte, bu tür etmenlerin klinik açıdan ele alınmasında fayda olduğu bilinmektedir.

    Bulimia hastaları Anoreksiyadan farklı olarak dışa dönük kimselerdir. Bunun yanında kızgın ve dürtüsel oldukları da gözlenmiştir. Bulimia hastalarının dürtü kontrolünde yaşadığı problemler nedeniyle pek çok sorun da beraberinde kliniğe taşınmaktadır. Madde kötüye kullanımı, emosyonel dengesizlik ve intihar girişimlerine de bu hastaların hikayelerinde sıklıkla rastlanmaktadır.

  • Kan kanserleri

    Kan kanserleri

    Kan Kanserleri

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor (ingilizce “targeted therapies”).

    En sık görülen kan kanseri tipleri: Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin-dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir sepet oluşturuyor.

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik hastalıklar da, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklar. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar, bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile belirtiyorlar. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal etmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arsında.

    Hodgkin Lenfoma: Bu hastalık lenf düğümlerindeki büyümeyle kendini gösterir. Bazı hastalarda “B semptomları” dediğimiz sorunlar ortaya çıkar: Kilo kaybı, geceleri terleme, tekrarlayan ateş yükselmesi. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir.

    Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi edilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur. Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri dediğimiz faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için, çok daha etkili bir tedavi (BEACOPP protokolü) gerekebilir.

    Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur. Yeni ilaçlardan Brentuximab vedotin adlı antikor ise önemli bir umut kaynağı oluşturmaktadır.

    Hodgkin-dışı lenfomalar

    Hodgkin-dışı lenfomaları 3 büyük gruba ayırıyoruz: İndolen (yavaş ilerleyen) lenfomalar, agresif (hızlı ilerleyen) ve çok agresif (çok hızlı ilerleyen) lenfomalar. Bu hastalıkların seyri de, tedavileri de büyük farklılıklar gösterirler. Non-Hodgkin lenfomalar, immunolojik hücre tipi açısından da 2 gruba ayrılır: B-hücreli ve T-hücreli lenfomalar. Genellikle T-hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T-hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Hodgkin-dışı lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür. Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir.

    Hodgkin-dışı Lenfomaların en sık görülen çeşitleri

    Yavaş ilerleyen lenfomalar- Hızlı ilerleyen lenfomalar- Çok hızlı ilerleyen lenfomalar

    Folliküler lenfoma-Diffuz büyük B hücreli lenfoma-Burkitt lenfoma

    Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma

    İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma

    Yavaş ilerleyen (indolen) lenfomalar: Bu gruba giren lenfomalar, hastalık şayet evre I veya II’de ise, ışın tedavisi ile ve hastalığı yok etme hedefiyle tedavi edilir. Hastalık, daha sık evre III veya IV’de teşhis edilir. Bu evrelerde belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda kemoterapi gerekli olduğunda, Almanya’da geliştirilmiş olan Bendamustin adlı kemoterapi ilacı bazı durumlarda CHOP tedavisinden hem daha etkili olur, hem de daha az toksisiteye sebep olur. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler. Foliküler lenfomalarda, Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yanıt süresini anlamlı bir şekilde uzatır. Hatta bu tedavi, nüks etmiş hastalarda yaşam süresini de uzatır.

    Hızlı ilerleyen (agresif) lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.

    Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma çeşitidir. Genç hastalarda ilaç içeren tedaviler öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası yine ilaç ile yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.

    Çok hızlı ilerleyen lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir, ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez, ancak çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık yok edilir.

    Multipl miyelom tedavisinde çok önemli gelişmelerin olduğu bir hastalıktır. Son yıllarda yaşam süresinde önemli artışlar görülmektedir. Üyesi olduğum “International Myeloma Working Group” içindeki eğilim, etkili ilaçları birleştirerek uygun kombinasyonlar halinde kullanılması ile tedavideki yanıt oranını ve yanıt kalitesini arttırmaktır. Bu hastalığın özellikleri kemik erimesine, kemik kırıklarına, böbrek yetmezliğine ve bağışıklık sistemindeki bozukluklara sebep olmasıdır.

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu yapılan hastalıklardan biridir. Birkaç (genellikle 3 – 6) kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Önce özel bir kemoterapi ve ilaçlar kullanılarak hastadan kök hücre toplanır ve sonra yüksek doz kemoterapi verilip kök hücre nakline gidilir. Genellikle transplantasyon sadece 3 hafta süresince hastanede kalışı gerektirir. Yeni ilaçların da desteği ile, otolog transplantasyon yapılan hastalarda yanıt oranı %95’in ve tam yanıt oranı ise %70’in üstüne çıkabilmektedir.

    Multipl miyelomun nüksü durumunda kullanılabilecek bir çok seçenek de geliştirilmiştir. Bazı yeni ilaçlar da geçen yıllarda ruhsat almışlardır, halen klinik çalışmaları sürdürülen, umut verici bir çok ilaç mevcuttur.

    Akut lösemiler genellikle hızlı ilerleyen ve hayatı aniden tehdit eden hastalıklardır. Akut lösemileri iki büyük gruba ayırıyoruz: Akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloid lösemi (AML). ALL tedavisinde önemli rol oynayan bir klinik çalışma grubu Alman ALL Grubu’dur (GMALL). Tedavi hastalığın alt grupları belirlenerek, çok sayıda kemoterapi ajanının kullanıldığı protokollerle yapılır. Hedef hastalığı tamamen yok etmektir.

    AML tedavisi ise yoğun bir kemeoterapiyi gerektirir. Bazı hasta gruplarında hastalığın nüksünü engellemek için kök hücre nakli önerilir.

    Kronik lösemilerde de yeni tedavi yöntemleri ile hem yanıt oranı, hem de yanıt kalitesi eskiden tahmin edilemeyecek bir düzeye erişmiştir.

    Prof. Dr. Orhan Sezer

  • Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik sendromu, kronikleşmiş ve bütün alanlara yayılmış bir çöküntüyü anlatır. İngilizcesi “burn out”tur, birebir çevrildiğinde “yanıp kül olmak” veya “sonuna kadar yanmak” anlamına gelir.

    Tükenmişlik sendromunun insanlık tarihinin her çağında ve tüm kültürlerde var olduğu sanılmaktadır. Bilimsel bir kavram olarak kullanılmaya başlandığı tarih ise 1974 yılıdır. Kavram, Alman asıllı Amerikalı psikanalist ve bilim adamı Herbert Freudenberger ve Amerikalı psikolog Christina Maslach tarafından ortaya atılmış ve kullanılmıştır. Ancak tükenmişlik sendromunun içeriği günümüze kadar konunun uzmanları tarafından açık ve net bir şekilde tanımlanamamıştır.

    Tükenmişlik herkeste farklı şekilde ortaya çıkabilir, bu nedenle semptomları ve etkileri kişiye göre çok farklı olabilir nedenleri  burnout, şaşırtıcı bir şekilde, işine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu uzmanlar tarafından bu kişilerin ilk heyecanlarıyla çok fazla enerji harcayarak kısa zamanda tükendiklerine bağlanmaktadır. Bu tip çalışanlar genellikle kısa zamanda çok büyük başarılar kazanacaklarına inanır fakat zaman geçtikçe amaçlarına ulaşamadıklarında heyecanları söner. Sonuç olarak gerçeği kabullenmek ve hedeflerini düşürmek yerine hayal kırıklığına sürüklenirler. Tükenmişlik sendorumunun oluşmasında oldukça etkili 3 durum dikkatleri çekmektedir: 

    1)Rol çatışması: birbiriyle çakışan sorumluluklar taşıyan insan, öncelikler koyarak sorumluluklarını sıralamak yerine, her şeyi aynı düzeyde iyi yapmaya çalışabilir. bu durumda yorgun düşer ve sonuç burnout olabilir. 

    2)Rol belirsizliği: çalışan kendisinden iyi bir kariyer portresi çizmesinin beklendiğini bilir ama kendisine rehberlik ya da model alacağı biri olmadığından bunu nasıl başaracağından emin olamaz. Dolayısıyla faydalı olacak hiçbir şeyi başaramadığı kanısına kapılabilir. 

    3) Aşırı yüklenme: hiç kimseye hayır diyemeyerek altından kalkabileceğinden çok daha fazla sorumluluk yüklenen kişi sonuç olarak tükenme noktasına dayanabilir.  Bunların dışında çalışma ortamıyla ilgili bazı problemler de strese ve kişinin kendisini yaptığı işte mutsuz hissetmesine sebep olabilir. Hâttâ bazı uzmanlar, tükenmişlik sendromu ile ilişkilendirilebilecek 150’den fazla belirtinin bulunduğunu belirtmektedir. Ancak bazı tükenmişlik belirtileri daha sık görülmektedir. Hastalar kendilerini genel olarak tükenmiş, tamamen bitkin ve üzerine yerine getirebileceğinden daha fazlasının yüklenmiş olduğunu hissettiklerini, daha fazla yük kaldıramayacaklarını belirtmektedirler. Tükenmişlik sürecinin ilk belirtileri konsantrasyon bozuklukları, yorgunluk, performans düşüklüğü ve uyku bozuklukları olabilir. Belirtileri şu şekilde gözlemlenebilir:

    -Mesai saatlerinden sonra işle arasına mesafe koymakta sürekli artan zorluklar

    -Huzursuzluk ve gerilim hali

    -Öfke, küçük şeylere kızma

    -Ruhsal ev zihinsel bitkinlik

    -Umutsuzluğa kapılmak, beklentilere karşılık verememek

    -Aşırı derecede ilgisizlik

    Hangi hastada hangi semptomların ortaya çıkacağı çok farklı faktörlere bağlıdır hiçbiri tükenmişliğe özel bir belirti değildir. Ancak bu semptomlardan biri ortaya çıktığında şikâyetlerin arkasının gelme olasılığı yükselir. Semptomlardan biri veya birkaçı belirlendiğinde kişinin profesyonel yardım alması gerekir. Bu uzman kişi eğitim almış bir hekim-psikoterapist veya psikolog-psikoterapist olması yarar sağlayacaktır. Depresyon ile tükenmişlik sendromu birbirine karıştırılmamalıdır. Bu iki hastalığın birbirine benzeyen birçok tipik belirtisi vardır. Ancak umutsuzluk ve intihar düşüncesi daha çok depresyona işaret eden klasik sinyallerdir. Bu iki semptom tükenmişlik sendromuna bağlanmaz. Bundan başka, tükenmişliğin nedenleri daha çok ve öncelikle meslek ve çalışma hayatı bağlamında gözlemlenir. Buna karşı depresyonun herhangi özel bir bağlamı yoktur. Depresyon, hastanın hayatının tüm alanlarını kapsayan daha geniş çaplı bir hastalıktır.